Anasayfa » ULUSALCILARIN MANTIK MARAZI VE ORDU İSTİSMARI

ULUSALCILARIN MANTIK MARAZI VE ORDU İSTİSMARI

Yazar: yonetici
0 Yorum 125 Görüntüleyen

    

 ULUSALCILARIN MANTIK MARAZI VE ORDU İSTİSMARI

     

Türkler fıtratlarındaki (yaradılışlarındaki) meziyetlerin meyvesi olan
cesaret ve metanetle, ve yüksek savaş yetenekleriyle; sayıca kendilerinden çok
üstün askeri birlikleri defalarca yenmiş, geniş ülkeleri ele geçirmiş ve
buralarda hakimiyet sürmüşlerdir. Bu arada savaş (savunma ve saldırı)
taktikleri ve teknik gereksinimleri konusunda da ilginç icatlar ve icraatlar
geliştirmişlerdir. Ancak bu başarıları asla kalıcı ve kapsayıcı bir medeniyete
ve uygarlık sistemine dönüşememiştir. Örneğin Göktürk ve Hun
İmparatorluklarından asırlar önceki başka medeniyetlerin uygarlık eserleri ve
devlet sistemleri hala ortadayken, bunların herhangi bir düzen prensiplerine ve
medeniyet birikimlerine (çok sade ve kabile seviyesindeki basit örnekler hariç)
rast gelinmemiştir.

Ancak ne zamanki Türkler İslam’la tanışmış, tabiatlarındaki kabiliyet ve
marifetler, fıtrat dini ve hakikat düzeni olan İslamiyet’le yoğrulup
olgunlaşmış, işte bundan sonradır ki, Selçuklu ve Osmanlı gibi toplamda bin
yılı aşan ve nizam-ı âlem rolü oynayan örnek devletleri, gerçek medeniyetleri
ve Türkiye Cumhuriyeti gibi yeni uygarlık merkezlerini-çekirdeklerini vücuda
getirmişlerdir.

“Mehmetçik” Kitabını hazırlayan Oktay Yıldırım (Kaynak Yayınları),
Türk askerinin tarihçesi ve Ordu-Millet geleneğini özetleyip okuyucuya
aktarmakla, aslında güzel ve gerekli bir hizmet sunması mümkün iken, maalesef
ideolojik saplantıları ve peşin önyargıları yüzünden “İslamiyet’in
Türkleri ve Türk askerini körlettiği hatta kirlettiği” 
(Bak: sh:
55-66-69-103) kanaatini, doğrudan değil ama dolaylı biçimde ima etmeye
yeltenmiştir.

Hatta Sn. Yazar, bu niyetinin sırıtacak şekilde sezilip ters tepki
toplayacağını fark edince “Aslında din olgusunun suçlu olmadığını, ama
yanlış algılama ve uygulamaların ve kasıtlı istismarların hurafelere yol
açtığını”
 (sh. 143 son paragraf girişi) belirtmek mecburiyeti
hissetmektedir. İslamiyet’in Türklerin tabiatındaki cengâverlik yeteneğini
nasıl bir cihangirlik ülküsüne dönüştürdüğüne tarih şahittir ve şanlı
Kıbrıs Harekatı (1974) bunun en taze örneğidir. Solcu ve UlusalcıEcevit’in ürkeklik,
erteleme ve engelleme girişimlerine rağmen, inanmış bir lider olanErbakan’ın cesaretli
ve Milli haysiyetli gayretlerini, keşke o dönemin siyasi ve askeri
aktörlerinden ve resmi belgelerden dürüst ve tarafsız bir yazar duyarlılığıyla
okuyucusuna aktarma ciddiyeti gösterilseydi.

“Büyük Osmanlı Tarihi”ni dikkatle incelediğimiz, çok sinsi ve
sistemli bir İslam ve Osmanlı düşmanlığı yaptığını fark edip belgelediğimiz,
ama bu saptırma ve karalama gayretlerini“Koyu Türkçülük taraftarı” kılıfıyla
gizlediğini bildiğimiz HAMMER gibi misyoner
müşteşriklerin
 safsata ve saptamalarını aynen aktarmak gafleti ve
İslamiyet hakkındaki cehaleti de buna eklenince, hayırlı ve yararlı bir
çalışma, tahripkâr ve zararlı bir mahiyete dönüşebilmiştir. Örneğin Fransız
HAMMER’in (Bak: 9. cilt sh. 624-643 arasında) Sultan Abdülhamit Han’la
ilgili bütün iftiralarını ve çarpıtmalarını, Oktay Yıldırım Kitabının 140-170
sayfalarında aynen kopya etmiştir. Oysa Hammer bile “Fransız ve
İngiliz yazarların Sultan Abdülhamid’i “en büyük katil!”
 olarak
tanıtmaya çalıştıklarını” itiraf etmektedir. (Bak: 9. cilt sh: 628)

Oktay Yıldırım gibilerinden, yani Kemalist’lik ve Ulusalcılık kılıfı
altında, kendi dinsizlik ideolojilerini yürütmek isteyenlerden önce şu sorunun
yanıtın vermeleri beklenir. Biz Türkler, kör tesadüfler sonucu ağaç kovuğundan
veya maymundan mı türedik, yoksa sonsuz ilim ve kudret sahibi Yüce Allah
tarafından mı var edildik?

Darwin Yahudisinin, “Maymun cinsinden ve tesadüfen meydana
geldiğimiz”
safsatasına inanacak; çok mükemmel bir sistem ve akıl gerektiren
genlerimizden beynimize, bedenimiz den evrenimize her şeyin rastgele ve
kendiliğinden oluştuğunu savunacak kadar bilinç ve bilim dışı sahte kurgularına
değil de, Yüce Allah tarafından yaratıldığımız gerçeğine inanıyor isek, bu
Rabbimizin bizleri, bütün kavimleri ve tüm âlemleri başıboş bırakmayacağını,
Kur’an gibi bir kitapla ve bir kutlu Peygamber aracılığıyla onların yolunu
aydınlatacağını da kabul etmemiz gerekecektir. İşte bu inanç; ırkçılık
belasından, komünist ve kapitalist saplantılarından bizi uzak tutmaya yetecektir.

AKP döneminde, tam bir istismarcılık ve riyakârlıkla yürütülen “İslamiyetcilik”ve“Müsbet
Milliyetcilik” 
tahribatına haklı olarak itiraz eden, bağımsızlık ve
bekamızın teminatı olan kahraman ordumuzu yıpratma ve etkisiz bırakma
girişimlerine dikkat çeken Sn. Yazarımızın; Dini değer ve dinamiklerimizi
hafife alma, hatta İslamiyet’i, Ulusalcı Türkçülüğün bir aksesuarı sayma
gayretiyle, aslında dindar halkımızı ürkütüp AKP’nin tuzağına ittiklerini,
bilerek veya bilmeyerek din istismarının değirmenine su yürüttüklerini de artık
anlamaları gerekir.

“Mehmetcik” kitabında sırıtan çelişkiler ve tutarsızlıklar!

“Ordu da artık savaşmaktan ve padişahın tavizkar politikaları nedeniyle
etkisiz bırakılmaktan bıkmıştır. Bu halin giderilmesi ve orduda derhal
islahatlar yapılması gerekmektedir. Ancak II Abdülhamit güçlü bir ordu
fikrinden pek hoşlanmamakta hatta bundan korkmaktadır. Yapacağı yenilik de buna
göre olacaktı. Modernleşme denince anladığımız elbette taklit etmekti ve
sultanlara göre değişen tek şey kimin taklit edileceğiydi. “Bu kez Fransız
teşkilatı ve taktikleri yerine, Alman usullerinin kullanılmasına karar
verilmişti. 1882 yılında Alman süvari subayı Köhler başkanlığında bir heyet
geldi; ancak Köhler, II Abdülhamit tarafından adeta göz hapsinde tutularak işlevsizleştirildi.
1885’te Köhler ölünce yerine Yarbay Von Der Goltz gelmişti, o da bazı
yenilikler yapmaya başlayınca saraya çekilerek büro memuru haline
getirilmiştir. Sadrazam Sait Paşa bu yenilikler için çok istekli olmasına
rağmen, II Abdülhamit, dedesinin, babasının ve amcasının ordu eliyle indirilmiş
olmasından dolayı adeta intikam alırcasına ordu ile ilgili yeniliklerin hepsine
uzak durmuştur. Doğu bölgesindeki aşiretlerden kurduğu Hamidiye alayları (1890)
ise, Jöntürklerin Avrupa ve Rumeli’deki hürriyet faaliyetlerine karşı Doğu ve
Güneydoğu halkından oluşturduğu silahlı bir kuvvetten başka bir şey değildi. II
Abdülhamit kendine en elverişli bölge olarak burayı seçmişti. 4. Ordu Müşiri
Zeki Paşa tarafından kurulan bu teşkilat için, Doğu aşiretlerinin yanında aynı
zamanda Güney’in Arap aşiretlerinden de faydalanılmıştı”[1] 
diyen yazar, Sultan Abdülhamid’i, “Türk askerini eğitmek üzere
getirilen Alman KÖHLER ve Von Der GOLTZ gibi yabancı subayları etkisizleştirmek
ve saraya çekip büro memuru haline getirmekle”
 suçlayıp
kötülemektedir. Oysa Abdülhamid’in Orduyu yabancıların tesirinden koruma
gayreti alkışlanacak bir feraset ve dirayettir. Kaldı ki bizzat Oktay Yıldırım
bundan sonraki 168-169 ve 170 sayfalarında Türkiye’ye getirilen yabancı
subayların kötü niyetlerini ve hıyanetlerini çeşitli alıntılarla bizzat
belirtmekte haklı olarak tenkit etmekte ve kendi kendisiyle açıkça çelişkiye
düşmektedir. Üstelik bu yabancı subayları ülkemize getirip körü körüne bir Batı
taklitçiliği güdenler Tanzimatçı ve İttihatçı Mason gafillerdir ve bizzat
Mustafa Kemal Türk Ordusunun Alman Liman Von Sanders paşa’nın emriyle
sokulması nedeniyle Enver Paşa’yı şiddetle eleştirmektedir.

Sn. Yazarın Jöntürkler dediği ise; çoğu mason, batı ajanı ve
beyinleri yıkanmış karanlık bir şebekedir ve Sultan Abdülhamit batılılarca
kışkırtılan Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alaylarını teşkil etmekle, bölge
halkının sahiplenmiş ve devlete bağlı hale getirmiştir. Sultan Abdülhamid’in
çoğu Kürtlerden oluşan ve pek hayırlı ve başarılı icraatlar yapan Hamidiye
Alaylarına, bu ulusalcılar kadar PKK’lıların da şiddetle karşı çıkması, gerçeğe
varmamızda bir ipucu yerindedir. Acaba Oktay Yıldırım bu hayran olduğu
İttihatçıların ülkeyi batırdıktan sonra hiçbir vatanperver insanın tenezzül
etmeyeceği bir hıyanetle nasıl Türkiye’yi terk edip firar ettiklerini
bilmeyecek kadar cahil midir, yoksa bu gerçekleri gizlemek mi işine
gelmektedir? AKP yandaşı İslamcı takımıyla bu Ulusalcı kafaların Enver Paşa
hayranlığındaki ortak kanaatleri acaba neyin işaretidir?

“Deniz kuvvetleri de perişan haldeydi. Sultan Aziz döneminde Akdeniz’in en
kuvvetli ikinci donanması. Abdülhamit’in 33 yıllık iktidarında Haliç’te
çürütülmüş, hiçbir bakım, onarım veya talim yapılmamıştı. Ordu adeta
dökülüyordu”[2] 
ifadeleri de tarihi gerçekleri
bilmemenin bir neticesidir. Çünkü Tanzimatçı ve İttihatçı Mason maşaların
gafleti, belki de hıyanetiyle, maalesef Osmanlı Donanmasının çarkçısından
çıpacısına bütünüyle Ermeni ve Rum gibi azınlıklarla doldurulduğunu gören
Abdülhamit herhangi bir savaşta hıyanet edecekleri kesin olan bu kişilerin
güdümündeki donanmayı feshederek hem büyük boyutlardaki masraf yükünden, hem de
Batılıların bu donanmayı “kendilerine yönelik bir tehdit unsuru” gösterip
müdahale girişimlerinden kurtulma yolunu seçmiştir.

Bakınız Sn. Yazar bu acı gerçekleri kendisi de teyit ve tespit edercesine
şunları söylemektedir.

“Ordu, çok yüksek paralarla getirilen Alman askeri uzmanları tarafından
eğitiliyordu, donanmayı İngilizler, jandarmamızı ise Fransızlar eğitiyordu.
İnsanlık tarihinin en eski ordusu utanılacak bir haldeydi ve düşmanları
tarafından eğitiliyordu. Balkan savaşları başladığı zaman eldeki ordu ne yazık
ki, eğitilmediği gibi kimliksi yapısı da büyük yıkımlara neden olacaktı.
Zamanın kadrosu içinde yer alanlara ait birçok hatırat bu gerçeği ortaya koyar.
Yüzbaşı Selahattin, 1912 yılında Çanakkale’deki birliğine gittiğinde gördüğü
manzarayı şöyle anlatır:

“Maalesef talim namına yapılan şey maskaralıktı. Bölüğün hemen yarısından
fazlası tüfeğe fişek sürmesini, süngü takmasını bilmiyordu. Birçoğu daha silah
atmamıştı. (…) Baktım ki, neferlerin bir kısmı Arapça, bir kısmı Arnavutça, bir
kısmı Kürtçe konuşuyor. Bölükte 3-4 Ermeni, 2-3 Rum, birkaç Bulgar var.”

Bu duruma devlet ve ordu mekanizması içindeki azınlıkların ihanetleri de
eklendi. Zaten kötü olan ikmal sistemini bir de onlar sabote ediyordu.
“Trakya’daki demiryollarında görevli gayrimüslimler sayesinde, Osmanlı askeri
aç ve çıplak iken çok sayıda cephane ve yiyecek Bulgarların eline geçmişti. Bir
Rum milletvekilinin Almanya’dan alınan silahların miktarları hakkında soru
önergesi vermesi ve bu bilgilerin Yunan ve Bulgarlara ulaştırmaları gibi
örneklere, bir de savaşın İstanbul’dan yönetilmesi gibi hata da eklenince
yenilgi kaçınılmazdır. Dahası hem Osmanlı hem de Balkan ülkeleri silah
üreticisi olmadıkları için Alman ve Fransızlardan alıyorlardı. Her iki devlet de
hem Osmanlı ordusuna hem de Balkan ülkelerine askeri uzmanlık hizmeti
veriyordu. “Oluşan tablo gerçekten garip ve hazindi: Alman Knupp toplarıyla
Fransız Creosut topları karşı karşıya idiler. (…) Osmanlıların satın aldıkları
toplarla yüklü bir yabancı gemi, Karadeniz’in bir yerinde dolaştırılıyor, malı
teslim etmiyordu. Topları monte edecek Fransız subayı savaş alanında değildi,
Pera Palas Oteli’nde idi.” Büyük yenilginin sonunda bulunan askeri manzara bu
idi…

Ordudaki yönetim hataları öyle bir noktaya gelmişti ki, savaştan hemen önce
70 bin erin terhisi önemli bir kuvvet zafiyeti yaratmıştı. Buna subayların
mesleki yetersizlikleri, ikmal sisteminin neredeyse çökmesi de eklenince
askerin yapabileceği bir şey kalmamıştı. Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri
Smith Barlet, tesadüfen karşılaştığı Şark Ordusu Komutanı Abdullah Paşa’nın
bile yiyeceksiz ve telgrafsız kaldığını nakletmektedir. Yerli ve yabancı
gözlemcilerin sonuç üzerindeki mütalaası hep aynıdır; savaşı kaybeden asker
değil komutan heyetidir. Buna Balkan felaketi dedikleri, bu felaketin Osmanlı
devlet adamları ve aydınlarına vermesi gereken en önemli ders, çok kimlikli bir
millet ve o milletin milli bir ordusu olamayacağı idi… Fevzi Çakmak, bu
yenilginin nedenlerini şöyle açıklıyor:

“… Bir millet ölümü göze almak için iman sahibi olmak lazımdır. Balkan
Muharebesi’nde maalesef bunlar yoktu. Türklük fikri inkişaf etmemişti… Osmanlı
halitasındaki (bileşimindeki) her milletin dini, vatanı, mefkuresi büsbütün
muhtelif (çeşitli) ve mütezad (çelişkili) idi…”

 Almanlarla bir sözleşme de 1913 yılında yapıldı, bu kez danışman
olarak değil çok yüksek yetkilerle geliyorlardı. Hatta gelen heyetin baçındaki
Liman Von Sanders ordu genel müfettişi olarak bütün Türk ordusuna komuta
edecekti..”[3]

Şimdi tekrar soralım:

Madem böyle idi ve Ordumuzun yabancıların eline ve eğitimine bırakılması bu
denli tahrip edici ve tehlikeliydi; o halde Tanzimatçı ve İttihatçı kadroların
büyük bir aşağılık kompleksi ile  (ki aynı soysuz takımından Ulusalcı
Abdullah Cevdet Türk neslinin ıslahı için Avrupa’dan damızlık erkek getirmeyi
teklif edecektir.) dışarıdan getirip bir yığın para ödedikleri subayları
kışlalardan ve kıtalardan saraya çeken Abdülhamit Hanın bu milli ve haysiyetli
tavrına sahiplenip saygı göstermeniz ve yine Liman Von Sanders gibi gâvurları,
Çanakkale savunması gibi en kritik bir süreçte bütün Ordularımızın başına
getiren Enver Paşa ve İttihatçı taifesini de şiddetle tenkit etmeniz
gerekirken, bunların tam tersi bir yaklaşım sergilemeniz, nasıl bir mantık
marazının eseriydi?

Kitapta bazı kavramların çarpıtılması!

Kitapta, Osmanlı döneminde halkın ve orduların “padişahın kulları”sayılmaları
konusu da çarpıtılıp tam bir kavram kurnazlığı ile okuyucu yanlış algılara
yönlendirilmektedir. “Padişahın kulları” haşa, onlara tanrı gibi
tapınmak, halka ilahlık taslamak veya halkı ve orduları kendi şahsi köleleri
saymak demek kesinlikle değildir. Padişahlar, halkın ve orduların her türlü
ihtiyacını karşılamak, ülkede huzur ve refahı sağlamak ve ülkenin bütün sorumluluğunu
sırtında taşımakla yükümlü sayıldıklarından, bütün halkı ve orduları kendi
iyali (aile fertleri) görmeleri nedeniyle bu tabirler kullanıla gelmiştir. Aksi
halde, işte milyonlarca cana mal olan ve kocaman hayallerle iktidara taşınan Komünizm,
halkları köle saydığı ve zulüm yaptığı için bir insan ömrünü bile doldurmadan
çöküp devrildiği halde, Osmanlının 630 yıl hüküm sürmesi, elbette halkına
sağladığı, bu adalet ve emniyet sayesinde idi. Bu günümüzde “Biz
Mustafa Kemal’in askerleriyiz, Biz Kemalizm’in bekçileriyiz”
 sözleri,
nasıl Atatürk’ü tanrılaştırmayı ve tapınmayı değil, sadece ona minnet ve
şükranlık duygularıyla bağlılık ve saygınlığı ifade ediyorsa, o dönemde
padişahların halkı ve orduları kendi kulları görmesi de aynı anlama gelirdi.

“Emperyalizmin dayattığı Milli Ekonominin çökertilmesi sürecinde Nakşibendi
tarikatı müridi Çankaya’ya tırmandı. Emperyalizm ile Ortaçağ gericiliği arasında
tarihsel ittifak bir kez daha yaşandı”[4] 
sözleriyle ve AKP’yi tenkit bahanesiyle; dünyanın en aydınlık dönemi olan,
Kur’an’ın ve Resulüllah’ın önderliğindeki Asr-ı Saadet denilen kutlu
devrim ve değişim sürecine “Ortaçağ gericiliği” diyecek kadar
kuduran ve kin kusan Doğu Perinçek gibi akıl hocaları olan
zavallıların, açığa vuran bu derin din düşmanlıkları, buna karşı asırlardır
özellikle Müslüman Türkleri katleden Komünist Rusya ve Çin hayranlıkları asıl
ulusalcıların Dinsiz Komünizmin kulları olduklarının en açık belirtisidir.

Kıbrıs ve Ermeni meselesi gibi ortak Milli duyarlılık gerektiren
konulardaki bazı toplantılarına katıldığımız ve birkaç televizyon programlarına
çıktığımız dönemlerde de bu tenkit ve tavsiyelerimizi yüzlerine karşı ve çok
net ifadelerle dile getirmiş, içlerindeki izan ve insaf ehli yetkililerce
takdir edilmişizdir. Ama bir takım saplantı ve sapkınlıklardan kurtulmak
maalesef kolay değildir.

İşte bunların sermayesi tükenmiş yayıncılık anlayışı ve ilkesizlik üzerine
kurulu dünya bakışı: İrtica hortlakçıları ve “Aydınlık” kılıflı karanlık
kışkırtıcıları!

Bulduğu her fırsatta İslami değerlere olan kinini kusan Aydınlık gazetesi
bu kez kantarın topuzunu yine kaçırmıştı. Bazı anaokullarında çocukların
Kur’an-ı Kerim dersi almasını ve namaz kılmasını sıra dışı bir olaymış gibi
“İrtica Anaokulunda” başlığıyla sürmanşetten veren gazete, bu milletin
değerlerine olan düşmanlığını bir kez daha ortaya koymaktaydı. Aydınlık
Gazetesi 16 Aralık 2014 sayısında bir anaokulunda namaz kılan çocukların
fotoğrafını yayınlayarak ‘büyük bir gazetecilik başarısı’na imza
atmıştı Namaz kılan çocukları ‘İrtica Anaokulunda’ ifadeleriyle veren karanlık
gazete, namaz kılmayı, Kur’an-ı Kerim okumayı bile siyasetle ilişkilendirerek
İslami olan her davranışa olan alerjisini gün yüzüne çıkarmıştı.

Milli Eğitim Şûrası’nda alınan ‘değerler eğitimi’ kararlarını
öne sürerek bazı kreş ve anaokullarının bu kararları çok önceden uyguladığını
ifade eden gazete trajikomik bir yayına imza atmıştı. Konya’da ve
Beylikdüzü’ndeki iki anaokulunun sosyal paylaşım sitesi hesaplarında yayınlanan
ve herkesin kolayca ulaşacağı fotoğrafları göstererek ‘dini eğitim
veren bazı kreşleri tespit ettik’
 diyen Aydınlık, kreşte çocuklara
İslami eğitim verilmesini bir suçmuş gibi lanse etmeye çalışmıştı.

Namaz Kılmayı ve Kur’an-ı Kerim Okumayı İrtica Sayan Marazlı Mantık!

“Bu okullarda “değerler eğitimi” adı altında verilen derslerde, İslam’ın ve
imanın şartlarıyla ahlak kuralları anlatılmakta; tıpkı Şûra kararlarında olduğu
gibi, Kutlu Doğum Haftası, aşure günü ve hicri yılbaşında kutlama etkinlikleri
yapmaktaydı. Bazı kreşlerde Kur’an ve cüz dersleri de verilirken, bazılarında
ise her bir çocuk için ayrı Kur’an ya da dua günleri düzenleniyor’”
 ifadeleriyle söz konusu anaokulunu hedef alan gazete, İslami
hassasiyetlere olan kinine siyasi kılıflar giydirerek alışıldık bir rezalete
soyunmuşlardı.[5]

Bu kasıtlı ve kışkırtıcı yaklaşımlarıyla, dindar halkımızı istismarcı ve
tahribatcı AKP’nin tuzağına attıklarını bilmiyor olamazlardı. Demek ki
ülkemizde gerçek İslam’ın uygulanmasından ise, AKP gibi sahte dindarlarla
halkımızın oyalanması, bu ulusalcıların da işine yaramaktaydı. Sonuçta,
solculuk sağcılık ve İslamcılık aynı Siyonist-emperyalist odakların kurguları
ve maşalarıydı. Dolaylı biçimde AKP’yi ve benzerlerini iktidarda tutmakla, hem
büyük patronlarının verdiği görevi yapmakta, hem de, inkârcı şeytanlık
damarıyla, bunları bahane edip bol bol İslam’a saldırma fırsatı yakalanmış
olmaktaydı. Ama Siyonist odakların zulüm ve sömürü saltanatlarının yıkılması ve
bunlar gibi sağcı, İslamcı, ulusalcı zehirli dal-budaklarının da kuruması
oldukça yakındı…


[1] (Sh. 159-160)

[2] (Sh. 162)

[3] (Sh. 168-170)

[4] 3 Aralık 2014
/Aydınlık

[5] Rahmi Yolcu / 17
Aralık 2014 / Milli Gazete

 



















BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi