Anasayfa » HASAN SABBAHIN MÜRİTLERİ ve SAHTE ATATÜRKÇÜLÜK FEDAİLERİ

HASAN SABBAHIN MÜRİTLERİ ve SAHTE ATATÜRKÇÜLÜK FEDAİLERİ

Yazar: yonetici
0 Yorum 152 Görüntüleyen

HASAN SABBAHIN MÜRİTLERİ
ve SAHTE ATATÜRKÇÜLÜK FEDAİLERİ

 

   Hasan bin
el-SABBAH, kendisi ve müritleri devamlı esrar çektikleri için, “Haşhaşi”
diye de bilinen Batılı kaynaklarda da “Assasin-katiller” denilen batıl ve bozuk
bir tarikatın kurucusudur.

Gençliğinde Şiîlerin Fatımilik propagandalarına kapıldı ve Mısır Fatımi
halifelerinden Nizar`ın iktidarı kaybetmesi üzerine Mısır’dan kovuldu. Bu
yüzden İran`a geçen Hasan Sabbah, başına mürit diye topladığı serserilerle
Kazvin’in Kuzeybatısında Alamut (Kartal Yuvası) kalesini ele geçirdi.
Selçukluların başına bela kesildi. Nizamül Mülk gibi önemli devlet adamlarını
katlettirdi. Hülagu’nun kendi bölgelerini istilasına ve imhasına kadar bu
vahşet ve cinayetlerine devam etti.[1]

Hasan Sabbah Şia itikadının “Batiniler” diye bilinen İsmailiye Fırkasına
bağlı Haşhaşiyye tarikatını, daha doğrusu Asya`daki ilk sistemli terör örgütünü
kurup; itikadı bozuk ve ahlakı düşük gençleri etrafına toplamaya başladı. Asıl
amacı o günkü İslam devleti olan Selçukluları yıpratmak ve yıkmaktı. 

Bu amacına ulaşmak için Alamut kalesinin içine cennet tasvirlerine uygun
bir bahçe yaptırdı. Bu bahçede, altından dereler akan görkemli saraylar,
rengârenk çiçekler ve ağaçlar vardı. Bu köşkler ve çiçekler arasında cennet
hurilerini andıran genç ve güzel kızlar dolaşırdı.

Hasan Sabbah`ın adamları, ülkenin her tarafından kandırıp topladıkları
20–25 yaşlarındaki cesur ve kabiliyetli, ama ahlakı düşük ve karaktersiz
gençleri Alamut Kalesi`ne getirirlerdi. Bunlara Hasan Sabbah’ın kerametlerini
dinletip beyinlerini yıkadıktan sonra, haşhaştan üretilen afyon ve esrar gibi
uyuşturucular yutturarak sarhoş edip kendilerinden geçirirler ve cennet
bahçelerine indirirlerdi. Bir müddet sonra ayılan gençler, bu köşkler,
çiçekler, türlü türlü yiyecekler yakışıklı hizmetçiler ve özellikle dünya
güzeli huriler arasında bir müddet zevku sefa ile eğlenirler ve gerçekten
cennete girdiklerini zannederlerdi. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra tekrar
yiyecek ve içeceklerine uyuşturucu katılarak oradan çıkarılır ve yeniden
cennete gitmek için Hasan Sabbah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve hatta
feda-i can edip şehitlik rütbesine erişmeleri istenirdi. 

Böylece “intihar komandoları” gibi davranan bu gözü dönmüş anarşistler
Nizamül Mülk, Ebu Nasır gibi vezirleri ve Selçuklu halifesi Müsterşid ve
yüzlerce âlimi hunharca katlettiler. 

Hicri 311 yılında Arafat’tan Mekke’ye dönen hacılara hücum edip çoğunu
kılıçtan geçirdiler. Beytullaha sığınanlara bile acımadılar, öldürüp zemzem
kuyusuna attılar. Hatta Hacerül Esvedi yerinden söküp götürdüler. Ta Afrika
Fatımilerinden “mehdi”nin tazyik ve tehdidinden korkup teslim edinceye kadar
onu rehin tuttular.

Ve şimdi Türkiyemizde aslında Atatürk`ü doğru dürüst tanımayan ve de ona
samimi bir sevgisi ve saygısı da bulunmayan, hatta Atatürk`ün kurtardığı bu
ülkeyi parçalamaya ve onun kurduğu devleti dağıtmaya çalışan, ama
“Atatürkçülük” adına uydurulan ve belki Atatürk`ün bile kemiklerini sızlatan,
melanetleri açık ama merkezleri gizli bulunan masonluk tarikatının şımarık
üyelerinin ve Atatürk istismarı ile geçinen kesimlerin aynı Hasan Sabbah`ın
müritleri gibi Müslümanlara ve mazlum insanlara saldırdıklarını
görüyoruz. 

Türkiye`de şu kadar senedir halkın alınterini ve emeğini faiz ve vurgun
yoluyla sömüren, bir işçinin 3 aylığını her akşam gece kulübündeki hizmetçilere
bahşiş diye veren, yüzbinlerce kızımızı bu ülke de resmi vesikalı fahişe haline
getiren ve her gece birisiyle gönül eğleyen, 

İşsizlik, fakirlik, anarşi ahlaksızlık zam ve zulüm altında bu
milleti inim inim inleten ama Türkiyemizi kendileri için Hasan Sabbah’ın
cennetine çeviren ve Atatürkçülüğü siper edinerek başörtülü kızlarımıza, namaz
kılan bürokratlarımıza, ayet ve hadis açıklayan hocalarımıza saldıran bu ağzı
salyalı sapıkların saltanatı çökmek üzeredir. 

Çünkü hâkimiyet sadece ve yalnız Atatürkçü geçinenlerin ve mason
müritlerinin değil TBMM’de yazıldığı gibi “Hâkimiyet, Kayıtsız Şartsız
Milletindir.”

Maalesef bu ülkede Atatürk’ü ilahlaştıranlar ve Onun gölgesine sığınarak
sahtekârlık yapanlar türemiştir. 

Nesli giderek tükenen ve gelecek kuşaklara ibret levhası olarak
gösterilmek üzere kelaynak kuşları gibi karantinaya alınması gereken bir zümre
insan, Atatürk`e saygı duruşu yerine Fatiha okunmasına bile şiddetle karşı
çıkıyorlar…

Bu durumun şu üç sebepten kaynaklanmış olabileceğini düşünüyorum:

1- Ya bu insanlar, Atatürk’ün sağlığında dine ve duaya inanmadığını,
böyle şeylerden hoşlanmadığını, dolayısıyla ölümünden sonra da bundan rahatsız
olacağını zan ve iddia ederek ruhuna Fatiha okunmasını istemiyorlar…

Kendi akıllarınca hayatta iken camiden, cemaatten, ibadetten ve
İslamiyet’ten uzak halleri, meşhur içki âlemleri, ballı bekârlık dönemleri ile
ortaya koyduğu aydın, ilerici ve çağdaş kimliğine “Fatiha”yı yakıştırmıyorlar.
Ve tabii yanılıyorlar ve gerçekleri yamultuyorlar…

2- Veya Atatürk’ün diğer Türk büyüklerinden Fatih gibi, Yavuz gibi, “bir
insan” yerine koyulmasını hazmedemiyorlar..

Yani Atatürk`ü bir insan değil bir “ilah” olarak değerlendiriyorlar.

Bu nedenle ancak aciz ve asi kullar için dua yapılacağını ve Fatiha
okunacağını, ilahların karşısında ise sadece kıyama durulacağını ve saygı
duruşunda bulunacağını ima ediyorlar.. Ve yine sapıklık ve şaşkınlık içinde
bocalıyorlar…

3- Ya da Atatürk`ü sevdiklerinden ve saydıklarından değil, kendi
hırsızlıklarına ve huysuzluklarına uygun gördükleri bir haksızlık ve
ahlaksızlık düzenini Atatürk`e mal ederek ve onun tabulaştırılmış ve
tağutlaştırılmış isminin arkasına gizlenerek; sömürü ve zulümlerini devam
ettirmek istiyorlar?..

Kendisine fatiha okunan ve diğer insanlardan biri yerine koyulan aciz ve
ölümlü bir Atatürk`ü istismar edemeyeceklerini düşünüyorlar…

Hâlbuki Atatürk de nihayet bir insandı… Doğumu da, ölümü de kendi
elinde olmamıştı… Talih ve takdir onu muzaffer bir komutan yaparken de, Siroz
hastalığının pençesinde kıvrandırırken de, aynıydı…

Beğendiği ve başarılı olduğu durumları yanında, kendisinin bile
pişmanlık duyduğu davranışları vardı.

Ve insanın kendisi zaten kısıtlı ve kusurlu olduğu için, onun ortaya
koyduğu düşünce ve davranışların da haliyle “asla tartışılmaz ve daha iyisine
ulaşılmaz” cinsten mutlak ve mükemmel şeyler olması imkânsızdır…

Herhangi bir kişinin ve fikrinin tartışılmasına karşı çıkmak, onun haklılığına
ve doğruluğuna güvenmemekten kaynaklanır.

Öyle ise Atatürk ilah değil, bir insan ve dinsiz değil müslüman kabul
ediliyorsa ki aksini iddia eden Atatürkçülerin bunu ilan ve ispat etmesi
gerekir. O taktirde ona fatiha okunmasına karşı çıkmak mutlaka bir art niyet
taşımaktadır.

İnsanları ilahlaştırmak onları yüceltmek değil, küçültmektir. Sıradan bir
insan için beşeriyet icabı belki normal karşılanacak bazı kusur ve kabahatler,
böyle haddinden ziyade büyütülen kimselerde görülünce daha çok nefret ettirir…
Bir kısım tarihi şahsiyetleri tanrılaştırmak, kanun zoruyla veya resmi ideoloji
yoluyla kısa bir müddet mümkün olsa ve ayakta dursa da; sonunda mutlaka
bunların da nihayet aciz ve kusurlu bir insan olduğu gerçeği güneş gibi hayal
buzlarını eritmekte ve işte Lenin gibi, Mao gibi putları devrilmektedir. Zira
gerçek sevgi ve saygı kanun zoruyla değil, kalp huzuruyla yerleşendir.

Ve bize göre Atatürk gibi şahsiyetlerin öyle kanunla korunmaya
ihtiyaçları yoktur.. Atatürk’ü olduğundan çok farklı göstermeye çalışanlar,
aslında Onu kendi hesap ve hedefleri için istismar etmek isteyenlerdir.

SALON ATATÜRKÇÜLERİ

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi eski Başsavcısı Nusret Demiral bir ara:
“PKK`nın meclisteki uzantısı DEP, Şeriatçıların ise Refah`tır” diyerek DEP gibi
Refah`ın da kapatılması gerektiğini beyan buyurmuştu. İslam`ın hayat ve huzur
prensipleri olan şeriatla, insanlık düşmanı ve vatan haini olan PKK terör
teşkilatını aynı kefeye koymuştu. Daha sonra Ezanın Türkçe okunmasını isteyen
MHP’li Sn. Nusret Demiral ve onun gibi düşünenlerin nazarında: haksız yere adam
öldürmek için tetik çekenlerle, Allah demek için tesbih çekenler aynı derecede
tehli ve suçluydu?

Ve DGM eski Başsavcısı Sn. Nusret Demiral tehli gördüğü bu gidişe karşı
çare olarak şunları ön görüyordu, üstelik bunları sloganlaştırmış, afiş olarak
bastırmış ve altına da imzasını atmıştı.

“Bizler; gözünde vatanını, gönlünde Atatürk İlke ve İnkılâplarını
tutabilen, vicdanında da dinini saklayabilen Milliyetçilik ve laiklik düşüncesi
içinde görev yapanlardanız.”

Sn. Demiral`ın bu reçetesi kendi içinde çelişkilerle doludur ve slogan
edebiyatı olmak dışında herhangi bir kıymeti harbiyesi de bulunmamaktadır.

Gelin bu çelişkileri birlikte değerlendirelim:

Önce vicdanında din duygusu ve Allah korkusu taşıyanların, PKK
teşkilâtıyla İslam Şeriatını aynı kefeye koymaları imkânsızdır. Bu durum şayet
şeriatın İslam olduğunu bilmemek gibi bir cehaletten kaynaklanmıyorsa, vebali
daha da ağırdır ve müslüman milletimize en büyük hakaret sayılmalıdır. Zira
İslam: iman, ibadet ve istikamet prensipleriyle, ahlak ve adalet sistemiyle
bölünmez bir bütün oluşturmaktadır.

İkincisi, inandırıcı olmayan zoraki yorumlarla, ırkçılık iddiası
taşımadığı söylenen “Türk Milliyetçiliği”ni esas alan bugünkü anayasa, aslında
Milli Mücadele`ye ve Türkiye Cumhuriyetine temel teşkil eden Erzurum Kongresi
kararlarına tamamen aykırıdır.

Bakınız Kurtuluş Savaşında Doğu Cephesi komutanlığı yapmış olan Kazım
Karabekir paşanın “İstiklâl Harbimiz” adlı kitabının 105’nci sayfasında Erzurum
Kongresinin tam metni yer almaktadır. Bu metni birinci maddesi aynen şöyledir:

“Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis, Trabzon vilayeti ve
Canik sancağı hiçbir şekilde yekdiğerinden ayrılamaz. Bu sahada yaşayan
bilcümle anasır-ı İslamiye yekdiğerine karşı mütakabil bir hissi fedakari ile
meşhun ve vaziyeti ırkiye ve içtimaiyelerine riyatkar öz kardeştirler”

Bugünkü Türkçeyle “Bu Coğrafyada yaşayan bütün müslüman unsurlar
birbirlerine karşı fedakârlık duygularıyla dolu, birbirlerinin kökenlerine ve
kültürlerine saygılı, öz kardeştirler”

Ve yine Atatürk`ün başkanlığında toplanan Erzurum ve Sivas kongrelerinde
tespit edilen ve daha sonra 28 Ocak 1920’de Osmanlı Mebusan meclisine tescil
edilen “Misakı Milli” (milli sözleşme)nin ilk maddesi ise aynen şöyledir:

“Türk, Arab, Kürt yekdiğerine (birbirlerine) karşı hürmet-i mütakabile
(karşılıklı hürmet) ve fedakârlık hissiyatıyla meşhun (fedakârlık duygularıyla
dolu) ve hukuku ırkiye ve içtimaiyeleriyle şeraiti muhitlerine tamamiyle
riayetkâr bulunan aksamın heyeti mecmuası (Birbirlerini sosyal ve kavmiyet
haklarıyla ilgili en geniş şartları tamamiyle gözeten ve saygı gösteren Türk,
Kürt, Arab gibi farklı kavimlerin bütün toplamı) hakikaten ve hükmen hiçbir
sebeple tefrik (ayrılık) kabul etmez bir kül (bütün)dür”

Evet, işte görüyorsunuz ki, Erzurum ve Sivas kongrelerinin ve Misak-ı
Milli kararlarının ilk maddelerinde, açıkça bu ülke bütünlüğünde Türk, Kürt,
Arab gibi kökenlerin ve farklı kültürlerin varlığı kabul edilmekte, saygı
gösterilmekte ve “İslam potasında kaynaşmış bir milli mozaik oluşturduğu”
bildirilmektedir.

Hâlbuki daha sonraki anayasalarda bu barıştırıcı ve birleştirici ifadeler
terk edilmiş, tarihi ve tabii gerçekler ters yüz edilmiş ve bu ülke insanını
millet yapan değerlerimiz ve yüce İslam dinimiz maalesef öcü gibi
gösterilmiştir. Milletimizi bir arada tutan tarihi ve dini değerlerimize dirsek
çeviren zihniyetler yüzünden aradan 75 yıl geçmiş olmasına rağmen toplum
arasında bir uzlaşma zemini bir türlü oluşturulamamıştır.

Yok eğer batılılaşmak aşkına, ve çağdaşlaşmak hatırına bu milletin dinine
ve değerlerine savaş açmanın bize neye mal olduğunu hala kavrayamadıysanız…
Bosna`da, Kosova’da, Mekodonya`da, Batı Trakya`da, tüm Batılıların Müslümanlara
reva gördükleri zulümlerin bir gün bize de yapılacağını ve hatta bunun
hazırlıklarının tamamlandığını hala anlayamadıysanız… İleride düşman
darbeleri altında uyanmanızın da bir faydası olmayacaktır…

Bu millete yeniden huzur ve haysiyet kazandıracak… Bu ülkeyi yeni bir
medeniyet merkezi yapacak… Türkiye’yi yeniden lider ve lokomotif ülke
konumuna taşıyacak… Her dinden ve her kavimden bütün unsurları birlikte barış
ve bereket içinde yaşatacak… Herkesi temel insan hak ve hürriyetlerine sahip
kılacak… Ekonomik, siyasi, askeri ve ahlaki her yönden gelişmiş ve güçlenmiş
bir düzeni uygulayacak bir Refah Partisini belki kapatabilirsiniz…

Ama milyonlarca müslümanın Hakkı haykıran ağızlarını kapatamazsınız…

Parti kapılarını kapatabilirsiniz, ama kafalarımıza ve kalplerimize kilit
vuramazsınız..

Küfürden ve karanlıktan hoşlanabilirsiniz, ama güneşin doğmasına mani
olamazsınız…

Yeter artık Atatürkçülük istismarını bırakıp şu tarihi belgelere dikkat
ediniz.

Atatürk`ün “Tarih bu kongremizi ender ve büyük bir eser olarak
kaydedecektir” dediği Erzurum Kongresi kararları gereğince teşkil edilen
“Heyeti Temsiliye” içinde yer alan Şeyh Feyzi Efendi Erzincan’lı olup
Nakşî tarikatı mürşitlerindendir. Ve yine aynı heyetin üyelerinden Hacı Musa
Bey Mutki Kürt aşiretleri reisidir.[2]

Ama zaman geldi, maalesef kurtuluş savaşına hız ve heyecan katan bu
inancın mensuplarını “tarikatcı” diye aşağılandınız ve suçlu saydınız… “Kürt”
diye horlandınız ve kendi aralarında anadilini konuşmayı bile yasakladınız.
Manevi bağları ve milli mozaiği çatlattınız ve ortaya çıkan acı ve alçaltıcı
sonuçlara bakınız: işte anarşi, işte ahlaksızlık, işte geri kalmışlık, işte her
konuda perişanlık…

Biz, millet olarak hamdolsun müslümanız. Şeriatın ise Kur`an hükümleri
olduğuna inanırız. Şeriat düşmanlığını da İslam düşmanlığı sayarız. Kur`an’a
inanan ve onun emirlerini uygulamaya çalışan müslümanları, Vatan ve insanlık
düşmanı PKK militanlarıyla bir tutan sözleri talihsizlik olarak görüyor ve
kınıyoruz. Ancak, şeriat diye ne Taliban ve Bin Ladin yobazlığını ve ne de
Hizbullah barbarlığını da asla kabul etmiyoruz.

Çanakkale arslanları vatan için, namus için Kur`an için savaşmışlardı.

Milli mücadele kahramanları Millet için, devlet için, İslam için şehit
olmuşlardı… Çünkü İslam, insan haklarının da demokratik kurumların da en
güzel ve en mükemmel şekilde uygulanacağı bir adalet ve saadet nizamıydı…
Çünkü İslam ne krallık, ne zorbalık ne de softalık değildi ve olamazdı. Evet bu
milletin dini İslamiyettir… İslamiyet ise insaniyettir. Cumhuriyettir,
medeniyettir. Çünkü hiç kimse ve hiçbir konuda Allah`tan daha bilgili, daha
yetkili, daha adaletli ve daha merhametli değildir. Demokrasinin de Laikliğin
de en güzel ve en mükemmel örneği İslamiyettedir.

Dikkat ve ibretle bakınız ve ders alınız.

Bir asırdan fazla Moskof esaretinde kalan Çeçenlerin ve diğer Türkî Cumhuriyetlerin
öz benliğini koruyan ve bağımsızlık ruhunu diri tutan sadece iman ve İslamdır.

Ve yine yıllarca Kominist baskısı altında hırpalanan Boşnak ve Arnavut
Müslümanların kimliğini ve karakterini çürütmekten ve çözülmekten alıkoyan yine
İslam dini ve Tarikat Terbiyesi olduğu bir hakikattır.

Şeriat diye İslama saldıranlar hiç değilse Bosna’lı, Kosova’lı ve Çeçen
müslümanlardan utanmalıdır.

İçimizdeki Kripto Ermeniler

1915 yılında uygulanan tehcir nedeniyle zorunlu göçten kurtulmak için
kimliklerini gizleyerek sözde Müslüman gözüken ‘kripto Ermeniler’in torunları
şimdi gerçek kimliklerine dönüyor. Ve hepsi Atatürkçü geçiniyor.

Osmanlı Devleti tarafından 1915 yılında uygulanan tehcir nedeniyle
zorunlu göçten kurtulmak için sözde Müslüman olarak din değiştiren ya da bazı
ailelere evlatlık olarak verilen Ermenilerin bu ‘gizli kimlik’ altında
varlıklarını uzun yıllardır gizlemeyi başardıkları ifade edildi. Türkiye’de
halen Türk veya Kürt gibi yaşayan 30-40 bin ‘kripto Ermeni’nin bulunduğu iddia
ediliyor.

Ermeniler hakkında araştırmalarıyla tanınan Prof. Dr. Salim Cöhçe’ye
göre, ‘kripto Ermeniler’ Müslüman görünüp Gregoryan geleneklerini halen
sürdürüyor. Cöhçe, bu insanların üzerinde son dönemlerde bazı çalışmaların
yapıldığını belirterek, yakın gelecekte bunların Ermenilerin hayallerini
gerçekleştirmek için kullanacaklarına dikkat çekiyor.

Cöhçe, Malatya’da yaptıkları bir saha araştırmasında 3 bin 500’den fazla
gizli Ermeni olduğunu tespit ettiklerini söylüyor.

Aksiyon Dergisi’ne konuşan Cöhçe, bir başka ilginç veriye de Tunceli’de
ulaşıldığını belirtiyor. 2 bin kişinin kendileri göçmedikleri halde nüfus
kütüklerinin Aydın’a alındığını; iki yıl sonra bu kütüklerin din hanesinin
‘Hıristiyan’ iken ‘Müslüman’ haline dönüştürüldüğünü ve tekrar Tunceli`ye
alındığını vurguluyor. Cöhçe, tehcir sonrası mühtedi rakamının ise 100 bin
civarında olduğunu belirtiyor.

40 bin gizli ermeni var

Almanya’ya siyasi iltica için başvuran Ermeni asıllı Türklerin
mahkemelerinde ‘bilirkişi’ olarak yer alan Dr. Tessa Hofmann tarafından 2002
yılında gerçekleştirilen “Armenians in Turkey Today’ başlıklı çalışmaya göre,
Türkiye’de ‘40 bin gizli Ermeni’ bulunuyor. Ancak geçmiş dönemlerde ihtida
ederek sözde Müslüman olan Ermenilerin bazı istisnalar haricinde şimdi asıl
kimliklerine dönüş içerisinde oldukları, din değiştirme oranlarında net olarak
görülüyor. 1916–2004 yılları arasında Türkiye’de 2 bin 630 kişi din
değiştirirken, bunların 2 bin 172’si eski dinlerine dönenlerden oluşuyor. 1340
kişiyle asıllarına dönenlerin yüzde 60’tan fazlasını da Ermeniler oluşturmakta.
Din değiştirenler büyük oranda, İstanbul, Diyarbakır, Adıyaman, Batman, Sivas,
Tunceli, Malatya, Elazığ, Kayseri, Mersin ve Mardin gibi değişik illere
kayıtlılar.

Prof. Dr. Salim Cöhçe, Malatya’da 1995 sonrasında Gizli ve Mühtedi
Ermeniler üzerinde faaliyetlerin arttığını, 2003 yılında isimleri Müslüman 120
kadar Ermeni asıllının Çavuşoğlu’ndaki kilisenin yeniden açılması için dilekçe
verdiğini anlatıyor.

Cöhçe, Ermeni asıllı vatandaşlar üzerinden, tapu kayıtlarına ve eski mal
varlıklarına ulaşmak için de el altından girişimler yürütüldüğünü vurguluyor.
Cöhçe, Malatya’da yaptıkları çalışmalar sırasında, MHP İl Başkanlığı görevini
üstlenmiş ‘mühtediler’ tespit ettiklerini de ileri sürüyor.

“Şehir terörü” Amaçlı kullanılabilir

Cöhçe, mühtediler arasında, gerçekten Müslüman olup buna göre
yaşayanların da olduğuna işaret ederek, “Kripto yani ‘gizli’ Ermeniler ise,
sadece kimlikte Müslüman görünenler. Bugüne kadar tehdit görülmediklerinden,
devlet tarafından takip edilmemişler. Bir de nüfus kütükleriyle oynamışlar. Bu
sebeple, gerçek sayılarının tespit edilmesi çok zor” diyor.

Kripto Ermenilerin teh oluşturacağına inandığını vurgulayan Cöhçe,
özellikle son yıllarda bunlara yönelik Ermeni gruplar tarafından yapılan
çalışmaları örnek gösteriyor. Cöhçe, “Kimlikleri hatırlatılmaya çalışılıyor.
Para yardımında bulunuluyor. Ben, ASALA sonrası PKK’nın çıkması gibi, PKK
sonrası bu insanların Türkiye içinde ‘şehir terörü’ amaçlı kullanılacağını
düşünüyorum. Böyle bir oluşum, 2010’a kadar teşekkül ettirilebilir. Yine,
Ermeni kimlikleri bilinçli şekilde hatırlatılarak, bu insanların yarın
Türkiye’nin önüne toprak, tazminat talebiyle çıkacaklarına inanıyorum” görüşünü
savunuyor.

PKK ile yakın temas sürüyor

Cöhçe, kripto Ermeniler ve PKK arasındaki yakın temasa dikkat çekerek,
şunları söylüyor: “ASALA’nın finansörü Gulbenkyan Vakfı’nda 1980’de bir
toplantı yapıldı. PKK’nın, bölgede Türkiye’nin otoritesini zayıflatması ve
nüfusu azaltması için ‘maşa’ örgüt olarak kullanılması kararlaştırıldı.
PKK’nın, Avrupa ve ABD’de başlangıçta iyi bir lobi oluşturabilmesi ve destek
alması da bu çevrelerin yardımıyla oldu. PKK içerisinde, Ermeni kökenli
elemanların varlığı ve hatta birçoğunun öldürülmesi de bunu doğruluyor. Yine,
PKK kurucuları ve halen yöneticileri arasında da ‘Türkler’ olması düşündürücü.”[3]



[1] Miladi
1124 Bak: Meydan Larousse C.8 Sh:445

[2] Bak:
Nutuk Mustafa Kemal C.1 Sh:67

[3] 28.12.2005
/ Milli Gazete


BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi