İnsanın bulunduğu her yerde, her dönemde ve her devlette; nefsi inat ve ihtirasların kabarması, birtakım haksızlık ve yanlışlıkların yaşanması doğaldır. Ancak o süreçleri ve sistemleri değerlendirirken; genel duruma ve sonuçlara bakmak lazımdır. Hadis-i şeriflerde; Cenab-ı Hak, ahirette kullarının amellerini hesaba çekerken, iman ehlinin sevapları fazla ise diğer günahlarını bağışlayacağı aktarılır. Tarihte Emeviler (Endülüs dahil), Abbasiler, Selçukiler ve Osmaniler döneminde de elbette birçok haksızlık ve hatalar yapılmıştır. Ancak adalet ve merhamet esaslı İSLAM’ın, bunların dönemlerinde devlet ve medeniyet şahikalarına ulaştığı da unutulmamalıdır. Özellikle Selçuklular ve Osmanlılar döneminin İslam ve insanlık tarihinde ayrı bir yeri ve değeri vardır.
Günümüzde art niyetli ve bozuk tıynetli bazı kişi ve çevrelerin, Prof., Araştırmacı ve Din adamı kılıflarına sığınarak; Emeviler, Selçukiler ve Osmaniler devirlerindeki birtakım yanlışlık ve haksızlıkları bahane ederek, aslında bu devletlerin esas aldıkları İSLAM’a ve KUR’AN’a sataşmaları ve saf zihinleri karıştırmaya çalışmaları tam bir şeytan mantığıdır ve Haçlı-Siyonist odakların bir tezgâhıdır. Özellikle Hz. Peygamber Efendimizin, Ehl-i Beyt’in ve Raşit Halifelerin (Asr-ı Saadet döneminin) takipçisi olan düşünce sisteminin temsilcilerinin hedef alınması asla bir tesadüf sanılmamalıdır. Günümüzde Haçlı emperyalist Avrupa’nın ve Siyonist sermayenin güdümündeki Amerika’nın uşaklığına soyunmaya ve zalimlere kiralık figüranlık yapmaya “EHL-İ SÜNNET” kılıfı saranların sahtekârlığı elbette sırıtmaktadır ve mide bulandırıcıdır. Ancak İslam tarihi boyunca, büyük medeniyetler kuran devletlerin Kur’an ve Sünnet çizgisinde ve Asr-ı Saadet istikametinde olmayı esas aldıkları da tarihi bir vakıadır.
Bu arada Selçuklular ve Osmanlılar gibi Müslüman Türk devletlerinin üstün meziyet ve faziletlerini anlatmayı ve Milli-Manevi duyarlılıkları diri tutmayı “Irkçılık” damarı sayanlar, gerçeği saptırmaktadır. Çünkü bu kadirşinaslık tavrı; “Tahdis-i nimet” makamında bir şükür duasıdır.
“Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil, ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (anıp minnet ve memnuniyetle) hatırlat ve anlat (ki Makam-ı Mahmud’a ulaşasın.)” (Duhâ: 11)
Ebu Fehim Nurdagî’nin şu tespitleri oldukça anlamlı ve ufuk açıcıdır[1]
Tarihçilerin, Osman Gazi ve kurduğu devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir:
“Türk ve İslam tarihinin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar, millî ve İslamî mefkûrelerinin dâhiyane terkibi, siyasi istikrar ve sosyal adaletleri sayesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer tarihinde nizâm-ı âlem davasının en kudretli temsilcileri oluvermişlerdir.
Osmanlı Hanedanı, dünyada hiçbir aileye nasip olmayan büyük ve (Sultan Fatih ve Abdülhamid gibi) dâhi padişahları birbiri ardından yetiştirmekle, bu devlete yalnız en büyük hayatiyeti bahşetmedi, onu millî, İslamî ve insanî idealler çerçevesinde milletin kalbini kazanarak cihan hâkimiyeti düşüncesinin de en sağlam teşkilâtı hâline getirdi. İslam dininin, beşeriyeti saadete, adalete ve insanlığa eriştirmek için ilan ettiği yüksek esaslar ve dünya nizamı mefkûresi, Ashâb-ı kiramdan sonra en ileri derecesine Osmanlı devrinde ulaşmıştır.”
Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet devletinde ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Adil Düzen medeniyetinde ise kutlu ve mutlu bir dönem yaşanacaktır.
Türk Milletinin Tabii ve Tarihi Özellikleri
Türkler, en eski devirlerden beri “muvahhid” olan, yani tek Allah’a inanan bir milletti. Bölge halkına, zaman zaman İran ve Hindistan’dan bulaşan Şamanist-Budist inançlara, hatta Yahudi ve Hristiyan itikatlarına rağmen, Türk Milleti daima kültürünün özünde “muvahhid” olma esprisini korumasını bilmiştir. Türkler, asırlarca hep İslamiyet’i aramış gibidirler. Daha önce denediği (İslam’ın dışındaki) hiçbir “din” Türk’ün vicdanını tatmin etmemişti. Türkler herhangi bir baskı altında kalmaksızın temiz ve hür vicdanları ile İslamiyet’i seçtiler, sekizinci yüzyıldan sonra, dalga dalga bu dine katılıp huzura ermişlerdir. Tarihte hiçbir millet, bu kadar iştiyakla, bu kadar büyük dalgalar halinde yeni bir dine koşup girmemiştir. Muvahhid Türk Milleti, İslamiyet’te “tevhid”in en muhteşemini bulmuş, onunla coşmuş ve âdeta kendinden geçmiştir.
Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han İslam’la şereflenen ilk Türk Hakanı olmuşlardır. Türk-İslam kültürünü ve ülküsünü benimseyenler için bu Hakanın ismini yaymak ve genç vicdanlara heyecanla işlemek vazifesi vardır. Bu yüce Hakanın adı asla unutturulmamalıdır. Türk milletinin vicdanında yatan menkıbelere göre, Abdülkerim Satuk Buğra Han İslamiyet’i rüyasında bizzat şanlı kurtarıcımız olan Hz. Peygamberimizden öğrenmiştir. Aziz milleti ise kendisine itirazsız uymuş ve topluca İslam’a girmiştir. Böylece İslam’a 10. yüzyıldan itibaren çok büyük dalgalar halinde katılan Türk milleti, 11. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının siyasî lideri haline gelmiştir. Tuğrul Bey “Sultanü’l-Müslimin” ilan edildi. 16. yüzyılda da Yavuz Sultan Selim Han “Resul-ü Ekrem”in “Halifesi” yani kutlu vekili olmakla şereflendi.
Nihayet Türkler İslamiyet ile o derece kaynaştı ki, Avrupalılar İslamiyet’e “Türk’ün Dini” demeye başladı. Daha sonra imparatorluğumuzu yıkmak isteyenler, bu sefer yüce dinimize “Arab’ın Dini” diyerek, güya millî hislerimizi rencide ederek, bizi yüce dinimizden soğutmak istemişlerdi. Oysa, yüce Peygamberimiz bu “İlahi ve evrensel dini” kendi kavmine kabul ettirmek için ne kadar zahmet çekmişlerdi. Kaldı ki hiç şüphesiz, İslamiyet, şu veya bu “kavmin” dini değildir. Tüm insanlığın kurtuluş ve huzur reçetesidir.
İslam, bütün insanlığın haysiyetini kurtarmak için Allah’ın “âlemlere rahmet olarak” gönderdiği âlemşümul ve İlahi bir dindir. Her ırk, kavim ve her fert, fıtri (doğal) karakterini ve şahsiyetini kaybetmeksizin bu dine girebilir. Hiç kimseye bu konuda bir imtiyaz verilmediği gibi, engel olma yetkisi de verilmemiştir. Bütün bunlarla beraber; İslamiyet, milletlerarası bir din olmayıp milletler üstüdür. Yani İslam international değil, üniversaldır. Bunlar arasındaki farkı daha önceden belirtmiştik. İslamiyet’i kabul etmekle milletler yok olmaz. Aksine güçlenir. İslamiyet, kavimleri inkâr etmez, aksine milleti nitelikleri içinde tutarak geliştirir. Milli kültürü ve müesseseleri kendi inanç ve ölçüleri içinde yeniden bir terkibe ve terakkiye iletir. Ondaki küfrü atar, ancak millî şahsiyeti korur. İslamiyet, kendine aykırı olmamak şartı ile “örfe”, töreye uymayı emrettiğinden milletin üslûbunu yansıtır. Din, sosyal yapıyı bütünü ile etkilediği halde (her kavmin ve) milletin şahsiyet ve üslûbunu inkâr ve ihmal etmez.
Oğuz Türkleri ve Tarihteki Etkileri
Oğuzlar, bugün; Türkiye, Balkanlar, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyudur. Oğuzlara Türkmenler de denir. Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin; boy, kabile manasına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddia edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı” manalarında da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde geçmektedir. İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler, hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar: Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazı, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın… Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepni, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Düğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adları çok yaygındır.
MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..
