İHTİRASIN FON’U, İKTİDARIN SONU MUYDU?
Bütün Kazancımız, Borçların Faizini Ancak Karşılamaktaydı!..
2026 yılı ilk 9 aylık hazinenin faiz ödemesi: 2,2 trilyon 188 milyar 614 milyon TL olarak gerçekleşmiş durumdaydı. (Resmi kaynak: www.hmb.gov.tr) Dolar karşılığı 9 ayda 50 milyar USD faiz ödemesi yapmıştık. Tahmini yıl sonu ara ödeme vs. yoksa 66 milyar dolarla kapatacaktık.
SGK resmi kaynaklarına göre; 1 yıllık emekli maaşı ödemesi dolar bazında 70 milyar dolardır. Toplam borcumuz ne kadar? Kimse bilmiyordu. Ama yıllık faizi 66 milyar dolardı.
Kabaca hesap yaptığımızda en az 1 trilyon dolar borcumuz olmalı ki; dolar bazında %6,6 faiz ile borçlandıysak bu sonuca ulaşılmaktaydı. Gerçekten milletten sakladığınız, hiçbir raporu göremediğimiz, Meclis’te muhalefet partilerinin hiçbir soru önergesine dahi cevap alamadığımız için soruyoruz: Hazinenin borcu 1 trilyon doları çok mu aşmıştı? Tüm ülkenin toplam borcunu sormaya korkuyoruz, sadece hazinenin 9 aylık ödediği faiz 50 milyar dolar ise hazinemizin ana borcu ne kadardı?
Milli Çözüm Dergisi 2025 yılında toplam borcumuzun 1,5 trilyon doları aştığını yazdığında gocunan bazı yetkililer ve yandaş kesimler bu soruların cevabını bulsunlardı!
“Dindar(!)” iktidarın, “Dinidar” İlahiyat hocalarından ve Medrese Mollalarından aldıkları fasit fetvalarla; halkı alıştırdıkları FAİZ çarkıyla, hemen hemen bütün gelirimizin yarısını ABD Siyonist bankalardan aldığımız borçların faizine aktardıkları bir süreç yaşanmaktaydı.
Loto, Toto, Piyango, Kazı-kazan, At yarışı, İt yarışı gibi resmi kumar organizasyonları yanında son zamanlarda bir de FON tuzakları ayarlanmıştı. Halkımıza helâl ve meşru kazanç imkânları sunamayan AKP iktidarı, böylesi şüpheli ve şaibeli yolların açılmasına öncülük yapmaktaydı.
Asrın Fon Vurgunu Adım Adım Hazırlanmıştı!
“Bu (FON vurgunu) bir piyasa kazası değil, özenle hazırlanmış bir vurgun tasarımıydı.” diyen Miyase İlknur haklıydı. Bu soygunun getirisi sanal olarak üretilip planlanmış, halkın parasıyla büyütülüp çoğaltılmış ve bu haksız kazanç fonun dışına çıkarılmıştı. Vurgun gizli değildi. Borsada, KAP’ta ve TEFAS’ta herkesin gözü önünde işlenip yaşanmıştı. SPK’da ve Borsa İstanbul’da denetimi sağlayan kurullar, gelmekte olan tehlikeyi görmelerine karşın ne denetim kurullarını çalıştırmış ne de Volatilite Bazlı Tedbir Sistemi’ni (VBTS) devreye sokmuşlardı. Tera’nın sahibi Emre Tezmen’i Borsa İstanbul’un Merkezi Kayıt Kurulu’na kimin soktuğu bile sorgulanmamıştı. Kapüşonlu kıyafetlerle sinemaya gittikleri çok yetkili arkadaşının kendisini bu makama taşıdığına ilişkin söylentiler, borsada herkesin dilinde dolaşmaktaydı.
Sonunda, Eylül 2026’da bazı yatırım fonları yatırımcıların parasını geri ödeyemez hale gelip tıkanmıştı. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) yedi şirkete ait 131 fonu işleme kapatmış ve tasfiyeye almıştı, bu fonlarda 455 bin yatırımcının 800 milyar lirayı aşan parası vardı. Vurgunun başını Tera, Pusula ve Hedef çekmişti, aynı kümede Atlas da vardı. Tera, Pusula ve Hedef’in fonları zirvedeyken toplam büyüklük yaklaşık 35-40 milyar dolara ulaşmıştı. Çöküşten haftalar önce küçülme başlamıştı, tasfiye listesindeki 800 milyar lira, bu zirvenin geriye kalanıydı.
Halkın parasıyla kendi (yüksek kazanç ve) kârlarını almışlardı. Fonu kuranlar, halk (bu tuzağa) girer girmez ilk turda kendi kârlarını halkın parasıyla alıp çıkmışlardı. Sonra aynı oyunu isimleri değiştire değiştire, farklı kişilerle tekrarlamış, halkın parasını fonlara çekip 1’e 100’e varan kârlarını ceplerine aktarmışlardı ve parayı fonun dışına çıkarmışlardı. Toplanan parayla, gerçek değeriyle alâkası kalmamış, sanal değerde şirketlerin hisseleri ana hissedarlardan toplu olarak satın alınmıştı. Fon, 10 lira etmeyen hisseye 100 lira ödemek zorunda kalmıştı. Aynı hisseye tekrar tekrar alım yapılmıştı. Fonlar, aynı hisseleri sürekli ve yalnızca alım yönünde işlemle daha da yükselmeye başlamıştı.
İddiaya göre ana hissedarlar, hisselerini fona sanal değerden sattıklarında ellerine geçen paranın bir bölümünü, vurgunu kuranlara elden geri veriyorlardı. Temsili örnek: 100 liranın 70’i el altından vurgunu kuranlara aktarılmıştı, 30’u patrona kalmıştı, zararı ise yalnızca fonun yatırımcısı taşımıştı. Şirket sahipleri açısından hesap basit: Şirketinin gerçek değerinin çok üstünde, sanal bir fiyattan satıldığını biliyor, büyük bir “iskontoya” razı oluyorlardı. Ama iskonto fona değil, vurgunu kuranlara kalmıştı.[1]
Yandaş Yazarların Yamuk Tavırları!
“Borsada manipülasyon yapılmıştı. Borsada faaliyet gösteren yüzlerce fon varken Tera, Pusula gibi fonlar organize bir şekilde yükseltilmiş ve şişirilmeye çalışılmıştı. Tera ve Pusula fonlarında 1-16 Eylül tarihleri arasında 440 kişi toplam 401 milyarlık şüpheli fon satışı yapmıştı. Bunun adı fon krizi değil, fon soygunu (olmalıydı).
Peki bu soygun yapılırken borsa yetkilileri ne yapmıştı? Yerli ve yabancı denetim kuruluşları uyuyorlar mıydı? SPK hangi önlemleri almıştı? Borsada her şey kayıtlıydı, anlık izlenir durumdaydı. Bu işlemleri görüp engel olması gereken kurumlar engel olmamış, denetlemesi gerekenler denetim yapmamış, önlem alması gerekenler almamıştı. Bunun adını doğru koymak lazımdı. Bunun adı fon krizi değil, organize bir soygun olmalıydı. Önemli olan bu organize yapının ortaya çıkarılmasıdır. Sistemin gözetim ve denetim sistemlerinde sorun vardır. Borsada ünlü bir söz vardır, ‘Köpek havlamadıysa hırsız tanıdıktır’ diye.” şeklinde güya doğruculuk rolü oynayan kıdemli yandaş Abdülkadir Selvi’ye göre: Bütün bu kriz ve soygun rezaletinde iktidarın hiçbir suçu ve sorumluluğu bulunmamaktaydı!?
Peki “Nerede Bu Devlet” (ve Kahraman Cumhur İttifakı?)
Sonunda fon krizi patlamıştı: Milyarlarca liralık kayıplar, tutuklanan iş insanları, soruşturulan siyasetçiler ve sonunda gazetecilere uzanan adli süreçler gündemi doldurmaktaydı. Herkes birkaç kişinin ne yaptığını konuşmaktaydı. Ve fakat: Bu büyük mali sarsıntının ortaya çıkmasını mümkün kılan ekonomik düzen ve o düzenin kurucusu, düzenleyicisi, denetleyicisi olan devletin (ve AKP-MHP hükümetinin) sorumluluğu yeterince tartışılmamıştı…
“Devlet ekonomiden çekilmeli, piyasalar serbest bırakılmalı, girişimcinin önü açılmalı…” edebiyatıyla “Özal devrimi – neoliberalizm dönemi” yaşandı. (Cumhur İttifakı da bunun devamı konumundaydı.) Peki devlet gerçekten piyasadan çekildi mi? Hayır. Sadece devletin piyasadaki görevleri yeniden tanımlanmıştı.
Bugün fon krizine günlük siyasetin dar tartışmalarından çıkarak, ekonomiye politik/ideolojik açıdan bakmak lazımdı. Kişiler üzerinden yürütülen polemiklere sıkışıp, devleti dönüştüren ekonomik düzeni (yani faiz ve rantiye rejimini) sorgulamadan bu krizin sebep-sonuç ilişkisini anlamak imkânsızdı. Sözüm en çok bu düzenin ideolojik temellerini tartışmakta yetersiz kalan muhalefet partilerine bir uyarıydı.
Sonuç: Astronomik kazançlar özel ellerde kalırken, krizdeki zararların çoğu halkın üzerine yıkılmaktaydı!..[2]
Şamil Tayyar’ın: “AKP ile MHP arasında günah ortaklığı vardır!” çıkışı!..
AKP’li Şamil Tayyar, Bahçeli’nin ‘yasamada MHP’ çıkışının ardından AKP ile MHP arasındaki ortaklığa dikkat çekip, “AKP ile MHP arasındaki güçlü bağ ve iş birliği, sevap ortaklığı kadar işlerin bozulduğunda günah ortaklığına da yol açtı” demeye başlamıştı. MHP lideri Bahçeli, grup toplantısında “Meclis’ten 2028 yılında yapılması üzerine bir seçim kararı alınması ve Erdoğan’ın bir dönem daha Cumhurbaşkanı yapılması” gerektiğini vurgulamıştı. Bahçeli devamında ise ‘Yürütmede Erdoğan, Yasamada MHP’ formülünü hatırlatmıştı.
Sn. Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar tartışma konusu olurken en dikkat çeken çıkışlardan birini AKP’li Şamil Tayyar yapmıştı. Tayyar, “AKP ile MHP arasında sevap ortaklığı kadar günah ortaklığı da olduğunu” gündeme taşımıştı.
…
MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ…
