Anasayfa » HANGİ GÜÇ PAŞALARI HİZAYA GETİRMEKTEYDİ?

HANGİ GÜÇ PAŞALARI HİZAYA GETİRMEKTEYDİ?

Yazar: yonetici
0 Yorum 224 Görüntüleyen

HANGİ GÜÇ PAŞALARI HİZAYA
GETİRMEKTEYDİ?

12 Eylül döneminde Erbakan Hoca Askeri mahkemede yargılanırken, savcının
kendince bazı gerekçelerden yola çıkarak; “MSP gayrı meşru bir
kuruluştur.”
 İddiası üzerine şunları söylemişti:

“İnşaallah Sn. savcının
bu asılsız ve yakışıksız iddialarını Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar duymamıştır.
Çünkü MSP gayrı meşru bir parti ise, koalisyon ortağı olduğumuz TC. Hükümetleri
de gayrı meşru sayılacaktır. Dolasıyla, hükümet ortağı olarak, kahraman ordumuz
tarafından başlatılmasında ve başarılmasında en etkin ve cesaretli siyasi
iradeyi sağlayan MSP gayrı meşru gösterilirse, Kıbrıs’ı şimdi bizden geri
isteyen ülkelerin talepleri haklılık kazanacaktır. Sn Savcının ağzından çıkanı
kulağı duymamaktadır.”

Şimdi soralım:

1-     TSK’nın GKB ve Kuvvet
komutanları “darbe için teşkilatlanmış, gayrı meşru örgüt üyeleri” ise, böyle
bir kurumla ve komutanlarla 10 yıldır birlikte çalışan iktidar da meşruiyetini
yitirmiş sayılmaz mıydı?

2-     Bu TSK’nın ve
komutanların PKK’ya karşı yaptığı operasyonlar ve müttefik ülkelerle katıldığı
tatbikatlar da, gayrı meşru olmaz mıydı?

3-     Bu komutanların yabancı
ülkelerle imzaladığı bütün askeri ve silah sanayi ile ilgili anlaşmaları gayrı
meşru ve geçersiz sayılmaz mıydı?

Başbuğ’a İzmir Suikastı!

Sn. İlker Başbuğ'la çok
yakın çalışan bir askerin hükümete yakınlığıyla bilinen Takvim gazetesine
konuştukları şaşırtıcıydı. Yazar Ergün Diler sormuş, o yanıtlamıştı.

“Bakın size şimdiye
kadar kimsenin bilmediği bir sırrı vermek istiyorum. Tarih
 21 Ağustos 2008'di.. Saat sabah 07.45'ti… İlker Paşa'nın
Genelkurmay Başkanı olarak atanmasına 1 hafta vardı. Bu tarihten kısa bir süre
önce bazı gazetelere İlker Paşa'nın
 AĞLAMA DUVARI'nda fotoğrafları servis
edildi.
 Amaç görevi almasını
engellemekti. 
Ama bu tutmamıştı. Gazeteler bunu es geçmişlerdi. Zaten daha sonra Mescid-i
Aksa fotoğrafları da ortaya çıkmıştı… Neyse devam edelim… Biz, bir gün
önce, yani 20 Ağustos'ta emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün evine
ziyarete gittik.
İlker Paşa, Özkök'ü sever sayardı. Onun
uyarılarını çok dikkate alırdı… 
21 Ağustos sabahı İzmir'i bilenler için
tanıdık bir nokta olan YAĞHANELER'den salınıp
 Yeşillik
Caddesi'
nde ilerliyorduk. İstikamet Havaalanı'ydı. Etrafta işine gücüne koşturan
insanlar dışında yabancı bir olgu yoktu.
 Birdenbire
önümüzdeki bir ARABA büyük bir gürültüyle patladı. Ortalık savaş alanına döndü.
Hedef İlker Paşa'ydı. Saldırıda 16 polis, asker ve sivil yaralandı. 
Ancak patlamada bir
albayımız şehit düştü. Bunu sakladık. Basınla paylaşmadık. Anlayacağınız İlker
Paşa'nın Genelkurmay Başkanı olmasından çok rahatsız olanlar vardı. Başbuğ,
Hilmi (Özkök) Paşa'nın ikinci başkanıydı… Bunu da unutmayın…

Böyle bir saldırıyı saklamayı nasıl başardınız?

Öyle olması gerekiyordu.
Üzerimize düşeni yaptık. Olayın büyümesini engelledik. 22 Ağustos tarihli
gazetelerde ADİ bir olay gibi yansıtıldı…

Peki saldırıyı gerçekleştirenler kimdi? Başbuğ bunları biliyor muydu?

Şimdi size yine tamamen
yanlış bilinen bir noktayı daha anlatacağım. Ne olur iyi dinleyin… Aradan bir
süre geçmişti… Saldırı unutulmuştu… Tarihler 4 Eylül 2008'i gösteriyordu.
Gazeteler
 “Başbuğ destekli Kandıra
ziyareti”
manşetiyle çıktı… Oysa olayın perde arkası hiç böyle değildi. Gerçek
tamamen farklıydı…

Başbuğ Paşa, Korgeneral
Galip Mendi'yi Ergenekon'dan tutuklanan Şener Eruygur ve Hurşit Tolon'u
ziyarete yolladı. Bu ziyaret kamuoyunda paşalara destek olarak algılandı ve
sunuldu. Böylelikle, taktiksel bir adımla TSK bazında ve kamuoyu nezdinde gaz
aldı. Ancak ziyaretin amacı bambaşkaydı.
 Çünkü suikast
ERGENEKON işiydi. Başbuğ her detayı biliyordu. Onların güvendiği bir isim olan
Mendi'yle mesaj yollayıp GÖZDAĞI verdi. 
Bunu açıklayamam ama GÖZDAĞI çok
ciddiydi… Zaten daha sonra geri adım attılar…

Ordu içinde büyük mücadele vardı yani..?

Efendim olmaz mı?… Bakın BALYOZ toplantıları İstanbul'da BİRİNCİ ORDU'da yapılırken, DARBE
planlarını DEŞİFRE edip HİLMİ PAŞA'YA yollayan İlker Paşa'dır…
 Yani Hilmi Paşa'nın güvendiği KURMAY BAŞKANI… Bu çok önemli… Ayrılığın
fotoğrafı buradadır… İyi görülmesi lazım…

Zaten Koşaner Paşa ile
çalıştı. Bir anlamda şanslıydı. Hilmi Paşa'nın etrafı ateş çemberiydi. Yakın
tarihin en zor dönemleriydi o günler… Tabii bir de Başbuğ siyaset tarafından
da destekleniyordu. Hatırlayın, Başbakan Erdoğan'ın
“PASLAŞIYORUZ” sözleri manşet olmuştu. Günlük yaşayınca
bunları unutuyoruz tabii…

Peki ne olacak sizce? Süreç nasıl işleyecek?

Şahsen işin bir tarafı
beni mutlu ediyor… HASDAL ve SİLİVRİ'de onca üst rütbeli subay yatıyor.
Hepsinin ifadeleri alınıp tutuklandı. Ancak hiçbirinin mahkemede söyledikleri
sızmadı. Ama İlker Paşa'nın söyledikleri basınla paylaşıldı. Birilerinin vicdanı
bu tutuklamadan dolayı rahatsız. Bunu böylece gidermeye çalışıyorlar. Ben
devletin ADALETİNE güvenirim.

İlker Paşa kesin olarak
DARBECİ değil. Eğer darbeci ise çıkıp HİLMİ PAŞA'nın bunu açıklaması gerekir.
Bakın kendisi SİLİVRİ'de TEK BAŞINA kalmayı tercih etti.. Neden? Çünkü darbeci
diye araya mesafe koyduğu isimlerle birlikte olmaz da onun için…

Hasan Iğsız'ı mı kastediyorsunuz?

İsim vermeme gerek yok.
Ancak TOKAT'ta 7 şehit verdiğimiz saldırıdan sonra içerideki PAŞALARDAN biri
Başbuğ'un üzerine yürüyüp “Burada benim borum öter” demiştir… Bunu
bilenler bilir…

Şunu çok merak ediyorum. BALYOZ planı sızınca Başbuğ bir açıklama yapmıştı.
Çetin Doğan'ı koruduğunu düşünmüştüm. Neydi o?

O konuşma metinlerini
tek tek inceleyin. “Benim ordum böyle bir şey yapmaz” diyor… Yani
bu düşüncede olanları kendisinden saymıyor… Ama iyi dinlemezseniz bunu görme
şansınız yok…

Ya bizim ve sizin bilmediğiniz başka suçları çıkarsa?

Ben çıkmayacağını
biliyorum. Ama ülkenin DEMOKRATLAŞMASI açısından tutuklama hayırlı oldu.
Herkesin HUKUKUN içinde kaldığı bir Türkiye büyür… Zaten amaç ORDU-MİLLET
ELELE felsefesini baltalamak… Bakın Osmanlı'dan beri ne zaman HALK-ORDU
birlikte oldu, devlet büyüdü… Bunu engellemek için birçok GRUP işin içinde…
Ama Türkiye büyük devlet. Bunu da aşacaktır…

Son sorum… Bu tutuklamadan sonra asker hükümete nasıl bakıyor?

Asker YASALAR içinde
kalacak. Kalmalıdır. İnanın ORDU, Erdoğan'la birlikte… Bu cümle size BASİT
görünebilir ama içeriği ve anlamı büyüktür… İnanıyorum ki yakın zamanda
Erdoğan askeri tamamen arkasına alarak BÜYÜK TÜRKİYE'yi yaratacak… Zaten
tarihsel sorumluluğumuz üzerimize geliyor… Bundan kaçamayız.

Vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Bakın içeride OYUN çok.
Vatandaş bunu bilmiyor ve görmüyor. Bütün büyük devletler içeride eskisi gibi
at koşturamıyor. Biz 1000 yıldır buradayız.

Onlar düşünsün… Bazen
canımız yansa da bu kutsal mücadeleden biz galip çıkacağız…
 Unutmayın MUVAZZAF SUBAYLAR ilk kez Başbuğ döneminde tutuklandı. Emine Hanım'ın GATA'ya alınmamasına ilk tepkiyi “KEŞKE
YAŞANMASAYDI” diyerek İlker Paşa gösterdi… Bülent Arınç'ın “Hilmi
Paşa çizgisine yakın” sözlerini de unutmayın…[1]

Bütün bunlardan sonra, şu sorular kafamıza takılmaktaydı?

a-   İlker Başbuğ,
demokratik paşa Hilmi Özkök’ün adamıysa, AKP iktidarına uysal ve
Ergenekonculara uzak olmalıydı… Öyle ise kimler ve niye onu tutuklamıştı?

b-  Yoksa Sn. Başbakan’ın
rahatsızlığını fırsat bilip, kendisini ve ekibini tasfiye etmeyi düşünen köşke
yakın çevreler ve açıkça onları destekleyip Recep Tayyip Bey’e bir geçmiş olsun
mesajını bile göndermeyip tavrını belli eden Fetullah Gülen’ciler üzerinden CİA
ve MOSSAD mı bunları tezgahlayıp, Erdoğan’la asker arasını bozmaya çalışmıştı?

c-   Daha önce, bazen
20-30’u bir arada binlerce askerimizin PKK saldırılarıyla şehit edilmesinde
taziye mesajları yayınladığını hiç hatırlamadığımız Fetullah Gülen’in, Şırnak
Uludere sınırında 35 kaçakçının, maalesef terörist zannıyla vurulması üzerine
Zaman gazetesinde ve yarım sayfa büyüklüğünde taziye mesajı yayınlaması (Bak:
01.01.2012) ve “Yeni Anayasa hazırlığı baltalansın diye bunlar yapılıyor.”
Diyerek Recep T. Erdoğan’ı da uyarıcı tavırlar takınması ve tabi TSK’dan ziyade
PKK’ya yarayacak bu siyasi yaklaşımı, acaba hangi sonuçlara hizmet hesaplıydı?

d-  Bu arada AKP kurucularından
ve Sn. Erdoğan’a ABD Yahudi Lobileri nezdinde aracı olanlardan Cüneyt Zapsu,
Kahraman Maraş Ticaret Odasındaki konuşmasında (20.12.2011)

“Partiyi sağlam ellere bırakıp, geleceğini garantiye almadan, çok iyi
tanıdığım Sn. Başbakan Erdoğan’ın köşke çıkacağını ve Cumhurbaşkanı olacağını
sanmıyorum.”

Şeklindeki tahminleriyle, acaba sadece bir durum tespiti mi yapmaktaydı,
yoksa bu sözler Başbakanı ürkütüp vazgeçirme çabası mıydı?

Zaman gazetesi yazarı
İhsan Dağı
 “Sicilini herkesin
bildiği bir kaos muhibbinin (Mahir Kaynak – Fikret Bila gibilere mi işaret)

“Siz TSK’nın arkasında
durun, biz de sizin…” sözünü (Başbakan ve yakınları) ciddiye almış olabilir mi?
Bunlar aldıkları gazla, neredeyse: “Ergenekon, Balyoz, Andıç vs. davalarına
FASO FİSO diyecekler…” (10.01.2012)

Sözleriyle, kendi
aklınca ve ayarınca Erbakan Hoca’yı hatırlatmaktaydı. Oysa Erbakan Hoca
 “Bu gibi gizli ve kirli oluşumların arkasındaki dış güçlerle hesaplaşmayı
göze almadan sadece içerideki piyonlarla uğraşmanız Fasa Fisodur”
 diyordu ve haklıydı. Şimdi ey Bay İhsan Dağı! Fetullah Hocanız gibi, kaçıp
himayesine sığındığınız ABD Yahudi Lobilerine tapındıkça onların Türkiye’deki
bazı figüranlarıyla uğraşıp kahramanlık taslamak, sadece şapşallıktı!..

Aynı gün Taraf yazarı
Melih Altınok’un:

“Bazı Milliyetçi ve
Ulusalcı çevrelerin tavsiyeleriyle; “Bölgesel bir savaş öncesi, Hükümette asker
arasını açmak isteyenlere fırsat vermeyelim” kafasıyla, eski statükoyu diriltip
sürdürmeye çalışanlar aldanıyor.”
Şeklindeki yorumları da, İhsan Dağı’larla
aynı mutfaktan beslendiklerinin kanıtıydı

Başbuğ’un Tutuklanmasındaki Ayrıntı

Cenk Açık’ın kuşkuları
haklıydı:

“Eski Genel Kurmay
Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması ilginç bir tabloyu ortaya
çıkardı.

Biliyorsunuz, İlker
Başbuğ ‘
hükümeti yıkmak için internet siteleri
kurdurmak ve kara propaganda yaptırmak’ 
suçlamasıyla tutuklandı.

İlker Başbuğ’un bu
suçlamayla tutuklanmış olması en çok hükümet kanadını, yani olayın asıl
mağdurunu mutlu etmeliydi ama nedense öyle olmadı.

Verilen demeçlere
bakılırsa hükümet kanadı İlker Başbuğ’un tutuklanmasından pek hoşnut
değil, hatta rahatsız. Nasıl hoşnut olsun ki? Tüm bu iddialar orta yerdeyken
Başbuğ’u önce Kara Kuvvetleri Komutanı, sonra da Genel Kurmay
Başkanı olarak atayan ve beraberce ülkenin önemli meselelerini konuşan,
karar alan AK Parti iktidarıydı.

Fakat asıl mağdur
konumundaki AK Parti İlker Başbuğ'un tutuklanmasına olumsuz bakıyorken,
meseleyle direkt ilgisi olmayan bir kesim ise tutuklama üzerinden demokrasi
adına zafer davulları çalmaktaydı.

İşte bu bana pek
mantıklı gelmiyor.

Daha da tuhafı,
Başbuğ’un tutuklanmasına en çok heyecan duyanlar, asıl mağdur pozisyonundaki AK
Parti ile arası açık olan yazarlardı!?

Sakın hemen komplo
teorisi ürettiğim hissine kapılmayın. Birazdan dikkatinizi çekeceğim resmi
gördüğünüzde eminim siz de en az benim kadar şaşıracaksınız. Bu tutuklamaya en
çok sevinenlerin son zamanlarda hükümetle ciddi kavgaya giren yazarlar ve
gazeteler olması, dikkatlerden kaçmamıştı.

Bu gazetecilerin bir
kısmı
 ‘yargı kararı’ ile tutuklanan
gazeteciler nedeniyle hükümete kızgınlar. Mesela Ahmet Şık- Nedim Şener olayı
ve KCK operasyonlarında gözaltına alınan gazetecilere veyahut Aziz
Yıldırım’a  yöneltilen ‘
terör örgütü’ yöneticisi suçlamasından
ve bu kişilerin tutuklu yargılanmalarından fena halde rahatsız olanlar,
Başbuğ’a
 ‘terörist’ denilmesi ve
tutuklanması dolayısıyla sevinç gösterisinde bulunuyorlar.

 Bahsettiğim çarpık
duruma birkaç örnek vereyim.

Mesela Ahmet Altan,
Hasan Cemal, Soli Özel, Gülay Göktürk, Mehmet Altan gibi bazı yazarlar ve son
zamanlarda hükümete ağır eleştiriler getiren Taraf’ın iki kamuflajlı yazarı ve
Taraf,  Zaman, Bugün gazetesi Başbuğ’un tutuklanmasından duydukları
heyecanı gizlemiyorlar.

Görünen gerekçe ‘demokrasi zaferi’ ve ‘vesayet rejiminin bitişi’.

Tamam, bu arkadaşların
sevinmesinde bir bit yeniği aramam size komplo teorisi gibi gelebilir ama 
Başbuğ’un yaptıklarının asıl mağduru olan hükümetin hoşnutsuzluğu sizi bilemem
ama beni fena halde işkillendiriyor. Bu arkadaşları bu kadar
heyecanlandıranın aslında ne olduğunu da gerçekten anlamıyorum. Nasıl bir
hesap, nasıl bir niyet, nasıl bir gelecek tasavvuru var onu da bilmiyorum.

İş bununla da kalmıyor.
Hükümete meydan okuyup artık oy vermeyeceğini ilan eden gazeteciler Başbuğ’un
tutuklanmasından keyif alıyorken, hükümete yakın isimlerden Akif Beki Cumartesi
Radikal’de yayınlanan yazısında  hükümet üzerinden girilen bir hesaplaşma
ihtimaline vurgu yapıyor ve
 'öç' alma duygusuyla hareket
edenlerin varlığına dikkat çekiyordu.

Hadi gel de bu işin
içinde bir bit yeniği arama. İşte kendi kendime
 ‘ne oluyor’ diye sorarken, Star yazarı eski
istihbaratçı Mahir Kaynak’ın Başbuğ’un tutuklanmasıyla ilgili yorumunu okudum.

Bakın olup bitene Mahir
Kaynak ne diyor:
 “Ortadoğu’nun, Irak’ın, Suriye’nin,
İran’ın bu kadar karışık olduğu bir dönemde askerle hükümetin uyumundan
rahatsız olan iç ve dış bir çevre yargı üzerinden hükümeti sıkıntıya
sokmak istiyor.”

Hükümetin askerle uyumu
iyi bir şey midir yoksa kötü bir şey midir onu bilemem. Bahsedilen bu kargaşada
hükümet nerede, asker nerede duruyor onu da bilmiyorum.

Fakat bu tutuklama
karşısında asıl mağdurdan daha fazla sevinenlerin durumu, kimliği, olaylara
yaklaşımları ve içine girdikleri çifte standartlı tutum beni fazlasıyla
rahatsız ediyor…”[2]

Kaldı ki, Sn. İlker
Başbuğ’un; referandumla gerçekleşen anayasa değişikliği çerçevesinde kesinlikle
Yüce Divan sıfatıyla, Anayasa mahkemesinde yargılanması gerektiği ve özellikle
“görev suçu” kapsamındaki iddiaların mecburen böyle değerlendirildiği, çok
saygın ve yetkin hukukçuların ortak kanaatidir. Ancak özel yetkili mahkemelerin
görevsizlik kararı vermesi durumunda bile, hiçbir savcı re’sen GKB hakkında
iddianame düzenleme ve Anayasa mahkemesine sevk etme yetkisine sahip değildir.
Ya önce Askeri mahkemelerin soruşturma açıp İlker Başbuğ’u Yüce Divan’a
göndermesi lazım gelir, veya bizzat onun amiri makamındaki Başbakan’ın bu
konuda izin vermesi beklenir. Çünkü sıradan bir memur hakkında bile, Kaymakam
veya Validen izin almadıkça savcıların dava açması mümkün görülmemektedir. Bu
konudaki anayasal değişikliklerin rahat yürütülmesini sağlayacak kanuni
düzenlemeler maalesef yapılmış değildir. Bu gidişat “iyice bulanmadan
durulmayacağa” benzemektedir.

Ve asla unutmayın ki;
ABD ve AB’nin ve onların işbirlikçisi yerli çevrelerin arka çıkmasıyla şımarıp
havalanan ve “Kürtçe eğitim dili olmaz” diyen, GKB Sn. Necdet Özel’e: “Bizim
nazarımızda bir onbaşı kadar değerin yoktur.” Diye havlayan sivil PKK-BDP
eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın da…

Camekânlı köşelerinde ve
cemaat sohbetlerinde: “Bakın paşaları, komutanları ve Genel Kurmay
Başkanlarını bile hizaya getiriyoruz.” 
Diye horozlananların da
arkasında hep aynı Siyonist odakların bulunduğunu hala anlamamak ise; gaflet ve
cehaletten öte bir hamakattır…

Şimdi, Bay Bülent
Arınç’ın, Mehmet Ali Şahin’in atadığı ve bu fakir milletin sırtından her ay yüz
binlerce liranın aktarıldığı ve AKP’li yeni Meclis Başkan’ı Cemil Çicek’in: “87
Meclis Başkanı danışmanından yirmisine bile ulaşamıyorum.” 
Diye
yakındığı bu DANIŞMANLAR’a biz de danışalım:

Beyler Türkiye’yi kimler
yönetmektedir!?

[1]
http://www.internethaber.com / 09 01 2012

[2] Cenk Açık




BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi