Yazar: yonetici
0 Yorum 18 Görüntüleyen

YALAN, NEFSİN GİZLİ FİRAVUNLUK İDDİASIDIR

İnsan dışındaki tüm varlık âlemi, Yaratıcısına karşı mutlak bir “sıdk” (doğruluk) içindedir. Kâinatın nizamı, dürüstlük üzerine kurulmuştur.

Güneş, milyarlarca yıldır Yaratıcısına verdiği “doğma” sözüne sadıktır; asla yalan söyleyip batıdan doğmaya yeltenmez. Bulut, suyun emanetine hıyanet edip onu geri vermemezlik etmez. Toprağın altına giren bir elma çekirdeği, toprağın altında bin yıl da kalsa; asla “Ben şeftali ağacı olacağım” diye yalan söylemez. İçindeki İlahi programa (kadere) öylesine sadıktır ki, çatlayıp filizlendiğinde sadece kendi hakikatini haykırır. Bütün varlık âlemi, Allah’ın “Sıdk” sıfatının birer aynasıdır ve her zerre kendi lisanıyla “Hakk” diye haykırır.

Kâinat bu kadar dürüstken, insanın yalan söylemesi koca bir orkestrada çok çirkin bir ses çıkarmaya benzer. Yalan söyleyen kişi, aslında eşyanın tabiatına aykırı hareket eder; Güneş’le, toprakla ve suyla olan bağını koparır. Bu yüzden iç dünyasında huzursuzluk başlar; çünkü ruhu, kâinatın o muazzam dürüstlük ritminden kopmuştur.

İnsan da içindeki “eşref-i mahlûkat” çekirdeğine sadık kalmalıdır. Yalan, bu çekirdeği çürüten bir asittir. Tohum nasıl toprağı delip Güneş’e (Cemâl’e) ulaşıyorsa; kul da yalanın ve nefsin karanlık toprağını “doğruluk” ile delip Sultan’ın huzuruna öyle ulaşabilir.

Yalanın her zerresinde, nefsin sinsi bir “tanrıcılık oyunu” saklıdır. Allah; bir hadiseyi belli bir şekilde yaratmış, ona bir şekil ve hakikat vermiştir. Kul yalan söylediği an, hâşâ; “Ya Rabbi, Senin yarattığın bu gerçeklik benim işime gelmiyor, ben kendi gerçekliğimi inşa edeceğim” demiş olur.

Yalan söyleyen kişi, o an kendi dünyasının “hükmü geçen tanrısı” olmaya yeltenmiştir. Oysa hakikat tektir ve Allah’ın takdiridir. Kendi uydurduğu sahte dünyaya sığınan kişi, aslında örümcek ipliğinden bir kale inşa etmektedir; hakikat güneşi doğduğunda o kale yerle bir olmaya mahkûmdur.

Kur’an, Allah’ın bize “şah damarımızdan daha yakın” olduğunu haber verir. Bu yakınlık, her an bir şahitlik halidir. Yalan söyleyen kişi; sanki Allah o an orada değilmiş, kalbindeki niyeti bilmiyormuş veya dilinden dökülen sahteliği işitmiyormuş gibi davranır. Bu, sadece bir ahlâk hatası değil; bizzat Allah’ın “Hakk” (Mutlak Gerçek) ve “Şehîd” (her an şahit) isimlerini pratik hayatta yok saymaktır. Yalan, insanın kendi içindeki İlahi “online” bağlantıyı kendi eliyle kesmesidir.

İnsan, doğruluğu iki seçenekten biri sanır; oysa doğruluk, seçenekleri Yaratan’a bırakmaktır. İnsan yalanı bıraktığında, aslında kendi hileli planlarından, “durumu kurtarma” telâşından ve sahte imaj kaygılarından vazgeçer.

Doğruluk, “Sonucu ne olursa olsun ben Senin gerçeğine razıyım!” diyen insanı, Allah’ın adaletine fırlatır. Bu bir cesaret işi değil, tam bir tevekkül ve teslimiyet işidir.

Doğruluğa sarılmak; nefsin o sinsi firavunluk iddiasından vazgeçip, kendi ‘hiçliğini’ kabul ederek Allah’ın ‘Mutlak Varlığını’ ilan etmektir. Kul, yalanı bıraktığında aslında şunu haykırır: ‘Ya Rabbi, benim kurgum bitti, Senin gerçeğin başladı. Benim hilem söndü, Senin hükmün tecelli etti.

Yalan biterse “O” başlar; sen bittiğinde, “O” her zerrede görünür.

 

MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..

 

 

Yorum Yap

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi