Anasayfa » DEVRİMLERİN MEYVESİNİ EMPERYALİSTLER Mİ, ADİL DÜZENCİLER Mİ, KİM DEVŞİRECEKTİ?

DEVRİMLERİN MEYVESİNİ EMPERYALİSTLER Mİ, ADİL DÜZENCİLER Mİ, KİM DEVŞİRECEKTİ?

Yazar: yonetici
0 Yorum 201 Görüntüleyen

Şahsi iktidar ve ihtirası uğruna Libya’da binlerce insanı öldüren Kaddafi, ABD’nin 1986’da bombaladığı karargahından Libyalılara seslenirken “Protestoların arkasında İslamcı El Kaide bulunuyor, ABD ve Avrupa Libya’yı İslami bir ülke yapmak istiyorlar” diyordu, aklı sıra bir yandan Amerika’dan nefret eden Libyalılara ‘Amerikan karşıtı’ bir tavır takınırken, öte yandan Amerikalıları da “Eğer ben gidersem El Kaide gelecek” diye uyarıyordu. 

Bunun anlamı şuydu: “Beni Libya’da tutun, sizin menfaatlerinizi en iyi ben korurum.” Amerika’ya El Kaide uyarısıyla selam gönderen Kaddafi, aynı anda kendisini de ‘Devrimci’ ilan ediyordu. Sahte devrimci halkının üzerine havadan bomba yağdırarak bir ilki gerçekleştiriyordu.

Obama’dan Erdoğan’a Libya Telefonu gelmişti!

ABD Başkanı Barack Obama, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı telefonla arayarak Libya’daki gelişmeleri istişare ediyordu. Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamaya göre, Obama ve Erdoğan, Libya hükümetinin kendi vatandaşlarına şiddet kullanımından ‘derin endişe’lerini ifade ederken uluslar arası toplumun atabileceği ‘uygun’ ve ‘etkili’ adımları görüşüyordu. Libya halkının evrensel haklarına ‘güçlü destek’lerini teyit eden liderler, Libya hükümetinden eylemlerinin hesabının sorulması yönünde ‘bir dizi seçeneği’de masaya yatırıyordu.

15 Şubat tarihinden bu yana meydana gelen şiddet olaylarında binden fazla kişinin yaşamını yitirdiği ifade ediliyordu. Libya ordusuna bağlı askerlerin, artık camilere bile saldırdığı, gün boyunca yaşanan çatışmalarda yüzlerce kişinin öldüğü ve yaralandığı bildiriliyordu. Hatta Muammer Kaddafi’nin halka karşı, sarin gazı gibi konvansiyonel olmayan silahlar kullanmasından endişe ediliyordu.

Batı ise Kaddafi’ye yönelik tutumunu bir anda değiştiriyordu. İsviçre hükümeti, Kaddafi’nin banka hesaplarının dondurulması talimatını veriyordu. Avrupa Birliği, 6 bine yakın AB vatandaşının bulunduğu Libya’da insanî durumun daha da kötüleşmesi halinde “askerî operasyon” yapabileceğini bildiriyordu.

ABD’nin Askeri Müdahale Gayreti BOP’un Gereği mi?

Libya’da yaşanan “acı ve katliamın kabul edilemez olduğunu ve şiddetin durmasının şart olduğunu” belirten ABD Başkanı Barack Obama da güya bu krize son vermek amacıyla askeri müdahale talimatı verdiğini açıklıyordu. Oysa aynı Obama; “Kaddafi yönetimini devirmek gibi bir amaçlarının olmadığını” açıklayarak.” aslında Libya’yı işgal etme ve BOP çerçevesinde ikiye (fedaratif şekilde) bölme niyetlerini deşifre ediyordu.

Bu nasıl bir hız? Bu nasıl bir fırtına? Her iki haftada bir ülkede rejim devriliyordu. Asla gücünü kaybetmez denilen liderler bir bir ortadan kayboluyordu. Tunus ve Mısır’ derken, şimdi Libya sallanıyordu.

Bir zamanlar “fay hattı”, “kaos kuşağı” olarak tanımlanan bölgede yeni şeyler oluşuyordu. Örgütsel bir meydan okuma yoktu, ama toplumlar bir anda, bütün unsurlarıyla harekete geçiyordu. Sonrasında ne olur, kimler iktidara gelir şimdilik bilinmiyordu. Elbette bu Müslüman ülkelerde Müslümanlar iktidara gelmesi, çoğulcu, özgürlükçü, kendi değerleriyle barışık, yeni düzenlere geçilmesi gerekiyordu.

Derken bazı çevreler “ABD müdahale etmeli, Birleşmiş Milletler müdahale etmeli, NATO müdahale etmeli” diye kamuoyu oluşturmaya başlıyordu. İngiltere savaş gemilerini Libya açıklarına gönderiyordu. Kızıldeniz ve Akdeniz savaş gemileriyle doluyordu ve Libya’ya hava saldırıları başlıyordu. Buna kesinlikle karşı durmak gerekiyordu. Bir müdahale, işgale kapı aralamak demektir; Irak işgalinde BM’nin nasıl istismar edildiği ne çabuk unutuluyordu?

 

Nasır, Kaddafi ve diğerleri

Kaddafi, bir süre Abdunnasır’ı taklid ve takip ederek yola çıkıyordu. “Yeşil Kitab”ı yazıyor, camilere çıkıp hutbeler okuyor; Sünnet’in Kur’an anlaşılmasında ve hayatın tanziminde kaynak olamayacağını iddia ediyor; arkasından Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber’e hitaben geldikleri için “Kul (De ki)!” ile başlayan bütün ayetlerin hükümsüz olduğunu söylüyordu.

Ardından daha da sapıtarak ve iktidarın kışkırtıcılığına kapılarak cemahiriyeleri birer cehenneme çeviriyordu. Zorbalaştıkça “devrimci Kaddafi” daha çok korkuyor, paranoyak davranışlar sergiliyordu. Korumalarını bakire kızlardan seçiyor, çünkü nikâhlı veya nikâhsız bir erkekle ilişkisi olan kadın ona ihanet edebilir, bir suikasta karışabilir diye ürküyordu. Yüzüne botokslar yaptırıyor, konuşurken insanların yüzüne artık bakmıyordu. O hep yücelere-göklere -hakikatte 3 metrelik çöl çadırının tavanına- bakıyordu.

İddialara göre, Nijer, Uganda ve Sırbistan’dan keskin nişancılar getiriyor, halkına karşı yabancı paramiliter güçleri kullanıyordu. Trablusgarb yakınlarında iç içe geçmiş üç surdan müteşekkil karargâhın altı ve çevresi nükleer-kimyasal silahlarla ağzına kadar doluydu. Umutların tamamen tükendiğini anladığı anda nükleer silah bile kullanabilir deniyordu.

Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarında ordunun tutumu, rejimlerin devrilmesinde önemli bir yer tutmuştu.

Tunus ordusu Bin Ali yönetimini yalnız bırakırken, Mısır ordusu Hüsnü Mübarek’in 18 günlük direnişinin kırılmasındaki önemli etkenlerden birisi olmuştu. Bunların ardından gözler halk ayaklanmasının devam ettiği Libya’da ordunun takınacağı tavra dönüyordu. Libya ordusunu değerlendiren uzmanlar, kendisi de darbe ile iktidara gelen Muammer Kaddafi’nin bilerek ve isteyerek orduyu zayıf bıraktığını belirtiyordu. Kaddafi, böylece kendisine karşı yapılacak bir darbeyi de engellemiş oluyordu. Libya ordusu neredeyse sembolik, 40 binin biraz üstünde, zayıflatılmış silahı ve yetkileri elinden alınmıştı. Bu nedenle Bingazi’de bazı ordu mensuplarının taraf değiştirip göstericilerin yanında yer alması Kaddafi’yi fazla endişelendirmiyordu.

BBC güvenlik muhabiri Frank Gardner, Kaddafi rejiminin ayakta durabilmesini, “geniş, donanımlı ve zalim” iç güvenlik servislerine bağlıyordu. Rejimin devamını sağlayan bu paramiliter birlikler, güvenilen yandaşlardan oluşan ‘devrimci komiteler’, aşiret liderleri ve ülkeye getirilmiş olan yabancı paralı askerlerden oluşuyor. Gardner, Kaddafi rejimini bu güçlerin ayakta tuttuğunu söylüyordu. Libya’nın iç ve dış güvenlik yapılanmalarında anahtar isim Kaddafi’nin eniştesi Abdullah Senussi, taviz vermeyen zalim bir çizgi izliyordu. CIA ve MOSSAD tarafından eğitilip Kaddafi’ye kiralanan, ama ABD ve İsrail tarafından da kontrol altında tutulan Paralı askerlerin, Libya isyanının en karanlık ve rahatsız edici kısımlarından biri olduğunu belirtiyordu. Kaddafi iktidarının silahsız sivil göstericilere zulmeden paralı Afrikalı askerler kiraladığını, bunların çoğunun Çad ve Nijer’den geldiğini ama bunları özel olarak CIA ve MOSSAD’ın eğittiğini medya neden yazmıyordu? Yoksa TSK’da bu maksatta mı zayıflatıyordu?

 

“Orduların şansı var mı?” yazısında Ardan Zentürk Türkiye’de artık Milli, bağımsız ve güçlü bir ordunun gereksizliğini, çünkü zaten NATO’nun, ABD ve AB’nin küresel hâkimiyetinin yeterli hale geldiğini söylemekteydi.

“Türkiye’nin, geçmişte yapıldığı ileri sürülen bazı askeri darbe planlarını tartıştığı, hatta, ordusunun generallerinin yüzde 10’unu bu tür iddialar üzerine cezaevine koyduğu bir dönemde, dünyanın, Arap ayaklanmalarına gösterdiği tepki önemli. Yaşanılanlar, iki gerçeği ortaya koydu: 1. Ülkelerin hiçbirinin artık “iç işleri” gibi bir kavramı yoktur, her iş herkesi ilgilendirmektedir. 2. Dünyanın hiçbir ordusu, halkına karşı ateş açamaz, kötü davranamaz ve tabii ki darbe yapamaz.

Önce, hafızamızı tazeleyelim: Tunus’ta halk ayaklandı, diktatör direnir gibi oldu, ordu, anında halkın yanına geçti, durum normale döndü, diktatör kaçtı. Mısır’da ordu, halka ateş açmayacağını daha birinci gün ilan etti, Mübarek istifa etti, halk ve dünya kamuoyu Mısır ordusuna demokrasiye istikrarlı geçiş için 6 aylık siyasi kredi açtı, ülkede her şey normalleşti. Kaddafi elindeki silahlı kuvvetleri halka karşı kullandı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi acil toplantıya çağrıldı!..

Libya’daki yönetimin sivil halka karşı geliştirdiği “kıyım politikası” karşısında Birleşmiş Milletler’in bu kadar hızlı hareket etmesi, hatta, ülke üzerinde tüm uçuşların yasaklanmasına dönük bir girişimi başlatması tarihi önemdedir.

Artık bir ordu, kendi toprakları üzerinde sivillere bomba yağdırma şansına sahip değildir.

“Küresel sistem” orduları kontrol altına almıştır.”

Hüseyin Gülerce, Bush’un “BOP’u yerine Obama’nın BOP’unu tercih ettiklerini, yani Bush’un Kazık gibi dayatmaları” yerine “Obama’nın ‘nazik lokmalarını’ benimsediklerini ve ‘ILIMCI BOP’ çoktan hazır hale geldiklerini belirtiyordu.

“Benim anladığım şudur: Bush’un Büyük Ortadoğu Projesi (BOP’u) güce, kuvvete, gözü dönmüşlüğe dayanıyordu. Şimdi Obama’nın BOP’u devrededir.

Obama yönetimi, Amerikan çıkarları açısından bölgeye neşter vuruyor. Zaten, bu coğrafyada, halkın diktatörlere karşı tepkileri yakından takip ediliyordu. İnsanların sokağa dökülmesi hiç de zor değil. Ortada bir organizasyon olduğu besbelli ama organizatörler görünmüyor. Bu, ancak profesyonel eller tarafından başarılabilir.

ABD, bölgeye demokrasinin gelmesini neden istesin?

Terör tehdidini azaltmak için bölgedeki radikal İslamî grup, cemaat ve güçlerin, demokratik sistem içinde, yeni sürece entegre olmalarının sağlanmasıdır.

Benim tezim şöyle: ABD, birkaç yıldır, bugün ayaklanmaların yaşandığı ülkelerin din adamları, kanaat önderleri, medyası ile sıkı temastadır. Önümüzdeki aylarda, ABD’de, neoconlarla birlikte olmayan Yahudi lobisi atağa kalkabilir. Mevcut İsrail politikaları yerine, Filistin’in tanınması ve kalıcı barış için yeni adımlar atılabilir. Sağlanacak İsrail-Filistin barışı, ABD’ye ve Batı’ya yönelik terör tehdidini azaltacaktır.

Bu plan ya da hesapların içinde Türkiye nerededir, bilmiyorum. Ancak AK Parti örneği ve Türkiye’de muhafazakâr-dindar büyük kitlenin, demokrasi ile İslam’ın bir arada olabileceğini gösteren tecrübesi, bölgedeki demokratik değişimi etkileyecektir. Bu da Türkiye’nin Ortadoğu, Afrika ve Türk cumhuriyetleri için önemini ve değerini artıracaktır.”

Önümüzdeki 12 Haziran seçimleri, sadece Türkiye’yi değil, bölgemizi de etkileyecektir. Haydi hayırlısı…”[1]

Amerikancı–Fethullahcı Yazarlara göre: Küresel güçlere uyumlu demokrat köleler yetiştirmek gerekiyordu.

Kim yönetmeli?” sorusuna iştah, heyecan ve hızla “şu, bu” cevabını yapıştırmadan önce “yönetme-yönetilme” işinin mahiyetini ve boyutlarını sorgulamak doğru olur. Yönetenlerin “doğru” olmasını, olmasa bile “en az zararı” vermesini sağlamanın yolu, “yönetme yetkisinin iyi ellerde olması”ndan çok, “az yönetilmek”ten geçer. Hiçbir reşit insanın ve hiçbir insan toplumunun bütünüyle yönetilmeye ihtiyacı yok. Yönetme yetkisi verilenler, okumuş da olsalar okumamış da, A görüşüne de inansalar B görüşüne de, sınırlı otoriteye sahip olabilmelidir. Yani devlet iktidarı (politikacı, bürokrat, meclis, her kamu kurumu, merkezî idare, yerel yönetim vs.) sınırsız güce ve yetkiye sahip olamaz. Doğal haklar ve sivil özgürlükler tarafından çizilen aşılmaz sınırlar içinde hareket etmek zorundadır. Yönetme meşru alanı içinde her bireyin kendisini etkileyecek her mahalli ve genel kararın alınması sürecine sonuç verecek etkililikte katılma hak ve yetkisine sahip olması gerekir. Yöneticilerin, hangi meşruiyet temelinde çalışıyor olursa olsunlar, asla aşamayacakları sınırlar olduğunu bilmesi ve bu sınırları kabul etmesi yönetme hakkının onlara emanet edilebilmesinin ilk ve vazgeçilmez şartı sayılmalıdır.

Bir soruyla ve cevabıyla bitireyim. Bu çizgiyi kabul etmeye kim daha istekli ve yetenekli: Entelektüeller mi ortalama insanlar mı? Cevap aşikâr: Özgürlükçü gelenekten gelen ve etkilenenleri hariç tutarsak, ortalama insanlar sınırlı, sorumlu, yani demokratik yönetime aydınlardan daha çok sempati duyar görünüyor. O zaman, Allah, toplumları kendini toplumun velinimeti zanneden cahil aydın mukallitlerinin şerrinden ve şirretliğinden korusun desek, herhalde, çok şey istemiş olmayız.[2]

Diyen Fethullahcı Zaman yazarı açıkça artık ülkelerin, ABD ve Siyonist lobileri güdümüne girmiş kiralık kuklalar tarafından yönetilmesini ve halk diye küresel hegemonyaya teslim olmuş demokrat köleler üretmek gerektiğini öğütlüyordu.

 

İslam Alemi Asil ve Bilge Liderine ve Adil Düzenine Hasretti.

Arap – İslam Devrimlerinin üç yüz yıl önce yaşanması gereken sürecin ancak 21. yüzyılın eşiğinde yaşandığını ve Ortadoğu halklarının bu gelişim sürecine dâhil edilmeyerek özellikle sömürgeci Avrupalılar tarafından bir kenarda tutulduklarını görüyoruz. Bunların yüzyıllık işgal, ardından yarı sömürge olarak yaşamalarına izin verdikleri ve kukla liderlerle yönetilmesine göz yumdukları Ortadoğu halklarının bugünkü ayaklanmalarına destek vermelerine kanmamak gerekir. Onların dostlukları çıkarlarıyla orantılıdır. Çıkarlarına ters düştüğü yerde bırakın halkı, uzun yıllar ilişki kurdukları ve destekledikleri kralların ülkelerine sığınmasına dahi izin vermezler.

Batıların bugün demokrasiyi dillendirmelerine de inanmamak gerekir. 90’lı yıllarda Cezayir’de FIS iktidara geldiğinde cuntaya destek verip meşru yoldan iktidara gelmiş bir hükümeti devirenler yine bunlardır.

Ortadoğu’daki bu ayaklanmaların en güçlü yönü halka dayanması ve yine en zayıf yönü ise lidersiz olmalarıdır. Zira halkın dizginlenemez duygularından hareketle çıkan bu ayaklanmalar, ABD ve Avrupa tarafından yatağından farklı bir yöne çekilebilme ihtimalini içinde barındırmaktadır.

Bugün ardı ardına yıkılan kukla yönetimlerin ardından CIA’da çalışan iki yüz elli bin ajan teyakkuza geçmiş durumdadır. Allah’ın hesabı karşısında alt üst olan hesaplarını sorgulamaktadırlar… ABD ve Avrupa’nın Ortadoğu halklarının ayaklanmalarına temkinli yaklaşmalarının nedeni olayların gelişim seyri hakkında henüz tam bir yargıya varmış olamamalarıdır.

Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarından en çok korkan ve endişe duyan hiç kuşkusuz İsrail’dir. Bu bağlamda İsrail’in Mısır’daki ayaklanmanın arifesinde kabinesini toplayıp, Mübarek’e destek çıkmasını unutmamak gerekir.

Aslında Ortadoğu’daki halk ayaklanmasını bir devrim olup-olmamasının ötesinde bir sosyal değişim süreci olarak algılamak ve şehirleşen/burjuvalaşan köylülerin ayaklanması olarak algılamak gerekir. 80’li yıllarda Refah Partisi’nin yüksek oranda oy alması dolayısıyla bir takım duyarlı kesimler telaşa kapılmıştı. O dönemde Refah Partisi Genel Başkanı Başkanı Prof. Dr. Necmeddin Erbakan; “Köylülerimiz köyde Demirel’e oy verir ama şehre geldiğinde kandırıldığını anlar ve bize oy verir” diyerek gerçekte Refah Partisi’nin oylarının yükselişinin sosyolojik açıklamasını yapmıştı. Ortadoğu ülkelerinin yaşadığı ayaklanmalar aslında sosyolojik bir değişimin göstergesi olmaktadır. Köyden şehre göç ve küreselleşmenin getirdiği özgürlük alanıdır.”[3]

Hz. Peygamber Efendimiz (SAV)

“Ey Sevban! Köylerde (Issız ve bakımsız yerlerde) oturma. Çünkü köylerde oturan mezarlıklarda oturan gibidir.” (Buhari Edebül Müfred Bak:263) hadisi şerifi de, İslamiyet’in bedevilik değil medeniyet dini olduğuna, sosyal ve siyasal şuur kazanmak için Kentleşme ve kenetleşme ihtiyacına vurgu yapmaktadır.

 

Arap – İslam Dünyasında Diktatörlüğün Bitişi.

Şu an Arap dünyasında yaşananları ‘devrim’ kelimesinden aşağıda bir kelimeyle tanımlamam mümkün değil. Bazıları dil noktasında sıkıntıya düşmemek için devrimi hafifletmeye çalışsa da bu devrim, insanın kendisine ve geçmişe karşı yaptığı bir devrimdir. Bilincin, beklentilerin, direniş araçlarının ve protestonun devrimidir. Ayrıca sloganlar, kavramlar ve söylem dilinin devrimidir. Uydu kanallarında başını uzatan yüzleri değişim, reform ve gelişim söylemleri ikna etmiyor. Bu yüzler hep birden tek bir slogan atıyorlar: ‘Halk, rejimin düşmesini istiyor’ bu devrimler dış güçlerin ve çevrelerin hesaplarını pek de umursamadı, bu kesimlerin desteğine bel bağlamadı. Bu devrimler, bütün zayıf ve çifte standartlı kanaatleri ve Batılı değerleri suya düşürdü. Tunus örneğinde olduğu gibi iş bazen özgürlük ve demokrasi değerlerine karşı açık işbirliği derecesine kadar vardı. Fransa Dışişleri Bakanı Michele Alliot-Marie, Tunus polis güçlerini, göstericileri bastırmak için eğitme teklifinde bulunmuştu. Yedincisi, bu devrimler Arapların devrimlerin istisna tutulması yönündeki söylemini bitirdi. Bu minval üzerine de Batılı siyasiler, akademik ve araştırma kurumları İslam ile demokrasi, Arap kültürü ile özgürlük talebi arasında kesin bir zıtlaşma olduğu teziyle çokça övünüyorlardı. Şu an oryantalistlerin bizi boğduğu, halklarımızı, Arap ve İslam ümmetimize zulmettikleri bu söylemler ve klişeler suya düştü. Kanımca Arap dünyasında şu an yaşananlar, Arap dünyasındaki siyasi sistem arama yöntemlerini ve demokratik dönüşüm deneyimlerini yeniden şekillendirecektir. Umman gazetesi El Vatan 23 Şubat 2011

Sarkozy’nin ‘basit’ ziyareti başlamadan krize dönüşmekteydi!

Avrupa’da Türkiye karşıtı cephenin başını çeken Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin ilk Türkiye ziyareti, tartışmaların gölgesinde başlıyor. Başbakan Erdoğan’ın Paris ziyaretinde “yeni Türkiye’yi görmesi” için davet ettiği Sarkozy’nin Türkiye’de sadece 5–6 saat kalacak olması, diplomatik krize yol açıyordu. Erdoğan, Fransız haber ajansı AFP’ye yaptığı açıklamada, ziyaretin Türk-Fransız dostluğunun seviyesine yakışmadığını söyleyip, Sarkozy’yi G–20 dönem başkanı olarak değil ‘Fransa Cumhurbaşkanı’ sıfatıyla ağırlamak istediklerini belirtiyordu. “Türkiye ve Fransız-Türk ilişkileri bundan daha fazlasını hak ediyor.” şeklinde sızlanıyordu.

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, AB Üyeliği Konusunda Açık Konuşuyor Ve: “Tam Üyelik Olmaz!” Deyip Kestirivermişti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile görüşen Sarkozy, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğine gayet açık sözlerle karşı çıktı. Fransız Cumhurbaşkanı, “Tam üyelik olmaz başka bir yol bulunmalı.” Diyerek “AB’nin istikrarını bozmayacak ve Türk halkını küçük düşürmeyecek” bir formül bulunması gerektiğini savunuyordu.

 

Diktatörlerin Batılı Efendileri

Petrol denince akla ülkeler Ortadoğu ülkeleri geliyordu. Kanıtlanmış ham petrol rezervinin yüzde 61,4’ü Ortadoğu’da bulunuyordu. Bu ülkelerinden en büyük petrol rezervlerine sahip hem de en büyük petrol üreticisi ve ihracatçısı olan Suudi Arabistan’ın yaklaşık 37 milyar ton kanıtlanmış rezervi bulunuyordu. Bu ülkeyi 19 milyar ton ile İran, 15,5 milyar ton ile Irak, 14 milyar ton ile Kuveyt ve 13 milyar ton ile Birleşik Arap Emirlikleri takip ediyordu.

Dünyanın en büyük petrol üreticisi de günlük 10,5 milyon varil petrol üreten Suudi Arabistan. Rusya günlük 10 milyon varil, ABD 7 milyon varil, İran 4,5 milyon varil ve Çin 3,8 milyon varil petrol üretiyordu. Dünya petrol rezervleri açısından 5. sıradaki Birleşik Arap Emirlikleri üretim sıralamasında günlük yaklaşık 3 milyon varille 8’inci sırada yer alıyordu. Kuveyt de 14 milyar tonluk rezervine karşılık günde sadece 2,7 milyon varil petrol üretebiliyordu. Verilere göre, dünyanın en büyük petrol tüketicisi günlük 20,7 milyon varille ABD oluyordu. ABD’yi, 7,8 milyon varille Çin, 5 milyon varille Japonya, 2,8 milyon varille Hindistan ve 2 milyon 699 bin varille Rusya takip ediyor. En fazla petrolü ABD, Çin ve Japonya tüketiyor ve ithal ediyordu. Türkiye ise dünyanın en çok petrol ithal eden 13. ülkesi konumunda yer alıyordu.

2003’teki Amerikan işgalinden sonra en az 115 milyar varille dünyanın en büyük üçüncü kanıtlanmış petrol rezervine sahip Irak’ta petrolün rantını kimler yedi bakalım: 17,8 milyar varil kapasiteli Rumeyle petrol sahasının işletme hakkını İngiliz BP ve Çin CNPC ortaklığı alıyordu. 12,6 milyar varil rezerve sahip Mecnun Petrol yatağı Shell ve Malezyalı Petronas konsorsiyumunun oluyordu. 12,8 milyar varillik rezerve sahip Batı Kurna petrol sahasını Rus Lukoil ve Norveçli Statoil konsorsiyumu alıyordu.

İslam ülkelerinin başlarına konan diktatörler, batılı efendilerinden aldıkları komisyonlarla servetlerini gizli banka hesaplarında, altın, mevduat, menkul ve gayrimenkul olarak biriktirerek saltanatlarını devam ettirirken, batılı efendilerinin çıkarlarını korumayı da sürdürüyordu. Ortadoğu’da özellikle İslam ülkelerinde 30-40 yıl süren diktatörlüklerin bu kadar uzun sürmesinin sebebi batılıların menfaatlerine uygun olduğu içindi. Petrol yatağı olan bu ülkeleri bir kişi ya da ailenin elinde tutarak sömürmek daha çok işlerine geliyordu ve daha kolaydı. Afganistan, Irak, Mısır, Libya gibi ülkeler 50-100 yıl önce demokratik bir rejime geçseydi, muhtemelen bugün BP, Shell gibi uluslar arası petrol devlerinin yerine her ülkenin kendi milli petrol şirketleri olacaktı.

Batı ülkeleri, bugüne kadar Ortadoğu ülkelerindeki diktatörler sayesinde hem hammadde kaynağını ucuz olarak elde etti hem de o ülkelerdeki Müslüman nüfusu kontrol altında tutarak siyasi ve ekonomik gücünü muhafaza ediyordu. Müslüman nüfusun ekonomik ve siyasal güç olarak sahneye çıkmasının dünyadaki istatistikleri nasıl değiştireceğini yakında göreceğiz.

Avrupa kuşe kağıdından yapılan kaplanların birer birer devrilmesiyle potansiyel olarak sıkıştırılan ve güçsüzleştirilen Müslüman nüfusun toplumun her alanında yeniden sahne alması Siyonistleri korkutuyordu. Bundan sonra Ortadoğu’nun kaymağını yiyen batılı şirketler, sömürgeci Avrupa ülkeleri için zor dönem başlıyordu.

Onlara demokrasi, bize enflasyon düşmekteydi.

BİZİM petrol hesabımız 2011 için yılın başında şöyle: Varili 79.9 dolar, toplam petrol faturası 10.6 milyar dolardı. Libya’daki ayaklanma bu hesabı bozuyordu. Sadece bizim için değil, bütün dünya için dengeler değişiyordu. Petrol fiyatları hızla artıyor, Petrolün varili şu anda 120 dolara fırlıyordu. Bizim petrol faturası bir anda 17 milyar dolara yükseliyordu. Aslında, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın vurguladığı gibi, Libya’nın dünya petrol üretimindeki payı yüzde biri geçmiyordur. Libya’daki isyanın dünya petrol fiyatlarına böylesine yansıması petrol ihrac eden ülkelerin fırsatçılığı oluyordu. Petrol fiyatının artması, arkasından doğalgaz ve elektriğin artması, bizde iğneden ipliğe bütün fiyatların artması anlamına geliyordu. Yani Arap ülkelerine, bu arada Libya’ya gelecek demokrasi, bize enflasyon olarak geri dönüyordu!

 


[1]
h.gulerce@zaman.com.tr
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2]
a.yayla@zaman.com.tr
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[3] M. Kurtoğlu Milli Gazete

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi