Anasayfa » Diktaturlar Devrilirken Demokraturların Tedirginliği

Diktaturlar Devrilirken Demokraturların Tedirginliği

Yazar: yonetici
0 Yorum 188 Görüntüleyen

Siyonizmin işbirlikçi despotları bir bir yıkılırken, aynı zalim güçlerin işbirlikçi demokratları telaş içindeydi. Yoksa sıra kendilerine mi gelmekteydi? Diktatur: zorba ve zalim idarecilere; Demokratur ise: seçim hilesi ve halkın aldatılması ile yönetime gelen işbirlikçi hainlere denmekteydi. Amerika BOP çerçevesinde İslam coğrafyasını yeniden şekillendirmek üzere Müslüman halkların diriliş ve direnişine müdahale ve manipüle etmeye çalışırken, dizginlerin elinden çıkmasından ve Adil Bir Düzene kayılmasından endişe etmekteydi. Ve hele basının saklamasına rağmen, ABD işgalindeki kukla Irak hükümetine ve özellikle de küçük İsrail sayılan Barzani yönetimine karşı başlayan halk ayaklanmalarının önlenemez boyutlara ulaşması; Recep T. Erdoğan’ın başarıları için dua ettiği Amerikan Conilerinin artık bölgede kontrolü iyice kaybettiğinin göstergesiydi.

İnancımıza göre, kişisel veya kitlesel bütün olaylar, Allah’ın iradesinde ve kader çerçevesinde meydana gelmektedir. Tunus’ta başlayıp ardından Mısır’a sıçrayan; Suriye, Lübnan, Cezayir ve Yemen’i karıştıran halk girişimlerini ve iktidar değişimlerini de kaderin dışında düşünmek mümkün değildir. Bu ayaklanmalar, hangi güçler ve gerekçelerle başlatılmış olursa olsun, sonunda Müslüman halkların hayrına sonuçlar doğuracağı kesindir. Hadis-i Şerifte bildirildiği gibi: “Cenab-ı Hak isterse, zalim ve facirler eliyle de Dinini ihya edebilir.”

Bütün bu girişim ve gelişmeleri Yahudi Lobileri güdümlü Amerika ve Avrupa, kendi çıkarları ve İsrail’in korunması yönünde manipüle etmek istese de, Milli ve İslami merkezlerin stratejik müdahalesi de elbette devreye girecektir.

Batıyı şaşkınlığa, barbar yönetimleri taşkınlığa sevk eden bu beklenmedik gelişmeler, müjdelenen büyük Mehdiyet inkilabının son hazırlıkları da olabilir.

“Vakıa (dünya ve insanlık tarihinin en büyük olayı ve zalimlerin kıyamet saati) vuku bulduğu zaman,

(Artık) O’nun vukuuna (zulüm saltanatının çöküş oluşumuna ve kafirlerin dünyasının yıkılışına) yalan diyecek yoktur.

O (olay, zalim kafirleri) aşağılatıcı (Mümin ve mazlumları ise) yüceltici ve onurlandırıcıdır.”[1]

Ayetleri de bu mutlu ve kutlu hadiselere işaret etmektedir.

Bu gelişmelerin, Türkiye’yi nasıl etkileyeceği veya Milli merkezlerin hangi gelişmeleri tetikleyeceği ise, yakında görülecektir.

ABD Durumdan Vazife Çıkartıyordu!

Bizde Milli Görüş’ten koparılan ANAP ve AKP gibi partilerin ve diğer hizip ve kesimlerin CIA’nın güdümüne girmeleri gibi; tamamen İslam’i bir gaye ve gayretle şekillenen İhvanül Müslimin hareketinin de zamanla değişim ve dejenerasyonlar yaşamış ve bir kısmı CIA ve MOSSAD’ın kontrolüne girmişti.

Siyonist Yahudi sermayesinin emrindeki Nobel ödülü verilmiş ve aynı güçlerim hizmetindeki Atom Enerjisi Ajansı Başkanlığına getirilmiş olan Muhammed El Baradey’in şimdi Mısır’da muhalefet lideri olarak ortaya çıkarılması ve ihvanla birlikte davranması şüphe vericiydi.

Bu arada Tunus’ta başlayan, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in kaçmasıyla sonuçlanan; ayrıca Yemen, Cezayir ve Suriye’yi de sarsan ayaklanmaların nedense Fas’a uğramaması dikkat çekiciydi.

Yoksa Fas Kralı ve sivil-asker yüksek bürokratları, yedi sülalesi Yahudi olduğu için mi es geçilmişti? Bilindiği gibi İspanya’dan sürgün edilen, daha doğrusu İsrail’i kurmak üzere, tertiplenen bir senaryo sonucu Anadolu’ya gönderilen Yahudilerin önemli bir kısmı da Fas’a göç etmiş ve orada yerleşip yönetimi ele geçirmişti.

Mısır’da yani Mübarek'in yardımcılığına getirilen Ömer Süleyman, Mısır'ın yeni diktatörü yapılmaya çalışılıyordu. Çünkü, Mısır'da Mübarek'ten sonra bu ülkeyi Batı ve İsrail'e bağlı tutabilecek tek isim Süleyman. ABD, bir anlamda geçiş döneminde düşündüğü isim olan El Baradey'den de vazgeçebilirdi.

Mısır'da İsyanı Halk, 'Devrimi' İsrail mi Gerçekleştirmek İstiyordu?

Mısır'ın resmi üniformalı en büyük işkencecisi Ömer Süleyman, Mübarek tarafından Başkan Yardımcısı olarak atanıyordu ama tutmuyordu. Mısır ordusunun kıdemli bir generali olan Ömer Süleyman, Başkan Yardımcısı olmadan önce de Mübarek'in 'sağ kolu' olarak biliniyordu ve Mısır istihbaratının başında İsrail’e hizmet ediyordu. Süleyman, yılın neredeyse 6 ayını İsrail'de geçiren ve buradaki meslektaşlarıyla Müslüman Kardeşler ve HAMAS'ın nasıl pasifize edileceği konusunda fikir alışverişinde bulunan bir isim oluyordu.

Süleyman atandıktan hemen sonra Batı medyasında “Batı ve İsrail nezdinde saygın bir isim”, “Mısırlılar arasında kredisi olan biri” diye takdim edilmeye başlanıyordu. Süleyman'ın atanmasından sonra daha önce sessiz kalan İsrail de; ABD ve Batı'ya: “Mübarek'i eleştirmeyin. Mübarek Batı'nın önemli bir müttefiki” çağrısında bulunuyordu.

Ömer Süleyman'ı bundan tam 2 yıl 14 gün önce hakkında yazılmış bir makaleden tanıyalım. 20 Ocak 2009'da İsrail'in Gazze'de 1500'e yakın Filistinli çocuğu (Gazze'de neredeyse herkes çocuk, çünkü yaş ortalaması 20'inin altında) fosfor bombasıyla katlettiği 22 günlük bombardımandan bir gün sonra İsrail'in Haaretz gazetesinde Ömer Süleyman ile ilgili ilginç bir makale yayınlamıştı.

İsrail'in, uluslararası toplumdan ziyade daha çok Mübarek'in sağ kolu ve Mısır istihbaratının başındaki isim Ömer Süleyman'a odaklandığını yazan gazete, Süleyman'ın İsrail istihbarat yetkilileri, ordu yetkilileri, başbakan ve bakanlarca çok iyi tanındığını belirtiyordu Yossi Melman imzalı makalede. Mısır'ın resmi üniformalı en büyük işkencecisi ve yeni Devlet Başkan Yardımcısı Süleyman'ı daha iyi tanımak için Yossi Melman'a kulak verelim. Gazze bombardımanının sona ermesinin hemen arkasında Melman, 20 Ocak 2009'da Haaretz'de Süleyman için şunları yazmıştı:

“1993'te Mısır Genel İstihbarat Servisi'nin başına atandıktan sonra Süleyman İsrail gizli servisleri MOSSAD, Shin Bet ve askeri istihbarat yöneticileriyle düzenli bir ilişki içerisinde oldu. Bu bağlar (Süleyman ve İsrail istihbarat yetkilileri arasındaki bağlar) Süleyman özel hayatını paylaşacak kadar gelişmişti. Süleyman bir defasında MOSSAD'ın eski şefi Shabtai Shavit'e üç çocuğu ve bir torunu olduğunu ve bundan nasıl gurur duyduğunu anlatmıştı.

İsrailli eski bir istihbarat yetkilisine göre Süleyman'ın birincil görevi, rejimi savunmak ve Başkanı (Mübarek) korumaktı. 26 Haziran 1995'te bu görev test edildi. Süleyman, Mübarek'le birlikte Afrika Birliği toplantısına katılmak üzere Addis Ababa (Etiyopya'nın başkenti) havalimanından şehrin merkezine gitmek üzereyken suikasta uğramıştı. Süleyman, bir gün öncesinden Başkan'ın zırhlı Mercedes arabasının da Etiyopya'nın başkentine uçmasını istemiş ve bu ısrarı Mübarek'in hayatını kurtarınca ikili arasındaki dostluk doruğa ulaşmıştı. Anlayacağınız bu senaryoyu MOSSAD hazırlamış, Mübarek’i Süleyman’ın kucağına atmıştı.

Başarısız suikasttan sonra Süleyman hiçbir ahlaki kural tanımadan  bu suikastla suçlanan Cemaati İslamiye'ye karşı savaş açmıştı. Müslüman örgütlerin binlerce üyesi, aileleri, yakınları tutuklanmış ve işkenceye uğratılmıştı. Ömer Süleyman'ın demir yumruklu Mısır istihbaratı İslami terörizmi (!) kısa bir sürede ortadan kaldırmıştı.[2]

 

Mısır Ordusu Halka Demokratik Geçiş Sözü Veriyordu!

Mısır'da Hüsnü Mübarek'in görevini bırakmasından sonra yönetime el koyan ordu 'demokratik bir geçiş süreci' sözü veriyordu. Ordudan yapılan açıklamada geçici bir yönetim oluşturulana kadar mevcut hükümetin görevini sürdürmesi de isteniyordu. Eylül ayında yapılması planlanan devlet başkanlığı seçimlerine kadar görevde kalacak olan geçici yönetimin kimlerden ve nasıl teşekkül edeceği, ülkenin şu anda en önemli gündemini oluşturuyordu.

Ordunun açıklamasında İsrail'e de teminat veriyor, bölgesel ve uluslararası bütün anlaşmalara sadık olunduğu vurgulanıyordu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Mısır ordusunun açıklamasını memnuniyetle karşılıyordu. Netanyahu, ülkesi ile Mısır arasındaki barış anlaşmasının iki tarafa da büyük katkılarda bulunduğunu ve ''tüm Ortadoğu'da barışın ve istikrarın da temel taşı'' olduğunu söylüyordu. Başta İsrail olmak üzere Batılı ülkeler, yeni yönetimin 1979 tarihli Camp David Anlaşması'nı tanımamasından endişe ediyordu. Mısır, Mübarek yönetimi döneminde izlediği politikalarla İsrail'in varlığı için hayati bir önem arz ediyor, uluslararası arenada İsrail'i zor durumda bırakacak girişimlerde bulunmamaya büyük bir önem veriyordu. Amerikan yönetimi de İsrail ile herhangi bir çatışmaya girilmemesini temin etmek amacıyla Mısır'a her yıl 1,5 milyar dolardan fazla yardımda bulunuyordu.

Mısır Nasır’ını Değil Yusuf’u Arıyor… Ve Müslüman Arap Halkları BOP’a Yanıt Veriyordu!

Tunus ve mısır’ın ardından; Yemen, Ürdün, Cezayir ve Libya’da halk sokaklara dökülüyordu. Suriye’de iki büyük halk hareketi organize oluyordu.

Faiz ve sömürü Sistemi Yıkılıyordu!

Davos’ta bu yıl, belki de tarihinin en yoğun katılımlı toplantıları yapılıyordu. 26-29 Ocak 2011 arasındaki üç gün boyunca, aralarında Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, Fransa Cumhurbaşkanı Nicola Sarkozy’in, Rusya Federasyonu Başkanı Dimitri Medvedev’in, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un bulunduğu 35 devlet ve hükümet başkanı, çoğunluğunu Avrasyalıların ve Pasifiklilerin oluşturduğu 1400 dolayında üst düzey devlet görevlisi Davos’u doldurmuştu.

Toplantıların eksen konusu kapitalizmin krizi oluyordu. Davos zevatı, Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin ekonomik performanslarının yüzü suyu hürmetine, dünya ekonomisinin yüzde 5 dolayında büyüme yakalamış olmasını, krizin aşılmakta olduğu hülyasına yormaya hazırlanmıştı ki, hevesler kursaklarda kalıyordu. Tunus ve arkasından Mısır halk ayaklanmaları tokat gibi patlıyordu. Suratlar asılıyor, toplantılardan daha fazla ilgi gösterilen kulis seanslarında “toplumsal patlama” endişeleri dile getiriliyordu. Kısacası Kuzey Afrika’da sistemin temellerine deprem dalgaları gönderen halk hareketinin “hayaleti” de Dünya Ekonomik Formu’nda dolaşıyordu.

BOP Projesi Çöküyordu!

Kapitalist küresel sistemin liderlerini endişeye sevk eden Tunus ve Mısır’daki halka hareketleri, bizdeki kimi ulusalcı çevrelere kendini beğendiremiyordu. Şöyle bir mantık kurgusuyla yaklaşılıyordu:

Condoleezza Rice Kuzey Afrika’dan, Çin sınırına kadar 24 ülkenin “çürümüş kabuk” rejimlerinin değişeceğini söylemişti ya… Rice’ın ismini saydığı ülkeler arasında Tunus ve Mısır’ın da adı geçiyordu ya… Bu iki ülke de ayaklanmalardan sonra Batıcı Muhammed El Baradey gibi laikler, Raşid Ganuşi veya Müslüman Kardeşler gibi “ılımlı İslamcılar” en güçlü iktidar adayları olarak ortaya çıkıyor ya… Öyleyse bu halk ayaklanmaları Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde ABD’nin kontrolünde hareketlerdir. Ayaklanmalar ABD’nin ve Batı’nın Ortadoğu’daki etkinliğini pekiştirecek ve güçlendirecektir; bu amaçla patlak vermiştir.

Bu mantık örgüsü sonuçtan hareket ederek nedene ulaşıyor. Halk hareketlerinin neyi başarıp, neyi başaramayacağından yola çıkarak, bu hareketlerin kaynağını açıklamaya kalkışıyor. Arabayı atın önüne koyuyor; nesnel gerçeklikten uzaklaşıyor. Esasen ABD’nin Ortadoğu’da “kadiri mutlak” olduğunu savunan yeminli Amerikancıların istediği zemine savruluyor.

O kadar derin analizlere, Batı haber kanallarından (Türk medyası da Batı kanallarından izliyor Tunus ve Mısır’ı) uzun uzun aktarmalar yapmaya gerek yok. Bir vatandaşımız Ankara’da Başbakanlık önünde kendini yakmaya kalkışmamışmıydı? Bunu nedeni yoksullaşma ve gelecek kaygısı değil miydi? Tunus’lu üniversite genci de kendisini o nedenle yaktı. Bizde hak arayan TEKEL işçileri, AKP üzerlerine panzerlerle, biber gazlarıyla polisi sürünce “özgürlük” diye bağırıp direnmediler mi? Tunus ve Mısır halkı da onu yapıyor.

Mısır, 1979 Mart’ında Camp David anlaşmasını imzalamasının ve 1980 yılında İsrail’de diplomatik ilişki kurmasının arkasından, İsrail’den sonra ABD’den en çok dış mali desteği alan ülkedir. (65 Milyar dolar) Mısır savunma bütçesinin üçte biri ABD tarafından karşılanıyor. Camp David anlaşması, iki devlet arasındaki anlaşmalıkları çözüme bağlamanın ötesinde İsrail’in güvenliğine ilişkin garantiler içeriyor. Tunus’taki Zeyn el Abidin Bin Ali rejimi de Mübarek rejimi gibi Amerikan küreselleşmesinin ürettiği mafyatik bir güruhtu. İşte Mısır halkı bu mübarek rejimine isyan ediyor; Tunus halkı Bin Ali rejimini yıkıyor!

Mısır’da Mübarek’i gözden çıkaran ABD, Mısır’ı büsbütün kaybetmemek için yükleniyor. ABD Başkanı Obama’nın gönderdiği özel temsilcisi Frank G. Wisner, Kahire’de karargah kurdu. Amerikan sivil ve asker yöneticiler Mısır’lı yetkililere telefon üstüne telefonlar ediyorlar. Amerikan yöneticilerinin bu telaşı, halk hareketinden ne kadar ürktüklerini gösteriyor.

“CFR Tahmin Bile Yapamıyordu!

CNN İnternational 3 Şubat 2011 günü “Piers Morgan Tonight” programı iki önemli konuğunu Mısır ayaklanması konusunda görüşlerini almak için ekranlara çıkarmıştı. Bu konuklardan ilki Barbara Walters’dı. Amerikan TV ve Radyo yayıncılığının 1929 doğumlu; önde gelen haber programcılarından olan Walters’ın itirafları çarpıcıydı.

Bu güne kadar Hüsnü Mübarek’i ABD’nin ulusal çıkarları için destekledik. Mübarek ABD çıkarları için bölgede liderlik yaptı. Peki bugün ABD’nin ulusal çıkarlarını Mısır’da nasıl uygulayacağız? Yani inanılmaz değil mi? CFR’deki patronlar, diplomatlar, uluslar arası uzmanlar Mısır’da olacak olayları tahmin edemedi. Tunus’ta da tahmin edilmemişti…”!?

Programın ikinci konuğu ise; New York’un eski belediye başkanı; 2008 Devlet Başkanı adayı Rudy Giuliani’ydi. Giuliani’nin:

“Hüsnü Mübarek bize daima yardım etti. Kendisine borcumuz var. Şu anda Mübarek sonrası hükümeti garanti altına almalıyız. Bu yüzden Mübarek yönetimi derhal sona erdirilemez. Bir geçiş dönemine ihtiyacımız var. Hükümette Müslüman Kardeşler’in yer alacak olması bizim açımızdan kabul edilemez…” sözleri ABD’li Siyonistlerin çaresizliğini yansıtmaktaydı.

 

Türkiye Siyasetinin de Ezberi Bozuluyordu!

BOP’un Eşbaşkanlığını yürüten AKP Arap dünyasındaki değişimler konusunda şaşkındı. Şu anda işbirlikçi hükümetler tek tek devrilirken; Amerika’nın elindeki tek koz Türkiye kalmıştı. Amerika AKP eliyle Türkiye üzerindeki kumpasını daraltmak zorundaydı. AKP şimdilik görevlerini yerine getirse de Amerika’daki Yahudi think tanklar ise kaygılıydı ve ikiye bölünmüş durumdalar dı: “Türkiye’de AKP ile mi devam etmeliyiz, yoksa CHP’mi? Tartışması vardı. Arap dünyasındaki bu devrim dalgası devam ederse, AKP bu yeni dünya ile ABD çıkarlarını nasıl koruyacaktı? Ankara’ya atanan Amerikan Büyükelçisinin aylarca bekletilmesinin gerekçesi bunun açık bir dışa vurumuydu. Amerikan Senatosu’ndan “Türkiye’de muhalefet ile de görüşebilecek bir büyükelçi atamalıyız” seslerinin yükselmesi; “Türkiye’de işlerin planlandığı gibi gitmemesi halinde ne yapacağız?” kaygısıydı. Bu koşullarda, AKP bir yandan iktidarını pekiştirmek, diğer taraftan Washington’a güven vermek zorundaydı. Verdikleri her demeçte ulusalcı ve Kemalist güçlere soğuk duş aldırtan CHP liderliği ise; BOP’un siyonist senaryolarına ortak olmak çabasındaydı. Önümüzdeki seçimleri “BOP liderliğini kim daha iyi yapar?” kulvarından çıkarmak; halkımızın acil ve elzem görevi olmalıydı.

“Tayyip Sonun Mübarek Olsun!” Sesleri Yükseliyordu!

Mısır'da isyan ve sonrası değişim, İran devrimi gibi, belki ondan daha fazla etkili olacaktır. Orta Afrika'dan, Kuzey Afrika'dan İran sınırına kadar bütün bölgeyi, ülkeleri sarsacaktır. Taşlar yerinden oynayacak, işte “domino etkisi” o zaman ortaya çıkacak ve bundan Türkiye’de nasibini alacaktır.

Gerçekten bu işi planlayanlar var mı? Sorusunun cevabı net olarak verilemiyordu. Kadife devrimlerde olduğu gibi, Batılı güçler ve sivil toplum kuruluşu adı altında faaliyet gösteren politik çevreler belirgin biçimde öne çıkmış görünmüyordu. Böyle bir ihtimal her zaman sorgulanacaktır, ancak “ABD, eskiyen rejimleri kendi eliyle değiştiriyor” bakışı çok da sağlıklı ve gerçekle örtüşen bir yaklaşım olmuyordu. Bazı merkezlerin bir şeyleri planlamasıyla, gelişen bir hareketten yararlanmaya çalışmasının aynı şey olmadığını bilmek gerekiyordu.

Şu an olan: Bütün Ortadoğu'da Amerika'nın dostları çöküyordu. Lübnan'da bu oldu. Tunus'ta bu oldu. Mısır’da bu oldu. Yemen'de, Libya ve Cezayir’de ABD'nin dostlarına karşı kitleler ayaklanıyordu. Yolsuz, acımasız ama ABD müttefiki olan her lider ve rejim hedef alınıyordu. Hal böyle iken, “bütün bu olanların tamamen ABD tarafından planlandığını, yenilerini kullanmak üzere eskilerini gözden çıkardığını” söylemek biraz fazla abartılı görünüyordu. Ve ABD’nin madalyalı dostu Tayyip Beyi de sancılı günler bekliyordu!

 

Mısır'a Bir Yusuf Daha Gerekiyordu! 

Atilla Mehdigil’in güzel tespitleriyle: “BOP, bir hesaptır. Kimin hesabı? Tabii ki Siyonistler ve yardakçılarının. Yani başta siyonist İsrail ve tetikçisi Amerika olmak üzere diğer bazı ülkelerin şeytani planıdır. “Tilkinin kafasında kırk plan vardır, kırkı da tavukla alakalıdır.” Gavurların binlerce planı vardır, hepsi de İslam, İslam halkları ve İslam coğrafyası üzerine kurgulanmıştır. Ama onların hesapları varsa Allah(cc)'ın da bir hesabı vardır. Onların hesapları cüzidir ve acizdir, Allah(cc)'ın hesabı küllidir ve kaçınılmazdır. “O, her şeye kadir olandır. (Talak/12)”

İşte onların hesaplarından bir tanesi olan BOP, Siyonizmin tetikçisi Amerika'nın bir tuzağıdır. Projeyi yürütme de işbirlikçilik görevi ise Türkiye, Yemen ve İtalya başbakanlarına verilmiş durumdadır. Bunlar eş başkan olarak bu projenin hayata geçirilmesinde figüranlık yapmaktadır. Bu arada proje kapsamındaki Türkiye ve Yemen başbakanlarının görevlendirilmelerini bir bakıma anladık desek bile proje dâhilinde olmayan İtalya başbakanının böyle bir göreve atanmış olması da ayrı bir yoruma muhtaçtır.

Muhterem Erbakan Hocamız, yıllardır İsrail'in Arz-u Mevud projesini gerçekleştirmeye kendi gücünün ve nüfusunun yetmeyeceğini bunun için de diğer ülke yöneticilerini kullandıklarını vurgulayıp durmaktadır. Tabii BOP'un ifade edilmeyen asıl amacının, Büyük İsrail'in kurulması projesi olduğunu da asla hatırdan çıkarmamalıdır.

BOP'un söylenen amacı Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da bulunan yirmi iki İslam ülkesine sözüm ona demokrasiyi taşımaktı. Ancak, bu ülkelerden Afganistan ve Irak'a getirilen demokrasi, işte ortadaydı.

Demokrasilerde üç kuvvetten söz edilir. Yasama, Yürütme ve Yargı. Evet, teamülen böyledir. Ancak, uygulamada bunlar ne yazık ki sadece görüntü olarak kalıyor, yerini sermaye, medya ve orduya bırakıyor. Demokratik sistemin görünen ve görünmeyen kuvvetleri bu şekilde kendisini gösteriyor. Buradan hangi sonuca varılıyor? Görüntüye, halkın kendi kendisini yönetmesi getiriliyor, adil yargılamadan dem vuruluyor. Ancak, uygulamada menfaatleri korumak için duruma göre yaygara kopartılıyor ve despotluk yapılıyor; İşte bu Erbakan Hocamızın da ifade ettiği şekliyle “demokrasi” değil “demokratur” oluyor!

Şu anda dünyada uygulanan demokratur sistemi, yirminci yüzyıla girerken 1897'deki Basel'de toplanan Yahudi kongresiyle başlamış ve elli yıl sonra 1948'de İsrail devletinin kurulmasıyla hızını arttırmıştır. Bir elli yıl sonra, yirmi birinci asrın hemen başında on bir Eylül bahanesiyle son sürat üçüncü dünya savaşına doğru yol almaktadır. İşte şu an bölgede yaşananları böyle okumalıdır.

Siyonist düşüncenin amacı, batıl ve barbar inançları gereği dünyayı, Müslümanların sonu anlamına gelen Armegeddon savaşına zorlamaktır. Ortadoğu'da yaşananlar onların düşüncesi açısından sonun başlangıcıdır. Tabii her zaman olduğu gibi bunda da yanılıyorlar. İnşallah bu süreç, İslam'ın ve Müslümanların değil, onların zalim zihniyetlerinin sonu olacaktır.

Peki, ne yapmak lazımdır? Her İslam ülkesinin mutlaka Milli Görüşçüleri vardır. Başta D-8 ülkeleri olmak üzere bütün Milli Görüş temsilcileri bir araya gelerek hızla D-8 toplantıları gerçekleştirmeleri hayati önem taşımaktadır. Burada dünyayı yeniden şekillendirecek siyasi kararlar alınmalıdır. Türkiye'mizin Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın projeleri etrafında huzur ve onur halkası oluşmalıdır. Her İslam ülkesinin ordusu, kendilerinin Milli ordularıdır. Ordunun her mensubu aslında Milli Görüş şuurundadır. Ancak ordularımız, demokraturun unsurları olan sermaye ve medyanın yönlendirme ve propagandalarını artık kırmalı ve Milli hedefler istikametinde davranmalıdır.

İnsanlığın özellikle de İslam Âleminin başka alternatifi kalmamıştır. Bu alternatif değerlendirilmediği takdirde dünyanın kaderi Siyonist sermaye güdümlü batının zalim despotlarına terk edilmiş olacaktır. Bu tarihi ve talihli fırsat kaçırılmamalıdır.

Tunus'la başlayıp, Mısır'da patlayan olaylar, diğer İslam ülkelerine de sıçramış durumdadır. Sonunda Hüsnü Mübarek kaçmak zorunda kalmıştır. Baskıcı ve dayatmacı rejimler hiçbir zaman halk tarafından sonuna kadar beğenilmemiştir ve korunmamıştır. Nerede olursa olsun böylesi rejimler bir gün mutlaka yıkılacaktır. Şimdi endişemiz, Mısır'da Mevcut dikta rejimin yıkılmasıyla oluşan boşluğu BOP hayalcilerinin doldurmasıdır.

BOP hayalcileri, Irak ve Afganistan'da istediklerine ulaşmış olsa da kendileri açısından gerekli dersi de çıkarmışlardır. Bu ülkelerde uyguladıkları yöntem oldukça masraflıdır ve onlar için can ve mal kaybına yol açmıştır. Bunu yeniden göze alamayacaklardır.

Evet, bu saatten sonra ne Mısır’ın milli unsurları ve ne de Mısır halkı diktatörden kurtulup demoratura razı olmayacaktır. Zira Mısır peygamberler diyarıdır. Üç bin beş yüz yıl evvel Mısır'da Yusuf (as), Allah (cc)'ın yardımıyla adalet ve huzur düzeni kurulmuş ve yaşanmıştır. Mısır'a bir Yusuf daha ihtiyacımız ve ricamızdır! Mısır'da bir kez daha firavuni oyunlar oynanmaktadır. Şimdi bu oyunları bozacak Musa'lar, Harun'lar zamanıdır!”

Sıra Suud Rejimine ve Körfez Emirliklerine mi Geliyordu?

Aşağıdaki tespitler önemliydi:

“Suud-i Arabistan rejimini halk mı, yoksa batılı güçler mi devirirdi? ABD ve egemen güçler, Suud rejiminin yıkılmasına hangi şartlarda izin verirdi?

Bütün bu süreçin başında tüm yorumcular, ‘Mısır’ın Tunus’a benzemediğini, rejimin kolaylıkla devrilemeceğini ayrıca Suud’un yıkılması içinde hiç bir neden olmadığı’ görüşünde birleşiyorlardı. Oysa, bu yorumcular yanılmışlardı; Hüsnü Mübarek yıkılmış, Arabistan karışmış, Libya’da iç savaş çıkmıştı.

Ortadoğu’da değişim borsası açılmıştı ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Peki, gelişmeler sadece Tunus diktatörünün devrilmesiyle mi başlamıştı? Genellikle ABD’de yuvalanmış, çoğunluğu İngiliz ve Alman asıllı Siyonistlerden oluşan ve dünyayı yönetme iddiasındaki küresel egemen güçler bu işin neresinde durmaktaydı?

İsrail’in Ortadoğu’da sırtını yasladığı Mısır rejimi hepten yıkıldı mı? Bu kıvılcım nerelere sıçrardı ve yeni dizaynda, kimler ne tür roller ve görevler alırdı? Bu değişim sürecinin sonucunda, siyasal ve ekonomik olarak ABD’nin en büyük müttefiki ve ekonomik olarak ABD’yi ayakta tutan Suud rejimi yara alır veya yıkılır mıydı?

Mısır devriminde egemen güçlerin rolü ne kadardı? Eski Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Mısırlı laik ve liberal Baradey’e bu güçler sahip çıkar mıydı? Ya da Baradey, cepheye planlanarak sürülmüş bir yeni lider adayı mıydı?

Unutmayalım, Tunus’ta, ‘bir kişinin kendini yakması neticesinde, 29 yıllık Bin Ali rejiminin, dahası yarım asrı aşan dikta döneminin, sıradan sokak hadiseleriyle sona ereceğinin” planlayıcıların dışında kimse farkına bile varamamıştı!?

Bu süreç kendiliğinden patlamış sayılmazdı ya da bu en zayıf ihtimaldi. Yarım asırdır her türlü zulme seyirci Tunus ordusu, elbette bir anda insafa ve imana gelmiş değildi. Fransa sömürgesi gibi yönetilen Tunus, artık batı için devrilmesi gereken bir rejimdi. Peki, batı, Tunus rejimine bu kadar süre neden sabretti? Hiç kuşku yok ki Müslümanların en güçlü olduğu ülkelerden biri Tunus’tu. Batı açısından bir diktatör, İslamcı bir iktidara karşı koşulsuz desteklenmeyi hak ederdi. Ama buda ilelebet süremezdi.

Çoğunluk aksini düşünse de, artık Mısır rejimi de iflas etmiş ve Hüsnü Mübarek kaçıp gitmişti. Ortadoğu’da yeni bir dizayn planlanmışsa –ki bu konu yeni değil ve batının bir planı olduğu uzun süredir biliniyor-Mısır ve Suud rejimi düşürülmeden, Ortadoğu yeni bir dizayna pek izin vermezdi. Ancak özellikle Mısır rejiminin düşmesi, Ortadoğu’daki diğer bütün rejimler için domino etkisine sahipti.

ABD, dünyadaki en büyük destekçisi olan Suud rejiminin yıkılmasına hangi şartlar ve durumlarda izin verirdi, ve hangi faktörler devreye girerdi? Bunun için, biraz tarihin tozlu raflarına göz atmak gerekirdi.

Geçmişte savaşlar ve işgaller, daha sonra askeri darbeler ve son zamanlarda Soros üzerinden yaptırılan kadife devrimler ile değiştirilen rejimler, halklar tarafından mı yoksa derin güç odakları tarafından mı yürütülüp yönetilmekteydi? Bunun için, ardında hangi güçlerin bulunduğu herkesçe malum olan Türkiye darbelerine ve sürpriz iktidar değişikliklerine bakmak yeterliydi. (Ancak ABD’nin gizli derin devleti olan Yahudi Lobilerinin, artık bu tür devrimleri kurgulamak değil, kontrol ve manipüle etmekte bile zorlandığı da bir gerçektir.)

Bu süreçlerin arka planını, eski ABD Yargıtay Başkanı ve kendisi de Avusturyalı bir Yahudi olan Felix Frankfuter, “Bizleri yöneten güçler görünmez. Onlar perde arkasındadır.” Şeklinde itiraf etmişti. Peki, Felix bununla neyi kastetmişti? Bunun için petro-dolar aşkı ve siyasi cinayetlere bakmak iyi bir kılavuz olabilirdi!

ABD Merkez Bankası yani FED/Federal Rezerv, 1913’de çıkarılan bir yasa ile özelleştirildi. Bu yasa toplumdan özenle gizlendi. Bu özelleştirme ile bankanın yeni sahiplerinin kim olduğu uzun yıllar bilinmedi. Bir müddet sonra bu bankanın hisselerinin:

Rothschild Banks / Londra ve Berlin / Siyonist Yahudi

Lazard Brothers Banks / Paris / Siyonist Yahudi

Israel Moses Seif Banks / İtalya / Siyonist Yahudi

Warburg Bank / Hamburg ve Amsterdam / Siyonist Yahudi

Lehman Brothers / New York / Siyonist Yahudi

Kuhn, Loeb Bank of NY (Now Shearson American Express) / Siyonist Yahudi

Goldman Sachs / New York / Siyonist Yahudi

National Bank-Morgan Guaranty Trust (J. P. Morgan Bank) / New York / Siyonist Yahudi

Hanover Trust / New York (William and David Rockefeller & Chase National Bank / Siyonistlere ait olduğu belirlenmişti.

Kısacası, hepsi Siyonist Yahudi olan bu yapının ana merkezi tahminlerin aksine New York değil Londra idi. Banka ve finans kurumu adları farklı olsa bile, 5 Siyonist&Yahudi ortak birleşmişti. Bunlar; Rothschild kardeşler, Rockefeller kardeşler, Morgan kardeşler, Israel Moses Seif, Lazard kardeşlerdi.

Peki, ABD dolarının Ortadoğu ile ne ilişkisi olabilirdi? 28. Başkan Wilson, FED’in yani ABD dolarının bu ailelerin eline geçmesini engelleyememesine, “seçim kampanyasında bu ailelerden finansal destek almasını” mazeret gösterecekti. İlk başkandan bu yana, başkanların seçim kampanyalarının finansmanı yine bu ailelerce sağlandığı bir gerçekti.

Amerika Merkez Bankası’nın yeni durumunu/özelleştirilmesini eleştiren Kongre Üyesi Louis McFadden, bir müddet sonra zehirlenerek öldürülecekti. Başkan Kennedy, 4 Haziran 1963’de FED’i ABD Devleti’ne kazandırmaya yönelik, kısmi bir başkanlık kararnâmesi çıkarmasından 5 ay sonra bir suikasta kurban edilmişti. Kardeşinin kaldığı yerden devam edeceği vaadiyle, Başkanlık koltuğuna göz koyan Robert Keneddy’de bir müddet sonra bu girişimini hayatıyla ödeyecekti.

1 Ocak 1995’de resmen faaliyete başlayan Dünya Ticaret Örgütü’nün önceki hali olan, GATT’ın kuruluşunda Bretton Woods, “Amerikan Doları’nın dünyanın parası” olduğunu ilan etmişti. Vietnam Savaşı’nda ekonomisi çıkmaza giren ABD’in, altın karşılığı olmaksızın para basmaya başlaması, büyük bir krize sebebiyet vermişti. İtalya ve Fransa ise altına endeksli, alternatif bir ‘altın para’ fikrini ortaya sürecekti.

ABD bir yana, FED’in sahipleri buna tahammül edemezdi ve derhal Fransa ile İtalya tehdit edilmişti. Duruma aldırmayan İtalya Başbakanı Aldo Moro’nun sesinin kesilmesine karar verilmiş, görev ‘Kızıl Tugaylar’a ihale edilmişti. Kızıl Tugaylar, 16 Mart 1978'de Aldo Moro’yu öldürmüşlerdi. Daha sonra bu emrin, ‘Kızıl Tugaylar’a, halen ABD’nin Dış Politika Başdanışmanı olan Kissenger tarafından verildiğinin belgelerine erişilmişti.

 

Bu süreçte, Suudi Arabistan yönetimi başta olmak üzere ‘Petrol İhraç eden Ülkeler Örgütü’ OPEC, petrol fiyatlarını dolara endeksleyerek, ABD’yi ve dolayısıyla küresel para unvanı verilen doları kurtarıvermişti. Suudi Arabistan yönetimi, bu sayede büyük bir ayrıcalık elde etmişti. Bu ayrıcalık(!) öylesine bir boyuta ulaşmıştı ki; ABD petrol alır, ama para ödemezdi. ABD, borcunu sürekli kıyamet sonrasında ödenmek üzere “bakkal defterine” yazıverirdi. Bu rakamların bugünlerde, 4 trilyon doları geçtiği iddia edilmekteydi.

Suudi Prens El Velid bin Tallal, Albaraka grubunun da sahibi olan Dallah grubunun patronlarından birisiydi. Prensin, Amerikan Citibank’ta yüzde 4,4 oranında hissesi vardı. Son ABD krizinde, Citibank’a el konulduğu ve tabi Prensin de hisselerini ve dolayısıyla milyarlarca dolar parasını kaybetmişti.

Suudi yönetimi, dünyada ABD’den sonra en çok silah yatırımı yapan ülkeydi. Suud’un silah harcamaları, Rusya’nın harcamalarından bile yüksekti. 2008’de 77 milyar dolar, 2009 yılında ise 102 milyar dolar silah alan ülkenin, 2010’da ne kadar harcadığı henüz belirlenmemişti. Ancak, 2010’da bir defada 30, bir başka defada ise 60 milyar dolarlık savaş uçağı aldığı tespit edilmişti.

Dünyanın Gayri Safi Hâsılası, yaklaşık 61 trilyon dolar kadardı. ABD’nin GSH’lası 15 trilyon dolardı. (yüzde 26), Suudi Arabistan’ın ise 0,6 trilyon dolar (yüzde 1) civarındaydı. Dünyada, dolaşımdaki Amerikan Doları miktarı ise 1 trilyon doların bile altındaydı (950 milyon). Oysa hep alacak defterine yazılan ve çoğunluğu Suud ailesinin kişisel hesaplarında bulunan miktar -en asgari seviye de-, ABD’nin yıllık GSH’nın üç de birine ulaşmaktaydı. (5 trilyon dolar)

Kuzuyu yemek isteyen kurt için, her halde bir bahane uydururdu. Suudi yönetimi bu parayı istese, ABD’nin bunu ödeyecek gücü zaten yoktu. Ödemek istese dahi, borcunun beşte biri kadar bile basılı parası da bulunmuyordu. Bu sonsuza kadar devam edemez ve ABD’de bu borçla yürütülemezdi.

Saddam’la dostken, Saddam’ı yemek istediklerinde ne yapmışlarsa, diğerleri içinde bunu yapmaktan asla çekinmezlerdi. Bu, Suudi rejimi içinde böyleydi. ABD için bunu yapmak zor değildi. Rejim yöneticilerinin adına kayıtlı bu paralara, geçmişteki sayısız örnekte olduğu gibi bir gerekçe üretip el koyabilirdi. Ama bunun için önce rejimin devrilmesi gerekirdi. 30 yıl geçmiş olmasına karşın, Şah dönemine ait İran’ın, hâlâ paralarını ABD’den alamadığını da not edelim.

Suudi rejimini yemek için, Tunus’un düşmesi yetmez, Mısır’ın düşmesi de gerekirdi. Çünkü Mısır’ın düşmesi, Ortadoğu’nun düşmesi demekti. Haftalar boyu, Mısır’ın bu kadar basit eylemlerle düşmeyeceğini ve batının buna izin vermeyeceğini söyleyenler yanılmış, Hüsnü Mübarek Mısır’dan kaçıp gitmişti.

Demek ki hiçbir şey, sadece salt görüntü ve haberler üzerinde değerlendirilmemeliydi. Gelişmeleri yorumlarken derin küresel güçlerin çıkar hesaplarını ve hangi ata oynadıklarını gözden ırak etmemek lazım gelirdi.

Netice itibariyle bundan sonra, Ortadoğu değildi. Eski Ortadoğu yoksa, eski dünya da yok demekti… Dünya yepyeni bir tasarımla karşı karşıya idi. Herkes hesabını, bu yeni planı görerek yürütmeliydi.

Bütün bunlardan halk hareketlerinin anlamsız olduğunu söylüyor değilim. Tabiî ki çok anlamlı ve alkışlanmalı idi. Ama bugüne kadar sokağa inmeyen halkın, sokak eylemlerinde, sadece Avustralyalı bir askerin (WikiLeaks) ABD yazışmalarını yayınlamasının tek faktör olduğunu söylemek, biraz saflık alametiydi ve küresel güçlerin tasarımlarını görmezlikten gelme yanlışına iterdi.

Tunus diktatörü kaçtıktan sonra Amerika’ya çağrılan Mısır Genelkurmay Başkanı ABD’de iken, küresel bir örgütün eski başkanı ve daha birkaç ay önce ülkesine dönmesine izin verilmeyen Baradey ülkesine dönüvermişti. Bir gün önce, 30 yıldır uyuyan Mısır sokakları birden bire ateşlenmişti. Asker olup biteni Tunus’ta olduğu gibi sessizce izlemişti. Mübarek ise, kendi yerine İsrail’in korkularını yenecek birini giderayak atayarak kaçış hazırlıklarına girişmişti.

Bütün bunların sadece Mısır halkı böyle istediği ve Mübarek rejiminin bunu bastırmaya gücünün yetmediği için olduğunu mu söylemeliyiz? Hayır, hayır! Bu işte de bir bit yeniği aramak mecburiyetindeyiz.

Elbette batının en büyük korkusunun, istenmeyen/beklenmeyen halk hareketleri olduğundan kuşku yok. Lakin bu halkların, bu despotik rejimlerden kurtulmayı hak edecek bilinç ve özveriye sahip olmaları gerekirdi.”[3]

 

Bu arada; Tunus’ta ve Mısır’da diktatör kaçırtan, ardından Cezayir, Yemen, Libya ve Körfez ülkelerini kuşatıp sarsan bu isyan ve inkilab dalgası, işbirlikçi demokraturlara ulaşmaz mı zannedilirdi? Zeynelabidin ve Hüsnü Mübarek kuklalarını, Libya’daki Kaddafi cuntasını, belki yakında Suud ve Körfez kralcıklarını feda eden ABD ve Yahudi Lobileri, madalya taktıkları diğer madaratörlerine nereye kadar sahiplik edebilirdi? Yılardır ezilen, sömürülen ve hor görülen Müslüman halkların ayaklanışı ve haklarını arayışları karşısında hangi güçler ve ne kadar dayanabilirdi? Evet emperyalist hizmetçisi diktaturlar bir bir devrilirken, şimdi sıra siyonizmin işbirlikçisi demokratur yönetimlere gelmişti!..

Artık kutlu bir devrimin ve mutlu değişimin fitili ateşlenmişti.


[1] Vakıa Suresi: 1-2-3

[2] Milli Gazete / Selahattin Toprak / 02 ŞUBAT 2011

[3] Kemal Özer / AÇIK İSTİHBARAT / 03 02 2011

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi