Anasayfa » KIBRIS KARIŞACAK MI?

KIBRIS KARIŞACAK MI?

Yazar: yonetici
0 Yorum 199 Görüntüleyen


A- KIBRIS VE EGE SORUNLARIMIZ

 KIBRIS KARIŞACAK MI? (1998)

 

Birkaç yıldır Rusların
Rumlara sattığı S-300 füzelerini, gemilerle Kuzey Kıbrıs'a gönderileceği konusu
gündemdedir. Bunların Kıbrıs yerine Girit Adası'na yerleştirilmesi de sonucu
değiştirmeyecektir.

Kıbrıs Adası'nın iki ülke
için hayati önem taşıyan stratejik bir özelliği olduğu bilinmektedir. Bu
ülkelerden birisi Türkiye diğeri İsrail'dir. Kıbrıs, Türkiye'nin Akdeniz'de,
nefes alacak ve ayak basacak tek kalesidir.

İsrail'in ise, hem Amerika ve
Avrupa'dan gelecek yardımların kendisine ulaşması hem de Akdeniz'deki
güvenliğini sağlaması açısından bir nevi arka bahçesidir. Yunanistan ise sadece
İsrail'in piyonu görünümündedir.

İsrail'in güdümündeki
Birleşmiş Milletlerin ve özellikle ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin'den
oluşan 5 daimi delegenin, Türkiye'yi Kıbrıs'tan çıkarmak ve bütünüyle
Yunanlıların kontrolüne bırakmak hevesleri ve hesapları da işte bu yüzdendir.

Ve şimdi Kıbrıs Rum Kesimi bu
ülkelerin tahrik ve teşvikleriyle yalnız Ege'yi ve Akdeniz'i değil, bütün
dünyayı karıştıracak hazırlıklar ve huzursuzluklar içerisine girmiştir.

Geçen aylarda Rum Temsilciler
Meclisi, Rusya'dan alınması öngörülen orta menzilli S-300 füzeleriyle ilgili
ödeneği serbest bırakmıştır. Böylece ilk taksitin Rusya'ya ödenmesi ile
başlayan “füzelerin adaya getirilmesini öngören 16 aylık süreçte” başlamış
olmaktadır. Kıbrıs Rum Meclisi savunma bütçesine 210 Milyon Kıbrıs Lirası
(Yaklaşık 90 Trilyon TL.) ayırmıştır. Bu para tüm 1998 bütçesinin yarısına
yakındır. Önümüzdeki 5 yıllık dönem için 1,5 Milyar Kıbrıs Lirası (700 Trilyon
TL.) harcanmasının öngörülmesi sadece masum bir savunma ihtiyacından ziyade,
asıl Türkiye'ye yönelik bir saldırının amaçlandığını ortaya koymaktadır. Buna
tek başına gücü yetmeyecek ve cesaret edemeyecek olan Rumların, İsrail ve 5
daimi delege tarafından desteklendiği de açıktır.

Türkiye'nin ikaz ve itirazına
rağmen, Rumların S-300 füzelerini vermeye hazırlanan Rusya, diğer taraftan da
sözde Kürt Parlamentosuna ev sahipliği yapmakta, PKK'yı devamlı korumakta ve
kışkırtmaktadır. Apo'nun en önemli destekçilerinden biri de Yunanistan ve
Kıbrıs Rum Kesimi’dir.

Geçtiğimiz seneler, hem de
Rusya Parlamentosunun alt meclisi Duma'da toplanan ve çok sayıda Rus
Parlamenterinin de  katıldığı saptanan bu
uydurma Kürt Parlamentosunda konuşan Moskof yetkililer “Çiller etek
altından Aprupa'ya uyuşturucu satmaktadır. Böyle bir hükümetin Kürt'lerin
hakkını vermesini bekleyemeyiz.” diyecek kadar çizgiyi aşmışlar ve
Refah-Yol'dan duydukları rahatsızlığı ortaya koymuşlardır.

Ayrıca 10 tane kadar Türkiye
düşmanı ve vatan haini PKK'lıyı da, Rus alt meclisi olan Duma'ya
“Jeopolitik konular uzmanı” olarak almışlardır. Bunların, Rus
emelleri için Türkiye'de kışkırtıcı ajan olarak çalıştıracaklarını söylemek bir
kehanet sayılmamalıdır. Apo'yu kaçıran ve saklayan ülkelerin başında da yine
özellikle Jironovski gibi Rus Yahudileri kullanılmaktadır.

Bütün bunların yanında Rusya,
Kıbrıs sorununun BM konseyinin 5 daimi üyesi tarafından görüşülmesi
girişimlerini de başarıya ulaştırmış durumdadır. Kıbrıs konusunun uluslararası
platformlara çekilmesine devamlı karşı olan Türkiye, Rusya'nın bu şeytani
tuzağına maalesef engel olamamıştır. Bu girişimler sonucu, uluslararası
kararlar ve karambollerle, Kıbrıs elimizden alınmaya çalışılmaktadır.            

Eski Genelkurmay Başkanı
Karadayı'nın Rusya gezisi ise, yerinde ve verimli olmakla beraber, hükümetle
Genelkurmay arasında bir strateji farklılığı bulunduğu anlaşılmakta, bu durum
ise dış politikamızda başarı şansını azaltmaktadır.

ABD Savunma Bakanlarından
William Cohen'in, Kıbrıs yüzünden, Ege ve Akdeniz'i “Alevlenmeye hazır bir
bölge” olarak yorumlaması ve “Bu durumdan çok ciddi kaygılar
duymalıyız” şeklindeki uyarması ve hatta “Durum kontrolden
çıkabilir” tehdidinde bulunması, mutlaka dikkate alınmalıdır.

İngiltere eski Dışişleri
Bakanı Malcom Rifkid'in “Ege'de bir Türk-Yunan savaşının çıkmasını ciddi
bir olasılık olarak gördüğünü” açıklaması da, Kıbrıs bahane edilerek
Türkiye üzerinde sinsi hesaplar yapıldığını ortaya koymaktadır.

Ve yine önce Polonya,
Macaristan, Çekoslovakya ve Slovakya'nın ve ardından Rusya'nın da NATO'ya dahil
edilmesi girişimleri, giderek gelişme ve gerçekleşme sürecindeki “İslam
Bloku”na karşı bir düşman cephesi oluşturmayı amaçladığı da ortadadır.

Türkiye'yi “NATO'nun
genişleme girişimlerini veto etmek niyetinden vazgeçirmek” üzere, milyarlarca
dolarlık rüşvet teklifleri getiren gizli pazarlıklar yapıldığı da gazete
sütunlarında yer almaktadır.

Peki, Türkiye dışarıda
böylesine ciddi tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya bulunurken, içeride ise
enflasyon ve anarşi canavarıyla boğuşurken, sorumsuz masonik mahfillerin ve
bazı sivil (ce) örgütlerin tahrikiyle, hükümetin uydurma bir irtica
tehlikesiyle uğraşması, acaba koyu bir gafletin mi, yoksa kasıtlı bir hıyanetin
mi neticesi olarak yapılmaktadır?

Bu adamlar, milli birliğimize,
manevi değer ve dinamiklerimize zaaf ve zarar verecek, bu talihsiz ve
terbiyesiz eylem ve söylemlerinin, acaba Rumlara ve Ruslara dolaylı destek
sağlayacağını fark etmeyecek kadar fikir fukarası mıdır? Kilise okulları açık
tutulurken, İmam-Hatip'lerin kapatılması gizli hıyanetin bir parçası mıdır?

Ama tüm şeytani güçlerin ve
şer cephesinin çırpınışları boşunadır. Tarihi hesaplaşma kaçınılmazdır ve bunun
kıvılcımının Kıbrıs'tan başlaması ihtimali giderek kuvvet kazanmaktadır.

“Allah (c.c.) imhal
eder, ama ihmal etmez” yani imtihan hikmeti ve adaleti gereği münkir ve
münafık zalimlere mühlet ve fırsat verir, belli bir müddet yularlarını
uzatır… Ama asla ihmal etmeyecek ve eninde sonunda azgınları cezalandıracak
ve deccalizm düzeni (Siyonizm)i mutlaka yıkacaktır. Yerli gâvurcuklar da bu
şımarıklıklarına pişman ve perişan olacaklardır.

Öyle görünüyor ki, beklenen
tarihi devrim ve değişimin denge merkezi Kıbrıs olacaktır. Biz elbette devamlı
barıştan yanayız. Savaş ve saldırıdan hoşlanmayız. Ama her türlü savunma
hazırlıklarını da yapmak ve uyanık bulunmak zorundayız. Çünkü savaşı
“teknolojik, psikolojik ve stratejik” üstünlüğe sahip olan tarafın
kazanması, sünnetullahtır.

Unutulmasın ki Yunanistan,
Osmanlı'dan ayrılıp bağımsızlığını kazandıktan bu yana Bizans İmparatorluğunu
yeniden diriltme ve devamlı genişleme politikasında asla vazgeçmemiş ve
kurulduğu tarihten bugüne kadar topraklarını tam sekiz kat arttırmıştır. 1864
yılında İyon Adaları'nı, 1881'de Tasalya'yı, 1913'te Makedonya, Güney Epir,
Rodos ve Ege Adaları'nı, 1919'da Batı Trakya'yı ve 1947 yılında İtalya'dan
Oniki Adaları almış ve nihayet Kıbrıs'ı topraklarına katmanın planlarına
başlamıştır.

1947 Temmuzunda Kıbrıs
Cumhurbaşkanı olan Makarios, Yunan Cumhurbaşkanı General Gizikis'e, sonradan
bütün kamuoyuna açıklanan bir mektup gönderdi. Makarios, Kıbrıs Milli Muhafız
Alayı'nda bulunan 650 Yunan subayının kendisini düşürmek için EOKA-B
teröristleri ile birlikte çalıştığını söylüyor ve bunların derhal geri
çağrılmasını istiyordu.

Buna rağmen 15 Temmuz 1974'te
EOKA'cıların darbesiyle Makarios devrilmiş ve Türk düşmanlığı ve eşkıyalığı ile
meşhur Nikos Sampson idareyi ele almıştı. Yunan cuntası, ileride Kıbrıs'ı
Yunanistan'a bağlamak üzere söz veren Sampson'u destekliyordu. Oysa Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin varlığını garanti eden 1959 antlaşmasına göre İngiltere,
Türkiye ve Yunanistan, adanın bağımsızlığını korumak üzere garantör devlet
olarak müdahale hakkına ve sorumluluğuna sahip bulunuyordu.

Türkiye'nin o günkü Başbakanı
B. Ecevit İngiltere'ye bu sorumluluğu hatırlattı ve ortak müdahale teklifinde
bulundu. Bu isteği reddedilince adadaki İngiliz bölgesindeki üslerden
yararlanarak Türk birliklerinin çıkarma yapmasını önerdi. Çünkü Ecevit
İngiltere ve Amerika'nın müsaadesi olmadan, Türkiye'nin bir girişimde
bulunmayacağına inanıyordu. Bu istekleri de geri çevirilince, daha önceki
Kıbrıs katliamları karşısında, oradaki insanlarımızı sahipsiz bırakan Türk
hükümetleri gibi, boş beyanatlar veya kuru kahramanlık nutuklarıyla olayı
geçiştirmeye çalışıyordu. Çok şükür ki Milli Görüş koalisyon ortağıydı ve
Erbakan Başbakan Yardımcısı bulunuyordu. Başta Amerika ve İngiltere olmak
üzere, bütün Batı’nın tehditlerine ve maalesef hükümet ortağı olan CHP'nin bile
karşı çıkıp diretmesine rağmen, 20 Temmuz 1974 günü kahraman ordumuzun, Kıbrıs
Barış Hareketi'yle Girne'ye çıkmasını sağlıyordu.

Türk ordusu, batılılarca
“imkânsız” görüleni başarıyor, hem asırlarca bu ocakta İslam'a ve
insanlığa hizmet etmiş şehitlerin himmeti, hem de yakın gelecekte yeniden yeryüzünde
hak ve adaletin bekçileri olmaya aday bulunmasının peşin bereketiyle Kıbrıs
kurtarılıyor ve her iki topluma barış ve güven sağlıyordu. Milli Görüş'ün
gayret ve cesaretiyle gerçekleştirilen Kıbrıs Hareketiyle sadece Türklere
değil, adadaki Rumlara bile huzur ve hürriyet getiriliyordu. Çünkü EOKA'cılarla
yerli Rumlar arasında da kanlı boğuşmalar ve bir iç savaş başlamış bulunuyordu.
Hatta Kıbrıs Hareketi Yunanistan'ın da, askeri cuntadan kurtulup, demokrasiye
kavuşmasına sebep oluyordu.

1975 yılının yaz aylarında,
Atina'da yayınlanan “Katamirini” Gazetesinin “Türk Milletinin
yeryüzünden silinmesiyle dünya hiçbir şey kaybetmez” şeklindeki
manşetinden de anlaşılacağı gibi, milletimiz aleyhinde derin bir nefret, kin ve
korku hisleriyle dolan olan Yunanlıları, dış güçler ve Siyonist merkezler
devamlı kışkırtmakta ve Türkiye aleyhine kullanmaktadır.

Lozan ve Montrö
Antlaşmalarına göre Oniki Ada dahil, diğer Ege Adaları'nın silahlardan ve
askeri yığınaklardan arındırılması öngörüldüğü halde, bu adalar ağzına kadar
silah depoları ve askeri tesislerle donatılmış ve hatta çoğu kez güya
“boğazlardan gelecek Rus donanmasına karşılık NATO'nun caydırıcılığını
arttırır” bahanesi ile, bizim bazı asker ve politikacılarımız tarafından
bile, açıkça ülkemizi hedef alan bu Yunan hazırlıkları, haklı gösterilmeye
çalışılmıştır.

Bu dış güçler, şimdi yeniden
Kıbrıs'ı karıştırmak ve adayı tamamen Rumlaştırmak için Rauf Denktaş'ı ülkesine
hıyanete zorlamaktadırlar… Türkiye'de ki masonlar da “zaten pek işimize
yaramıyor. Maraş'ı verip kurtulalım. Hakkımızdaki uzlaşmaz ve barışa yanaşmaz
imajını silip atalım” yolunda beyanatlar vererek Denktaş'ı arkasından
vurmaktadırlar.

Önce Bosna'da,Kosova'da,şimdi
Irak’ta yıllarca süren ve buradaki Müslüman’ların kökünü getiren vahşet ve
cinayetleri durdurmak için 9 ayda bir araya gelemeyen Birleşmiş Milletler'in
veto yetkisi olan 5 daimi üyesi, Kıbrıs'ı satmaya mecbur bırakmak için 9
dakikada toplanıp, Siyonizme teslim olması için Denktaş'ın üzerine
çullanıyordu.

Ama bu durum daha fazla devam
edemez!. Artık uzatmalar oynanıyor… “Ya herro, ya merro” denilecek
günler yaklaşıyor. Tabi bilesiniz ki asıl hedef; sadece Kıbrıs değildir. Milli güçlerin
kesin iktidara yaklaştığı bir Türkiye hedeftir. Bölgesinin tabii İslam aleminin
tarihi ve fiili lideri  olmaya aday bir
Türkiye boğulmak istenmektedir.

Evet, evet Siyonizmin ve tüm
dış güçlerin asıl hedefi ve hesabı Türkiye üzerindedir.

Türkiye ise artık kendi
sorunlarına ve sorumluluklarına elbette sahip çıkmak mecburiyetindedir.
Başımıza bela edilen  uğursuz ve şuursuz
hükümetler ise, iyileşen yaranın kabuğu gibi yakında düşecek ve defolup
gidecektir.

 

 

 

KAYNAK: BOP’UN TEMELLERİ
KİTABI , AHMET AKGÜL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi