Anasayfa » ADİL DÜZENDE VERGİ

ADİL DÜZENDE VERGİ

Yazar: yonetici
0 Yorum 244 Görüntüleyen

·     ADİL DÜZENDE VERGİ

 

Adil Düzen’de Vergi Sistemi şöyle olacaktır:

1- Tek cins vergi konulacaktır. Oda “Servet ve üretim vergisi” olacaktır.

2- Gelirden ve ücretten vergi alınmayacaktır.

3- Para yerine “üretimin mal cinsinden ” de vergi toplanacaktır.

4- Vergide vatandaşın beyanı esas alınacak, ama ancak o
beyan edilen miktarı kadar sigortalı yapılacak veya istimlak durumunda o beyan
geçerli sayılacaktır.

5- (Maden işletmelerinden beşte bir, tabii sulanan ve az
emek harcanan zirai gelirden onda bir, masraflı ve modern ziraattan yirmide
bir, servetten ve sınai mamullerden kırkta bir) gibi üretimden alınan vergi
payı anayasa ile belirlenmiş olacaktır.

6- Devlet kar ortaklığı yatırımlarından ise ayrıca vergi
istemeyip sadece katılım payını alacaktır.

Bu konuyu
biraz daha açmamız gerekiyor;

Şöyle
ki; Bir toplumda ekonomik dengenin sağlanması ve korunması için “üretilen
toplam malın, tüketilen toplam maldan fazla olması gerektiğini” biliyoruz…

Bir
ülkede hem herkesin yararlanacağı ve ihtiyaç duyacağı yol, su elektrik, eğitim
sağlık haberleşme ve savunma gibi ortak hizmetlerin yürütülmesi… Hem de
çocuk, hasta, sakat, ihtiyar, işsiz ve yoksullar gibi hiç üretmeden devamlı
tüketmek durumunda bulunan kimselerin… Ve asker, polis, işçi, memur ve diğer
hizmetlilerin ihtiyaç ve ücretlerini karşılamak üzere devlet ” vergi”
almak zorundadır.

İbn-i
Hazm, “Akrabalara, yoksullara ve yolculara haklarını ver[1]Ayetinin Hz. Ali (ra) tarafından söyle tefsir edildiğini açıklar:

Zenginlerin serveti üzerindeki yoksulların hakları, onların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak ve insanca yaşam şartlarını sağlayacak genişliktedir.şayet bir ülkede, yoksullar ve işsizler ve sefilse bunun sebebi zenginlerin ihmali ve devletin düzensizliğidir.” [2]

Said
Alizade Hanefi ise devlet başkanının görevlerini sıralarken şunları söy1er:

ÜIkede hiçbir dilenci, borçlu, fakir,
bakımsız ve sahipsiz kimse bırakmayacak tedbirleri almak devletin asıl
görevidir. Devlet ve hükümet başkanları her konuda adalet etmeli, zalimlerin
zayıfları, zenginlerin fakirleri ezmesine ve sömürmesine asla fırsat
vermemelidir.”
Bu da ancak, İslamın öngördüğü dengeli bir düzen ve
adil bir vergi sistemiyle mümkündür. [3]

Vergi toplamanın gereği
üzerinde devletler ve sistemler arasında ittifak vardır. Asıl fark, bu verginin
nereden ve nasıl alınacağı konusundadır. Bu hususta genelde iki temel görüş ve
uygulama vardır.

1
– Batıl ve kapitalist sistemlerde olduğu gibi, vergiyi gelirden ve nakit (para)
olarak almak,

2
– Vergiyi servetten ve üretimden, “mal
olarak almak.

Bizim
inandığımız ve savunduğumuz “Adil Düzen” de vergi “servetten ve üretimden
alınacaktır. Mükellefin hazır parası yoksa ve istiyorsa “ürettiği maldan borcu kadar vergi ödeyebilme
kolaylığı da sağlanacaktır. Çünkü maldan alınacak vergiler piyasada mal ve para
darlığı oluşturmaz. Sermaye ve emek sonucu üretilen mallardan, herkes
tarafından bilinen kırkta bir gibi sabit oranda ve mal olarak alınacak vergi,
piyasadan aynı ölçüde para ve malın hazineye çekilmesi demektir ki bu durum
piyasadaki fiyat dengesini bozmaz.

Ancak,
bugün olduğu gibi, verginin “gelirden
ve
ille de para olarak” alınması ve çok çeşitli
vergi türlerinin bulunması durumunda ise, piyasadan bir anda büyük miktarda
para çekilecek demektir. Bu ise otomatikman fiyatları artıracağından ve geliri
az olanlar ihtiyaç duydukları malları yeterince alamayacaklarından yaşam
koşulları güvence altında olmayacaktır.

Verginin
gelirden alınması ve faizlerin masrafa yazılması, zamanla servetin belli
ellerde toplanmasını ve tekelleşmeyi doğuracak, giderek “zengin daha zengin, fakir ise daha fakir” olacak, bu zulüm ve
dengesizlik çeşitli anarşi, ahlaksızlık ve ayaklanmalara zemin hazırlayacaktır.

Halbuki verginin servetten ve üretimden, hem de mal
olarak alınması, servetin üst sınırını belirler. FazIa servete fazla bakım ve
onarım ve o nispette fazla vergi bineceğinden, bu durum servetin belli ellerde
birikmesini ve tekelleşmeyi önler. Sermaye ve üretim vergisi demek olan bu
uygulama toplumda zenginle fakir arasındaki adil dengeyi kuran ve koruyan tek
sistemdir ve bu suretle:

 “(Adil vergi olarak zekat emredildi) Ta
ki (mal ve servet) içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir nesne
olmasın…” [4]
ayetinin
hikmet ve hedefi de gerçekleşmiş olacaktır.

Adil düzende;

1- Verginin servetten alınması,

2- İcabında üretilen mal cinsinden de toplanması,

3-
Vergi cinsinin, miktarının (% de oranının) ve ödeme zamanının belirli olması,

4-
Yüzlerce değil, tek çeşit vergi bulunması…

Hem
bugünkü vergi kargaşasını, hem vergi kaçakçılığını, hem de bir türlü başa
çıkılamayan istismar ve suistimallerin önlenmesi bakımından da ideal bir
uygulamadır.

Vergi
servetten ve üretimden alındığı için bunları saklamak ve gizlemek imkanı da
yoktur. Ayrıca Adil Düzende, “ödenen
vergi nispetinde faizsiz kredi alma
” durumu söz konusu olacağından
herkes vergisini fazlasıyla ödemeye özenecektir.

Ama
vergi gelirden alındığında, çeşitli hilelerle geliri az göstermek, hatta zarar
ve iflas göstermek mümkündür. Hem zaten zenginler vergisini tamamen ödeseler
bile, bunu, sonunda malı alan tüketicinin sırtına yükleyeceklerinden yine
ezilen fakir halk olmaktadır.

Üstelik
Adil Düzende kişiler ödedikleri vergilerin en hayırlı hizmetlere gideceğinden
emin olduklarından, bunu ibadet bilerek ve uhrevi yatırım kabul ederek seve
seve verecekler, vergi kaçakçılığına tenezzül ve tevessül etmeyeceklerdir.

Adil
ekonomide, üretilen ve ticareti yapılan her maldan, mükellef isterse kendi
cinsinden vergi alınma imkanı vardır. Koyundan koyun, buğdaydan buğday,
gömlekten gömlek, ayakkabıdan ayakkabı, buzdolabından buzdolabı, motordan motor
alınması gibi… Vergilerin böyle her maldan ayrı ayrı alınabilir olması,
mallar arasındaki fiyat dengesini koruyacak ve o ülkede her cins maldan eşit
miktarda eksilmiş olacaktır. Böylece piyasadan sadece bazı cins malların veya
paranın  çekilmesi ve azalması söz konusu
olmayacaktır.

Her
cinsten “maI” olarak
alınan bu vergiler, ya muhtaç ve müstehak olanlara – ihtiyaçları varsa aynen
verilir. Veya malın para ettiği bir mevsimde satışa arz edilerek bütçeye gelir
sağlanır ve elde edilen para gerekli yerlere harcanır. Bu durum aşırı fiyat
dalgalanmalarını önlediği gibi, piyasayı da canlandırmış ve üretimi teşvik
etmiş olur. Ve tabi isteyene vergisini nakit para olarakta ödeyebilme kapısı
açıktır.

Ancak,
verginin gelirden ve nakit olarak alınması durumunda ise bu kadar paranın
piyasada çekilmiş olacağını yukarıda arz etmiştik. Bu iş, genellikle üretilen
malların satışa sunulduğu mevsimlerde olacağından, piyasada oluşacak para
darlığından ötürü mal fiyatları değerinden aşağı düşecek, üretici malını çok
ucuza elinden çıkarmak zorunda kalacaktır. Böylece üretici mağdur edilecek,
vurgunculara ve karaborsacılara fırsat doğmuş olacaktır. Çünkü ucuzluk
mevsiminde çok düşük fiyatlarla malları toplayıp depo edecekler ve ileride
birkaç misli karla satışa çıkaracaklardır.

Malları
böylesine ucuza kapatıp depolayan büyük sermaye çevreleri bu malları, ihtiyaç
duyulan mevsimlerde, çok yüksek fiyatlarla piyasaya süreceklerdir. Bu sefer
memur ve işçi sınıfının alım gücü düşeceğinden, devlet maaşlara zam ve
ikramiyeler eklemek zorunda kalacak, bunu karşılamak için de ya karşılıksız
para basacak veya yeni vergiler koyacaktır. Bunlar da yine fiyatları
artırmaktan ve enflasyonu hızlandırmaktan başka işe yaramayacaktır.

Ve
böylece gelirden ve para olarak alınacak vergiler devamlı pahalılığı ve
enflasyonu körükleyeceğinden hayat çekilmez olacak, sanayi ve yatırım duracak,
mecburi iç ve dış borçlanmalar ülkeyi çıkmaza ve çöküntüye sürükleyeceklerdir.

Nakit (para) olarak ve gelirden alınan vergiler hem
piyasada para darlığını, hem de malların ucuza satılmasını netice verdiği için
vurguncu ve fırsatçı tüccar bu ucuzluk mevsiminde bankalardan faizli kredi
alarak malları yok pahasına toplayıp, ileride yüksek fiyatlarla satması sonucu,
bu sefer faiz oranları da hızla yükselmekte ve artık parası olan yatırım ve
üretim yerine faize ve kolayından kazanç yollarına yönelmekte ve giderek ekonomik
hayat körlenmekte ve kirlenmektedir. Halbuki maldan alınan sermaye vergisi ise
üretici ile tüketici arasındaki aracı karını en az düzeye indirdiğinden dolayı,
bazılarının bedavadan köşeyi dönmesine fırsat vermemekte, fiyatları dengede
tutmaktadır.

Gelir
vergisinin devlet bütçesi yönünden olumsuz bir neticesi de şudur: Kıtlık ve
kriz yıllarında gelir az olacağından toplanan vergi de az olacaktır. Oysa böyle
yıllarda devlet daha fazla harcamaya gerek duyacağından bütçe açığı ve dış
borçlanma kaçınılmaz olacaktır. Halbuki Adil Düzende vergi, üretilen ve satışa
sürülen mallardan alınacağından, kıtlık yıllarında ise – daha çok para ettiği
için piyasaya – saklanan veya ithal edilen – mal sürümü artacağından,
dolayısıyla devletin eline geçecek vergi miktarı bolluk yıllardan fazla olacak
ve böylece açık kapatılmış olacaktır.

Sermaye
vergisi aynı zamanda insanları harekete ve üretime zorlar. Çünkü, sermaye
sahipleri zarar etseler bile, nisap miktarının altına düşmedikçe, her yıl vergi
ödemek zorunda oldukları için, sermayelerini boş bırakmayıp çalıştırmak ve
çoğaltmak isteyeceklerdir. Bu durum ise haliyle paraya hız kazandıracak,
paranın hareketlenmesi de ekonomiyi canlandıracaktır.

Bugünkü düzende olduğu gibi, paranın
piyasadan çekilip bankaya koyularak atıl hale getirilmesi ise ekonomide
durgunluğa yol açar ve ülkeyi çıkmaza sokar. Bundan kurtulmak için paranın
durmaması, faizin olmaması ve her türlü teşebbüs imkanlarının sağlanması ve
teşvik edilmesi gerekir. Böyle olunca parası olanlar ya kendileri sanayi ve
yatırıma yönelecekler veya paralarını faizsiz olarak – karzı hasen – cinsinden
banka müteşebbislere borç vermek durumunda kalacaklardır.  Ülkede faiz ve enflasyon olmadığı için,
paraları değer kaybetmeyecek, devlet garantisiyle ve Allah rızası için verdikleri
borç paranın ise vergisinden kurtulmuş olacaklardır.

Veya
sermayesi olanlar yatırımcı müteşebbislerle ortak olacak, karlarını
bölüşeceklerdir. Zarar etmeleri halinde ise biri sermayesinden, diğeri
emeğinden kaybetmiş olacaktır.

Bazı
kimseler faizin para hareketini canlandıracağını zannetse bile gerçek bunun tam
aksinedir. Çünkü parası olanlar, başkasına borç vermeyip kendisi de yatırım
için riske girmeyip, faiz getirsin diye parasını bankaya koyacağından ekonomik
durgunluk baş gösterecektir. Bunun sonucu giderek mallar pahalılaşır, enflasyon
artar. Bu ise tekrar faizin yükselmesini ve karşılıksız yeni para basımını
kaçınılmaz kılar. Derken piyasa söner ve ekonomi çöker.

Verginin
gelirden alınmasının diğer yıkıcı bir etkisi de şudur: Gelir vergisi, müteşebbisleri
ve mükellefleri, “vergilerini peşin ödeme” mecburiyetinde bıraktığı için – yani daha üretime
geçmeden vergi alındığı için – artık herkes işçi çalıştırmaktan ve yatırıma
yönelmekten kaçınmakta, sermayesini ya ticarete yatırmakta, ya makine ile üretimi
tercih etmektedir. Bunun sonucu ülkede üretim düşmekte, işsizlik sorunu baş
göstermektedir. Neticede ise halkın satın alma gücü tabiatıyla azalacağından,
üretilen mallar iç piyasada müşteri bulamayınca mecburen dış pazarlara ihraç
etmek için de devlet teşvik primleri ödemek zorunda kalmakta ve hayali
ihracatçılık ve fatura kaçakçılığı gibi çeşitli yolsuzluklar çoğalmaktadır.

Halbuki
sermaye ve üretim vergisini esas alan Adil Düzen de örneğin bir gübre fabrikası
kuranlar ve orada çalışanlar, o fabrika tamamlanıp üretime geçinceye kadar asla
vergi ve prim ödemeyeceklerdir. Ellerindeki sermayenin tamamı yatırıma ve
üretime harcanacağından hem tesisler çok daha erken bitirilecek, hem de o
fabrika daha büyük bir kapasitede kurulmuş olacağından böylece daha çok üretim
yapacaktır.

Yani
o fabrika günde bin torba yerine, bin beş yüz torba gübre üreteceğinden, üç yüz
kişinin yerine beş yüz kişi çalıştırılabilecektir.

Devlet
ise bu fazla üretimden – gübre olarak daha fazla vergi alacağından hem milli
servet hem de bütçe gelirleri birkaç misli artmış olacaktır.

Üstelik
bugünkü sömürü sistemlerinde olduğu gibi, bütçeler çoğu lüks ve israf olan
giderlere göre gelir toplama” şeklinde hazırlanmayıp,
Adil ekonomide “gelirlere göre verimli ve dengeli harcama” prensibi uygulanacağından en kısa zamanda “Adil Düzen ve Refah Toplumu” doğmuş ve böylece “dünya cenneti
kurulmuş olacaktır.

Şimdi
ister istemez, Peygamber Efendimizin şu mübarek sözünü hatırlıyoruz. Buyurdular
ki:

” Muhakkak hepiniz Cennete
gireceksiniz. Ancak cennete girmek istemeyenIer hariç…”

Sahabi
sordu:

Kim
Cennete girmek istemez, Ya Resulullah?

Cevap
verildi:

“(Bakımını en güzel şekilde yapan
ve her ihtiyacını karşılayan merhametli) sahibinden (biraz yük taşımak
zahmetinden kurtulmak için) kaçan develer gibi (Allah’ ın dininden) ve adalet
düzeninden korkup “La İlahe İllallah demekten” kaçanlar
Cennetten
kaçmış sayılırlar. [5]

 

·      ZEKAT VE TEŞKİLAT

İslam’da
zekat, devlete ödenecek bir vergidir. Bu zekat vergisini mükelIeflerden bizzat
devlet toplar ve harcamayı da yine devlet yapar… Zekatın kimlere ve nerelere
verileceğini bildiren ayeti kerime dikkatle incelenirse, adil bir devletin
hizmet ve harcama yapacağı bütün kesimleri içine aldığı görülecektir.

Sadakalar (zekat vergileri) Allah
tarafından bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, onlar üzerinde
çalışanlara, kalpleri telif edilmek (Barış ve adalet düzenine ısındırılmak)
istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yoluna ve yolculara mahsustur.” [6]

Bu
ayet devlet bütçesinin nerelere ve nasıl harcanacağını da göstermektedir.

Ayette
sadakaların (zekat vergilerinin) harcanacağı yerler gösterilirken önce dört
sınıf için başta “Lam
harfi kullanılmış, geri kalan dört sınıfın her ikisi için de başlarına ayrı
ayrı “Fi” getirilmiştir.

Yani,
bu harfler yardım ile zekat vergilerinin üç ana bölüme ayrılacağını ve ayrı
hükümlere tabi tutulacağını çıkarmak mümkündür.

Birinci
bölüme giren ” fakir, miskin ve müellefetül kuluba” paylarının bizzat
kendilerine verileceği,

İkinci
bölüme giren  “köleler borçlular
payının kredi müesseseleri için kullanılabileceği,

Üçüncü
bölüme giren “Allah yolunda ve yolcular” için
emredilen kısmın ise kamu hizmetleri için harcanabileceği hususunda görüş beyan
eden alimler vardır. [7]

Ayette
geçen Fakir; Geliri giderine yetmeyen, geçiminde güçlük çeken kimselerdir.
Miskin ise, hiçbir geliri bulunmayan yoksullardır. Bazı ayetlerin ifadesine
göre fakirler çalışma gücüne sahip olmayan, miskinler ise sermaye gücü
bulunmayan kimselerdir. O halde devlet bütçesinden fakirlere geçim yardımı,
miskinlere de sermaye yardımı yapılır.

Bu
nedenle sağlıklı bulunsalar ve hatta bir işte çalışır olsalar bile, kendisini
ve ailesini geçindirmekte zorluk çeken yoksul vatandaşlarına yardım etmek
devletin vazifesidir.

Ayette
geçen “Amiline aleyha: Onlar üzerinde çalışanlar
vergilerin toplanmasında ve dağıtılmasında çalışan bütün görevlileri ve hatta
devlet hizmetinde bulunan tüm memurları içine alır…

Zira
Hz. Ömer, halife olan Hz. Ebubekir’in (ra) geçimini temin için çarşıda
ticaretle uğraştığını görünce, şurayı toplayarak kendisine yetecek kadar bir
maaş tayin ve takdir etmişlerdir. [8]

MUELLEFETÜL KULUB:” Kalpleri İslam’ın barış ve bereket nizamına
ısındırılmaya çalışılan veya şerrini defetmeye uğraşılan kimselerdir. İbni
Rüşt, İmamı Azam ve İmamı Şafii bu sınıfın her zaman bulunacağı ve bu hükmün
uygulanacağı görüşünde olduklarını söyler. [9]

Prof. Hamidullah’ta müellefetül kulub fonunun “örtülü ödenek” cinsinden Müslüman toplum içinde açılacak çeşitli
gedikleri ve tehlikeleri önlemek ve İslami güçlendirmek için kullanılabileceğini
savunur. [10]

RİKAB kelimesi
ise her türlü köleleri, esirleri, bunlar için ödenecek fidyeleri ifade eder.

Her çeşit sığınmacılar ve göçmenler için harcanan
giderler de bu sınıfa dahil edilebilir.

GARİMİN: çeşitli
sebeplerle borç altına girmiş ve bundan kurtulma çarelerini yitirmiş
kimselerdir. İflas etmiş, deprem, sel, yangın gibi felaketlerle serveti elinden
gitmiş kimseler de “Garimin”den sayılabilir.

Çeşitli
suçlar ve cinayetler nedeniyle verilen diyet ve tazminatları (para cezalarını)
ödeyemeyen ve bu yüzden hapsedilen kimselerin borçu da bu kısımdan ödenebilir.

FİSEBİLİLLAH: Allah yolu
demektir. Bu sınıfta en başta Adalet nizamının kurulması ve korunması için
çalışan mücahitler, ordu ve asker için gerekli silah ve malzemeler, ilim tahsil
eden öğrenciler ve ilim için gerekli müesseseler, ayrıca hastane, çeşme,
düşkünler yurdu gibi bütün hayır kurumları ve sosyal hizmetler bu mana içinde
düşünülebilir.

İBNİ SEBİLise seyahat, ticaret ve ziyaret maksadıyla yola çıkan ve çeşitli nedenlerle
parasız kalan kimselerdir. Fakir düşen hacılar da bu sınıfa girebilir. Sokağa
atılan sahipsiz çocuklarda bunlara katılabilir.

Zekat
gelirlerinin verilmesi emredilen bu sekiz sınıf, bir devletin harcama yapacağı
bütün kesimleri içine alır. Bu nedenle zekat devlet eliyle toplanan ve harcanan
bir vergi olmaktadır.

Evrensel
hukuk kurallarına dayanmayan ve adil olmayan bir düzende, sömürü ve zulmün
hakim olduğu bir dönemde, inanan insanların Adaleti hakım kılmak ve zulmü
ortadan kaldırmak için gayret etmeleri ve bunun için de her şeyden önce
disiplinli ve düzenli  bir Cemaat ve
teşkilat haline gelmeleri şarttır.

İşte
bu durumda müslümanlar zekatlarını adil devletin çekirdeği olan bu hizmet
teşkilatına vermek durumundadır. Çünkü fiili ve fikri işgal dönemlerinden kurtuluş
ancak böyle mümkün olacaktır.

İşte
bu kurtuluş hareketinin asıl bütçesi ise şuurlu müslümanların verecekleri
zekatlardan oluşacaktır. Ve başta cihadın amacına ulaşması olmak üzere ayette
emredilen sekiz sınıf için yapılacak harcamalar bu fondan karşılanacaktır.
Böylece teşkilat mensupları arasında bir huzur ve güven ortamı da sağlanacaktır.

Zekat
verecek zenginlikteki şuurlu müslümanların zekatlarını cihat teşkilatına
vermelerinin dünyevi ve uhrevi faydalarından bir kısmı şunlardır:

1-
Mükellef ve zengin müslümanlar hem farz kılınan zekat borcundan kurtulmuş,
Allah’ın rahmet ve bereketine kavuşmuş olurlar.


Hem de, böylece kurtuluş davasına maddi katkıda bulunmuş olduklarından ayrıca
cihat sevabı da kazanmış olurlar.

3-
Yakınlarından, tanıdıklarından, fakir ve yoksul kimselere veya öğrencilere
zekatı bizzat vermek yerine, bunların isim ve adresini bildirerek teşkilat
eliyle gönderilmesi:

a Zekat vereni riyadan ve başkasına
üstünlük taslamaktan,

b-
Zekat alanı ise mahcubiyetten ve minnet altında kalmaktan kurtarır.

4-
Yardımların teşkilat eliyle yapılması insanların kalbini Hak davaya ısındırır
ve bağlılıklarını artırır.

5-
Zekatları hizmet ve hayır teşkilatına vermekle aynı zamanda Adil bir Devlet Düzeninin
vatandaşlığına da alışılmış olunur. Zira zaten Adil Devlet Düzeninde bütün
vergiler devlete ödenecektir.

Kurtuluş
mücadelesi sırasında cihat teşkilatına zekat verilmez diyenlere ise şu sorulur:

Zekatın
verileceği sekiz sınıftan birisinin de ayette geçen “Fisebillilah” (Allah yolu için) olduğu, Allah yolundan da her
şeyden önce ülkenin her türlü işgalden kurtarılması ve tam bağımsızlığa
kavuşulması için yapılan “cihad”ın anlatıldığı üzerinde İslam uleması ittifak
etmiştir. Bu nedenle hürriyet ve hukuk düzenine kavuşmak üzere yola çıkan bir
harekete katılmak ve katkıda bulunmak dini ve insani bir vecibedir.

Eğer
bu yapılanlar cihat kapsamına girerse-ki öyledir. O takdirde zaten şüpheler ve
itirazlar yersizdir….

 


[1]İsra: 20

[2]İbni Muhalla C: 6 Sh. !56

[3]İslam da İktisadi Nizam. Sh. 131 – İslamda Mali Yapı,  XIII. Bölüm, Prof. S . A  Sıddıki

[4]Haşr: 7

[5]Buhari, Hakim, Tabarani.

[6]Tevbe: 60

[7]Osman Eskicioğlu. Kur’ ana Göre İslam Ekonomisinin Esasları, Teksir, İzmir 1977, C.1 Sh. 493 Ayrıca
İbni Arabi Tefsiri C. 2 Sh. 497, Alusi, Tefsiri C. 10 Sh. 124

[8]Serahsi C. 3 Sh. 19

[9]M. Ebu Zehra. Fıkhi ve Siyasî Mezhepler Tarihi

[10]İslam Peygamberi, Hamidullah C.2, Sh. 222

KAYNAK: AHMET AKGÜL ”ADİL DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA” KİTABINDAN

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi