Anasayfa » HOCAMIZIN MÜJDELİ VE İBRETLİ BİR RÜYASI

HOCAMIZIN MÜJDELİ VE İBRETLİ BİR RÜYASI

Yazar: yonetici
0 Yorum 169 Görüntüleyen

 

HOCAMIZIN MÜJDELİ VE İBRETLİ BİR RÜYASI 

29 Eylül 2012 – Gebze – Darıca

 

 Sanki ilkbahar mevsimi ve aynen cennet misali tarif edilmez özellik ve güzellikte bir manzara içinde oluyoruz. Hafif engebeli yaylalar, rengarenk çiçek açmış bin bir çeşit ağaçlar, insanı mestü hayra bırakan kokular saçan güller ve otlar, cıvıldayıp kanat çırpan kuşlar, bembeyaz ve berrak akan ırmaklar ve onların arasına kurulan mimari harikası köprüler ve etrafındaki saraylar üstünde, Cenabı Hakk hazretlerinin esma ve sıfatlarının tecellisini seyretmenin huzur ve mutluluğu ile bu manzaranın üzerinde uçuyoruz. Kendi irade ve ihtiyarım dışında, manevi bir gücün yönlendirmesiyle, bu sefer Ağrı Dağı misali yüce bir dağın zirvesine doğru, dağın yamaçlarına paralel olarak yerden 20 m. kadar yükseklikten uçmaya başlıyoruz. Önce gönül alıcı ve gözleri okşayıcı güzellikteki yazlık konaklardan, bahçe ve bağlardan, içinde çağlayanlar fışkıran ormanlık alanlardan sonra bembeyaz bulutların arasından geçip, dağın zirvesine yaklaşıyoruz. Bulutlardan sonra artık yeryüzünü göremiyoruz ve o esnada gökten süzülen nurani ışık huzmeleriyle oluşan bazı insan suretlerinin film şeridi gibi belirip geçtiğini fark ediyoruz. Bu siluetleri görünce; “Daha önce Yahudi ve Hıristiyanların bozulmamış ve şirke bulaşmamış Hak din mensuplarından bazı ruhbanların ve İslam dinindeki bazı evliyanın, “tecellinin son merhalesi” zannettikleri bu görüntüler, aslında sadece bir geçici gölgeden ibarettir ve daha alınacak büyük mesafeler vardır.” diye içimizden geçiriyoruz. Derken tepeye varıp ancak “Tecelli Kabesi” olarak tarif edebileceğim iki katlı, kesme taş ve özel kerpiçle yapılmış, görkemli ve tarihi bir binanın yanında iniyoruz. Kemerli ve haşmetli giriş kapısına varınca, çok sıkı kapandığını ve nice yıllardır açılmadığını görüyoruz. Bunun üzerine merak ve heyecanla arka kapıya koşuyoruz, ama orasının da kapalı olduğunu fark edip, garip bir kuşku ve korkuya kapılıyoruz. Bu sırada pencerelerden bina içine bakınca manevi bir atmosfer ve ruhani görüntülerle karşılaşıp duygulanıyoruz. “Acaba başka bir giriş yolu bulabilirmiyiz?” umuduyla “Tecelli Kabesi”nin etrafına dolaşırken, uzun ve aralıklı kesme taşlarla örülen bir bahçe duvarının hafif yıkılmış kısmında dar bir aralık buluyor ve bahçe içine giriyoruz. Orada esmer tenli, tahminen 10 ve 13 yaşlarında iki Müslüman arab çocuğuna, elindeki demir kamçıyla işkence eden zenci kırması bir zebellah’la karşılaşıyoruz. Biz o mazlum çocukları kurtarmak üzere hamle yapınca, çocuklar: “Sakın yaklaşma ve bizim için kendini tehlikeye atma, çünkü o bir şeytandır, onunla başa çıkamazsın!” diye uyarıyorlar. Biz ise “Allahın inayeti ve Erbakan Hocamızın himmetiyle zalim şeytanları tepeleyip def ederiz”diye düşünüp, o saldırgan ve azgın kişiye hücum ediyoruz. İlk başta, ele avuca sığmıyor ve hiçbir hamleden etkilenmiyor gibi görünse de sonunda onu yere yıkmayı başarıyoruz. Fakat ne yapsak, bir türlü zarar veremiyoruz ve etkisiz duruma getiremiyoruz. Onu öldürmeyince de, Tecelli Kabesine giremeyeceğimizi hissediyoruz. Tam o esnada gaipten bir fısıltı “İşte sana Hz. Ali’nin Zülfikar adlı kılıcı, bu şeytan kılıklı adamı bununla öldür!” diyor ve hemen yanımda güzel bir kabzaya (tutulacak kısıma) bağlı sert çelikten ucu sivri ve kurşun kalem kalınlığında 2 metrelik, eğe gibi üç yüzlü bir şişi hazır buluyorum. Onu alıp yerdeki şeytanın ayaklarından sokup karnından, kalçalarından sokup boğazından çıkarıyorum. Bağırsaklarının ve iç organlarının deşilip döküldüğünü görüp, iğreniyorum. Ama o adamın bir türlü ölmediğine hayret ediyorum. O şeytani şahıs bana dönüp: “Beni parça parça edip kıyma haline getirsen de, yine amacına ulaşamazsın. Çünkü asıl DECCAL başka yerde saklanıyor, ben onun bir komutanıyım!” deyince, onu o halde bırakıp Büyük Deccali aramaya çıkıyorum. O heyecan ve telaşla, zülfikarımı yani 2 metrelik ince ve keskin mızrağımı unuttuğumu fark edip geri dönerek alıyorum. Ancak giriş kısmını hatırlamadığımdan, o binanın bahçe surlarından çıkış yolu ararken öyle uyanıyorum. 

  Manevi huzurla korku karışımı bir ruh hali içinde, bazı dualar okuyup Şeytanın şerrinden Allah’a sığındıktan ve abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra tekrar uyuyorum ve sanki o rüyanın devamı gibi, hem ferahlandırıcı, hem de nefsimizi terbiye edip uyarıcı şeyler görmeye başlıyorum. Ama onları anlatmayı münasip bulmuyorum.

Bu ikinci rüyada, Elazığ’ın sayılı alimlerinden takva ve cihat ehli Seyda Molla Bahri Hz.lerini ve talebesi muhterem Molla Saidi (Eski Sarıcan Belediye Başkanı) ve yine Rahmetullah Haydar Baba Hz.lerinin bazı sadık müridlerini de görüp, onların iltifatlarına mazhar oluyorum. 

Rüyamdan hatırladığımı ve anladığımı naklediyor, hizmet ve istikamet ehli kardeşlerime moral ve motivasyon sağlayacağını umarak anlatıyorum, yalan ve riyakarlıktan Rabbıma sığınıyorum. 

Cenabı Hakk Zülcelal Hz.leri, hayırlara, mazlumların huzur ve hürriyete kavuşacağı başarılı sonuçlara tahvil ve tebdil buyursun. Amin. Veselamünalelmurselin. VelhamdülillahiRabbilalemin. 

 

Tevili: 

 

Bu önemli ve müjdeli rüyaya tevil yapmak ve yorumlamak yerine, tarihi bir olayı aktarmak istiyorum. İz’an ve irfan ehli, verilen mesajı anlayacaktır. 

Şanlı Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi Hz.lerinin babası Ertuğrul Gazi, atası (Dedesi) ise Gündüz Alp Hz.leridir. Gündüz Alp, oğulları Ertuğrul, Dündar, Sungur Tekin ve Gündoğdu ile beraber Pasin ovasında bir zaman yerleşip eğlenmişlerdi. Sonra oğulları Sungur Tekin ve Gündoğdu ata yurduna, yani Orta Asya’ya dönmüşlerdi. Bir müddet geçince, Ertuğrul ve Dündar, daha uygun yaylaklar ve sürülerine otlaklar bulmak üzere İç Anadolu’ya doğru, 400 atlı olarak yürüyüşe geçmişlerdi. 

Karacadağ yöresinde bir tepeyi aştıklarında, iki ordunun kıyasıya savaştıklarını görmüşlerdi. Biraz dikkat edince, bunlardan bir tarafın Selçuklu hükümdarı Alaattin Keykubat, düşmanlarının ise zalim ve kafir Moğol akıncıları olduğunu fark etmişlerdi. İçlerinden bazıları, “Moğollar zaferi kazanmak üzere, onların yanında yer alalım da, ganimetten hisse kapalım” deyince, Ertuğrul Gazi: 

“Bu ne bayağı ve aşağı bir tekliftir. Bizim imanımız ve insanlığımız, güçlüden değil haklıdan, zalimden değil mazlumdan taraf olmayı gerektirir. Haydi, mümin kardeşlerimize destek verelim ve onların imdadına yetişelim” diye kükremiş ve gerçekten yıldırım gibi cenge girip, Moğolları perişan etmişlerdi. 

Zaferi kazanan Sultan Alaattin Keykubat, bu Hızır gibi yetişen şanlı Oğuz boyunun Kayı kolundan cengaverleri kucaklayıp tebrik etmiş ve biraz da “buralarda kalırlarsa ileride güçlenip başımızı ağrıtırlar, en iyisi Bizans sınırına yakın yerlere yerleştireyim de, kafirlerle boğuşsunlar” düşüncesiyle: 

“Haydi yiğitlerim, Domaniç (Balıkesir) yaylaları kışlığınız, Söğüt önü (Eskişehir-Bilecik) ovası yazlığınız olsun!” diyerek onları ödüllendirip göndermişti. 

Evet, böylece güçlüden ve peşin ganimetten yana değil, Haktan ve mazlumdan taraf olmanın ve Allah yolunda riski göze almanın meyvesi olarak, kader onları 630 yıl cihana hakim olacak Osmanlı Devletinin temellerini atma şerefini bahşetmişti. 

 

                                  ———–

 

İSMET SEZGİN’İN RÜYASI

 

 Çarşamba ilçemizde, rahmetli Babamın evinde, Ahmet Akgül Hocamız bir sohbet yapmış oluyor. Ardından Hocamız birilerince yemeğe davet ediliyor. O ise “kahvaltımızı yaptık” diyerek teşekkür ediyor ve bir an evvel oradan ayrılmak istiyor. O sırada odaya Ahmet Hocamızın yeğenlerinden biri (Sadık veya Tarık olabilir) çok önemli ve değerli müjdeli bir emanet getiriyor. O gelen emanet çok kutsal bir sanduka içinde bulunuyor. Gelen o emanet sandukasını Ahmet Hocamız asker selamı vererek kabul ediyor ve getirenler de asker selamıyla teslim ediyor. Ahmet Hocamızın üzerinde çok kıymetli ve görkemli bir kürk bulunması dikkat çekiyor. 

O esnada iki tane hanım sandukanın başında mutluluk ve umut kaynaklı bir sevinçle ve Allah’a şükür niyetiyle ağlaşıyor. Tarif edilmesi zor yüksek bir duygu seli ve heyecanı yaşanıyor. Oldukça huzurlu ve manevi coşkulu bir ortam oluşuyor. Ve o vaziyette iken uyanıyorum. 

 

Tevili: 

Bakara Suresi 248. Ayetinde: Peygamberleri, onlara (şöyle) dedi: 'Onun hükümdarlığının belgesi, size Tabut'un (Kutsal emanet bulunan sandukanın) gelmesi (olacaktır ki) onda Rabbinizden 'bir güven duygusu ve huzur' ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız, bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır.” Haber buyrulduğu gibi, kutsal emanetleri ve ayet belgelerini ve çok önemli müjdeler ve zafer bilgileri “Tabut-sanduka” içinde saklanmış ve bu emanet Talut’a ulaştırılmıştı. İnşallah Hak davaya ve Erbakan’a sadıklar ekibine de aynı müjdeler ve şifreler yollanacak ve kahraman Ordumuzun da şuurlu ve onurlu harekatıyla tarihin en büyük zaferi ve inkilabı yaşanacaktır.

 

                             ——————–

 

SADIK YAMANOĞLU’NUN RÜYASI 

İSTANBUL – 05.10.2012

 

 Rüyamda, yakın arkadaşlarımızla, Hz. Peygamber Aleyhisselam Efendimizi ziyarete gitmiş oluyoruz. Ancak üzerinde ne bir kubbe, ne bir türbe bulunmayıp, sadece düz toprak mezar içinde ve üzeri açık biçimde görünce şaşırıyoruz. Mübarek kefenine sarılı vaziyette ve 1430 yıl önceki vefat buyurduğu hal üzerinde terü taze ve çok güzel kokular saçıyorken görünce hayret ve hayranlık duyuyoruz. Tam o sırada Hz. Peygamber Efendimizin, belden yukarısı birden doğrulunca, haşyete (saygıyla karışık korkuya) kapılıyoruz. Ben içimden, “acaba, ibadet ve hizmetlerimdeki gevşeklik ve eksikliklerim yüzünden beni uyarmak için mi böyle davranıyor?” diye düşünürken, o sırada ziyaret için aramıza katılan dayım Ahmet Akgül Hocamıza “Hoş Geldin” demek ve ona olan muhabbet ve şefkatini göstermek üzere, Efendimizin doğrulduğunu anlıyor ve ona olan ilgisini ve sevgisini fark ediyoruz. 

Nihayet ziyaretimizi tamamlayıp evlerimize dönmek üzere konvoy düzenindeki arabalarımıza geldiğimizde, olağanüstü bir durum daha yaşanıyor, Hz. Peygamber Efendimizin Ahmet Akgül Hocamızı uğurlamak lütfunda bulunarak oraya teşrif buyurduğunu görüyoruz. Buna şahit olan herkes dayımın (Ahmet Akgül Hocamızın) Hz. Peygamber (S.A.V) katındaki kıymetini takdir ve teslim ediyoruz.

 

 Tevili: 

Milli Çözüm Dergisi’nin ve Ekibinin inanç ve istikametinin hakkaniyetine, hizmet ve gayretlerinin makbuliyetine bir işarettir. Aynı zamanda, bütün heves ve hedefimizin, Rabbimizin rızasına ve Efendimizin şefaatine ulaşmak ve dünyevi gayelerden uzaklaşmak olması gerektiği de öğretilmektedir. Hayatta iken makam ve imkânların, vefat ettikten sonra görkemli türbe ve mezarların değil, Allah katındaki değer ve derecelerin önemli olduğu dersi de verilmektedir?

 

                              ———————–

 

 

        VİCDANIM RAHAT DEĞİL 

 

Ehli gaflet ne bilsin, insanlık ne haldedir 

Izdırap çekene sor, bir gece kaç asırdır! 

Merkebin tüm gayreti, yeminde ve beldedir 

Onu ahıra koysan, zanneder ki kasırdır!*

 

Müslümanlar perişan, esir zelil ve sefil 

Hiç kâfirden mümine, söyle olur mu kefil 

İşbirlikçi dönekler, tavırları çetrefil 

Münafık ahlakı kıt, aklı ise kısırdır!

 

“Adil Düzen”siz dünya, bana zindan zillettir 

Nasıl huzur bulayım, her yanım dert illettir 

İşgalciyi alkışlar, bunlar hangi millettir 

Akıllar pas bağlamış, vicdanları nasırdır!

 

Mason kılık değişmiş, olmuşlar Fetullahçı 

Bağlantı CIA MOSSAD, figüran hoca hacı 

Dini yozlaştırmışlar, hepsi riyakâr lafçı 

ABD niye korur? demezler çünkü sırdır!

 

Dinler: kardeş ortakmış; hepsi hakmış hayırmış 

Haham Papaz ve Hoca, birbirini kayırmış 

“İslami Düzen” yokmuş; ahlak, çimen çayırmış 

Onlara ipek halı, halka yeten hasırdır!

 

Demokrasi pudingi, şekerli mi tuzlu mu? 

Yahu bakmaz mı insan; çamurlu mu, muzlu mu? 

Gör şu dindar sahtekâr, hep Müslüman mazlumu 

NATO gibi gâvurun, köpeğine ısırdır! 

 

Kukladan lider olmaz, ve kahpeden kahraman 

Uyuz huysuz fırsatçı, ucuz gider her zaman 

Kendin sanır Osmanlı, Selçuklu ve Karahan 

Siyonizme kiralık, sanki Abdün- Nasır’dır!*

 

Türbana hürriyete, hükümet geri adım 

Ve sağ-sol muhalefet, hepsi kırar kanadım 

Bir ömür böyle geçti, her gün yandım kanadım 

Onur sahibi anlar, böyle yaşam nasıldır!

 

Tanrısı Amerika, taptığı şehvet makam 

Onun keyfi yerinde, toplum ezilsin ne gam 

Türkiye parçalansın, oğlu olmuş kaymakam 

Haine alkış tutar, din satmaya hazırdır!

 

Vicdanına kulak ver, mikyas* akıl izandır 

İslam saadet yolu, Kur’an mihenk* mizandır 

Dediklerim gerçektir, sanma ki suizandır 

Her şeyi gören bilen, Allah bize nazırdır!

 

 


* Kasır: Saray 

* Abdun-Nasır: Görünüşte İsrail’e kafa tutan, ama gerçekte siyonizme hizmetkâr bir hain olan Mısır’ın eski sosyalist lideri 

* Mikyas: Kıyaslama yapan ölçü aleti 

* Mihenk: En hassas ayar tespit aracı

 

                        ———————–

 

UFUK EFE’NİN 05-10-2012 TARİHLİ RÜYASI 

 

 Rüyamda bir yere acele bir şekilde hazırlanıp, çantama üç-beş eşya ile birlikte gidiyorum. Daha sonra vardığım yerin daha evvel okuduğum Kuleli Askeri Lisesindeki yatakhane koğuşumun olduğunu fark ediyorum, ranzalar vs hepsi sanki eskisi gibi….. Seyahat çantamı ranzamın altına bırakıp dışarı çıkıyorum, sanki bir yere yetişeceğim gibi, genelde de çevremde aynı telaş hakim… 

Daha sonra görüyorum ki binaların çatısı yok yerine etrafı alçak korkuluklarla çevrilmiş, sanki küçük küçük localar oluşturulmuş ve insanlar seccade yada küçük hasır, halı vs.ler üzerinde oturmuş bekleşiyorlar, hava aydınlık ve güneşli. Onları bu hal üzere görünce aklıma namaz geliyor ve telaştan vakiti geçiririm endişesi ile namazı hemen kılayım diyorum, ama seccademi bir türlü bulamıyorum aranırken biri bana kalkıp yer açıyor, ben hemen “acaba kıble ne taraf?” diye bakınırken kolumdaki saate bakayım oradan kıbleyi bulurum diyorum ama saati göremiyorum, çantamda da olmadığını anlayınca çantamın açılıp sanki eşyalarımın çalındığının farkına varıyorum, canım sıkılıyor ama bunu da pek belli etmemeye çalışıyorum. Teraslarda bana yer verenler kıbleyi de tarif ediyorlar, bu ara bana yer açanlara bakıyorum, kimisi benim bu namaz kılmak için hazırlığımdan memnun kimisi de sanki razı olmasa bile kabullenmiş gibi bir tavır sergiliyor, bunları o an zihnimde hissediyorum… 

Daha sonra tekrardan koğuşumda oluyorum, “çantam da çalındı şimdi beden eğitimi dersi olacak, orada eşofmanlarım da, yok, ne giyeceğim, artık bu elbiselerle beden eğitimi dersine girerim, terleyeceğiz ama ne yapalım!” gibi şeyler aklımdan geçiriyorum… 

Daha sonra bir başka sahnede, uzun hangar gibi bir yer halini alıyor, koğuşumuz, sıralı ranzalar ve ben bir ranzanın alt katındayım, biri gelecekmiş onu bekliyoruz, yine herkeste bir heyecan ve telaş… Birde bakıyorum ki gelen Muhterem Erbakan Hocamız çıka geliyor! Hangar gibi koğuşumuzdan soldan itibaren geliyor ve benim ranzamın hizasına gelince eğilip nur yüzü ile gülümseyerek bana “Hoşgeldiniz!” diyor ve elini uzatıyor, ben hemen doğrulup ileri doğru atılarak Hocamızın elini öpüyorum, ve genelde de yaptığımız gibi seri bir şekilde geri çekiliyorum. Hocamız bana bakarak elini bir süre daha çekmiyor ve o an sanki zihnimde Hocamızın sesi yankılanıyor ve bana “artık acele etmenize, öpüp hemen kaçmanıza gerek yok, çok vaktimiz var, rahat ol” manasına sözler söylüyor. Ve bir süre sonra elini de çekerek koğuşun gerisine doğru başı ile selamlayıp geri dönüyor… 

Ben hemen arkasından bakıyorum, hangardan çıkmış ve etraf güneşli, yaz günü gibi, etrafında sanki askeri erkân yürüyor, Hocamın arkasından bakıyorum, hafif meyilli bir yokuş yukarıya doğru ağır ağır yürüyor, dikkatimi çeken Hocamızın sağ bacağını sürüye sürüye yürümesi idi. O şekilde arkasından bakar halde iken rüyam bitiyor….

 

Tevili: 

Hocamızın himmet ve projeleri, Milli Çözüm’ün gayretleri ve Kahraman Ordumuzun desteği ile, beklenen tarihi değişimin yaklaştığına işarettir. 

En doğrusunu Allah bilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi