Anasayfa » AKP’NİN EKONOMİK KARNESİ VE 28 ŞUBATCILARIN İTİRAF ETTİKLERİ

AKP’NİN EKONOMİK KARNESİ VE 28 ŞUBATCILARIN İTİRAF ETTİKLERİ

Yazar: yonetici
0 Yorum 117 Görüntüleyen

AKP iktidarının dışa bağımlı ve günü kurtarıcı ekonomi politikaları yüzünden işsizlik yüzde yirmilere ulaşıyor. Yani evine ekmek ve katık, cebine harçlık koyması gereken her beş kişiden birisi işsiz ve çaresiz durumda kıvranıyor. Tarım ve hayvancılık bitmiş, yerli ve Milli Sanayi tükenmiş, köylü ve işçi kan ağlıyor, küçük esnaf ve memur can çekişiyor. Bütün stratejik kurumlarımız yok pahasına yabancılara satıldığı halde, Türkiye borç batağında boğuluyor. Gelip geçmiş bütün hükümetler seksen yılda sadece 80 Milyar dolar borç yaptığı halde, AKP sekiz yılda toplam borcumuzu 580 Milyar dolara çıkarıyor. Üstelik ülkemizi her yönden esir alan ve dış güçlere mahkum bırakan bu borçlar kazanç hanesine yazılıp, “Milli gelir arttı” diye hiç utanmadan yalan söyleniyor ve Millet aldatılıp avutuluyor. Bunlar yetmiyormuş gibi, “açılım safsataları ve AB’ye uyum yasaları” kılıfıyla Türkiye parçalanma aşamasına gelip dayanmış bulunuyor. Tam böyle bir aşamada 18 yaşından itibaren herkesin istediği kadar silah sahibi olmasına ve pompalı tüfek taşımasına imkan sağlayan kanuni düzenlemeler yapılması kafa karıştırıyor. Herhalde PKK’lı sivil güçlerin T.C. Devletine ve askerine karşı ayaklanma planlarına hazırlık yapılıyor. Özetle AKP iktidarı, Türkiye’yi parçalayıp İsrail’in vilayeti yapmayı amaçlayan, Yahudi Haham Haim Nahum planına taşeronluğunu yürütüyordu!

Bu arada Deniz Harp Okulu Komutanlığından istifa eden Tuğamiral Türker Ertürk’ün:

“28 Şubat korkunç bir hata idi. Fikirlerini paylaşmasanız da, Necmettin Erbakan, kendisi antiemperyalist ve vatanperver birisidir; asla işbirlikçi değildir” İtirafları ve: “Erbakan, Türkiye için çok önemli ve gerekli bir değerdir ve kıymeti bilinmelidir”

anlamına gelecek açıklamaları; en yetkili ve rütbeli şahısların, ülkemize ve devletimize yönelik sinsi ve Siyonist tertiplerin farkına vardıklarını ve bir kurtuluş yolu aradıklarını göstermesi bakımından umut veriyordu!

Türk-İsrail ticareti 2010’da yüzde 30 artmış gözüküyordu!

İki ülke arasında devam eden siyasi krize rağmen Türkiye ve İsrail ticaret hacmi bir önceki yıla göre yüzde 30 artış kaydediyordu. Türkiye-İsrail arasındaki ticaret hacmi geçtiğimiz yıl 2.5 milyar dolar civarında bulunuyordu. İsrail Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanlığı ile İsrail’in Ankara’daki Ticaret Ataşeliği’nden derlenen bilgilere göre, her iki ülke de ihracatında karşılıklı olarak yüzde 30’luk bir artış sağlanıyordu. En önemli artış kimyevi maddeler ile tarım ve rafine petrol ürünlerinde gerçekleşiyordu.

Türkiye Mayıs ayında meydana gelen Mavi Marmara olayından sonra İsrail ile askeri, siyasi ve ekonomik alanlarda ilişkilerini gözden geçirebileceği tehdidinde bulunmuştu. İsrail’in Ankara’daki Ticaret Ataşesi Doron Avrahami ise siyasi gelişmelerin iki ülke arasındaki ticari ilişkilere kötü bir etkisi olmadığını belirterek, İsrailli işadamlarının çok büyük çoğunluğunun Türkiye ile ticaretlerini normal bir şekilde devam ettirdiğini ifade ediyordu.

Uzmanlar her ne kadar siyasi bir tansiyon olsa da iki ülke halkları ve iş çevreleri arasında bir gerginliğe rastlanmadığını, bunun da önümüzdeki dönemde siyasi tansiyonun düşmesini sağlayacağını belirtiyordu!.[1] Yani AKP sadece halkın havasını alıyordu.

Torba yasa Türkiye’yi boğmayı amaçlıyordu.

Az gelişmiş ülkelere ‘demokratikleşme ve sivilleşme’ suretine bürünüp giriş yapan küresel sermaye, 12 Eylül anayasa değişikliğiyle bayağı ihya ediliyordu!.

İktidar partisinin anayasa değişikliğiyle ilgili broşüründe ‘Kamu yararı gibi sübjektif bir kavramla birçok özelleştirme kararı iptal edilmiş ve böylece küresel sermayenin Türkiye’ye yatırım yapmasıyla ilgili bir dolu zorluk çıkarılmıştır’ ifadeleriyle açıktan ulusal yargı sisteminin küresel kapitalizmin hızını kesmesinden yakınılıyordu. Ve sonuçta ‘bağımsız yargı’ vaveylası eşliğinde oylanan referandumla Türkiye, ‘sermaye yararını’ gözeterek, yargı denetiminden muaf, yüksek karlı sermaye kaynak transferinin büyük ve geniş alanı haline geliyordu.

Şimdi Meclis’e gelen iri ve besili neoliberal Torba Yasa kabul edilirse, bu mümbit alanın bol bulamaç, ahbap çavuş ilişkilerine dayanan paylaşım süreci başlatılacaktı. Torba Yasa’nın içine acele tıkıştırılmış bu yasalarla ‘kamu yararından kurtarılmış yatırım ortamı’ tanzim edilerek Türkiye siyonist sermaye piyasasının tam egemenliği altına sokulacaktı. Ve profesyonel piyasacı devlet aygıtının strüktürü de yasallaşmış olacaktı.

Torba Yasa muhtevasındaki neoliberal yasalarla, çalışma hayatından özelleştirmelere ülke genelinde yoğun bir sermaye taarruzu yürürlüğe girerken, gündemde alt başlık bile olamıyordu. Torba Yasa’nın 93. maddesinde 4046 Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanuna bir geçici madde eklenerek ‘özelleştirmeler’ yargı denetim kapsamından çıkarak tamamen yürütmenin tasarrufuna geçiyordu.

Böylece Türkiye’nin sömürücü tekelinin güdümündeki yerel ve küresel sermaye nezdinde güvenilirliği tam olacak, ne iptal ne de yürütmeyi durdurma gibi beklenmedik, sevimsiz yargı kararları sürprizleri tarih olacaktı. Ve hatta Danıştay’ın ‘kamu hukukuna ve yararına’ aykırı gerekçesiyle iptal ettiği ‘özelleştirme’ davalarından feragat edilecek, yani özelleştirmelere karşı açılan davaların tümü düşecek, yargı devre dışı kalacaktı.

Mesela 52.1 milyon dolarlık piyasa değeri olan SEKA’nın 1.1 milyon dolara satışının iptali kalkacak ve kamu varlığının ellide bir değerine satışının ‘ekonomik rasyonalitesini’ kimse öğrenemeyecekti. Kuşadası Limanı’nın, Çeşme Limanı’nın İhale Komisyonu kararlarına uymadan ve Rekabet Kurumu’nun görüşleri alınmadan siyasi iktidar takdiriyle satışına her itiraz vız gelecekti…

Tüpraş’ın yangından mal kaçırırcasına kimseye haber vermeden özelleştirmeye çıkmasından 6 ay önce piyasa değerinin oldukça altında Ofer grubuna satılmasına dur diyen Danıştay’ın kararıyla kamunun 750 milyon dolar zarar ettiğini öğrenmiştik.Tüpraş’ın satışında 2004 yılında Danıştay’ın iptal etmesiyle 1 milyar 302 milyon dolara satılacak olan yüzde 51 hissenin 4 milyar 594 milyon dolara satılmış olduğunu ve aradaki 3 milyar 294 milyon dolarlık farkı Danıştay’a borçlu olduğumuzu bilmemiz gerekirdi.

Yine 290 milyon dolara satılan Seydişehir Eti Alüminyum’la beraber Oymapınar Santralı’nın ‘bedelsiz’ satıldığı ortaya çıktığında Danıştay satışı iptal etmişti.

Velhasıl şimdi Torba Yasa’daki 93. madde yasalaşırsa bütün bu özelleştirmeler taşıdıkları şaibeler ve soru işaretleriyle birlikte ‘özgürlüklerini’ fazlasıyla geri kazanacaklardı. Bu pervasız ve hukuksuz özelleştirme sürecinde ‘yargı’ tarafından rahatsızlık verilen sermaye çevrelerinin yolu ve Türkiye’nin önü yine açılırken bizim de bir gün gözümüz açılacaktı![2] 

Vergi kemiğe dayanıyordu!

Türkiye, dünyada benzinin en pahalı satıldığı ülkeydi. Birçok ülke de Türkiye gibi petrol fakiri ancak hiçbirinde benzin bizde olduğu kadar pahalı değildi. Benzinin litre fiyatı 4 liraya dayanmış durumda. 3.85 lira ila 4.01 lira arasında değişiyor. Benzin fiyatı içindeki vergi artık kemiğe dayanmış durumda. Bu bilindiği için de hükümet benzin fiyatını indirmenin yollarını arıyor. Ama bu arayış içinde vergi indirimi yok. Bir litre benzinin fiyatının yüzde 65’i vergiydi.

Bir ürün üzerinde yüzde 65 vergi bulunması-nın, ekonomi politikası açısından anlamı, “o ürünü kullanmayın” demektir. O sektörün gelişmesini istemeyen, farklı sektörlerin gelişmesini ülke ekonomisi bakımından daha yararlı bulan bir siyasi iktidarın, o alanı cezalandırması anlamına gelir. Oysa akaryakıt gibi hem çağdaş yaşamın hem de tarımın ve sanayinin vazgeçemeyeceği bir temel girdiye bu denli yüksek bir vergi bindirmek, seçici bir mali-ekonomi politikasından çok, kümesteki kazı bağırtarak da olsa yolma amacını ifade eder. Maliye politikası öğretisinde öğretilen ile Türkiye’de uygulama -benzin örneğinde olduğu gibi- taban tabana zıttır. Vergi adaletini esas almış çağdaş ülkelerde, lüks tüketim malları yüksek biçimde vergilendirilirken, zorunlu tüketim maddeleri ile ekonominin gerek duyduğu girdiler üzerindeki vergiler düşük tutulur.

Türkiye’ye baktığımızda karşımıza çıkan tablo ise mücevher, değerli taş gibi lüks tüketim malları üzerinde komik denecek kadar düşük bir KDV olduğu, buna karşılık birçok zorunlu ihtiyaç mad-desi, tarım ve sanayi girdisinde ise yüksek vergi olduğunu gösterir. Sonuç mevcut vergi adaletsizli-ğinin daha da bozulmasından başka bir şey değildir.

 

AKP; Yahudi ahtapot Ofer’le ne işler çeviriyordu?

BİR hikâye anlatacağım. Neredeyse bu iktidarın ömrüne eşit. İsrail’in ve dünya gemicilik sektörünün “büyük” ismi Ofer, AKP iktidarı başlarında Türkiye’ye de demir attı. Üç koldan. Biri, Tüpraş hisseleri idi. Tamamı özelleştirilecek Tüpraş’ın yüzde 15 kadar hissesi bir gece elden Ofer ile yerli ayağı Mehmet Kutman’a elden sunuldu. Çok uygun fiyatla. Tüpraş yeniden satılmadan hemen önce.

O el, devrin Maliye Bakanı Unakıtan’ındı. O hisseler halkındı. Unakıtan… Başbakan’ın gençlere attığı, “Demek yumurta alacak kadar çok paraları var” sözünün cuk oturduğu adam. Mısır, yem, pastacılık, yumurtayla ilgili birtakım kararların nedense hep ailesine ikramiye yazıldığı şahsiyet. Evladına “altın yumurtlatan” aile babası!

Ofer’in bir gözü Salıpazarı, yani “Galata Limanı”ndaydı. Galataport da “aport” bekliyordu zaten. Teslimat hazırdı ki, “her şeye itiraz eden bozguncular”ın muhalefeti işi bozdu. Kamu elinde dünyanın en iyilerinden seçilen Salıpazarı, elden teslimden (şimdilik) kurtuldu. O günler, bir otelin zirvesinde, Ofer ile Kutman’ın hangi medyanın hangi büyük yönetmen(ler)ini ağırlayıp “borazanlaştırdığını” unuttunuz mu hakikaten.

O dönem Sabah’ta kaç “Ofer’e de lüfere de karşı” yazı yazdım, hatırlamıyorum. Ertuğrul Bey ise, hükümet-Ofer ittifakının “yandaş medyası” idi. Sebepleri anlamak için epey düşünmek lazım. Belki yabancı sermayeye verdikleri önemden, belki Kutman borsacılığına, belki Ofer’e de lüfere de sevgiden. Birbirlerine pek karşıt Özkök ile Başbakan, neredeyse hemfikir, “Sermaye ırkçıları” diyorlardı; bu işe (gerekçelerle) muhalif olan bizim gibilere…

Büyük “cruise” filosu, yani “lüks gemiler” kralı Ofer’in bir eli ve öteki gözü de Kuşadası’ndaydı. 2003’te orayı kapıvermişti kankalar. Bir kuş gibi avuçlarındaydı, kuşum adam! 2010’da Aydın 1. İdare özelleştirmeyi iptal etti. Özelleştirme İdaresi de limanın Türkiye Denizcilik Işletmeleri’ne iadesini istedi. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu da ihaledeki usulsüzlükleri raporlamıştı!

Kankalar kararı da tanımadı. “İşgalci” sayılmalarına rağmen, sahili doldurma, balıkçı barınağını betonlama, her bir noktayı yutma iştahları arttı. Çünkü, Bayındırlık Bakanlığı acil imar yardımı yollamıştı kankalara. Hukuken işgalcinin fiilen işgale devamı için.

Deseniz ki, Birleşmiş Milletler de İsrail için bin tane “İşgal ettiğin topraklardan çık” kararı verdiği halde, Filistin’de işgalin sürmesi gibi… Ne derim, bilemem!

Sadece bu değil. “Millet” Meclisi şimdi Ofer ve Kutman’a kıyak içeren “kaymak kanun’la yüz yüze: Af paketinde bir maddeyle, “geri dönülmesine imkân olmayan özelleştirmelerde mahkemelerin iptal ve yürütmeyi durdurma kararlarının geçersiz sayılması”.

Sizin böyle kaymağınız oldu mu hiç! Semih Kaplanoğlu’nun film üçlemesiyle, zaten önce “Yumurta”, sonra “Süt” ve “Bal” olacak ki, yumurtacılar bir de kaymak ilave etsin! Bu af, birkaç başka özelleştirme dışında neleri kapsıyor, tahmin ettiniz: Ofer-Kutman kankalığının Kuşadası işgali ve elden teslimat yüzde 14.76 Tüpraş hissesi.

Artık, Ofer’in İsrail’de finanse ettiği askeri okulun “Mavi Marmara baskıncıları” yetiştirdiğini, Haiti depreminde binlerce ölü ve yaralı, binlerce aç çocuğun yanı başında, cennet özel koyda Ofer gemilerinin âlem yaptırdığını filan yazmayacağım. Tam zamanında çok yazdım!

Bir de “Antisemit, sermaye ırkçısı” demeyin artık; hem ucuz oluyor, hem kimse yemiyor![3]

Türk-İsrail savaşına doğru mu?

İsrail’in, Doğu Akdeniz’deki “saldırgan enerji” politikaları, sadece Filistin ve Lübnan’ı değil, harita nedeniyle Kıbrıs’ı da ilgilendiriyor. Özellikle KKTC ve bağlantısında Türkiye’nin hakim olduğu bir bölgede “savaş rüzgarları” daha sert esmeye başlıyor. Gelişme kritiktir… “

Beklenen oldu: Kıbrıs-İsrail Ekonomik Bölge Anlaşması imzalandı!.. Böylece İsrail, tarihinin en büyük ekonomik krizinde yakaladığı Yunanistan’ı, söz sahibi olduğu uluslararası finans kuruluşları üzerinden yakaladı, Kıbrıs Rum kesiminde bir güzel silkeledi… Artık, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs ile İsrail arasındaki bölgede petrol ve doğalgaz arama hakkını kendinde görebiliyor.

Rumlar, bütün Kıbrıs olarak imzaladıkları anlaşmada KKTC ile İsrail arasındaki deniz alanını da peşkeş çekmiş oluyorlar!.. Buna KKTC’nin, Kıbrıs Türk’ünün ve haliyle Türkiye’nin itirazı var… Kıbrıs Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Markos Kipriyanu ile İsrail Altyapı Bakanı Uzi Landau arasında imzalanan anlaşma, ilgili ekonomik bölgede çıkarılan bütün hammaddenin “paylaşımını” da öngörüyor.

Bu denklemde Kıbrıs Türk’ü nerede? Yok!..

Savaş kaçınılmaz olabilir

Türkiye’nin bu konudaki tutumu net: Kıbrıs’ta kalıcı bir anlaşma olmadan ve Kıbrıs Türk’ünün hakları yeni bir anlaşma ile garanti altına alınmadan bu tür anlaşmaların uygulanması imkânsızdır. Eğer… İsrail’e bağlı şirketler, Kıbrıs Rum’u ile yaptıkları anlaşmaya dayanarak, KKTC’nin deniz alanını kapsayan bir bölgede doğalgaz aramasına kalkarlarsa, karşılarında Türk donanmasını bulacaklardır…

Eğer…

İsrail, Türkiye’nin hassas olduğu bölgeden doğalgaz çıkartmaya, Kıbrıs Rum ile yaptığı anlaşmaya dayanarak Kıbrıs Türk’ünün hakkını tıpkı Filistin ve Lübnan’da olduğu gibi yemeye kalkarsa, Doğu Akdeniz’de yeni bir savaş kaçınılmaz görülmektedir. Aylar önce uyardık, durum ciddidir.[4]

Kıbrıs Rum kesimi, KKTC’yi yok sayarak, İsrail ile deniz sınırlarını belirliyordu.

İsrail ve Rum kesimi diplomatlarının geçtiğimiz hafta gizlice gerçekleştirdikleri Doğu Akdeniz’de petrol araması’ buluşmasını, iki ülke bir anlaşma ile resmileştirdi. İsraili ve Rum bakanların imzaladığı anlaşmaya bir Rum bakan da müşahit olarak katıldı. Anlaşmanın yılbaşından sonra Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Dimitris Hristofyas ve İsrail Devlet Başkanı Binyamin Netanyahu tarafından yapılacak bir görüşmeyle parafe edilmesi bekleniyor.

 

Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail’in zengin petrol ve doğalgaz yataklarının bulunduğu Doğu Akdeniz’i paylaşmak için imzaladığı anlaşma, hem KKTC’yi yok sayıyor, hem de 300 milyar metreküplük doğalgaz rezervine sahip Doğu Akdeniz’de deniz sınırlarını belirliyor.

Anlaşma sınır belirleme amacını taşıyordu!

İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi, Doğu Akdeniz’i paylaşmak için anlaştılar. Zengin doğalgaz yatakları tespit edilen Doğu Akdeniz için karşılıklı ‘sınır belirleme anlaşması’ imzaladılar.

Kıbrıs Rum yönetimi ile İsrail arasında, iki ülke arasındaki denizde, sözde münhasır ekonomik bölgenin belirlenmesini öngören ikili anlaşma güney Lefkoşa’da, Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Markos Kiprianu ve İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Uzi Landau tarafından imzalandı. İmza töreninde Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Antonis Pashalidis de hazır bulundu.

İsrail hükümetince konuya ilişin yapılan yazılı açıklamada ise İsrail ve Kıbrıs Rum yönetimi hükümetleri arasında münhasır ekonomik bölgenin belirlenmesini öngören ikili bir anlaşma imzalandığı belirtildi.

Rum haber ajansına göre, açıklamada, ”imzalanan söz konusu anlaşmayla iki ülke arasında sağlanan yakın ve daimi işbirliğinin ispat edildiği ve İsrail hükümetinin anlaşmadan memnuniyet duyduğu” kaydedildi.

Türkiye sözde sert tepki gösteriyor, ama hiç girişimde bulunmuyordu

Ankara, İsrail ile Kıbrıs Rum Kesimi arasında imzalanan Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgelerin sınırlarının belirlenmesine yönelik anlaşmanın, Kıbrıs sorununun çözümüne katkı sağlamayacağını düşünüyor ve bölge ülkelerinden bu tek yanlı girişimlere destek vermemesini bekliyor.

Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, İsrail ile Rumlar arasında dün imzalanan anlaşmaya ilişkin uzun zamandan beri süren görüşmeler başından beri Ankara’nın takip ettiği bir konu. Bu çerçevede İsrail nezdinde çeşitli kereler girişimlerde bulunulduğunu ve Türkiye’nin hassasiyeti ile görüşlerinin aktarıldığını belirten kaynaklar, “böyle bir anlaşmanın Kıbrıs sorununa dönük menfi yansımaları olacağı, Adadaki istikrara katkı sağlamayacağı, mevcut ihlilaflara yenilerinin eklenmesine yol açacağı, Kıbrıs sorununa çözüm bulununcaya kadar böyle bir anlaşma yapılmasından kaçınılması gerektiği” hususlarının İsrail tarafına iletildiğini kaydettiler.

Aynı kaynaklar, Türkiye’nin İsrail’deki geçici maslahatgüzarının dün İsrail Dışişleri Bakanlığı’na davet edildiğini belirterek, bu görüşmede İsrail tarafının yeni enerji kaynaklarının keşfedilmesi çerçevesinde bu anlaşmanın imzalanmasının öngörüldüğünü söylediğini bildirdiler.

Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’nun İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy’yi Bakanlığa çağırarak Türkiye’nin bilinen görüşlerini bir kez daha aktardığı bildirildi.

Dünya Bülteni’nin geniş yer verdiği haber göre Sinirlioğlu’nun Kıbrıs Türklerinin meşru hak ve çıkarlarına zarar veren, Kıbrıs Türk tarafının iradesini gözardı eden bu tür tek yanlı girişimlerin Adada devam eden çözüm görüşmelerine zarar vereceğini aktararak, böyle bir anlaşmanın yaratacağı olumsuzluklara dikkat çektiği öğrenildi.[5]

 

Bu kavga büyüyecek görünüyordu!

İsrail ile Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, geçtiğimiz Cuma günü (17 Aralık 2010); “Denizdeki münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleme anlaşması” imzaladı. Bunun anlamı; Doğu Akdeniz’deki kaynakların, özellikle bölgede bulunan zengin doğalgaz kaynaklarının işletilmesine daha doğrusu paylaşılmasına yönelik sınırların belirlenmesidir.

Türkiye, anlaşmaya sert reaksiyon gösterdi. İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabi Levy, Dışişleri’ne çağrıldı ve Türkiye’nin kınaması iletildi. Kıbrıs sorunu dahil, bölge odaklı gelişmelere olumsuz etkileri vurgulandı. Doğu Akdeniz, bütün bölge için çok hassas bir alan. Anlaşmanın doğuracağı sıkıntıları görmek o kadar da zor değil. Rum kesimi, daha önce de benzer bir anlaşmayı Lübnan ve Mısır’la yapmıştı. Ankara’nın, bu anlaşmaya da çok sert tepki gösterdiği, bu yüzden Lübnan parlamentosu tarafından onaylanmadığı, Lübnan içindeki grupların anlaşmaya tepki gösterdiği biliniyor.

Mavi Marmara dahil, İsrail’in gösterdiği aşırı tepkilerin sebeplerinden biridir bu konu. Geçtiğimiz hafta 16 Aralık 2010), “Ege Adaları’nda İsrail füzeleri, kime karşı?” başlığı altında İsrail ile Yunanistan ve Balkan ülkeleri arasındaki askeri yakınlaşmaya, Rum Kesimi ile yapılan silah anlaşmasına detaylı dikkat çekmiştik. Durumun daha iyi anlaşılması için söz konusu yazının bir kez daha okunmasını öneriyorum.

Anlaşmalara ve krizlere neden olan “Akdeniz’de doğalgaz kavgası”na biraz yakından bakalım.

Aslında olay yeni değil. İsrail daha önce ABD merkezli Noble Energy ile birlikte İsrail’in yüz yıllık doğalgaz ihtiyacını karşılayacak kaynaklar üzerinde çalışmaya başladı. 135 kilometre açıkta keşfedilen 453 milyar metreküp doğalgaz İsrail’i doğalgaz ihracatçısı yapacak. 2009 yılında bulunan Tamar kaynağından sonra keşfedilen Leviathan bölgesi Akdeniz’de dengeleri değiştirecek güce sahip.

Peki bu gaz kimin? İsrail’in mi? Lübnan ya da Filistin’e ait zenginlik nasıl oluyor da İsrail’in oluyor? Mavi Marmara nerede saldırıya uğradı? Gazze bu zenginlik yüzünden mi saldırıya uğradı? Bu zenginlik yüzünden mi abluka altında? Bu zenginlik yüzünden mi açlığa mahkum? İsrail bu zenginlik yüzünden mi Gazze’ye özgürlük diyen herkesi, her ülkeyi düşman sayıyor?

On yıl önce, Filistin yönetimi ile İngiliz gaz şirketi BG Grup ve Lübnanlı iki aile arasında Filistin açıklarında keşfedilen doğalgaz kaynaklarının işletilmesi için anlaşma yapıldı. Gazze-Deniz 1 ve Gazze-Deniz 2 kuyuları açıldı. Çıkarılan gaz İsrail’e satılacaktı. Hisseler bile paylaşıldı.

İsrail, güvenlik nedeniyle, doğalgazı satın almayacağını açıkladı. Bu satışın Filistin’i zenginleştireceğinden korktu. Gazze-İsrail kıyı şeridindeki rezervlerin yüzde altmışı Filistinlilere aitti çünkü. Yani yasal olarak Filistin halkı milyarlarca metreküp doğalgaza sahipti. Arafat’ın ölümü, Hamas’ın seçimi kazanması ve İsrail’in kararı ile anlaşma yattı. Kaynaklar işletilemedi. Şirket 2008’de bölgedeki ofisini kapattı. Bütün bunların, o dönemde bölgede yaşananların bu proje ile, zenginlikle hiçbir ilgisi olmadığını söyleyebilir miyiz?

Anlaşmanın boşa çıkarılmasının ardından harekete geçen İsrail, bu sefer kendisi aynı şirkete söz konusu kaynaklar için görüşme teklif etti. Görüşmelerin başlamasından birkaç ay sonra, hiç sebep yokken, üstelik Türkiye’nin öncülüğünde İsrail ve Suriye anlaşmaya yakınlaşmışken o vahşi Gazze katliamı başlatıldı. Saldırı acımasız bir ambargo ile devam etti, ediyor.

Ve şimdi İsrail, aslında Filistinlilere ait olan, Lübnan’a ait olan doğalgaz kaynaklarını yüz yıl yetecek kaynak olarak yeniden keşfediyor! Bir çok ülkeyle anlaşmalar yapıyor. Ne garip değil mi! İsrail’i enerji piyasasında önemli bir yere getirecek olan kaynaklar, Bakü-Ceyhan’dan gelecek kaynaklarla birleştiğinde, bu ülke tam anlamıyla enerji kavşağına dönüşecek. İyi hesap!

Mavi Marmara, bu büyük savaşın tam merkezine düştü. Doğu Akdeniz’in yeni enerji kaynakları, aynı zamanda Kıbrıs açıklarına denk gelen bu kaynak, Türkiye’yi de kavganın içine çekiyor. Türkiye, Filistin, Lübnan, Suriye ve KKTC birlikte düşünüldüğünde İsrail’in öfkesini anlamamak mümkün değil. Tabii Doğu Akdeniz’i Türkiye’nin aleyhine istikrarsızlaştırmaya dönük terör saldırıları, İskenderun olayı, Rum Kesimi ile güvenlik anlaşmaları, Akdeniz’de tatbikatlar da bununla birlikte düşünülmeli.[6]

Davasına ömrünü veren adam; Erbakan, ne diyordu?

A. Yavuz Arslan anlatmıştı:

“Saadet lideri Necmettin Erbakan ile 2 saat süren bir sohbetimiz olmuştu.

Kesinlikle enteresan bir sohbetti.

Milli Görüş’ün efsane lideri 84 yaşında. Ciddi sağlık sorunları da var. Fakat zihni berrak.

İki saat aralıksız konuştu ama isimleri, tarihleri, kronolojiyi hiç karıştırmadı. Gerçi aynı şeyleri 40 yıldır anlatıyor olmasının da bunda bir etkisi vardır ama 84 yaşındaki bir isim için takdire değer bir performansı var.

Erbakan ile güncel konuları konuşmak istedik ama o kendi gündemini anlatmayı tercih etti. Biraz da ‘hoca’ sıfatıyla matematik sorusu ile girdi sohbete. Cevabını alamayınca da bir buçuk saat sürecek bir ‘Siyonizm’ dersine başladı. Uzun uzun anlattı. Hatta önündeki kitaplardan şemaları, ‘Üç Yüzler Meclisi’ni, ‘dünyayı yöneten aileleri’ ve ‘kutsal hedefleri’ anlattı. Araya girip konuyu bugüne getirmek istesem de ustaca sorumu alıp kenara koydu ve kendi gündemini anlatmaya devam etti.

Gerçi söylemleri değme komplo teorilerine taş çıkaracak cinstendi ama anlattıklarına olan inancı dikkate değer. Ayrıca siyaseti de bir ‘ibadet’ hatta ‘cihat’ olarak görüyor.

Doğru ya da yanlış ama Erbakan cephesi başka bir dünya.

Anlattıklarına gelince: Açıkçası MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ‘iktidar formülü’nü anlamamıştım, şimdi Erbakan’ın ‘Siyonist dünya’ tezini de anlamadım. (Feraset körlenmesi ve akıl kirlenmesi mi yaşıyordu?)

Öyle bir denklem kurdu ki sonuçta ‘AK Parti’yi İsrail kurdurdu, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül Siyonistlerin hizmetkârı’ gibi bir sonuç çıktı. Hatta yanlış mı anladım mealli sorduğumda, yine aynı şeyleri tekrar etti.

AB yerine ‘İslam Birliği’ni önerdi. ‘AB’nin Türkiye’den sonra İsrail’i de alacağını, ardından İsrail ile Türkiye’yi ayıracağını, böylece büyük İsrail’in kurulacağını’ iddia etti. Numan Kurtulmuş ile ilgili sorulara cevap vermek istemedi, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan için ise “Onlar arka kapıdan kaçıp top oynayan çocuklar. Keşke söylediklerimi dinleselerdi. Ben onlara kızgın değilim. Hepsi evladım. Fakat bir şey yaptık zannediyorlar” dedi.

Erbakan, ilerlemiş yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen aktif siyasete dönüşüyle ilgili farklı bir tanımlama yapıyor. Ona göre tercihi ‘koltuk hırsı’ değil bir nevi görev: “Çünkü söz nasihat dinlemediler. Görevi almak milli bir vazifedir” diyor. Bugünkü koşullarda nasıl miting yapacak, nasıl kampanya yürütecek bilmiyoruz ama Erbakan 6 ay sonra tek başına iktidar olacağını savunuyor. Hatta ‘Sultan Fatih de tahta iki kez çıktı’ diyor. Açıkçası esprili ve renkli kişiliğinden de bir şey kaybetmiş değil. Kendisiyle özdeşleşmiş ‘hadi oradan’ tarzı ifadelerini yine kullanıyor.

Başbakan’dan bahsederken ‘bu çocuk’ diyor sempatik bir ifadeyle. Arada ‘İsrail Go Home’ derken Amerika’ya da bir çağrı yapıyor: “İsrail’i madem o kadar çok seviyorsun al götür Amerika’da bir yerde kur…”

Füze kalkanı tartışmalarına ise farklı bir yorum yapıyor. Erbakan Hoca’ya göre bu proje gelecekte kurulacak olan Kürdistan’ı korumak için üretildi. Uzun sohbetin kısa özeti şu: Erbakan bir fenomen.

Kamuoyu aktif siyasete dönüşünü ‘koltuk hırsı’ olarak görse de o kendini inandığı dava uğruna son nefesine kadar çalışan bir nefer olarak görüyor. Takipçileri de öyle. Açıkçası söylediklerinin birçoğu bana pek mantıklı gelmiyor. (Yani aklıma sığmıyor.)

Ama hakkını teslim etmek lazım ki Erbakan Türkiye tarihinde önemli bir aktör. Yarım yüzyıl boyunca da aynı dava uğrunda ömrünü tüketmesi en azından saygıyı hak ediyor. Diyordu ve bu takımın tamamı, Erbakan Hoca’nın milyonları diriltip safa getiren muhteşem cenaze töreniyle şaşkına dönüyordu.”[7] 

Sıcak para balonu şişiyor AKP’nin kılı kıpırdamıyordu.

AKP’nin ekonomide pembe tablolar çizmesine dayanak yaptığı sıcak para balonunun yarattığı sorunlara karşı tehlike çanları çalıyor. Her kesimden yapılan uyarılara karşın AKP’nin herhangi bir önlem almaması üzerine Merkez Bankası harekete geçmişti.

Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Erdem Başçı, Türkiye Ekonomi Kurumu Paneli’nde yaptığı konuşmada Merkez Bankası olarak sıcak paraya yönelik önlem olabileceğini düşündükleri düzenlemeler hakkında bilgi vermişti.

Başçı’nın açıklaması; yükselen ‘Sıcak paraya önlem alınsın’ çığlığına hükümetin ilgisiz kalması üzerine Merkez Bankası’nın harekete geçmesi” olarak değerlendirilmişti.

 

 

 

 


[1] Milli Gazete, 19 Aralık 2010

[2] Nihal Kemaloğlu, Akşam, 21 Aralık 2010

[3] Milli Gazete, 17 Aralık 2010

[4] Ardan Zentürk, Stargazete, 23 Aralık 21010

[5] Milli Gazete, 19 Aralık 2010

[6] İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 21 Aralık 2010

[7] Adem Yavuz Arslan, Bugün, 15 Aralık 2010

 

KAYNAK:

http://www.millicozum.com/mc/nisan-2011/akpnin-ekonomik-karnesi-

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi