Anasayfa » ATATÜRK, BEDİÜZZAMAN VE ORDU

ATATÜRK, BEDİÜZZAMAN VE ORDU

Yazar: yonetici
0 Yorum 231 Görüntüleyen

ATATÜRK, BEDİÜZZAMAN VE
ORDU

Bediüzzaman Said Nursi, çağımızın en büyük âlimlerinden ve sağlam hadis
ve haberlerle müjdelenen büyük devrim ve değişime alt yapı ve ön hazırlık
görenlerden, çok önemli bir şahsiyettir.

Kendisi Kürt kökenlidir. Ancak bütün himmet ve hizmetini Türkiye’ye ve
aziz milletimize vermiştir.

“Türk olan bir tek Hulusi’yi, binlerce cahil kürde değişmem… Binlerce
gafil kürdü, birer Türk olan Asım, Refet ve Hüsrev’e mukabil görmem”[1] diyecek kadar ırkçılık düşüncesinden
uzak bilinmektedir. Türk devletine, milletine ve askerine, aşk derecesinde
bağlı birisidir. Ve zaten en birinci ve bahtiyar talebesi olan Elazığlı Hacı
Hulusi (Yahyagil) Bey’de, Çanakkale, Kafkas ve Milli Mücadele gazisi olan
şerefli bir Albay emeklisidir.

Bizim kanaatimize göre, Atatürk konusunda bir “İltibas-karıştırma”
mevzubahistir.

Atatürk, Tanzimattan beri ülkenin hayati kurumlarını ele geçiren ve bütün
dünyada hâkimiyetlerini hissettiren Siyonist Yahudiler ve Sabataist dönmelere
rağmen, hiçbir hareketin başarılı olmayacağını sezmiş ve onların yanında ve
yolunda görünerek, en azından zahiri ve resmi planda Anadolu’yu kurtarmayı ve
Türkiye Cumhuriyetini kurmayı hedeflemiştir. Ve tabi yıllar sonra fark edilen
bu çok ince siyaset ve stratejisinde; Sabataist dönmeleri ve Siyonist
Yahudileri bile uzun zaman inandıracak gerçekçi bir rol üstlenmiştir.

O’nun bu dâhiyane rolünü fark edemeyenlerin: “Türkiye’mizi Siyon ülkesi,
milletimizi Yahudi kölesi” yapmaya çalışan hıyanet şebekesine duydukları haklı
nefret ve tepkiyi bazen, onların elebaşı görünümündeki Mustafa Kemal’e
yöneltmelerini çok dikkatli tahlil etmelidir.

Bakınız, Bediüzzaman bu konuda şunları söylemektedir:

“Lozan antlaşmasından sonra, İngiltere Avam Kamarasında, kendisine
yöneltilen “Türkler’in istiklalini (bağımsız cumhuriyetlerini) niçin tanıdınız?
Eğer, böyle olacaktıysa, bunca savaşı ve zayiatı niçin yaptınız?” Diye yükselen
itirazlara, Lord Gürzon şu cevabı vermiştir:

“Çünkü işte asıl bundan sonra Türkler, bir daha eski satvet (Kuvvet) ve
şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları Kur’an ve İslam yolundan
koparmakla, ruh ve maneviyat cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz”

Demek ki Mustafa Kemal ve İsmet’in razı oldukları durum, Türk milletini
manen ve İslamiyet yönünden öldürme ve yok etme planıdır”

“İslam dinine ve ümmetine hıyanet eden o dehşetli şahsın, önemli bir
kuvvetinin ve ekibinin Yahudiler olacağı yolundaki hadis ve haberlerin
doğruluğunu; Lord Gürzon ve Hayim Naum gibileri ortaya koymaktadır”[2]

Bu sözlerden de açıkça anlaşılıyor ki, Bediüzzaman, Yeni Türkiye
Cumhuriyetinin perde arkasındaki Yahudi ve dönme hıyanetini herkesten önce
sezmiş, ancak Atatürk’ün de onlardan birisi olduğunu zannetmiştir.

Hâlbuki Atatürk en güçlü bulunduğu, muzaffer bir komutan ve Cumhurbaşkanı
olduğu bir dönemde, Bediüzzaman’ı defalarca Ankara’ya davet etmiş, hürmet ve
rağbet göstermiş, çok önemli ve yetkili görevler vermek istemiş ve bütün
bunlara rağmen Bediüzzamanın çok sert ve ters tepkilerinin asıl niyetini
bildiği için olacak ki, kendi fıtratına hiç uygun düşmeyecek şekilde, yine de
sabır ve sükûnetle karşılık vermiştir.

Bakınız, Bediüzzamanın Mısır’daki El-Ezher üniversitesine karşılık, hatta
içinde müsbet ilimlerle dini ilimlerin birlikte okutulacağı ve bütün Asya’daki
Müslümanların ilmi ve İslami yüksek öğretim merkezi olacağı; Türk, Kürt, Arap,
Acem, Hint, Çin gibi farklı kavimlerin kaynaşacağı Türkçe, Kürtçe ve Arapça’nın
birlikte konuşulup okutulacağı bir “Medresetüz Zehra”yı Van ilimizde kurmak
istediğinde, Ankara Büyük Millet Meclisin deki 200 mebustan, başta Mustafa
Kemal’in de bulunduğu 163 mebus, şimdi trilyonlar değerinde olan 150 bin Lira
tahsİsat vermeyi kabul etmişlerdir.”[3]

Bediüzzaman Osmanlının son dönemlerinde İstanbul’daki Dar’ul-Hikmet azası
iken batılı barbarların Çanakkale’ye hücumu üzerine “Hutuvat-ı Sitte” isimli
gaddar zalimlerin yüzüne tüküren risalesi, daha sonra İstanbul’u işgal eden
İngiliz başkomutanına okutulunca, oldukça hiddetlenmiş ve Bediüzzaman hakkında
idam kararı vermiştir. Ancak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ve özellikle Kürtler
arasında çok sevilen ve sayılan Bediüzzamanın öldürülmesi halinde, aşiretlerin
isyan edeceği ve İngilizlerin Anadolu’yu parçalamak üzere düşündükleri
Kürdistan hayalinin suya düşeceği endişeleri hatırlatılınca bundan
vazgeçmiştir.[4]

İşte Bediüzzaman’ın bu kabiliyet ve karakterini iyi bilen Atatürk, onun
kıymetini ve ehemmiyetini taktir ederek, defalarca Ankara’ya davet eder.
Bunların birkaçına olumsuz cevap veren Bediüzzaman, sonunda yakın dostu Van
valisi Tahsin Beyin de ısrarıyla Ankara’ya gider ve Mecliste ayakta alkışlarla
karşılanır. Bir müddet Hacı Bayram civarında ikamet eden Bediüzzaman, pek çok
mebusun namaza başlamasına, Mecliste daha büyük bir mescit açılmasına öncülük
eder.

Ancak bu arada mebuslar arasında namaz ve dindarlık konusunda şiddetli
münakaşa ve münazaralar da başlamıştır.

Bunun üzerine Atatürk, Bediüzzaman’a: “Sizin gibi kahraman bir Hoca bize
çok lâzımdı. Bu yüzden sizin yüksek fikirlerinizden istifade etmek niyetiyle
buraya çağırdık… Ama siz, gelir gelmez en önce, namaza yönelik şeyler konuşup
yazmakla işe başladınız ve maalesef aramızda ihtilaf çıkardınız…” deyince,
üstad hiddetlenerek ve sert cevaplar vererek Ankara’dan ayrılmıştır.[5]

Bu tür karşılık ve karışıklıklara hiç tahammülü olmayan Atatürk’ün, yine
Bediüzzaman’ı saygı ve sükûnetle dinlemesi ve hoş görmesi oldukça dikkat
çekicidir ve üzerinde durmak ve düşünmek gerekir.

Yine bizim kanaatimize göre Atatürk, Siyonist dönmelerin milleti
dinsizleştirme faaliyetlerine karşı, Bediüzzaman’dan yararlanmak istemiştir.
Çünkü O’nun geçmişte İttihat Terakkiyle münasebeti ve Abdulhamid’e karşı
muhalefeti, böyle bir hizmette, gizli hıyanet komitelerine karşı da oyalayıcı
bir fırsat doğurabilecekti…

Ancak Bediüzzaman’ın, “Beyin eğitiminden önce Beden eğitimi” yaptırmak
cinsinden bir davranışı ve önce namazla işe başlaması, Atatürk’ün bu girişimini
başlamadan bitirdi. Ve yine yeri gelmişken bir kanaatimizi daha belirtelim ki:
Bediüzzaman’ın Sultan Abdulhamid’i önce müstebid (İstibdatçı ve Zorba) ve
baskıcı zannetmesi, Mason cemiyeti olan İttihat Terakkiyi, hürriyet ve adalet
fedaîleri bilerek içlerine girmesi ne ise; Atatürk’ü, devleti ve cumhuriyeti
ele geçiren hıyanet ekibinin başı olarak görmesi ve hatta dönmelerin damadı
olan ve Anıtkabiri yaparak ve Atatürk’ü koruma kanunu çıkararak, Mustafa
Kemalin tabulaştırılıp Siyonistler tarafından istismarına ve Türkiye’nin
Amerikanın yarı sömürgesi yapılmasına çalışan Adnan Menderesi bir İslam
kahramanı ilan etmesi de, aynı “İltibas” (özü biri birinden farklı, ama yüzü
çok yakın ve benzer şeylerin karıştırılması) hadisesidir.

Üstelik Bediüzzaman Atatürk’e ilişilmemesi gerektiğini söylemekte ve
Ankara’daki davranışından dolayı pişmanlık göstermektedir:

“Beni Ankara’ya istediler, gittim. Gidişatları benim ihtiyarlık
hissiyatıma uygun gelmedi. “Bizimle beraber çalış” dediler.

“Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor. Sizinle beraber çalışamaz.
Fakat size de ilişmez” cevabını verdim.

Evet, ilişmedim, hatta ilişenlere de iştirak ve meyil değil, belki
teessüf ettim. (Mustafa Kemal’in aleyhine çalışanları asla hoş görmedim) Çünkü
İslam Milliyetçiliğinin gelenekleri lehinde yararlanılabilir (Atatürk gibi)
acip, (hayret verici) bir askeri dehayı (maalesef benim sert tepkilerim) bir
derece bu ananelerin aleyhine dönmesine bir vesile oldu.

Evet, ben, özellikle reisicumhurda muannid (inatçı ve kararlı) bir deha
hissettim ve (kendi kendime söz verip) dedim:

“Bu dehayı kuşkulandırıp İslami ananelerin aleyhine çevirmek caiz
değildir.” Onun için elimden geldiği kadar dünyalarından çekildim ve
karışmadım.”[6]

Ama bazıları, Atatürk’ün Bediüzzaman’a karşı bu ilgisini, “O’na
Milletvekilliği, üniversite öğretim görevliliği, Şeyh Sünusi gibi umumi Anadolu
vaizliği gibi önemli hizmet tekliflerini “onun nüfuzundan, (etkinliğinden)
kendi hesabına yararlanmak istiyor. Bediüzzaman’ı susturmak ve kendine bağlamak
istiyor.”[7] Şeklinde
değerlendirmiştir.

Hâlbuki tarafsız ve ön yargısız bir şekilde ve dikkatle incelenirse, bu
olaya bizim bakış açımızla yaklaşılabileceği de görülecek ve hak verilecektir.

Elazığ Palu kazasındaki Şeyh Sait Efendi’nin, Van’daki Bediüzzaman’dan
“sizin nüfuzunuz kuvvetlidir… Yardımınız gereklidir” diyerek yapmayı
tasarladığı isyan hareketine katılmasını isteyen mektubuna: “Türk milleti asırlardan
beri İslamiyet’e hizmet etmiş ve çok âlimler-veliler yetiştirmiş necip bir
millettir. Bunların torunlarına ve ehli imana kılıç çekmek caiz değildir. Siz
de sakın böyle bir işe girişmeyiniz ve bu teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Ülke
dâhilinde silahla değil, islahla neticeye gidilir. Millet irşat ve tenvir
edilmelidir.”[8] Şeklinde
cevap vermesine rağmen, kaderin sevkiyle ve Risale-i Nurun yazılması
hikmetiyle, Isparta’nın ıssız bir kasabası olan Barla’ya sürgün edilmiştir.

Bediüzzaman ve Ordu:

Kahraman Türk ordusuna çok değer veren ve sürekli övgüyle bahseden
Bediüzzaman:

“Ben bu milletin bahadır ordusunun milyonlarca efradını, eratını ve
subaylarını samimiyetle seviyorum, hürmet ve haysiyetlerini, elimden geldiği
kadar korumaya çalışıyorum.

Ama benim garazkâr ve mason muarızlarım ise, bir tek adamı sevmek ve
yüceltmek bahanesiyle, Türk ordusunun şehit olan ve hayatta bulunan milyonlarca
mensubuna hıyanet ve hakaret ediyor…

Bana hücum edenlerin tek bahanesi “Mustafa Kemal’e itirazım ve dost
olmadığım”dır.

Hâlbuki o beni taltif etmek (itimat ve itibar göstermek) ve bütün Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’ya resmi yetkili umumi vaiz olarak göndermek üzere Ankara’ya
çağırmıştır.”[9]

Bediüzzaman; geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki milyonlarca mensubuna
hayran ve hayırhah olduğum “Bin seneden beri cengâverliğini, gaziliğini ve hak
peresliğini dünyada gösteren ve ispatlayan… Kur’anın bayraktarlığını kılıçlarıyla
ve kanlarıyla imzalayan[10] bir
ordunun bir tek kumandanına, yanlış ve haksız bulduğum davranışları yüzünden
karşı çıkmam bahane edilerek, bana bu denli hücum ve hakareti hak ediyor muyum?
Diye sormakta ve aslında Atatürk’ün istismar ve suistimal edildiğine parmak
basmaktadır.

Bu arada, biz de merak edip soruyoruz: Geçmişte ve günümüzde “Atatürk’e
dil uzatıyor. Rejimi tehye atıyor” gibi bahanelerle Müslüman düşünür ve din
adamlarına yapmadıklarını bırakmayan asker ve sivil sahte Atatürkçüler, şimdi,
ABD’li Siyonist Yahudi Graham Fuller’in “Atatürk’ün düşünceleri kendi çağı için
gerekliydi. Bugün artık geçerli değildir. Zaten Türkiye bir ulus ta değildir.
Türkiye ulusal kimliğini, yörüngesini ve dünyadaki yerini, yeniden gözden
geçirmelidir. Türkiye diniyle barışmalı, ılımlı İslam’la hoş geçinmelidir.”[11] Şeklindeki hezeyanları karşısında
niye susmaktadır? Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin temellerine dinamit
koyan Siyonist ve emperyalist kafirlerin önünde secdeye kapananlar, sadece
sahtekar değil, aynı zamanda satılıktır…

Ve zaten Atatürk’ün asıl niyetini ve hedefini sezen dış güçler ve
Sabataist dönmeler, O’nu mason doktorları eliyle zehirleyerek genç yaşta ölüme
yollamış ve bunu bilen Atatürk “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz…” diye
feryat etmeye mecbur kalmıştır.[12]

Aziz Türk milletinin ve Devletinin maddî ve manevî iki güçle ayakta
kalacağına inanan Bediüzzaman:

“İşte;

1- Haysiyet-i askeriye (yani ordunun onuru, değeri, gücü ve kuvveti)

2- Hamiyet-i İslamiye (İslam ve iman gayreti) ve Şeriat-ı Muhammediye
(Kur’an’ın bütün insanlığa getirdiği adaleti) bir terazinin iki kefesindeki
Ağrı dağı ile Sübhan dağı gibi iki dengeye benzer.”[13] Diyerek,
ordunun önemini ve değerini ortaya koymaktadır.

Ve yine kendi kanaatlerini yüzüne karşı söylediği halde, fikre ve ilim
ehline hürmetinden dolayı Atatürk sükût geçmiş ve müsamaha göstermişken daha
sonra, o mason zındıkların tahrikiyle sıradan bir subayın, hatta onbaşının
kendisine hakaret etmesi karşısında, Bediüzzaman haklı teessüflerini açığa
vurmakta ve “Sait Nursi, devlete başkaldırıyor” bahanesiyle mazlumlara zarar
gelmesin diye bütün bunlara katlandığını anlatmaktadır.[14]

Bu durum, Atatürk’ün Bediüzzaman’ın nüfuzundan korktuğu veya yararlanmaya
çalıştığı zannını da boşa çıkarmaktadır.

Çünkü üstadın da teessüf ve teessürle ifade ettiği gibi; sıradan bir
karakol çavuşunun bile hakaret etmeye kalkıştığı ve hiç kimsenin sahip
çıkamadığı bir zatın geniş çevresinden ve etkinliğinden korkulacağını söylemek
tutarlı bir iddia olmaktan uzaktır.

Öyle ise, bize göre Atatürk’ün, Bediüzzaman’a yaklaşımında daha başka
amaçlar aramalıdır.

·   Yurdumuzun barbar batılılarca işgali sırasında ve
mütareke yıllarında; istila kuvvetlerine şiddetle ve cesaretle karşı çıkıp
direnen ve Milli Mücadeleye ve Atatürk’ün Ankara Hükümetine taraftarlık
gösteren[15]

·   Anadolu hareketine karşı İngilizlerin dayatmasıyla
Damat Ferit Hükümetinin, Şeyhülislam Dürrizade imzasıyla yayınladığı “Bunlar
İsyan etmiştir. Öldürülmeleri gerekir” fetvasını “Müslüman halkı Kuvay-ı
Milliye aleyhine kışkırttığı” için kabul etmeyen, Ankara Müftüsü Rıfat
Börekçinin fetvasını destekleyen[16] ve
“Zıt kavramlar yer değiştirmiştir; Zulme adalet, Cihada isyan, esarete ise
hürriyet adı verilmiştir” diyerek Atatürk’ün başlattığı Milli Mücadeleyi cihat
ve hürriyet hareketi kabul eden

·   “Ankara’da mevcut 200 mebustan 163 mebusun imzası ile
150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde aynı Üniversite (Üstadın Van’da
kurmayı tasarladığı Medresetüz zehra) için vermeyi kabul ve imza ettiler.
Mustafa Kemal de içinde idi.”[17]la
Atatürk arasında bazı konularda yanlış anlaşılmaların olabildiğini söylemek,
acaba birtakım kimseleri niye böylesine huysuzlaştırmaktadır?
 diyerek
Atatürk’ün ve Ankara Hükümetinin, kendisinin hayırlı teşebbüslerine destek
verdiğini dile getiren Bediüzzaman’

Hatta Hz. Üstat Yeni Said döneminde ve Kastamonu’da bulunduğu süreçte
yazdığı “İnna Eateyna” sırrında: “12–13 sene sonra İslamiyet’e darbe vuranların
başlarında öyle müthiş bir patlayış olacak ki kıyamete kadar unutulmayacak”
mealindeki İstihrac-ı cifri çok geniş bir dairede olduğu halde; nur müjdesi
sırrının aksine olarak; dar bir dairede ve hususi bir hükümette tatbik etmek
suretiyle,fikrim o geniş daireyi ihata edemeyerek, o hakikatin suretini
değiştirmiş…”(Kastamonu Lahikası 27.Mektup Ehemmiyetli, fakat bir derece
mahremdir) diyerek, bazı işaret ve beşaretleri karıştırdığını ve bu kusur ve
karıştırmalarından dolayı manevi sıkıntılara uğradığını, kendileri de itiraf ve
ifade buyurmaktadır.

Ama her şeye rağmen, müjdelenen ve hasretle beklenen Mehdiyet
Medeniyetinin en önemli destek ve dayanağının yine Asil Türk ordusu olacağını
haber veren Bediüzzaman şunları söylemektedir:

“Gariptir, hem çok gariptir (hayret edilir ki) yedi yüz sene boyunca
İslamiyetin ve Kur’an’ın elinde Şeref-şiar (Şan ve şerefle şöhret bulan),
barika-asa (Şimşek gibi parlayan) bir elmas kılınç olan Türk milletini ve
Türkçülük (düşüncesini), muvakketen (geçici bir dönem) İslamiyetin bir kısım
Şeairine (Ezan, Kur’an, İmam-Hatip, başörtüsü gibi dinin simgelerine) karşı
kullanmaya çalışır. Fakat (tam) muvaffak olamaz (sonunda) geri çekilmeye
(mecbur kalır) (Çünkü) “Kahraman ordu, dizginini onun (masonluğun, Siyonist ve
sabataist gurubunun) elinden kurtarıyor” (ve kurtaracak) diye, (hadis)
rivayetlerden anlaşılıyor.”[18]

Evet, Yunanistan’ın Stratejik Araştırmalar Enstitüsü eski başkanı
Korgeneral Tagaris tarafından yazılan ve ABD Chicago’da Hıristiyan
Siyonistlerin Armegeddon yayın evinde 1978’de basılan ve ücretsiz dağıtılan
kitabında:

“Biz Türklerin canavar derecesinde barbar bir ırka mensup olduğumuzu…
Anadolu’da farklı din ve kökenden milyonlarca insanı katledip, şimdi kendimize
ait olmayan topraklarda oturduğumuzu… Öyle 50 milyon falan değil, Kürtler,
ermeni ve Rum asıllılar sayılmazsa nüfusumuzun 20 milyonu zor bulduğunu…

Tarihi adaletin bu Türk vahşetini temizlemek üzere; Anadolu’da yeniden
Kürdistan’ın, Ermenistan’ın ve Pontus İmparatorluğunun kurulmasının şart
olduğunu.”[19] Yazarken…

Ve yine Avrupa konseyinin 26 Nisan 2003 tarihli kararında ve 6’ncı ve
12’nci maddelerinde “siyasi çözüm” diye, azınlık saydığı Kürtlere ve diğer
kökenlere her türlü haklarının verilmesini zırvalarken, hala AB’ye girmeye can
atan NATO kafalı gafillere… Başbakan iken, Kuvvet komutanlarının atama
görüşmelerini ve MGK’daki gelişmeleri Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu ve Hasan Cemal
gibi sicili bozuk gazetecilerle konuşup değerlendirecek kadar seviyesini
alçaltan Bilderbergci Mason Mesut Yılmaz gibi siyasilere…[20]

Emin Çölaşan’ın 27 Mart 2003 tarihli köşesinde “Bu süreçte beni ürküten
bir şey var. Genel Kurmay Başkanının kişiliğinde, toplumun güvendiği tek kurum
olan Silahlı kuvvetlerin yıpranmasından endişe ediyorum” dediği…

28 Mart 2003 de Mustafa Balbay’ın ise: “Acaba yurt dışında ve NATO
kışlasında on sekiz(18) sene kalmasının etkisiyle mi, ülkemizin
hassasiyetlerine ve dengelerine batı gözüyle bakıyor?” diye hayret ettiği bazı
generallere rağmen…

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında, Yarbay rütbesiyle komutanı olduğu
Kocatepe muhribinin, Genel Kurmaya gönderdiği yanlış mesajlar yüzünden Yunan
savaş gemisi zannedilerek bizim jetlerimizce vurulup batırılmasına sebep olan…
Kocatepe muhribimizle en az 60 (altmış) Mehmetçiğimizi deryanın dibine batıran…
Ama kendisi denize atlayan, nasıl bir tesadüfse, bu savaş ortasında oralarda
güya avlanan İsrail balıkçı gemisi tarafından bulunup kurtarılan.. Ve bu
olaydan sonra hızla yükselip Oramiral olan, hatta bir ara Genel Kurmay
başkanlığına oynayan ve 28 Şubatın meşhurlarından sayılan… Emekli olunca da
Korkmaz Yiğit gibi devlet soyguncularına katiplik yapan bazı kahramanlara…

Korgenerallikten emekli edilince MHP’ye girip Devlet Bahçeliye danışman
olan ve Amerikanın Irak işgaline karşı çıkanlara şiddet ve hiddetle saldıran
ve: “Amerika Afganistan’daki batağı kurutamaz” dediler. Bak adam gitti, iki
günde halletti orayı… Irak savaşında da aynı şeyler söylendi… “Neymiş;
gelmesinler, gitmesinler, bölgede bilmem neler olurmuş…” Adam geldi vurdu,
yerleşti… Ve Amerika bir daha buradan gitmez”[21] Diyen
ve ABD’nin işgal ve işkencesine sevinen milliyetçi danışmanlara rağmen…

Kurmay Albay rütbesiyle 1978–80 arası Kara Harp Okulu öğrenci Alay
komutanı iken, 500 Harbiyeliden 400 kadarını, bölücü ve yıkıcı faaliyetlerinin
tespit edilerek bu kutsal ve Milli kurumdan atılmasını sağlayan…

Ege ordu komutanlığı sırasında, 3 Haziran 1997 gecesi İzmir’e giden ve
Hikmet Köksal, Güven Erkaya, Ahmet Çörekçi ve Teoman Komanla birlikte; gizli
güçlerin dayatmasıyla Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın yönetime
el koyup, Erbakan hükümetini devirme teklifine; 3’ncü Ordu komutanı Atilla
Ateşle beraber cesaret ve dirayetle karşı çıkarak, masonik merkezlerin bu
oyununu bozan… Ve Genel Kurmay Başkanı olduğunda da, birçok davet almasına
rağmen Amerika’ya gitmeyip, Çin, Hindistan, Pakistan, Japonya ve Rusya’ya
ziyaretler yapan ve ABD-AB emperyalizmine karşı Türkiye merkezli yeni bir
oluşumun sinyallerini yakan Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi asaletli, haysiyetli,
cesaretli ve Milli düşünceli “baş tacı”larımız vardır.

Harp Akademilerindeki bir konuşmasında “AB’ye mahkûm ve mecbur değiliz.
Bir ütopya uğruna ülke geleceğimizin ve güvenliğimizin tehye girdiğini göz ardı
edemeyiz… Hatta gerekirse ülke ve bölge yararımız ve Milli çıkarlarımız için
İran ve Rusya ile irtibat ve ittifaklar kurabiliriz” anlamında tarihi ve
talihli tespitler ve tembihler yapan Tuncer Kılıç gibi paşalarımız vardır…

Elazığ’daki 8’nci Kolordu Komutanlığından tanıdığımız ve 1995 Ekiminde
Antalya’da yapılan uluslar arası Güvenlik ve işbirliği konferansında: “Daha ne
zamana kadar ulusal çıkarlarımızı göz ardı etmek pahasına, ABD’nin çıkarlarına
hizmet edeceğiz?”

TSK ve Türkiye, Kraldan ziyade kralcı kesilip, kendi savunma
ihtiyaçlarını bir kenara itip, NATO direktiflerinin esiri olmuş gibiyiz…

“Biz bu yanlış zihniyetin cezasını, hazırlıklı olmadığımızdan dolayı
Güneydoğudaki terör mücadelemizde çok acı şekilde çekmişiz” Diye
haykırışlarını hatırladığımız Sabri Yirmibeşoğlu gibi mert, metin ve Mümin
komutanlarımız vardır.

Atilla İlhan’ın yerinde tespitiyle, “dönemin İngiliz Büyükelçisi ve mason
Reşit Paşanın birlikte hazırladığı ve Tanzimat-ı Hayriye diye toplumun
aldatıldığı süreç aslında, Müslüman Türklerin çözülmesi ve Barbar batılılarca
fikren ve fiilen esir edilmesinin en somut adımıdır. “En az yüzde on hain
kontenjanımız vardır” ve emperyalist güçler içimizdeki bu hainler eliyle
ülkemizi kontrol altında tutmaktadır.

Mustafa Kemal, bu çözülme sürecinin hızını azaltmaya ve dahiyane bir
manevra ile hain masonları oyalamaya ve hiç değilse sınırları belirli bir vatan
parçasını kurtarmaya çalışmış ve başarmıştır.

“Atatürk, rejimi Cumhuriyet olan Milli bir devlet kurmak… Ve İslam-Ümmet
kültüründen süzeceği Milli ve medeni bir kültür temeline oturtmak amacını
taşımıştır. Atatürk her türlü mandacılığın ve Batılılara dayanmanın
karşısındadır.

İsmet İnönü ile aralarındaki uyuşmazlığın esas nedeni bu noktada
aranmalıdır. İsmet İnönü mandacıdır. Tam hürriyetten değil, dış himayeden
yanadır. Ve en son Hatay sorunu sırasında Atatürk’le araları tamamen açılmış ve
Mustafa Kemal, İsmet İnönü’yü Başbakanlıktan uzaklaştırmış ve ölünceye kadar
yanına yaklaştırmamıştır.

Ve Atatürk’ten sonra onun ölümüne sebep olan hain güçler (masonlar ve
dönmeler) tarafından İnönü hiç hesapta yokken Cumhurbaşkanı yapılmış ve
uydurduğu Kemalizm safsatasıyla Atatürk’ün başlattığı Milli, yerli ve
haysiyetli bir dönemi kapatmış, Tanzimatla başlayan çözülme sürecine yeniden
hız kazandırmıştır.

Anadolu’yu parçalama planı olan “SEVR” ameliyatının yapılabilmesi için,
Milletimizi narkozla uyuşturma aşaması sayılan “LOZAN”ın gizli maddeleri bir
bir tatbikata sokularak, ülkemizdeki etnik ve dini çatışma ve yozlaşmanın
yolları açılmıştır.

Emekli General Sabri Yirmibeşoğlu’nun ifadesiyle: 650 yıllık bütün
Osmanlı idaresinde Doğudaki isyan sayısı sadece 14 (on dört) iken, bu bölücü ve
yıkıcı amaçlı ve dışarıdan kışkırtmalı ayaklanma sayısı Cumhuriyet döneminde
25’i (yirmi beş) bulmaktadır.

Ve daha beteri, TSK ve AKP’nin boş vermişlik havası içinde sırıtan
işbirliği gafletiyle: Irak’ta güvenliğimizi ve geleceğimizi karartan gelişmeler
yaşanmakta… Türkiye bölgeden dışlanmakta… “Kırmızı çizgilerimiz” diye tükürdüklerimiz
yalanmakta ve Türkmenler sahipsiz bırakılmaktadır.

Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci Seymour Hersh, İsrail`in, Irak`ın
kuzeyinde Kürtler`le işbirliği içinde operasyonlar yaptığını ve bu durumdan
Türkiye`nin çok rahatsız olduğunu yazmıştır. Bağdat`taki Ebu Garib
hapishanesindeki işkence skandalını ortaya çıkaran Hersh, İsrail istihbarat ve
askeri yetkililerinin şu sırada KUZEY IRAK`TA AYRILIKÇI KÜRTLER`LE BERABER
ÇALIŞTIĞINI ve bazı OPERASYON`lar için KUZEY IRAK`A GİRDİĞİNİ açıklamıştır.

New York Times`ta çıkan başka bir habere göre, Iraklı ayrılıkçı Kürtler,
o topraklarda yüzyıllardır yaşayan kardeşlerimizi, Türkmenler`i, evlerinden
silah zoruyla çıkartıp mülteci durumuna düşürüyor, arazilerine el koyuyor ve
bölgenin demografik-siyasi haritasını değiştiriyor… Böylece Kürtler`in
hakimiyet alanlarını güneye genişletmeyi amaçlıyor.

·   En büyük tehnin, Türkmeneli Kerkük`te olduğuna dikkat
çeken gazete, Kürt liderlerin petrol açısından çok zengin bu şehri bölgesel bir
Kürt başkenti yapmak istediklerini de yazıyor.

·   Halen 10 bin civarında Kürt`ün, Kerkük`ün hemen
dışında kamp kurduğunu ve şehre girmek için Amerikalı yetkililere baskı
yaptığını belirten New York Times, etnik bir çatışmanın (YANİ BİR TÜRKMEN
KATLİAMININ) olabileceğine dikkat çekiyor Kerkük`te kent dışında kamp kuran 10
bin Kürt her an şehre girebilir ve her an bir TÜRKMEN KATLİAMI olabileceğini
haber veriyor.

·   Son 2 ayda Irak`ta yapılan suikastlarda tam 12 Türkmen
lideri öldürüldü, haberimiz bile olmadı. Çünkü masonik medya bunları yazmadı…

·   Uzun yıllardır Amerika`da yaşayan Türk mühendis-mimar
ve bilim adamlarının kurduğu etkili sivil toplum örgütü MİM, geçtiğimiz
perşembe günü[22] N.York`ta
bir panel düzenledi, panelde konuşan Washington Institue`nun Türkiye Masası
Sorumlusu Soner Çağaptay`ın konuşması büyük önem taşımaktaydı:

·   `Kerkük ve diğer şehirlerden sürülmüş olan on binlerce
Türkmen, artık evlerine dönmek istemektedir. Bu geri dönüş süreci planlı olarak
gerçekleştirilmediği takdirde, Kürtler`in “siyasi ve askeri” üstünlüğü
karşısında Kerkük yeni bir etnik temizleme kampanyasına maruz kalarak safi bir
Kürt şehrine dönüşebilecektir. Şu anda Türkiye`nin tutumu çok önemli. 30
Haziran itibariyle oluşmaya başlayacak yeni Irak`ta, Türkmenler`in Kürt
grupların cebri altına girmesi olasılığı yüksektir. Bu nedenle ilgili olaylar
“ACİL” takip edilmesi gereken bir gelişmedir.

Türkmenler herhangi bir tehdit ya da baskı altında kalırlarsa bu Türk
kamuoyunu harekete geçirecek bir katalizör olacaktır. Böylesine bir gelişme
Ankara`yı Kuzey Irak`a tek taraflı olarak müdahale etmeye dahi itebilecek
olaylar silsilesini başlatacaktır..

·   Son iki cümleyi tekrar tekrar okuyunuz “Böylesine bir
gelişme Ankara`yı Kuzey Irak`a tek taraflı olarak müdahale etmeye dahi
itebilecek olaylar silsilesini başlatabilir“ diyor Çağaptay. İlaveten; bir de
PKK`nın artan terör faaliyetlerini hesaba katarsanız. Çoook kritik gelişmelere
yaklaştığımızı söylemek, bir kehanet sayılmamalıdır.[23]

Yunan Profesör’ün ilginç yorumu:

“Demokratik ilkelere ve insan haklarına saygı duyduğunu hâlâ beyan eden
Bush (Irak`a yaptığı `insani` girişimler, Uluslararası Af Örgütü tarafından
uluslararası bir suç ve medeniyetimize darbe olarak nitelendiriliyor)
demokratik ilkelere sahip tek ülke olduğundan, Türkiye modelini İslam dünyasına
lanse etmek amacıyla, başbakan Erdoğan’ı toplantısına davet ediyor.

Türkiye`yi “askeri mutlakiyetten, Batı tipi İslami demokrasiye geçirmek”
gibi bu büyük değişime soyunmuş olmasından dolayı, Erdoğan son Sovyet lideri
Gorbaçov`u anımsatıyor.

Hatırlanacağı üzere Gorbaçov, Marksizm ilkelerine dayalı sosyalist
sistemi değiştirmeye çalışmış ve haliyle ülke yapısı sarsılmıştı. Sovyetler
Birliği`nin dağılmasıyla ülkede yaşanan kaos sırasında Gorbaçov, Batı`nın
`sevgili çocuğu` olmuştu. Rus lider, uyguladığı demokratik reformların otoriter
yönetimin tamamen dağılmasına yol açacağını belki düşünmemişti. Ama Tayyip
Erdoğan hiç düşünemiyor”[24]

“Atatürk`ün istediği noktaya gelemedik”

1. Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon, bunları Kuleli Askeri Lisesi`nin
açılış töreninde yaptığı konuşmada söylemişti.

Ölümünden 66 yıl sonra Atatürk`ün istediği yere gelmeyi başaramadık.
Paşa`nın sözleri doğru. Aklı başında olan bütün Türkler bunu biliyor. Belki de
üzerinde milletçe hemfikir olduğumuz yegane düşünce budur.

Gazi Paşa, ilanihaye bizim başımızda bulunabilir miydi? Hayır… Bir gün
elbet bizi kendi başımıza bırakıp gidecekti. Gitti de…

Fakat bize yol gösterecek ilkeleri koyup da gitti.

Peki, biz ne yaptık? Önce iyi bir ağladık. Sonra her ölüm yıldönümünde
ağlayıp, sızlanmaya devam ettik. Atatürkçü olmayı kendimize ölçü olarak da
seçtik.

Bununla yetinmeyip, birbirimize Atatürkçülük propagandası yapmaya
başladık. Hatta kimin daha fazla Atatürkçü olduğu hususunda dövüşmeye bile
başladık.

Bugün geldiğimiz noktaya bakın. Birkaç dinci fanatik, birkaç tükenmiş
ideoloji kuyrukçusu hariç, herkes Atatürkçü kesilmiş… Atatürkçü olmayanları
toplasanız, bir stadyumu bile dolduramazsınız.

Öyleyse, bu muazzam Atatürkçü kitleye rağmen, Gazi Mustafa Kemal`in
istediği noktaya niçin gelemedik?

Doğru soru budur. Bunun üzerine kafa yorulmalıdır.

Bir millet toptan geri zekâlı, kalın kafalı ve kötü huylu olmadığına
göre, nasıl oldu da bizler ulaşmamız gereken noktaya ulaşamadık?

Biraz daha zum yapalım Kendilerine Atatürkçü diyenler, kabaca üç
sınıfa ayrılıyorlar.

Birinciler, Mustafa Kemal`in devrimciliğini hiç anlamayıp, yaptığı
inkilap ve yeniliklerle yetindiler.

İkinciler, Atatürkçülüğü bir kimlik ve egemenlik aracı olarak
kullandılar.

Üçüncüler ise, bu sürecin ruhundaki devrimciliğin sürdürülmesi
gerektiğini savundular hep;

Ezici çoğunluktaki birinciler hep seyrettiler. Onlar seyrettiği için
ikinciler egemen hale geldiler. Üçüncüler ise zaten azınlıktaydılar, hep
suçlanıp, dışlandılar.

Halbuki, Mustafa Kemal`in ulaşmamızı istediği yere gelebilmemiz için
onun çizgisini geliştirmemiz, paradigmaları değiştirme yeteneğini göstermemiz
gerekiyordu. Yapamadık. Özünde basma kalıpları reddeden bir devrimci süreci,
biz dar çerçevelere sokmakla büyük hata yaptık.

İroniktir ki, Atatürkçüler hep çoğunluktaydı fakat Atatürk`ün
devrimciliği işlemez hale gelmişti. Demek ki, bizim Atatürkçülük anlayışımızda
bir sakatlık vardı.

Nitekim bugün, memlekette hala binbir çeşit Atatürkçü kol geziyor. AB
emperyalisttir diyenler de Atatürkçü, AB`ye ortak olalım diyenler de Atatürkçü,
Devletçiler de Atatürkçü, liberaller de Atatürkçü…

Vatandaşlara Atatürkçülük kalıbı çizenler de Atatürkçü…

Sosyolojik, politik ve ekonomik evrim yasalarının dışına düşmüş kafalarla
Gazi Mustafa Kemal`in istediği noktaya ulaşmak mümkün değildi.

Ortada duran sonuç, bunun doğruluğunun ispatıdır.

Aksi halde Hurşit Tolon Paşa, açılış konuşmasında:

“Ne mutlu bize ki, ulu önderimizin önerdiği noktaya ulaşmayı başardık”
diyecekti. Ama maalesef sadece üzüntülerini ve endişelerini dile getirdi. Gazi
Paşa, sağ olsaydı belki bugün AB ile masaya oturmayı gerekli görmeyebilirdi.
Ama herhalde Türkiye, zaten AB değerlerine, refah seviyesine, demokrasiye, insan
hak ve özgürlüklerine ulaşmış olduğu için buna ihtiyaç duymayacaktı.[25]

 



[1] Barla
Lahikası Sh:1503

[2] Bak:
Emirdağ Lahikası Sh:1820–1821 Rİsalei Nur Külliyatı 2. Cilt Nesil Neşriyat

[3] Bak:
Emirdağ Lahikası 27.Mektup

[4] Tarihçe-i
Hayat İlk Hayatı Sh:2137

[5] Tarihçe-i
Hayat İlk Hayatı Sh:2138

 

[6] Said
Nursi Tarihçe-i Hayat. Eskişehir Hayatı

[7] Bak:
İlk Hayat Sh:2139

[8] Barla
Hayatı Sh:2140

[9] Emirdağ
Lahikası 27. Mektup

[10] Emirdağ
Lahikası 27. Mektup

[11] Hulki
Cevizoğlu Bütün Kaleler Zapt Edilmedi Sh:8

[12] Dünyanın
Gizli Yöneticileri Mehmet Öksüz Mavi Ay Yayınları

[13] Divan-ı
Harbi Örfi Sh:1925

[14] Emirdağ
Lahikası 27. Mektup Sh:1760

[15] Külliyat
Nesil Yay. 1. Cilt Sh:1080- Başbakanlığa mektup

[16] Bak.
Bediüzzamanın hayatı. Yeğeni Abdurrahman Nursi Sh. 106-107 Piran yay. İst

[17] Emirdağ
Lahikası 27. Mektup

[18] Beşinci
Şua 3. Küçük Mesele 3. Hadise

[19] Atilla
İlhan’la Birkaç Saat Hulki Cevizoğlu Sh:5-6-7

[20] Apolet-Kılıç
ve İktidar Faruk Mercan 4. Baskı Doğan Kitap Sh:33

[21] Apolet-Kılıç
ve İktidar Faruk Mercan Sh:258

[22] Bak:
www.m-i-m.org

[23] Akşam
22.06.2004 Güler Kömürcü

[24] Radikal
07.06.2004 (Atina Siyasi Bilgiler Fakültesi Uluslar arası İlişkiler Profesörü,
Yunan Gazetesi Elefteros Tipos, 30 Mayıs 2004)

[25] Sabah
/ 10 09 2004 / İlker Sarıer


BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi