Anasayfa » VAHDETTİN VE ATATÜRK

VAHDETTİN VE ATATÜRK

Yazar: yonetici
0 Yorum 185 Görüntüleyen

VAHDETTİN VE ATATÜRK

Mustafa Kemal’le Sultan
Vahdettin, yakınen tanışıp, biribirine son derece güvenmektedir. Ancak bu sevgi
ve samimiyeti özenle gizleyip, her ikisi “danışıklı bir döğüş” tavrı
sergilemektedir.

Bu nedenle İngilizler ve
işgal güçleri, Mustafa Kemal’i kendilerine yakın görmektedir. O’nun Sultan
Vahdettin tarafından Samsun’a (Anadolu’ya) gönderilmesine bu yüzden karşı
gelinmemiş ve şüphe çekmemiştir. Atatürk bu sayede milli mücadeleyi daha rahat
örgütlemiş, hatta İngilizlerin stratejik ve teknik yardımlarını bile alıp
kullanabilmiştir. Hatta Ankara Hükümetini resmen ilk tanıyan ülke,
İngiltere’dir. Mustafa Kemal’in bu hilesini ve Milli gayesini sezdiklerinde
ise; iş işten çoktan geçmiştir.

Yalçın Küçük’ün şu
tesbitleri de bu kanaatimiz doğrular mahiyettedir:

“Tezler’de Kemal Paşa
Hazretleri’nin görev kâğıdını yayınlamıştım, en önemlisi, “bazı komutanlar,
silahları teslim etmiyorlar ve halkı silahlandırıyorlar, bunu önle” emri
yazılıdır. İkincisi, “halk şuralar kuruyor, bunu dağıt” emri yazılıdır. Şura,
“komite” demektir; Mustafa Kemal Paşa, halka verilen silahları toplamak ve
mukavemete hazırlanan halk komitelerini dağıtmak üzere gönderilmiştir. Bunu,
yıllar önce yayınladım.

Bu ne demektir? Kemal Paşa
önde gelen ve mukavemetçi tanınan bir komutan olsaydı, Sultan Vahdettin, bu
atamayı yapamazdı. Çünkü, İngilizler izin vermezdi. Kemal Paşa’nın durumunu,
sivrilmiş paşalar yakalanıp Malta’ya gönderilmek üzere bekletilirken, Mustafa
Kemal’in Pera Palas’ta ikâmet edip temaslar yapmasından da çıkarıyoruz.
Silahları, işgalcilere vermeyip mukavemet için ayıranlardan birisi Erzurum’daki
Dokuzuncu Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa idi, görevden alındı ve Malta’ya
sürüldü. İsyanda resmini basmış durumdayım. Her Sultan bir mukavemet oluşmasını
ister, Sultan Vahdettin ile Kemal Paşa Hazretlerinin bu minval üzere
anlaştıklarını yazıyorum.

Demek ki, Kurtuluş’u Büyük
Kurtarıcı ile başlatmakla benim yazımım arasında çok büyük fark vardır.
Başlamıştır, başlar ve mukavemetler çıkar; Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nden
öncedir. Kemal Paşa Hazretleri, bunu başarılı bir şekilde yönetmiştir.”[1]

Sultan Vahideddin Ülkeyi
Nasıl ve Niçin Terk Etti?

Sultan Vahideddin Hân`ın
yurt dışına çıkışı, kendi ifadesiyle “Hicret”i 16/17 Kasım 1922 Perşembe/Cuma
gecesine rastlar. 4 Temmuz 1918 Perşembe günü tahta çıkan, yine kendi
ifadesiyle: “Saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine gömülmeyip,
vatanın ateşli külleri üzerine oturan” Sultan Vahideddin`in bu acı
saltanatı dört sene, üç ay, yirmi sekiz gün devam etmiştir.

Vahideddin Hân`ın yurt
dışına çıkışından/hicretinden on altı gün evvel 1 Kasım 1922`de Büyük Millet
Meclisi`ne saltanatla hilâfet birbirinden ayrılıp saltanat
lağvedilmiş/kaldırılmış ve Sultan Vahideddin`in üzerinde yalnız
“Halife” ünvanı kalmıştır. O tarihte İstanbul henüz düşman işgalinde
olup, Ankara hükümeti adına Trakya`yı teslim almaya giden Refet (Bele) Paşa
İstanbul`dadır.

Sultan Vahideddin`in yurt
dışına mecburi hicreti, Ankara hükümeti adına kendisini ziyaret eden Refet Paşa`nın
görüşmesi sonrasıdır. Münevver Ayaşlı padişahın pek acı bir muameleye ma`ruz
kaldığını bizzat paşadan işittiği, başka bir iddiaya göre Büyük Millet
Meclisi`nin, padişahı hiyanet-i vataniyye ile ithama karar verdiği günlere
rastlamaktadır.

 Sultan Vahideddin`i
Ankara hükümetindeki ve yüksek mevkilerdeki sabataist dönmelerle işbirliği
yapan İngilizler kaçırmışlardır. Ve İngilizlerin bu hazırlıklarından Refet Paşa
haberdardır.. Nitekim Ankara hükümetince tayin ettirilen Padişah yaverlerinden
genç bir bahriyeli, Refet Paşa`ya “Padişahı, İngilizler yarın sabah
kaçırıyorlar” diye ağlamaklı bir sesle haber verdiğinde Refet Paşa,
yavere:

 “-Budala, niye
üzülüp, ne ağlıyorsun?.. Padişahı İngilizler kaçırırsa, Türk milleti hiçbir gün
Vahideddin`in bu hareketini afv etmeyecektir. Biz tutar ve yakalarsak, bu sefer
millet bizi afv etmeyecektir. Bırak gitsin, Vahideddin işimizi
kolaylaştırıyor” demiş, padişahın yurt dışına çıkarılmasından sonra da,
İngiliz işgal kuvvetleri başkumandanı Harrington`un: “Haber vermeden Hünkârı
kaçırmış olduğumuz için size karşı mahcubum” sözüne ise şu cevabı
vermiştir: “Bizi bir yükten kurtarmış olduğunuz için ben de size teşekkür
edecektim.”

Ve aynı Refet Paşa, Sultan
Vahideddin`i ziyaretinde “Pâdişaha çok ürkütücü sözler söyleyip tavırlar
takındığını” bizzat itiraf ettiğine göre, İngiliz işgâl kuvvetleri
başkumandanı Harrington`un, Vahdeddin Hân`ın İstanbul`dan ayrılmasını müteâkib
yayınladığı beyannâmede “Zât-ı Şâhâne`nin (Vahideddin`in) vaziyet-i hazıra
neticesinde hürriyet ve hayatını tehde gördüğünden” bahsetmesi, mutlaka
araştırılması gereken önemli bir iddiadır.

Sultan Vahideddin yurt
dışına çıktıktan sonra Mekke`de bir beyannâme yayınlamıştır. Bu beyannâme
Türkçe ve Arapça olarak hazırlanmıştır. “Şevketlû Sultan Mehmed Vahideddin
Efendimiz Hazretlerinin Beyannâme-i Hümâyûnlarıdır” başlığını taşıyan ve
“Besmele” ile başlayan bu beyannâmede Sultan Vahideddin yurt dışına
çıkışına temasla:

“-Bu ayrılığım,
bilhassa harb-i umumiden sonra kendi ef`alinin yaptıklarının hesabını vermek
mevkiinde bulunanlara karşı; ef`alimin (kendi karar ve davranışlarımın)
hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu
bir halde, hayatımı göz göre göre tehye teslim etmek gibi, emr-i ilâhinin ve
akl-ı selîmin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek ve hem de
“Elfirâru mimmâ la-yutak min sünenil mürselin fetva-yı şerîfi üzere
müekkil-i zî-şânımın hicret-i nebeviyyelerine aid olan sünnet-i seniyyeye
ittiba etmekten ibarettir” demiştir.

Bu sözlerin sadeleştirilmiş
şekli şöyledir;

“Bu, ülkemden ayrılışımın
sebebi, özellikle ve herkesten önce, 1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası hıyanet
ve hatalarının hesabını vermek mecburiyetinde olanlara, kendi yaptıklarımın
hesabını vermekten korkmam değildir.

Kendimi savunma ve
gerçekleri rahatlıkla konuşma hakkımdan mahrum edilip ve hainlerin günahları
sırtıma yüklenip, göz göre göre ölüme gitmeyi ilahi emirlere ve aklıselime
aykırı bulduğum içindir.

Bunun yanında, yüreğim kan
ağlayarak, aziz vatanımdan ayrılmamın diğer bir sebebi de bütün peygamberlerin
sünneti olan Hicret sevabına erişmek ve gurbet kahrını çekmek üzeredir”

Ve bizce, Sultan Vahidettin
dile getirmek istemese de, Türkiye’yi terk edişi; bazı fesatlıklara fırsat
vermemek niyetiyledir.

Yurt dışına çıkışını böyle
“hicret”le izah eden Sultan Vahideddin, değerli araştırmacı İsmail
Hami Danişmend`e göre “malî ahlâk bakımından da yeryüzünde misli ender
bulunabilecek kadar namusludur.” Vahideddin bu meziyetini yurt dışına
çıkarken de göstermiş ve âkibeti meçhul bir yolculuğun eşiğinde, kendisine
babasından intikal eden meşrû servetini dahi götürmeyip, kızı Sabiha Sultan`ın
ifadesine göre, yalnız elli bin Türk lirası alıp gurbet yolunu tutmuş, bu arada
sarayda kendi nezdinde bulunan “musanna” ve “murassa” bir
altın çekmeceyi de Hazîne Dairesi`ne iade etmiştir ki, bu önemli ayrıntı:
“Hesapları İnceleme Komisyonu Reisi Salih Keçeci`nin itirafıyla
sabittir” Ve bu gerçek yine İsmail Hami Danişmend`e göre: “Efsanevî
bir namus ve istikamet eseridir.” Ayrıca Hazine Dairesi`nde yapılan
kontrolde, hiçbir şeyin noksan olmadığına dair tutulan ve Vali vekilinden
Hazine kâtibine kadar bütün ilgililerce imzalanan zabıt da, Topkapı Sarayı
Arşiv Dairesi`ndedir.

Sultan Vahideddin,
İngilizlerin “Malaya” adlı zırhlısıyla İstanbul`dan ayrılmış ve bu
hazin yolculukta kendisine oğlu Ertuğrul Efendi ile başmâbeynci, musahib,
doktor gibi bazı kimseler refakat etmişlerdir. İngilizler tarafından Malta
adasına götürülen Vahideddin bir müddet bu adada kalmış, bilahare vaki dâvet
üzerine Hicaz`a geçmiştir. Hicaz`a vardığında bir müddet Mekke`de kalmış, sonra
Taif`e geçmiş, bu arada sarı-hummaya yakalanıp onbeş günden fazla ölümle
pençeleşmiş ve hastalıktan kurtulup nekahat devresini geçirdikten sonra
Taif`ten ayrılmıştır.

Hicaz`dan ayrılıp Mısır`a
yerleşmek isteyen Vahideddin, Mısır Kralı Fuad`ın basit hesaplarla buna izin
vermemesi üzerine mecburen İtalya`ya gitmiştir. Cenova limanına çıkan ve oradan
San-Remo şehrine geçen Sultan Vahideddin ömrünün son yıllarını bu şehirde tamamlamıştır.
İstanbul`da kalan efrad-ı âilesiyle maiyyet halkından bâzılarını da San-Remo`ya
getiren Vahideddin Hân bu kalabalık nüfusu geçindirebilmek için çok ıstırab
çekmiş, fakr-ı zarurete düşmüş, ancak hiç kimseden yardım kabul etmemiş,
“Al-i Osman” nişanının kıymetli taşlarına varıncaya kadar söktürüp
satmış, yükte hafif pahada ağır ne varsa cümlesi gizli gizli elden çıkarılmış
ve böylece Sultan Vahdeddin çektiği ıstırabı harem halkına dahi sezdirmeden
eriyip gitmiştir..

Sultan Vahideddin`in hiç
kimseden yardım kabul etmediği hususunda şu olay ilginçtir: Prof Ali Genceli
diyor ki:

“-Pakistan`ın çok
basan, aynı zamanda çok sahifeli günlük gazetelerinden biri olan “Sindhî
Hürriyet” gazetesinin 22 Cemaziyelevvel 1388 tarihli yedinci sayısında,
Hindistan`ın Sind ülkesinin basın tarihine aid uzun bir yazı vardı. Bu ülkede
gazeteciliğin nasıl başladığı anlatılırken, söz dolaşıp Hilâfet konusuna
dayanmış; Haydarabad (Sind Haydarabadı) şehrinde merhum Vahideddin Hân`ın
hakkını korumak maksadıyla “El-Vahid-Müslüman” isimli Sind dilinde
bir gazete çıkmış, bunun arkasından Karaçi`de yine Sind dilinde aynı maksadı
güden “Halifet`ül-Müslimin Vahid” adlı başka bir gazete daha
neşredilmeye başlanmıştır.

 Verilen bilgilerden bu
iki gazetenin yayın gayesinden, çok daha önemli şeyleri öğreniyoruz. O yıllarda
bu ülkede bâzı müteşebbis zevatın himmetiyle bir heyet kurulup, Vahideddin Hân
Avrupa`da sıkıntı içinde iken külliyetli bir miktar para toplanıp, Ağa Muhammed
Nureddin Cafer isminde bir zat vasıtasıyla kendisine gönderilmiştir. Bu zatın
bildirdiğine göre, Vahideddin Han, bu parayı kabul etmemiş ve “hamdolsun
şimdi ihtiyacım yoktur” demiştir. Parayı götüren zat ise: “Bu parayı
Müslümanlar İslâmî bir hizmete sarf etmeniz için göndermişlerdir” diyerek
Halîfenin gönlünü almak suretiyle parayı kabul ettirmek istemiş, o zaman
Halîfe, parayı getiren zata, “Sizin ülkenizde İslâmî bir medrese veya buna
benzer bir müessese var mıdır?..” diye sormuş, o zat da: “Sind
İslâmiye Medresesi”nden ve diğer iki medreseden bahsetmiş, bunun üzerine
Vahideddin Hân:

 “-Mademki, bu
parayı benim bir İslâmî işe sarf etmem için getirdiniz, ben de Halife sıfatıyla
sizi nâib tayin ettim. Bu parayı alıp götürün “Sind İslâmiyye
Medresesi” ile onun yanındaki diğer medreselere Halîfe namına sarf
edin” demiştir..

Vahideddin Hân`dan bu
sözleri duyan zat diyor ki: “Halife bu sözü söylediği zaman, onun
huzurunda ağlamamak için kendimi zor tuttum. Zira ihtiyacı olduğunu biliyordum.
Huzurundan ayrıldım ve parayı dediği yerlere sarf eyledim.[2] “İşte
sabataist ve masonların hain damgası vurdukları Sultan Vahidettin Han böylesine
asil bir şahsiyettir.

Mustafa Kemal tarafından,
yaverliğini yaptığı ve Avrupa’ya yaptığı seyahatlere birlikte katıldığı için,
yakinen tanınan…

Ve büyük bir servet
sayılacak miktarda altınla ve Anadolu’da rağbet görmesi için özel mühürlü
fermanla birlikte; Afyon Kocatepe’de kalbini hedefleyen bir düşman kurşunundan
kendini koruyacak kıymetli bir cep saatini hediye ederek Samsuna uğurlayan
Sultan Vahdetine Atatürk sahip çıkamazdı… Çünkü böyle bir davranış, hiç
değilse; sınırları belirlenmiş ve dünyaca kabul edilmiş bir Türkiye’yi
kurtarmak mecburiyetiyle” oynadığı role uygun olmazdı…

Ve zaten Sultan
Vahdettin’de, kendisini ve ailesini, bu ülkenin ve milletin hatırına feda
etmekten sakınmazdı. Atatürk’ün, onunla ilgili bazı sözlerini ve sitemlerini,
bir de bu açıdan değerlendirmekte fayda vardır.

Üstelik Hilafet sıfatını da
üzerinde taşıyan son padişahın, bazı dış çevreler ve yerli işbirlikçilerce
istismar ve suistimale kalkışılma ve Atatürk’e karşı bir şantaj unsuru olarak
kullanılma ihtimali de hesaba katılmalıdır. Aksi halde, Mustafa Kemal’in 4 Mart
1920 tarihinde, Ankara’dan Sultan Vahdettin’e Heyeti Temsiliye namına yolladığı
“Atabei Seniyei Hazreti Padişahiye” yani (padişah hazretlerinin yüksek eşiğine)
diye başladığı telgrafında:

Saltanat ve kutlu Hilafet
makamınız etrafında, görüş, gaye ve gayret birliği ederek; bağımsızlığımız,
yüze dokunulmazlığınız ve yüksek Osmanlı Devleti ülkesinin tamamen korunması
için, her türlü fedakârlığı göze almış bulunan ve size tabi olan bütün
vatandaşlarınız: Düşmanlar tarafından kullanılan ve kışkırtılan (İttihatçılar
gibi) nifak ve fesat odaklarından dolayı, zaten üzgün ve (ülkenin geleceği
için) endişeli bir vaziyette iken, mümkün olan en kısa ve en çabuk zamanda,
hükümet buhranına son vermenizi ve Milli beklentilerimizi hakkiyle tatmin
edecek bir hükümet teşkil etmenizi beklemektedir. Milli Meclisin çoğunluğunun
odaklaştığı Milli girişim ve gayretlerin, zatı şahaneniz tarafından da kabul ve
destek göreceğinden bütün “tebaai hümayun”larınız (vatandaşınız olmakla şeref
bulanlarınız) gibi, bizim heyetimizde emindir.”[3]

Şeklinde hürmetkâr ve
ümitvar bir tavır takınan Mustafa Kemal’in daha sonra, Sultan Vahdettin’den
“Aciz, adi, his ve idrakten mahrum bir mahlûk…”[4] Şeklinde
bahsetmesini, onun karakteriyle bağlaştırmak imkânsızdır. Ve zaten
Vahdettin’den sonra TBMM tarafından “halife” ünvanı verilen Abdulmecit Efendiye
Atatürk:

“Vahdettin’in ismini
zikretmeksizin onun döneminde düşülen talihsizlik ve tedbirsizliklerden
bahsetmesini” istemiş, ancak Abdülmecit Efendi “böyle bir beyanatı, kendi ahlak
ve anlayışına uygun bulmadığını” bildirince Atatürk bu yaklaşımına ses
çıkarmamış ve onu zorlamamıştır.[5]

Hatta Sultan Vahdettin’in,
bu hükümet buhranı sırasında, Mustafa Kemali sadrazam tayin etmeyi bile
tasarladığı, ancak Mustafa Kemal’in buna yanaşmadığı, bizzat Atatürk’ün kendi
ifadelerinden anlaşılmaktadır.[6]

Aziz Vatanımızı işgal eden
ve İstanbul’a yerleşen ve dönemin süper güçleri bilinen; İngiliz, Fransız,
İtalyan ve Amerikan temsilcilerine, Heyeti Temsiliye adına gönderdiği 16 Mart
1920 protesto telgrafında:

Bu hareket ve
hakaretlerinin; ne medeniyetle ne de insaniyetle asla bağdaşmadığını ifade
ettikten sonra;

“Biz her türlü haklarımızı
ve bağımsızlığımızı savunmak üzere giriştiğimiz mücahade ve mücadelenin
kutsiyetine inanmış ve hiçbir kuvvetin bir milleti yaşama hakkından mahrum
edemeyeceğine kanaat getirmişizdir. Davamızın meşrutiyet ve kutsiyeti, bu en
zor zamanımızda, Cenab-ı Hak’tan sonra, en büyük güvencemiz ve desteğimizdir.[7] Şeklinde
yüksek bir cesaret ve Allah’a teslimiyet örneği sergileyen Atatürk’ün, Sultan
Vahdettin’den korkarak veya bazı makamlar umarak, bu protestodan 12 gün önce,
iltifat ve İtimat edici bir telgraf çektiğini söylemek herhalde dengeli ve
değerli bir iddia olmaktan uzaktır.

Zaten, meşhur Nutku’nun 1.
Cildi’nin ilk konusunda, ülkenin genel durumunu tarif ederken:

“Milleti ve memleketi 1.
Dünya savaşına sokan (İttihatçı hainler) kendi canlarının derdine düşüp,
ülkeden kaçıp gitmişlerdir. Saltanat ve Hilafet makamını işgal eden Vahdettin
mütereddi (şahsiyeti bitmiş), kendi hayatını ve yalnız tahtını koruyabileceğini
hayal ettiği bayağı ve faydasız tedbirler peşinde… Aciz, haysiyetsiz cebin
(yüreksiz) Damat Ferit Paşa kabinesi ise; kendilerini koruyacak her vaziyete
hazır ve çaresiz.”[8] Tespitinde
bulunan Atatürk, Tanzimat’tan sonra bütün padişahların; İttihatçı sabataist
dönmelerin ve mason hainlerin kontrolündeki sadece bir vitrin bekçisi ve günah
keçisi olduğunu da dolaylı biçimde ortaya koymaktadır.

Mustafa Kemal dönemin Avrupa
ve Amerika devletlerini Osmanlı aleyhine kışkırtan ve kullanan ve Türkiye
cumhuriyetini, Büyük İsrail’in ilk basamağı yapılacak bir siyon devleti olarak
kurmayı amaçlayan etkin Yahudi lobilerinin, bu şeytani heves ve hedeflerine
yakın ve yatkın bir rol oynayarak, büyük bir deha ile, asıl davası ve sevdası
olan Türkiye Cumhuriyetini kurmayı ve kurtarmayı başarmıştır.

Yeri gelmişken Atatürk’ün
Meclisten geçirdiği ilk anayasanın (Teşkilatı Esasiye Kanunu)nun temel esası
olan şu 10 maddeyi yazmakta fayda vardır:

1-      Hâkimiyet
kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim biçimi; halkın mukadderatını bizzat ve
bilfiil (yine kendisinin tayin ve) idare etmesi esasına dayanır.

2-      İcra
kudreti ve teşri selahiyeti (yürütme ve yasama yetkisi) milletin tek ve gerçek
temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde toplanır.

3-      Türkiye
devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümet. “TBMM
Hükümeti” ünvanını taşır.

4-      Büyük
Millet Meclisi, vilayetler halkınca seçilmiş üyelerden oluşacaktır.

5-      Seçilen
Meclis üyeleri, sadece kendilerinin değil, tüm Türkiye’nin vekili sayılır ve
yapılacak seçimlerle yeni Meclis oluşuncaya kadar görevde kalır.

6-      Büyük
Millet Meclisi’nin genel kurulu, Kasım ayı başladığında davetsiz toplanır.

7-      Şeri
hükümlerin yürütülmesi, bütün kanunların hazırlanıp kesinleşmesi, düzeltilip
değiştirilmesi, fesh ve iptal edilmesi, her türlü anlaşma ve barış sözleşmesi
ve vatan savunması için savaş ilan edilmesi gibi hukuku esasiye, sadece Büyük
Millet Meclisinin görev ve yetkileri arasındadır. Kanun ve nizamların
tanziminde, insanların yaşam tarzına yatkın ve yumuşak, zamanın ihtiyaçlarına
ve şartlarına muvafık ahkamı fıkhiye (İslam hukukunun kanun ve kaideleri)
ile, süregelen örf ve adetler esas alınır.

8-      Büyük
Millet Meclisi, hükümetin taksim ve tayin ettiği devlet dairelerini, özel
kanunlar çerçevesinde ve seçilip gelmiş milletvekilleri eliyle idare etmeye
çalışır.

9-      Büyük
Millet Meclisi genel kurulu tarafından bir Meclis başkanı seçilir. Bakanlar kuruluda
yine kendi içlerinden bir başbakan seçer. Ancak B.M.M. Başkanı, aynı zamanda
Bakanlar Kurulunun da tabii başkanıdır.

10- Kanuni Esasi’nin,
bu maddeleriyle çelişmeyen diğer hükümleri, eskisi gibi yürümeye devam
olunacaktır.” 20 Kanuni Sani–1920[9]

21 Nisan 1924 teki Teşkilatı
Esasiye’nin 2. maddesinde ise: “Türkiye Devletinin dini; İslam dinidir.”
Yazılıdır.[10]

 



[1] Yalçın
Küçük / Gizli Tarih / c:1sh:376

[2] Milli
Gazete / Mustafa Müftüoğlu

[3] Nutuk
C.1 S.398 sadeleştirilmiş. M.E. Basımevi 11. Baskı İST.1971

[4] Nutuk
C.2 Sh.694

[5] Bak.
Nutuk C.2 Sh.696–697

[6] Bak.
Nutuk C.1 Sh.402

[7] Bak. Nutuk
C.1 Sh.417

[8] Nutuk
C.1 Sh.1 (sadeleştirilerek)

[9] Nutuk
C.2 Sh.562-563

[10] Nutuk
C.2 Sh.715


BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi