Anasayfa » GEZİCİLERİN HALTI, AKP’NİN RANTI!

GEZİCİLERİN HALTI, AKP’NİN RANTI!

Yazar: yonetici
0 Yorum 575 Görüntüleyen

GEZİCİLERİN HALTI, AKP’NİN RANTI!



Türkiye; bazı tepki ve taleplerin istismarıyla
kışkırtılan Gezi isyanları ve Recep Bey’in kahramanca bastırmasıyla meşgul
edilirken:

 

 a – PKK Şırnak Cizre’de anarşistlerden “Asayiş Birimleri”
oluşturup resmi geçit yaptırıyor, fiilen denetimlere başlıyor ve devletin
hakimiyet sembolü karakollar basılıyor ve baskıya boğun eğen hükümet bir çoğunu
kaldırıyordu.

  b- ABD Hatay üzerinden Suriye’ye asker taşıyor ve TSK sonu
belirsiz bir savaşa itiliyordu.

        Dindar ve muhafazakâr bilinen kasabaya
yeni bir savcı atanıyor… Kasaba esnafı onu ağırlamak ve alışageldikleri rüşvet
olayına aracılık yapmak üzere, hâkim beyle birlikte bir bahçeye davet ediyor ve
el altından rakı da içiriliyor. Kafası dumanlanan hâkim, yeni gelen savcıya: “İyi
ki buraya atandın. Yolumuzu bulacak ve kazları yolunacak daha iyi bir yer
bulamazdın. Çünkü buranın halkı bolca halt işliyor, bizler de doyunca rantını
yiyoruz”
 deyince kasaba eşrafı bozuluyor. Bunu fark eden hâkim:“Yahu
yalan mı, sizler ya bir keçi zararı, ya bir ağaç dalı veya bir çocuk kavgası
yüzünden, biri birinizi hiç yere öldürüyorsunuz. Ardından ölen taraf “Aman daha
ağır ceza ver” diye, bir teneke bal getiriyorsunuz. Öldüren taraf “Aman az bir
cezaya çarptır” diye bir teneke yağ getiriyorsunuz. Siz o haltları
işlemezseniz, biz bu rantları nasıl yiyeceğiz?”
 deyince herkes hak
vermek zorunda kalıyor…

Şimdi bu Taksim eylemcilerinin; başörtülülere
saldırmaları, içki şişelerini öne çıkarmaları, soyunup bikini ile şov
yapmaları, sağa sola sataşıp yakıp yıkmaları ve hele cami içindeki
saygısızlıkları
 gibi haltları da, haliyle AKP’nin oy rantını
arttırıyordu. Yanlış anlaşılmasın, gençlerin camiye sığınmaları değil, mabed
içindeki hakaret kasıtlı tavırları canımızı sıkıyordu. Yoksa camiler aslında
bütün mağdurların ve mazlumların sığınağı olması gerekiyordu.  Tabi bu
arada başbakana ve iktidara yönelik haklı tepki ve taleplerin ve milli
hassasiyet sahiplerinin gayretleri de boşa çıkarılıyordu. Bu tahribatların ülkeye
maliyeti 100 trilyonu aşıyordu. Yurt çapında toplam 6 ölü, yüzlerce yaralı
vardı; 59 kişinin durumu ağırdı. 11 kişi gözünü kaybediyor, 1 kişinin dalağı
alınıyordu.Protestocular arasına katılıp “ben de çapulcuyum!” diye
pankart açan ve Recep Erdoğan’ın “bu olayların arkasında faiz lobiler
var”
 palavrasını haklı çıkaran Cem Boyner Mustafa Koç’la beraber
bundan birkaç gün sonra başbakanın Kürdistan açılımına destek vermek üzere
TÜSİAD’ın Cizre toplantısına katlıyordu. Ama bu danışıklı dövüşü maalesef ne
Geziciler, ne de “ezicilier” asla fark etmiyordu.

Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli
başyazısı ‘Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor’ başlığını
taşıyordu. Yanına da: ‘Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel
güç imajını bozuyor’
 alt başlığı ekleniyordu. Başyazının şu bölümleri
dikkat çekiyordu: “…(Erdoğan) on yıl sürdürdüğü “başbakanlıktan
güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhurbaşkanlığı
makamında oturma” ihtirasları yanında, bugüne kadar elde ettiği önemli
başarıları da riske atmaktadır. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak
imajı paramparçadır ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike
altındadır. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış
ekonomik istikrar, eğer Başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve
sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolacaktır.”
 Bu
sözlerin Erdoğan’ı hizaya getirme ve haddini bildirme tehditleri olduğu sırıtıyordu.

Zaten Başbakan’ın da çok iyi bildiği ve onların
sayesinde bu noktalara geldiği; Dış güçler ve faiz lobileri,
Taksim’de başlatılan ve Türkiye çapında yaygınlaştırılan eylemleri:

1- Recep T. Erdoğan’a haddini hatırlatıp hizaya sokmak

2- “Federatif Kürdistan”dan sonra şimdi de Sivas,
Tokat, Malatya, Erzincan, Tunceli ve Elazığ’ı kapsayan “Özerk Alevistan’a”
meşruiyet kazandıracak kanunları ve yeni anayasayı yapmak hususunda,
tedirginliği artan dindar halkın desteğini sağlamak

3- Suriye’ye, hem de tüm sorumlulukları ve tehlikeli
sonuçları Türkiye’ye ait olmak üzere, bir askeri müdahale için iktidara cesaret
kazandırmak amacıyla tezgâhlanıyordu.Zaten İran Fars Haber Ajansı 23 Haziran
Pazar günü 57 ABD özel subayını taşıyan C-100 tipi kargo uçağının Hatay’a iniş
yaptığını, Suriye’deki muhalefetin komutasını üstlenecek bu subayların
teçhizatıyla birlikte Suriye’ye taşındığını duyuruyordu.

ABD’nin tavrı her şeyi açıklıyordu!

Gezi Parkı eylemleri henüz daha ısınma sürecindeyken
önce ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone konuşmuştu. Olaylar büyüyünce,
devreye Beyaz Saray açıklaması giriyordu. Provokasyon şehir şehir gezmeye
başlayınca da bu sefer Türkiye’yi ikinci adresi yapan John Kerry akıl
veriyordu. Son olarak da ‘kipasıyla meşhur’ Başkan Yardımcısı Yahudi Joe Biden
tehditlere başlıyordu. Joe Biden Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın da hazır
bulunduğu bir ortamda çok ilginç cümleler kullanıyor, çok tartışılacak,
spekülatif kavramların altına imza atıyordu. Peki, ABD’nin Başkan Obama’dan
sonra en güçlü ismi Biden, neler söylüyor ve bu söyledikleri ne anlama
geliyordu: 

Joe Biden “Türk halkı kendi geleceklerinin
yazarları olacaktır. Ancak şunu bilmeliler ki, Türkiye, Cumhuriyetin
kuruluşunun 100. yılını kutlarken, ABD de bu geleceğin daha güvenli, refah ve demokratik
olmasına yardım etmek için bir müttefik ve dost olarak yardıma hazırdır”
 diyordu.

Peki, ne demek istiyordu: “AKP Hükümeti 11
yıldır ne dediysek yaptı. Bu Hükümet Amerikan çıkarlarına yönelik hemen her
adıma destek sağladı. Bölgede âdeta ABD’nin jandarması gibi davrandı.
Medeniyetler İttifakı dedik sahip çıktı. Büyük Ortadoğu Projesi(BOP) dedik,
Eşbaşkanlığına yanaştı, Irak’ı işgal ettik, sesini çıkarmayarak hatta ‘bölgede
daha fazla kalmalısın” diyerek işimizi kolaylaştırdı. Libya’yı tahrip ederken
yanımızda yer aldı. Bölgedeki vazgeçilmez müttefikimiz İsrail’in savunmasında
başrol oynayan Malatya Kürecik’te radar sistemini kuralım dedik, Erdoğan kılıf
hazırladı. Hülâsa, Amerika ne talep ettiyse AKP iktidarı fazlasıyla yaptı.
Ancak, şimdi durum değişiyor. Biz, AKP’den alacağımızı aldık. ABD şimdi farklı
ufuklara yelken açmak zorunda. Biz nasıl ki yeri geldi darbeci hükümetlerle de
rahat çalıştıysak AKP sonrası için de hazırız. Bütün bu kapsam dâhilinde
vazgeçemeyeceğimiz tek husus var; ABD çıkarlarıdır…”

Joe Biden: “Türkiye’deki
olaylar, ABD de dâhil dünya genelinde endişelere yol açtı. ABD, ortaya çıkan
sonuca karşı kayıtsızmış gibi görünemez, çünkü biz, açık toplumlara, siyasi
sistemler ve ekonomilere, demokratik kurumlara sahip olan ve evrensel insan
haklarına sıkı sıkıya bağlı olan ülkelerin, gelişeceğine ve 21’inci yüzyılın en
güçlü ülkeleri olacağına inanıyoruz”
 diyordu.

Bu sözler: “Biz ve bizimle birlikte hareket eden
global sistem her zaman olduğu gibi şimdi de istersek ortalığı
karıştırabiliyoruz. Şunu unutmayın; Türkiye’deki siyasal-ekonomik istikrar
bıçak sırtında ve buna biz karar veriyoruz. Taksim Gezi Parkı gösterileri de
bir kez daha ortaya koydu ki; bağımsız bir ülke değilsiniz, öyle sanıp
aldanıyorsunuz. Vahşi kapitalizmin ve Siyonizm’in bölgedeki çıkarları neyi
gerektiriyorsa o oluyor”
anlamına geliyordu.

Joe Biden: “Zamanı geldiğinde, Türkiye ile
ticari ilişkilerimizi bir sonraki adıma taşıyabileceğiz”
 
diyordu. Yani “Türkiye’nin İsrail çıkarlarını ne derece koruyup
kolladığına bakıp ona göre karar vereceğiz” 
demeye getiriyordu.

Joe Biden: “Türkiye, Kürt sorununda, Rum
Ortodoks Patrikhanesi’yle ilgili konuda ve diğer meselelerin çözümü yolunda
önemli adımlar atmaya istekli olduğuna dair cesaret verici sinyaller veriyor.
Ermenistan ve Kıbrıs ile ilgili sorunlarda da benzer vizyon ve ilerlemeyi
görmeyi umuyoruz”
 diyordu.

Bununla: “Türkiye öncelikle ve bizim istediğimiz
şekilde Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmalıdır. Ayrıca Ermenistan ve Kıbrıs’la
ilgili konularda da bizim arzu ettiğimiz biçimde davranılmalıdır”
 mesajı veriyordu.

Joe Biden: “Tarihin en güçlü ittifakı olan
NATO’nun üyeleriyiz. Kolektif savunmaya yönelik bağlılığımız çok önemli, bu
durum Türkiye’nin Suriye sınırına yerleştirilen patriot füze bataryalarında
kendini göstermiştir. Ancak birçok bakımdan dünya değişti ve bugün
ilişkilerimiz sadece savunma alanından ibaret olmanın çok ötesindedir. Uzun
zamandır askeri müttefikiz, ancak bugün durum bundan fazlasını
gerektirmektedir”
 
diyordu. Bu ifadeler: “Türkiye
Suriye meselesinde bizden daha fazla bir şey beklemesin. Suriye’ye kendisi
girsin ve ABD İsrail hatırına sıkıntılara göğüs gersin”
 manasını
içeriyordu.

ABD İncirlik’teki atom bombalarını yeniliyordu!

Tam bu süreçte ABD Başkanı Barack Obama, aralarında
Türkiye’nin de bulunduğu beş NATO müttefiki ülkede bulunan taktik nükleer
bombaların yenilenmesi amacıyla 2014 bütçe tasarısında 537 milyon dolar tahsis
ediyordu. New York Times gazetesi, “editörler kurulu” imzasıyla yayımladığı
başyazısında, ABD’nin Avrupa’da 180 kadar B61 tipi nükleer bomba
bulundurduğunu, “soğuk savaş döküntüsü” bu bombaların Belçika, Almanya, İtalya,
Hollanda ve Türkiye’de konuşlu olduğunu yazıyordu. Obama’nın bombaların
modernizasyonu amacıyla 2014 bütçe tasarısına da 537 milyon dolar koyduğu
hatırlatılıyor ve uzmanlar, bombaların yenilenmesi programının maliyetinin
hesaplanan 4 milyar doları aşarak 10 milyar dolara ulaşacağını bekliyordu.

İncirlik’te 90 atom bombası “yakın bir savaş” için mi
hazırlanıyordu?

Amerikan nükleer bombalarının nerelerde olduğu daha
önce WikiLeaks’ten sızan belgelerle ortaya çıkmıştı. Belgelerde ABD’nin
Avrupa’da bıraktığı 200 civarında taktik nükleer silahın çoğunun Türkiye,
Belçika, Hollanda ve Almanya’da bulunduğu belirtiliyordu. Belgelere göre,
Adana’daki İncirlik Üssü’nde ABD’ye ait 90 nükleer başlık bulunuyordu. CIA’ya
yakınlığı ile bilinen Washington Enstitüsü’nün yayınladığı Richard
Outzen imzalı bir raporda, Türkiye’de konuşlanmış Amerikan nükleer bombaları
harita üzerinde tam liste olarak gösteriliyordu. (Raporun aslı:
www.washingtoninstitute.org/uploads/Documents/pubs/PolicyNote12.pdf) Rapora
göre, İzmit, Balıkesir, Eskişehir, Konya, Ankara, Malatya ve Erzurum’da ABD’nin
nükleer silah depoları bulunuyordu. Raporda nükleer bombaların sayısı
belirtilmezken, Turgut Özal dönemi ABD-NATO-Türkiye ilişkilerinde en iyi dönem
olarak anlatılıyor, AKP dönemi de bu ilişkilerin tavan yaptığı dönem olarak
gösteriliyordu.

Başbakan ABD’nin atom bombalarına neden itiraz
etmiyordu?

Pakistan gezisi sırasında nükleer silah sahibi
ülkelere sert tepki gösteren Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, ABD’nin Türkiye’deki
nükleer silahlarına itiraz etmediği gibi, yenilemesine de tavır almadığı gözleniyordu.
Erdoğan, Pakistan’da Kaid-i Azam Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada,
“Kitle imha silahı hangi ülkelerin elinde? Kitle imha silahını elinde
bulunduran gelişmiş ülkeler, gelişmekte bulunan ülkelerde bulunmasını
istemiyorlar. Sadece kendilerinde olmasını istiyorlar. ‘Bende olur, başkasında
olmaz’ diyorlar. İşte bunun hesabını sormalıyız. Bunun dayanışması içinde olmak
durumundayız. Hayatımızda bir kez öleceğiz. Her gün bin kez ölmektense, bir kez
ölmek daha hayırlıdır”
 diye hava atıyordu.

Gezi Parkı tantanası “Petrol sömürge yasasını”
unutturuyordu!

Gezi Parkı eylemlerinin yoğun trafiği altında
Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanarak yürürlüğe konulan Türk Petrol
Kanunu’ndaki devlet hissesinin 8’de 1’i yani yüzde 12,5’lik oranı diğer
ülkelerle kıyaslanınca yeni yasanın bir kapitülasyon değil sömürge yasası
olduğu ortaya çıkıyordu!  Meclis’te kabul edilerek yasallaşan Türk Petrol
Kanunu’nda devlet hissesinin yüzde 12,5 oranında olması akıllara, “civar
ülkelerdeki oranın ne olduğu?”
 sorusunu getiriyordu. Gezi Parkı
olayları devam ederken hiç ülke gündemine taşımayarak ve tartışılmayarak geçen
Türk Petrol Kanunu’nun yabancı şirketleri Türkiye’ye çekmek için uygulanan
oranlar kafaları karıştırıyordu. Yeni Türk Petrol Kanunu ile Türkiye’nin yer
altı petrol rezervlerinin yabancı şirketlere açılması ile yabancı şirketlerin
önümüzdeki günlerde Türkiye’ye akın edeceği biliniyordu. Yabancı şirketlere
verilen haklar ve ayrıcalıklar ile TPAO’nun özelleştirilmesinin önünü açmasına
yönelik maddeler de dikkat çekiyordu.

Ancak, Türkiye’nin yabancı şirketlere tanıdığı
hakların diğer ülkelerde ne olduğuna ilişkin yaptığımız araştırmalar sonucunda
devlet hakkının sadece yüzde 12,5 olması çok düşük bir rakam olarak
gözüküyordu. Yabancı şirketin devlete ödeyeceği vergiler de buna dâhil edilince
Türkiye’nin bir yabancı şirketin petrol çıkarmasından elde edeceği gelir yüzde
30 düzeyinde kalıyordu. Hal böyle olunca petrol üreticisi ülkeler ve işgallerle
uğraşan Irak ve Libya’ya baktığımızda Türkiye’nin oranlarının çok düşük olduğu
ortaya çıkıyordu. Irak’ta şirketin maliyetleri ve devlete ödeyeceği vergiler
dışında devletin hakkı yüzde 20 iken bu oran Libya’da yüzde 15’i geçiyordu.
Vergiler de dâhil edilince bu oranlar Irak’ta yüzde 50’lere çıkarken Libya’da
ise yüzde 45’ler seviyesinde seyrediyordu. Yeni Kanuna göre Türkiye
petrollerinde imtiyaz sahibi kılınan yabancı (çoğu Yahudi ortaklı) şirketler
Kuzey Irak’ta yaptığı petrol antlaşmaları gereği çıkaracağı petrolün yüzde
85’inde hak sahibi oluyordu. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne de çıkardığı
petrolün yüzde 15’lik kısmını bırakıyordu.

Ekonomi sağlam temeller üzerinde mi oturuyor, yoksa
bataklık üzerinde mi?.. Siyonist Bernanke’nin bir cümlesi faiz ve doları
uçuruyor, borsayı çökertiyordu!

Üretim yerine borçlanarak ve sıcak paraya mahkûm
olarak işleyen işbirlikçi düzenin foyası ortaya çıkıyordu. Hükümet tarafından
hemen her fırsatta çok sağlam temellere sahip olduğu propagandasıyla şişirilen
ekonomi, ABD Merkez Bankası Başkanı’nın açıklamalarının ardından allak bullak
oluyordu. Tabir-i caizse FED Başkanı hapşırınca AKP ekonomisi zatürre oluyordu!

Ekonomiyi sadece mali piyasalardan ibaret gören ve
yaşanan ekonomik durgunluğu vatandaştan saklamaya çalışan hükümetin ekonomi
balonu ciddi bir sınavda sönüyordu. Üretim yerine yabancı kaynaklardan
borçlanmaya endekslenen ekonomi, mali piyasalardaki çalkantıyla sarsılıyor,
pamuk ipliğine bağlı olan ekonomik dengeler, Taksim Gezi Parkı olayları
sırasında kırmızı alarm vermeye başlıyor, ancak bu durum hükümetin her zamanki
hedef saptırmasıyla “Faiz lobisinin işi” diyerek geçiştirilmeye çalışılıyordu.
FED Başkanı Bernanke’nin açıklaması ise mali piyasaları tepe taklak ediyor,
dolar tarihi rekorunu kırarken, avro sert yükseliyor ve hükümetin pek bir önem
verdiği borsa çakılıyor ve borçlanma ekonomisi çöküyordu.

ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Bernanke, piyasaları
fonlamak anlamına gelen aylık 85 milyar dolarlık tahvil alımlarını 2014’te
bitireceklerini açıklayınca tüm dünyadaki mali piyasalar karışıyordu. ABD’nin
tahvil alımlarıyla Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere akın eden sıcak
paranın yeniden ABD’ye dönecek olması birçok ülke borsasının çakılmasına neden
olurken, birinciliği yüzde 6.82 düşüşle Borsa İstanbul kapıyordu. Dolar, tarihi
zirvesi olan 1.94 lira rakamını görürken, avro da 2.55’e kadar yükseliyordu.
Ekonomik büyümesini tamamen dış kaynaklara ve borçlanmaya bağlayan Türkiye,
ABD’nin bu kararıyla yabancı kaynak akışından da faydalanamıyordu.

Faiz lobisi öcü de Bilderberg cici mi oluyordu?

“2013 Haziran’ının başında yani Gezi olaylarının hemen
öncesinde gerçekleştirilen Bilderberg toplantılarına hükümeti temsilen Ali
Babacan’ı gönderip (üstelik “faiz lobisi” suçlamalarının göbeğine oturttuğu Koç
ve Sabancı Holding’den katılımcılarla birlikte), ondan sonra “dış mihraklar”
şeklinde vaveyla koparmak samimiyetten çok uzak görünüyordu. Hükümet
yetkilileri, küresel siyaset ve ekonominin önemli bir ayağını oluşturan ve
“faiz lobisi” gibi bir öcünün küresel ölçekte hamisi olan Bilderberg’i, yoksa
Kanarya Sevenler Derneği mi sanıyordu?” sorusu hala yanıtını arıyordu!..

Eski MİT’çi Eymür'e göre: Erdoğan'ın CIA bağlantıları
ne anlama geliyordu?

“MİT’in en meşhur isimlerinden Mehmet Eymür, sontv
sitesinde yazdığı “İki tatlı söz” başlıklı yazısında Tayyip Erdoğan’a
tavsiyelerde bulunurken önemli bilgiler de veriyordu.

Eymür, “24 Temmuz 1999’da cezaevinden tahliye
olan Erdoğan, 14 Ağustos 2001’de kurucuları arasında olduğu AKP’nin Genel
Başkanı seçildi. Erdoğan 2002 başında ABD’yi ziyaret etti ve ABD’deki Türkiye
masasına bakan şefler tarafından misafir edildi”
 diye yazıyordu.

Esasen, bu bilgiler özellikle Turan Yavuz, Yılmaz
Polat, Savaş Süzal gibi Washington’da görev yapan Türk gazeteciler ve ayrıca
Tuncay Özkan tarafından da dile getiriliyordu. Fakat ilk defa Türk
istihbaratında önemli görevler yapmış bir kişi, Tayyip Erdoğan’ın CIA’nın
Türkiye masası şefleri ile görüşmüş olduğunun altını çiziyordu!

AKP’nin bir ABD projesi olduğunu, biz 26 Ağustos 2001
tarihinde belgesiyle ortaya koymuş, parti programının bile CFR’den
gönderildiğini ispatlamıştık. Erdoğan’ın dediği gibi “Türk Baharı”, 2002’de
başlamıştı. Erdoğan, daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, ABD
Büyükelçisi Morton Abramowitz ve CIA’nın önemli şeflerinden Graham Fuller ile
temasa geçmişti. Abdullah Gül de farklı kanallardan aynı kişilerle devamlı
temas halindeydi. Tayyip Erdoğan, Amerika’nın Adana Konsolosu Elizabeth
Shelton, ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Caroline Hagins, ABD Büyükelçilik
Müsteşarı Silwer Lawrens ve CIA görevlisi Kenny Bob ile de görüşüyordu! Tayyip
Erdoğan’ın hapisten çıktıktan sonra, 2002’de ABD’de kimlerle görüştüğünü,
rahmetli Turan Yavuz,  “Çuvallayan İttifak”  kitabında tek tek
açıklıyordu. Aynı bilgilere Merdan Yanardağ da 2007 yılında çıkan  “Bir
ABD projesi olarak AKP”  adlı kitabında yer veriyordu.

Turan Yavuz’a göre; Cüneyd Zapsu, Erdoğan’ın
temaslarını “çizmeli adam” lakabıyla tanınan Grenville Byford adındaki arkadaşı
kanalıyla sağlıyordu. Byford’un eşi Orit Gadiesh, İsrailli bir generalin kızı
ve ayrıca Simon Peres’in baldızı ve danışmanı oluyordu. Daha 17 yaşındayken
İsrail Genelkurmay Başkanı’nın askeri istihbarat biriminde asistan olarak
çalışma hayatına atılıyordu.

Erdoğan, Washington’a ayak bastığında Eymür’ün dediği
gibi Türkiye uzmanları olan eski CIA yetkilisi Graham Fuller, eski Ankara
Büyükelçisi Morton Abramowitz ve Henry Barkey gibi uzmanlarla baş başa
yemeklerde buluşuyordu. Bunun yanı sıra, CIA’nın düşünce kuruluşu olarak anılan
Rand Corporation, aracılık kurumu Lehman Brothers, Amerikan Yahudi Kongresi ve
Amerikan Yahudi Komitesi yetkilileri ile görüşüyordu. Son olarak, Tayyip
Erdoğan ve Cüneyd Zapsu, Richard Perle’ün Washington-Maryland sınırındaki Chevy
Chase Mahallesi’nde bulunan üç katlı evine de gidiyordu. Perle, Erdoğan’a,
AKP’nin iktidara gelmesi halinde, Ortadoğu’da Washington’un sorunlu olduğu
birçok ülkeye “ılımlı İslam modeli” ile “örnek” teşkil edeceğini ve Bush
yönetiminin bu konuya çok önem verdiğini söylüyordu.

Mehmet Eymür, Erdoğan’ın yıldızının, asıl İstanbul’da
sinagoglara saldıran teröristlere meydan okuması ile parladığını, bu tutumu
sayesinde 2004 yılında ABD Başkanı Bush ile görüşmeye gittiğinde sıcak bir
şekilde karşılandığını, ABD’de çok kuvvetli ve etkin bir topluluk olan “ABD
Yahudi Teşkilatı”nın ona “Yahudi Cesaret Madalyası” taktığını, ondan sonra
Tayyip Erdoğan’ın yıldızının hızla parladığını yazıyordu.

Necmettin Erbakan da bu görüşteydi, AKP iktidarı için,
“AKP’yi dış güçler kullanıyor. AKP, Haim Nahum doktrininin taşeronudur”
diyordu. Şimdi, Taksim yürüyüşleri bahanesiyle aynı Tayyip Erdoğan’ın yıldızını
parlatanlardan şikâyetçi olması, protestoları bu güçlerin organize ettiğini
açıklaması”[1] acaba
pişman olup artık Milli çizgiye kaydığını mı, yoksa ülkemize yeni ve daha
tehlikeli tuzaklar tezgâhlandığını mı gösteriyordu?

Çünkü tam da Gezi provokasyonları sürecinde Siyonist
İsrail’in gizli istihbarat kuruluşu MOSSAD’ın başkanı Tamir Pardo’nun
Türkiye’ye yaptığı gizli ziyaret akıllarda soru işareti oluşturuyordu.

MOSSAD Başkanı Siyonist Pardo ve MİT müsteşarı Hakan
Fidan arasında yapılan görüşmede Gezi Parkı eylemlerinin de masaya yatırıldığı
ve bu konu üzerinde değerlendirmeler yapıldığı iddia ediliyordu. Üstelik MOSSAD
Başkanı, Gezi olayları başladıktan bir hafta sonra geliyordu. 1948 yılında
Filistin topraklarını işgal ederek, Ortadoğu’nun bağrına zehirli bir hançer
gibi saplanan Siyonist İsrail’e hizmet eden gizli istihbarat servisi MOSSAD’ın
kirli tarihinde Müslümanlara yönelik hazırlanan ne tezgâhlar ve katliamlar
biliniyordu. Hani Recep Bey, İsrail’e hava atıp duruyordu? Yoksa Başbakan’ın
İsrail’e yönelik kurusıkı blöfleri derin Türkiye-İsrail ilişkilerini halktan
gizlemeyi mi amaçlıyordu?

Terörist İsrail devletinin sözde kuruluş tarihi olan
1948’den bir yıl önce Tel Aviv’de kurulan MOSSAD’ın İbranice’de açılımı ‘Özel
Operasyonlar Enstitüsü’ anlamına geliyordu. MOSSAD, Filistin topraklarına
yaptığı hain saldırılarla kadın, çocuk, ihtiyar, hasta ayırmadan binlerce
masumun üzerine ölüm bombaları yağdıran işgalci İsrail’in varlığının devamı
için her türlü ihanet planlarını devreye sokmaktan çekinmiyordu. Onlara göre
yaptıkları aşağılık katliamların, Müslümanlara verdikleri her zararın nihai olarak
tek amacı: İçinde Güneydoğu bölgemizin de yer aldığı Nil ve Fırat arasındaki
toprakların sahibi olmak yani Arz-ı Mevud-u kurmak oluyordu.

Öcalan’ın istediği konferansta seçimden önce yeni
anayasa şartı konuşuluyordu

Demokrasi ve barış Konferansı sonuç bildirgesinde,
Meclis’te bulunan siyasi partilere, “iktidar ve muhalefetiyle yasal
reform girişimlerinin ve demokratikleşmenin hızlandırılması, yeni anayasa
çalışmalarının, seçimlerden önce sonuçlandırılması”
 çağrısı
yapılıyordu. Abdullah Öcalan’ın, Ankara, Diyarbakır, Brüksel ve Erbil’de
düzenlenmesini istediği dört konferansın ilki Ankara’da yapılıyor, CHP Genel
Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Parti Meclisi Üyeleri Gülseren Onanç, Basın
ve Propagandadan Sorumlu Başkan Yardımcısı Ali Arif Özzeybek’in de katıldığı
“Demokrasi ve Barış” adlı konferansın sonuç bildirgesinde şu görüşlere yer
veriliyordu:

Yeni anayasa

Çözümün yalnızca tek taraflı fedakârlıklarla
sağlanamayacağını değerlendirerek, Meclis’te bulunan siyasi partilere çağrı
yapıyoruz. İktidar ve muhalefetiyle yasal reform adımlarının,
demokratikleşmenin hızlandırılması, yeni anayasa çalışmalarının seçimlerden
önce sonuçlandırılması, çözüm sürecinin ruhuna uygun bir çalışma temposunun,
tarzının ve dilinin parlamentoda geliştirilmesi gerektiğini belirtiyoruz.

Kesintisiz süreç

Konferansımızın, müzakere sürecinin kesintisiz olarak
sürdürülmesi için kararlı bir tutum ve çaba içerisinde olacağını ilan ediyoruz.

Öcalan’a özgürlük

Abdullah Öcalan’ın “sağlık, güvenlik ve özgürlük
koşullarının” sağlanması ve toplumun çeşitli kesimlerinden oluşan heyetlerle
iletişim imkânlarının yaratılması gerektiğini belirtiyoruz. Halkların dil,
kültür, inanç ve kimlik haklarının evrensel olduğunu, bunların bir pazarlık
konusu haline getirilemeyeceğini ve bu hakların eşit yurttaş olmanın gereği
sayıldığını bir kez daha vurguluyoruz.

 “Soykırımla Yüzleşme”

Gerçek bir barışın sağlanması için bugünden başlayarak
geçmişe kadar uzanan tüm katliamlarla, faili meçhullerle, kayıplarla,
soykırımlarla yüzleşmenin vazgeçilmezliğinde birleşiyoruz ve günümüzden geriye
doğru, insanlığa karşı işlenmiş bütün suçları, zaman aşımı olmaksızın ortaya
çıkarmak ve adaleti tesis etmek için üzerimize düşen her şeyi yapacağımızı
belirtiyoruz.

Ortadoğu’da Barış

Barışın sadece Türkiye’de değil, Ortadoğu ve Suriye’de
de gerçekleşmesi hedefinin Konferans katılımcılarının ortak mücadele konusu
olduğuna işaret ederken, Reyhanlı’da yaşanan katliamın barış ihtiyacının ne
kadar acil olduğunu gösterdiğini vurguluyoruz. (Yani İsrail’le uyumlu
davranılmasını ve Arz-ı Mev’ud (BOP) hedefine hizmet sunulmasını istiyoruz…)

Bildirgede ayrıca Akil İnsanlar ve Çözüm Komisyonunun
olumlu, ama yetersiz bulunduğu vurgulanıyordu. Ve zaten İmralı ziyaretinden
dönen BDP heyeti: “Öcalan’ın; çözüm sürecinde birinci aşamanın başarıyla
geçilip şimdi ikinci aşamaya gelindiğini ve Türkiye halklarının (artık bir tek
millet yok) tüm demokratik haklarının verilmesi gerektiğini” söylediği
açıklanıyordu. Yani açılım sürecini Abdullah Öcalan üzerinden Dış odaklar
yönetiyordu.

Bu arada, “efendim Kürdistan’a demokratik
özerklik verilmekle Türkiye resmen bölünmeyecek ve haritamız değişmeyecek”
 sözleri
çok tehlikeli ve tahripçi bir yalanı gizliyordu. Evet, “demokratik özerklik”le
Güneydoğu’muz belki resmen bölünmüyor, ama fikren ve fiilen kontrolümüzden
çıkmaya başlıyordu. Aynen Kuzey Irak Kürdistan’ı gibi, bütün genel sıkıntıları
ve masrafları Türkiye Cumhuriyeti’nin sırtında bırakılıyor, ama içişlerinde ve
dışişlerinde bağımsız davranma yolu açılıyordu. Yani “Nikahı
Türkiye’nin boynunda, ama irtibatı ABD ve İsrail’in koynunda”
 bir
durum oluşturuluyordu!? Tam bu sırada Şırnak’ın Cizre İlçesinde PKK asayiş
birimleri oluşturup resmigeçit yaptırıyor ve denetimlere bile başlıyordu. PKK’nın
Kürdistan Polis Teşkilatı
 olan bu küstah girişim, hayret; ne yandaş ne
de laik medyada asla yer almıyor, ana muhalefetten hiçbir tepki gelmiyordu.

İşte böyle bir süreçte, Fetullah Gülen’in “Kürtlerin
anadilde eğitim arzularının, onlara bahşedilecek bir lütuf değil, doğuştan
verilen bir temel insan hakkı olduğunu”
 açıklaması da, ABD Yahudi
Lobilerinin şeytani amacını yansıtıyordu ve gerçekleri saptırıyordu. Çünkü bir
toplumun anadilini konuşması ve çocuklarına öğretip aktarması bir temel insan
hakkıydı;  ama Kürtçenin ikinci bir resmi eğitim dili yapılması
Türkiye’nin parçalanma aracıydı, bunun “temel insan hakkı” sayılması yanlıştı
ve böyle bir ihtiyaç da bulunmamaktaydı.

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası seçimlerinde
PKK/BDP’nin desteklediği aday“Kürdistan’ın dört parçasının ekonomik birliği
için”
 yardım istiyordu!

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) başkanlığı
seçimleri için yapılan kampanyada “Büyük Kürdistan” propagandası öne çıkıyordu.
BDP ve DTK’nın desteklediği Yahudi asıllı Kürt aşiretlerinden Filiz
Bedirhanoğlu grubu tarafından asılan pankartlarda, “Kürdistan’ın dört
parçasının ekonomik birliği için” destek isteniyordu. Filiz Bedirhanoğlu grubu
tarafından cadde ve sokaklara asılan afişlerde “Büyük Kürdistan” vurgusu öne
çıkıyor, afişlerde, “Kürdistan’ın dört parçasının ekonomik birliği
için mavi listeyi destekleyelim” ve “Talan edilen Kürdistan kaynaklarını
yeniden inşa etmek için tüm yurtsever ve demokratları, Diyarbakırlıları Ticaret
ve Sanayi Odası seçimlerinde Mavi listeyi desteklemeye çağırıyoruz”
 ifadeleri
kullanılıyordu.

AKP ve BDP’lilerden sonra ‘açılım’a destek veren bir
grup CHP’li vekil Cemaat’in davetlisi olarak ABD’ye gidiyordu. Heyetin başında
Gölge CIA olarak bilinen Stratfor belgelerinde TR 705 olarak kodlanan Sezgin
Tanrıkulu bulunuyordu.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ardından ABD’ye uçan DTK Eş
Başkanı Ahmet Türk’ün yanı sıra CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu
başkanlığında bir CHP heyetinin de ABD’ye gittiği ortaya çıkıyordu. CHP
heyetinin ABD’ye Fetullah Gülen cemaatine yakın kuruluşların düzenlediği
Anadolu Kültürü ve Yemek Festivali kapsamında davet edildikleri belirleniyordu.
Başbakan Erdoğan’ın Amerika ziyaretinin ardından Washington’a giden BDP’li
Ahmet Türk ABD’de yetkililerle görüşüp talimat alıyordu. ABD yönetiminden
“açılım” sürecine destek isteyen Türk’ün Fetullah Gülen’le de görüşmeyi
planladığı iddia edilirken, BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Gülen ziyaretine
ilişkin, “Bir randevumuz yok. Bu konuda kapalı, tutucu değiliz” diyordu.

AKP ve BDP’lilerin ABD’yi ziyaret trafiğini sürerken,
açılım sürecine bir grup milletvekiliyle destek bildirisine imza atan CHP Genel
Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun da Gülen cemaatine yakın kuruluşların
davetlisi olarak ABD’de bulunması dikkat çekiyordu. CHP heyetinde Tanrıkulu’nun
yanında İstanbul Milletvekili Melda Onur ile Haydar Akar’ın da ABD’ye gittiği
öğreniliyordu. Tanrıkulu’nun ABD’de kimlerle görüştüğüne ilişkin bilgi
verilmezken, heyetin ABD’ye CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun onayıyla
gittikleri ifade ediliyordu.

AKP ve BDP’liler de katılıyordu!

Gülen Cemaatine yakın kuruluşların organize ettiği
Anadolu Kültürü ve Yemek Festivali açılışında AKP’yi Gülşen Orhan, Fahrettin
Poyraz, BDP’yi ise Altan Tan temsil ediyordu. Los Angeles’te düzenlenen
festivalin açılışında Amerikan Meclis Üyeleri Ed Royce, Michael Honda, Dana
Rohrabacher, Joe Baca, Alan Lowenthal da yer alıyordu. Ankara Büyükşehir
Belediye Başkanı Melih Gökçek ise sponsor olarak festivale Mehter takımı
gönderiyordu.

Cemaatten ürken Başbakan TSK’yı niye takmıyordu?

Hatırlayınız Tayyip Erdoğan Hakan Fidan’ın ifadeye
çağrılması olayında Cemaat kadrolarını kastedip “Devlet içinde devlet
var”
 ifadesini kullanıyordu. Bu Tayyip Erdoğan “Odama böcek
koyup beni dinliyorlar”
 deyip yine o çevreyi ima ediyordu. Bu
Tayyip Erdoğan Reyhanlı’daki bombalama olayı istihbaratının gizlenmesi
bağlamında yine Cemaat kadrolarını işaret ediyordu.

Hal bu iken aynı Tayyip Erdoğan, “Fetullah Gülen ile
görüşülür mü” sorusuna, “Gökten ne yağar da yer kabul etmez” şeklinde bir
karşılık veriyorsa bunun okuması elbette muhabbet ve saygı değil tersine Gülen
Hareketinin caydırıcılığıdır. Çünkü Cemaat, ABD derin devleti olan Yahudi
Lobilerince daha bir kollanmakta ve kendilerine yakın bulunmaktadır. Tablo bu
ise şöyle bir soru kaçınılmazdır:

F Tipi Cemaat gibi sadece devlet içinde kadroları olan
bir sivil yapıdan ürken bir Başbakan nasıl TSK gibi bir kurumu zerre takmıyor
ve haklı taleplerini hesaba katmıyordu?

Bu sorunun cevabı Pentagon ile İsrail’in etkisinin
yanı sıra Genelkurmay’ın mesela bir F tipi Cemaat kadar bile Başbakan’ın
nezdinde caydırıcılığının olmamasıdır ki bu fotoğrafı birileri Karargâhın
işbirlikçiliği şeklinde de okuyabilir…” diyen Sabahattin Önkibar kimleri niye
kışkırtıyordu?

Emniyette Erdoğan Cemaat kapışması sürüyordu

İstihbarattan sonra sıra KOM’a geliyordu. Emniyet’teki
kilit görevlerde yapılan değişiklikler, iktidar içerisindeki tartışmayı daha da
derinleştiriyordu. Ergenekon, Balyoz ve benzeri operasyonları uygulayan
birimlerden biri olan İstihbarat Dairesindeki tasfiye atamaların ardından, bir
diğer kritik birim olan Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire
Başkanlığı’nda da önemli değişiklikler yapılacağı konuşuluyordu. Emniyet
İstihbarat dairesi Başkanlığına Engin Dinç’in göreve getirilmesinden sonra iki
daire başkan yardımcısı ve 8’i üst düzey olmak üzere toplam 12 kişi
görevlerinden alınarak pasif görevlere atanıyordu. Daha sonra İstihbarat Daire
Başkanlığı’nın arkasından Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi
üzerinde çalışıldığı bildiriliyordu. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele
Daire Başkanlığı ve bağlı şubelerinde 2006 yılında yapılan kadro operasyonuyla
eski ekip tasfiye ediliyor, bu birim tertiplere uygun bir hale getiriliyordu.
Daire Cemaat’e yakın emniyetçilerin kontrolüne giriyordu. Şimdi daha önce
tasfiye edilen eski ekibin, yeniden kritik görevlere getirileceği ve
“dizginleri ele alacağı” konuşuluyordu. Bu gelişmeler üzerine F tipi medyadan
tepki geliyor, Taraf ve Bugün gazeteleri Emniyet’teki tasfiye operasyonlarını
birinci sayfaya taşıyordu.

Ha sahi, bizleri sürekli “komploculuk”la suçlayanlar,
Gezi olayları nedeniyle Başbakan’ın ağzından düşürmediği “dış güçler ve faiz
lobileri” ithamlarını nasıl yorumluyordu? Bu sözler ciddiye mi alınıyordu,
yoksa komplo teorisi mi sayılıyordu?



[1] Arslan Bulut, Yeniçağ

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi