Anasayfa » YA ONURLU CİHAT VE İZZETİ; VEYA KURU EDEBİYAT VE ZİLLETİ

YA ONURLU CİHAT VE İZZETİ; VEYA KURU EDEBİYAT VE ZİLLETİ

Yazar: yonetici
0 Yorum 296 Görüntüleyen

 

YA ONURLU CİHAT VE İZZETİ; VEYA KURU
EDEBİYAT VE ZİLLETİ…

“Dünya Yahudileri Amerika'daki sermaye
Yahudilerini (sömürü sermayesinin sahiplerini, kendileri) “FAİZ”den
nehy etmelidirler, “karşılıksız para çıkarmaktan” nehy etmelidirler,
“dünyaya silah satıp onları savaştırmaktan” nehy etmelidirler,
“gümrükleri ve vergileri icad eden sermayeyi bu pisliklerden” nehy
etmelidirler… (Yani insaflı Yahudiler insafsız Yahudileri bu kötülüklerden
engelleyip vazgeçirmelidirler) Nehy etmeseler ne olur? İşte o zaman onlar da
mel'un olurlar, lanetlenirler… O halde İsrail oğullarının dışlanmaktan
kurtulmalarının tek yolu vardır. Sömürü tekelini kendileri yok etmelidirler.
Amerika'da Obama taraftarları bu işe başlamışlardır. Dünya Yahudileri de
bunları desteklemelidir. İsrail devleti de onların yanında yer almalıdır. Onlar
da Kur'an'a ve Tevrat'a kulak vermelidirler.

Bunu İstanbul Yahudileri de
yapmalıdır… Bu sermayeye düşmanlık değildir. Aksine, onları da çıkmazdan ve
lanetten kurtarmadır. Bu İsrail Yahudilerine asla karşı çıkma değildir. Tam
tersine İsrail'e barışı getirmedir. Lanetlenmiş Masonlar da bu gerçekleri
görmelidirler. Hepsi tövbe edip faizden vazgeçmelidirler.

Görülüyor ki; biz “Adil Düzen
gelecektir” derken “biz getireceğiz” demiyoruz, Allah
getirecektir. Yahudilerin de eliyle getirir veya Zencilerin veya Eskimoların
eliyle getirir… Biz olacakları söylüyoruz, kimin yapacağını iddia etmiyoruz.
Hak gelmedikçe bâtıl gitmez, lanet de bitmez. Sermayeye düşmanlıkla da bir yere
varılamaz. Biz “faizsiz ekonomi” sistemlerini kurduğumuz zaman kimse
faizle bir iş yapmaz. Faizle iş yapanlar da ya “faizsiz sisteme”
geçerler yahut silinip giderler. Faizsiz sisteme geçmemiz için de tüm insanlığı
bu sisteme çağırmamız gerekir. Bu gelir bu gelmez, bu kötüdür bu iyidir
demememiz gerekir. Bu çağrıyı yapabilmemiz için de önce bizim
“öğrenmemiz”, sonra “yapmamız”, sonra
“anlatmamız”, ondan sonra onları “çağırmamız” gerekir.

“Evet… Allah bu küçücük kavmi (Beni
İsrail’i) seçmiş ve Kur'an'da uzun uzun anlatmakta, onların yaptıkları
kötülükleri haber vermektedir. Böyle anlatılması gerekir. Allah anlatmaktadır.
Nitekim Necmettin Erbakan da ömrü boyunca bu işi yaptı, onların kötülüklerini
tüm dünyaya anlattı, insanlığı uyardı; insanlık uyandı, hâlâ uyanmaya devam
ediyor… Şüphesiz her şeyi yapan Allah'tır. Şeytanı var eden de Allah'tır.
Bizim görevimiz bize verilen görevleri yapmaktır. Kur'an ne diyorsa onu
yapmalıyız. Onların hepsini bir çuvala koyup toptan saldırma yerine, gerçekler
ortaya çıkmalı, ondan sonra gereği yapılmalıdır. Kötü İsrail oğulları ile biz
değil onlar yani kendileri mücadele etmelidirler…”[1]

diyen Akevler Ekibine
sormak gerekirdi:

Peki, öyleyse,
Müslümanlar niye vardı ve ne güne duruyordu? Yüzlerce CİHAT ayeti, bizi değil
de, iyi niyetli ve iman ehli Yahudileri mi muhatap alıyordu?

“Onlara (zalim ve saldırgan düşman
odaklara) karşı gücünüzün yettiği (son noktaya) kadar (her türlü: ekonomik,
askeri ve teknolojik) kuvvet hazırlayın” (Enfal: 60)

Ayeti, düşmanları ve
şer odakları “kuvvet ve cihat” dışında başka türlü caydırıp hizaya sokmanın
mümkün olmadığını, kime haber ve emir veriyordu?

İşte kendi anlatımıyla,
cihat araçları ve Erbakan’ın teknoloji harikaları:

“Siyonist Yahudi
görünümlü emperyalist Batı, faiz yoluyla parayı ve ekonomiyi; Masonluk
vasıtasıyla da, cemiyetleri ve siyaseti ele geçirmek yanında, nükleer silah
füzeleri, uçak gemileri, çok yüksek muharebe ve teknolojik tahrip sistemleri
ile tam bir baskı ve barbarlık düzeni yürütmektedir. Yani Batılılar, yalvarıp
yakarmadan, barış çağrılarından, kof kınamalardan ve kuru sıkı
kabadayılıklardan ürkmemektedir.

“Öyle ise biz de atom
bombası yapalım, biz de uçak gemileri hazırlayalım”
 demek beyhudedir. Çünkü hem bu gidişle onlarla boy ölçüşmek mümkün
değildir; hem de, tüm dünyayı mahvedecek bu nükleer silahların kullanılmasına
inancımız ve insani duygularımız izin vermemektedir.

Bu nedenle, ırkçı
emperyalist zalimlerin elinde bulunan bütün nükleer silah tesislerini ve son
model saldırı sistemlerini çalışmaz ve işe yaramaz hale getirecek ve
fırlatılanları bile elektromanyetik dalgalarla havada geri çevirip kendi
üzerlerine yöneltecek orijinal teknolojiler gereklidir ve Allah’ın lütfüyle
artık son aşamaya gelinmiştir.

Yani zalim güçlerin,
yıllar boyu emek vererek ve milyarlar dökerek hazırladıkları ve tüm dünyayı
korkutup esir aldıkları silah sistemlerini boşa çıkaracak orijinal ve ileri
teknolojiler, Allah’ın izniyle tarafımızdan hazırlanıp kahraman Ordumuzun
ilgili birimlerine teslim edilmiştir.[2]

İçtihat ruhunun bu denli dolgun olduğu
şahsiyetlerde, cihat şuurunun bu derece yoksun olması, ancak ilahi nasip ve
tekdir cilvesiyle izah olunabilir. Çünkü çağın ihtiyaç ve standartlarına uygun
yeni ve yeterli kuralları Kur’an ve sünnetten çıkarıp en mükemmel programı da
ortaya koysanız, bunları ülkenizde ve yeryüzünde uygulayacak ekonomik, politik,
psikolojik ve askeri-teknolojik gücünüz ve üstünlüğünüz yoksa, bütün bu
hazırlıklarınız, uygulama imkanı bulamayacağı için, Hz. Peygamber Efendimizin
“Kendisinden Allah’a sığındığı faydasız ilim” sınıfına girecektir.

Ve hele süper zalimleri hizaya getirecek
ve Adil Düzen’i yürütecek askeri bir zaferle, İslam’ın hâkimiyetini ilan ve
ispat etmedikçe, hiçbir ülkenin “vay be, ne güzel ve mükemmel bir sisteminiz
var, verinde uygulayalım” demeyeceğini, istese bile diyemeyeceğini, dese bile ona
Siyonist ve emperyalist güçlerin bu fırsatı vermeyeceğini bilmek için âlim
olmak gereksizdir.

Cihat sorumluluğundan ve zalim odaklarla
mücadelenin zorluğundan kaçanlara, Allah’ın verdiği ilk zillet, güç
merkezlerinin himayesine sığınma mecburiyeti hissetmeleridir. İşte kendisine
gıpta edip hayran olduğumuz ve “bilge insan” diye övüp durduğunuz Fetullah
Gülen’in tarihin en vahşi ve en zalim devletlerinden birisi olan ABD’ye yaranma
gayretiyle “Dünya gemisinin kaptanlığına Amerika’yı layık görmesi” ve Mavi
Marmara katliamında, Gazze’yi işgal eden zalim İsrail’i “izin alınması gereken
otorite” ilan edip dolaylı şekilde Siyonistlerin barbarlığına mazeret ve
meşruiyet üretmesi, nasıl HAKK’a değil, GÜǒe tapınmanın bir alameti ise; Şimdi
bunların kalkıp Ona “bilge şahsiyet” diye yaranma gayretleri de, Cemaatin
etkinliğinden yararlanma niyetlidir.

Rahmetli Erbakan Hoca
“Ilımlı İslam” safsatasını şöyle açıklamışlardı:

“Irkçı emperyalist
odaklar diyor ki: Müslüman âleminde, bütün gücümüzle ılımlıları çoğaltmamız lazımdır.
“Ilımlı İslam” ile ne anlatılmaya çalışılır? Yani cihat şuuru
olmayacak, Hak ve adaleti hâkim kılma gayesi ve sorumluluğu taşımayacak, bozuk
ve batıl düzene karışmayacak, Yahudi’ye hizmetçilik yapacak; ama namaz kılacak,
oruç tutacak, umreye koşacak… Dünyadaki ve ülkedeki düzeni, Siyonist
Merkezler tanzim edecek. Sen sadece Yahudi’ye vergi ve faiz ödeyeceksin,
aldığın her malın fiyatının yarısını sömürü sermayesine haraç olarak
vereceksin; bir nevi küresel sisteme demokrat kölelik edeceksin, ama izin
verilen ibadetleri de yerine getireceksin… İşte ılımlı İslam dedikleri bu…[3]

Yeni şirk dini ('Pazar
tektanrıcılığı'): Serbest piyasa ilahları:

“Faizi helal, hileli ve haksız kazancı
mubah”
 gören serbest
piyasa ve serbest pazar anlayışı sömürücü kapitalizmin vahşi prensipleridir.
Eğer piyasa hayattaki her şeyi şekillendiriyor ise bu bir din demektir ve yeni
şirk dinidir.

Garaudy'e göre Serbest
piyasa ekonomisi “yeni ve batıl bir din yerindedir”

“Serbest Pazar ekonomisi, toplumsal,
kişisel veya ulusal ilişkilerin tek düzenleyicisi, iktidarın ve hiyerarşilerin
tek kaynağı haline geldiği zaman bir din şekline dönüşecektir. Ne var ki
pazarın bu değişim ve dönüşümünün nihayetinde düşünce, sanat veya vicdani
değerler de dâhil, bütün insanı değerler ticari değerler haline gelmiştir…

Son aşamasına gelmiş bulunan bu sömürü
sistemi, artık hâkim bir din mahiyetindedir. Ne var ki kendi adını söylemeye
cesaret edemeyen bir dindir bu: Pazar tektanrıcılığı.”[4]

Ali Şeriati de Garaudy'e benzer bir
değerlendirme yapmakta ve bu şirk dininin mevcut sömürü düzenini meşrulaştırmak
amacıyla diğer dinleri istismar ettiğini ifade etmektedir:

“Şirk dini diye adlandırdığımız bu
dinin kökü iktisattır. Diğer bir deyişle şirk dini bir azınlığın servet sahibi
olmasına ve çoğunluğun yoksun kalmalarına dayanır, bu olgudan kaynaklanır. Bu
iktisadı etken, diğer insanlara üstün olma hırsı, hem statükoyu korumak ve
meşrulaştırmak, hem de onun sürekliliğini sağlayabilmek için istismar aracı
olarak dine ihtiyaç duymaktadır.

Şirk dininin hedefi her zaman şu
olmuştur: Metafizik inançlar aracılığı ile, kendisini tanrılara dayandırıp
meşrulaştırmak, Ahiret inancı taşıyan Müslümanları mukaddesatçı görünüp
aldatmak ve bütün dini inançların saptırılması sayesinde, statükoyu meşru
göstermek ve ona gerekçe hazırlamak.”[5]

Yeni şirk dinin
öldürücü silahı: özelleştirme yağması

Bu 'Pazar Tek Tanrıcılığı ve Şirk
Dininin' sözcüsü bugün için Siyonizm ve ABD'dir. Bu Batıl dini, küreselleşme
adı ile tüm dünyaya yaymak amacındadır.

ABD-Siyonizm, Pazar tektanrıcılığı ve
şirk dini aracılığıyla, her ülkeyi ele geçirmeyi planlamaktadır. Müslüman
coğrafyanın tüm zenginlikleri, serbest piyasa ve özelleştirme sloganları ile
pazar tek tanrıcılığı ilahları tarafından yağmalanmaktadır. Küreselleşme
eksenli özelleştirme, bu yeni şirk dininin öldürücü silahı olarak kullanılmakta
ve her derde deva olarak sunulmaktadır. Türkiye'deki özelleştirmelere yabancı
ortak şartının sokulmasına bu açıdan bakılması lazımdır.”

İlahlar uğruna
dostlarını satma ve kutsalını pazarlama

Başbakan, aile dostu
Esad'ı bir kalemde silip atmıştı. Davutoğlu, Türkiye’nin muhaliflere ev
sahipliği yapmasını teklif buyurmuşlardı. Güvenilir (!) müttefikimiz Hillary
Clinton, ABD adına Suriye'yi ehlileştirmenin Türkiye ile mümkün olacağını
açıklamıştı.

Elbette Esad
diktatördür ve adaletsiz bir insandır. Ama ABD daha zalimdir ve Süper
Şeytandır. Ve en önemlisi de Suriye Bilal-i Habeşi'nin, Selahaddin Eyyubi’nin,
Mevlana Halid-i Bağdadi'nin, ibn-i Arabî’nin yurdudur, Belde-i İslam'dır.

Suriye, Kredi Kartı ve
Biz

Mustafa Yılmaz'ın Milli Gazete'deki
köşesinde Suriye ile ilgili gündeme getirdiği bir detay akıllara durgunluk
verir cinsteydi. Elbette çok yankı buldu bu olay, ancak günde 5 kez gündem
değiştirme kabiliyetine sahip olan ülkemizde yeteri kadar tartışılmadı.

Önce hadiseyi
hatırlayalım.

“Suriye'de artık kredi kartı
geçmiyor. Amerika, Washington'dan tek bir tuşa basarak Suriye'deki bütün
kartları bloke etmiş. Suriye'deki kredi kartı sayısı belki Türkiye'nin yüzde
biridir. Ama bu bile ekonomiyi çökertmeye yetmiş. Aynı şey Türkiye'ye yapılsa
ne olur diye düşündüm? Düşünemedim, korktum. Ve bir kez daha merhum Erbakan'ın
Siyonizm ve Gizli Dünya Devleti derken neyi kastettiğini anladım. Yol
kenarındaki yoksul bir işportacıdan sigara almak istedim. Elimdeki doları
uzatınca, kaşlarını çattı; “Dünyanın bütün dolarlarını getirsen sana bir
tek sigara vermem” dedi, vermedi. Duruşuna hayran oldum.”

Hadise bu kadar vahimdir. Peki, ne
yapmak lazım?

Kanaatimizce iki yol var. Biri devlete
düşüyor, diğeri fertlere.

Sen eğer sorgusuz sualsiz kredi kartı
kullanırsan kendini de düşmanına bağlarsın. Özgürlüğünü onun eline kendi
ellerinle teslim edersin. Ekonomik güç siyasi gücü de beraberinde getirir,
toptan teslim olursun.

Ey okurlar, yüreğinizle, imanınızla,
inancınızla anlayınız. Ve gereğini yapınız.

Son sözümüz de “iyi ama kardeşim,
alışverişimizi kolaylaştırıyor” diyenlere.

Erbakan Hoca bahane uyduranlara
“Ariel Şaron bu halinizi görse size maaş bağlar” derdi.[6]

Mahmut Toptaş Hoca’nın
dediği gibi: Amerika (kâfir ve zalim olduğunu kanıtlamak için) daha ne
yapsındı?

Komünizmin dağılışında NATO genel
sekreteri W. Cleas “Komünizm yıkıldı, yeni düşmanımız
İslam'dır. Bundan sonra tatbikatlarda düşman kuvvetler kırmızı renkle değil
yeşil renkle temsil edilecektir”
 demişti. 06/10/2002 günü
Fetullahçıların diyalog için can attıkları Amerikalı Jerry Falwel isimli bir
papaz, CBS televizyonunun “60 dakika” programında sevgili
Peygamberimiz için “Muhammet, bir teröristtir” demekten çekinmemişti.
Amerikalı askerlerin, toplu halde öldürdükleri Müslümanların cesetleri üzerine
işerlerken kasete alınmış görüntüleri bütün televizyonlar vermişti. O
askerlerle NATO çatısı altında Türk askeri de Afganistan'da görev yapmaya devam
ederken Amerika Cumhurbaşkanlığına aday adaylarının televizyondaki konuşmaları
esnasında Teksas Valisi Rick Perry'nin “Türkiye'yi teröristler idare
ediyor” demese Amerika'yı yönetmeye hazırlanan birinin içinde neler
sakladığını bilemeyecektik.

Bu duyduklarımız, sadece içlerindekinin
dışa sızanıdır.

Biz, onlara “Sizin demokrasinizi
Ortadoğu'ya biz taşırız” desek de adamlar bizim eşbaşkanlığımızdan memnun
değildir. “Sizin laikliğinizi Arap ülkelerine taşırız, nakliye
ücreti de almayız”
 desek de adamların içindeki kin ve pislik
dinmeyecektir. İslam'la kâfirliği birlikte uygulamaya çalışmak, Geceyle gündüzü
bir arada tutmaya çalışmak gibidir. İyilik olsun diye yarasayı güneşte
gezintiye çıkarmak gibidir. Yarasa karanlığından memnun, kâfir katilliğinden,
ceset üzerine işemekten, afyon çekip, şarap içmekten ve mazlumları ezmekten…

Baykuş, harabesinden memnun ve bütün
köşklerin, yalıların, evlerin harap olmasını arzu etmektedir. Kâfirler, bütün
gerçek Müslümanların sarhoş, fahişe olması, terörün yayılması, iffetli
insanların cezalandırılması, üzerlerine “gerici” damgası vurularak
veya “terörist” yaftası vurularak aşağılanmasını istemektedir.
Rabbimiz, “Siz onları seversiniz, onlar sizi sevmez” diye
ikaz etmektedir. (Al-i İmran süresi ayet 119)

Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'inde, hiç yoruma
fırsat vermeden açık-seçik ve net olarak bildirmiştir:

Bakara süresi 120- “Sen
onların milletlerine (ırkçı emperyalizme) uymadıkça, ne Yahudiler de
Hıristiyanlar da asla Senden hoşnut olmazlar. De ki: “Gerçekten doğru yol,
Allah'ın yoludur.” Sana gelen bu ilimden sonra onların arzularına uyarsan,
artık Sana Allah'tan ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”

“Efendim ben Müslüman'ca yaşarım ve
de kâfire kendimi sevdiririm” diyen sadece kendini aldatıverir. Mekke'de
kırk yılını tanıyan insanlar ona “el-Emin” yani güvenilen adam adını
vermelerine rağmen peygamberliğini ilan ettiği günden itibaren Amcası Ebu Leheb
dâhil birçok insan en katı düşman hale gelmişlerdir.

Medine'de iken sevgili Peygamberimizin
devletinden ve İslam’ın nimetlerinden yaralanmalarına rağmen fırsat buldukça
fitne fesat çıkaran ve müşriklerle gizli görüşmeler yapan ve özellikle cihattan
kaytarmak için bin bahane uyduran münafıkların iç halini Rabbimiz,
Peygamberimize haber vermiştir:

“Eğer sığınacak bir yer makam veya
(saklanacak) mağaralar veya girecek bir delik bulsalardı hemen oraya koşarak
(İslam davasından) yüz çevirirlerdi.” (Tevbe süresi 57)

Sinek, güllüğü sevmez, küllüğe gider ve
bütün güllüklerin çöplüğe dönüşmesini arzularmış…

Baykuş viraneleri sever ve bütün mamur
yerlerin yıkılıp viran olmasını amaçlarmış…

Fahişe, iffetli kadınlara düşmanmış.
Çünkü o iffetliler olmazsa kendisine fahişe gözüyle bakılmayacağına inanırmış…

Kâfir, bütün Müslümanlara düşman
davranırmış, çünkü onların varlığı kendisinin kâfirliğini ortaya çıkarırmış.

Buyurun, Rabbimize kulak verelim:

“Onlar, kendileri inkâr ettikleri
gibi sizin de inkâr etmenizi, onlarla denk olmak (için dininizi dejenere
etmenizi) isterler.” (Nisa süresi 89)

“Eğer onlar, sizi (her yönden zayıf
ve çaresiz konumda) yakalarlarsa sizin düşmanınız gibi davranırlar ve size ellerini
ve dillerini kötülük için uzatırlar ve inkâr etmenizi arzu edip
dayatırlar.” (Mümtehine: 2)


 



[1] 12 Ocak 2012 Reşat Nuri Erol

[2] Not: Bu sözler, Erbakan Hoca'nın ilgili konferans ve seminerlerinden
derlenmiştir.

[3] Kaynak: Kanal B – Başkent Oturumları

[4] Garaudy, R., Çöküşün Öncüsü ABD, Nehir Yayınları, İstanbul, 1997, 31-32.

[5] Şeriati, A., Dine Karşı Din, İşaret Yayınları, İstanbul, 2003,S: 33-34,37

[6] Bekir Gündoğar / Milli Gazete


 






 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi