Milli Çözüm’ün “Mekke Anlaşması’na Hayır!” Çağrısı
CUMHUR İTTİFAKI’NI TELAŞLANDIRMIŞTI!
İsrail’le İş Birliğine, İslami Kılıflar mı Sarılmaktaydı?
Barbar Amerikan Başkanı Trump’ın hararetle alkışladığı ve sahip çıktığı MEKKE SAVUNMA ORTAKLIĞI’nın ardından, Doha’da, bu sefer BEDİR MUTABAKATI imzalanmış; Türkiye, Pakistan, Endonezya ve Katar Müşterek Savunma Sanayi İttifakı kararlaştırılmıştı. “Kuduz ve katil İsrail’in Yemen Husiler’ine ve İran tehdidine karşı Suudi Arabistan’a uçak, füze ve çeşitli silahlar yanında 260 asker gönderdiği” şeklindeki haberlerin, bu sinsi ve Siyonist tezgâhın gizlenip saklanması için uydurulmuş olabileceği de bir olasılıktı… Ancak böyle bir ortamda “MEKKE MUTABAKATI, BEDİR ORTAKLIĞI” gibi İslami kavramların kullanıldığı bu şüpheli ve şaibeli girişimlerin, aslında kimleri hedef aldığı ve kimlere yarayacağı açıktı!..
Rahmetli Erbakan Hocamızın, “Bu AKP iktidarına kalsa, bunlar kendi şahsi ikbal ve ihtirasları uğruna, Türkiye’yi İsrail’le birlikte İRAN’a saldırmaya bile kalkışırlardı!?” uyarılarını da dikkate alarak, duyarlı ve vicdanlı bütün Milletvekillerimizin TBMM’ye taşınan ve yakında tartışılacak olan bu Mekke Anlaşması’na “HAYIR!” demeleri lazımdı. Aksi halde bunun sorumluluğundan ve utandırıcı sonuçlarından kimse kurtulamazdı.
Sn. Erdoğan’dan Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a… Milli Savunma Bakanı’ndan Hakan Fidan’a; bütün yetkililerin, hiç gereği yokken, defalarca: “Bu anlaşmalar herhangi bir ülkeye karşı yapılmamıştır!..” beyanları… Yani “Biz İsrail’e karşı değiliz!” yaranmaları bile kuşku uyandırıcı ve mide bulandırıcıydı… Evet, düşmanın adını anmaktan bile korkanlarla hiçbir hayırlı sonuca varılamazdı…
“Birkaç Gün İçinde Meclis’e Gelecek” Denilen Mekke Anlaşması Unutturulmaya mı Çalışılmıştı?
AKP Sözcüsü Ömer Çelik 7 Ekim 2026’da “Mekke Anlaşması birkaç gün içinde Meclis’e gelecek” demişti; fakat anlaşma hâlâ TBMM’ye sunulmamıştı. “Mekke Anlaşması’nın metni mi kayıptı, yoksa unutturulmaya mı çalışılmaktaydı?” sorusu yeniden gündeme taşınmıştı!
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta imzaladıklarını duyurdukları “Mekke Savunma Anlaşması” hâlâ ortaya çıkmamıştı. Anlaşmanın tam metni taraflarca kamuoyuna paylaşılmazken, aradan geçen iki ayı aşkın sürede ne Türk basınına ne de dünya basınına metnin bir kopyası sızmıştı.
TBMM’nin 1 Ekim’de açılmasıyla muhalefet “Anlaşmayı Anayasa’ya uygun olarak Meclis’in onayına sunun” talebini daha yüksek sesle dile getirmeye başlamıştı. Bunun üzerine AKP Sözcüsü Ömer Çelik, 7 Ekim’de, “(Anlaşmanın) birkaç gün içinde Meclis’e gelmesi söz konusu olacak” açıklamasını yapmıştı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 8 Ekim’de, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ise 12 Ekim’de benzer ifadeleri kullanmışlardı. Fakat anlaşma hâlâ Meclis’e sunulmamıştı. Öte yandan Pakistan’ın Ankara Büyükelçisi Yusuf Cüneyd, Cumhuriyet gazetesinin 13 Ağustos’ta sorduğu “Tam metin ne zaman paylaşılacak?” sorusuna; anlaşmanın duyurulduğu bir sayfalık basın açıklaması metnini işaret ederek, “Metni zaten paylaştık” yanıtını aktarmıştı. Bu sözler “Mekke Anlaşması’nın metni yok mu?” sorusunu gündeme taşımıştı.
Asıl soruyu biz soralım:
Milli Çözüm Dergisi’nin, Milletvekillerine yönelik “Mekke Anlaşması’na Hayır!” çağrısı, bu sinsi ve Siyonist destekli girişimin perde arkasını ve çok yıkıcı sonuçlarını gündeme taşıdığı için, acaba AKP iktidarı ve Cumhur İttifakı yeni bir “Tezkere Krizi” korkusuna mı kapılmıştı?
Peki; Milli Çözüm Dergisi’nin bu tarihi çağrısını, asıl başta SP’nin ve YRP’nin, İYİ Parti ve Yeni Parti gibi muhalefetin yapmaları ve bu konuyu sürekli gündemde tutmaları gerekirken, bu yarım ağız tavırların altında neler yatmaktaydı? TBMM’de, Mekke Anlaşması Metnine “EVET” diyenlerin, aslında “İsrail’le gizli iş birliğine” “evet” demiş olacakları, neden en yüksek sesle ve samimiyetle haykırılmazdı?!..
İlahî Kudret Kavramı ve Siyasî Sorumluluk Duyarlılığı!
İnsan zihni, duyu organlarıyla algıladığı dünyayı mutlak hakikat sanma yanılgısına son derece yatkındır. Siyaset kürsülerinde haritalar çizilirken, uluslararası askerî paktlar imzalanırken veya süper güçlerin teknolojik ve lojistik üstünlükleri sergilenirken, zahirî bir korku ve teslimiyet havası oluşturulmaktadır. Bugün Ortadoğu’da “Sünni Koalisyonu”, “Arap NATO’su” ya da diplomatik kılıflarla TBMM’nin önüne getirilen Mekke Anlaşması gibi projeler; küresel Siyonist aklın Müslümanları Müslümanlara kırdırma, bölgeyi İran ve Yemen (Husiler) üzerinden büyük bir iç savaşa sürükleme senaryolarıdır. Ancak Kur’an-ı Kerim, kâğıt üzerindeki bu şantajları ve küresel güçlerin gövde gösterilerini tek bir hakikatle darmadağın edip boşa çıkarmaktadır.
“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah Azîz’dir, Hâkim’dir.” (Fetih, 7)
Bu ayet, sadece askerî bir güç beyanı değil; varlık âleminin zahirî ve bâtıni mimarisini açıklayan varoluşsal bir ikazdır. “Göklerin ve yerin orduları” ayetinin, sırf üniformalı askerlerden ya da silah sistemlerinden bahsettiği sanılmamalıdır. Kâinattaki her bir atom, fizik kanunları, mikroorganizmalar, rüzgârlar, kalplere dalga dalga yayılan ümit yahut düşmanın göğsüne çöken korku… Alınan tek bir nefesten galaksilerin dönüşüne kadar her zerre, Cenab-ı Hakkın mutlak emrinde birer ordu hükmünde bulunmaktadır.
Peki, “Göklerin ve yerin orduları Kendisine ait olan Allah’a” iman eden bir idareci veya Milletvekili; ABD’nin stratejik baskısından, İsrail’in istihbarat oyunlarından ya da kiralık dostlukların sahte vaatlerinden nasıl korkabilir? Katil Netanyahu’nun BM kürsüsündeki hezeyanlarını salonda kalarak alkışlayanların veya ses çıkarmayanların gölgesinde tezgâhlanan bu projeler, zahirde “güvenlik ve ittifak” gibi görünse de bâtında İslam coğrafyasını kalbinden vuracak birer tuzak gibidir. Hakiki güç, İsrail İç İstihbaratı Şin Bet’in veya Washington’daki strateji merkezlerinin çizdiği senaryolarda değil; Mutlak İradenin elindedir.
Ayet-i kerimenin sonu, İlahi yönetimin ve mülkteki dengelerin iki anahtar ismini önümüze koymaktadır: El-Aziz ve El-Hâkim. Bu iki Esma, siyaset ve diplomasi koridorlarında kaybolmuş zihinler için tefekkür edilmesi gereken derin birer hakikat kaynağıdır.
Aziz, hiç kimsenin kendisine üstün gelemediği, mutlak izzet ve galebe sahibi olan demektir. Siyasal ve toplumsal ilişkilere izzeti, Siyonizm’in güdümündeki paktlarda veya Batılı müttefiklerin rızasında aramak, Kur’ani tabirle “örümcek ağına sığınmak” gibidir. Mekke Anlaşması gibi İslam ülkelerini kendi kardeşleriyle savaştırma amacı taşıyan projelere evet demek, izzeti bâtıla satmaktır. Oysa iktidar da güç de, itibar da yalnızca Aziz olan Allah’ın elindedir.
Hâkim ismi ise kudretin tecellisindeki sonsuz adalet ve hikmeti gösterir. Allah dileseydi, bâtıl odakları bir anda yok ederdi. Ancak dünyayı bir “Dâru’l-Hikmet” (sebepler âlemi) kılmış ve insanı imtihana tâbi tutarak adaletini göstermiştir.
Siyasî karar vericiler ve Milletvekilleri şu yakıcı manevî gerçekle yüzleşmek zorundadır.
Bir imza atarken eliniz kâğıda dokunabilir; ancak o imzanın yol açacağı kan, fitne ve yıkım, İlahi adalet terazisinde şahsınıza yazılır. İslam beldelerini birbirine kırdırmak için kurgulanan bir anlaşmaya “evet” demek, Hâkim olan Allah’ın koyduğu İslam kardeşliği kanununu çiğnemek anlamındadır.
Milletvekili olmak, sırf bir siyasi partinin listesinde yer alıp oylamalarda parmak kaldırmaktan ibaret değildir. O parmak kalktığında, göklerin ve yerin ordularını sevk ve idare eden Zat’a karşı bir duruş sergilenmektedir. Kudüs kan gölüne dönmüşken, Gazze’de masumlar katledilirken; Husi bahanesiyle İran’a ve bölge Müslümanlarına karşı kurgulanan bir Haçlı-Siyonist tasarımına onay vermek, el-Hâkim olan Allah’ın gazabını davet etmektir. TBMM çatısı altında görev yapan vicdan ve basiret sahibi her bir vekil, bugün tarihi bir eşiktedir. Önünüze getirilen “Mekke Anlaşması”, Hicaz’ın veya kutsal beldelerin muhafazası kılıfına büründürülmüş bir zehirdir. Bu anlaşma; Siyonist stratejistlerin onlarca yıldır hayalini kurduğu Sünni-Şiî çatışmasının fitilini ateşleme projesidir.
Manevi sorumluluk kaçınılmazdır. Mahkeme-i Kübra’da ne parti disiplini, ne diplomatik baskılar, ne de “konjonktür öyle gerektiriyordu” mazeretleri geçerli olacaktır. O gün insan, sadece kendi elleriyle takdim ettiği amellerle baş başa kalacaktır.
Son Çağrı!
Sizler, küresel çetelerin hesaplarına değil; göklerin ve yerin ordularına hükmeden Allah’a hesap vereceksiniz. Zafer; füze sayılarına, uçak gemilerine veya Siyonistlerin gizli diplomasilerine göre değil; Allah’ın takdirine göre şekillenecektir. Göklerin ve yerin ordularını emrinde tutan Cenab-ı Hak, vadini tamamlamaya Kâdir’dir. O’nun vaadi hak, azabı şiddetli, rahmeti ise geniştir. Gelecek nesillerin sizleri hayırla ve rahmetle anması, en önemlisi de Huzur-u İlahi’ye yüz akıyla çıkabilmeniz için;
Küresel Haçlı ve Siyonist projelere maşa olmayı reddedin! Bölgesel fitnelere kapı aralayan tasarıları elinizin tersiyle itin! Mekke Anlaşması’na kararlılıkla “HAYIR” deyin! Unutmayın ki; imzanız geçici, hesabınız ise ebedidir.
…
MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..
