Anasayfa » Wilson…

Wilson…

Yazar: yonetici
0 Yorum 165 Görüntüleyen


Eski ABD
Büyükelçisi Wilson net konuşuyordu: “Obama sadece bir figür yerindedir;
Bush ile zeka düzeyleri aynı seviyededir”

ABD'nin yeni
Başkanı Obama'yla ‘dünya cennet olacak' beklentilerini yorumlayan Washington'un
eski Ankara Büyükelçisi Wilson, “Politikalarımız ulusal çıkarlara dayanır,
başkana göre değişmez” diyordu. Böylece “Obama'yla Amerika değişecek,
dünyaya barış ve adalet gelecek” tartışmalarına noktayı koyuyordu.
Cumhuriyet gazetesinden Leyla Tavşanoğlu'na konuşan Wilson, Barack Obama'nın
yeni başkan olmasını değerlendirirken; Ülkesine dönmesinden 10 gün kadar önce:
“ABD'de iktidardaki partiler değişebilir. Ama geriye dönüp baktığınızda
var olan politikaların yüzde 95'inin değişmeden sürdürüldüğünü görürsünüz”
ifadesini kullanıyordu.

Önceliklerin
zaman zaman değişebileceğini dile getiren Wilson: “Yani gündemin bir
numaralı konusu, o günün koşullarına göre ikinci sıraya düşebilir. Hedeflerde
yeni düzenlemeler yapılabilir. Ama genelde fazla bir sapma olmaz. Çünkü
ülkelerin dış politikaları ulusal çıkarlara dayanır. Bazen seçim
kampanyalarında geçici ve cezbedici söylemler kullanılabilir. Ama dediğim gibi
pek çok konu konsensüse dayanır” diyerek gafil şakşakçıların gözünü
açıyor, yani “Türkiye'nin Obama'dan çekeceği var!” demeye getirip,
tehdit ediyordu.

 

KAYNAK
MAKALENİN TAMAMI:

Batılı Güçlerin ve İşbirlikçilerin AÇ
VE BİİLAÇ BIRAKTIĞI AFRİKA DRAMI Ve Recep T. Erdoğan’ın Riyakârlığı

İsrail’e
horozlananlar Diplomat mı, yoksa “diplomalı at” mı?

Sina
yarımadasındaki devriye askerlerine ateş açıp dört tanesini öldüren İsrail’e
Mısır, hemen ve sert bir ültimatom vermiş, bunun üzerine 24 saat geçmeden
İsrail Mısır’dan resmen özür dilemiş ve tazminat ödeyeceğini belirtmişti.

Ama AKP
iktidarının ve Dışişleri kadrolarının dişlerini defalarca saydıkları ve bunları
hesaba katmadıkları için, mavi Marmara katliamında dokuz insanımızı, hem de
uluslar arası sularda kahpece katletmelerine rağmen bir özür dilemeye bile
tenezzül etmemişlerdi. Bunun üzerine yandaş ve yalaka medya tarafından
kahramanlık gibi takdim edilen beş ana maddelik yaptırım kararı ise tek kelime
ile gülünç düşmekteydi ve “dağ fare doğurdu” cinsindendi.

Neymiş:

1- İsrail’le
diplomatik ikinci katip düzeyinde olacakmış… (yani resmen ve fiilen irtibat
koparılmıyor.)

2- Askeri
anlaşmalar askıya alınacakmış… (yani iptal edilmiyor)

3-
Akdenizdeki gemiler Türkiye’nin güvencesinde olacakmış… (yani Akdeniz’de en
uzun sahile sahip bulunduğumuz ve bölgenin en güçlü devleti olduğumuz halde,
şimdiye kadar bu görevin İsrail tarafından yürütüldüğü itiraf ediliyor.)

4- Gazze
ablukası BM kuruluna taşınacakmış… (oysa BM. Mavi Marmara raporunda bu ablukayı
zaten haklı görüyor.)

5- Mavi
Marmaraya yönelik saldırı mağdurlarına sahip çıkılacakmış… (peh peh peh.! kendi
akıllarınca İsrail’e gözdağı veriliyor ve Türk kamuoyunun havası alınıyor.)

Şimdi azgın
ve saldırgan Siyonistleri hizaya getirmek üzere, tedbir ve yaptırım diye,
“Gazze ablukasını BM kuruluna taşımakla” tehdit eden şu AKP iktidarına ve
Davutoğlu’nun kurmaylarına sormak lazım:

“Ya hu,
sanki Siyonistler yazmış gibi açıklanan şu BM raporunda, İsrail’in Gazze
ablukası haklı ve Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gönüllüleri suçlu
sayıldığı ve üstelik Doğu Akdeniz’in bütün hâkimiyeti İsrail’e bırakıldığı
halde, siz kalkıp İsrail’i BM’ye şikayet etmekle, kendinizi mi yoksa
milletimizi mi aldatıyorsunuz?

Bu içi kof
yaptırım ve horozlanmaların, tam bu süreçte, İsrail’in güvenliğini ve
geleceğini korumak adına, İran’a karşı Türkiye’de konuşlandırılacak olan Füze
savunma sistemlerine yönelik muhtemel tepkileri törpülemek ve dikkatleri suni
kriz senaryolarına çekmek üzere gündeme taşındığını kimse anlamıyor mu
sanıyorsunuz?

 

Herkes
biliyor ki, İsrail, Amerika ve Avrupa’nın sayesinde şımarıp kuduruyor! Siz ABD
ve AB’ye yaranmak için can atarken, İsrail’e ciddi ve gerçekçi bir tavır
koyamayacağınıza, ahmaklar dışında herkesin aklı yatıyor, kimi kandırıyorsunuz?

Sabataist ve
Mason İttihatcı Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal; “Bundan böyle iki ülke
birbirinin canını acıtmak için elinden geleni yapacak. Bu açıdan İsrail’in de
eli uzundur. Türkiye’nin Amerika’yla ilişkilerini bozmak, Amerikan Kongresi’nde
1915 dahil Türkiye’yi ilgilendiren meseleleri kurcalamak, Kürt sorunu ve PKK
konusunu azdırmak gibi manevra alanları vardır. İsrail Türkiye’nin canını
acıtabilir.[1]

Diyerek aba
altından sopa gösteriyor ve genlerinin gereği, İsrail hesabına Türkiye’yi
uyarıyordu. Hasan Cemal bu sözleriyle, aynı zamanda, PKK ve Kürt sorununu
kışkırtan ve Türkiye’ye karşı kullananların başında İsrail geldiğini de dolaylı
biçimde itiraf ediyordu.

Hem BM’nin
böyle bir rapor yayınlaması, AKP Türkiye’sini ciddiye almadığını açıkça
gösteriyordu. Öyle ya, Belçika ve Romanya gibi gavurların bile kabul etmediği
Füze Savunma Sistemlerini; Türkiye’yi İran’ın, hatta Çin ve Rusya’nın “Mecburi
Hedefi” haline getirecek şekilde kendi ülkesine yerleştiren, üstelik komuta
merkezi Almanya’da bulunacağından, asla müdahale fırsatı bile verilmeyen bir
AKP iktidarını, bu kof kabadayılıklarını kim ve niye ciddiye alsındı…

Somali
Sahtekarlığı ve Mazlumların İstismarı!.

Somali kan
kusuyor bütün dünya susuyor, AKP ise ABD’ye taşeronluk adına yardımseverlik
istismarı yapıyordu! ABD, Somali'yi Irak yapmaya hazırlanıyordu

ABD'nin
soğuk savaş sonrasında tüm işgal girişimleri için kullandığı El-Kaide bahanesi
bu kez de mazlum Afrikalılar için kullanılıyordu. Ortadoğu'daki kıskacı daha da
daraltmak ve bölgede yükselen İslami dalganın etkisini kırmak amacıyla geniş
çaplı bir işgal hareketine hazırlanan ABD, kendisiyle işbirliği yapmayan diğer
Afrika ülkelerini de tehdit ediyor, BM ve AB'nin desteğini arkasına alan ABD,
Afrika işgalinin startını veriyordu.

Somali'de
özellikle son yıllarda yükselen İslami dalga dolayısıyla endişe kapılan ABD,
Afrika işlerinden sorumlu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jendayi Frazer'i Kenya
Somali ve Etiyopya'yı kapsayan bir tura çıkarıyordu. ABD Dışişleri Sözcüsü Sean
McCormack, “el-kaide dâhil aşırlık yanlısı örgütlerle bağlantısı olan
Somali'deki İslamcı harekete mensup herhangi bir liderin Somali'den kaçması
bizi endişelendiriyor. Somali'nin ve Afrika boynuzu'nun kıyılarında varlık
göstererek bu kişilerin deniz yoluyla kaçmasını önlemeye çalışıyoruz”
diyerek, Somali kıyılarındaki ABD donanmasının takviye edileceği sinyallerini
veriyordu. ABD'li sözcü: “hem el-kaide'ye darbe vurmak, hem de Sudan, Darfur,
Etiyopya, Eritre ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nde sorunların aşılmasını
kolaylaştıracak stratejik bir kazanım elde etmek istedikleri” yalanını
dile getiriyordu.

 

Birleşmiş
Milletler, 15 yıldır Batılıların çıkardığı bir istikrarsızlık içinde bulunan
Somali'de iki yıl önce geçici bir hükümet kurmuştu. Bu hükümet, kabileler arası
düşmanlığı sona erdirememiş ve ülkede hakimiyeti sağlayamamıştı. Başkent
Mogadişu'yu kontrol eden “İslami Mahkemeler Birliği,” daha sonra ülkenin büyük
kısmını kontrol altına alıyordu.

Somali
hükümeti ve Etiyopya ABD güdümlü hareket ediyordu.

2004 yılında
BM tarafından kurulan Somali geçici hükümetinin başına geçen ABD kuklası
Abdullahi Yusuf, Etiyopya'nın önemli bir müttefiki sayılıyordu. Etiyopya'dan
bağımsızlığını kazanan Eritre'nin ise, İslami Mahkemeleri Birliği'ne destek
vermek amacıyla kendi askerlerini ülkeye sevk ettiği öne sürüyordu. Bu
iddialara göre, Somali'de Etiyopya'nın sekiz bin, Eritre'nin ise iki bin askeri
bulunuyordu.

Somali'nin
güneyi ile Etiyopya arasında resmi ve uluslararası bir sınır değil, idari bir
hat bulunuyor, sınırın iki tarafındaki aşiretler arasındaki akrabalık nedeniyle
Etiyopya'nın çarpışmalara müdahalesi krizin bölgesel bir savaşa dönüşmesini
kaçınılmaz kılıyordu.

Abizaid  şimdi de Somali'deki savaşı başlatıyordu!

ABD'nin Irak
ordularını komuta eden General John Abizaid, o sırada Etiyopya'ya gidiyor ve
birkaç gün sonra Etiyopya ordusu ABD ile birlikte saldırıya geçiyordu. Ne
ilginç değil mi? Somali'deki savaşla Lübnan ve Irak krizleri birbirini
andırıyordu.

Böylece Orta
Asya ve Ortadoğu'dan sonra üçüncü bir cephe açılıyordu. Afganistan, Irak,
Lübnan ve Filistin'den sonra beşinci iş savaş, en az Yemen, Basra Körfezi ve
Doğu Akdeniz kadar önemli olan bir başka coğrafya'da, Doğu Afrika'da, Afrika
Boynuzu olarak nitelenen Somali'de başlatılıyordu. 11 Eylül'den hemen sonra
Cibuti'de askeri üsler kuran Kızıldeniz'i abluka altına alan ABD, yine
İslamcılar, yine terör, yine El Kaide argümanını bahane ederek bir ülkeyi daha
işgal ediyordu. Ama bu sefer doğrudan değil, Somali'nin sınır komşusu Etiyopya
askerleriyle bu işi yapıyordu. ABD tarafından eğitilen, silahlandırılan,
finanse edilen Etiyopya askerleri Somali topraklarını işgal ediyor, havadan
bombalıyor, ABD donanması da denizden kuşatıyordu. Bu süreçte ABD’nin hatırına,
Somali’ye sahip çıkmayan Recep T. Erdoğan, daha sonra camilerden topladığı
ramazan fitreleriyle, Somali’ye sözde yardıma koşuyor ve ABD işgalini
kolaylaştırmaya çalışıyordu. Çünkü BOP’un eşbaşkanıydı ve 27 İslam ülkesinin parçalanıp
sömürülmesi projesinde kâhyalık görevi bulunuyordu. Kendi itiraflarıyla:
“Ilımlı İslamcı ve Haçlı Papalık misyonunun parçası olan Fetullahcı okullar
ise, Afrika’nın her köşesinde Amerikan hakimiyetine ve kapitalizmin
yerleşmesine zemin hazırlıyordu.

AKP’lilerin
Hidayeti Nasıl Kararıyordu?

Konya Milli
çözüm ekibinden bir kardeşimiz, Üniversiteyi Konya’da okuyan Elazığ’lı Mü… Geç…
isimli, önceleri koyu Milli Görüşçü bir gencimize bayram tebriki münasebetiyle:

 

“Zalimleri
desteklemeyin. Haçlı Emperyalistleri ve Siyonist Yahudileri dost edinip,
onların himayesine ve hükmüne girmeyin”

Mealindeki
ayetleri, cep telefonuna gönderiyorlar… Onun cevaben gönderdiği mesaj,
AKP’lilerin ruh halini yansıtıyor ve rahmetli Erbakan Hoca’nın “Bunların
hidayeti kararmış” sözünü hatırlatıyordu:

“Ben Saadet
partili olmaktan vazgeçtim. Artık AK parti üyesiyim.”

Şimdi
Kur’anı Kerim’den bir ayet okununca: “Ben artık Saadet partili değilim, AK
parti üyesiyim” yanıtını vermek ne anlama geliyordu? Herhalde bunlar:

Böyle ayet
hadislerle, Milli Görüşçüler oyalanıp avunsun, biz AKP’liler “reel politik
gerçeklere” inanıyoruz!..

Biz
AKP’liler, artık Kur’an ayetlerini ölçü ve örnek almıyoruz!…

Uzun yıllar,
ayet ve hadislere göre düşünüp davrandığımız dönemlere acıyoruz, pişmanlık
duyuyoruz ve geçmişimizi inkar edip vazgeçiyoruz! anlamını taşıyordu.

Yani bu
sözler: “Ey Milli Görüşçüler ve özellikle Milli Çözümcüler!

Siz İslam
birlikçi, biz ise ABD’ci ve AB’ciyiz!

Siz Millici,
biz işbirlikçiyiz!

Siz “önce
ahlak ve maneviyat” düşünceli, biz “zinayı suç olmaktan çıkaran” zihniyetliyiz.

Siz Adil
Düzenci, yerli ve milli sanayici; biz AKP’liler ise, faizci, rantiyeci ve
İMF’ciyiz” gerçeğinin itirafı oluyordu.

Fakir ve iç
savaşlarla harap olmuş Somali halkı perişanlık içinde kıvranıyordu. İslamcı
gruplar, savaş ağaları ve terör örgütlerine rağmen ülkenin büyük bölümünü ele
geçiriyordu. Çatışmalar sırasında ABD, İslamcılara karşı terör gruplarına
açıkça finans ve silah desteği veriyor ve örtülü operasyonlarla bu çatışmada
yerini alıyor, ama başarılı olamıyor, İslamcılar Mogadişu'yu ele geçiriyordu…

Daha önce
İslamcılara karşıt grupları destekleyen ABD, bu sefer kendi eğittiği, finanse
edip silahlandırdığı 15 bin kişilik Etiyopya ordusuyla Somali'yi işgal
ediyordu. Peki nedir bu savaşın gerekçesi?

ABD, 1993
yılında Somali'ye binlerce askerin katıldığı kanlı bir operasyon düzenliyor,
ama korkunç bir fiyasko yaşıyordu. Bu operasyon için “Black Hawk
Down” adında bir film bile çevriliyordu. Beş ABD firması Somali
topraklarının üçte ikisini petrol ve doğalgaz sondajları için fiilen işgal
etmiş bulunuyordu. İşte Operasyon, bu şirketlerin çıkarlarını güvence altına
almak için yapılıyordu.

 

Somali,
tıpkı Yemen gibi, enerji güvenliği için kritik bir konumda yer alıyordu.
Başkalarının kontrolüne geçerse ABD'nin Afrika-Ortadoğu bağlantısı tehlikeye
giriyordu. 11 Eylül'den bu yana Afrika Boynuzu'nu askeri muhasara altına alan
ABD ve müttefikleri, El Kaide ve terörle mücadele adı altında Kızıldeniz'i
adeta işgal ediyordu. ABD'nin Afganistan'ı işgal gerekçesi neyse, Libya’ya
müdahale gerekçesi neyse, Somali'yi kontrol etme gerekçesi de oydu… Ve işte
Recep T. Erdoğan, yardımseverlik kılıfı altında ABD’ye taşeronluk yapıyordu.

O sırada
ABD'nin Irak ordularını komuta eden General John Abizaid, Etiyopya'ya
gidiyordu. Birkaç gün sonra Etiyopya ordusu ABD ile birlikte saldırıya
geçiyordu. Ne ilginç değil mi? Tam da Çin Devlet Başkanı Hu Jintao'nun Kenya,
Sudan ve Etiyopya'ya gidip enerji anlaşmaları yapmasından sonra bunlar
yaşanıyordu.

ABD'nin
Recep Erdoğan'ı olan Afrika kökenli Barak Obama'nın yuları Yahudi Lobilerinin
elinde bulunuyordu

Türkiye’ye
geldiğinde: “Ben de Amerika'daki pek çok ailede görüleceği gibi Müslüman
kökenli kişilerden biriyim” diyerek Müslüman milletimize yaranmaya çalışan
Barak Obama, aslında Amerika'nın Recep T. Erdoğan'ı konumunda bulunuyordu.

Barak'tan
barış umanlar, yanılıyordu!

Yeni ABD
başkanı (Yahudi Lobilerin Kuklası) Barak Obama ile aynı adı taşıyan yüzsüz
Siyonist İsrail'in eski Savunma Bakanı Ehud Barak, ülkesinin, “İran'ın
nükleer silah edinme çabalarını sürdürdüğüne inandığını” söylüyordu.
Barak, dört ülkeyi kapsayan Orta Doğu gezisi kapsamında İsrail'e gelen ABD eski
Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'la görüşmeden sonra açıklama yaparak: İran'ın
bir taraftan görüşmeler yoluyla dünyayı aldatmaya devam ederken, diğer taraftan
da nükleer silah edinme çabalarını sürdürdüğünü ve İsrail'in bundan şüphesi
olmadığını” ifade ediyordu. Barak, “Hür dünya liderlerinin de, gelecekle
ilgili kararlarında dikkate alınması gereken bu tür gelişmelerin farkında
olduklarına inandığını” ve alacakları tedbir girişimlerine destek
çıkacaklarını belirtiyordu. Ehud Barak, İsrail'in İran konusundaki tutumuyla
ilgili olarak da, “Daha önce de defalarca söylediğimiz gibi, İran'ın
nükleer tehdidi karşısında hiçbir seçeneği göz ardı etmiyoruz” diyor ve
diğer ülkelere de İran’a karşı her türlü tedbire hazır olmaları önerisinde
bulunuyor, yani hem İran'ı hem de yandaşlarını açıkça tehdit ediyordu. Ve zaten
Obama'nın Dış Bakanı kancık Clinton: “İsrail'in kendini savunma ve
muhtemel tehditleri ortadan kaldırma hakkı bulunduğunu” vurguluyor,
İsrail’in terörist başı Netanyahu ise “İran hizaya sokulmadan İsrail'in
huzura kavuşmayacağını” söylüyordu.

Irak'taki
Amerikan neo-con katliamı Moğol istilasına bile rahmet okutuyordu!

 

Tam o sırada
Uluslararası Bağdat Sempozyumu için İstanbul'da bir araya gelen bilim adamları,
Bağdat'ın içinde bulunduğu vahim durumdan kurtarılması için insanlığa çağrı
yapıyordu.

 

Sempozyumun
açılışında konuşan M.Ü. Rektörü Prof. Dr. Necla Pur, “Bu sempozyum herkes
gibi beni de hüzünlendirip düşündürüyor. Dünyanın lideri olan sözde kültürün,
paranın, her şeyin tek lideri olan ABD tarafından Bağdat'ın bugünkü haline
getirilmesi, Moğollarca gördüğü istiladan çok daha ağır ve çok daha
vahimdir” itirafında bulunuyordu.

 

Ve işte
böyle bir süreçte, Siyonist katil Ehud Barak'la aynı soyadı taşıyan (Yahudi
annesinden dolayı) Barak Obama Amerika'da başkan seçiliyordu. Hüseyin Barak
Obama'nın, Annesinin kendisi daha bebek iken boşadığı Kenyalı zenci Müslüman
babasından ötürü, İslam ve Afrikalı kökenini siyonistler istismar ediyordu.
Oysa Yahudi merkezler için: kullandıkları, kirlenip yıpranınca da kağıt mendil
gibi buruşturup atacakları kişilerin; siyah ve beyaz olmalarının, Müslüman veya
Hıristiyan olmalarının hiç fark etmediği düşünülmeden, zavallı milyarlar bedava
bayram ediyordu!

Ortaokul
yıllarımızda Elazığ Başaran Kur'an kursunda özel ders aldığımız, sonra Medine-i
Münevverede Kur'an-ı Kerim Kıraat üstatlığı yapan, iki gözü ama olmasına rağmen
ilk, orta, lise ve üniversiteyi bitirip diploma alan Hafız Mustafa Albayrak
Hocaefendi ilk eşinden ayrıldıktan sonra, oradaki bir zenci hanımla
evleniyordu. Ziyaretine giden eski talebeleri:

“Hocam
affınıza sığınarak ve haddimizi aşarak merakımızdan soruyoruz, önceki beyaz
eşiniz mi, şimdiki siyah eşiniz mi daha güzel?” şeklinde bir şaka
yapıyorlar. Mustafa Hocanın yanıtı bize, Yahudi Lobilerini hatırlatıyordu:

“Oğlum
ben, sadece hizmet ve hürmetlerine, sadakat ve teslimiyetlerine bakıyorum.
Çünkü kör olduğumdan, zaten güzel çirkin seçemiyorum!..” diyordu.

Obama,
Sadece “maşa”lık yapıyordu.

Babası
Hüseyin Obama Kenyalı, Luo Kabilesi üyesi bir zenci ve Müslümanlardan
biliniyordu. Misyoner bursu ile Amerika'ya okumaya geliyor, burada beyaz bir
Amerikalı (Yahudi asıllı)  Hıristiyan bir
kadınla evleniyor ve Oğluna Barak Hüseyin adını veriyordu. Çocukları çok
küçükken karısı tarafından terk edilen Hüseyin Kenya'ya dönüyor, Obama'yı Yahudi
asıllı sözde Hıristiyan annesi ve annesinin ailesi yetiştiriyor ve bu yüzden
Hıristiyanlığı seçiyordu. Obama, “Amerika'da devrim” “zenci
Lider” “Müslüman başkan” ambalajıyla, ezilen dünyaya sevimli
gösterilmeye çalışılıyor ve bu sayede Amerika'nın kaybettiği prestiji tekrar
kazanması hedefleniyordu. Oysa, Obama'nın, Müslüman ve mazlum Afrika'nın fethi
için özel olarak seçildiği sırıtıyordu. Ve tabi esas hedef, BOP dayatmasıyla
Afrika’nın Orta Asya'nın ve İslam Dünyasının kontrol altına alınması oluyordu.

Obama'nın,
kendisinin bile unuttuğu Kenya ayağı ve baba tarafı karanlık ilişkileriyle
biliniyordu!

Müslümanlığın
Kuzey Afrika'da yayılması şöyle oluyordu.

İslam
Peygamberi ve insanlığın kurtuluş rehberi Hz. Muhammed (SAV) Mekke'deki
baskılar yüzünden 615 tarihinde damadı Osman bin Affan başkanlığında 11 erkek 4
kadın Müslüman Habeşistan'a yollamıştı. Habeş kralı Necaşi Eshame onları iyi
karşılamış. Afrika böylece Medine'den önce İslam ile tanışmıştı. 639'da
Müslüman Arap Ordusu'nun Mısır'ı almasıyla ve ticaret yoluyla İslam, Afrika'nın
kuzeyinde yayılmaya başlamıştı. Araplar da yerli kadınlarla evlenip nesilleri
karışmıştı. Bu yüzden Kenya'da bu nesilden siyah, beyaz ve melez bebekler
doğmaktaydı. Melez olayı Amerika'dan çok önce Afrika'da yaygınlaşmıştı. Arapça
ile yerli diller karışarak Arapça “sahil” anlamına gelen ve Obama
ailesinin de konuştuğu Svahili dili ortaya çıkmıştı.

Obama ailesi
Luo Kabilesine bağlıydı. Obama ailesi, Afrika'nın en büyük tatlı su gölü olan
Victoria Gölü çevresinde yaşayan Luo kabilesine mensuplardı. Luo Kabilesi,
bugün Sudan, Uganda, Kongo, Kenya, Tanzanya'ya yayılmış bulunan köklü bir
kabile konumundaydı. Kenya'nın yüzde 13'ü Luo kabilesine bağlıydı. Luo'ların
büyük çoğunluğu Hıristiyan, çok azıda Müslüman olmuşlardı.

Luo ve
Kikuyu kabileleri niye çatışıyordu?

Luolar,
Kenya'nın en büyük etnik grubu Kikuyular ile sürekli çatışıyorlardı. Luolar,
içlerinde Müslümanlar da bulunan Kikuyular'a düşmandılar, ama nedense
Somali'deki siyah renkli Yahudi kabilesi Yabirsler ile çok sıcak ilişkileri
vardı. Luolar ile Yabirsler dinsel farklılık olmasına rağmen kız alıp
veriyorlardı! Luo kabilesiyle yahudi Yabirsler'in ilişkisi eskiye dayanmaktaydı.
Yabirsler Hz. Davud döneminde Somali'ye gelip Luolar ile ilişki kurmuşlardı.

Hıristiyan
Luo Kabilesi, Yahudi Yabirs'lerle birlikte Amerikalılara zenci köle avlaması
için yardımcı oluyordu.

Batı
basınında son dönemde yayımlanan haberlere göre, Luolar Afrikalıları Yahudi
Yabirsler aracılığıyla köle olarak Amerikalılara satmışlardı! Yani beraber köle
ticareti yapmışlardı. Ve bu yüzden Luo Kabilesi, Batı ile oldukça iyi ilişkiler
kurmuşlardı. Bu yüzden Afrika kabileleri Luolar'dan pek hoşlanmazlardı.

Barak
Hüseyin Obama'nın babası misyoner bursu ile ABD'ye gidip okuyordu.

İşte
Obama'nın babasının Amerikalı misyonerin bursuyla ABD'ye gitmesi bu kirli
ilişkiye dayanıyordu. Seçim çalışmaları sırasında Obama hakkında sürekli,
“Obama hiç köle olmadı” denilmesinin altında da bu yatıyordu. Bu
propaganda ilginçti; sanki Afrika'da yakalanıp Amerika'ya köle olarak
getirilmek ayıptı, ama Amerikalılarla işbirliği yapıp başkalarını köle diye
satmak şeref sayılıyordu.

 

Kikuyu
iktidarı Batı karşıtı ve bağımsızlıkçı olduğu için dışlanıyordu!

Kenya'nın
yüzde 13'ünü Obama'nın kabilesi Luolar, yüzde 22'sini Kikuyular oluşturuyordu.
Kenya bağımsızlığını kazandığından beri, Batı'nın “totaliter” olarak
değerlendirdiği Kikuyular iktidarda bulunuyordu. Biraz da Sovyetler Birliği'nin
desteği ile kısmen bağımsız bir duruş sergileniyordu.

Kenya'da
Yahudi Soros darbesi gerçekleşiyordu.

27 Kasım
2007 seçimlerinde Kikuyu’ların adayı Mwai Kibaki, Luo’ların adayı ise Raila
Odinga olmuştu. Odinga, Barak Obama'nın kuzeni sayılıyordu. Ama Devlet
Başkanlığını Kikuyular kazanıyor, Obama ailesi kaybediyordu. Ancak Sırbistan,
Gürcistan ve Ukrayna'da olanlar Kenya'da da tezgâhlanıyordu. Luolar seçime hile
karıştırıldığı gerekçesiyle ayaklanıyordu. Ayaklanan Luoların başında, Barak
Obama'nın kuzeni olan Turuncu Demokratik Hareketi lideri Odinga yer alıyordu.
Odinga'nın arkasında ABD vardı, para yardımı ise Yahudi Soros'tan geliyordu.
Luolar ile Kikiyuların çatışması sonucu bin kişi ölüyor, 200 bin kişi yerinden
yurdundan oluyordu. Sonunda Kîbaki Devlet Başkanı, Odinga Başbakan yapılarak
çatışmalara son veriliyordu.

Aynı Soros,
ABD seçimlerinde de Obama'yı destekliyordu. Obama ile Odinga artık Kenya'da
Turuncu devrimi tamamlamaya çalışıyordu. Soros desteği ile seçilen Obama ile
yine Soros desteğinde Kenya Başbakanlığı koltuğuna oturtulan Odinga, şimdi el
ele verip Kenya Devlet Başkanlığını da ele geçirerek Turuncu Soros Devrimi'ni
tamamlamak, Kenya'yı kayıtsız şartsız ABD'ye bağlamak için hazırlık yapıyordu.

Hedef olarak
Afrika'nın işgali amaçlanıyordu.

Hedef
Afrika'ydı, bunun için de ilk hedef Kenya ve Somali seçiliyordu. Nasıl Orta
Doğu petrolleri için yapılan Büyük Ortadoğu Projesi'nde ilk hedef Kuzey Irak ve
ardından Büyük Kürdistan ise, Afrika Petrolleri için de ilk hedef Kenya ve
Somali oluyordu. Afrika petrolleri ABD için çok önemli sayılıyordu. Çünkü uzun
zamandır Çin, sağlam zeminlere basan bir Afrika politikası uyguluyordu. Çin'de
geçen sene Afrika ülkelerinin katıldığı bir toplantı yapılıyordu. Çin,
Afrika'da kalkınma projelerine yardım ediyor, batı gibi sömürü şartları
içermeyen bu yardımlardan Afrika ülkeleri çok etkileniyordu. Örneğin Batı'nın
“katil” ilan etiği Sudan yönetimi, Çin ile sıkı işbirliği içinde
bulunuyor ve Çin, Sudan'dan petrol alıyordu. (Eğer Sudan, Batı sömürüsüne boyun
eğse idi, şimdi “katil” değil, “teröristlere karşı savaşan
kahraman” olarak el üstünde tutulacaktı). Özetle ABD'nin amacı, yükselen
Çin etkisini (ve İslam'a dönüş sürecini) kırmak ve Afrika'yı denetim altına
almaktı. İşte Recep Bey bu maksatla Somali’ye sadaka götürmeye başlamıştı.

 

Tayyibi
Afrika yollarına bunlar düşürüyordu

 

Irak'ta
işler kötüleştikçe, Amerika Petrol ve Enerji İşleri Dairesi, 2015 ve sonrası
için bir plan yaptı. Bu plana göre şu anda ABD'nin petrol ihtiyacının %7 sini
karşılayan Afrika, ilk fırsatta bu oran %10'a, 2015'de %20'ye, daha sonra
%50'ye çıkaracaktı. Bunun için de Afrika'da Avrupa etkisi ve bilhassa Çin
etkisi kırılmalıydı. ABD, ilk iş olarak Afrikalı Müslümanları kazanmak için BOP
Eşbaşkanı Tayyip Bey'i görevlendirip o bölgeye yollamıştı. Gazetelerimizin,
yazarlarımızın “Konsolosluğumuz bile olmayan ülkelerde başbakanın ne işi
olur ki?” sorularının cevabı işte bunun altında yatmaktaydı. Fetullah
okulları zaten zemini hazırlamak, ABD muhibleri yetiştirmek için çoktan
oradaydı. ABD, 2000 yılında 10 milyar dolar olan Afrika kalkınma yardım
bütçesini 2006'da 23 milyar dolara çıkardığını ve AİDS mücadelesi için ayrıca
30 milyar dolar ek ödenek ayırdığını açıklamıştı. Ve tabi bunlar sadece lafta kalacak,
ABD bu paraları, işbirlikçi yandaşlarına aktaracağı cüzi miktarlar dışında, söz
verdiği yerlere göndermekten aciz kalacaktı. Çünkü kendisi dış borç batağı ve
iflas krizi içinde çırpınmataydı.

Africom :
“ABD Afrika Komuta Birimi” siyonizme hizmet veriyordu.

Bu planın
tabii ki silahsız yürümesi imkansızdı. ABD, Afrika için bir komuta birimi
kurdu: İşte Africom bu amaçlıydı. Africom karargahı için, Atlas Okyanusu'na
kıyısı olan Liberya seçilip hazırlandı. İlerde Afrika'da kurulacak askeri
üsler, bu komuta merkezine bağlanacaktı. Benin, Tanzanya, Ruanda, Gana, Liberya
ve Somali gibi zengin maden ve enerji kaynakları olan ülkeler böylece kontrol
altına alınacaktı.

Tanzanya:
“ABD petrol hırsızı” diyordu.

Bu niyetlere
ilk uyanan Tanzanya, Buş'u “Petrol hırsızı” diye karşılamıştı.
Siyonist Hardley'in Amerika'nın Afrika ilgisini “Afrika'ya şefkat”
olarak yutturmaya çalışması böylece boşa çıkmıştı. Tanzanya gibi zengin petrol
rezervleri olan Benin, Liberya ve Somali aydınları ise malum yöntemlerle
susturulmuş ve muhalefet bastırılmıştı.

Ve işte
Obama Afrika’nın işgali için seçilip, ABD’ye “Kukla Başkan”
yapılmıştı. Afrika'da Buş'un bir türlü oluşturamadığı sempatinin üstelik
antipatiye dönmesine karşı bulunan panzehir Obama'ydı. “Amerika'nın
Afrikalı Başkanı” muhabbeti ile göz boyama yoluyla Afrika'nın Obama ile
fethi sağlanacaktı. Yeni dönemde yeni hedef Afrika ve tabi Asya'ydı ve bunun
için Obama ve Erdoğan gibi maşalara ihtiyaç vardı.

Ve Recep T.
Erdoğan ailesi ve avanesiyle, ABD’nin gizli işgali altındaki Somali’de aç ve
biilaç insanlara, Erbakan Hoca’nın tabiriyle “göstermelik pansuman tedbirler”
cinsinden sadaka dağıtıp Amerika’nın işini kolaylaştırırken, Afrika’nın başka
bölgelerinde ve Fildişi sahilinde görevli sözde BM Barış elçisi rütbeli askerler
ise birer ekmek ve çikolata karşılığı 11-14 yaşındaki yoksul kızlara cinsel
tecavüzde bulunmaktaydı.[2]

Ancak, şu
nokta gözden kaçırılmaktaydı. Siyonist güdümlü Amerika'nın bir hesabı varsa,
elbette Allah'ın da bir hesabı vardı. Bakalım, Obama'yı Şeytani cephe mi,
insani cephe mi daha çok kullanacaktı!?

Eski ABD
Büyükelçisi Wilson net konuşuyordu: “Obama sadece bir figür yerindedir;
Bush ile zeka düzeyleri aynı seviyededir”

ABD'nin yeni
Başkanı Obama'yla ‘dünya cennet olacak' beklentilerini yorumlayan Washington'un
eski Ankara Büyükelçisi Wilson, “Politikalarımız ulusal çıkarlara dayanır,
başkana göre değişmez” diyordu. Böylece “Obama'yla Amerika değişecek,
dünyaya barış ve adalet gelecek” tartışmalarına noktayı koyuyordu.
Cumhuriyet gazetesinden Leyla Tavşanoğlu'na konuşan Wilson, Barack Obama'nın
yeni başkan olmasını değerlendirirken; Ülkesine dönmesinden 10 gün kadar önce:
“ABD'de iktidardaki partiler değişebilir. Ama geriye dönüp baktığınızda
var olan politikaların yüzde 95'inin değişmeden sürdürüldüğünü görürsünüz”
ifadesini kullanıyordu.

Önceliklerin
zaman zaman değişebileceğini dile getiren Wilson: “Yani gündemin bir
numaralı konusu, o günün koşullarına göre ikinci sıraya düşebilir. Hedeflerde
yeni düzenlemeler yapılabilir. Ama genelde fazla bir sapma olmaz. Çünkü
ülkelerin dış politikaları ulusal çıkarlara dayanır. Bazen seçim
kampanyalarında geçici ve cezbedici söylemler kullanılabilir. Ama dediğim gibi
pek çok konu konsensüse dayanır” diyerek gafil şakşakçıların gözünü
açıyor, yani “Türkiye'nin Obama'dan çekeceği var!” demeye getirip,
tehdit ediyordu.

Bir
Afrika’lı düşünürün şu itirafları oldukça anlamlı ve çarpıcıydı:

“Barbar
Batılılar (Avrupalı ve Amerikalılar) Afrika’ya rahipler ve yardımseverler
eşliğinde ilk geldiklerinde, onların İncilleri ve Kiliseleri, bizim ise
ormanlarımız, verimli topraklarımız ve zengin maden yataklarımız vardı. Ama
şimdi, onların fabrikaları, tarım alanları ve maden ocakları bulunmaktaydı,
bizim ise elimizde sadece İncilimiz ve kilisemiz kalmıştı.”

Evet
Avrupalılar ve Amerikalılar Afrika’ya, onların zenginlik kaynaklarını sömürmek
ve halkını köleleştirmek için dadanmışlardı. Onlara Hıristiyanlığı aşılamaları,
manevi ve ahlaki bir duyarlılıkla değil, sadece sömürge amaçlıydı, Çünkü
Afrika’da Hıristiyanlaştırdıkları insanları, hem Müslümanlara hem de diğer
yerli halklara karşı casusluk ve fesatlık aracı olarak kullanacak, bunları
kışkırtarak sürekli iç savaşlar çıkaracak ve böylece Afrika ülkelerini ve
hükümetlerini daha rahat kontrollerinde tutacaklardı. İşte yakın bir geçmişte
Sudan’ın Darfur bölgesindeki Hıristiyan kabileleri kışkırtan ABD, AB ve
İsrail’in sonunda bu ülkeyi parçaladığı unutulmamalıydı.

Oysa
“güneyden-kuzeye baştan sonuna kadar bu ülkeyi yani Sudan'ı kat eden Nil
Nehri ile bu kıtanın en geniş ve verimli toprakları sulanıp ziraat yapılsa, yer
altı ve yerüstü kaynakları ülkelerin kendi halkı için kullanılsa,
“Afrika'daki açlık” ve açlığın sebebiyet verdiği
“perişanlık” son bulacaktı… Ama zalim ve vahşi Batı buna da fırsat
vermiyor, bu ülkeleri başka şeylerle ve iç çekişmelerle meşgul ediyordu!..

Ülkelerin
ekonomik durumu değerlendirilirken “gelişmiş ve geri kalmış ülkeler”
ayırımı yapılıyordu. Bu ayırımda Kara Kıta Afrika ülkelerine kara bir talih
yani “geri kalmışlık” düşüyor, Afrika ülkelerinin tamamı açlık ve
perişanlık içinde kıvranıyordu. Aslında dünyada “gelişmiş ve geri kalmış
ülkeler” değil, Batılılar gibi “zalim, sömürgeci ve işgalci
ülkeler” ile özellikle Afrika kıtasında olduğu gibi “zulmedilmiş,
köleleştirilmiş ve ezilip perişan edilmiş ülkeler” bulunuyordu.

Siyonist
güdümlü Emperyalist Haçlı dünyasının “kuvvet ve vahşet medeniyeti”
çağında, güçlü olan ve bunu hak sebebi sayan Batılılar, yüzyıllardan beri zayıf
Afrika ülkelerinin bütün maddî ve manevî kaynaklarını doyumsuzca soyup
sömürmüşler, bunu yaparken de yüz milyonlarca Afrikalıyı acımasızca
öldürmüşlerdi. Sadece 100 (yüz) milyon Afrikalı, Avrupalı katillerin Amerika'ya
10 (on) milyon Afrikalı köle götürülmesi için katledilmişti. Üstelik bu bir son
değil, sadece başlangıç gibidir, çünkü benzeri katliamlar hala
sürdürülmekteydi. Mazlum Kara Kıta Afrika haritasına genel bir bakış
yapıldığında, tek tek her ülkede Batılı sömürgecilerin sebebiyet verdiği zulüm,
sömürü, katliam ve vahşet tarihi hemen hatıra gelecektir. Batılı bir düşünürün
itiraf edip dediği gibi: “Geçen bin yıllık zaman açısından Batı, tarihin
en büyük canisidir.”

Evet
“tarihin en büyük canisi Batı dünyası” bu sorunların baş müsebbibi
olarak, hala sömürüp zulmetme zihniyetini koruyorken; Şimdi taktik değiştirip,
Obama gibi zenci kökenlileri ve Recep T. Erdoğan gibi ılımlı işbirlikçileri
kullanmaya karar vermiştir.

Afrika
tarihinde Türkler hep hayırla anılıyordu!

 

Yaşayan
nesiller İstanbul'un Asya ve Avrupa kıtalarını birleştirdiğini söyler ama,  her nedense Osmanlı ecdadımızın üç kıtayı,
yani Asya, Avrupa ve Afrika'yı birleştirdiğini bilmemektedir.

Oysa,
Türklerin Afrika açılımları bundan 1140 yıl önce başlayıvermiştir. Tolunoğlu
Ahmet Bey, Kuzey Afrika'da Tolunoğlu Türk Devleti'ni kurduğunda, tarih M.S. 15
Eylül 868'i göstermekteydi, yani tam 11,5 yüzyıl öncesiydi. Tolunoğulları'ndan
sonra sırasıyla İhşîdîler, Eyyûbîler, Memlükler ve en sonunda Osmanlılar Afrika’ya
huzur ve barış getirmişti.

Müslüman
Türkler bugünkü Batılıların yaptığı gibi Afrika'da aslâ Firavunvari
sömürgeciliğe girişmemişler, tam aksine Osmanlılar en zayıf döneminde bile Batı
emperyalizminin sömürgecileriyle mücadele etmişlerdir. Nitekim Osmanlı
Devleti'nin 18. asrın sonundan itibaren zayıflaması üzerine, Batılı sömürgeci
güçler karşısında Afrika'yı koruması imkânsız hale gelmiştir. Bunu fırsat bilen
Batılı sömürgeciler 19. ve 20. asır boyunca Afrika'yı insafsızca işgal edip
sömürmüşlerdir. Bu sömürü maalesef hâlen acımasızca sürdürmekte, AKP ise
bunlara destek vermektedir.

Sonuç:

Sömürünün,
zulmün ve her türlü terörün kaynağı ve uygulayıcısı olan Batı (Avrupa ve
Amerika) ve özellikle Siyonist Yahudi Lobilerinin güdümüne girdikten sonra;
başta Afrika olmak üzere, tüm mazlum ve Müslüman ülkeleri, karıştırıp
zayıflatmaya ve kendilerine mecbur ve mahkum duruma sokmaya çalışmaktadır.
Sudan Yönetiminin, milli çıkarlarını korumak niyetiyle, insani ve İslami bir
gayretle direnmesi, emperyalist güçleri çileden çıkarmış ve maalesef sonunda bu
ülkeyi parçalamışlardır. “Uluslararası Kuruluş” dedikleri Siyonizm
kuklası oluşumlar eliyle, Milli haysiyet ve cesaret sahibi liderleri karalama
kampanyası da bu maksatlıdır.

Tabi bütün
bunlar, 57. T.C. Hükümetinin Efsane Başbakanı Rahmetli Prof. Dr. Necmettin
Erbakan'ın tarihi D-8 girişiminin ve İslam Birliğinin ne denli gerekli olduğunu
bir kez daha hatırlatmaktadır. Evet, İnsanlık önce Osmanlı'nın, şimdi de
Erbakan'ın yokluğunun acısını yaşamaktadır. Ama İnşaallah AKP gibi Fecri
Kazipler yakında yerini Fecri Sadık’a bırakacak, Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya
mutlaka kurulacaktır.

 

[1] Milliyet
/ 03 09 2011 / Sh:19 – İsrail’le ilişkiler

[2] Milliyet
/ 03 09 2011 / Sh. 28


 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi