Anasayfa » KİM STATÜKOCU?

KİM STATÜKOCU?

Yazar: yonetici
0 Yorum 101 Görüntüleyen

KİM STATÜKOCU? 

    Statüko; Halen yürürlükte bulunan düzen…
Süregelen mevcut durum… Hantallaşan, çağdışı kalan, değişim ve gelişmenin
önünü tıkayan sistem, anlamındadır.

Genellikle;
gericileri, gelenekçileri, yeniliklere direnenleri ve yerleşik düzenden çıkar
gözetenleri suçlamak için kullanılır.

Ancak, son
zamanlarda; Kıbrıs ve Kuzey Irak gibi konularda haysiyetli tavır takınan…
TSK’nın ve Türk İstihbaratının: NATO’nun ve Pentagonun bir şubesi haline
getirilmesine ve zayıf düşürülmesine karşı çıkan… Ülke ekonomisinin IMF
reçeteleriyle iflasa sürüklenmesine ve KİT’lerin yok pahasına yabancılara
peşkeş çekilmesine karşı halkımızı uyaran, kısaca Kuvay-ı Milliye ruhu taşıyan
kişi, parti ve kesimlere, işbirlikçi ve teslimiyetçi çevreler; “statükocu” diye
sataşmakta, kendilerini de “değişimci, ilerici, dünya ile bütünleşici” olarak
tanıtmaktadır.

Küreselleşme
perdesi altında, Siyonizme ve emperyalizme teslimiyeti ve köleleşmeyi;
değişimcilik ve yenilikçilik diye yutturmaya çalışan ve Atatürk’ün ifadesiyle
“gaflet, dalalet, hatta hıyanet içinde bulunan” ve daha önce sağcı, solcu,
muhafazakar, İslamcı gibi farklı görüşlerde bilinmelerine rağmen, şimdi aynı
cephede buluşan bu kafalar; artık dincilik, devrimcilik, vatanseverlik,
Kemalistlik, milliyetçilik gibi kavramların çağdışı kaldığını savunmaktadır?

Özellikle:

1- NATO’dan,
ABD ve AB gibi kuruluşlardan bağımsız, teknolojik ve psikolojik yönden
caydırıcılık gücü kazanmış, her bakımdan yerli ve yeterli bir ORDU’dan…

2-
Türkiye’mizin, Tabii, tarihi ve talihli fırsatlarını ve potansiyel imkânlarını
kullanarak bölgesel, hatta süper güç olmasını amaçlayan ve bu yönde çok ciddi
ve cesaretli adımlar atan ve alt yapı hazırlayan Milli Şuur’dan korkan ve
kurtulmaya uğraşan bu şer cephesi:

·   Kıbrıs’ın
elimizden alınıp, Amerika’nın üs kurmasına ve İsrail’in hizmetine sokulmasına..

·   Irak’ın
parçalanıp Kürdistan’ın kurulmasına..

·   Adım
adım GAP’ın ve Güneydoğu’nun elden çıkmasına..

·   Sevr’in
gereği Türkiye’nin parçalanmasına…

·   Bunun
ön adımı olarak, ordumuzun her yönden zayıflatılmasına ve etkisiz kılınmasına..

·   Ilımlı
İslam diye, Müslüman halkımızın da, AKP ve T.Erdoğan gibi “Layt”laşmasına
çalışmaktadır.

 Masonların
maşası ve 28 Şubat paşası Çevik Bir ve Recep T.Erdoğan gibi Yahudi JINSA’dan
madalya alan Çukurova Grubu patronu M. Emin Karamehmet’in kalemşörleri… Ve
dahi, Mehmet Barlas’ından, M. Ali Brand’ına… Cüneyt Ülsever’inden, Hadi
Uluengin’ine… Avni Özgürel’inden, Murat Yetkin’ine… Nazlı Ilıcak’ından, Fehmi
Koru’suna… Velhasıl Zaman’ından, Şafak’ına… Akşam’ından, Sabah’ına…
Hürriyet’inden, Milliyet’ine… Akit’inden, Radikal’ine hepsi birden,
“Değişimci ve statükoyu devirici diye AKP iktidarına ve Recep T. Erdoğan’a dört
elle sahip çıkmakta ve canı gönülden savunmaktadır.

Hadi Uluengin:

“Önümüzdeki
süreç, astığım astık, kestiğim kestik hotzotluğuyla hüküm süren statüko
zaptiyeleri lehine değil, tam tersine özgürlükçü ve yenilikçi güçler lehine
işleyecektir… Fakat hiç kuşkusuz, çaresizlik karşısında statükocuların,
maceraperest bir girişime kalkışması ihtimali de yabana atılamaz. Ama bu
girişim, onun intiharı anlamına gelir…

Nitekim bit
pazarı “paradigma”sının, bu gün sadece meczup “Saddamcı Atatürkçü”ler, ajan
provokatör “karanlıkçı Maocu”lar… Ahı gitmiş vahı kalmış “ideolog”lar gibi
toplumun “ultra marjinal” kesimlerce sahipleniyor olması ülke “iç
dinamikler”inin ve dolayısıyla “güç dengeleri”nin dönüştüğünü ortaya
koyuyor…        

Bu durumda,
kendini “zinde ()” saysa da, statüko “dahilen” yenilgiye mahkumdur.

Evet, evet ve
şükür ki şükür, statüko çok fena halde çatırdamaktadır.. Patırdaması ise, ecel
korkusunun getirdiği kuru gürültüden başka bir şey değildir.”?..[1] buyurarak, statükocu dediği milli
düşünce sahiplerinin ve de asaletli askerlerin kuru patırdı ettiklerini ve
mutlaka yenileceklerini ve değişimi engelleyemeyeceklerini söylemektedir.

Peki, acaba,
Fetullahcı’sından, Farmasonlarına… Radikal İslamcısından, İsrail
ajanlarına… Sömürü sermaye baronlarından, Yunanlı dostlarımıza()…
PKK-KADEK’i özgürlük savaşçısı sayan Avrupa’sından, hala Güney sınırımızı
resmen tanımayan Amerika’sına… Bütün masonik ve münafık çevrelerin bu değişim
demagojisinde Bremen Mızıkacıları gibi aynı koroyu seslendirmelerinin sebebi hikmeti
nedir?

Bugüne kadar
arkasına sığınarak istismar ettiğiniz Atatürk ilkeleri kimlere emanettir?…

Nazlı Ilıcak:

“Ankara’ya
gelen AB Türkiye temsilcisi Hans Jörg Kretschmer, ordunun siyasetteki rolünü
gündeme getirip eleştirince, Başbakan T.Erdoğan “Yanlış değerlendirme yapmayın,
Türk Ordusu, modernleşme ve demokratikleşme sürecinin öncüsüdür” cevabını
vermiş… Erdoğan inanmasa bile, böyle konuşmaya mahkûm… Vesayeti
kabullenemez ki… (Yani, T.Erdoğan da ordu hakkında aynen AB temsilcisi gibi
düşünüyor, fakat takiye yaparak bunları söylüyor.)

Ama, siyasi
kadrolar, yerlerini doldurdukça, çark egemen bürokratik sınıfın aleyhine
dönmeye başlayacaktır..” diyor ve yazısının başlığını “AB, 28 Şubat’ı Yenecek”
koyuyor.[2] 

İyi de, Nazlı
Hanım, AKP’nin, 28 Şubat’ın gayri meşru meyvesi olduğunu… JINSA’dan madalyalı
Çevik Paşanın, Avrupa ve Amerika’daki Siyonist finans merkezlerine, AKP ve
Recep T.Erdoğan’la ilgili tezkiye ve taahhütte bulunduğunu… 28 Şubat’ın Milli
Görüş’ü parçalamak, Erbakan’ı devre dışı bırakmak ve AKP’yi kurup iktidara
taşımak teorisi üzerine kurulduğunu, bilmiyor mu, yoksa okurlarını aldatacağını
mı sanıyor?

Nitekim, aynı
ekipten Avni Özgürel: “Ancak 28 Şubat yaşanmasaydı, herhalde ne T. Erdoğan, ne
de Abdullah Gül ortaya çıkabilirdi..

AKP, hiç şüphe
yok ki, 28 Şubat’ın siyasi ürünüdür.”[3] Diyerek
bu gerçeği itiraf ediyor, ama ekliyor:

“Asker bugün,
ne bunca süredir, ülkeye tek hedef olarak gösterdiği; “Batı dünyasıyla
bütünleşmeye”, açık bir biçimde itiraz edebiliyor; ne de buna “evet” demenin
sonuçlarına katlanmayı göze alabiliyor”

Yani ordu
içinde AB sürecine ve Kıbrıs barış görüşmelerine karşı ve haysiyetli uyarılarda
bulunan askerler, aslında kendi saygınlık ve saltanatları zayıflayacak
endişesiyle böyle davranıyorlar” demeye getiriyor… Milli’ci bir tavır
takınarak, kirliler hesabına çalışıyor…

www.kerkuk-kurdistan.com
sitesinde yazan Yahudi asıllı Kürt yazar Mevla Benavi Temmuz. 2003’teki
köşesinde; Atatürk’e saygı duyduğu ve Türkiye’nin bütünlüğünü savunduğu
gerekçesiyle PKK Lideri Abdullah Öcalan’ı bile statükoculukla suçluyor ve
şunları söylüyor:

“PKK-Lideri
Abdullah Öcalan Özgür Politika 22.6.2003 sayısında, avukatları aracığıyla
yaptığı açıklamada, Mesut Barzani ve Celal Talabani’ye “ İlkel Milliyetçiler”
diye saldırıp, HAK-PAR Genel Başkanı Abdulmelik Fırat’ın da tehli
ırkçı–kavmiyetçi bir oyun oynadığını söylemiş, Atatürk için ise, “O ilericiydi,
asilzadeydi, şerefliydi” demiştir.

Abdullah
Öcalan’ın konuşmaları yan yana getirilince Atatürkçülüğün ve Türkiye’nin
bütünlüğünün savunulduğu ortaya çıkıyor. Oysa Atatürkçülük Türklerin bile
önemli bir kısmı için, ondan kurtulması gereken bir yük haline gelmiştir.”

Şimdi
soruyoruz: Türkiye’nin parçalanmasını ve ordunun zayıflatılmasını ısrarla
savunan Mevla Benavi ile Hadi Uluengin’leri, Cüneyt Ülsever’leri, Avni
Özgürel’leri, Mehmet Barlas Beyleri ve Nazlı Hanımefendileri aynı cephede
buluşturan güç ve gerekçe hangisidir?

Türk ordusunu
güçsüzleştirme ve güdükleştirme ve Kürt Irkçılığına geçit verme, Mili harp
sanayiimizi ve Ağır sanayimizi köstekleyip, montaj sanayiye yönelme gibi
hataların hesabını ağır ödeyen ve M. Şevket Eygi ve Prof. Yalçın Küçük gibi
saygın araştırmacı-yazarlarca Sabataist bir aileden geldiği söylenen Adnan
Menderes ve ekibinin siyasete soktuğu Abdulmelik Fırat gibi, Kürt Irkçılığı ile
İslamcılığı istismar ve suistimal edenlerin[4] bile,
bu yenilikçi, değişimci () cephede yer alması ve statükocu diyerek milli
kurumlara şiddetle saldırması acaba, sadece tesadüflerin eseri midir?

Bütün bunlar;
mili değerlerine, yerli dinamiklerine ve kendi milletine güvenini yitirmiş bir
zihniyetin tezahürleri değil midir?..

Bir zamanlar,
Rus tehdidinden korunmak için Amerikan sömürgeciliğine razı olanların… Daha
önceleri de milli kurtuluş savaşı yerine mandasına gireceğimiz ülke
arayanların.. Ve şimdi de güya Amerikan bağımlılığından ve ordunun baskısından
kurtulmak bahanesiyle AB’ye sığınanların, milli haysiyet ve hassasiyetinden
şüphe edilir.

Hem dünyanın en
büyük ordularından birine sahip olacaksın, hem de geleceğini ve güvenliğini
başka ülke ve kuruluşların kucağında arayacaksın..

 İşte bu
acı ve alçaltıcı manzara, özgüvenini yitiren bir zihniyetin, özgürlüğünü de
kaybedeceğinin resmidir…

ABD’deki,
Yahudi ağırlıklı Bush yönetimi ve “Neo-con” hareketi de, “statüko”yu
değiştireceklerini ve dünyaya yeni bir düzen getireceklerini söylüyor.

Neo-con, “yeni
muhafazakârlar” anlamında kullanılır.

AKP’de, aynen
Neo-conlar gibi hareket ediyor. Bunların yenidünya düzeni dedikleri, Siyonizmin
dünya hâkimiyetine hizmettir. Bu amaçla Afganistan’ı Amerkanistan, Irak’ı
Kürdistan yapan şeytani bir hevestir. Kısaca, Siyonist Yahudilerin ve
emperyalist Haçlı işbirlikçilerinin gizli dünya krallığını resmileştirmek ve
perçinleştirmek planlarına; ilericilik, yenilikçilik, özgürlükçülük ve
Neo-con’luk; ama bu şeytani hesap ve hedeflere karşı direnen girişim ve
gelişmelere de; statükoculuk denmekte ve gerçekler tersyüz edilmektedir.

1950’de,
Menderes iktidarıyla birlikte kurulan ve kanser ağı gibi bütün yurda yayılan ve
masonluğun alt mektebi sayılan… AKP iktidarıyla gizli mason toplantıları bile,
açıkça yapılmaya başlayan, Rotary Kulüpler Bölge sekreteri Oğuz Güney: “Tayyib
Erdoğan ve Bülent Arınç’ın kendilerini ziyaret ve destekleriyle çok önemli bir
moral kazandıklarını ve statükoyu birlikte aşacaklarını” söylemektedir.

İsrail’in
Kabala Şeriatına dayalı Statükosu’na selam çakan… Yunanistan’ın Hıristiyanlık
Şeriatına bağlı Statükosu’na saygı duyan ve hiç ses çıkarmayan fırıldak
figüranların, Hurşit Tolon Paşanın Haklı çıkışlarını duyunca, statükoya
saldırmaları…

Ve “Kıbrıs’ta
ver kurtulcular haindir” sözleri üzerine “Yarası olan gocunur” cinsinden bazı
asker ve sivillerin gösterdikleri tepki ve tavırları ve kaçamak cevapları
aslında, kendilerini ele vermektedir.

Eski İsrail
Bakanlarından Bayan Shulumid Uluny bile “İsrail, faşizan bir zihniyetle
yönetilmektedir. Hele Şaron, Musolini’den daha faşist ve sadist bir tavır
sergilemektedir. Bu katı ve kötü statükoyu değiştirmedikçe İsrail’in geleceği
tehlidir” şeklinde feryat ederken, hala “İsrail olmadan AB olmaz… Avrupa,
Türkiye ve İsrail’i birliğe katmadan, Amerika ile yarışamaz” diyen İtalya
Başbakanı Silvio Berlusconi ile kirvelik kuran Tayyib Erdoğan, niye İsrail’in
statükoculuğundan söz etmemektedir?

Erbakan
Hoca’ya, Türk Ordusuna ve İslami diriliş davasına hıyanet ve hakaret etmesinin
karşılığı, Başbakan yapıldığının farkında olan Recep T. Erdoğan, ne yazık ki,
Siyonizmin yenilmez bir güç olduğunu zannetmektedir.

Bir TV.
Programına katılan Batı Trakya-İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga:

“Musul ve
Kerkük’ü nasıl kaybettikse, Batı Trakya da öyle kaybedilmiştir. Batı Trakya’nın
belki petrolü yok ama, stratejik konumu çok daha önemlidir. Şimdi aynı
oyunlarla, Kıbrıs ta Türkiye’den koparılmak istenmektedir.

AB’ye çoktan
katılmış olan Yunanistan’daki Müslümanların vakıf kurma ve mal sahibi olma
istekleriyle asla ilgilenmeyen Avrupa, şimdi Türkiye’de azınlıkların vakıf
kurmasını ve mal-mülk sahibi olmasını dayatmakta, maalesef AKP hükümeti de
bunlara harfiyen uymaktadır.” diyerek çok önemli gerçeklere dikkatimizi
çekmiştir.

Kıbrıs, AB’ye
girince, artık Avrupa’nın bir iç meselesi sayılacağından Türkiye, garantörlük
dahil bütün haklarını kaybetmiş olacaktır… O halde, artık garantörlük değil,
aynen İngiltere’nin 10’a yakın bir kısmı resmen kendi toprağı olarak tescil
ettirdiği gibi, Türkiye’nin de en az Adanın 10 kadar bölümünü üs olarak
kullanmak üzere, TC tapusuna alması gerekir. Çünkü öngörüldüğü gibi şayet,
askerlerimiz Kıbrıs’ı terk edecek olursa, ada bütünüyle düşmanların eline
geçmiş demektir. Tekrar, oradaki tabii ve tarihi haklarımıza kavuşmak için,
yeni bir barış hareketi kaçınılmaz hale gelecektir.

“Kıbrıs Adasını
kim elinde bulundurursa, İskenderun Limanını ve Türkiye’nin arka kapısını da
kontrol altına alır” diyen eski İngiliz Başbakanlarından Mac Milan kendi
halkına “Biz Mısır’dan çekildik amma, ondan çok daha önemli ve gerekli olan
Kıbrıs’ta üs kazandık” diye övünüyordu.

1950’li
yıllarda, Kıbrıs’ın statüsü tartışılırken Alman Devletler Hukuku Prof’u Hirş
bile: “İngilizler çekilirse Adanın, siyasi ve stratejik sahibi olan Türkiye’ye
devredilmesi gerekir” derken, bizim cahil ve gafil yöneticilerimizin AB’ye
girme hayaliyle Kıbrıs’ı feda etmeleri, insanı derinden düşündürüyor?..

Ve hele
“ene”sine enik olmuş bazı İslamcı entellerin; “AKP bizi AB’ye sokacak, bütün
sorunlarımız aşılacak” şeklindeki ihanetten beter kehanetleri ve AB cenneti
uğruna Kıbrıs’ı rüşvet sunmaya fetva vermeleri, şeytanı bile şaşırtıyor..

Yunanistan
statükoya devam edecek, ama Türkiye değişecek… İsrail statükoya devam edecek,
ama Kıbrıs’ta durum değişecek ve Yavru Vatan elden gidecek.. Rumlar statükoyu
devam ettirecek ve daha da derinleştirecek, ama Denktaş değişecek veya zorla
dejenere edilecek… Amerika’nın derin devleti olan statükocu Yahudi Lobilerine
“Think-tank”, bizim milli derin devletimize ise “Dikta” denilecek…

Mehmet
Barlasconi, “Bu millet orduya, her ülkeden daha çok imkân tanıyor. Ordu da,
artık Irak rejiminden ders alıp haddini bilsin” diye yüklenecek ve Denktaş’a
“ya hizaya gelir, veya kendisi bilir” cinsinden dersler verecek..

“Bu teslimiyetçi
sistem ve siyaset anlayışıyla ülkenin çıkmazdan kurtulması mümkün değildir”
diyen Tuncer Kılınç Paşa’ya, AKP milletvekili Mir Mehmet Dengir:

“Milli
Savunmaya 30 ayrılan bir ülkede ancak bu kadar yapılabilir” şeklinde dengesiz
ve ilgisiz cevaplar verecek…

Daha da üzücü
ve düşündürücü olan, Ege Ordu Komutanımız Hurşit Tolon Paşa’nın milli ve maşeri
vicdanımıza tercümanlık eden sözlerine, T. Erdoğan’la G.K.B. Hilmi Özkök aynı
anlama gelen talihsiz tepkiler gösterecek..

Elbette bütün
bunlar hayra alamet değildir ve bu yüzden dikkatle izlenmektedir. Evet,
Türkiye’yi sahipsiz zannedenler, yakında yanıldıklarını göreceklerdir.

Nuray Mert’in
önemli tespitiyle:

“ABD’nin veya
AB’nin desteğini alarak, askerin gücünü kırma mücadelesine girişmeyi, “sivil siyaseti
güçlendirme” şeklinde algılayan ve uygulayan AKP yöneticilerinin, havucu
kapayım derken derin havuzu boylayan alık tavşan durumuna düşmemeleri
dileğimizdir.

Erbakan
Hoca’nın 28 Kasım 2002, 12 Haziran 2003 arası 6,5 aylık AKP iktidarını
değerlendirirken sarf ettiği:

“AKP’lilerin
hepsi figürandır. Rejisörleri dış mihraklardır…

Cüneyt
Zapsu’nun da itirafıyla, asıl karar merkezi Amerika’daki CFR gibi karanlık
odaklardır.

Bush, Nev Age
(Hıristiyanlığın yeniden doğuşu) Tarikatının dindar ve İslam’a kindar bir üyesi
olarak: Hz. İsa’nın geleceğine ve Haçlıların dünya hâkimiyetine öncülük
edeceğine, ama bunun için de Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve
İsrail’le işbirliği yapılması gerektiğine inanmaktadır…

İşte bu yüzden
Sabra ve Şatilla katliamlarının baş teröristi olan Şaron’a arka çıkmaktadır.

Bu dış güçlerin
peşine takılan ve ülkemizin geleceğini tehye sokan AKP’liler, eninde sonunda
pişman olacaklardır. Bu yaptıkları yanlışlar yenilir yutulur şeyler değildir.”

Gerçekleri
söylediği ve Recep T.Erdoğan ekibini eleştirdiği için dışlanan ve partisinden
ayrılmak zorunda bırakılan İstanbul Milletvekili Emin Şirin’in:

“Bu hükümet IMF
talimatlarını ve Kemal Derviş programlarını eksiksiz uygulamaktadır. Bu
bakımdan çok başarılı sayılabilir. Ama bana göre, bu gidişat, ülkemiz açısından
hayırlı ve yararlı değildir.

Dolar, hiç
beklenmedik bir anda 2,5 milyona çıkabilir.

AB uyum
yasalarının, ne meclisle ne de askerle tartışılmadan, Adalet Bakanlığınca direk
Başbakanlığa sunulması da beni düşündürmektedir.

Ve hayret
ediyorum, gizli ve özel konuşulması gereken konular gazetelere verilmektedir.

Ama kamuoyunda
ve ilgili kurumlarda açıkça tartışılması gereken konular, maalesef gizlilik
içinde yürütülmektedir.”[5] Şeklindeki
haklı serzenişlerini hesaba katmayanları, çok güvendikleri dış güçler de
kurtaramayacaktır.

Yine Erbakan
Hoca’nın İstanbul Fethinin 550. yıldönümü münasebetiyle yaptığı konuşmada
özellikle vurguladığı:

“Bağımsızlığımız
tehdit altındadır. AKP yöneticileri, milli gömleğini çıkarıp Rotaryenlerin,
Bilderberglerin peşinde koşmaktadır. Mazlum Filistin halkına yaptığı zulüm ve
katliamlara rağmen, bunlar İsrail’le sarmaş dolaştır. Bakanlarını,
bürokratlarını sıra ile İsrail’e yollamaktadır. İsrail ise “Bakınız, Türkiye
benim arkamdadır” görüntüsü vererek daha da şımarmakta ve
saldırganlaşmaktadır.”[6]İfadeleri
tamamen gerçeklerin haykırışıdır.

Ta, 14 Mayıs
2000 tarihli Milli Gazetenin Başyazısında şunlar yazılmaktaydı:

Milli Görüş
hareketinin önüne yeni bir tuzak geriyorlar. Malum ve marazlı merkezlerin ne
istediğini anlamadan bu tuzağı görmek imkânsız. Fazilet Partisinden istenen
“değişim”in esas mahiyeti şudur: “Size ne milletin derdinden Düzenimize itiraz
etmekten vazgeçin Değişin Milleti temsil gücünüzü reddedin Milletten biri
olmaktansa bizimle birlikte hareket edin.. Ezilenler safında direnmektense
bizim saflarımıza geçin Adil bir düzen isteğini terk ederek Siyonizme ve sömürü
sistemine teslim olun ki rahata eresiniz..”

 Son iki
üç aydır (İsrail’le doğuş tarihi aynı olan) Hürriyet’ten Sabah’a, Radikal’den
Yenibinyıl’a kadar bütün gazeteler ve köşe yazarlarında esen “ yenilikçi
rüzgârı”na dikkat ediniz.

Acaba değişen
ne ki bu kesim her yönden “Yenilikçi Rüzgârı” estirmeye başladı?”

Şimdi oynanan
oyunu iyi anlamanız için biraz daha geriye gidiyoruz.

Meşhur 28
Şubat’tan bir hafta öncesi; 14 Şubat 1997 Fransa Yüce Konseyi vasıtasıyla
Türkiye Büyük Mason Locası Üstadı Necip Arudu’ya gönderilen bir mektup

“1- Türk
basınındaki ve ilgili kuruluşlardaki biraderleri örgütleyiniz ve Refah
Partisi’ni iktidarı bırakmaya mecbur etmek için gerekli diğer bütün tedbirleri
alarak, çok yönlü hücuma hazır olunuz..

2- Refah
Partisi’nin itibarının tamamen silinmesi ve seçmenlerin ümidini kaybetmesi ile
neticelenecek siyasi bir konjonktür oluşturunuz.”

Konseyin Locaya
gönderdiği bu talimat uzayıp gidiyor ve toplam 9 madde içeriyordu.

Bu tarihten
yaklaşık iki buçuk ay sonra da işin adı tam konuluyordu: “RP’yi bölmek”

30 Nisan 1997
tarihli yazısında konu başlığı olarak bu cümleyi seçen Milliyet yazarı Talat
Halman daha ilk paragrafta şunları belirtiyordu:

“Hükümetin
akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi
parçalanması, ülkemizin geleceği için hayırlı uğurlu olacaktır”

12 Mart 1997
tarihli gazeteler bu ve benzer planların dışarıdan empoze edildiğinin
ipuçlarını veriyordu: Alman Focus dergisi ve birçok ABD menşeli yayın organında
“Ne RP kalacak ne Erbakan” diye başlayan haberlerin ardı arkası kesilmiyordu.

İşte o günlerde
“seçim olacak dertler bitecek” korosunu halka empoze etmek isteyenlerin “Bu
nasıl seçim” sorusuna akıllı, şuurlu bir cevap bulmalarına faydalı olur diye bu
hatırlatmalarda bulunuyoruz.

Milletin hür
iradesiyle kendi tercihini ortaya koyacağı bir seçim elbette çaredir. Ama
böylesine açık bir tezgâhın yürürlükte olduğu bir seçim kimin seçimi
olacaktır?”

Evet,
seçimlerin kime yaradığı ve hangi güçlerin hangi partileri parlatıp iktidara
taşıdığı, artık çok net biçimde ortaya çıktı…

11 Mayıs
2003’te yapılan muhteşem SP Kongresi ardından Anıtkabire giden Erbakan’ın, özel
deftere yazdığı:

“Yeniden büyük
Türkiye’yi ve Yeni bir dünyayı kurmak için bütün gücümüzle çalışarak, Senin
“Türkiye’nin her bakımdan en önde olması gerektiği yolundaki gayeni”
gerçekleştirmek üzere elimizden gelen her türlü gayreti göstereceğiz.
Muvaffakiyet Allah’tandır.” Sözleri Siyonizm’e meydan okumadır. Ve böyle
bir meydan okuma, Siyonizm’in tarihinde de ilk defa olmaktadır..

17 Eylül 2003
tarihli Milli Gazete Başyazısında, Milli Güçlere hatırlatıldığı gibi: “Aklımızı
başımıza almamız gerekiyor. Türkiye için, zaman giderek daralıyor. Erbakan gibi
bir devlet adamını oturtup kahve içirecek durumda değil, O’nu devletin başında
görecek zamandayız”

CHP Grup Başkan
Vekili Mustafa Özyürek’in Mecliste AKP’lilere: ”Bizim çabamız Meclisi açık
tutmak içindir. Demokrat Partililere karşı “Yanlış yaparsanız Ben bile sizi
kurtaramam” diyen İsmet Paşa’nın uyarılarını hatırlamanız gerekir” şeklindeki
sözlerini, sadece kendi karnından kustuğu bir blöf olarak algılamak, yanlıştır
ve yanılmaktır.

İSO Meclis
üyesi Ömer Dinçkök’ün, AKP dönemindeki ekonomi yönetimini ve Türkiye’nin
gidişatını kastederek:

“Sahada bol
faullü bir maç var. Fakat düdük çalacak hakem yok. Artık hakem sahaya girmeli
ve düdüğünü öttürmelidir” sözleri, yabana atılmamalıdır.

Asker-Sivil,
tüm Milli Cepheden gelen bu uyarıları… Nezaket kuralları içinde yapılan ve
diplomatik üslup kullanılan bu alarmları, Recep. T. Erdoğan’ın anlama zafiyeti
ise, önemli bir zorluk oluşturmaktadır.

Ama iktidar
yükünü sırtlamanın çoluk çocuk işi olmadığı, vaktinde hatırlatılmıştır…

Sırtını
ABD’deki Lobilere dayayanlar, yanıldıklarını ve yalnız kaldıklarını
anladıklarında iş işten geçmiş olacaktır.

Çünkü ABD,
1990’larda dünyanın en borçlu ülkesi haline gelmişti. 4 Trilyon dolar borca
girmişti. Japon’ların parası ve Alman’ların piyasasıyla durumu idare
etmekteydi:

Sonunda silah
gücüyle, Orta Doğuyu işgal edip ekonomisini ve prestijini düzelttiğini
zannetti.

Ama aslında
daha hızlı bir çöküş sürecine girmiştir. Her birinin sermayesi Türkiye bütçesi
kadar olan dev Siyonist şirketler arka arkaya iflas etmektedir. Irak’ta
patlayan her bomba, Amerika’ya milyarlarca dolar kaybettirmekte ve süper güç
balonunu söndürmektedir.

Hala: “Biz
ABD’nin planlamadığı ve İsrail’in onaylamadığı hiçbir projede olmayacağız”
anlamında, İslam Ortak Pazarına karşı olduğunu açıklayan AKP Başkanı fark
etmese de, artık devran dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerin aleyhine
dönmektedir…

Türk milli
güçlerinin de herhalde kendine özgü projeleri ve politikaları vardır ve
dikkatle yürütülmektedir. Bazı olaylar karşısında sessiz ve tepkisiz gibi görünmeleri
ise, elbette stratejik bir bekleyiştir ve asla pasiflik ve çaresizlik
zannedilmemelidir. 

 

 


 

[1] Hadi Uluengin 4 Haziran 2003
Hürriyet

[2] Tercüman 7 Haziran 2003

[3] Radikal 11 Haziran 2003

[4]www.aksiyon.com.tr 26 Mayıs 2003 Sayı 441

[5] STV Aykırı Programı 14 Haziran
2003

[6] Milli Gazete 29 Mayıs 2003
Sh:10


BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi