Anasayfa » YENİ OSMANLICILIK, EMPERYALİZMİN YENİÇERİSİ OLMAKTIR!..

YENİ OSMANLICILIK, EMPERYALİZMİN YENİÇERİSİ OLMAKTIR!..

Yazar: yonetici
0 Yorum 94 Görüntüleyen

Son dönemlerde sık sık gündeme getirilen ve Müslüman halkımızın, geçmişe özentisini ve gelecek özlemini istismar edip Siyonizm adına kullanmaya yönelik; “Yeni Osmanlıcılık” akımı da, “ılımlı İslamcılık” safsatası gibi bir şeytan salatasıdır. Ahmet Davutoğlu’nun taşeronluğunu yaptığı “Yeni Osmanlıcılık girişimleri”, aslında BOP’un (Büyük İsrail Projesinin) kamuflajıdır.

“İslam dünyasında reform Stratejisi”ni Yahudi asıllı İngiltere-ABD vatandaşı ünlü tarihçi Bernard Lewis geliştirip ortaya atmış, “bunda Türkiye’nin büyük rol oynayacağı” iddiasını ise, Wikileaks’taki Türkiye belgelerinin sahibi, Yahudi-Siyonist Amerikan Büyükelçisi Edelman gündeme taşımıştır.

Kuveyt ve Katar Fatihinin sahte kahramanlığı!

Başbakan Recep Erdoğan’ın, ziyaret ettiği Kuveyt ve Katar, Petrol zengini 6 Körfez monarşisinin (3 krallık ve 3 prenslik) 2’si olmaktaydı. Bu 6 monarşi için Amerikan’ın pompaladığı suni İran tehdidi, Saddam tehlikesini bile aşan boyutlardaydı. Bilhassa Kuveyt, İran’la burun burunaydı (50 km). Üstelik Kuveytliler işgalin ne demek olduğunu dehşetle hatırlamaktaydı. Kuveyt, petrol rezervinde Dünya 4.’sü (S.Arabistan, İran, Irak’tan sonra), Katar ise 13. sıradaydı. Katar, haber televizyonu ve ajansı ile de cihanşümul şöhret yapmıştı. Kuveyt ve Katar, 20. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı yönetiminde birer kazâ (ilçe) konumundaydı.

Kuveyt ile Katar, yeni yatırımları için 280 milyar dolar ayırmışlardı. Bu yatırımlardan pay kapmak hevesiyle Başbakanımız, 358 iş adamımızı 3 uçağa doldurarak buralara uçmuşlardı. Aynı günlerde Cumhurbaşkanımız’ın yoksul bir Arap ülkesi olan Yemen’i ziyareti, batılılarca 1000 (bin) yıl birlikte yaşadığımız Arap âlemi ile yeniden Osmanlı projesini diriltme çabası olarak yorumlanmıştı. Yemen’le vizeleri kaldırdık, Katar’la zaten kalkmıştı. Kuveyt ile de son aşamadaydı. Japonya, Brezilya dâhil 62 devletle sözde vize kalkmıştı. Oysa Katar’ın dış ticaret hacminde Türkiye 20 ülke arasında 17. sırada bulunmaktaydı.

Aslında bütün bu gezi ve girişimlerin asıl hedefi “Büyük Osmanlı Misyonu” kılıfı ve sahte kahramanlığı altında, İslam Âlemini BOP’a hazırlamak ve özellikle İran’a yönelik yakın bir ABD-İsrail saldırısına Körfez ülkelerinin katkısını sağlamaktı. Ahmet Davutoğlu’nun Sarıkamış’ta “Daha çok 90 bin asker feda edebileceğimizi” açıklaması, Yeni Osmanlı Projesiyle, Türk askerini “Batının ucuz işgal hizmetçisi” yapma niyetini de açığa vurmaktaydı. Ve zaten Başbakan ve Cumhurbaşkanının gezilerinin hemen ardından ABD Dışişleri Bakanı Bayan Clinton’un bu ülkeleri ziyareti çok önemli bir ayrıntıydı, ama özenle dikkatlerden kaçırılmıştı.

Kimin çocukları ve neyin uğruna harcanacaktı?

AKP yönetimi artık her gün yeni bir saçmalıkla çıkıyor karşımıza. Aralarında en aklı başında sanılan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, gitti Sarıkamış’ta “bir doksan bin şehit daha verebileceğimizi” söylüyordu.

Bunu söyleyen adam, bir yandan da “komşularla sıfır sorun” politikası izliyordu. Ama burada asıl ürkütücü olan, bir adamın “doksan bin insanı ölüme gönderebileceğini” nasıl bu kadar rahatlıkla dillendirebiliyordu. Üstelik bunu Sarıkamış’ta söylüyor, Sarıkamış’ta öldürdüğümüz gibi öldürtecekmiş insanları…

Sarıkamış, askerî tarihimizin en büyük facialarından biridir, Dönme Enver Paşa’nın bencilliği ve yeteneksizliği, belkide hıyaneti yüzünden doksan bin genç çocuk, Sarıkamış dağlarında, düşmanla bile karşılaşmadan, tek kurşun atmadan, üstlerinde yazlık üniformalarıyla, ısınmak için ağaçlara sarılarak ölüme gönderiliyordu. Yeni Dönmemiz Ahmet Davutoğlu ise bu ülkenin çocuklarını bir daha böyle öldürtebileceğini konuşuyordu. Bu laftaki insafsızlık, bu duyarsızlık, insanları “böcek gibi gören” kibir, duyanı öfkeden çıldırtıyordu.

“Sen kimsin ki doksan bin çocuğu ölüme göndereceksin? Ne hakla onları öldürteceksin? Sen MHP’yle oy yarıştıracaksın ve iktidarda kalacaksın diye bizim çocuklarımızı telef mi edeceksin?” diye sormak gerekiyordu.

Davutoğlu, hiçbir şeyden değil sadece akademisyen kimliğinden utanacak bir izana sahip olsa, Sarıkamış’ta doksan bin çocuğumuzu daha ölüme göndermesi değil, “bir daha Enver Paşa gibi kendini bilmezlere çocuklarımızı öldürtmeyeceğiz” demesi bekleniyordu.

İran’ı vurma hazırlıkları yoğunlaşmıştı.

İsrail ve Amerikan istihbarat servislerinin, İran’ın nükleer programını sabote etmek amacıyla “Stuxnet” adlı bir bilgisayar virüsü geliştirdiğin açıklanmıştı. New York Times gazetesindeki haberde, İsrail’in, virüsün etkin olup olmadığını Negev Çölü’ndeki Dimona nükleer tesisinde test ettiği bilgisi yer almıştı. Ayrıca projenin geliştirilmesinde dolaylı da olsa İngiltere ve Almanya’nın da yardım ettiği vurgulanmıştı. Uzmanlar, İran’ın uranyum zenginleştirme santrfüjlerini vuran Stuxnet virüsünün kökeninde İsrail’in bulunacağı üzerinde yoğunlaşmıştı. İsrailli Stratejik İşler Başkanı Moşe Yaalon, aralık sonundaki açıklamasında, İran’ın nükleer programında karşılaşılan zorlukların İran’ın atom bombası yapımında uzun yıllar kaybetmesine yol açtığını vurgulamıştı.[1]

Ankara, İran’ın davetine niye katılmadı?

İstanbul buluşması öncesi İran’ın Natanz ve Arak’taki nükleer tesisleri gezmeleri için yaptığı sürpriz davete Ankara katılmadı. İstanbul’da 20-21-22 Ocak tarihlerinde ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya’dan oluşan P5+1 ülkeleriyle nükleer müzakere masasına oturacak olan Tahran yönetimi arasında Türkiye’nin bulunduğu bazı ülkelere 15-16 Ocak’ta iki nükleer tesisini gezmesi için çağrı yapılmıştı. Ancak Batı bloku davete katılmayan AKP iktidarı İstanbul buluşması öncesi ev sahipliğine gölge düşmesini istemediği bahanesiyle, İran’a temsilci yollamadı.

AKP’li yetkililer, davete katılımın sürece ciddi bir katkı vermeyeceği bahanesine sığınmıştı. İran devlet televizyonu, Mısır, Küba, Suriye, Cezayir, Venezuela, Umman ve Arap Ligi’nden temsilcilerin Arak şehri yakınındaki tesislerde incelemelerde bulunduğunu açıklamıştı.

Bir yazarın tespitiyle “Gülen fenomeni”, Yeni Osmanlıcılığın bir figüranı olarak Amerikan medyasında da ilgi uyandırmaya başlamış, ABD’nin önemli siyasi dergilerinden The New Republic’da 6 bin kelimelik Fetullah Gülen makalesi yayımlanmıştı.

Suzy Hansen’in ‘Global İmam’ isimli makalesinde Teksas’dan Adana’ya Gülen cemaati anlatılmıştı.

Oysa, Washington’da yaşayan üç-beş Türkiye uzmanını saymazsanız, Amerika’daki sıradan vatandaş Pensilvanya’da Fetullah Gülen diye birinin yaşadığından uzun zaman habersiz bırakılmıştı.

Garip çünkü aslında Amerikalılar sabahtan akşama kadar İslam’ı, kendi aralarında yaşayan Müslümanları ya da İslam coğrafyasının sorunlarını tartışmaktaydı. Herhangi bir gazeteyi açın, İslam coğrafyasıyla ilgili en azından 3-4 haber, bir kaç makaleye rastlanırdı. Üstelik Gülen hareketinin de ABD’de sessiz ama gittikçe yaygınlaşan vakıf okulları, sivil toplum kuruluşları, hatta Washington’da think-tank ve lobi çalışmaları vardı.

Fakat Amerikan merkez medyasında Gülen hareketiyle ilgili şu zamana kadar sadece 2 ciddi yazı çıkmıştı. Bunlar, Mavi Marmara krizi sırasında Gülen’in Wall Street Journal ve New York Times’a verdiği (ve hükümetin keskin İsrail karşıtı söylemine ciddi ayar veren) röportajlardı.

İstanbul’da yaşayan genç gazeteci Hansen, ‘Global İmam’ isimli makale için Teksas’dan Adana’ya cemaatin farklı boyutlarını anlatmıştı. Ciddi anlamda bir ‘sokak gazeteciliği’ yapmıştı. Ama yazı başlığından da anlaşılacağı üzere kendisine malum merkezlerden paket bilgiler sızdırılmış ve Fetullah Gülen’in, Yeni Osmanlı kaportalı, BOP coğrafyasına “Global İmam–Halife-i zaman” yapılması için hazırlıklara başlanmıştı.

Cemaatin 100 ülkede 1000 okulu bulunduğu ballandırılarak aktarılmış, ancak bir türlü bu okulların hangi milyon dolarlarla ve kimlerin diplomatik ağırlık ve aracılığıyla açıldığı soruları yine yanıtsız bırakılmıştı. Velhasıl, AKP’nin Eşbaşkanlığını yaptığı, 22 İslam ülkesinin parçalanmasının amaçlandığı BOP projesine, “Yeni Osmanlıcılık” kılıfı geçirilerek, Amerika’nın ılımlı İslam coğrafyasına, Fetullah Gülen Global İmam atanacaktı.

Osmanlı bizim şerefli ceddimiz, şanlı geçmişimiz olarak elbette saygıyla anılacak ve sahip çıkılacaktı. Doğruları örnek alınacak, hatalarından ders çıkarılacaktı. Sadece İslam’ı hatırlattığı için Osmanlı gıcıklığı yapmak nasıl bir soysuzluk alameti ise, Osmanlı’yı kutsallaştırmak ve hele aynen ve yeniden diriltileceği heves ve hevasına kapılmak ta o denli bir şuursuzluk ve ahmaklıktı.

Kendi tarihinden gocunmak ve gıcık almak yozlaşmanın, çağın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun yeni bir medeniyet projesi ortaya koymak ve Hakkı hâkim kılmayı bırakıp, sadece tarihteki başarılarıyla avunmak, hatta geçmişi dirilteceğini savunmak ise yobazlaşmanın bir alameti sayılmalıydı.

İçerisindeki “Erbakan Hoca’nın da bu sinsi ve Siyonist projede, ABD tarafından söylendiği” şeklinde, tutarlılığına ve tarafsızlığına gölge düşürecek ipe sapa gelmez asılsız çamur atmalar ve çarpıtmalar dışında; Cengiz Özakıncı’nın “Türkiye’nin Siyasi intiharı: “Yeni Osmanlı” Tuzağı” Kitabı çok önemli ve gizemli gerçekleri gün yüzüne çıkarmaktadır.

Evet, tarihten ders çıkarılır, geçmişimizden örnek ve ilham alınır. Ancak, geçmişi diriltmek ve eskiye dönmek, hem imkânsızdır, hem de yararsız bir çabadır.

Kur’an:

“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin Sizin kazandıklarınız sizindir”[2] buyurmaktadır.

Bediüzzaman’ın:

“Eski hal, muhal; Ya yeni hal, ya izmihlal”

Yani, “Geçmişi geri getirmek, dünyayı tersine çevirmek, imkânsızdır. Ya doğal ve sosyal yaşamlara ve çağdaş ihtiyaçlara uygun Yeni bir medeniyet projesi geliştirip gerçekleştirilecek veya çöküş ve çözülüş kaçınılmaz olacaktır” tespitleri, tabii ve tarihi doğruları yansıtmaktadır.

Amerika’nın ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’nu inşa çalışması Siyonist bir plandır!

Londra Yunus Emre Merkezi’nin Londra’daki açılışı öncesinde Londra’daki Türk Toplum Merkezleri’ne ulaşan ilk bilgi; merkezin ‘Türk Evi’ adıyla açılacağı yolundaydı. Ardından gizli kapaklı bir açılışla Yunus Emre Merkezi açıldı. İngiltere’de 450-500 bin olarak tahmin edilen Türk toplumunun yıllardır Londra Büyükelçiliği’nden talep ettiği bir ‘Turkish House’ (Türk Evi) vardı. İngiltere Türk Dernekleri Federasyonu (İTDF), bünyesindeki 40’tan fazla dernekle bu talebi her gelen büyükelçiye iletmiş, ama her seferinde çeşitli gerekçelerle askıya alınmıştı. Son 2 yıldır ise; İTDF yönetimine Fetullahçı olarak bilinen derneklerin Federasyon bünyesine alınması için büyük bir baskı vardı.

Yunus Emre Merkezi’nin açılışıyla cemaat örgütlenmesinin amaçları şöyle sıralanabilir: Birincisi, İngiltere’deki Türklerin milli duyarlı örgütlenmelerini devre dışı bırakmak. İkincisi ise; Londra T.C Büyükelçiliği’ni devre dışı bırakmak. Bunu Amerikan Planı olarak da okuyabiliriz. Planlanan Yunus Emre Merkezleri ile Türkiye’nin yurtdışı temsilcilikleri ve büyükelçilikleri devre dışı bırakılıyor. Amerika, Türkiye’yi temsil eden yeni bir yurtdışı ağı oluşturuyor.

Yunus Emre Merkezleri; Londra’da resmi olarak, ne İngiltere’de ne de Türkiye’de kayıtlı bulunmuyor. Parasının nereden geldiği bilinmiyor. TBMM’nin, Dışişleri ya da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kontrolünde görünmüyor.

Yunus Emre projesini ortaya atanlar; Goethe Enstitüsü ya da British Council’ı örnek veriyorlar. Fakat unuttukları bir nokta var; Almanların Goethe Enstitüsü, İngilizlerin British Council’ı, İspanyolların Cervantes Merkezleri, Fransızların, İtalyanların Kültür Merkezleri; söz konusu ülkelerin dışişleri bakanlıklarının doğal bir parçası sayılıyor. Bu merkezlerin bütçeleri ulusal parlamentolarında görüşülüyor ve karara bağlanıyor. Bu merkezlerin başına atanan kişiler doğrudan Dışişleri Bakanlıkları’na bağlı olarak çalışıyorlar.

Hanefi Avcı’nın iddiasına göre USİDER diye bütçesi oldukça sınırlı bir kuruluşa Başbakanlık örtülü ödeneğinden para aktarılıyor. Bu para ile Londra’da bir bina alınıyor. Bina Remzi Güre devrediliyor. Binanın sahibi İngiltere Tapu Dairesi’nde USİDER olarak geçiyor. İngiltere Ticaret Odası’nda ya da Vakıflar Dairesi’nde kayıtlı Yunus Emre diye bir kuruluşa rastlanmıyor. Bina İngiltere Ticaret Odası’na UK-Turkish Cultural Centre diye kayıtlı bulunuyor. Fakat bu şirket Londra’da British Council ile resmi ilişkiye geçiyor.

Bu kadar muamma niye? Binayı TC Kültür ve Turizm Bakanlığı niye satın almıyor? Neden TBMM’de bu konu görüşülmüyor? Bu kuruluşun ve açılan, açılacak olan Yunus Emre merkezlerinin bütçesi neden bilinmiyor? İngiltere’deki sıradan bir vatandaşın edinebileceği tapu kayıt belgesi Türk toplumundan ve TBMM’den neden saklanıyor? Belli ki Türk devletinin dışında bir plan uygulanıyor. Başında ise Cumhurbaşkanı ve Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Davutoğlu var. Böylesine gizli yürütülen bir plan Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı tarafından saklanırken, Davutoğlu çıkıp: ABD’de bir gazeteye “İngiltere Milletler Topluluğunu örnek vererek ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ rüyasını anlatıyor. British Council ve Yunus Emre Merkezi bu yüzden mi yan yana geliyor?

Abdullah Gül Kurucu Başkan yapılıyor!

Londra’daki Yunus Emre Kültür Merkezi’nin açılış töreninde Remzi Gür’e teşekkür eden Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı dışında bir sıfatı daha ortaya çıkıyor: Yunus Emre Enstitüsü Mütevelli Heyeti Kurucu Başkanı. Mütevelli Heyeti Başkanı ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu oluyor.

Konumuzla ilgili olarak bazı tarihleri hatırlatmakta yarar görüyoruz:

Yunus Emre Enstitüsünün faaliyete geçtiği tarih: 7 Mayıs 2009.

Londra’daki 2 milyon 600 bin Sterlinlik binaya para transferinin yapıldığı tarih 17 Temmuz 2009.

Binanın satın alma işlemlerinin tamamlanma tarihi 23 Temmuz 2009.

Remzi Gür ve adamlarının 21 Haziran 2007 tarihinde başvurusunu yaptıkları ve 27 Haziran 2007 tarihinde İngiltere Ticaret Odasına kaydı gerçekleşen Turkish-UK Cultural And Educational Centre’ın satın alınan bina adresine kayıt yaptırmalarının tarihi ise 29 Temmuz 2009.

Ankara’da Abdullah Gül ve Davutoğlu tarafından kurulan Yunus Emre Enstitüsü’nün faaliyete geçmesi ile Londra’da binanın satın alınması arasında sadece 2 ay geçiyor.

Chatham House Ödülüne yetişmek için oldukça hızlı hareket edildiği anlaşılıyor. Chatham House ödülü Fetullah cemaatinin Londra projesi ile zamanlama olarak örtüşüyor.”[3]

AB’nin Atatürk Gıcıklığı Ve Yeni Osmanlıcılık Hayranlığı

Milletimizin birlik ve beraberliğini, devletimizin dirlik ve düzenini koruma konusunda TSK’nın hayati önemini çok iyi bilen dış güçler; hem solcu-sağcı figüranları, hem de işbirlikçi İslamcı taşeronları eliyle orduyu etkisizleştirme, dejenere etme ve böylece “Şer güçlerin silahlı şebekesi” haline getirme gayretlerinden asla vazgeçmemişlerdir. 1908 Jön Türk ihtilaliyle resmiyet kazanan bu sinsi girişimler günümüzde:

a) Sosyalist ve komünist hayallerine ulusalcılık ve Kemalizm kılıfı geçiren çoğu Sabataist ve ateist kesim, açıkça “Orduyu sol-Kemalist çizgiye çekmek bizim görevimizdir” diyerek bu şeytani niyetlerini itiraf etmektedir. Bu sözleri Yalçın Küçük Aralık 2010’da Gebze Konferansında sarf etmiştir.

b) Makam ve menfaat karşılığı Erbakan’dan koparılan ve ılımlı İslam yaftası takılan işbirlikçi taifenin asıl hedefi de, “Yeni Osmanlıcılık ve çağdaş demokratçılık” yaldızlı palavralarıyla, TSK’yı NATO üzerinden tamamen ABD, AB ve İsrail’e bağımlı hale getirmektir.

Yani Kemalist ulusalcılar da, işbirlikçi İslamcılar da TSK’yı milli vasfından ve asli amacından saptırma peşindedir ve zaten bu iki kutup, hem birbirine karşı mazeret ve meşruiyet üretmekte ve tabi dolayısıyla desteklemekte, hem de zaten aynı Siyonist merkezlerden beslenmektedir. Ama ne sosyalizm hevesli Kemalistlerin orduyu komünist ihtilalin aracı olarak kullanmalarına, ne de işbirlikçi AKP’nin TSK’yı tamamen NATO’nun jandarması yapmalarına asla fırsat verilmeyecektir.

İşte görüyorsunuz, Yahudi damadı Süper Güç Amerika’nın derin devleti olan Siyonist Lobilerinin önemli bir adamı olmasına rağmen E. Org. Çetin Doğan gibileri, Türkiye’nin Milli Merkezinin pençesinde titremektedir.

AB Komisyonu, Atatürk’ü “derin devletin kurucusu” olarak niteliyor, Chris Patten’in Atatürk’e suçlama getirilen konuşma metninde, şöyle deniyordu: “Türkiye, bizim prensiplerimize uymuyor, çünkü bu konuda, Atatürk’ün mirası engel çıkarıyor. Bütün olumlu başarılarına rağmen o, derin devletin kurucusuydu. Etnik ve dini azınlıkları bölücü olarak görüyordu. Askerin siyasete girmesinde, anahtar rolü oynuyordu. Bütün bu unsurlar, 2’nci Dünya Savaşı’ndan bu yana gelişen Avrupa düşüncesinin karşısında yer alıyordu. 1963 yılında, Avrupa Ekonomik Topluluğun ilk ortaklık anlaşmasını imzaladığımızda ve askeri diktatörlük baskısı zamanında gerçeklerin böyle olduğunun bilinmesi gerekiyor.”.

Komisyon kaynaklarından alınan bilgiye göre, Türkiye’nin AB Büyükelçiliği, Birlik nezdinde temasa geçerek, konuşma gerçekleşmeden önce, metindeki Atatürk bölümün değiştirilmesini istiyor, ancak Komisyon, konuşmanın değiştirilmeyeceğini açıklıyordu. Bu olay Atatürk hakkında AB’nin tavrını yansıtıyordu. Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Arie Oostlander, geçtiğimiz yılkı raporunda, “Kemalizm ideolojisini, AB üyeliği önüne engel olarak değerlendirince”, Ankara’nın tepkisini çekiyordu.[4]

Görüleceği üzere, yalnızca Amerika değil, Avrupa Birliği de Türkiye’nin üniter ulus devlet yapısını ve laik düzenini değiştirmesini dayatıyordu. Amerika ile Avrupa arasında bir amaç ayrılığı yoktu, yalnızca söylem değişikliği gözleniyordu. Amerika Atatürkçülüğe, laikliğe, üniter cumhuriyete saldırırken Osmanlı eyalet ve millet düzenine dönülmesi isteğini de açık açık dile getiriyor, buna karşılık Avrupa Birliği yalnızca Atatürkçülüğe, üniterliğe ve laikliğe saldırıyor, eyalet yerine federasyon demeyi yeğliyordu.

Avrupa Birliğine girmek için her türlü ödünü veren Türkiye’nin bir yandan da Osmanlı düzenine dönüş için elinden gelen çabayı gösteriyor olması kafaları karıştırıyordu.

Yeni Osmanlıcılık: Türk Ordusunun ABD’nin İstediği Yerlere Gidip Emperyalizm İçin Savaşmasıdır!

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 22 Ağustos 2003 günlü Milliyet gazetesinde yayımlanan söyleşisinde şunları söylüyordu:

Derya Sazak: “Stratejik olarak Türkiye’nin Anadolu’ya sıkışıp kalma, hapsolma keyfiyeti de yok” Abdullah Gül: “Yok tabii, Türkiye’nin potansiyeli resmi sınırlarıyla sınırlanmış değildir. Türkiye’nin etkinliği, çıkarları kendi sınırlarını çok aşmış vaziyettedir.”

Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş’in Açıklamalarından Çıkan Sonuç: Yeni-Osmanlıcılık = Amerikan Yeniçerisi Olmaktı!

Genelkurmay Eski Başkanı Doğan Güreş’in 30 Aralık 2002 günlü Yeni Şafak’ta Mustafa Karaalioğlu ile söyleşisinde yaptığı açıklamalar, Amerika’nın Türkiye’yi bu iş için satın almış olduğu savlarını doğrulamaktaydı:

Doğan Güreş: Türkiye, duygusallıktan ve Müslüman olmanın verdiği, Arap ülkelerine hoş görünmek güdüsünden uzak davranmalıdır. Ortadoğu’nun yapılanmasında etkin olmayı amaçlamalıdır. ABD Türkiye’de isteklerde bulunuyor mu? Evet!.. Türkiye, Duyun-u Umumiye’den kurtulabilmek için IMF ve Dünya Bankası’nın yardımına muhtaç mı? Evet!… Fox TV’de Morris isimli bir analist “Türkiye, Dünya bankası ve IMF tarafından bizim için satın alınmıştır” diye küstahça bir laf etti, geçenlerde. (FOX TV’de News Political Analiyst programında Dick Morris: “Araplar bize, Irak’a operasyon yapma izni vermeyebilirler. Bizim onlara ihtiyacımız yoktur. IMF Türkiye’yi bizim için satın almıştır. Oradan istediğimiz her şeyi yaparız.” İngilizce olarak: “IMF bought Turkey for us. We can do anything from there.”-eb) Şimdi böyle bir durum vardır. Bunlara rağmen ben savaşın dışında kalayım diyorsa sonu hiç de iyi olmayacaktır. Savaşa girmedik diyelim, o zaman IMF yardımı kesecek ve azaltacaktır. Bağlandık mı onlara! 2 bin Dolarlık bir devlet haline geldik. 2 bin Dolarlık söz hakkımız var. AB de seni üye almamış, ileriye göndermiş. Kıbrıs ve Ege sorunun var. Sana destek verecek tek güç Amerikayken reel politikadan başka bir şey konuşamazsın. Aksini konuşursan, Stratejik olarak kaybeder, yalnız kalırsın. Güvenirliliğimizi kaybederiz. Bizim, oturup “ben istemem” deme hakkımız yok. Allah bize, dünyanın kalbi Avrasya’da stratejik bir yer vermiş. Birbirimize muhtacız. Bugün Fransa bile duramıyor Amerika’nın karşısında, biz nasıl onsuz yaparız?.

Mustafa Karaalioğlu: Bu durumda, Amerikalıların bizim stratejik tercihlerimizin satın alınmış olduğuna dair analizleri doğrulanmış olmuyor mu?

Doğan Güreş: Doğrulanıyor, ama bu reel politikadır. ABD ile aramızda stratejik işbirliği anlaşması vardır. Güvenirliliğini kaybedersin ABD nezdinde ve yarın destek verecek birini bulamazsın. Sen NATO’ya ve Amerika’ya muhtaçsın kardeşim. Aksi takdirde kimse lafını dinlemez. O halde, ABD senin arkanda olmalı. Çünkü, tek jeopolitik güç o. Tayyip Erdoğan’a aferin! Başbakan’ın ve Dışişleri Bakanı’nın tutumu gayet iyi. Benim de bu hükümetin içinde tanıdığım çok kişi var. Abdullah Gül, Vecdi Gönül, Abdüllatif Şener, Hüseyin Çelik, Abdülkadir Aksu gibi isimlerin radikal İslam’la bir ilgileri yok. Ben ayrıca, Erdoğan’ın NAFTA’ya katılma fikrini de beğeniyorum.”

Diyen E. GKB. Doğan Güreş gibi Amerikantaparların, eğer o dönemde yaşasalardı Atatürkle birlikte kurtuluş savaşına katılmayıp, “Reel politik” gereği Amerikan mandacılığını savunanların yanında yer alacaklarını söylemek yanlış olmayacaktı.

Genelkurmay Eski Başkanı’nın sözleri, I. Dünya Savaşı’nda Mason İttihatçıların zoruyla Almanya’dan borç alınan 5 milyon altın lira karşılığında Osmanlı ordusunun Alman subaylarının buyruğunda “Cihad-ı Ekber” ilan ettirilerek savaşa sürüldüğünü anımsatıyordu. Büyük olasılıkla Enver Paşa da o günlerde tıpkı Doğan Güreş gibi “reel politik” düşünüyordu.

Kendisini “Yahudi-Hıristiyan Birliği’nin Başı” olarak adlandıran Amerika’nın verdiği her askeri görevi yerine getirmekten başka seçeneği bulunmayan bir Türkiye’nin Amerikan güdümünde Osmanlı’yı diriltmekle ne olacağı açıktı: Türk askeri Amerikan Yeniçerisi olacaktı!

Siyonist Senatöre Göre: NATO’nun Amacı Ve Türk Askerine İhtiyacı!

Görüldüğü üzere Türkiye’de her şey, William C. Bullitt’in 1946’da “Asıl Büyük Dünya” kitabında açıkladığı; “Haçlı Avrupa Federasyonu, Ortadoğu Federasyonu, Asya Federasyonu, Sovyetleri dağıtmak ve hemen ardından Siyonist Dünya Devletini kurmak” biçiminde özetlenebilecek Soğuk Savaş stratejisine uygun adımlarla yürütülüyordu. Amerikan destekli örgütler ve eğitilen kişiler, Türkiye’de ılımlı yaftalı, yeni Osmanlılaştırmaya yönelik çalışmalarda figüranlık yapıyordu.

Nasıl Mason İttihatçılar İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı Almanya’nın kanatları altına sığınarak Alman mandası altında İslam Birliği kurmaya yöneldiyse, Türkiye de İkinci Dünya Savaşı biter bitmez güya Rusya’ya karşı Amerika’nın kanatları altına girmiş ve ilk iş olarak Amerikan güdümünde ılımlı İslamcılığa sarılmıştı. Aşağıdaki konuşma oldukça anlamlıydı:

Senatör Willey:

– “Bir Türk askerinin yıllık maliyeti 200 dolar mıdır?”

Dışişleri Bakanı Dulles:

– “Evet, bu civardadır.”

Senatör Willey:

–  “Bizim silâhaltında tuttuğumuz her Amerikalı askerin maliyetinin yılda 6000 dolardan fazla olduğu doğru mu?”

Dışişleri Bakanı Dulles:

– “Evet, 6000 doları aşmaktadır.”

Senatör Willey:

–  “Öyleyse ekonomi açısından yanımızda savaşan bir Türk bulundurmak çok daha kârlı ve yararlıdır!”

Dışişleri Bakanı Dulles:

– “Evet, bu tespitlerinize katılmamak imkânsızdır!”

Ülkemiz Atatürk’ün ölümünün hemen ardından, 1939’da İsmet İnönü tarafından İngiltere’nin uydusuna dönüştürülüyor, İnönü’nün Türkiye’yi İngiltere ve Fransa yanında savaşa sokmak üzere verdiği karar, son anda Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak tarafından önleniyordu.

NATO’nun Türkiye’ye Verdiği Görev: Ortadoğu İslam Federasyonu Kurmak

“İmdi, Türkiye’nin Atlantik Paktı’nda (NATO’da) yer almasının asıl manasına gelelim: NATO’ya alınmamızın asıl amacı Ortadoğu Cephesi’nin kurulması (…) Ortadoğu’nun Pakistan, Afganistan, İran ve Türkiye ile birlikte, bütün bir Türk ve İslam camiasının ABD güdümlü bir federasyon biçiminde yapılandırılmasıdır. Bu doğrultuda bir Ortadoğu Örgütü, Batı’da nasıl bir NATO kurulmuşsa, Ortadoğu’da da yeni bir federasyon ortaya çıkacaktır. Amerika gibi birleşmiş devletlerden oluşacak bu federasyona, Türkiye, İran, Afganistan, Irak ve Suriye ile birlikte Arabistan’ın kuzey bölgeleri ve Mısır İslam dünyası da katılırsa, aşağı yukarı 125 milyon nüfuslu bir Federatif Ortadoğu Bloku kurulur ki, bu federasyonun Genelkurmayı, komuta konseyi, -özellikle Amerika maddi ve manevi desteğini tam ve kesin olarak esirgemezse- bir yıl içinde 5–6 milyonluk bir ordu ve gücün ortaya çıkartılması kolaylaşacaktır. Bu görevi yapabilirsek, gelecek kuşaklara güzel bir hizmet örneği vermiş olacağız. İnşallah diyelim!” (Millet Mecmuası–1951)

Daha NATO’ya girme görüşmeleri sürerken, 25 Temmuz 1950’de Kore’ye asker gönderme kararı alınmış, 21 Eylül 1950’de birliklerimiz Kore’ye yollanmıştı. Geçmiş yineleniyor, ne zaman bir emperyalist gücün uydusu olmuşsak, o güç bizi kendi askeri olarak kullanmıştı.

Ve zaten İsmet İnönü, Atatürk ölür ölmez ülkenin dizginlerini tek başına kavrayınca, hemen Anglo-Sakson şemsiyesi altına koşmuş, önce İngiltere’nin sonra onun yerini alan Amerika’nın yörüngesine sığınmış, 1945’te Türkiye’yi bütünüyle bir Amerikan uydusuna dönüştürecek kararları imzalamıştı.

Daha 1940’ta ABD’nin Türkiye’den neler beklediğine bakılırsa, bunun aynı tarihte Hitler’in yapmaya çalıştığından pek de farklı olmadığı anlaşılacaktır. II. Wilhelm’den bu yana, savaş deyince Batı emperyalistlerinin aklına ilk gelen şey, Türkiye’yi yanlarına alıp onu bütün İslam ülkelerinin önderi yapmak yalanıyla böylece tüm dünya Müslümanlarını kendi çıkarları doğrultusunda savaştırmaktır.

Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi uydulaştırması, Türkiye’nin daha Kurtuluş Savaşı yıllarında Amerikan mandacılığını savunan İnönü’nün yönetiminde bulunması nedeniyle çok daha kolaylaşmıştır.

Osmanlı Milletler Topluluğu, BOP’un Kılıfıdır!

“Osmanlı Milletler Topluluğu”, birilerinin hiçbir somut ve akli gerekçeye dayanmadan, sahte kahramanlıklara ve sahte imajlara istinaden piyasaya sundukları bir söylemdir. Bakınız, bu Osmanlı Milletler Topluluğu kavramı, aslında ABD’nin örtük bir destek verdiği Yeni Osmanlıcılığın daha cafcaflı halidir. ’80’li yılların ortalarında çerçevesi çizilen, Soğuk Savaş’ın ardından uygulanması öncelikli hale gelen ve 11 Eylül saldırıları bahane edilerek hayata geçirilen Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir alt şubesidir. Çıkış noktası samimi olmadığından çökmeye de mahkûmdur, sahtedir, iskambil kâğıdından bir şato gibidir.

Varlık sebebi iktidar partisinin ekseninde yer alan ve yeri geldiğinde gerçekleri bile çarpıtmaktan sakınmayan ahlaki ve vicdani referanslarını giderek kaybetmeye başlayan, çifte standardın alasını ortaya koyan iktidar sevdalısı basının, meselelerin tek bir yanını, buzdağının görünür kısmını insanların önüne koyarak oluşturduğu ve zaman zaman yurtdışı odaklardan da destek bulunduğu sahte “lider ülke” imajı, özellikle dış politika sahasındaki onca fiyaskoya rağmen ısrarla ve insanları kandırmaktan çekinmeden pazarlanabilmektedir.

Bir taraftan Kuzey Irak’ta, Türkiye’nin “kırmızı çizgisi” olan bir Kürt devleti kurulmasına göz yumup, hatta oradaki aşiret reisleriyle (devlet adına) muhatap olmaktan çekinmeyenler, kalkıp da “Kuzey Irak bize bağlanacak” dediklerinde bu sözlerin samimiyetinden kuşku duymak gayet tabiidir. Kuzey Irak bağlanabilir de, ancak ABD’nin ve elbette ki İsrail’in bölgedeki çıkarlarının emniyetini tesis etme odaklı olabilir böylesi bir bütünleşme. Osmanlı Milletler Topluluğu hezeyanıyla bunun sadece jelâtinidir.

Nitekim, füze kalkanı anlaşmasına bakınca, bu “İsrail’in güvenliğini sağlama” meselesinin Türkiye ile ilintisi de sırıtıvermektedir. İster gönüllü, ister zoraki, AKP bu amaca hizmet etmektedir.

Sözüm ona İslami hassasiyetlere sahip olduğunu düşündüğümüz iktidar sevdalısı basının, nasıl olup da Büyük Ortadoğu Projesi gibi bir realiteyi, ki Başbakan da defalarca “eşbaşkanı” olduğunu beyan etti, görmezden gelebilirler? Bu, bir partinin menfaatini veya kendi küçük çapta menfaatlerini, bu ülkenin menfaatlerinden önde tutmak değil midir? İslam dünyasını hallaç pamuğu gibi atan, işgallerle, katliamlarla, tecavüzlerle bir karabasan gibi masum insanların tepesine binen zalimlerin dümen suyunda gitmeyi (küresel sisteme entegrasyon gafletini) nasıl olur da Türkiye’nin “lider ülke” rolüne soyunmasına bağlayabilirler? Yanıbaşımızdaki milyonların katline bile sesimiz çıkmamışken, bu nasıl liderliktir, bu nasıl İslam kardeşliğidir? Ortada kabak gibi duran bir Büyük Ortadoğu Projesi’ni bile, sırf AKP yi aklamak adına yok sayıp, zerrece bahsetmemek, insanların dikkatini oradan başka noktalara çekmek en azından samimiyetsizliktir.

Aslında, aynı zevat, Osmanlı Milletler Topluluğu hezeyanının da BOP olduğunu gayet iyi bilmektedir. Yazık ki, sahte kahramanlıklara, sahte imajlara inanıyormuş gibi hareket edilmektedir.

Terör örgütü “demokratik özerklik” derken neyi savunuyor diye sormak gerek bu güruha. “Demokratik açılım” diye atılan adımların kimleri, hangi konularda cesaretlendirdiği ve en önemlisi de kimlerin iteklemesiyle bu açılım adımlarının atıldığını hiç düşünüyor musunuz sevgili dostlar? Başkan Obama’nın Türkiye’yi ziyaret etmesinden hemen sonraydı, hatırlatayım. “Osmanlı Milletler Topluluğu kuruluyor” diye vaveyla koparanlara Güneydoğu’da sözümüzün geçip geçmediğini sormak gerek. Daha kendi toprağımızda bile neredeyse yok hükmünde bir noktaya doğru giderken, kalkıp bir de başka yerlerde tabir-i caizse “borumuzu öttüreceğiz”, öyle mi? Gülünç ve saçma.

Türkiye’nin bölgedeki etkinliğinin artması gibi konuları ABD ve İsrail eksenli politikalar açısından düşünmediğiniz müddetçe aziz dostlar, yanlış yargılara ulaşmaya devam edersiniz. Bölgeden arkasını sağlama alarak çekilme planlarını yapan, ancak kritik önemdeki bir coğrafyada da güveneceği bir müttefik olarak Türkiye’den başkasını bulamayan ABD’yi hesaba katmazsanız, “Osmanlı Milletler Topluluğu kuruluyor” diye zil takarsınız haliyle. BOP çerçevesindeki “Ilımlı İslam” cin fikirliliğinin baş figüranı kim sanıyorsunuz? Elbette ki Türkiye’dir ve İslam dünyasına “ılımlı İslam”ın örneği olarak gösterilmesi de boşa değildir. Ancak, yandaş gazeteleri okuyorsanız ne BOP’tan haberiniz vardır, ne Ilımlı İslam kurnazlığından, ne de Türkiye’nin birilerinin dümen suyundan çıkmadığından.

Türkiye hayati önem taşıyan bir sürece girmiştir veya yakın zamanda girecektir. Bundan 90–100 sene önce yarım kalan hesapların kapatılmayacağını düşünmek, Batı’yı ve onun fitnelerini tanımamak demektir. İslam âleminin başına BOP ile çöken küresel egemenlerin varlığını bile, hangi akla hizmet, “komplo teorisi” veya “her şeyi İsrail’e veya siyonizme bağlama paranoyası” ile açıklamaya başlayanların yüklendikleri vebal de büyük olacaktır. Görünüşte esip gürleyip, perde gerisinden işbirliğine devam etmekle insanları kandırmak mümkündür. Ancak, gerçekler suratımıza vurulduğunda, pişmanlığımız fayda etmeyecektir aziz dostlar. Osmanlı Milletler Topluluğu kuyruklu bir yalan hükmündedir ve matematiksel bir ifadeyle OMT = BOP’tur.[5]

“Yeni Osmanlıcılık” ve “Ilımlı İslamcılık” saptırmalarının temelleri, Siyonist Avengeliklerin desteği ile, sabataist tarikatçı Ömer Fevzi Mardin tarafından atılmıştır.

Evangelist Güdümlü İslamcı yapı: Ömer Fevzi Mardin ve Arusilik Tarikatı

Tüm dinlerin önderlerini Amerikan işbirlikçiliğinde birleştirip sözde Komünizme ve Sovyetlere düşman çizgide tutmakla görevli -Dinler Arası Diyalogcu CIA güdümlü eski Hitlerci Evangelist Frank Buchman, yalnızca Fener Rum Ortodoks Patriği Athenagoras’ın değil, subaylar ve bürokratlar arasında örgütlenen Arusi tarikatının başı Ömer Fevzi Mardin’in de “kılavuzu” olmaktaydı. Hamidiye Kruvazöründe Rauf Orbay’ın komutasında deniz subayı olan Ömer Fevzi Mardin, Şerif Mardin’in amcasıydı ve şeyhliğini 1930’da ölen Küçük Hüseyin Efendi’den devraldığı Arusi’liği daha çok Amerika Büyükelçisi Münir Ertegün, Rauf Orbay, Fevzi Çakmak gibi askerler ve bürokratlar arasında yaymıştı.

CIA Güdümlü Dinler Arası Diyalog’un Türkiye Ayağı!

Kadıköy’de kurduğu İlahiyat Kültür Telifleri Derneği’ni 1945’ten sonra “dinler arası diyaloga adayan Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin, devlet görevi yapmakta olan subay ve bürokrat müritleriyle, tüm dinleri Amerikan güdümünde toplamakla görevli Frank Buchman’ın Şato’suna yaraşır bir “dinler arası diyalog figüranıydı. Evangelist Buchman İstanbul’da Ortodoks Athenagoras’la görüşürken Şeyh Mardin’le de ilişki kurmuş, aynı yıl, 1949 Şubat, Mart aylarında, onu da Şato’sunda ağırlamıştı.

Deniz subayı Şeyh Mardin, “Evangelist Şato”daki “dinler arası diyalog” toplantısında “İslamiyet ve Ehli Kitap (gayrimüslimler) Ailesi” konulu bir bildiri sunmuş, “diyaloga açığız” diyerek oldukça sıcak bir ilgi görmüş, Evangelist Buchman ile her konuda anlaşmış, dahası tıpkı Athenagoras gibi Evangelist Buchman’ın “müridi” olup çıkmıştı.

Amerika 1945’te tüm dinlerin komutanı olduğuna ve bu iş için epey para ayırdığına göre, Amerikan Başkanı Roosevelt’in gizli bir Müslüman olduğuna ilişkin “hadisler uydurmanın tam sırasıydı. Evet, parayı veren Hıristiyan emperyalist ülke devlet başkanlarını “gizli Müslüman” ilan edip Müslümanları kandırarak o Hıristiyan devletin ucuz askerine dönüştürmek oyunu, önce Alman İmparatoru II. Willhelm’i “Hacı” diyerek, sonra Adolf Hitler’i Haydar adıyla, ardından da Mussolini’yi Musa Nili adıyla Müslüman diye tanıtarak oynanmış, sıra Amerikan Başkanı Roosevelt’i “gizli Müslüman” olarak tanıtmaya gelmişti.

“Roosevelt Gizlice Müslüman Olmuştu” İddiası

Arusi Şeyhine göre: “ABD’nin suikasta uğrayan başkanlarından Franklin Roosevelt’i öldürmek niyetiyle üzerine elli dört santim mesafeden suikastçının sıkmış olduğu beş kurşun biiznillah kendi himmetiyle hedef değiştirmiş ve bu suikasttı Roosevelt böylece atlatmıştır. Çünkü Tarikat-i Nakşiye’den meşhur (Sabataist) Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri’nin dervişanından Washington Büyükelçimiz rahmetli Münir Ertegün vasıtasıyla Roosevelt’i himayesine almış; onun gizlice İslamiyet’le müşerref olmasını sağlamıştır. (Gayrı Müslimler için de mevlit okunacağını Eva Peron için Şişli Camii’nde mevlit okutarak onaylayan Arusi Şeyhi) Ömer Fevzi Mardin, Müslüman, Musevi ve İsevi olmak üzere insanları üç koldan irşada başlamıştır.[6]

İsviçre’de “Evengelist Şato”nun kendi deyimiyle bin odalık görkemiyle büyülenen Arusi Şeyhi emekli Deniz Binbaşı Ömer Fevzi Mardin’in “dinler arası diyalog” uğruna ABD Başkanı Roosevelt’i ” gizli Müslüman” olarak tanıtması, Evangelist Manevi Seferberlik komutanı Frank Buchman’ı oldukça rahatlatmıştı.

Fakat Türkiye topraklarında ne zaman bir Hıristiyan emperyalist devlet adamı bir takım tarikat şeyhlerince “gizli Müslüman” ilan edilmişse, hemen ardından Müslüman Türklerin o Hıristiyan Emperyalist devletin çıkarları uğruna savaşa gönderilmesi artık bir doğa yasası olup çıkmıştı. Roosevelt’i “gizli Müslüman” ilan eden Arusi Şeyhi Mardin’in Şato’dan döner dönmez kaleme sarılıp “Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret” diye bir kitap yazmış olması bu bağlamda anlamlıydı hiç te şaşırtıcı olmamıştı. Gelgelelim, Şeyh bununla yetinmemiş, elinde Kur’an varken tutup yeni bir vahy kitabı ile yeni bir Peygamber ilan etmeye yeltenmişti ki, doğrusu bu tam bir sapkınlıktı.

Evangelist işbirlikçisi Şeyh Mardin’in Atağı: Evangelist Komutasında Dinler Birliği Safsatası

Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin 1949 başında İstanbul’da Athenagoras, Buchman ve Sabataist Ahmet Emin Yalman buluşmaları ve ardından İsviçre’de Evangelist Şatosu’nda Frank Buchman’la birlikte kalmaları sonunda edindiği izlenimlerini şöyle aktarıyordu:

“Bayrak birleşme simgesidir. Yüksek bir amaç için birleşen insanların bayrakları da yüksek bir anlam ifade eder… Söz konusu bayrak, herhangi bir topluluğun ya da ulusun özel bayrağı olmayıp Hazreti Davut’un kelamında belirttiği gibi, Allah adına zavallıları korumak için açılacak Genel Bir bayrak’tır.

Ve bunun altına Allah gayreti duyan her iyi insan gelecek ve yardım için işbirliği edecektir. Bunun canlı örneği 30 yıldır dünyada yaşamakta olup milyonlarca yardımcısı bulunan böyle bir grubun adı (Moral Re-Arrnement: Ahlaki Seferberlik) grubudur.

Bizim gazetelerde çoğu kez bu ad Manevi Silahlanma diye geçmektedir. Amerikalı Doktor Frank Buchman, bir Pazar günü İngiltere’de Oxford üniversitesi yakınında bir köy kilisesinde ibadetini ederken, bu esas fikrin ilhamını Allah’tan almış, ağlayarak Oxford üniversitesindeki tanıdıklarına anlatmaya gitmiş, karşısına çıkan öğretmen ve öğrencilerden oluşan sekiz kişilik bir topluluk Frank Buchman’ın çevresinde birleşmişler ve dünyayı acılardan kurtarmak için uluslararası bir işbirliği grubunun temelini atmışlar ve çatısına manevi bayrağı çekmişler. Bugün bu kuruluş İsviçre’de Caux ilçesinde binden çok odalı bir kuruma sahip ve her zaman aynı kutsal amaçla birbiriyle iletişim kurarak görüşmeye gelip konuk olan dünyanın bütün uluslarından bireylerle meşguldür. Bu kuruluş, Birleşmiş Milletler örgütünün temelidir. Birleşmiş Milletler’de delegeler devletleri temsil ediyorlar; Caux’dakiler doğrudan doğruya milletleri… Caux’a gelen temsilciler aynı zamanda koşulları tam değişmez ahlak ilkelerine uymak üzere ahitleşmiş, sözleşmiş kimselerden oluştuğu için, resmi (Birleşmiş Milletler) örgütündeki delegelerin sözlerine ruh veriyor, manevi destek sağlıyorlar. Ahlaki Seferberlik (Moral Re-Armement) üyeleri, Allah işçileri, Allah’a teslimiyet ilkesiyle silahlanır ve donanırlar… Tek çarenin iman ve ahlak olduğuna inanmışlardır”.”

Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin’in “hiçbir topluluğa ya da ulusa ait değildir, genel bir bayraktır” diyerek tüm dinleri altında birleşmeye çağırdığı bayrak, Şato’da asılı, biri Haçlı, diğeri onun üstünde yer alan ve ileride dinleri birleştirme göreviyle ortaya çıkacak olan Moon tarikatının simgesini andıran 12 Havari’nin güneşten çıkan 12 okla simgelendiği, bir bayraktı. Yani kabalist ve Siyonist bir tezgâhtı.

Eski Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin’e göre, CIA güdümlü Rahip Frank Buchman, tüm insanlığı bu haçlı ve güneşli bayraklar altında toplama esinini emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinden değil de kilisede dua ederken Allah’tan almıştı. Mademki Allah Frank Buchman’ı böyle bir ilham ve iltifata mazhar kılmıştı; öyleyse Müslüman, Yahudi, Budist, ateist, vs. kim olursa olsun bu haçlı güneşli bayrakların altında birleşecek, bu haçlı güneşli bayrakların altında Evangelist Frank Buchman’ın buyurduğu doğrultuda çalışacağına söz verecek, ahit (kutsal sözleşme) yapacaktı. Şato’ya gidenlerin hepsi Siyonist Yahudi Frank Buchman’a tabi olmuşlardı. Arusi tarikatı şeyhi Mardin de, 1949’un ilk aylarında, bu şatoda, bu bayrak altında CIA güdümlü Evangelist Papaz Buchman’ın manevi müritliğine katılmıştı.

Sabataist Şeyh Ömer Fevzi Mardin’in, “Amerika’yı İslam’ın Önderi ve İnsanlığın Mesih’i” İlan Etmeye Kalkışması

Arusi Şeyhi, İsviçre’den döndükten sonra, Amerika’yı tüm insanlığın ve dinlerin kurtarıcısı olarak ilan etmekle kalmamış bir Hıristiyan’a yazdığı 6 Eylül 1949 günlü mektupta Müslümanlığın görevlerini de artık Amerika’nın üstlenmiş olduğunu ve Allah’ın Amerika’yı bu iş için seçtiğini açıklamıştı:

“Yeryüzünde barış ve insanların kurtuluşu işini Amerika üzerine almış, Allah’ın birlik bayrağını çekerek milletlerin kurtuluşuna çalışmaktadır. Yeryüzünü Allah’ın melekûtuna hazırlamaktadır; harekâtına İlahi İdeal, insanlık çabası egemen olmaktadır. Allah da onu ne güzel onaylayıp muvaffak kılmaktadır. Her adımda varlığını artırıyor, ona dünya ölçüsünde İlahi hizmete olanak yaratıyor. Amerikalıların yalnızca kalbine kuvvet, başlarına aklıselim, düşüncelerine isabet vermiyor, her şeylerine bereket veriyor, her işlerine başarı veriyor. Allah’a hür bir kul olarak hizmet için, evini, barkını, bahçesini, doğup büyüdüğü yerleri, çocukluğundan beri sevdiği ve alıştığı çevreyi terk ederek vahşi ıssız çöllere göç eden, dünyanın öte ucuna kadar gitmeyi göze alan Amerikalılardır ki hala o İlahi gayretle bu manevi ve insani görevleri yerine getirmek için sınırsız fedakârlıkları göze alabiliyor. İlk yükselen azim ruhu, bugün dahi hiç eksilmeden bozulmadan aynı manevi kuvveti, aynı fedakârlığı, aynı feragati, aynı Hakseverliği, aynı Hakperestliği koruyor ve ortaya koyuyor. Yani Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkânlı millet Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah’ın onları bu işe seçtiği ve harekete geçirdiği anlaşılıyor. Babür’den dünyaya yayılmak için dağılan ırklar sanki Allah’a hizmet için Amerika’da buluşuyor ve en özgür demokrat koşullar içinde birleşiyor. Allah artırsın ve Allah onları korusun diye her mü’min Amerikalılara duacı, dünyanın önemli bir bölüm insanlarını analar gibi emziren, kucağında besleyen, teselli ve ümit veren, dünyanın dert ortağı Amerikalılara her insan yürekten duacı oluyor.” Hatırlayacaksınız, bunların hemen aynısını Fetullah Gülen tekrarlıyordu.

Geçmişte Almanya’yı ve II. Wilhelm’i Müslüman olarak nitelemiş olan Ömer Fevzi Mardin gibi bir Teşkilat-ı Mahsusa istihbaratçısının, yıllar sonra Amerika’yı Müslüman olarak nitelemesinde bir şaşırtıcılık yoktu. İş aynı işti: Müslümanları Hıristiyan Emperyalistlerin ve onları güdümleyen Siyonistlerin yayılmacı amaçları doğrultusunda ucuz askerlere dönüştürmek… Emekli Deniz Binbaşı Arusi Şeyhi Mardin “Dinler Arası Diyalog” şatosunun isteklerine uygun “Hıristiyan öğelerin ağır basacağı Siyonist Yahudi güdümlü bir Tek Dünya Dini” oluşturma doğrultusunda verdiği sözü tutarak kolları sıvadı. Bu Tek Dünya Dini’nin yeni bir Peygamberi, yeni bir Kutsal Kitabı olmalıydı ki bu amaca en kestirme yoldan varılabilsin.

Yaşamı maddeci düşünceyle geçmiş, görünüşte dine pek önem vermemiş, Cumhuriyet döneminde sıkı Atatürkçü geçinmiş, 1946’dan itibaren bir takım acayiplikler, olağanüstülükler sergilemiş, bedenine giren bir ruh tarafından kendisine şiirler yazdırıldığı bütün edebiyat çevrelerinde dile getirilmiş olan Enis Behiç Koryürek, pekâlâ Şato’nun amaçlarına uygun bir peygamber olabilirdi. Üstelik “laik” olarak tanınmış bir aydının sonunda “vahy”ler alıp “din”e ve Tanrı’ya sarılması, hem ülkedeki laik Atatürkçüleri derinden sarsıp etkileyecek, hem de mucize diye yutturulabilecek bir olaya dönüştürülebilirdi.

 

1980’lerde İsrail İçin Strateji: “Osmanlıcı Siyonizm” Uydurması!

Siyonist Oded Yinon tarafından yazılan ve 1982’de Dünya Siyonist Örgütü’ne bağlı Enformasyon Dairesinin yayın organı Kivunim’ce basılan rapor İsrail’in “Ortadoğu’yu Osmanlılaştırma” projesiydi, İsrail Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “eyalet ve millet sistemi”ni uyarlayarak, bölgede kendi içinde özerk devletçikler oluşturmayı amaçlıyordu. Ralph Schoenman, Oded Yinon’un raporunun, İsrail’de gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce yapısını sergilediğini söylerken, “solcu” olarak ünlenen Amerikalı Yahudi düşünür Noam Chomsky de Oded Yinon’un “1980’lerde İsrail İçin Strateji” başlıklı raporunda yer alan planı, açıkça destekliyordu. ‘The Zionist Plan for the Middle East’ adlı çalışmasında raporu yorumlayan İsrael Shahak, İsrail’in Yeniden Osmanlılaştırma planıyla Ortadoğu ülkelerinin etnik ve dini yönden parçalanmasını amaçladığını açıklarken şöyle diyordu:

1982’de Siyonist örgüt tarafından yayımlanan Proje’de, Irak’ın da Basra çevresinde güneyde bir Şii devleti, kuzeyde Musul çevresinde bir Kürt bölgesi, ortada Bağdat çevresinde bir Sünni devleti olarak üçe bölünmesi amaçlanıyor. Irak bir yandan petrol bakımından zengin, öte yandan da içte bölünmüş bir ülke olarak, İsrail‘in hedefi olmaya adaydır. Irak’ın bölünmesi İsrail için Suriye’nin bölünmesinden çok daha önemlidir. Nüfusun % 65’nin iktidara hiçbir siyasi katılımı yok. İktidar, % 20lik bir seçkin tabakanın elinde. Ayrıca, kuzeyde büyük bir Kürt azınlık var. İktidardaki rejimin elinden, ordu ve petrol gelirleri alındığında Irak’ın gelecekteki durumu, Lübnan’ın geçmişteki durumundan farklı olmayacak. Irak etnik ve mezhepsel olarak bölünecek; kuzeyde bir Kürt Devleti; ortada bir Sünni ve güneyde Şii devleti. Lübnan beş bölgeye bölünecek: Bir Maruni-Hıristiyan bölgesi, bir Müslüman bölgesi, bir Dürzi Bölgesi, bir Şii bölgesi ve Haddad’ın milisleri aracılığıyla İsrail‘in denetimi altında olacak bölge… Sıra, Suriye’nin etnik ve mezhepsel olarak bölünmesine gelecek; kıyıda bir Alevi devleti, Halep’te bir Sünni devleti, Şam’da ayrı bir Sünni devleti ve Golan, Hauran ve Kuzey Ürdün’de bir Dürzi devleti. İsrail’in güvenliği için Suriye’nin parçalanması zorunludur.

İsrailli Oded Yinon’un 1982’de Siyonist örgütçe yayımlanan bu raporunun en önemli yanı, bunun bir “rapor” olarak kalmayıp, 2003’te Irak’tan başlayarak Amerika tarafından uygulamaya konulmuş olmasıdır. Yıllardır Filistin ve Arap komşularıyla sürekli çekişme ve çatışma içerisinde bulunan İsrail, kendi kurtuluşunu Ortadoğu’nun Yeniden Osmanlılaştırılması‘nda gördüğünü açıkça dile getiriyordu 1980’lerde. Örneğin İsrail Başbakanı Ariel Şaron 1982’de Ortadoğu’da yeniden Osmanlı Millet Düzeni’nin kurulması gerektiğini savunuyor, İzak Rabin de bunu “Ortadoğu Birleşik Devletleri” adıyla dile getirip gerçekleştirmek için çalışıyordu. Muzaffer İlhan Erdost, bu önemli noktalara dikkat çektiği kitabında şunları anlatıyordu:

Amy Spangler; “Noam Chomsky ile İstanbul Diyarbakır Seyrüseferi” yazısında, Chomsky’nin Kürtlerin elinden tutarak, Osmanlı millet modeli üzerinden, eski, geleneksel topluluklar olarak, tarikat ve cemaatler olarak, modern federal bir sistem’de buluşturarak kurtulacaklarını muştulayan sözlerini şöyle aktarıyor: “İlk olarak dünyanın her yerinde ulus devletin yaşama kabiliyetinin sorgulandığını belirterek, ulus devletin Avrupa’da, yıllarca yaşanan şiddetin bir sonucu olarak doğduğunu anlattı. Ulus devlet sisteminin empoze edilmesi ve zorla uygulanması, sistematik bir şiddete yol açıyordu. Ulus devletin aşınması, yavaş yavaş yok olmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtti. Çare, federal devletler içinde özerk bölgeler oluşturabilmekti. Bölgesel özerklik ve bağımsızlık üzerine kurulan bu sistemi Osmanlı İmparatorluğu’na benzeten, ancak Osmanlı’nın çok otokrat olduğunu vurgulayan Chomsky, böyle bir çerçeve içinde ve daha geniş federasyonların bir parçası olarak Kürtlerin yaşadığı bölgenin özerklik statüsü kazanabileceğini söyleyince büyük bir alkış aldı.”[7]

(…) Chomsky, Avrupa’nın federasyona doğru gittiğini belirtiyor ve “Bunu Osmanlı İmparatorluğu’na benzetmek mümkündür” diyor; “Osmanlı İmparatorluğu’nun elbette çok kötü yanları vardı ama iyi yanları da vardı. Bunlardan bir tanesi de bölgesel özerklik noktasıydı. Bu tür bir gelişme içinde umarım ki gelecekte de özerk bir Kürdistan olacaktır.”[8] (…) Kudüs Federal Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Daniel Elazar, “Ortadoğu için ulus-devletlerin değil, etnik-dinsel cemaatlerin doğal örgütlenme biçimlerinin belirleyici olduğunu” ve “Osmanlı millet sisteminin mümkün bir model olduğunu” ileri sürmüştü.”[9]

(…) İsrail Yabancılar Bürosu’nda daha önce çalışmış olan Yinon; “(Ortadoğu’nun) Osmanlı döneminde Doğu Akdeniz kıyılarında olduğu gibi dinsel ve etnik küçük parçalara ayrılması gerektiğini” ileri sürüyor,[10] Boaz Evron, Şaron’un planını, “Osmanlı İmparatorluğu’nun “millet sisteminin “yeniden canlandırılması” olarak tanımlıyordu. (…) Osmanlı millet modeli burada, Ortadoğu ile sınırlı olarak öneriliyordu.

Chomsky Kader Üçgeni’nde, “bazılarının bölgenin ‘Osmanlılaştırılması’ adını verdikleri şey”in “uzun vadede akla yatkın bir hedef olabileceğini” yazıyor ve bu akla yatkın hedefi şöyle özetliyordu: “Yani güçlü bir merkez (Bugün ABD destekli İsrail, yarın Türkiye) ve büyük bölümüyle, tercihen birbirine hasım olan etnik dini cemaatlere bölünmüş bir bölgeyle, Osmanlı İmparatorluk sistemine benzer bir yapının ihyası.[11] “(…) Boaz Evron, “Şaron’un 1982‘de önerdiği şey, aynı dinsel-etnik kökenden gelenlerin birer “millet” oluşturması, ama milletlerden birinin silahlı olması ve baskı altındaki halka Uranlık etmesidir,” diye yazıyordu; “Üstelik ”millet” territoryal (topraksal) olmadığı, dinsel ve etnik bakımdan örgütlendiği için, açık ve seçik tanımlanmış sınırlara sahip olması olanaklı değildi.[12] İsrail’in Ankara Büyükelçisi Zvi Elpelig, İsrail Başbakanı İzak Rabin’in radikal bir Yahudi tarafından öldürülmesinin ardından, “bu öldürümün Ortadoğu Birleşik Devletleri‘ni kurmalarını engellemeyeceğini” söylüyordu.[13]

(…) “Bunları daha önce CIA analistleri önermiş,.. Henze’nin federasyon dayatışını (1993), Fuller’in “Osmanlı modelini deneyin” önerisi izlemişti.[14]

Muzaffer İlhan Erdost’un araştırmasında açıkça görüleceği üzere, Soğuk Savaş’ın Amerika tarafından kurgulanan en önemli araçlarından biri olan Yeniden Osmanlılaştırma korosuna 1980’lerin başında açıklanan ve kuşkusuz çok daha önce hazırlanan planlarla, İsrail de katılmıştı. Türkiye’de çoğunlukla İslamcılar tarafından İslamcıl gerekçelerle savunulan Osmanlıcılığın ABD ve NATO dayatması olduğu denli, İsrail tarafından da Siyonist amaçlara uygun bulunarak savunulduğu belgelenmişti. Osmanlıcı Siyonistlerin Amerika’yla ayrıldıkları nokta, Amerika “bu plan Sovyetler Birliği’ni yıkmak için gereklidir” derken, Siyonistlerin “İsrail’in güvenliği için gerekli” görmesiydi. Yeniden Osmanlılaştırmanın, Osmanlı eyalet ve millet düzeninin savunucusu İsrail, daha 1979’da Türkiye’deki etnik araştırmalarına başlamıştı.

 

 

 

 

 

 


[1] Zaman / 17 01 2011

[2] Bakara 141

[3] 12 Aralık aydınşık

[4] Duygu Leloğlu, Vatan, 25.05.2003

[5] (Uğur Kültigin) Milli Gazete 17 Aralık 2010

[6] Yeni Şafak- Abdullah Muradoğlu

[7] (Postexpress, 2002/02, sf. 34)

[8] (Zaman, 15 Şubat 2002)

[9] (Naom Chomsky, Kader Üçgeni: ABD-İsrail ve Filistinliler, İletişim y. İst. 1993. s. 541)

[10] (Kader Üçgeni, s. 535, 536)

[11] (Kader Üçgeni, s. 535)

[12] (Kader Üçgeni, s. 540)

[13] (Milliyet, 12 Kasım 1995)

[14] (Yeni Yüzyıl, 5 Ekim 1996)

 

KAYNAK:

http://www.millicozum.com/mc/mart-2011/yeni-osmanlicilik-emperya

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi