Anasayfa » İLK GÖREV VE ŞOK EDEN SORU

İLK GÖREV VE ŞOK EDEN SORU

Yazar: yonetici
0 Yorum 206 Görüntüleyen

Prof. Dr. Osman Altuğ ile muhterem Hocamızı konuştuk
'İnanacaksın ve başaracaksın'

Prof. Dr. Necmettin Erbakan'a Başbakanlık Başdanışmanlığı yapan Prof. Dr. Osman Altuğ ile muhterem Hocamızı konuştuk. Altuğ Hoca, Erbakan'ı değerlendirebilmek için en az onun kadar bilgiye, kültüre, deneyime sahip olunması gerektiğini ifade ederek, aslında onun bir umman olduğunu belirtti.

  • 'İnanacaksın ve başaracaksın' -

Görevi kabul eder etmez, Erbakan'ın ilk sorusu “Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin ne kadar borcu var, bugün ödemesi gereken” olunca Altuğ Hoca bir hafta süre ister. Buna karşılık Erbakan “Hayır, şimdi burada” der ve böylece Havuz Sistemi'nin de temelleri atılır.

Muhterem Hocamız Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile ilgili olarak ders niteliğindeki çeşitli anıları derlemek ve toparlamak niyeti ile onunla birlikte çalışmış, mesaisini paylaşmış kişilerle söyleşi yapmayı planladık. Bu kişilerden birisi de Hocamızın Başbakanlığı döneminde ona ekonomi konusunda baş danışmanlık yapan Prof. Dr. Osman Altuğ Hoca idi.

Altuğ Hoca ile bir Cuma günü Marmara Üniversite İktisat Fakültesi'ndeki odasında görüşme yapmak üzere randevulaştık. Ben gittiğimde henüz gelmemişti. Sekreteri odasında bekleyebileceğimi söyledi. Ben de öyle yaptım. Biraz sonra çayım da gelmişti. Beklerken odaya göz gezdirdim. Birçok yerden aldığı plaketler vitrinde sıralanmıştı. Duvarlarda da bazıları asılı duruyordu. Polis okulu konferanslarından aldıkları ise daha çok dikkat çekiyordu.

Bir süre sonra Altuğ Hoca güler yüzüyle odaya girdi ve bana “Hoş geldin” dedi ve ben de “hoş bulduk” diyerek selamlaştım. Yerine geçip oturdu ve hemen konuya girdik.

Muhterem Hocamızın ekonomi konusunda danışmanı olduğunu hatırlatarak, onun kişiliğiyle ilgili, onun hakkında ilginç anılarından örnekler vermesini istedim. Hocamızın ekonomiye nasıl baktığını, ülkesi için neler düşündüğünü sorarak konuya giriş yaptık.

Prof. Dr. Osman Altuğ Hoca, cevap vermeye başlamadan önce bir durakladı, belli ki yıllar öncesi anılarını gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Sonra koltuğuna yaslanıp, gözlerini kapattı ve başladı anlatmaya:

“Erbakan'ı değerlendirebilmek için, en az Erbakan kadar bilgiye, kültüre, deneyime sahip olmak gerekir. O nedenle Erbakan hakkında gerçekten görüş bildirmek kolay bir hadise değildir. Erbakan'ın yaşadıklarını yaşamadıysanız, okuduğu okullarda okumadıysanız, bilimselliğini, bilimsel davranış biçimini, rasyonel davranış biçimini göremezsiniz. O zaman Erbakan'ı değerlendirmek herkesin haddine düşen bir olay değildir. Çok özel bir olaydır. Kendi şahsına münhasır bir olaydır. Erbakan, eşi benzeri olmayan bir kişidir. Bir bilim adamıdır” diye sözlerine başladı Altuğ Hoca.

Sen kimsin Erbakan'ı değerlendirecek?

Daha sonra olumlu olumsuz her önüne gelenin Erbakan hakkında konuştuğundan şikayetle devam etti: “Önüne gelen herkes Erbakan hakkında konuşuyor. Sen kimsin Erbakan hakkında konuşuyorsun. Sen kimsin Erbakan'ı değerlendirecek. Sen kimsin Erbakan'ın görüşlerini, eylemlerini, yaşam biçimini değerlendireceksin. Herkes haddini bilmeli. Bu perspektif içerisinde bakmak lazım. Erbakan'ı değerlendirmeden ziyade bazı görüş tespitleri yapmak uygun olur diye düşünüyorum. Sen Erbakan kadar okudun mu? Sen Erbakan gibi Almanya'da eğitim gördün mü? Onun gibi Teknik Üniversite'ye 2. sınıftan başladın mı?” diye söylendi.

Erbakan uygar birisidir

“Erbakan'ı üç aşamada değerlendirmek lazım. Düşünce biçimi, yaşam biçimi ve geçim biçimi. O da eşittir uygarlık biçimi. O halde Erbakan uygar birisi.

Düşünce biçimi Erbakan'ın her ne kadar İslami görüş, Adil Düzen şeklinde ifade etmek mümkünse de; aslında Erbakan'ın düşünce biçimi rasyonel bir düşünce biçimidir, bilimseldir, objektiftir. Erbakan hiçbir konunun tarafı değildir. Bir bilim adamıdır ve düşüncesi de bilimsel kıstaslara dayalıdır. Ama bu bilimsel düşünce biçimini İslami düşünceye, Adil Düzene uyarlamaya çalışmıştır. Demek ki Erbakan akılcı bir insandır. Rasyoneldir, ideolojik değildir Erbakan. Onun ideolojisi yoktur. Aklı vardır ve aklına uygun hareket eder. İslam'ın da emri budur. Allah der ki: “Ben size akıl verdim bu akla uygun hareket edin.” O anlayış içerisindedir.

Yaşam biçimi son derece mütevazi, son derece halktan yana, son derece duygusal “her ne kadar bu duygusallığını esprileriyle örtmeye çalışıyorsa da, aslında o esprilerin altında bir sitem vardır” Demek ki Erbakan halkı aydınlatmaya yönelik çalışmalar içerisinde ama gereği gibi aydınlatamadığı için de halka karşı sitem içerisinde olan bir kişiliktir.”

Havuz sistemi 28 Şubat'ı tetikledi

Havuz sistemiyle bir şekilde sermaye kesiminin çıkarına çomak sokulduğu için, yüzde 125'e varan bir avanta kesildiği için ister istemez sermaye kesimini karşısına almıştır. Bu da 28 Şubat'ı getirmiştir. Bu 28 Şubat'a getiren olay havuz sistemiyle başlamıştır. Ekonomik açıdan. Diğer siyasi tarafları benim alanımın dışında olduğu için o konulara girmek istemem. Ama finansmanın altın kuralı paranın yönünü izle gerçeğe ulaş. Para insan vücudundaki kan gibidir. Havuz sistemiyle yüksek faize alışmış, devletten nemalanmış bir kesim en başta rahatsız olanlardı. Yine havuz sistemiyle ilgili olarak, o dönemde döviz rezervlerimiz yüksek değildi.

Bugünkü sistem düşük kur, yüksek faiz modelidir. Bu modeli uygulayabilmeniz için yüksek döviz rezervleri tutmanız lazım. Bugün Türkiye'nin yaklaşık 600 milyar dolar iç ve dış borcu var. Bunun 70-80 milyar dolarını döviz namı altında yabancı bankalarda tutuyorsun. Havuz sisteminin tamamen aksine bir durum. Yabancı bankaya para yatırdığımız zaman yüzde 5 faiz alıyoruz. Buna karşılık onlar bize borç verdiği zaman yüzde 22 faizle veriyorlar. Yani kendi paramıza yüzde 17 avanta vermiş oluyoruz. Sebebi de kurlar yükseldiği zaman döviz rezervlerini kullanarak kurların yükselmemesini sağlamak. Borçlu ülkelerde döviz rezervleri o ülkenin itibarını değil, itibarsızlığını gösterir. O nedenle havuz sistemi olduğu için yüksek faizle borç alıp düşük faizle onlara para yatırmak mümkün değildi.

Avantacıların tekerine çomak sokuldu

Tabi Erbakan sonrasında, hemen yeni hükümete gelen iktidarın ilk işi havuz sistemini kaldırmak olmuştur. Çünkü bir şekilde 28 Şubat sürecinin ekonomik kısmı işlemeye başladı. Bu süreç içerisinde bir başka olay daha yaşadık. Biz Dresdner Bank kanalıyla yurt dışındaki işçilerimizin tasarruflarını yüzde 12 ile toplamaya çalışıyorduk. Ama bir başka kesim Almanya'da özellikle yüzde 30-40'la işçi dövizlerini toplamaya başladı. Biz de 25 bin Markı bir yıl süreyle Dresdner Bank'ta tutarsan. Yani bu parayı Türkiye'ye bu yolla gönderirsen Türkiye'ye otomobil, makine getirme hakkı vermeyi yürürlüğe koyduk. Bu işçilerimize son derece cazip geldi. Bu sefer yüksek kazanç talebiyle para toplayanların da tekerine çomak sokulmuş oldu. Erbakan böylece karşısına bu grupları da almış oldu. Bu sayede Türkiye'ye kullanılmış otomobil ithalatı başladı. Bunlara ilk defa 5 yaş sınırı getirildi. Daha önce yaş sınırı da yoktu. Genç otomobiller gelmeye başladı. Türkiye'deki tüketici Almanya'daki fiyata otomobil almaya başlayınca, yurt içindeki otomobiller gözden düştü. Böylece otomotivcilerin de ayağına basılmış oldu. Bu uygulamaları hep birlikte tartışarak karar verdik. Türkiye bu konuda Erbakan ve daha sonra Fehim Adak'a çok borçludur.

Özel bankacılık, Avrupa'da işçi paralarını toplayanlar, otomotiv sektörü bu uygulamalardan etkilendiler. 28 şubat sürecinin başlamasında bu kesimlerin büyük katkısı olmuştur. 2002 seçimlerinden sonra özellikle bu grupların hangi partilerin yanında yer aldıklarına bakarsanız olay çok daha net görünür.

Ne kadar oy, o kadar destek

Siyasetin finansmanında baraj sisteminin tamamen karşısında idi. Herkes ne kadar oy alıyorsa o kadar katkı alsın. Hoca haksız rekabete dayalı bir siyasetin karşısında idi. En son Hoca ile 6 Mart'ta görüştük. O gün dedi ki: “Sizin ne farkınız var diye sordu Saadet Partisine(Numan Bey Saadet Partisi Genel Başkanı idi o zaman). Ne projeniz var, halka ne sunuyorsunuz. Herkes söylüyor, işsizlik zaten var, borçlar zaten var. Ha, bunlar epeyce artırmışlar. Sizin farklı olmanız lazım” dedi.

Demek ki siyasette farklılaşma modelini savunan bir kişilikti. Herkes zaten vaatte bulunuyor. Hocanınki vaatten öte bir şeydi. Yani her şey yere basmalı, tutarlı olmalı idi.

Kumarhaneler ve yeni lira projesi

Hoca ile bir de kumarhanelerin kapatılması kanun tasarısını da birlikte hazırladık. Bu sistemden nemalananları da karşımıza aldık. Yeni Lira projesini hazırladık. Aslında bu Türkiye'nin yeniden yapılanma projesi idi. Yoksa sadece matbaada para basma kısmı değil. Yani sırf sıfırları atmak değildi. Bu projede bir şekilde 28 Şubat ile birlikte kesintiye uğradı.

Mescid-i Aksa'nın çinileri Ürdün üzerinden gönderildi

Hoca öyle bilinçli bir devlet adamı idi ki Türk-İsrail Serbest Ticaret anlaşmasını benim ısrarım üzerine imzaladı. Çünkü biz İsrail'den o dönemde 100 liralık mal alıyorduk, 10 liralık mal satıyorduk. Dış ticaret dengesi tamamen tersine idi. Özal bu anlaşmayı meclisten geçirip kanunlaştıramamıştı. 90-96 arasında İsrail'e giden mallar Ürdün üzerinden gidiyordu. Ürdün'ün milli geliri 5 kat artıyor bu 5 yıl içinde. Hatta bir ara Mescid-i Aksa'nın tadilatında kullanılacak olan Kütahya çinileri bile Ürdün üzerinden Kudüs'e gönderilmek zorunda kalındı.

Ülkesini seven bir kişilik

Erbakan Hocanın 28 Şubat sürecinin kökeninde, ülkesini seven, dürüst, namuslu, liyakatlı, ehliyet sahibi bir bilim adamının ülkesi için her çeşit siyasi riski üstlenerekten ülkesi yararına olan işlere imza atması yatıyordu. Havuz sistemi, bedelsiz ithalat, otomotiv sektörü, kumarhanelerin kapatılması ve kara paranın aklanmasının önlenmesi 28 Şubat'ın yapılmasının nedenlerindendir. Bu grupların ayağına basıldığı için 28 Şubat'a giden olaylar gerçekleşmiştir. Erbakan bütün bunları ülke yararına olduğu için yapmıştır.

O bir ummandı

Erbakan Hoca'yı kısaca ifade etmek istersek: Önce düşünen sonra yapan, önce planlayan sonra gerçekleştiren ve de ısrarla, inatla inandığı şeylerin peşinde geden insan. Zaten bir sözü de şöyledir:

“İnanacaksın ve başaracaksın.”

Tabii o bir umman, ne kadar anlatırsan anlat bitiremezsin…

Ekonomiden sorumlu başdanışmanım olur musun?

“Benim Erbakan'la ikili yaşamıma gelince… Ben Erbakan'ı Refahyol döneminde iktidar oluncaya kadar hiç görmedim. Hiç tanımıyordum. Hiçbir şekilde kapalı bir ortamda bir araya gelmedik. Benim Erbakan ile kişisel olarak 30 Haziran 1996 öncesine kadar hiçbir temasım olmadı. Bu tarihte Erbakan Başbakan oldu. 6 Temmuz 1996'da beni aradı. Konutta kahvaltı etmek üzere davet etti. Üç şey söyledi bana:

“Bizim kimimiz kimsemiz yok, bize sahip çıkın, bizi kandırıyorlar. Biz sizi yakından izliyoruz. 1980 sonrası çeşitli hükümetlere danışmanlık yaptınız. Şimdi ben sizi Ekonomiden sorumlu Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Başdanışmanlığına atamak istiyorum.”

Durdum, benim için sürpriz oldu. Böyle bir makama atanmak için teklif alınca heyecanlanmamak mümkün değil. Durdum bir an düşündüm.

“Niye düşündünüz” dedi.

Efendim, ben son derece serbest düşünceye sahip bir insanım. Söyleyeceklerimi içimde bırakmam, olduğu gibi söylerim” dedim. O da

“Olsun, siz de lisanı münasipce söylersiniz” dedi.

Ben de “Bana bir sınır getirirseniz, yarın öbür gün aramızda yanlış anlaşılmalar olur” dedim.

“Yok, serbestsiniz. Kabul ediyor musunuz?” dedi.

Ben de “kabul ediyorum” dedim.

İlk görev ve şok eden soru

“Peki, size bir sorum var” dedi. Buyrun dedim.

“Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin ne kadar borcu var, bugün ödemesi gereken” diye sordu.

“Efendim, bu konuda şu anda bir şey söyleyemem” dedim. O da

“Sen danışman değil misin?” diye sordu. Evet dedim.

“Peki size hiçbir başbakan sormadı mı? Veya bir hükümet yetkilisi. Bizim ne kadar borcumuz var diye.”

Yok dedim, sormadı.

“Peki siz niye söylemediniz” diye tekrar sordu.

Valla dedim, ben danışmanım. Sorulursa söylerim dedim. Güldü ve

“O zaman ben soruyorum” dedi.

Ben de, o halde efendim bir raporlama sistemi kurayım, size takdim edeyim dedim.

“Olur” dedi.

O zaman bana bir hafta müsaade edin dedim. O da

“Hayır, şimdi burada” dedi.

Zaman kaybettirmedi

Tayming diye bir olay var. Zamanlama. Adam zehirlenmiş, siz diyorsunuz ki bir hafta sonra size çare bulurum. O anda neyse çaresi, bulmalısınız. Veya adam yaralanmış, kalp krizi geçiriyor, sen dur burada diyemezsiniz. Türkiye işte böyle bir durumdaydı.

O anda orada 3,5 saat makamında çalıştım. Çok özel görüşmeler yaptı. Dedim ki, bana güveniyor. Bu kadar özel görüşmeleri ben orada bulunurken yaptığına göre. (Allah Rahmet eylesin)

Devlet bankalara yüzde 125 haraç ödüyordu

Raporlama sistemini hazırladım, bundan sonra da özetledim kendisine. Özü şuydu: Türkiye Cumhuriyeti Genel ve katma bütçeli daireler ile kamu kurumu niteliğindeki kurumlar (ticaret odaları, sanayi odaları) ve iktisadi devlet teşekküllerinin resmi mevduatı özel bankalarda yıllık yüzde 10 faizle tutuluyordu. Yani devlet özel bankalara yılık yüzde 10 ile para satıyordu. Ama aynı devlet yıllık yüzde 135 ile kendi parasını faizle özel bankalardan satın alıyordu. Yani devlet, bankacılık sistemine yüzde 125 haraç ödüyordu. Ne yapacaktık bu durumda? Bir sanal banka oluşturdum. Adına Kamu Tek Hesabı dedim. Kamunun tüm paraları bu hesapta toplanacak ve kamu tek hesabına para yatıran genel ve katma bütçeli dairelere, iktisadi devlet teşekküllerine ve sanayi ve ticaret odalarına bu hesaptan yıllık yüzde 50 faiz ödeyecektik. Yani devlet yüzde 135 ile bankacılık sisteminden borç almayacaktı. Böylece günü gününe de devletin nerede ne kadar parası var, bunu izleyecektik. O gün para kime lazımsa ona verilecek. Lazım olmayanın parası boş yere bankacılık sisteminde heba edilmeyecekti.

Ben buna “havuz” diyeceğim

Hoca: “Kamu Tek Hesabını milletimiz anlamaz. Ben buna havuz diyeceğim” dedi.

Halktan gelen bir insan olduğu için halkın dilini çok iyi anlıyordu. Havuz sistemi bu şekilde kurulmuş oldu. Devletin paralarını bu hesapta topladık ve böylece yüzde 135 ile borçlanma olayı sona erdi. Buradan tasarruf ettiğimiz paraları, faiz masraflarını, işçiye, memura, emekliye yüzde 100 zam yaparaktan değerlendirdik. Böylece esnafa da para aktarmış oluyorduk. Piyasalarda bir canlılık sağlandı. Talep oluşturuldu. O zaman emekliye yapılan zam olmasaydı, bugün emekliler açtı.

Kalite ve kayıt ilkesi

Hocanın en önemli özelliği İslam'ı özümsemiş olmasıydı. İslam'ın çok çeşitli ve derin ilkeleri var. Bu ilkelerden iki tanesi var ki ekonomide olmazsa olmaz ilkelerdir. Birincisi kalite ilkesidir. Bu ilke Nisa suresi 283. ayette kendini bulur. “İşi ehline ver” Yani ehliyet ve liyakat ilkesi. Bu ilkelere son derece özen gösteren bir kişiliktir. Bu kapsamda zaten beni göreve davet etmiştir. Hocanın kendisi kaliteli olduğu için, o da kalite aramıştır. Kalitesiz siyasetçi de kalitesiz adam arar. Çünkü kendi kalitesizliği ortaya çıksın istemez. O halde Erbakan eşittir kalitedir.

İkincisi kayıt ilkesi. İslam'ın temel ilkelerinden bir tanesi de kayıttır. Hoca bu konuda da son derece duyarlıdır. Hoca hakkında açılan davalarda bir sonuca varılamaması, onun yaptıklarını kayıt etmesinden kaynaklanmıştır. Hocanın bir başka özelliği de işi zamanında yapmaktı, ötelememek, anında işi bitirmekti.

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi