Anasayfa » SİYASİ SORUMSUZLUĞUN CEZASI

SİYASİ SORUMSUZLUĞUN CEZASI

Yazar: yonetici
0 Yorum 252 Görüntüleyen

SİYASİ SORUMSUZLUĞUN CEZASI

      

Cenab-ı Hak, şu dört günahtan birisini veya hepsini işleyen ve kötülüklere devam eden iman ehline sırası ile dört türlü ceza vermektedir. Bunların ilk üçü ikaz, sonuncusu infaz mahiyetindedir.

Mü’minleri, İlahi ikazlara ve cezalara çarptıran günahlar şunlardır:

1– İtikat bozukluğu, sapkınlık ve ibadetsizlik,

2– Fasıklık, münafıklık ve günahlara devam etmeklik,

3– Kul haklarına tecavüz, zulüm ve haksızlıkları hoş görmeklik,

4- Cihatsızlık, nemelâzımcılık ve dini gayretsizlik’tir.

Bu günah ve kötülükleri işlemeye devam eden kimselere ise, sırası ile şu uyarı ve cezalar verilecektedir:

1– Önce ruhi sıkıntı, kalbî huzursuzluk, bunalım ve mutsuzlukla başlanır… Yukarıdaki günah ve kötülüklere bulaşanların vicdanları kendilerini sıkıştırır… Yaptıkları yanlışlık ve yamukluklar rahatlarını ve uykularını kaçırır.

2– Bu manevi ikazlardan dolayı uyanıp tevbe ederek, ibadet ve istikamete yönelmeyen insanlar bu sefer maddi sıkıntı ve sorunlarla sıkıştırılır… Fakirlik ve geçim darlığı çekmek, iflas etme ve zarara girmek gibi maddi musibetlerle uyarılır.

3– Bunlardan da ders alıp hizaya gelmeyen ve durumunu düzeltmeyen kimselerin, kendisi ve yakın çevresi çeşitli hastalık, sakatlık gibi bedeni rahatsızlıklara uğratılır.

4– Bütün bu İlahi şefkat tokatlarından sonra hâlâ ders almayan ve hatasını anlamayan ve her türlü günaha dalarak kalpleri katılaşan kimseler ise, iman nurundan ve İslam şuurundan mahrum bırakılarak her türlü dünyalık nimet, servet, şöhret ve şehvet kapıları kendilerine açılır…

“Andolsun ki Senden önceki ümmetlere de (onları ikaz ve irşad etmek üzere elçiler) gönderdik. (Bu davetlere icabet ve itaat etmeyince, arkasından) Olur ki yalvarıp niyaz etmeleri (boyun eğmeleri ve pişmanlıkla Bize yönelmeleri için) onları “Be’sa” (çeşitli sıkıntı ve sarsıntılar, stres ve bunalımlar) ile ve “Darra” (zararlar ve zorluklar) ile yakalayıp sıkıştırdık, (maddi ve manevi darlıklara ve çeşitli hastalıklara uğrattık. Pişman olup tevazu ve) tazarru-niyaz ile Bize dönüp yalvarırlar diye (böyle yaptık.)”

“Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? (Ne olurdu hiç olmazsa bu tür ikaz ve belalarımız geldiği zaman bari hatalarını bilip, tevbe ederek boyun eğseler ve Bize dönselerdi!..) Amma velâkin onların kalpleri katılaşmış ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterip (azdırmıştı).”

“Derken, kendilerine öğretilip hatırlatılan (İlahi gerçekleri ve uhrevi mesuliyetleri) unutup, (Hakk’tan ve hayırdan sapıtarak bâtıla ve barbarlığa yanaştıklarında, Biz de tutup), onların üzerine (dünyalık zenginlik ve etkinlik gibi) her şeyin kapısını açtık. (Ve onları nefsi hevâları ve şeytanlarıyla baş başa bıraktık). Öyle ki, kendilerine verilen (bu fani ve fena lezzetlerle) ferahlanıp şımardıkları, (zahiren mü’min ve müttaki rolü oynadıkları halde, hakikatte iman huzurunu, kulluk sorumluluğunu ve cihad şuurunu unutup gaflet içinde oyalandıkları) bir sırada, ansızın onları (ölümle) yakaladık. O vakit, artık bütün ümitleri tükenmiş (müblis ve müflis) kimseler olarak onları (mahrum ve mahcup şekilde ahirete yolladık). [Not: Bu ayetle, kendi günahları ve azgınlıkları yüzünden toplumu kuşatan ekonomik krizler ve ahlâki çöküşler sonrasında, geçici ve zahiri bir rahatlık ve ferahlık döneminin ardından, hiç beklenmedik sarsıntılar ve yıkımlar yaşanacağına işaret olunmaktadır.]”[1]

Bu ayet-i kerimelerden de anlaşılıyor ki;

1– Kur’ani kurallara karşı çıkmak, İslami hayata ve hakikatlere düşman olmak, Sünneti ve hadisleri lüzumsuz saymak, fikri veya siyasi hizmetleri fesat çıkarmakla bir tutmak, Şiilik, Vehhabilik, mezhepsizlik hastalıklarına yakalanmak gibi, ehl-i sünnet itikat ve istikametinden ayrılan…

Namaz, oruç, hacc, zekât, zikir ve ilim gibi ibadet ve emirlerde ihmalkârlık yapan…

2– İçki, kumar, faiz, fuhuş, yalan, haram gibi günahlardan sakınmayan…

3– Başkalarının canına, malına, namusuna, şeref ve onuruna ve inancına hakaret ve haksızlıkta bulunan…

Veya bütün toplumu maddi ve manevi felaketlere sürükleyecek ve zulüm ve zillet altında inletecek parti ve programlara oy verip destekleyerek iktidara taşıyan…

4- a- Ülkesi ve milleti için hizmet etmeyen, din gayreti çekmeyen, teşkilat disiplinine girmeyen, aldığı görevi yerine getirmeyen, b- Dükkânını, tezgâhını, makamını, menfaatini ve rahatını düşünerek safını ve samimiyetini belli etmeyen, c- Dava ile ilgili görev ve yetkilerini dünyalık heves ve hesaplar için istismar ve suistimal eden, liderine itaatsizliğe ve hıyanete yeltenen, ç- Teşkilat içinde benlik, beleşçilik ve bencillik gösteren, görünürdeki ve resmiyetteki, lidere yakınlık derecesini, yetki ve etiketini kullanarak kendilerine rakip zannettikleri hizmet ve kabiliyet ehlini kötüleyen ve köstekleyen asi ve adi tiplere İlahi bir uyarı olarak;

A- Önce bir can sıkıntısı ve gönül darlığı başlar… İbadetlerle doyurulmayan, zikrullahla gıdasını alıp tatmin olmayan ve üstelik gizli günah kirleriyle ve zulüm nedeniyle paslanan aç ve hasta ruhlar bunalıma düşer. Huysuz ve huzursuz bir insan olur. İbadet ve istikamete yönelerek ve din gayreti çekerek bu durumdan kurtulacağına, şeytana aldanarak; rahatlamak ümidiyle içki, kumar ve eğlence yerlerine alışırsa… Veya vicdan bastırma yöntemleriyle kendisini, seçilmiş kul olarak bağışlanacağına inandırırsa…

B- Bu sefer, işinden kovulmak, zarara uğramak, iflas etmek ve borca batmak gibi maddi sıkıntılarla ikaz ve imtihan edilir. Vermediği birkaç bin lira zekâta karşılık yüz binler değerinde malı çalınır. Davası için 50 lira aidatını ödemediği için arabası kaza yapar, 50 bin lira tamir masrafı çıkar. Haberi olduğu halde çaresiz ve kimsesiz komşusunun alamadığı ilaç parasını vermediği için dolar-euro dolu cüzdanı kayıplara karışır. Faize bulaştığı için ekinlerini ve meyvelerini dolu vurur…

Bütün bu ceza ve zararların neden başına geldiğini bilir de günah ve kusurundan vazgeçerse ne âlâ…

C- Yok eğer, bu maddi musibetler de kişinin aklını başına getirmez ve gafletten uyanmasına yetmezse, bu sefer şefkat tokatları gibi hastalıklar ve sakatlıklar baş gösterir. İbadetsizliğine, istikametsizliğine, hizmetlere ilgisizliğine ve kul haklarına tecavüzlerine karşılık, çeşitli ağrılar ve sızılarla kıvrandırılır. Haftalar ve aylar boyu hasta döşeğinde ve hastane köşelerinde canından usanır. Veya hanımı, çocukları ve yakınlarının derdiyle uğraşmak, hayır yolunda kıyamadığı ve hizmet için ayıramadığı zamanlarını böyle yerlere bol bol harcamak zorunda bırakılır…

D- Böylesi acı ve ıstırap çektiren hastalıklar bile şayet hatalarımızı hatırlamamıza ve tevbe edip Allah’a sığınmamıza yetmez de, günah ve kötülüklere devam edilirse sonunda günah kirleri ve şeytanın zehirleri kalpleri çürütür.[2] Rahman’ın zikrinden ve Kur’an’ın çizgisinden tamamen yüz çevirip uzaklaşan ve artık şeytanlarıyla baş başa bırakılan insanların gönlündeki iman mührü sökülüp alınır. Zahiri şöhreti ve etiketi yine yerinde kalır. Herkes onu hâlâ “din adamı, hizmet erbabı” olarak tanır. Ama kalbinden “sorumluluk duygusu, ahiret kaygusu ve Allah korkusu” çıkarılır.

İman nurundan ve İslam şuurundan mahrum bırakılan, kendileri Allah’ı unuttuklarından, ceza olarak kendi kârları ve edebi çıkarları kendilerine unutturulan,[3] bu kimselerin üzerine, artık dünyalık her türlü nimet ve lezzetlerin kapısı açılır. Dünya cennetinde tam bir hayvan hayatı ve şeytan saltanatı sürerken, Azrail ansızın yakasına yapışır.

Ya içki sofrasında, ya kumar masasında, ya faiz bankasında, ya afyon tarlasında, ya fuhuş ve şehvet sırasında… Ya mason locasında, ya MAFYA hesaplaşmasında… Ya sağ-sol kavgasında ve anarşi boğuşmasında… Veya masonik merkezlerin marifetiyle ve en hayırlı bir davaya hıyanet ederek getirildiği başkanlık makamında geçireceği bir kalp krizi esnasında… Ya da hiç beklenmedik bir trafik kazasında bu fani dünyadan, müflis ve ümitsiz olarak ayrılır ve canları cehenneme yollanır.

Yani sonunda su testisi su yolunda kırılır… Ve hadiste buyrulduğu gibi, “İnsan nasıl yaşarsa o vaziyette canı alınır ve ne hal üzere ölmüşse o şekilde mahşere kaldırılır.”

Bu konuyu İbrahim Ethem Hz.lerinin bir sözüyle kapatalım:

“Yazık, yamarız dünyamızı yırtarak dinimizden,

Sonunda din de gider dünya da gider elimizden.”

Külfetsiz Nimet, Zahmetsiz Rahmet Olmaz

Her nimet bir külfet karşılığıdır. Her türlü şeref ve fazilete mutlaka bir gayret ve bir ücret ödenerek sahip olunmaktadır. En büyük nimet ise, bir insanın akılla beraber hidayete ulaştırılmasıdır. Zira İslamsız ve hidayetsiz bütün nimetler yarımdır ve nimetler ancak İslam’la tamamlanır.[4]

Cenab-ı Allah, Rahman sıfatının gereği, aklı her insana vermiş ama “hidayeti” ise Rahim sıfatının gereği olarak sadece O’nu arayana; yani aklını, Hakkın ve hayrın hizmetinde kullanıp, İslam’a ulaşana ve “iman-hidayet” nimetinin ücretini karşılayana lütfetmiştir. Özetle; İslam’ın Hak olduğuna aklı yatmak ve bu hususta pek çok alâmet ve ayetlere şahit olmak yetmemekte, “hidayete” ulaşmak için bunun ücretini ödemek, birtakım külfet ve zahmetleri yüklenmek de gerekmektedir. Bunun da ilk şartı, iman etmek ve İslami düzeni seçmek durumunda, zalimlerden gelecek her türlü tehdit ve tehlikeye karşı metin olup göğüs germek, Allah’a tevekkül edip, kâfirlerden asla ürkmemektir… Menfaatlerini kaybedeceği ve zalimlerin tecavüzüne uğrayabileceği endişesiyle, şehadetinden vazgeçenler, asla hidayete eremezler ve Allah’ın va’ad ettiği nimet ve saadetin tamamını ve sonsuz devamını elde edemezler.[5]

Bu konuda Firavun’un sihirbazları çarpıcı örnektir:

“Sihirbazlar (halkın gözünü boyamak için) iplerini ve değneklerini (meydana) atmışlar ve ‘Firavun’un şerefine (onun ismi ve izzeti hakkı için) elbette (her türlü hünerimizi göstereceğiz ve) biz galip geleceğiz’ demişlerdi.

(Bunun üzerine) Hz. Musa da asasını (yere) bırakmış ve bir anda onların uydurdukları (hayali canavarları)nı yutmaya başlayınca (halk ve sihirbazlar şaşkınlığa düşmüşlerdi).

(Bu durumu gören ve İlahi bir mucize olduğunu sezen) Sihirbazlar, hemen secdeye kapanıvermişlerdi.

‘Biz âlemlerin Rabbine iman ettik’ demişlerdi.

‘Musa ve Harun’un (bildirdiği ve öğrettiği şekilde onların) Rabbine iman ettik’ (diye teslimiyet göstermişlerdi.)

(Bunu duyan Firavun kızgın ve hırçın şekilde: Bana danışmadan ve) ‘Benden izin almadan mı O’na iman ettiniz? (Hem O’na iman edecek ne var? O sadece büyücülükte sizden biraz daha ileri bir kişiden başkası değildir.) Kesinlikle o size sihri (büyüyü) öğreten büyüğünüz (yerinde) birisidir. (Haydi, bu kararınızdan vazgeçin, yoksa) Yakında (başınıza neler geleceğini görecek ve) bileceksiniz! (Şöyle ki:) Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi astırıp (en feci şekilde öldüreceğim)’ diye (tehdit etmişti.) [Not: Bugünkü zalimler de Firavun’un iman eden sihirbazlarına yaptığı gibi, gerçeği konuşanları ve halkı uyaranları, işkence ile öldürmek, hapsetmek, sürgüne göndermek ve düzenin nimetlerinden mahrum etmek peşindelerdi.]

(Sihirbazlar ise bu tehdit ve tehlikelere hiç aldırmadan) ‘Zararı yok (ne yaparsan yap, imanımızdan ve davamızdan asla vazgeçmeyeceğiz. Zira nasıl olsa) Biz Rabbimize döneceğiz!’ diyerek (zulme ve zalime göğüs germişlerdi).”[6] Yani imanın ve hidayetin fiyatını verdiler ve ebedi mükâfatına da erdiler…

Kur’an, Firavun’un bu dediklerini yapıp yapmadığını haber vermemiştir. Böylece asıl önemli olanın; mü’min sihirbazların bu kesin kararlılığı ve her türlü tehdidi göze alan sağlam imanları olduğunu öğretmiştir.

Bugün de; mesela, çağın önemli düşünürlerinden ve sosyalist öncülerinden Fransız Filozof Roger Garaudy pek çok suçlanmayı ve dışlanmayı göze alarak imanda ve İslam’da sebat ve sadakat gösterdi. Ama maalesef bir Kaptan Cousteau, bir Astronot Armstrong, pek büyük alâmet ve ayetlere şahit oldukları halde, yapılan baskı ve korkular sonucu, ikrar ve itiraflarından geri dönmüşlerdi. Hatırlanacağı gibi Kaptan Cousteau yaptığı araştırmalar sırasında Cebelitarık Boğazı’nda, iki denizin sularının birbirine karışmadığını görmüş, ama bunun ilmi bir izahını yapamamıştı. Daha sonra eline geçen Kur’an-ı Kerim’de: “Birbirleriyle kavuşmak üzere (Allah, suları acı ve tatlı olan) iki denizi (bir boğazda) salıvermiştir. İkisi arasında (suların yoğunluk farklılığı yüzünden) bir engel vardır; birbirlerine karışmayıp (sınırlarını geçmemektedir.) Şu halde Rabbinizin hangi nimetini (değersiz ve gereksiz sanıp) yalanlamaya kalkışırsınız?”[7] ayetlerini okuyunca hayretinden şaşakalmış ve iman ettiğini açıklamıştı. Ama genellikle Siyonistlerin tekelinde ve dinsiz çevrelerin güdümünde olan tüm ülke televizyonları ve basın organları, (Türkiye dâhil) Kaptan Cousteau’nun, bir ömür verdiği denizaltı araştırmalarına ve belgesel yayınlarına derhal ambargo koydular ve gösterimden kaldırdılar… Şöhretinin ve servetinin bir anda yok olacağından korkan Cousteau, buna dayanamamış ve geri adım atmıştı.

Ve tabi, “İşte bunlar hidayetten (vazgeçip) karşılığında dalaleti satın aldılar. (Geçici bir dünyalık kazandılar ama sonunda) Bu ticaretleri de fayda sağlamadı, hidayetten (ebedi saadetten) de mahrum kaldılar.”[8] ayeti bunların durumunu anlatmaktadır.

Ve işte, Ay’a ilk ayak basan Amerikalı Astronot Neil Armstrong… Diğer iki arkadaşıyla birlikte Ay’a ilk ulaştıklarında, ruhları saran esrarengiz sözler ve sesler duymuşlar, ama ne olduğunu bir türlü anlayamamışlardı. Nihayet döndükten bir yıl sonra, bir konferans için gittiği Mısır-Kahire’de okunan Ezanı duyunca, hayretten sarsılmış ve gayriihtiyari haykırmaya başlamıştı: “Ay’da duyduğum esrarengiz sesler ve sözler işte bunlardı!..”

Neil Armstrong’un bu samimi itirafı; dünyada bomba gibi patlamış, Allah’ın varlığını ve İslam’ın haklılığını bir kez daha ortaya koymuşlardı. Ama bu gelişmeleri içine sindiremeyen, İslam ve insanlık düşmanı Siyonistlerin denetiminde olduğu bilinen, Amerikan Uzay Araştırma Merkezi “NASA”nın ismi açıklanmayan bir yetkilisi, hemen şu beyanatta bulunmuştu: “Astronot Neil Armstrong, akli dengesindeki bozukluklar ve yaptığı garip saçmalıklar nedeniyle, bir akıl hastanesinde gözetim altına alınmıştır!..”

Ve sonunda bütün ömrünü tımarhanede geçirmeyi, bütün şöhretini ve servetini yitirmeyi göze alamayan Armstrong; bu iddia ve itiraflarından vazgeçiyor, yan çiziyor ve imtihanı kaybediyordu…

Aslında biraz sabır ve sadakat gösterseler, kâfir ve zalimlerden değil, “Allah’tan korksalar (ve O’na güvenip dayansalardı), Allah (her türlü darlık ve zorluktan kendilerine) bir çıkış ve kurtuluş yolu açacak, hiç ummadıkları yerlerden onları rızıklandıracak (huzur ve hürriyete kavuşturacak)tır.”[9]

Hatta Müslüman bir anne-babadan dünyaya geldikleri ve Müslüman bir ülkede doğup büyüdükleri halde, bozuk bir çevrenin ve bâtıl bir eğitim düzeninin etkisiyle, belli bir zaman cahili bir hayat yaşayan bazı kimselerin, sonunda ibadet ve istikamete yönelmeleri durumunda bile, buna benzer sıkıntılarla karşılaşmakta ve mutlaka bir bedel ödemek zorunda kalmaktadırlar… Pek çok insanımızın; içkiyi, kumarı, faizi, fuhşu terk etmesi, namaza, oruca ve İslami hayata yönelmesi ve tesettüre bürünmesi ve İslami gerçekleri savunmaya ve bâtıl düzeni sorgulamaya girişmesi sonucu amirlerinden, müdürlerinden, hatta ailesinden ve yakın çevresinden “gerici, yobaz, aşırı dinci” gibi ithamlarla karşılaşması, hatta aleyhinde tavır takınılması ve dışlanması ve bazen daha da ileri gidilerek “devlet ve medeniyet düşmanı” olmakla suçlanması, sorgulanması ve sürgüne uğratılması, hep birer imtihandır ve Müslüman, bütün bu zorluklara katlanmak zorundadır. Belki de, geçmişteki hatalarına kefaret olmak üzere, çeşitli hastalıklara ve belalara uğratılacaktır.

Müslümana yakışan sabretmek ve teslimiyet göstermektir. Zira itiraz ve isyan eden, zalimlerin saldırısına göğüs geremeyen, kısaca imanın ve hidayetin fiyatını ödemeyen, bu nimet ve devletten mahrum edilecektir…

“Yoksa siz, daha önce gelip geçen (kavimlerin durumu) başınıza gelmeden (onların İslam yolunda ve imtihan amacıyla çektiklerini siz de çekmeden; dünyada Adil Devlete erişeceğinizi, ahirette ise) cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öylesine belalar, yoksulluk ve hastalıklar dokunmuş ve öylesine sarsılmışlardı ki, sonunda peygamber ve onunla birlikte iman eden kimseler; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek (kadar çaresiz kalmışlar ama buna rağmen davalarından asla caymamışlardı. Sadakat ve samimiyetlerini böylece ispat ettikten sonra) İyi bilin ve bekleyin ki, artık Allah’ın yardımı yakında erişecektir.”[10]

Bu tür imtihanın bir benzeri de, teşkilat içinde yaşanmaktadır. Bazı iyi niyetli ve gayretli kimseler, üst makamlardaki kimselerin, davaya ve camiaya zarar verecek yanlışlarına rastladıkları, başarılı ve liderine bağlı kimseleri dışladıklarına şahit oldukları halde, sırf onlarla arası bozulmasın diye, bu hakaret ve hıyanetlerine göz yumup yozlaşmakta ve vicdani ayarları giderek bozulmaktadır.

 


[1] En’am: 42-44

[2] Mutaffifin: 14

[3] Haşr: 19

[4] Maide: 3, 6

[5] Bakara: 150

[6] Şuarâ: 44-50

[7] Rahmân: 19-21

[8] Bakara: 16

[9] Talâk: 2-3

[10] Bakara: 214

 

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi