Anasayfa » Hayatta : Tatar Ağası ve Benzerleri Eksik Olmayacaktır

Hayatta : Tatar Ağası ve Benzerleri Eksik Olmayacaktır

Yazar: yonetici
0 Yorum 297 Görüntüleyen

VATAN, YAHUT, SÜRÜNDÜĞÜN YER VEYA ORDU KOMUTANI HIYANET EDERSE?

Küreselleşme tekerlemesiyle, Siyonist sermaye tekeli hakimiyetine razı ve emperyalizme esarete hazır tiplerin; milli hassasiyetini, insani haysiyetini ve İslami hüviyetini rüşvet verip, şahsi servet ve etiket elde ederek nefsani şehvetini ve hayvani hürriyetini gözetenlerin, bu yazdıklarımı okumaması tavsiye edilir.

Çünkü onların zihni bunları hazmedemez… Beyinleri bulanıp kusabilirler. Çağdaş ve demokrat köleler, onurlu bir yaşam için diyet ödeyemezler..

 

Konu şu: Vatan nedir?

Sözlük anlamı olarak:

Bir kimsenin doğup yetiştiği veya yurttaşı olarak hayat geçirdiği ve duygusal yönden kendisini bağlı hissettiği memlekete vatan denmektedir.

Ve yine insanların, doğup büyüdükleri ana yurtlarının dışında, sonradan eğitim gördükleri, iş edindikleri ve yerleştikleri ülkelere de “ikinci vatan” tabir edilmektedir.

Ama vatan kavramının bizim için çok daha derin ve kutsi anlamlar içerdiği bir gerçektir.

Vatan; Uğruna can vererek, kan dökerek aldığın, üzerindeki tüm halklara; temel insan haklarını tanıyıp sağladığın ve yine kan dökerek, can vererek sahip çıktığın toprak parçasıdır.

Dün Balkanlar, Kafkaslar vatanımızdı, ama bugün değil.. Musul ve Kerkük`ü Misakı Milli içine katabilseydik, vatanımız olacaktı, bugün değil…

“Sınırlar değişmez” iddiası sadece safsatadır. Yaşımız içinde, Sovyetlerin sınırları yeniden çizildi. İsrail`in sınırları defalarca değiştirildi… İki Almanya birleşti, sınırları genişledi…

Amerika da işgal eder, ama o vatan yapmak için değil, sömürüp sağmak, soyup satmak için… Osmanlı aldığı yerleri vatan yapardı… Oraya hizmet ve adalet taşırdı. Ama Avrupa ve Amerika sadece sömürge yapar ve ahlaksızlığını yayar.

Türkler tarih boyunca fıtratlarındaki cengâverlik ve cesaretle, Asya`da, Rusya`da ve Avrupa`da çok parlak akınlar başarmış, Hunlar gibi ve Atilla gibi dillere destan zaferler kazanmışlardı.  Ama buraları vatan yapamamışlardı… Kalıcı medeniyetler kuramamışlardı.

Türkler fetih ruhuna İslam`la kavuşmuşlardı… İstila ve işgalle, fetih çok farklı kavramlardı…

“Efendim kimsenin topraklarında gözümüz yok…” gibi beylik sözlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. O zaman bazılarına, hele Batılılara: “Madem öyle ise, ne diye Orta Asya`dan kalkıp gelerek, Rumların vatanı Anadolu`yu aldınız?” Sorularına kapı açılır ve haklılık kazandırılır

“Gücümüz yok” yerine “gözümüz yok” demek, bir nevi züğürt tesellisi ve tilkinin ulaşamadığı üzüme, “koparmaya değmez, hala koruk” demesi cinsindendir.

Mustafa Kemal;

“Ömrüm vefa ederse ve Allah fırsat verirse Selanik dahil Trakya`yı, Musul ve Kerkük diyarını ve Hatay`ı milli sınırlarımıza katacağım” diyen insandı…

“Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü de; ülkemizin de, bölgemizin de, tüm insanlık aleminin de huzur ve barışı bizden sorulur” anlamında ve amacında iken, İnönü gibi pısırık siyasiler ve Masonik mahfillerce yozlaştırılmıştır.

Öyle barışla ve bağışla kimsenin kimseye ne memleket ne hürriyet bahşettiği görülmemiştir.

İzzet ve haysiyetle, huzur ve emniyetle yaşayamadığın yer, gerçek vatan olamayacaktır. Esir, zelil ve hakir tutulduğun yer vatan değil, üstü açık zindandır.

Bir yerlere atalarının kan dökmesi de orayı kimseye vatan yapmaya yeterli zannedilmemelidir. Örneğin atalarımız, Viyana`da, Ukrayna`da kan dökmüştü ama, şimdi vatanımız değil. Çünkü, bizzat senin ve neslinin taze kan dökerek alacağın ve yine kan dökerek koruyacağın yer ancak vatanındır

Eğer Türkiye vatanımızsa, sadece atalarımızın kanıyla sulandığı için değil, bugün de hala uğruna nice canlar bağışlandığı içindir.

Yoksa; gerçek özgürlükten yoksun ve hukuksuz, vicdanen buruk ve huzursuz, insani ve imani değerlerden kopuk ve onursuz, ama lüks, konforlu ve eğlence dolu yaşadığın yer vatan değil; süründüğün ve hayat sürdüğün yerdir.

“Bayrak, şehit cenazelerine örtülmek için değil, göklerde dalgalanmak içindir” gibi boş ve kof laflara da karnımız toktur.

Tam aksine, bayrak; en çok şehit cenazelerinde anlamlı ve yakışıktır.

Çünkü

“Bayrakları bayrak yapan, üzerindeki kandır.

Toprak, eğer uğrunda; ölen varsa vatandır.”

Bunun için de organizeli, otoriteli ve ortak (milli) iradeli ve her yönden güçlü ve tedbirli bir orduya ihtiyaç vardır. Çünkü düzensiz ve disiplinsiz asker ve ekipler ordu sayılmayacağı gibi, caydırıcı bir gücü bulunmayan ordular da dış güçlerin oyuncağı ve küresel merkezlerin jandarması olacak ve sadece kendi halkına baskı aracı olarak kullanacaktır. Yani, kuvvetli, etkili ve milli bir ordusu bulunmayan toplumların ülkesi, hakiki manada vatan konumuna çıkamayacaktır.

Son zamanlarda güya demokratikleşme ve AB standartlarına erişme kılıfıyla; TSK`yı ekonomik ve psikolojik yönden zayıflatma hesaplarının altında, Anadolu`yu Müslüman Türk milletline vatan olmaktan çıkarma planları yatmaktadır. Mustafa Kemal`in “tam bağımsızlık” ilke ve idealinden ve ılımlaşma hıyanetiyle İslami haysiyet ve hassasiyetlerinden koparılıp AB`ye eyalet haline getirilecek, kanunları ve politikaları Brüksel`de belirlenecek, ordusu tamamen Haçlı NATO`nun emrine verilecek bir Türkiye, elbette vatan olmaktan çıkacak, sadece hayat sürülen veya demokratik köleler misali sürünülen bir ülke olacaktır.

Bakınız, AB Uyum Taslağı`nda önümüzdeki 4 yıl içinde AKP Hükümeti`nin yapmayı planladığı değişiklikler yer alıyor. Taslak`ta TSK ve yüksek yargı hedef alınırken, ulusal ekonominin tamamen tasfiye edileceği AB`ye taahhüt ediliyor. Yapılması planlanan değişiklikler yeni yasama döneminde birer birer TBMM gündemine hazırlanıyor.

AKP Hükümeti, Avrupa Birliği`ne taahhüt ettiği değişiklikleri öngören gayrı milli “Ulusal Program Taslağı”nı hazırlamış bulunuyor. Taslağın önemli bir bölümü Türk Silahlı Kuvvetleri`ni hedef alan taahhütlerle dolu. Taslak`ta Uluslararası Ceza Divanı`na üyelik öngörülüyor. Bu üyelik TSK`nın terörle mücadelesini sekteye uğratmayı hedefliyor. Uluslararası Ceza Divanı sözleşmesinin imzalanması durumunda, Türk Silahlı Kuvvetleri`nin yaptığı operasyonlar dahil, PKK ile mücadelenin bu divana şikayet yolunun açılması amaçlanıyor. PKK`nın, Doğu ve Güneydoğu`daki terörle mücadelede görev almış çok sayıda komutanla ilgili Ceza Divanı`na başvurmak için hazırlık yapıldığı belirtiliyor. 1 Temmuz 2002`de kurulan Uluslararası Ceza Divanı, dört suç türüne bakıyor: Savaş suçu, insanlık suçu, soykırım suçu ve saldırı suçu.

Büyük tuzak hazırlanıyor

Milli duygu ve duyarlılık ehline göre bu Ceza Divanı`na üyelik girişimleri altında şu şeytanlıklar seziliyor:

  • a) “ABD ve AB yetkileri, ülkemizi bölme amaçları doğrultusunda, PKK eylemlerinin daha da yaygınlaşması için desteklerini artıracaklar
  • b) Görevinin gereğini yapan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını ise, Uluslararası Ceza Mahkemesi`nde sanık sandalyesine oturtacaklar

Bu girişim “Askeri arkadan vurma  hazırlığı”   olarak görülüyor.

1 Haziran 2005 tarihinde AKP`nin oylarıyla kabul edilen yeni Türk Ceza Kanunu`nda yapılan “soykırım suçu düzenlemesinin” de bu amaca hizmet ettiği anlaşılıyor.

Sınır güvenliği polislere verilmeye, ordu etkisizleştirilmeye çalışılıyor

AB Program Taslağı`na göre sınırlarda askerler değil, “Sınır polisleri” görev yapacak. AB tarafından `entegre sınır politikası` olarak adlandırılan bu proje, İçişleri Bakanlığı ile birlikte yürütülecek. Proje, kara, deniz ve hava sınır güvenlik birimlerinin tek bir çatı altında toplanmasını ve Türkiye sınır güvenliğinin düzenli şekilde Avrupa Polisi ile irtibatlı hale gelmesini içeriyor. Taslağın kabulü halinde gerçekleşecek olan bu proje ile sınırların denetimi kademeli olarak askerden alınarak “Sınır polisi”ne devredilecek. Taslak`ta, yapılması planlanan yeni uygulamaya göre: “Türkiye`nin tüm sınır kapıları ile yeşil ve mavi sınırlarında görev yapmak üzere ve profesyonel bir sınır güvenlik teşkilatının kurulması öngörülüyor. 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu`na istinaden, Polis Akademisi Başkanlığına bağlı bir “sınır güvenliği meslek yüksek okulu” kurulması ve hizmet içi eğitim çalışmalarının desteklenmesi” hedefleniyor. Proje ayrıca, “Europol” isimli Avrupa polisinin operasyonlara katılmasına da imkân sağlamayı amaçlıyor.

Askeri mahkemelerin görev ve yetkileri değiştiriliyor

TSK`yi hedef alan planlar sadece bunlarla sınırlı bulunmuyor. Programda, Askeri mahkemelerin görev ve yetkilerinin değiştirilmesi de planlanıyor. Bu değişiklikler şöyle ifade ediliyor: “Yapılacak düzenlemeler ile askeri mahkemelerin görev ve yetkilerinin demokratik hukuk devletinin gerektirdiği ölçüler çerçevesinde tanımlanmasına devam edilecektir.

Bu çerçevede;

  • 1- Askeri mahkemelerin sadece hakîm sınıfından üyelerden oluşması,
  • 2- Askeri mahkemelerin askeri bölge dışına çıkartılması,
  • 3- Sivil kişilerin askeri mahkemelerde yargılanmasına engel olunması gerekiyor. AKP böylece askeri mahkemeleri `sivilleştirme`yi taahhüt ediyor.

TSK harcamalarını Genel Kurmay yerine Sayıştay`ın yapması sağlanıyor

Taslak`ta TSK harcamalarının tamamen Sayıştay tarafından yapılmasının sağlanacağı da belirtiliyor. Böylece ordu etkisiz ve yetkisiz hale getirilmeye ve küçük düşürülmeye çalışılıyor. Üstelik sinsice, askerle polis arasına rekabet ve husumet sokularak birbirine karşı kışkırtılıyor.

İsrail kurmaylarının ve Amerikalıların çizip, Barzani ve PKK`nın eline verdiği: Adana-Sivas hattının güneyinin Kürdistan olarak gösterildiği haritayı Büyük Millet meclisinde eline alıp; “gavur dağından sonrası onlarındır” diyebilecek kadar alçalan vatansızlar, acaba Müslüman Türk halkına mı, yoksa Amerika ve Avrupa gavurlarına mı hizmet ediyor.

 

“Vatan” kelimesi Kur`an`da hiç zikredilmemiştir. Sadece Tevbe: 25 ayetinde “mevatin: toplanma ve karşılaşma yerleri” olarak geçmektedir.

Buna karşılık, hem tüm yeryüzü, hem de yaşanan ülkeler, bölgeler, iklimler anlamında, “Arz” kelimesi yaklaşık 470 yerde geçmektedir.

Ve yine “Bina, mahalle, belde, şehir, yurt, ülke” anlamlarında kullanılan “Dar ve Diyar” kelimelerine pek çok ayet ve hadiste ve İslam literatüründe sıkça rastlanabilmektedir.

Vatan; Arapça bir kelime olarak: bir yerde kalıp ikâmet etmek, orasını yurt edinmek anlamına gelir.

Kur`an bize, sadece yaşadığın yerin değil; Milli çıkarlarına, insan haklarına, inançlarına ve amaçlarına, bölgesel ve evrensel sorumluluklarına hakkıyla sahip çıktığın ülkenin ancak vatan olduğunu öğretmektedir.

Bu ise güçlü ve güvenilir bir ordu ile doğrudan ilişkilidir. Her yönden caydırıcı ve halkına güven kazandırıcı bir orduya sahip olmayanların veya ordu komutanları hıyanete kalkışanların vatanı ve onurlu hayatı artık tehdedir.

Erbakan Hoca`nın, hemen her sohbetinde özellikle hatırlattığı, 2. Viyana Kuşatmasındaki Tatar Ağası hıyaneti ve Napolyon`a karşı Cezzar Ahmet Paşa`nın devletine sadakati oldukça önemlidir.

Bilindiği gibi 14 Temmuz 1683`deki Viyana Kuşatmasının yenilgiye dönüşmesinin asıl nedeni, askeri zaafiyet değil, siyasi hırs ve hıyanettir. Padişah 4. Mehmet Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Komutasında, farklı katılımlarla 350 bin kişilik muharip, 150 bin kişilik geri hizmet olmak üzere toplam 500 bin kişilik muazzam bir ordu tertiplemiştir. Askeri ağırlıkları taşıyan 50 bin araba hizmet vermektedir. 60`tan fazla büyük top, Tuna yoluyla Budapeşte`ye sevk edilmiştir. Akdeniz donanması dışında 150 gemiden oluşan özel bir filo Tuna`nın güvenliğine görevlidir. Eflak ve Boğdan Voyvodaları ve Macar Kralı da kuvvetleriyle Osmanlı`nın emrindedir. Tüm Avrupa ve Haçlı dünyası tek kelime ile şaşkın vaziyettedir. Çünkü Viyana düşerse Avrupa tamamen Osmanlı hakimiyetine girecek ve Hıristiyan halk İslam`ın rahmet ve adaletiyle yüz yüze gelecektir. Ama bir ordu komutanının, Kırım Hanı Murat Giray`ın hıyaneti, büyük bir zaferi hezimete çevirmiş, Osmanlı`nın talihini ve tarihini değiştirmiştir.

İkinci Viyana Kuşatmasında uğranılan ihanetler, adeta önü hâlâ alınamayan bir büyük bozgun sürecine sebebiyet vermiştir. IV. Mehmet (Avcı Mehmet)`in saltanat dönemidir. Miladi 1683 yılı içinde bulunulmakta, sadarette ise meşhur Merzifonlu Kara Mustafa Paşa görev yapmakta, aynı zamanda Serdar-ı Ekrem (Orduların Kumandanı) sıfatıyla başarıdan başarıya yürümektedir. Dirayetli, cesur, bilgili, lider yaratılışlı bir kimsedir Kara Mustafa Paşa… 

Devlet-i Aliye-i Osmaniyye ise gücünün zirvesindedir.

2. Viyana kuşatması

Doğuda ve batıda çıkan tüm fitneleri önleyerek sulh ve sükunu sağlamış bulunan Osmanlı Ordusu, son olarak Almanların Avusturya topraklarında Macarlara karşı başlattıkları zulümleri önlemek için 1683 yılında harekete geçmiştir.

Dünya`da Osmanlı Ordusu önünde durabilecek hiçbir kuvvet kalmamış gibidir. Avrupa devletleri paramparça ve pejmürdedir.

Ancak Papa yine Hıristiyan devletleri bir araya getirerek bir haçlı ordusu hazırlamak üzere çalışmalar yapmaktadır.

Serdar-ı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, yol üzerinde bulunan kaleleri bir bir feth ederek Almanların başkenti bulunan Viyana önlerine varmıştır. Ordu içinde Osmanlı eyalet ve bağlı devletlerinden gelen askeri birlikler de vardır.

Osmanlı Ordusu Viyana önüne geldiğinde, Avrupa`yı panik kaplamıştır. 

Viyana yaklaşık 150 yıl önce de Kanuni Sultan Süleyman tarafından muhasara edilmiş, ancak mevsim ve silah durumu dolayısıyla fethi gerçekleştiremeden muhasarayı kaldırmak zorunda kalmıştı. Bu defa Viyana feth edilmeli, Almanlara artık zulüm yapamayacakları duruma getirecek bir darbe indirilmeliydi. Bu maksatla Viyana kuşatması başladı.

Merzifonlu, Viyana`nın tahrip edilmeden kendiliğinden teslim olmasını istiyor ve yağmayı önlemeye çalışıyordu.  Bunun için Viyana`yı sıkı bir kuşatma altında tutuyordu. Bu ise vakit kaybına sebep oluyordu.

Papanın da teşvikiyle hazırlanan bir haçlı ordusu ise, Tuna nehrinin karşı kıyısına kadar gelmişti. Ancak Tuna nehrini kısa sürede geçip Viyana`da muhasara altında bulunan kuvvetlerine  yardıma gelmeleri mümkün değildi. Çünkü arada çok stratejik bir köprü vardı ve bu köprü Osmanlı Ordusu`nda bulunan cesur ve savaşçı Kırım Tatarları tarafından tutulmuştu.

İlk büyük ihanet: Şahsi ve hissi…

Tuna üzerinde stratejik köprünün muhafazası ile görevlendirilmiş bulunan Tatarların Kumandanı Murat Giray, öteden beri Sadrazamı kıskanmakta, Tatarların kadir ve kıymetini bilmemekle suçlamaktadır. Murat Giray oldukça kilit bir noktada bulunduğunun da farkındadır ve hıyanet için fırsat kollamaktadır.

Köprüyü düşman ordusuna açarsa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa`ya unutamayacağı bir ders vereceğini ve Tatarların kıymetini öğreteceğini hesaplamış ve meşhur ihanetini göstererek köprüyü açmıştır. 

Osmanlı asıl kuvvetlerinin arkasını çeviren Haçlı ordusu, kaledeki savunma birlikleri ile de işaretleşerek iki taraftan hücuma başlamıştır.

Merzifonlu uğradığı ihaneti ancak o zaman anlamıştır ve şaşkındır.

İkinci ihanet: Sinsi ve nefsi…

Osmanlı Ordusu iki taraftan maruz kaldığı bu ateşe şiddetle karşılık vermeye başladı. Çok kanlı bir savaş yaşanmaktaydı. Hatta Merzifonlu dirayetle komuta ettiği ordu sayesinde bazı başarılar elde etmeye bile başlamıştı. Bu başarıları zafere çevirmek isteyen Serdar-ı Ekrem ordunun ön saflarında askerlerini cesaretlendirmekle meşgul iken, ikinci ihanete uğramıştır.

Ordunun sağ kanadına kumanda eden Vezir Koca İbrahim Paşa, hiç sebep yokken ve başarı da gelmeye başlamışken, kumanda ettiği askerleri geri çekerek firar edip kaçmıştır. O`nun da Sadrazamı çekemediği ve burnunun sürtülmesini sağlamak için bu hıyanete giriştiği yazılmaktadır.

Böylece tüm başarı imkanlarını kaybeden Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, çaresiz geri çekilme kararı almıştır. 12 Eylül 1683. 

Tarihin dönüm noktası

Geri çekilme olayı elbette büyük kayıplara yol açıyordu. Meydana gelen kargaşa ve panik sonucu  Osmanlı ordusunun tüm ağırlıkları düşmanın eline geçmiş oluyordu. Hatta mehter takımı bile esir düşüyordu. Asker zayiatının büyük olmasının yanında artık tarihi bir süreçte noktalanmış bulunuyordu.

Önünde kalelerin, orduların, nehirlerin ve denizlerin engel olamadığı Osmanlı`nın Şanlı Ordusu, böylece iki hainin ihaneti yüzünden ileri hamle gücünü kaybetmiş oluyordu. Yani Osmanlı ancak içerden yapılan ihanetlerle durdurulabiliyordu.

Unutulmaz olan bu olaydan sonra; geriye doğru çekilme, toprak kaybı, itibar kaybı birbirini takip etmeye başlıyordu.

Ancak bu olayın asıl unutulmaması gereken başka yönleri de vardı. Viyana bozgunundan iki gün sonra Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, hain Koca İbrahim Paşa`nın idamına hükmediyordu.

Kellesi kesilmeden önce İbrahim Paşa`nın son sözleri şunlar olmuştu: “Benim kellem gidiyor, ama Padişahımıza arz etsinler ki, ordumuzu bu zor durumdan kurtaracak tek kişi yine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa`dır. O`nu azletmesinler…”

Böylece Koca İbrahim Paşa hain olmasına rağmen, yine de ordunun muzafferiyyeti için gerçekleri ifade etmekten çekinmiyordu.

Asıl tehli ihanet: Siyasi ikbal hevesi

Viyana`da bozulan ordu, kışı geçirip toparlanmak için Belgrad`a çekilmiştir. İstanbul`da ise fitne kazanları kaynatılmaktadır. Merzifonlu`nun makamına göz diken Vezir Kara İbrahim Paşa, bin bir türlü yalan dolanla paşayı gözden düşürmek için Padişah IV. Mehmet nezdinde çalışmalar yapmaktadır.

Sonunda Paşanın azli ve idamı için bir ferman koparmaya muvaffak olacaktır.

İşte bu diğer ihanetleri de gölgede bırakacak büyük ihanettir. Çünkü, orduyu uğradığı bu felaketten ancak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa çıkarabilecekti.

Nitekim, uzun yıllar artık O`nun yerini doldurup, devleti derleyip toparlayacak, orduda yeniden disiplini sağlayabilecek bir sadrazam gelmemiştir. Bu da yıkım sürecine ivme kazandırmıştır.1[1]

Ve asla unutmayalım ki; ne Tatar Ağası Murat Giray`lar, ne şehvet esiri Baltacı Mehmet paşalar ve nede Katarina`lar eksik olmayacaktır.

http://www.necmettinerbakan.net/videolar/hayatta-tatar-agasi-ve-benzerleri-eksik-olmayacaktir.html

Sadık bir komutan: Cezzar Ahmet Paşa

Napolyon yine bir Haçlı kafası ve ittifakıyla Mısır`a saldırır.

Osmanlı Padişahı, siyasi divanı, askeri kurmayları, tarihçi ülema ve danışmanlarını toplar:

“Biz bazı hıyanetler neticesinde Viyana kuşatmasına, güçlü ve şanslı taraf olmamıza rağmen, yenildik ve Avrupa`yı yitirdik.

Şimdi ise, Napolyon kazanırsa; bu sefer Osmanlı`yı ve tüm İslam dünyasını kaybedeceğiz. O nedenle, bana liyakati yanında özellikle sadakati da tescilli bir komutan tespit ve tavsiye ediniz der.

Padişaha bu özelliklere sahip komutan olarak Cezzar Ahmet paşa tavsiye edilir.

Çünkü O, Napolyon`un “Fransa`ya bağlı olmak şartıyla, seni bütün Mısır, Filistin ve Suriye`nin sultanı yapalım” teklifini:

“Dinime, devletime ve milletime hıyanet edip Mısır ve Suriye`nin hükümdarı olmaktansa, şeref ve haysiyetimle çarpışıp şahadete ulaşmayı veya sıradan bir nefer olarak vatanıma hizmetkârlığı tercih ederim” diyebilecektir.

Bosna doğumlu olan Cezzar Ahmet Paşa genç yaşta İstanbul`a gelip Hekimoğlu Ali Paşa`nın hizmetine girdi ve Onunla birlikte Mısır`a gitti.

Bazı Arap kabilelerin Cidde yöresindeki isyanlarını bastırmada büyük yararlılıklar gösterdi. Mısır`daki Kölemen beylerinden Ali ve Abdullah Beylerin maiyetine girdi ve Bahira Sancak Beyliğine getirildi. İsyan ederek Abdullah Beyi öldüren bedevileri yendiği ve yetmiş asinin başını kestiği için “Deve Kasabı” anlamında kendisine Cezzar lakabı verildi. Kölemenlilerden Ali beyin kendisini başka beylere karşı kullanmak istediğini fark edince bu hıyanete rıza göstermeyip İstanbul`a geldi. Burada umduğunu bulamayınca, dönüp Şam muhafızı Osman Paşa`nın hizmetine girdi. Bölgedeki isyanları bastırmada önemli başarılar elde etti. O sırada Akka limanında bulunan kaptanı derya Cezayirli Hasan Paşa`nın teklifiyle Akka muhafızlığına, sonra vezirlik rütbesiyle Sayda valiliğine tayin edildi. Ardından tüm Suriye ve Filistin bölgesini disiplinize ederek, Arnavut ve Boşnak asıllı muharipler de getirerek, güçlü bir ordu ve küçük bir donanma meydana getirdi.

İşte, Avrupa`da büyük zaferler kazanan ve Haçlı Birliği görüntüsüyle Siyonist emeller için kullanılan Napolyon Bonapart; 1798`de Mısır`ı işgal edip, Filistin`deki Akka kalesini kuşatmıştı. Çok cazip tekliflerini reddeden Cezzar Ahmet Paşa Akka`yı üstün bir başarıyla savunmuş ve büyük kayıplar veren Napolyon`u geri dönmeye mecbur bırakmıştı. (21 Mayıs 1799) Onun bu sadakati Osmanlı`yı ve İslam dünyasını muhtemel bir felaketten kurtarmıştı.

Bir müddet sonra İngiliz Yahudilerinin kışkırttığı Vehhabi ayaklanmasını bastırmakla görevlendirildi ise de, hastalığı nedeniyle 80 yaşında, şanla ve şerefle bu dünyadan ayrılmıştı.

 

Sonuç olarak:

1- Türk toplumundan İslam`ı çıkarırsanız; resmen olmasa bile, fikren ve fiilen İslami ahlak ve anlayıştan koparırsanız, ortada millet kalmayacaktır.

2- Orduyu zayıflatırsanız, orada da bağımsız milli devlet kalmayacaktır.

3- “Millet”i kuru kalabalık haline getirilmiş; “devlet”i dış güçlerin güdümüne girmiş, “asker”i ise düşmanlara aciz, kendi halkına taciz konumuna gelmiş bir memleket ise, vatan olmaktan çıkacaktır.

Bu üç hüküm, birbirini doğuran, tabii ve tarihi bir hakikattir. Türk kavmiyle İslam dini ve Türklerin ordu-millet olma özelliği, hiçbir şekilde birbirinden ayrışmayacak şekilde kaynaşmıştır.


[1] Ekrem Şama / Milli Gazete

 

Ahmet AKGÜL (Milli Çözüm Dergisi KASIM 2008)

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi