UCUZ İKTİDAR, KUDUZ KAHRAMAN
SN. (!) ÖCALAN
PKK denen eşkıya çetesi bünyesinde uzun yıllar çatışan ve etkili konumlara ulaşan “Parmaksız Zeki” kod adlı Şemdin Sakık, teröristbaşı ve İsrail uşağı Abdullah Öcalan’ı en yakından tanıyan insanlardan birisi sayılırdı. Kardeşi SIRRI SAKIK, hâlâ DEM Parti’de siyaset yapmaktaydı. Yakalanıp Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde yattığı sırada Öcalan’ın aslını, ayarını ve amacını deşifre eden bir kitap yazmıştı:
“İmralı’da Bir Tiran; Abdullah Öcalan”
“Hayatımın en zinde yıllarını emrine verdiğim Öcalan gerçeğini ortaya koymak, kişiliğindeki ve çevremdeki yansımalarını ve sonuçlarını şeffaflaştırmak istedim.
Çalışarak, öğrenerek ve severek yaşamak isteyen; özgürleşme ve zenginleşme mücadelesi veren; insanca bir yaşamı şiar edinen ve geçmişin hatalarından dönmek isteyen insanlara, Abdullah Öcalan’ın zehirli oklarını fırlatan kişiliğinin bünyesinde barındırdığı tehlikelere dikkatleri çekmek istedim.
Bu çalışmaya, kaliteli, üretken ve mutlu bir birey olmak isteyen Kürt insanına yardımcı olmak amacıyla giriştim.
Sorumluluğumun gereğini yerine getirmeye çalışırken, “Acaba yazdıklarım nasıl yorumlanır” diyerek kalemimi sınırlandırmadım. Gerçeği bütün çıplaklığıyla ve yalın bir anlatımla sunmaktan başka bir kaygım olmadı.
Bir zamanlar ona benzemek için birbiriyle yarışan biz militanlar; onun gibi konuşmayan, düşünmeyen, gülmeyen, hatta onun gibi yemeyen-içmeyen herkesi yalancı, sahtekâr, hırsız, dolandırıcı ve sonuçta düşman görüyorduk. Herkesi üstünlük sağlama ve koltuk kapma çabasında olan bir hain olarak değerlendiriyorduk.
Bu kitap; hem bir eleştiri, hem de bir saptamadır.
Bu kitap; yalan, entrika ve cinayetlere yenik düşen iki kuşağın dramatik öyküsüdür.”
Şemdin Sakık
Diyarbakır E Tipi Cezaevi
İşte bu şahsın; “İmralı’da Bir Tiran; Abdullah Öcalan” kitabından alıntılarla, ahmaklarca “Ulu Önder” lakaplı, alçaklarca “AtaKürt” sıfatlı, aslında Siyonizm’in uşağı, kaba ve gaddar bir insanı tanıtmaya çalışacağız!
Öcalan, Urfa Halfeti’nin Bir Köyündendir
Evet, insan; anne, baba, kardeş, aile, akraba, aşiret ve halkını; doğduğu köy, kasaba, şehir ya da memleketini belirlemez. Birey bu olgulardan dolayı suçlanamaz çünkü bütün bunlar bireyin iradesi dışında gerçekleşir. Ama birey de, doğup büyüdüğü toprak ve çevrenin insan şekillenmesi üzerindeki belirleyici etkisini göz ardı edemez. Kimse, sanat ve bilim merkezi Paris’te doğup büyümekle Urfa’da doğup büyümek arasında fark yoktur diyemez. Çöl ortamında kavrulmakla villalarda yetişmek farklıdır.
Öcalan Ailesi
Ailenin soyu hâlâ belli değil. Baba zaten var’dan sayılmıyor. Ailenin temel direği olan anne hakkında çelişkili açıklamalar var. Abdullah Öcalan, işine geldiğinde annesini Türkmen, işine geldiğinde Ermeni, işine geldiğinde Kürt olarak gösteriyor. Kendini Türk güvenlik güçlerinin elinde bulduğunda “Bana karışmayın, benim annem de Türk’tür” demişti. Aynı dönemde kardeşi Osman’dan “Hayır bizim annemiz Kürt’tür” açıklaması gelmişti. Birisi Türklerin elinde olduğu için annesinin Türk olduğunu, diğeri Kürtlerin denetiminde olduğu için annesinin Kürt olduğunu iddia ediyor. Hal böyle olunca, bizim bu aileyi derinlemesine tanımamız o kadar kolay olmayacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla derinliği olmayan bir ailedir, derinliği olmayanı anlamak en zor iştir.
Kendini Eğitmezdi
Her uygarlığın temel kıstaslarından biri de yarattığı (ortaya çıkardığı) insan tipidir. İnsanın tarihe bıraktığı izin derinliği, o insanın kalitesi oranındadır. Bu kıstas her çağda geçerliliğini korumuştur ama içinde bulunduğumuz bilgi çağında daha fazla geçerlidir, olmazsa olmaz kabilindedir. (Yani Abdullah Öcalan gibi; cahil, zalim, hain, gaddar ve kindar birini oluşturan sosyalizmin, komünizmin ve bunlara mazeret ve meşruiyet kazandıran kapitalizmin ayarı bu kadardır.)
Medeni kişilik eğitimle oluşur, eğitime yaklaşım kişiliğin niteliğini açığa vurur.
Öcalan’ın eğitim serüvenine bakalım;
Komşu bir köyde ilköğrenimini tamamlar. Burs imkânları sayesinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kadar gelir. Kaydını yaptırdığı Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitiremeden ayrılır. Tahsilden beklentisi biraz daha farklıdır. Akranları gibi doktor, hâkim, öğretmen, fizikçi, sanatçı olmak gibi bir niyeti yoktur. Emeğiyle geçimini sağlayan bir meslek edinme yerine, asker olmayı hedefler. Sanat ve meslek değil, pozisyon peşinde koşar.
Eğer birkaç kitap okuduysa da, kendini geliştirmek için değil; başkasının kusurunu bulmak ve fikir hırsızlığı yapmak için okurdu. Nereden mi biliyoruz? Zira okuyan insan, samimiyetle ibadet yapan ya da çalışan insan gibi bir bakışta göze çarpar. Yüzü nurlu, sözü ballı, davranışları anlamlı olur… Oysa onun gergin yüzünde okumuşluğun bilgeliği değil, cellâtların öfkesi vardı. Suratı her zaman asıktı. Gülmesi bile sahteydi. Konuşma, davranış ve olgulara yaklaşımları sığdı.
Okumayı – Öğrenmeyi Hiç Sevmezdi
Okuyan insan bu kadar sığ olabilir mi? Her şeyi sığlığında boğabilir mi?
Kesinlikle eline kalem alıp yazı yazmadı, parmakları daktilo tuşlarına dokunmadı, hele bilgisayarla hiç tanışmadı. Kopya çekmeden, kalemşorlarına yazdırmadan, sadece kendi çabalarıyla değil bir kitap, bir mektup bile yazamadı. Bir şeyler yazmaya kalkışmadı bile, çünkü yazmaya kalkışsaydı, işte o zaman bütün kişiliğini ortaya koyardı. O kitap sayesinde, insanlar onu daha iyi tanırlardı. Böylesine ölümcül oyunlara gelmeyecek kadar kurnazdı. Zira öz gücünün ne olduğunu herkesten daha iyi biliyordu.
İmralı’ya düştüğünde de elbette düşünce üretme-yazma yeteneğinden yoksun olduğu gerçeğini gizlemenin bir yolunu bulacaktı. Ya başkalarına ait bazı kitapların kopyasını çıkarıp kendi yazıları olarak yutturdu, ya da dışarıya gönderdiği birkaç mektubunu ekleyip bu kitapları kendisine mal etme kolaycılığına soyundu.
Müzik Dinlemezdi
Defalarca Şam’a gittim, zat-ı âlileri bazen eğitim gördüğümüz kampa gelir ve günlerce kalırdı. Bir gün türkü söylediğine, mırıldandığına, ağladığına veya güldüğüne tanık olmadım. Belki benim yanımda böyledir düşüncesiyle bir gün onun hareminde kalan kızlara, “Başkan hep böyle somurtkan mı?” diye sordum. “Evet, böyledir” demişti.
Doğruymuş, ulu önder farklıymış!
Evet, aramızda büyük bir fark vardı; o duygusuz, biz duygusaldık. Ne gaflet ki kendi duygusallığımı zayıflığa, onun duygusuzluğunu güçlülüğe yormuştum. Ama ondan çok sonra da onun kasıtlı ve kof gururunu fark edip hayal kırıklığına uğramıştım.
“En bilen benim” düşüncesinde olduğu için kendini geliştirmeye, eğitmeye gerek duymazdı. Ne var ki, kendini tanrı katında gören bu zat, tutuklanıp cezaevine konulduktan birkaç ay sonra, “Kendimi b… çuvalı gibi görüyorum” demeye başladı. Kaliteli ve de tanrı kadar donanımlı bir insan bir çırpıda b… çuvalına dönüşür mü? Hayır. Aslında bu cümleyi kurarken farkında olmadan yıllardır gizlemeye çalıştığı gerçeğini deşifre etmiş oldu. Cezaevinde öz gücüyle baş başa kalınca, kralın çıplak olduğu kendiliğinden görüldü.
Eh, hayatı kaşık sallamak olarak algılayanlar, başkasının emeğini çalamadıklarında b… çuvalı oldukları gerçeğini hemen ele verirler.
Yetenekleri Çekemezdi
Tanrı’nın kendisini kusursuz yarattığına inanmıştı. Kendisi neyse doğru olan oydu. Kendisi dışındaki yansımaları asla kabul etmezdi. Ona benzemeyen her şey gereksiz ve çirkindi. Kendisinde olmayan her yetenek potansiyel tehlikeydi. O halde onda olmayan her şeyin icabına bakılmalıydı.
Aile ortamında ya da eğitim kurumlarında bazı yetenekler kazandıktan sonra örgüt saflarına gelen bireylerin ilk işleri, farklı olan meziyetlerinden arınmak ve büyük önderin gölgesine dönüşmekti. Eğer bu kişi bir ressamsa ya tez elden fırçasını bir köşeye atmalı ya da ulu önderin portresini çizmekle uğraşmalıydı. Gelen bir yazar-çizer ise, ya onu yazıp çizmeli ya da kalemini kırmalıydı. Gelen kişi bir mizahçıysa, ya muhaliflerini tu-kaka etmeyle uğraşmalı ya da espri anlayışından ve yeteneklerinden vazgeçmeliydi. Gelen kişi bir müzisyen ise, ya onun için çalmalı ya da notaları unutup, müzik enstrümanlarını bir tarafa fırlatmalıydı. Çünkü Öcalan’ın özel yeteneklere tahammülü yoktu.
Kişiliği
Ulu önderin Şam’daki evlerinden birinde beş ay kalan, bazı gerçekleri gözleme fırsatı yakalayan, dolayısıyla objektif bir değerlendirme yapma şansına sahip olan Engin isimli militan anlatıyor;
— …
— …
— Bir süre başkanın yanında kaldınız, onu nasıl gördünüz? Bize olağanüstü güçleri olan birisi gibi sunuldu ve biz de öyle olduğunu sandık. İnşaallah yanılmıyoruz!
— Doğrusunu söylemek gerekirse, ben o evin eşiğine adım attığım günden itibaren onun hakkında korkunç bir yanılgı içinde olduğumu fark ettim. Kesinlikle eğitim kampında gördüğümüz adamla karşılaşmadım. Bu adamın yanımıza gelirken birkaç maske taktığını çok iyi gördüm. Kendisini sosyal, medeni, hepimizden farklı olarak göstermeye çalışıyor ama bu adamın, deyim yerindeyse zirzop bir köylü olduğunu gördüm. Dağlarda gördüğümüz köylülerden hiçbir farkı yoktur. Hem de, öyle böyle bir köylü değil, kaba-saba bir köylü…
İdeolojik Düzeyi Çok Yüzeyseldi
İdeolojisi muğlaklık, stratejisi belirsizlikti. İdeolojisi yoktu ama hırs, öfke ve ihtirasları vardı.
Konuşmaları ve kendisine aitmiş gibi sunduğu tezler çalıntıydı. Bölge halkı onun bu hırsızlığını ortaya çıkaracak kadar aydın olmadığı için, başkalarının tezlerini çalmada ve kendi düşünceleriymiş gibi sunmada cüretli davranırdı. Lenin bile Marksizm’i doğru okuduğundan şüpheliyken; o, Marksizm’in üstüne çıktığını, ötesine geçtiğini iddia ederdi. Dahası kendini Marks, Engels, Lenin, Stalin dörtlüsü yanında beşinci sayar ve hatta onların toplamı olduğunu iddia ederdi. “Bazı aydın bozuntularının iddia ettikleri gibi geri bir kişiysem, bu koca örgütü ve ideolojisini nasıl yarattım?” diyerek kendini savunurdu.
O; ne Marksist ne Sosyalist ne Kürtçü ne devrimci ve ne de dinciydi. Tüm bu kavramlar onun için doyumsuz egosunu tatmin etmenin birer argümanıydı. Koşullara göre bu argümanlardan birini veya birkaçını kullanarak emellerine ulaşmaya çalışan biriydi. Sadece ideolojisi değil, aynı zamanda sağlam bir dünya görüşü de yoktu.
Teorik Birikimi Yetersizdi
Çok sahiplendiği ve kendi buluşuymuş gibi göstermeye çalıştığı “sömürge tezi”, tam 40 yıl öncesinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından Sömürge Siyaseti isimli makalede ortaya atılmıştır. Bu konuya ilişkin bir diğer çalışma da, Yazar Mahmut Baksi tarafından, 1972 yılında Stockholm’de yayımlanan Kürt Tarihi adlı çalışmadır. Yani bu çalışma, henüz ulu önderin Demirel, Erbakan ve Türkeş’in ayakları dibinde kendine bir yer aradığı, Kürtlük ve solculuk aklına getirmediği bir dönemde yürütülmüştür. Ama o, bu tezi kendi buluşuymuş gibi ortaya attı ve bununla da yetinmeyip Kürtçülerden ve solculardan çaldığı bu tezi onlara karşı kullandı. Diğer sol gruplarla çatışmanın temel tezi haline getirdi. Teori hırsızlığı “sömürge tezini” çalmasıyla sınırlı kalmadı; Mao’nun Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisi’ni tahrif ederek kendine mal etti. Engels’in “Ayaklanma Üzerine Tezler” adlı yapıtını kendi tezi olarak yayımladı.
…
MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ…
