Anasayfa » MEHDİ SÜNNETULLAH’A UYGUN HAREKET EDECEKTİR

MEHDİ SÜNNETULLAH’A UYGUN HAREKET EDECEKTİR

Yazar: yonetici
0 Yorum 158 Görüntüleyen

MEHDİ SÜNNETULLAH A UYGUN HAREKET EDECEKTİR

Hz. Mehdi işlerini, mucizelere dayanarak değil, sebeplere yapışarak başarıya ulaşacaktır. Bu nedenle günümüzde Milli siyasetin ve buna bağlı girişim ve gayretlerin ne kadar gerekli, hikmetli ve isabetli olduğu, giderek daha iyi anlaşılmaktadır.

Şunu peşinen belirtelim. İnandığımız ve hak bildiğimiz bir kısım gerçekleri başkalarına zorla kabul ettirmek gibi bir hevesimiz ve sıkıntımız yoktur. Amacımız tarihi ve Kur’ani gerçekleri ortaya koymaktır.

Önce herhangi bir hizmet ve hareketin başarıya ulaşması için, onun sünnetulllah`a uygun olması şarttır. Nasıl ki gece-gündüzün dönüşümünü, mevsimlerin dolaşımını, ekinlerin oluşumunu Cenab-ı Hak, belli esaslara ve kurallara bağlamıştır, ”Tabiat Kanunu” olarak bilinen bu doğal düzene ”sünnetullah” ve ”Adetullah” denir ve bunlar asla değişmezler.

 

 “Ve la tecidü li sünnetillahi tahvila Ve la tecidü li sennetillahi tebdila” gibi ayetler Sünnetullah ta hiç bir değişiklik bulunamayacağını bildirmektedir.

Örneğin; Cenab-ı Hakk’ın adeti: koyduğu tabiat prensipleri gereği ekinleri baharda bitirmektir. Biz, zamanı gelmeden, tarlayı istediğimiz kadar sürelim, en verimli gübreyi atıp ve en seçme tohumu ekelim, yine de kışın ortasında ekin yeşermeyecektir. Baharı beklemek zorundayız. Doğan bir bebeği olgun insan seviyesine gelmesi için yine çocukluk ve ergenlik çağlarını geçirmesi ve uzun yıllar beklemesi gerekmektedir. Hiçbir suni gayret ve zorlama, birkaç ay içinde çocuğun büyüyüp olgunlaşmasına yetmeyecektir. Çünkü, Allah`ın sünneti ve tabii sistemi neyse öyle olacaktır.

Biz Adetullah`a, yani doğal kurallara, uygun iş yapmak zorundayız. Allah bizim keyfimize, kendi sünnetini, kural ve prensiplerini değiştirecek değildir.

Bu durum, her asırdaki tevhid ve tebliğ hareketinin metodunda da böyledir. Geleceği bildirilen ve beklenen Mehdi de her işini mucizeler ve olağan üstü hallerle değil, sünnetullaha uygun ve esbaba tevessül ederek, hareketini yürütecektir. İlim ve ibret nazarıyla, tarih boyunca devam eden, Hak-Batıl mücadelesine baktığımızda, her çağda insanların en çok rağbet ettikleri, ve kıymet verdikleri ne ise, Peygamberlerin o cins mucizelerle gönderildiğini biliyoruz. Müceddid ve mürşitlerin de, o gün için gerekli ve geçerli olan hizmet ve hareketlerle halkın karşısına çıktıklarını görüyor ve bu gerçeğin, hizmet ve faaliyetlerimizde başarılı olmak için mutlaka uyulması gereken bir Adetullah ve Sünnetullah olduğunu tespit ediyoruz. Ve zaten Hz. Mehdinin de siyasetle uğraşacağını buradan anlıyoruz.

Şimdi meseleyi daha iyi kavrayabilmek için bizzat Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerle ilgili kıssalara bir göz atalım.

Tarihi kaynaklardan anlıyoruz ki, Hz. Davut (as) zamanında, halkın en çok ilgi gösterdiği ve öğrenmek istediği meslek, demircilikti. Herkes bu sahada yarışıyor, herkes çocuğunu, bu sanatta yetiştirmek istiyordu. Güncel sohbetlerin konusu bile ”filan demirci ustası şöyle bir ev veya av aletini yapmış” gibi şeyler oluyordu.

İşte bu yüzdendir ki Cenab-ı Hak, Hz. Davud (as)’a, demiri avucunda hamur haline getirmek ve istediği şekli vermek gibi, hiçbir demirci ustasının erişemeyeceği bir mucize ve marifetle onların karşısına çıkarıyordu. Ta ki dikkatleri üstüne çekebilsin, merak ve menfaat damarıyla insanları etrafına toplayabilsin ve asıl tebligata zemin hazırlayabilsin.

Cenab-ı Hak Sebe suresi 10 – 11 ayetlerinde ”O’na (yani Hz. Davud’a demiri yumuşattık, geniş zırhlar yap ve dokuma hususunda ölçü kullan diye emrettik.” buyurmakla bu gerçeği ifade ve ispat etmektedir.

Ayrıca Enbiya suresi 80. ayetinde:

“Bir de size harbin şiddetinden korunmanız için elbise (zırh) yapma sanatını öğrettik.”, buyrularak harp sanatı ve silahlarının yapımına ve ağır sanayiye teşvik ve işaret edilmektedir.

Yine bakıyoruz, Hz. Yusuf (as) zamanında insanların en çok merak ve dikkat ettikleri konuların başında rüya tabiri geliyor. En çok hürmet ve rağbet ettikleri kimseler de rüya tabircileri oluyor. Kur’anda Yusuf süresinde sık sık görülen rüyalardan ve bu rüyaların tabirlerinden bahsedilmesi, anlattığımız konuya açık bir örnektir.

İşte böyle bir ortamda Cenab-ı Hakk’ın Hz. Yusuf’u ”görülen rüyaları en doğru ve doyurucu olarak yorumlamak” şeklinde bir mucize ile desteklemesi ve göndermesi Adetullah’ın icabı ve duyulan ihtiyacın bir sonucuydu. Önce Hz. Yusuf’un kendi gördüğü rüyayı babası Hz. Yakub’un tabiri ve doğru çıkması, sonra zindan arkadaşlarının rüyalarını Hz. Yusuf’un isabetli tabiri, derken kralın 7 semiz ineği, 7 cılız ineğin yemesi, yine 7 yeşil başağı, diğer 7 kuru başağın yutması şeklindeki rüyasını tabir için, bilge kişileri toplayıp;

“Ey ileri gelenler, eğer rüya tabir edebiliyorsanız, benim rüyamı, çözünüz.”[1] Onlar da, bu gördükleriniz karmakarışık rüyalardır. Biz böyle karışık rüyaların tevil ve tabirini bilemeyiz dediler.[2] İşte tam bu sırada Hz. Yusuf’un:

“Bu Rabbimin bana ilettiği ilimlerdendir”, diye ifade ettiği bir mucizeyle kralın rüyasına isabetli bir yorum getirmesi ve Mısır’a hazine bakanı olmaya zemin hazırlaması, mevcut şartların ve ihtiyaçlarının neticesiydi. Böyle olması gerekiyordu.

Yine bunun gibi, Hz. İsa (as)’ın abraşlık gibi tedavisi çok zor ve sıkıntı verici bir deri hastalığını iyileştirmek, kör gözleri açmak ve ölüyü diriltmek gibi, tıbbın, değil o gün, bugün bile erişemediği mucizelerle gönderilmesi, yine halkın dikkatini ve rağbetini çekmek ve asıl tevhid davasını izah ve ispat etmek içindi. Maide suresinin 110. ayetini birlikte okuyalım:

“Hani benim iznimle, çamurdan kuş biçimi yapıyordun, sonra içine üflüyordun da o zaman benim iznimle bir kuş oluyordu.”

“Anadan doğma kör olan ama ile, Abraş hastalığını da benim iznimle iyi ediyordun.”

“Hani o zaman benim iznimle ölüleri de hayata çıkarıyordun ve diriltiyordun.”

Zaten halkın da Hz. İsa’dan istediği mucize ve marifetler genellikle bu cins şeylerdi.

Hz. Musa (as) döneminde en çok ilgi duyulan ve rağbet edilen meslek ve marifet ise sihirbazlıktı. Firavun, Hz. Musa’yı halkın huzurunda, bütün ülkeden topladığı seçme sihirbazlarla yarışmaya çağırdığı zaman, Hz, Musa; ”Ben bir peygamberim. Hokkabazlıkla işim yok,” demiyordu. Sihirbazlık sahnesinde davasını tebliğ ve Hakk’ı temsil için bulduğu bu fırsatı değerlendirmeye koşuyordu. Cenab-ı Hak da, Sünnetullah gereği orada, o anda lüzumlu ve geçerli olan sihirbazlık cinsinden bir mucizeyle peygamberini destekliyor ve ona Asa’yı (harika sopayı) veriyordu. Çünkü, halkın rağbeti ve dikkati sihirbazlığa idi ve o konudaki başarılar alkışlanıyordu ve herkes o konuda yarışıyor, o konuları konuşuyordu.

Taha suresinde Cenab-ı Hak buyuruyor ”Artık herkes meydana toplanınca, sihirbazlar Hz. Musa’ya, sen mi önce marifetini ortaya atacaksın, yoksa biz mi atalım dediler.”[3]

Hz. Musa da ”siz atın dedi (marifetinizi görelim). Bunun üzerine sihirbazlar öyle acaib hünerler ortaya döktüler ki, halkın gözlerini büyülediler, onları dehşet ve korkuya düşürdüler. Böylece büyük bir sihirbazlık oyunu getirmiş oldular.[4] 

Tam bunun üzerine Cenab-ı Hak Hz. Musa’ya ”şimdi sen de elindeki asanı bırakıver, diye vahy etti.[5] Bir de baktılar ki, asa onların uydurduklarını yılan, canavar diye gösterdikleri şekilleri yutup ortadan kaldırdı.”

“Artık Hak meydana çıktı. Böylece onların bütün yaptığı numara ve hileler boşa gitti. İşte orada hem sihirbazlar-dolayısıyla Firavun-yenilmişler ve küçülerek, mağlup olarak çekilmek zorunda kalmışlardı. Bunun üzerine gerçeği öğrenen sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar; ”Biz alemlerin Rabbine iman ettik.” dediler.[6]

Evet, ”De ki Hak geldi batıl zail oldu.” [7] Güneş doğunca karanlık kaybolduğu gibi…

Hz. Musa, sihirbazlık sahasında Firavun’un oyunlarını bozduğu gibi… Hz. Mehdi de, Allah`ın izniyle, siyaset arenasında oynanan hile ve hıyanetleri boşa çıkaracaktır. Bugünkü siyaset cambazlarının Hakk’ın karşısında secdeye kapanacakları günler de yakındır. Medya sihirbazlarının ve halkın gözünü büyüleyen, gönlünü kirleten TV yayınlarının tahribatı da son bulacaktır. Elbette her Firavun’un bir Musa`sı, her Musa’nın da bir asası mutlaka bulunacak ve mazlumların ahı, zalimlerin saltanatını yıkacaktır.

Gelelim bizim peygamberimiz, Hz. Muhammed (sav) dönemine: Efendimizin göreve başladığı zaman ve mekanda, Araplar arasında şiir ve edebiyata rağbet oldukça yüksekti. Şair ve hatipleri , ”yarı Tanrı” nazarıyla görürlerdi. Güzel konuşmak, akıcı ve etkili şiir okumak bir tutkuydu. İşte Peygamber Efendimize, her peygambere verilen mucizeler yanında, en önemli ve en büyük mucize olarak verilen Kur’an-ı Kerimin, erişilmez belagat ve fesahatı (akıcılık ve tatlılığı) karşısında müşrikler, yaldızlı harflerle yazıp Kâbe’ye astıkları meşhur şiirlerini, ”Kuran geldikten sonra, bunların asılı durması yakışıksızdır. Güneş doğduktan sonra mumları hala yanık tutmak manasızdır” diyerek kendi elleriyle indiriyor ve yırtıyorlardı. Hatta, ”Artık ey Resulüm, emrolunduğun şeyi kafirleri çatlatırcasına açıkla, cahillerden yüz çevir” ayetini duyan meşhur bir şair hemen secdeye kapanıyor. ”Ne oldu, yoksa iman mı ettin?” diye soranlara da, ”Hayır, bu sözün belagatına secde etmekten kendimi tutamadım” diyordu.

Evet, madem ki o çağın insanı şiir ve hitabete özellikle rağbet ediyor ve o konuda yarışıyordu. O konuda ilgisi ve bilgisi vardı. O halde o cinsten bir mucizeyle dikkatlerinin çekilmesi gerekiyordu.

Efendimizle (sav) artık nübüvvet kapısı kapanmıştır. Yeni bir Peygamber gelmeyecektir. Ancak İslam, sadece belli bir asrın değil, kıyamete kadar değişen ve gelişen bütün çağların ve topyekün bütün insanlığın maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarına cevap verip doyuracak bir hayat programı olarak, zaman zaman tecdid, yani yeniden doğuş ve diriliş hareketlerine sahne olacaktır.

İşte devri saadetten kısa bir zaman sonra, hatta daha bir kısım sahabe hayatta iken, “Kur’anı ve Sünneti herkes kendi keyfine göre yorumlama, aynı ayet ve hadislerden değişik hükümler çıkarma,” rahatsızlığı ortaya çıktı. Siyasi tarafgirlik ve mezhep taassubuna, İslam`ı yozlaştırmak isteyen zındıka hareketleri de karışınca, durum daha da kötüleşti. Müslümanlar bir şaşkınlık ve dağınıklık içine sürükleniyordu.

Evet, hangisi haklıydı? Kimlerin sözlerine uyulacak; kimlerin tarafında olunacaktı? Halkın kalbi ve kafası bu sorular ve kuşkularla meşgul oluyordu. İşte böyle bir zamanda İmam-ı Azamlar, İmam-ı Malikler, İmam-ı Şafiler gibi büyük müçtehit imamların çıkmaları, Kur’an ve Sünnetin anlamına ve amacına en uygun kuralları, en ilmi metotlarla ortaya koymaları, bir kuru heves ve tesadüfün eseri değil, ciddi bir ihtiyacın neticesiydi. Ve Sünnetullah böyle bir hizmeti gerekli kılıyordu.

Yine, Emeviler elinde giderek saltanata ve zorbalığa dönüşen hükümet yönetimi ve İslami kuralların terk edilmesi, Müslüman toplumu ciddi ciddi düşündürdüğü ve artık herkesin her yerde ”halimiz nedir, gidiş nereyedir, sonumuz ne olacak?” diye üzüldüğü bir dönemde, bir Ömer İbni Abdülaziz Hazretlerinin çıkıp yeniden ”İslami adaleti devlet yönetimine hakim kılma” şeklindeki değişim ve düzelme hareketini yapması, yine o günkü ihtiyacın ve Sünnetullahın icabıydı.

Daha sonra, tarikat ve tasavvuf hareketinin hızla yayıldığı, ahlaki disiplin ve düzenin bu sayede sağlandığı, ama giderek bu sefer tarikatlar içinde bidat ve sapıklıkların baş gösterip, hızlı ve tehli bir yozlaşmanın ortaya çıktığı bir ortamda, İmam-ı Rabbani hazretlerinin zuhur edip, tarikat mesleğinin ıslahını esas alan tecdit hareketini yapması, yine Adetullahın bir gereği idi. Çünkü o gün insanların büyük çoğunluğunun dikkati ve rağbeti tasavvuf ve tarikatlar üzerindeydi. Ve bozulma ve yozlaşma, o noktada başlamıştı. Öyle ise ıslah ve irşad hareketi de o cinsten olmalıydı.

Daha sonraları, eski Yunan felsefelerinin, Bizans ve Roma`nın safsata dolu eserlerinin tercümeleri sonucu, İslam aleminde, güya ilim ve Hikmet perdesi altında, itikadi sapıklıkların yayılmaya başlaması üzerine, bu sefer bir İmam-ı Gazali Hz. lerinin çıkıp Kur’ani ve İslam’i ilimleri yeniden ihya ve felsefeyi fikren ve ilmen imha yoluyla tecdit hareketini ve hizmetini yürütmesi bir ihtiyacın neticesidir.

Nihayet, ehli tarikat ve ehli şeriatın birbirine cephe açtıkları, birbirini küfür ve sapıklıkla suçladıkları, medrese ile tekkenin birbirlerinden uzaklaştıkları bir sırada, Mevlana Halidi Bağdadi Hz.`lerinin ortaya atılıp ”Tarikat, şeriati yaşamaktır. Maksadı ve manası aynıdır. Tarikat, şeriatın şahsi hayatımıza en güzel tatbikatıdır.” diyerek bu lüzumsuz düşmanlık ve dedikoduyu kaldırarak tefrika ve tecavüzleri önlemek üzere yaptığı tecdit hareketi, yine mevcut şartların ve sosyal ihtiyaçların zaruri neticesiydi. Ona ”Zülcenaheyn” yani ”çift kanatlı” denmesi de hem kadri, hem nakşi, tarikatına bağlı olmasından değil, medreseyle tekkeyi, ilim ve ameli, şeriatla tarikatı meczedip birleştirmesinden dolayı idi.

Ve derken, Siyonistlerin ve Mason localarının siyasi entrikaları sonucu yıkılan ve 1. Dünya Harbi sonunda fiilen parçalanan Osmanlı`dan arta kalan ve kurtuluş savaşı sonunda Cumhuriyet olarak ortaya çıkan Türkiye’mizde, fen ve felsefe yoluyla yaygınlaştırılan, ilim ve ilericiliğin bir gereği gibi sunulan ve sanılan bir ”inkarcılık ve din dışılık” akımı karşısında, üstad Bediüzzaman Hz.’lerinin çıkıp, şüphe ve vesveselerle bulanmış beyinleri ve bunalmış gönülleri, bizzat Kur’an’dan çıkardığı, hikmetli ve ibretli iman dersleriyle huzura ve itminana kavuşturmak üzere yaptığı ve yazdığı Risale-i Nur hizmeti ve eserleri, yine ciddi bir ihtiyacın ve iştiyakın neticesiydi. Sünnetullah böyle istiyordu. Önce imansızlık cereyanının önlenmesi, sağlam bir imanın kalplere yerleştirilmesi gerekiyordu.

Bu kadar uzun bir izahtan sonra şimdi günümüze geliyoruz.

Madem ki Allah`ın sünnetinde ve ezeli takdirinde bir değişiklik olmayacaktır. Madem ki Allah`ın iradesine ve rabbani prensiplere uygun olmayan hiç bir hizmet ve hareket başarıya ulaşmayacaktır. Madem ki devr-i Adem`den beri süregelen Hak-Batıl mücadelesinde, bütün peygamberler kendi zaman ve mekanlarındaki halkın en çok ilgi ve ihtiyaç duyduğu konular cinsinden mucizelerle çıkmıştır. Çünkü, ”Hakka çağıran ve halkı uyaran bir Resul göndermedikçe hiçbir kavme azap etmemek” Allah’ın hükmü ve rahmetinin eseridir. Mademki davetin ve tebliğin en önemli şartı da, o hizmete uygun bir ortam ve fırsat hazırlamaktır. İşte halkın merak ettiği, kıymet verdiği ve dikkatle takip ettiği konularla onlara yaklaşmak ve her seviyeden, her kesin ilgi gösterdiği bir sahadan halkın karşısına çıkmak, davamızda başarılı olmak için mutlaka uymamız gereken, Allah`ın değişmeyen sünneti ve adetidir.

İşte bu nedenle madem ki, günümüzde köylü-şehirli, alim-cahil, zengin-fakir, genç-ihtiyar, herkesin doğrudan ve dolaylı, mutlaka bulaştığı ve hiç kimsenin ilgisiz kalmadığı şey, siyasettir. Mademki, Siyonizm`in güdümündeki zulüm ve sömürünün bütün dehşetiyle hüküm sürdüğü günümüzde, inancını ve amacını icraata çevirebilmenin en geçerli yolu yine siyasettir. Öyleyse, haksızlık ve ahlaksızlık saltanatını yıkacak ve Mehdiyet medeniyetini kuracak olan hareket ve hizmetin de siyaset sahasında ortaya çıkması bekleniyordu, böyle gerekiyordu ve öyle oldu. Evet, evet, her şey kaybedildiği yerde aranmalıydı. Nasrettin hocamızın ibretli fıkrasını hatırlayalım:

Hoca karanlık ve karışık samanlıkta kaybettiği anahtarını, evin önünde ve ay ışığında aramaktadır. Ne aradığını öğrenen konu komşu da hocaya katılır. Hep birlikte uzun süre anahtarı ararlar, ama bir türlü bulamazlar… İçlerinden birisi ”Hocam anahtarını burada düşürdüğüne emin misin, başka yerde düşürmüş olmayasın” diye sorunca, Hoca ”Hayır anahtarı samanlıkta düşürdüm, ama o karanlıkta deve bile bulunmaz diye aydınlıkta arıyorum.” der ama, bir ömür aransa anahtarı bulmak mümkün olmayacaktır.

Evet, bu millet, savaş meydanlarında kazandığını maalesef, siyaset sahasında kaybetmiştir. Siyasetle kaybettiğini yine ancak,siyasette arayıp bulmak mecburiyetindedir. Bu uğursuz kuyuya hangi merdivenle indirildi ise, yine aynı merdivenle çıkılmak zorundadır. Siyasette kaybettiklerimizi başka yerde aramak boşuna oyalanmaktır. Elbette başka hizmetlerin de ayrı bir önemi ve kıymeti vardır. Ama kaybedilen ve gasp edilen haklarımız başka yerdedir. Siyasette kaybedilen şey sokak kavgalarında ve macera meydanlarında aranmakla da asla ele geçmeyecektir.

İşte bu nedenle Siyonist güçler ve Masonik çevreler, Müslümanları siyasetten ve dolayısıyla yönetimden uzak tutmak ve Mehdiyet müjdesini unutturmak için, bütün gayretlerini sarf ediyorlar ve ”Müslüman siyasetle uğraşmaz” diyorlardı.

Oysa, bu ülkede milli ve yerli düşünce, bir siyasi parti olarak ortaya çıkmasaydı, Anadolu insanı hamallıktan bir türlü kurtulamayacaktı. Sağcılar inecek, solcular binecekti. Masonlar binecek, Komünistler sürecekti.

Müslüman camide, güya Allah`ın karşısında eğilip doğrulacak, sonra gidip masonların karşısında eğilip doğrulacak, sonra patronların karşısında eğilip doğrulacak ve bu perişanlık ve şaşkınlık içinde ömrü tükenip gidecekti. Artık bugün sürdürdüğümüz siyasi cihadımızda, metot olarak en uygun ve en geçerli olan yolu takip ettiğimizi anlamış olmalıyız. Mevcut kurum ve kanunlar çerçevesinde geçerli sayılan vasıtalarla bir hedefe varmak mümkün oluyorsa, bu aracı bu fırsatı değerlendirmek üzerimize şarttır.

Gerçek demokrasiye ve örnek bir laikliği de ancak böyle ulaşılacaktır.

Dikkat ediniz, şimdi kendi kuracağımız bir matbaada en lüks kağıtlara özel paralar bastığınızı düşünün, üzerine de Kâbe resmini ve Kelime-i Tevhid’i yazmış olalım. Bu parayla, Allah aşkına, Türkiye`de herhangi bir şey almamız mümkün olur mu? Hayır, çünkü geçersizdir.

Ama, üzerinde kadın resmi, köprü resmi bulunan bugünkü paraları ise hep koynumuzda taşıyoruz. Çünkü onlar geçerlidir, ihtiyacımızı onlarla karşılıyoruz. Hatta Doları TL.ye tercih ediyoruz ve üzerinde Atatürk fotoğrafı yok diye Euro’yu sahte para saymıyoruz..

Zulmün sistemleştiği ve Siyonizm`in siyasi, iktisadi ve kültürel yönden dünyayı ele geçirdiği böyle bir dönemde, elbette ve sadece siyasi teşkilatlanma da yetmiyordu.

Hükümet ve devlet imkanlarını halkın hizmetinde kullanabilmek için, nasıl partiye ihtiyaç varsa, öyle de işçi haklarını savunmak için de sendika kurulmalıydı. Bu da yetmiyordu, toplumu yönlendirmede ve kamuoyu oluşturmada çok etkili olan basın sahasına da el atılmalı, Hakk’ın gözü, kulağı, dili olacak bir gazete çıkarmalıydı, Yurt dışında, özellikle Almanya’da ve Avrupa`daki işçi ve öğrencilerimize sahip çıkılmalıydı.

Ayrıca çeşitli vakıflar kurulmalı, dernekler açılmalı, giderek İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, İslam Ortak Dinarı, İslam Ortak Savunma Paktı gibi evrensel dayanışma unsurları hazırlanmalıydı.

İşte bunun için Mehdi gibi muazzam bir beyin, ve tükenmez bir enerji sahibi lazımdı. Çünkü bu hizmetlerin her birisi ayrı ayrı ilim, ihtisas ve kabiliyet isteyen şeyler olduğu halde, ve bu hizmetlerin bir tanesinin altında bile yüzlerce insan bıkıp yorulduğu halde, tek başına hepsinin üstesinden gelebilmek, ancak Cenab-ı Hakkın özel lütfuna mahzar bi şahsiyetle başarılabilecek bir olaydı…

Bir de ”Efendim, batılın kanun ve kurumlarıyla Hakka hizmet edilmez. Bunların emrinde ve himayesinde görev yürütülemez.” gibi tutarsız ve dayanıksız iddialara Kur’andan bir ayetle cevap verelim:

Yusuf suresi 54. ayetinde: ”Kral getirin onu bana, dedi. O`nu kendime özel dost ve danışman yapayım.”

“Kendisiyle konuşup ondaki olgunluğu görünce (Yusuf’a) Sen artık bugün yanımızda mevki sahibi, güvenilir (bir kimse)sin ve artık emniyettesin.“

Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki, Firavunlardan biri olan Mısır meliki, hala kendi saltanatını ve hükümranlığını sürdürüyor olmalı ki, Hz. Yusuf`u koruması altına aldığını söylüyor. Çünkü ancak etkili ve yetkili yüksek bir makamda olan, zayıf ve güçsüz birini himayesine alabilir. Şimdi bizim kalkıp devletin valisine veya emniyet müdürüne giderek, ”Efendi rahat uyu, sakın endişe etme çünkü benim emniyetim ve himayem altındasın.” dememiz gülünç olmaz mı? Zaten Hz. Yusuf (as)’da bu güven veren sözler karşısında:

“Öyleyse beni memleketin hazinelerine (bir nevi Maliye ve Sanayi Bakanlığına) memur etsene, çünkü ben gerçekten hazineyi ve serveti iyi korurum, (ticaret ve ziraatı çok) iyi bilirim” dedi.[8]

Bu ayetten Hz. Yusuf’un melikin hükümetinde bir bakanlık seviyesinde görev talep edip aldığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Aksini iddia etmek, eğer cahillikten gelmiyorsa, kuru bir inattır.

Zaten Kur’anı bir sayfa daha çevirdiğimizde, Hz. Yusuf’un Hakka ve halka hizmet imkanı bulabilmek ve dinini yerleştirmek için Kralın mevcut kanun ve kurallarına uyarak hizmetini yürüttüğünü görüyoruz.

Uzun yıllar geçtikten sonra, buğday almak üzere Mısır`a gelen kardeşleri arasında bulunan öz kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoymak için, Hz. Yusuf’un bizzat yetkisi bulunmadığından, Allah’ın vahyettiği ve öğrettiği hile ile, O’nun yüküne devlete ait bir kabı bırakarak, güya çalınmış gibi önce kardeşlerinin yükünü, sonra da Bünyamin’in yükünü arayıp, kaybolan kabı ortaya çıkarıyor. Ve bu hırsızlık suçunun kendi memleketlerindeki cezası ne ise ki kendisi babasının şeriatını bildiği için – öyle muamele edeceğini önceden onlara söylüyor.

“İşte biz Yusuf’a böyle bir hile (ve plan) öğrettik.”[9]

“Yoksa Melik’in kanunlarına göre başka türlü kardeşini alıkoyma imkanı ve yetkisi yoktu.”[10] buyrularak, Hz. Yusuf’un uzun müddet kralın hükmü ve himayesi altında kaldığını anlıyoruz.

Bu konuyu müfessir Mehmet Vehbi Efendinin ”Hulesatü`l Beyan fi Tefsiri`l Kur`an” adlı kıymetli eserinin, 7. cildinin 2450/2451. Sayfasında okuyabilirsiniz.

 

 

—————————————-

[1] Yusuf: 43

[2] Yusuf. 44

[3] Taha: 65

[4] Taha: 66

[5] Taha: 69

[6] Taha: 70

[7]İsra: 81

[8] Yusuf: 55

[9] Yusuf: 76

[10] Yusuf: 76

 

MİLLİ ÇÖZÜM MAKALELERİ İÇİN TIKLAYINIZ…

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi