Anasayfa » TÜRKÇEYİ DOĞRU VE GÜZEL KONUŞMAK

TÜRKÇEYİ DOĞRU VE GÜZEL KONUŞMAK

Yazar: yonetici
0 Yorum 190 Görüntüleyen

RESMİ DİLİMİZ TÜRKÇEYİ
DOĞRU VE GÜZEL KONUŞMAK

Dil; duygu ve
düşüncelerimizi, bilgi ve becerilerimizi, ümit ve hayallerimizi, plan ve
projelerimizi, strateji ve hedeflerimizi, arzu ve isteklerimizi başkalarına
anlatıp aktarmanın ve iletişim kurmanın en önemli öğesidir. “Yazı” bile, dilin
sembollerle ifade edilen şeklidir. Konuşma ve duygularımızı paylaşma aracı olan
DİL, Yüce Yaratıcının insanlara bahşettiği en önemli fazilet ve meziyetlerin
başında gelir. Konuşulan dilleri insanlar kendileri tasarlayıp meydana getirmiş
değildir. Farklı kavimlerin yaşadıkları coğrafi şartlara uygun değişik renk ve
biçimlerde yaratılmaları gibi ayrı ayrı “DİL”leri onlara ilham eden de yine
Rabbimizdir ve bu Allah’ın hikmet ve ibret ayetlerinden birisidir. (Bak: Rum
22. ayet) Evet, insanlara, dil icat etmekten ziyade, kendi dillerini
geliştirmek, sistemleştirmek, devlet ve medeniyet dili haline getirmek fırsatı
verilmiştir.

“(Allah) İnsanı halk
etmiş ve ona beyanı (iletişim kurmayı ve duygularını başkalarına anlatmayı)
öğretmiştir”. (Rahman Suresi 4. ayet)

“Biz hiçbir Elçi’yi,
kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara (ilahi gerçekleri ve
insani görevlerini) apaçık beyan edip (anlatabilsin)” (İbrahim Suresi 4. ayet)
 ayeti de, her ülkede gerekli ve geçerli olan resmi dili çok güzel ve düzgün
konuşmak lüzumuna işaret etmektedir.

Asla unutulmasın ki,
bir toplumu millet yapan ve birbirine bağlayıp güçlü, onurlu ve huzurlu kılan
öğelerin en önemli ilk ikisi; DİN birliği ile DİL birliğidir. Dil insanlık
tarihiyle birlikte meydana gelmiş ve devam etmiş tabii bir ihtiyacın eseri ve
öğesidir.
 Bu nedenle, dillerin yozlaşması,
bozulması ve kısırlaşması, toplumun kültür seviyesini düşürecek ve medeniyet
sürecini körletecektir. Çünkü insanlar, ancak konuşup yazabildikleri DİL
seviyesinde düşünce ve çözüm üretebilecektir. Başkalarıyla doğru ve doyurucu
iletişim kurabilmeleri de, yine ancak konuşup yazabildikleri dilin zenginliği
ve güzelliği sayesindedir. Dil sadece iletişimin değil, başkalarını olumlu
biçimde etkilemenin ve yönlendirmenin de en önemli aracı olma özelliğine
sahiptir.

Türkçeyi güzel ve
doğru konuşmanın önemi:

Türkçemiz, aynı
zamanda binlerce yıllık inanç ve kültür değerlerimizin ve medeniyet
birikimlerimizin “kod”larını ve şifrelerini özünde taşıyan kelime hazinemiz ve
ortak zihnimizdir. Dil, bilgisayar gibi sadece bilgilerin yüklendiği bir depo
değil, aynı zamanda yeni bilgilerin ve düşüncelerin üretildiği, eski bilgilerin
tazelenip güncel ihtiyaç ve amaçlara uygun sentezlendiği bir ifade ve iletişim
sistemidir. Yani insanın kelime hazinesi ve Türkçeye hâkimiyeti, onun düşünce
ve değerlendirme seviyesinin de göstergesidir. Ama bugün maalesef üniversite
mezunları bile Atatürk’ün Nutkunu anlayamaz ve dedesinin hatıralarını okuyamaz
hale getirilmiştir. Gerekli ve yeterli bilgi üretmenin ve yeni beceriler ve
keşifler geliştirmenin vazgeçilmez iki unsuru: zengin bir dil hazinesi ve
bağımsız düşünme, zihnetme ve mantık yürütme yeteneğidir.

Bunun için de:

a.    Anadilimizi geçmişte konuşulan ve yazılan şekliyle (Osmanlıca kelimelerle)
bugünkü Türkçemize yerleşen yeni sözcüklerle birlikte öğrenme gayreti gütmek

b.    Türkçe karşılığı bulunan veya uzun zaman içinde Türkçeleşmiş sayılan kelime
ve deyimler varken, yabancı ve özellikle İngilizce sözcüklere asla tenezzül
etmemek

c.    Türkçemizi, dil bilgisi kurallarına uygun ve düzgün konuşmaya özen
göstermek

d.    d)Ve özellikle, hem de ivedilik (öncelik)le, mahalli
şiveleri ve bölgesel lehçeleri kesinlikle terk etmek gerekir.

Çünkü:

a.    Mahalli şiveler ve bölgesel lehçelerle, duygu ve düşüncelerimizi ifade etme
imkânı kısıtlı hale gelmekte, dolayısıyla beynimiz kısır bir iletişime mahkûm
edilmektedir.

b.    Türkçemizi mahalli şivelerle konuşmak, ortak iletişim aracımız ve Milli
kaynaşma kaynağımız olan dilimizi birbirimize yabancılaştırmakta ve maalesef
Batılı Doğuluyla, Akdenizli Karadenizli ile anlaşamaz duruma gelmektedir.

c.    Bölgesel şive ve lehçeler, dış güçler tarafından bir ayrışma vesilesi
olarak teşvik edilmektedir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgemizdeki Kürt
kökenli kardeşlerimiz Türkçeyi kendilerine özgü bir şiveyle konuşarak, bu
lehçeyi PKK’nın ve sivil uzantılarının bir parolası ve birbirini tanıma
vasıtası gibi kullanma eğilimindedir.

d.    Filmlerde, dizilerde, tiyatro sahnelerinde, hatta kitap ve gazete dilinde,
“Doğu şivesi, Karadeniz şivesi, Ege şivesi, Trakya şivesi, İç Anadolu şivesi,
Elazığ-Erzurum lehçesi” sürekli ve sistemli şekilde gündeme getirilmek
suretiyle, hatta daha da ileri giderek “Kürtçenin, Laz dilinin, Çerkezcenin”
resmi eğitim dili olması talepleriyle ve “masumane bir insan hakkı”
görüntüsüyle, Milli birlik ve dirliğimiz dinamitlenmek istenmektedir.

e.    Bu tehlikeyi frenleyip önlemek üzere: 

a.    Aile fertleri olarak: kendi aramızda Türkçeyi İstanbul şivesiyle ve doğru şekilde konuşma
ve mahalli şiveleri bırakmaya özel bir dikkat gösterilmelidir. Çocuklarınıza
bırakılacak en güzel miras onlara dilimizi güzelce öğretmektir.

b.    Resmi ve özel eğitim birimleri olarak: öğretmenler ve okul yöneticileri ilk, orta ve
lise seviyesindeki öğrencilerimizin, Türkçeyi kesinlikle İstanbul şivesiyle
konuşmaları ve yerel lehçeleri mutlaka bırakmaları konusunda rehberlik etmeli
ve bu maksatla çok özel kampanyalar yürütmelidir.

c.    Özel ve resmi radyo ve TV’ler olarak: yerel ve bozuk şivelerle sunum yapma,
tartışma açma, fıkra ve güldürü sanatında kullanma girişimlerini, çok gerekli
olmadıkça yer vermemeli, güzel ve etkili Türkçe konuşmayı özendirmelidir.

d.    Devlet ve hükümet yetkilileri olarak: Kürtçe gibi, isteyenlerin anadilini rahatlıkla
öğrenme, geliştirme, yerel TV ve radyolarda kullanabilme imkânları sağlamak ve
bu temel insan hakkına saygı duyulmak yanında, Türkçeyi İstanbul şivesiyle ve
yazıldığı şekliyle öğretmek ve bunu yaygın hale getirmek üzere, kaba ve bozuk
mahalli lehçelerin tedricen terk edilmesi konusunda, etkin projeler üretmeli ve
bunu Milli bir devlet politikası haline getirmelidir.

Resmi ve ortak dilin,
en güzel şiveyle ve en etkin biçimde kullanılması, Kur’an’ın da emridir.

Rabbimiz, Nisa suresi 63. ayetinde:

“(Ey elçim)… Sen onlara vaaz ve
nasihatle öğüt ver ve onların içlerini (nefislerini ve gönüllerini) etkileyecek
“beliğ” (açık, anlaşılır ve vicdanlarda iz bırakır) şekilde düzgün ve güzel söz
söyle”
 ayeti ortak
dilimizi en doğru şekilde kullanmayı emretmektedir.

Büyük İslam halifesi Hz. Ömer’in bu
ayete dayanarak Arapçayı bozuk şivelerle konuşanları ve ortak iletişim
vasıtasını yozlaştırma çabalarını yasakladığı, uymayanları cezalandırdığı ve bu
amaçla özel bir kampanya başlattığı rivayet edilmektedir.

“(Hz. Musa) Dedi ki: Rabbim, göğsümü aç
(gönlümü ferahlandır ve ilmimi arttır)”

“(Zalim yöneticilere ve gafil halk
kesimlerine karşı iman ve ahlak esaslarını tebliğ etme sorumluluğumda) işimi
kolaylaştır”

“Dilimden düğümü çöz (güzel ve etkili
konuşma becerisi kazandır)”

“Ki (insanlar) söyleyeceklerimi
(kolaylıkla) kavrasın (ve iletişimde bir sıkıntı yaşanmasın)” (Taha Suresi:
25-26-27-28)
 ayetleri de gayet açık ve nettir.

Doğru kullanılan ortak
ve resmi dil; yüksek edebiyat ve medeniyetin kilidi yerindedir

Dil, düşüncenin, fikir
ve zikir ikliminin ana rahmi gibidir. Hikmet ve hakikat rehberi yüksek
düşünceler, örnek ve orijinal projeler, ancak, doğru, zengin ve doyurucu bir
anadil ikliminde ve zemininde çiçek açabilir. Biz, eğer bilimi ve düşünce
sistemini TÜRKÇE üretip, TÜRKÇE ifade edemiyorsak, biz o bilgi ve becerinin
gerçek sahipleri değiliz demektir. Bir insanın yabancı ve yaygın İngilizce gibi
dilleri öğrenmesi, elbette onun ufuklarını ve dünyaya ulaşma imkânlarını
genişletecektir. Ve hele Yüce Dinimizin temel kaynağı olan Kur’an lisanının
(Arapçayı) bilmek, insanın olgun düşünme ve değerlendirme yeteneğini oldukça
derinleştirecektir. Ancak bir başka dili doğru anlamanın ilk şartı, kendi
anadilini düzgün ve özgün öğrenmektir.

Dil sistemi ve
özellikle Türkçemiz; “karşıt”lık (zıtlık) ilkesi üzerine şekillenir. Ünlüler
ünsüzlerle, eş anlamlı kelimeler zıt anlamlı sözcüklerle bir karşıtlık (zıtlık)
düzeni içinde konuşma ve anlaşma dili haline gelir. Bunların en önemli gereği
ise, “sözcükleri seçme ve sıraya dizme” eksenidir.

Bir dili kullanırken
sözcükleri, dil bilgisinden bildiğimiz bir düzende “özne, tümleç, nesne,
yüklem” düzeninde sıralamak gerekir. Buna “sıralama ekseni” adı verilir.
Sıralama ekseninde sözcüklere, cümle içindeki görevlerine göre yeni bir anlam
yüklenir. “Ahmet kediyi yakaladı.” cümlesinde Ahmet eylemi yapan
öznedir, “kedi” ise bu eylemden etkilenen varlık yerindedir. “Kedi fareyi
yakaladı.” cümlesinde eylemi yapan kedidir. Bu, şu anlama gelmektedir:
Sözcüğün cümle içindeki konumu, ona yeni bir anlam kazandırıverir. Buna,
sözcüğün dil bilgisi anlamı denir. Sıralama ekseninde yapılan değişiklikler,
çok ciddi anlam değişmelerine yol açabilir. Türkçe, söz dizimi açısından
kurallı bir dil olduğundan onu doğru kullanmanın temel şartlarından birisi,
sıralama eksenine dikkat etmektir.

Sıralama ekseninde yer
alan sözcükler bulundukları konuma bağlı olarak dil bilgisel (gramatikal) bir
anlam kazandıkları gibi, önünde veya ardında bulunan sözcüklere göre ve
birbirlerine bağlanış biçimlerine göre yeni anlamlar kazanabilir. Bu anlama,
kelimenin söz dizimi anlamı denir. “Göz” sözcüğü bir cümle içinde
kendisinden sonra gelen sözcüğe göre yeni anlamlar içerir: “Göz alıcı, göz
hekimi, göz hakkı, göz hapsi, göz kararı, göz koymak, göz önü, göz yaşı, göz
yummak, gözden düşmek, göze gelmek, gözden kaçmak, gözden kaybolmak, göze
girmek, gözü tok” gibi kullanımlarda “göz” sözcüğüne çok farklı
anlamlar yüklenmiştir.

Sıralama ekseninden
başka, dilde bir de seçme ekseni önemlidir. Seçme ekseni; sıralama ekseninde
yer alan sözcüklerin yerini alabilecek sözcüklerin oluşturduğu listedir. Bir
cümlenin öznesinin “Mehmet” olduğunu düşünelim. Bu cümlede
“Mehmet” yerine “o, arkadaşım, kardeşim, bizim yaramaz”
sözcüklerini kullanabiliriz. Dilimiz bize, cümlede bulunan bir sözcüğün yerini
alabilecek başka sözcük listesi sunacak kadar zengindir. Bu listeye seçme
ekseni adı verilmektedir. Dili doğru kullananlar bu listeden en uygun sözcüğü
seçenlerdir. Bu sözcüğü seçerken cümleye en uygun olanını bulmamız önemlidir.
Bu sözcüğün seçiminde; kiminle, nerede ve hangi düzeyde konuştuğumuzun veya
yazıda kime ve hangi şartlarda yazdığımızın da göz önünde bulundurulması
gerekir. Bu konu doğru anlatımın temelini oluşturan önemli bir dil ilkesidir.

Dikkat edilecek olursa
seçme ekseninde yer alan sözcükler iki zıt özelliği kendilerinde toplayabilir.
Onlar bir bakıma eş anlamlı sözcüklerdir. Özne olarak bir cümlede
“Ahmet” sözcüğünü kullanabileceğimiz gibi “o” zamirini de
kullanabiliriz. Bu durumda “Ahmet” ve “o” aynı varlığı dile
getirir ve eş anlamlı sözcüklerdir. Diğer yönden Ahmet’ten “Ahmet”
veya “o” diye söz etmemiz arasında ince bir anlam farkı da sezilir.
“Ahmet” sözcüğü ile “o” sözcüğü bir “karşıtlık”
hâli içindedir. Doğru ve doyurucu anlatım, en uygun sözcüğü seçebilmektir.

Etkili ve verimli
iletişim prensipleri:

Önce dinlemeyi bilin: Birçoğumuz, ne söyleyeceğimizi
düşünmekten, başkalarının söylediklerini doğru dürüst dinlemeyiz. Oysa siz
onları dikkatle dinlerseniz, onlar da sizi, ilgiyle dinleyecek ve saygı
gösterecektir.

Başkalarını ilgilendiren konulardan söz
edin:
 Karşınızdakine
yetenekli olduğu konuda konuşma imkânı verirseniz, sıkıntılı bir sessizliği
önlersiniz ve çoğunlukla karşınızdaki, anlattıklarına o denli dalar ki, iki
insanın konuşmasına en çok engel olabilecek olan sıkılganlığı kayboluverir.

Sıkıcı ayrıntılara girmeyin: Konuşurken, en küçük ve gereksiz
detaylara dalarsanız, siz ana konuya gelinceye kadar karşınızdaki kişi sıkılıp
ilgisi dağılabilir.

Kesin ifadelerle konuşmaya gayret
gösterin:
 Konuşmaya,
başlamadan durup, önce aklınızda kelimeleri seçin. Bir konudan ötekine
geçmeyin. Konuşurken, konuştuğunuz kişinin yüzüne bakın, mırıldanır ve
mızmızlanır gibi konuşmayı terk edin.

Etkili ve dikkat çekici sorular
yönelttin: 
Bir sorunun akıllıca sorulmasıyla, karşınızdaki kişinin “açılmasını”
sağlarsınız. “İşler nasıl?” ya da “ne haber?” gibi sorular gereksizdir. Fakat,
“işe nasıl başladınız?” veya “sizce nasıl” gibi sorular karşınızdaki kişiyi
konuşturacak ve sizin de gerekenden fazla konuşmanızı önleyecektir.

Öfkelendirmeden itiraz etmeyi öğrenin: Çoğu kez, ne konuştuğunuz değil
de, nasıl konuştuğunuz önemlidir. Dostça bir tartışma konuşmayı zenginleştirir,
fakat sertçe sarf edilen bir söz, iki tarafın da hırsa kapılıp, birbirlerinden
uzaklaşmalarına yol açabilir.

Kimsenin sözünü kesmeyin: Biri konuşurken konuşmaya girmeniz
gerekirse, konuşmayı keserken yumuşak ve gönül alıcı bir cümle kullanmanız
gerekir.

Hoşgörülü ve anlayışlı hareket edin: Çoğu kez bizi sinirlendiren ve rahatsız
eden kişilerle konuşmak zorunda kalabiliriz. Böyle durumlarda konuşulan konu
ile ilgilenmeye ve saygı göstermeye gayret edin.

Konuşurken dinleyenlere övgü ve
iltifattan çekinmeyin: 
Birini haklı olarak övmek onun ilgisini kazanmak demektir. İnsanlara iltifat
etmeyi öğrendiğiniz an, sohbetiniz de daha zenginleşir.

Kendinizi birçok konuda geliştirin: Bol bol kitap okuyun, Kur’an Meali
üzerinde kafa yorun, uğraş alanları (spor, müzik vb.) bulun, araştırıcı olun.
Böylece sohbetleriniz zenginleşir, unutmayınız, güzel satıcı ve pazarlayıcı
olmak önemlidir, ancak sermayeniz ve satacak şeyiniz kısıtlıysa, güzel
pazarlamacılık yetersizdir.

Bu konuda değerli
Hocamız Muhsin Bozkurt “Türkçe Dil Bayrağımız” başlığı altında önemli
tespitlerde bulunmaktadır:

“Avrupa Parlamentosu ve AB ülkeleri
Türkiye’de Kürtlerin, kendi dillerinde konuşmalarına, eğitim yapmalarına ve
kültürlerini yaşamalarına izin verilmediğini söylüyorlar. Kürt sorunu diye
adlandırılan sorunun çözümlenebilmesi için etnik hak olarak Kürtçenin kullanılmasının
serbest bırakılmasını istiyorlar. Kürtçeyi Anadolu’nun Güneydoğusunda ve
Doğusunda yaşayanların kimliğinin temel unsuru sayıyorlar.”[1]

Hâlbuki “Türkiye – Irak – İran üçgeninde
yerleşik bulunan çeşitli etnik toplulukların (Zaza, Goran, Lur, Kelhur, Beluci,
Asurî, Dürzî, Feyli, Hawramani, Bahtiyari, vb.) bunların hepsinin ‘Kürt’ adıyla
adlandırılmaları ne kadar yanlış, kasıtlı ve kışkırtıcı ise, bu toplulukların,
birbirlerinden çok farklı olan lehçe ve dillerine, genel bir ifade ile ‘Kürtçe’
denilmesi de o derece yanlış ve hatalıdır.

“1597 tarihinde, Bitlis Sancağı Beyi
Şeref Han tarafından yazılan Şerefname’de, ‘Kürt’ diye nitelendirilen
topluluklar, konuştukları dillere göre; Kurmanci, Lor, Kelhur, Goran[2] şeklinde sınıflandırılmıştır.

“Tasnifi yapılan dillerin her biri de
kendi içerisinde çeşitli konuşma gruplarına (lehçe, şive, ağız) ayrılmaktadır.”[3]

“Rojgi” denilen Bitlis Kürtlerinin kendi
aralarında kullandıkları sözler vardır ki bunları diğer yerlerdeki Kürtler
anlayamamaktadır.[4]

XVI. asrın meşhur seyyahı Evliya Çelebi,
bölgeye ait izlenimlerini şöyle aktarır: “Burada çeşitli (16 farklı)
diller konuşulmakta olup bunlar: Zaza, Lulu, Hakkâri, Avniki, Mahmudi, Şirvani,
Cezrevi, Pesani, Sencari, Hariri, Erdelani, Sorani, Halifi, Cenvani, İmadi ve
Roziki lisanlarıdır.”

“Diyarbakırlı sosyolog Ziya Gökalp de,
20. yüzyılın başlarında bu konuyu irdelerken; Kurmanci, Zaza, Soran, Goran,
Lur, Bahtiyari, Kelhur, Feyli, Lek gibi dil / (ve) lehçeleri saydıktan sonra,
şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“‘Kürtçenin birbirinin mensupları
tarafından kat’iyyen anlaşılmayan dört muhtelif lisana (Kurmanc, Zaza, Soran,
Lur) âlem olduğu anlaşılıyor. Bu dört lisanın sahipleri birbirinin dillerini
anlamazlar. Dolayısıyla aradaki farklar lehçe farkları değil, lisan
farklarıdır. Bu dört dilin her biri, lisaniyat itibariyle müstakil bir
lisandır. Her biri müteaddit (çeşitli) lehçelerden de mürekkeptir.’[5]

“Irak Kürtlerinden Prof. Tevfik
Vehbi’nin tasnifi ise; 1.Zaza, 2.Goran (Hawrami, Zengene, Kakeyi, Bajelan), 3.
Lurhi (Mamesani, Kelhori, Feyli, Laki, Baxtiyari), 4. Kurmanci (Bahdinan,
Hekari, Asthi, Bohtan, Beyazidi), 5. Sorani (Seneyi, Suleymani, Mukri) (Tori,
Ferheng, Kurdi – Tırki, İstanbul – 1992, s: 6,7.) şeklinde olmaktadır.

“Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi eski
Genel Sekreteri Dr. Şıvan da; Kurmanci, Sorani, Zazaki, Gorani, Hevramani
lehçelerini saydıktan sonra, ‘Bunların yanı sıra, büyük aşiretlerin ve
vadilerin de kendilerine özgü birtakım şiveleri vardır ve birbirini anlamakta
zorlanır.’[6] tespitinde bulunmaktadır.

“Nitekim yine bir Kürt
orijinli olan Mesud Fani’nin; ‘Kürtçe bir göçebe dili sınırını aşamamıştır,
bunun yanı sıra da, biri diğerinden farklı birçok lehçeden oluşmaktadır’
(Messoud Fany, La Nation Kurde et son Evolution Sociale, Paris 1933, s:85, 86;
Türkçe Basım: Mesud Fani (Bilgili), Kürtler ve Sosyal Gelişimleri, Ankara 1993,
s: 44)’ şeklindeki sözlerinin üzerinde de durulması lazımdır.

“Öte yandan; bazı
Kürtçü ideologların politik çıkarlar gereği ‘Kürtçeye dâhil ettikleri (Zazaca,
Goranice, Lurca, vs. gibi) bazı dilleri, Batılı ve insaflı araştırmacılardan V.
Minorski, David N. Mackenzie, Joyce Blau, Karl Hadank, Oskar Mann, Meyer
Benedictsen, Peter Alford Andrews vb. gibi tanınmış bilim adamlarının yanı
sıra, bazı Kürt yazarları bile Kürtçenin dışında tutmuşlardır.

“Örneğin; Şeref Han,
Kamuran Ali bedirxan, Ciğerxwin vb. gibi bazı Kürt tarihçi ve dilcileri, Zaza
dilini Kürtçeden ayırmışlardır. Ayrıca, Zaza orijinli yazar ve araştırmacılar
da, Zazaca’nın Kürtçeden ayrı ve bağımsız bir dil olduğunu vurgulamışlardır.


“Mesud Fani’nin deyişiyle; ‘bir göçebe dili ve aşiret sevgisi sınırını aşamamış
olan Kürtçenin, onlarca lehçe, yüzlerce şive ve ağız farklılığı yansıtan
özelliği, onun ‘eğitim dili’ olmasına imkân tanımamaktadır.

“Kürt dili için hangi
lehçenin temel alınacağı konusu da öteden beri Kürt yazarları arasında tartışma
konusu yapılmıştır. Örneğin, Iraklı Kürtler Soranice üzerinde duruyor. Celadet
Bedirxan, kendi dili olan Kurmanci’nin Botan şivesini öneriyor. Kürt tarihçi M.
Emin Zeki ise Mukri lehçesinde ısrar ediyor. Ve şu gerekçeyi sunuyor:
‘Etnografik, filolojik, coğrafik durumlar, tarihi belgeler, rivayetler,
toplumsal kanıtlar gösteriyor ki, Sabalah bölgesindeki Mukri Kürtleri’nin
lehçelerini Kürt dili için temel olarak almamız gerekiyor.[7]
 Başka Kürt yazarları da daha başka lehçeleri öne çıkarmaktadır.

“Bir ‘kabile dili’ özelliğine sahip
bulunan ve adına ‘Kürtçe’ denilen ‘Kurmanci’yi öne çıkararak, bunu yazı dili
haline getirme gayreti içerisinde bulunan çevrelerin yazdıklarını halk
okuyamamakta ve anlayamamaktadır. Çünkü en gelişmiş lehçe olarak kabul edilen
Kurmanci bile yazı diline uyarlanamamaktadır. Kurmanci’de karşılığı bulunmayan
kelimeler, başka dil ve lehçelerden alınarak dildeki yetersizlik giderilmeye
çalışılmaktadır.

“‘Kürtçe’ adı altında birleştirilmek
istenen Kurmanci, Sorani, Gorani, Luri, Zazaki vb. gibi kabile dillerinin
eğitim – öğretim dili olamayacağı gerçeğini, insaflı Kürt orijinli yazar,
eğitimci ve politikacılar da hatırlatmaktadır.

     “Bölgenin
coğrafi şartları, konuşma çeşitlerini birbirlerinden büyük farklılıklar
gösteren bir biçimde kesin sınırlarla ayırmıştır. Öyle ki, bazı yörelerde, bir
köyde konuşulan diyalekt (lehçe) ile komşu köyde konuşulan diyalekt arasında
bile anlaşılırlığın olmadığı anlaşılır. Her bir konuşma çeşidi, fonetik ve
morfolojik bakımdan ancak kendi içlerinde ortak noktalar ihtiva eden
diyalektler gruplardır. Her bir diyalektin, bir bölgede veya komşu bölgelerde
çok dar bir alanda kendi içinde anlaşılabilirliği gerçeği hesaba katılmalıdır.

Bunun da ötesinde asıl sorun,
Kurmanci’nin diğer dil veya lehçelerinin (Zazaki, Gorani, Luri, Sorani,
Bahtiyari, Feyli, Leki, Kelhuri, Mukri, Şexbızıni, vb.) halkın hepsine
dayatılmasında yaşanmakta, bölgedeki diğer dilleri / lehçeleri konuşanlar,
Kurmanci konuşup yazmaya zorlanmaktadır.

“(Oysa) gerçek dil, kullanıma hazır geniş
bir kelime hazinesi olan yazılı – eğitim lisanıdır.

“Kelime hazinesi çoğunlukla başka
dillerden çalıntıysa, cümle teşkili ve ifade şekli başka bir dilden alınmışsa,
morfoloji sisteminde denge yoksa, kendine ait ve dilin özelliklerini koruyan
bir alfabesi bulunmuyorsa, edebiyat ve eğitim düzeyine ulaşmamışsa, konuşulduğu
yöreye göre değişiklikler arz ediyor ve o belirli yörede sınırlı kalıyorsa, bu
durumlar ilkel anlaşma dillerinin tanımıdır. Bu iletişim şekilleri, sadece
vernaküler olup, eğitim ve kültür dili olamazlar.[8]

“İstanbul’da kurulan
Kürt Terakki ve Teavün Cemiyeti (1908) ve Kürdistan Teali Cemiyeti (1918) ile
Lübnan’da teşkil edilen Hoybun Cemiyeti’nin (1927) kurucuları arasında yer alan
Diyarbakır / Erganili Dr. Mehmet Şükrü Sekban, 1933’te yayınlanan kitabında;
Irak’ta, Kürtçe konuşulan Süleymaniye ve diğer bazı kentlerde, Kürtçe eğitim
yapılmasına rağmen hiçbir olumlu neticenin alınamadığını, çünkü Kürtçenin en
temel ihtiyaçlara bile kâfi gelmeyen bir dil özelliği taşıdığını ve bununla
kültürde ilerleme sağlanamayacağını bizzat açıklamak zorunda kalmıştır.[9]

“Fransa / Strasbourg
Üniversitesi’nde dilbilimi profesörü olan Japon asıllı Goichi Kojima, 1970 –
1986 yılları arasında Türkiye’ye hemen her yıl yapmış olduğu seyahat ve
incelemelerden edindiği izlenimlerini anlattığı kitabında:

“‘Kürtçenin bir dil
değil, ancak bir diyalektler topluluğu sayılabileceğini, Kurmançça ve Zazacanın
gramatik özellikleri ve kökeni itibariyle büyük farklılıklar gösterdiğini,
dolayısıyla bölge insanının tamamının birbiriyle anlaşmasını sağlayabilecek
ortak iletişim yaratma özelliğinden yoksun olduğu gerçeğini, Türkiye’de üç grup
Zazaca, beş grup Kurmançça konuşulageldiğini, bunların birbirlerini anlamakta
güçlük çektiklerini, aslında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da her 40 – 50 km’de
yeni bir ‘Kürtçe’ye rastlanıverdiğini, tüm bu dillerin yazılı şekli olmadığı
gibi, edebiyat ve kültür dili düzeyine de gelemediklerini, bu nedenle eğitimde,
‘Kürtçe’lerden birini seçip öteki gruplara dayatmanın ne pratik ne de insan
haklarına uygun bir iş olamayacağını ortaya koymuşlardır.[10]

Paris’teki Kürdoloji Enstitüsü’nün
Zazaca yazılı metinleriyle Kirmançi’nin gerçekten tek yazılı türü olan
Süleymaniye Kirmançisi’yle yazılmış metinleri Anadolu’da kime okunduysa
anlamamıştır.

“Sorun, Kojima’nın işaret ettiği gibi,
Kirmançi diyalektlerinin neredeyse sayısız parçaya bölünmüş olması ve temel
kelime haznesinin yetersiz bulunması dolayısıyla, dilbilim açısından yarattığı
olağanüstü güçlüklerden kaynaklanmaktadır.”[11]

“1996 Mart ayında Başbakan Mesut
Yılmaz’ın Iğdır’da yaptığı konuşmadaki açılımından sonra, Kojima’yı Türkiye’ye,
Dışişleri Bakanlığı’na davet ettim ve kendisine beş Kirmançi alt grubu için
ortaokullarda haftada birkaç saat okutulacak seçimlik ders kitapları hazırlayıp
hazırlayamayacağını sordum. Gülerek buna imkân olmadığını, zira her alt grubun
altında da çok sayıda birbiriyle anlaşamayan diyalektler bulunduğunu
hatırlatmışlardır.”[12]

Bütün bu açıklamalar çerçevesinde
söylenebilecek husus şudur: Her şeyden önce, onlarca dil / lehçe / diyalekt ile
yüzlerce şive ve ağızı ‘Kürtçe’ adı altında toplamak, bilimsel gerçeklere
aykırıdır. Bununla birlikte, Kürt politik çevrelerince öne çıkarılmak istenen
‘Kurmanci’ dilinin, eğitim-öğretim için yetersizliğinin yanı sıra, diğer dil /
lehçe / diyalekt ve şiveleri konuşanların da bu dilden (Kurmanci) eğitime tabi
tutulmak istenmesi, eğitim dili yaratmak adına yapılan bir zorlamadan ibarettir
ve aynı zamanda bölgede diğer dil ve lehçeleri ‘konuşan’ geniş kitleleri de yok
sayan anti-demokratik bir yaklaşımdır.”[13]

Naklettiğimiz bu bilgiler doğrultusunda,
önceki yıllarda Genelkurmay’ın açıklaması oldukça isabetli ve anlamlıdır:

“Kürt diliyle eğitim yapılması ve TV
yayınlarının yaygınlaştırılması pratikte mümkün değildir. Bu zorluk beş lehçe
ve çok miktarda ağız farklılığından ileri gelmektedir. Ayrıca Türkiye’de Türk
kimliğiyle bütünleşmiş birçok değişik köken aleyhine Kürt kökenli vatandaşlara
ayrıcalık tanınması Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle bağdaşmayacağı gibi, eğitim
birliği yasasına da uygun düşmemektedir.”

Genelkurmay’ın açıklamasında, Batılı
ülkelere de şu uyarılar yapılmıştır:

“…Türkiye’deki devlet görevleri ve
kademelerinin, köken farkı gözetmeden herkese açık olduğuna dikkat çekilen
açıklamada: ‘Hangi kökenden gelirse gelsin, vatandaşlarımız istediği okula
gidebilir, istediği mesleği seçebilir.’ Denilerek şu görüşlere yer verildi:
‘Hiç kimseye, hiçbir yerde ve hiçbir alanda yaşam, can ve mal güvencesi, hukuk
ayrımı yapılmaz. Dillerini, konuşma ve isim koyma gibi kültürel içerikli
konularda hiçbir kısıtlama yoktur.’”[14]

Sonunda, bu gerçeği
kavrayanlardan biri olan mezkûr “Dr. Şükrü Mehmet Sekban, 1881’de Ergani’de
doğmuştur. 1903 yılında Yüzbaşı rütbesi ile Askeri Tıbbiye’den mezun olmuştur.

“…Emperyalist
devletlerin el altından destekledikleri Kürtçülük akımı ülkemizde başlamıştı.
Kürtçü çevrelerle temas kuran Dr. Sekban, 1908 İkinci Meşrutiyeti’nden sonra
kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti kurucuları arasında bulunmuş, Kürtçülük
davasının bir numaralı savunucularından olmuştur.

“Ancak, derin
araştırmalar sonucunda gerçeği gören Dr. Şükrü Mehmet Sekban, 1933 yılında
Paris’te Fransızca olarak ‘La Question Kurde’ (Kürt Meselesi) adlı kitabını
yazmıştır. …1960 yılında, İstanbul’da hayata gözlerini yummuştur.

“Araştırmasında,
Kürtlerin büyük kısmının aslen Türk olduklarını ilmi delilleriyle ortaya koyan
Dr. Sekban, ayrıca Kürtçenin eğitim için yeterli bir dil olmadığını ve bir
dönem Irak’ta Kürtçe eğitim denemesi yapıldığı halde hiçbir sonuç alınamadığını
da özellikle vurgulamıştır.

Eğitim dili gerçeği ve Kürtçe konusunu
yakın tarihten bir tespitle noktalayalım: (Muş eski milletvekili Gıyasettin
Emre, Menderes’le ilgili hatıralarında şunları aktarmaktadır:

“Menderes’in Kürtçe
konusundaki tavrı:

Sn. Başbakan, ilk defa
ziyaret ettiği Muş’ta görülmemiş bir kalabalık tarafından karşılanmış ve tren
istasyonu yanında kurulan kürsüde, çok heyecanlı, coşturucu bir konuşma
yapmıştı.

“Onun ardından, Meclis
Başkanı Refik Koraltan halka hitap ederken, birden bire vali, emniyet müdürü,
koruma görevlileri ve polisler paniğe kapılmıştı. Çünkü, Menderes ortadan
kaybolmuşlardı. Sonra anlaşıldı ki, Başbakan, miting alanından hayli uzak bir
bostanın çadırı altında, bir vatandaşla sohbet ederken bulunmuşlardı.

“O sırada, bostan
sahibi vatandaş, radyo yayınlarını ve Menderes’in konuşmalarını
anlayamadıklarından yakınmaktaydı. Çünkü 7-8 kişilik ailesinde, kendisinden
başka Türkçe bilen bulunmamaktaydı. Çevredeki tablo da o durumdadır. Kısacası,
adam Kürtçe yayın arzusunu ve lüzumunu anlatmaya çalışmaktaydı. “Başbakan,
Kürtçenin 4 lehçesi (Kurmançi, Gorani, Sorani, Dımıli) olduğunu, bu ayrı
lehçeleri konuşanların birbirlerini zaten hiç anlamadıklarını hatırlatıp,
‘müşterek bir diliniz yok mu?’ sorusuna ‘Türkçe’ cevabını alınca da: ‘O halde,
müşterek dili bir yaygınlaştıralım, herkes Türkçeyi konuşsun, okuyup yazsın.
Bunun için okullar açalım, böylece birbirimizle rahatça konuşuruz. Dolayısıyla,
kalkıp yeni ve ortak bir Kürtçe uydurmaktansa çocuklarınızın Türkçeyi öğrenmesi
daha iyi olacaktır’ teklifi o vatandaşın da aklına yatmıştır.

 

 


 

[1] Gündüz Aktan, Goichi Kojima ya da Kürtçeler, Radikal, 23 Aralık 1998, s.11

[2] Şeref Han, Şerefname, Çev: M. Emin Bozarslan, İst. – 1971, s. 22

[3] Ziya Baran, Eğitim Dili Gerçeği ve Kürtçe, Zaman, 12 Ocak1999, s.15

[4] Mehmet Zıllioğlu Evliya çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Cilt: 3 – 4,
Üçdal Neşriyat, İstanbul – (Tarihsiz), s: 1168.

[5] Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler -Haz: Şevket
Beysanoğlu- İstanbul – 1992, s: 24, 25, 95, 96.

 

[6] Dr. Şıvan, Zmane Kurd / Kürt Dili, İstanbul – 1976, s: 28,29.

[7] M. Emin Zeki, Kürdistan Tarihi, İstanbul – 1977, s: 174

[8] Prof. Dr. Mehlika Aktok Kaşgarlı, Kürt Uygarlığı ve Ağızları Hakkında
Düşünceler, Ankara 1991, s: 20 – 21

[9] Dr. Mehmet Şükrü Sekban, …Türkçe basım: Kürt Sorunu, İstanbul – 1970, s: 24
– 25

[10] Prof. Dr. Goichi Kojima, Türkiye’nin Bir Başka Veçhesi, Japonya 1991, s:
200

[11] Gündüz Aktan, Kojima’nın Düşündürdükleri, Radikal, 30 Aralık 1998, s: 11

[12] Gündüz Aktan, Goichi Kojima ya da Kürtçeler, Radikal, 23 Aralık 1998, s:11

[13] Ziya Baran, Eğitim Dili Gerçeği ve Kürtçe, Zaman, 12 Ocak 1999, s: 15

[14] Ankara – Reuters, Milliyet, 5 Aralık 1998, s: 15

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi