Anasayfa » ZAMAN GAZETESİ’NİN İSLAM’LA SAVAŞI

ZAMAN GAZETESİ’NİN İSLAM’LA SAVAŞI

Yazar: yonetici
0 Yorum 172 Görüntüleyen

ZAMAN GAZETESİ’NİN İSLAM’LA SAVAŞI

 

Ilımlı İslamcılar” da, Radikal Şeriatçılar” da aynı odaklarca besleniyordu!

 

Ülkemizdeki ve yeryüzündeki “sağcı”ları da, “solcu”ları da, faizci kapitalist nizamı da, vahşi komünist sapkınlığı da, “ılımlı İslamcı”ları da, “katı şeriatçı”ları da, dolaylı şekilde hep aynı Siyonist Yahudi mahfillerin besleyip yönettiğini anlamadan, milli ve insani hedeflere ulaşmak imkânsızdır. Bu hareketler içindekilerin “iyi niyet ve hizmet gayreti” bu gerçeği değiştirmeye yeterli olmamaktadır.

 

Zaman Gazetesi İslam’a gizli savaş mı açıyordu?

 

Ilımlı İslamcı ve Fetullahçı Zaman yazarı Şahin Alpay, 06 Ekim 2011 tarihli “Ölüm cezası insan haklarına aykırı” yazısıyla açıkça Kur’an’a ve İslami kurallara savaş açıyor ve Din istismarcı Zaman okurlarından maalesef tıs çıkmıyordu:

 

“Bugün BM'ye üye 193 ülkeden 95'inde idam cezası kalktı; 8'inde özel durumlarla sınırlı; 49'unda en az on yıldır uygulanmıyor; sadece 41 ülkede mevcut. En çok sayıda idam cezası uygulayan ülkelerin başında Çin, İran, Suudi Arabistan, Kuzey Kore gibi diktatörlükler ve ABD geliyor. ABD'de 50 eyaletten 14'ünde kalktı. 50 Avrupa ülkesi içinde sadece Belarus'ta idam cezası var. Avrupa Konseyi'nin (Rusya dâhil) 47, Avrupa Birliği'nin 27 üyesi (ve 5 aday ülke) içinde sadece Letonya, savaş zamanı ile sınırlı olarak, cezayı koruyor.

 

Avrupa Konseyi ve AB üyeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ek protokoller ve AB Temel Haklar Bildirgesi ile idam cezasını kaldırdı. Türkiye'nin de dâhil olduğu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 26 Eylül 2007'de aldığı kararla 10 Ekim tarihini “İdam Cezasına Karşı Avrupa Günü” ilan etti. 10 Ekim'de yalnız Avrupa'da değil, bütün dünyada idam cezasına karşı kampanya yapılıyor.

 

Dünya ülkelerinin çoğu, uygar ülkelerin de hemen tamamı idam cezasını kaldırdı. Niçin? Bunun başta gelen gerekçeleri şunlar: 1) Temel insan haklarından olan yaşam hakkına aykırı. Caniler öldürebilir, ama devlet öldüremez. 2) Caydırıcı değil. İdam cezası olan ülkelerde daha az cinayet işlenmiyor. 3) Çağdaş adalet anlayışı “göze göz, dişe diş” ilkesine dayanmıyor. Örneğin işkenceciler işkence görme cezasına çarptırılmıyor, tecavüzcülere ceza olarak tecavüz edilmiyor. 4) İdam edilen birçok mahkûmun sonradan suçsuz oldukları ortaya çıktı. İdam cezasının telafisi mümkün değil. 5) Adil değil, çünkü güçlü avukatlar tutup kendilerini iyi bir şekilde savunamayan dar gelirli sanıkların bu cezaya çarptırılmaları daha yüksek olasılık.

 

Siyasi suçluların, bu arada PKK lideri Abdullah Öcalan'ın idamı meselesine gelince: Öcalan'ın hayatta olmasının iç barışın sağlanmasındaki öneminin bilincinde olmalı ki Başbakan, MİT'e tüm PKK liderleri gibi onunla da görüşülmesi talimatını verdi. İdam cezasının siyasi caniler açısından caydırıcı olamayacağı da muhakkak, çünkü onlar ölümü göze alarak yola çıkıyor.”

 

Bu Fetullahçı Zaman yazarı:

 

a) “Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azap vardır.”

 

“Ey temiz akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara: 178-179)

 

“Eğer ceza verecekseniz, size verilen cezanın misliyle ceza verin ve eğer sabrederseniz, andolsun bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl: 126) ayetleriyle sabit olan “Kısas” ve “misliyle cezalandırma” hükümlerini çağdışı saymakta ve idamın, “uygarlığa ve insanlığa aykırı” olduğunu söyleyip saçmalamaktadır.

 

b) “Göze, göz, dişe diş” ilkesinin

 

“Biz onda, onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir kefarettir. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır.” (Maide: 45) ayetiyle Tevrat’tan naklen Kur’an’ın da kabulü olarak emredildiğini bile bile, bunu “çağdaş adalet anlayışına sığmayan” bir kural olduğunu savunup küstahça İslam’a saldırmaktadır.

 

c) Yazısını Zaman Gazetesi yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın:

 

“Yanlış anlaşılmasın, idam cezası tekrar getirilsin demiyorum. Ancak tartışılması gerektiğini düşünüyorum” anlamındaki sözleri üzerine yazan Şahin Alpay’a hiçbir yanıt verilmemesi, Fetullahçıların nasıl laytlaşıp ılımlaştıklarını ve Dinlerarası Diyalog safsatasının İslam’ı nasıl yozlaştırdığını ortaya koymaktaydı.

 

d) Zaman Gazetesi’nin Ali Bulaç gibi Kur’an Meali hazırlamış İslamcı aydınları ve Hayrettin Karaman gibi AKP uleması, neden acaba “Kısasta hayat ve huzur vardır” diyen Kur’an’a “çağdışı ve uygarlığa aykırı” diye saldıran Fetullahçı yazarlara karşı, bu denli “kör, sağır ve dilsiz” davranmaktaydı?

 

Lütfen hatırlayalım. Fetullah Gülen Zaman Gazetesi’nde yayınlanan Ramazan Bayramı mesajında:

 

“Belki bazıları rahatsız olabilir. Diyalogdan da, hoşgörüden de rahatsız olanlar var ve bunu Müslümanlık adına yapıyorlar. Bu tür yaklaşımlar, insanlığa huzur, barış ve dostluk getirmez.

 

Yoksa vahşetin bu denli tırmandığı bir dönemde, atom bombalarının ve nükleer başlıkların, insanlığa karşı kullanıldığı bir dönemde, İslam ve cihan sulhu temsilcileri, bu meseleyi ele almazlarsa insanlığın yarısı ölebilir” diye merhamet edebiyatı yapmaktaydı.

 

Şimdi sormak lazımdı:

 

1- Fetullah Gülen’in “cihan sulhunun temsilcileri” gördüğü Müslümanlar mıydı, yoksa Amerika mıydı? (Çünkü daha önce, “dünya gemisinin kaptanlığına, büyük Amerikan halkının layık olduğunu açıklamıştı)

 

2- Eğer hala bu inançtaysa, ortada bir saptırma ve sahtekârlık vardı, çünkü elinde “atom bombaları ve nükleer başlıkları” bulunan Avrupa ve Amerika’ydı ve bunları mazlumlara karşı kullanan da onlardı.

 

3- Ve bu zalim ve emperyalist odaklar, her ne hikmetse Fetullah Gülen’e sığınma imkanı ve Ilımlı İslam’ı yayma fırsatı tanımaktaydı!?

 

4- Zaman yazarı Şahin Alpay’ın “çağdışı ve uygarlığa aykırı” saydığı ve böylece İslam’a savaş açtığı idam cezasını hala ve en fazla uygulayan ülke ise, tanrı diye tapındıkları Birleşik Amerika’ydı.

 

Fetullah Gülen İngiliz “Allenby”nin misyonunu mu üstleniyordu?

 

Aslan Bulut yazmıştı:

 

“İngilizler Birinci Dünya Savaşı’nda Arapları nasıl kandırmıştı?

 

Bu konuyu Atatürk’ün hayatını “biyografik roman” tarzında yazan ve “Küçük Anılarda Büyük Sırlar” gibi muhteşem bir eser ortaya koyan Nurten Arslan şöyle anlatır:

 

“İngilizlerin uydurduğu rivayete göre, tam altı yüz yıl evvel yaşamış İslam bilgini Muhiddini Arabi, büyük bir kerametle: ‘Çöle tatlı su aktığı zaman yeni bir nebi gelecek ve Araplar hürriyete kavuşacaktır.’

 

Bu uydurma senaryo gereği önce Muhiddini Arabi’nin “Nil’den çöle su geleceğini haber verdiği” bir ay her tarafta anlatılır ve rivayet Muhittin Arabi’ye ait gibi gösterilince hemen herkes inanır. Bir süre sonra İngiliz ajanlar, Muhiddini Arabi’nin ‘Nil’den çöle su geldiğinde, yeni bir Mehdi çıkacak ve Arapları hürriyetine kavuşturacaktır’ dediği işlenmeye başlamıştır.

 

Bu arada ajanlar, İngiliz komutan Allenby’nin adını çarşıda pazarda sık sık ‘En nebi’ diye telaffuz edip yaymaktadır. Bazı saf Araplar sonunda (Yahudi asıllı İngiliz subayı) Allenby’nin, Muhiddini Arabi’nin bahsettiği Mehdi-Nebi olduğuna şartlandırılmıştır.

 

Yeni kurtarıcı Allenby, hemen ‘Cihad-ı Mukaddes’ ilan ederek, ‘Allah ve Hz. Muhammet aşkına’, topraklarını karış karış savunmaya çalışan Türk birliklerine karşı, kandırdığı Arapları saldırtır.

 

İngilizlerin hazırladığı bu şeytani senaryo, Osmanlı devletini kökünden sarsacak ve İsrail’in kurulmasını kolaylaştıracaktır.

 

Peki, bugün Dindar Türkler nasıl kandırılmaktadır? Bir örneğini birkaç gün önce tespit ettim ve hayretler içinde kaldım:

 

35 yaşlarında, üniversite eğitimli, beş vakit namazında, pırıl pırıl bir gençle konuşuyordum. Dini konular açılınca, “Hıristiyanlar ve Yahudi din adamları arasında bulunan ruhaniler”den ve onların Müslümanlığa hizmetlerinden söz etmeye başladı. Ben de “bunlar uydurma şeylerdir. Türklerin saf ve samimi İslam anlayışını bir kenara bırakıp, CIA’nın hazırladığı yalanlara kanmayın. CIA’nın 21’inci yüzyıldaki en büyük projesi, İslam’ı dönüştürüp yozlaştırmaktır” diyecek oldum, aldığım cevap karşısında şaşırdım:

 

Dedi ki, “Ağabey, sen bu konuları bilmiyorsun. CIA’nın içinde gizli Müslüman generaller var. Amerikan Kongresi’nde de gizli Müslümanlar var. İşte asıl orada büyük bir dönüşüm olacak ve yeni bir dünya kurulacak” demeye başladı.

 

“ABD’nin Irak ve Afganistan’da (ve şimdi Libya’da) Müslümanları katletmesini bu Müslüman generaller mi sağladı acaba?” diye hiç düşünüp taşınmamıştı.

 

35 yaşında, üniversite eğitimli bir genç, böyle bir akıl tutulmasına maruz kaldıysa, eğitimsiz milyonlarca insan daha kolay yöntemlerle kandırılamaz mıydı?

 

(İşte Fetullahçılarca) CIA ile ilişkiler ve Amerika’ya teslimiyet işte böyle meşrulaştırılıyordu.

 

Bir taraftan da “Türk subaylarının dinsizliği” propaganda edilirken, öte yandan Amerikan ordusundaki gizli Müslüman komutanların reklamı yapılmaktaydı[1]”

 

Şimdi açıkça sormamız ve yanıtını bulmamız gerekiyordu:

 

Acaba Fetullah Gülen Hocaefendi, Yahudi asıllı İngiliz subayı Allenby’nin misyonunu mu üzerine almıştı?

 

Ama asıl bilinmesi ve ona göre hareket edilmesi gereken konu şuydu:

 

Fetullah Gülen gibi “ılımlı İslamcı”ları da, Bin Laden gibi “Katı Şeriatçı”ları da, aynı Siyonist odaklar kullanmaktaydı. Yani“Ilımlı İslamcı”lar da, “Radikal Şeriatçı”lar da Siyonizmin maşalarıydı:

 

Siyonist Yahudinin Çift Yanlı Oyunu: “Amerika Üzerinden Bankacılık/ İslami Cihat Üzerinden Bankacılık” kime yarıyordu?

 

CIA Direktörü Robert Gates Amerika üzerinden radikal İslamcılara para sağlayan bankayı: Bank of Crooks and Criminals International (Uluslararası Suçlular ve Dolandırıcılar Bankası) olarak niteleyip, Siyonist Yahudiyi gizlemek istemiştir.  Oysa kendileri silah tüccarlarının ve uyuşturucu ticareti yapanların samimi bir ortağı gibiydi. Üçüncü Dünya diktatörlerinin ve CIA'nın da. Bush ailesinin ve diğer etkin Washington çevrelerinin maiyetindeydi. En büyük hissedarları Birleşik Arap Emirlikleri şeyhleriydi. Sonunda bir jüri BCCI’nın ‘kurumsal stratejisini’ para aklamak olarak nitelendirdi ve kuruluşun yirmi yıllık bir süreçte iç ettiği para (yani 9,5 ila 15 milyar dolar) tarihin en büyük banka dolandırıcılığını belirledi. Üstüne üstlük, bu paranın büyük bölümü hiç geri dönmedi. Bu kütlesel dolandırıcılık açığa çıkartıldığında başta olan George H. W. Bush yönetimi bankanın peşine isteksizce ve ancak New York Bölge Savcısı Robert Morgenthau'nun suçlamaları resmiyet kazanınca düştü. Ama soruşturma dünyaya yayılmış olan ve hesap sahiplerinin kimliklerinin yasa yaptırımcılarından gizlenebildiği yetmiş kadar finans merkezinden çalışan offshore sistemine asla değinmemişti. BCCI’nın suç içeren girişimlerini yöneten Basra Körfezi para babalarına da öyleydi. Bush ailesinin ve müttefiklerinin dünyanın en suçlu bankasını önce nasıl kullandığını, Türkiye’ye gelip Başbakanı öven John Perkins şöyle özetlemişti:

 

Bank of Credit and Commerce International 1972’de Pakistanlı bir banker olan Ağa Hasan Abedi tarafından ve petrol zengini Abu Dabi devletinin ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin hükümdarı Şeyh Zayed bin Sultan al-Nahyan’ın desteğiyle gerçekleşti. Hisselerin dörtte biri oluşumdan başlarda ayrılan, ama yolsuzluk şüphelerini dillendirmeyen Bank of America'ya aitti. BCCI 1970'Ii yılları dünyanın gelişmekte olan kesimleri üzerinde güç pekiştirerek geçirdi ve ardından büyükler ligine bir sıçrama yapmaya karar verdi.

 

“Takva” isimli Siyonist Banka kuruluyor ve Bin Laden gibilere destek sağlanıyordu!

 

Birleşik Devletlerin para hareketinin izini sürecek, dünya terörizmini takip etmeye çalışan Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerinden olan Norman Bailey,  1981'de referansların BCCI’ya yöneldiğini fark ediyordu. NSC bankanın teröristlere, Birleşik Devletler teknolojisinin onaylanmayan şekilde Sovyet bloğuna verilmesini de içeren aktarımlara, silah satışına ve finans piyasalarının manipülasyonuna bulaştığını, bununla da kalmayarak silah kaçakçılığında, gerilla hareketlerinde, ambargo ve boykotların delinmesinde de parmağı olduğunu öğreniyordu. BCCI yasadışı silah ticareti yapanlara düzenli olarak sahte doküman ve teminat mektubu sağlıyordu.

 

Dürüst araştırmacı Bailey ayrıca BCCI ile CIA arasındaki ilişki sayesinde silahların rengârenk burkalarla birlikte satıldığını anlıyordu. Benim Peşaver’e gitme nedenimse, o sırada sınırın hemen ötesinde süren ve Birleşik Devletlerin dolaylı katıldığı savaşı incelemek oluyordu. Müslüman militer hiziplerin en köktencisi olan Hizb-ı İslami'nin önderi Gulbeddin Hikmetyar'a akan gizli para ve silahın aslan payının Amerikalılardan ve onların Suudi ortaklarından geldiğini öğreniyordu. Öğrendiğim başka bir şeyse, aktarımda aracı konumunu ele geçirmiş olan Pakistanlı subaylarını Afganlı Taliban’a ve Bin Laden grubuna gitmesi amaçlanan silah ve nakdin üstündeki kaymak tabakasını onlar yiyordu.

 

(Hikmetyar gibi Afgan Mücahit önderleri, Rus işgaline karşı “Deryaya düşen yılana sarılır” misali bir mecburiyetle ve vatanlarını savunma (cihat) gayretiyle, Amerikan yardımına razı oluyor, ama Siyonist ve emperyalist akreplerin kıskacına bir düşen bir daha kolay kolay kurtulamıyordu. Onlardan bağımsız milli bir kararlılık gösterenler ise Burhaneddin Rabbani gibi suikastla ortadan kaldırılıyordu. İ.S.)

 

On yıl sonra, ben gizli offshore bankacılık sistemi üstüne odaklanmaya başlarken, BCCI’nın bölgesel kara operasyonlara karışmış her unsur için bir tür merkez bankası haline geldiğini, silah ve uyuşturucu tacirlerinin, mücahitlerin, Pakistanlıların ve CIA’nın paralarının, bu kuruluştaki hesaplar üstünden çevrildiğini öğrenmenin pazar payı erişimi arayışında olan Amerikalı iş dünyası analizcilerini nasıl hayrete düşürdüğünü gördüm.

 

CIA'nın parası Birleşik Devletlerden Nassau'daki el-Takva Bankası'na, oradan Barbados'a, Karaçi'ye ve İslamabad'daki BCCI'ya geçiyordu. Anlamı “Allah korkusuyla günahlardan korunma” olan TAKVA kelimesini kendine isim seçen banka, aslında tuğladan, sıvadan, tasarruf sahiplerinden ve hizmetlerden oluşma gerçek bir banka değildi. İslami kılıflı cihadı finanse etmek üzere kurulmuş bir kabuk kuruluştu; en basit ifadeyle, yolsuzluklara karışmış Banco Ambrosiano'nun (yani Vatikan'ın bankasının) bir yan kuruluşu olan İsviçre menşeli Banca del Gottardo'da açılmış bir irtibat hesabından başka şey değildi. Banco Ambrosiano'nun kendisiyse 1982'de müşterilerinin hesaplarından bir milyar dolardan fazla para yağmaladıktan sonra kapılarını kapatmıştı. (Bu öykü Baba III filmindeki ünlü komploya da ilham vermiştir) BCCI tüm bunların yanı sıra, uyuşturucu ticaretinden ve Pakistanlı askerlerle devlet memurlarının topladığı rüşvetlerden gelen paraları da çalıştırıyordu.

 

Bir BCCI operasyonu Usama bin Ladin'e daha sonra Amerika'ya karşı açacağı cihatta kullanacağı offshore kara finans eğitimini almasını sağlamıştı. Ve CIA, öğrencisinin kapasitesinin çok iyi farkındaydı. Birleşik Devletler ajanları 11 Eylül ertesinde doğrudan el-Takva'nın İsviçre, Lichtenstein ve Nassau’daki operasyonlarının üstüne gidip hepsini kapattı. İsviçre polisi el-Takva'nın başkanı ve radikal İslamcı Müslüman Kardeşliği üyesi olan Yusuf Mustafa Nada'yı sorguladı.”[2]

 

İşte tam bu noktada, İngilizce:

 

Global Dialogue Center (Küresel Diyalog Merkezi) www.globaldialoguecenter.com,

 

Ve yine:

 

MoveOn.Org www.moveon.org

 

Adreslerine giren duyarlı okurların ve araştırmacıların, Türkiye’de Dinlerarası Diyalog ve hoşgörü edebiyatının öncülüğünü yapan Fetullahçıların, hangi Siyonist odakların küresel hâkimiyet planlarına, bilerek veya bilmeyerek hizmet ettiklerini çok daha net görüp anlayacaklardır.

 

Zaten yıllar önce Siyonist Yahudi John D. Rockefeller ve birkaç arkadaşı New Jersey ve Delaware eyaletleri yönetimlerini, varlıklı yatırımcıları kollayan ve 'yetkilendirici' olarak bilinen kanunların, devlete vergi geliri (ve politikacılar için de avanta) sağlayacağına ikna edip ABD’yi ele geçirdi. Onları kısa sürede başka eyaletler izledi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da, IMF ve Dünya Bankası yetkililerinin dünyanın her tarafında ülkeleri özelleştirme programlarına, deregülasyona ve borç almaya zorlamalarıyla birlikte kamu yararını hiçe sayan politikalar her ülkeye yerleşti. Eski rakiplerini satın alan büyük holdinglerin tekelci kolları da dünyanın her köşesine erişti.[3]

 

Pentagon 150 milyar dolarlık rekor düzeyde kara bütçe istiyordu!

 

Aviation Week dergisi Pentagon'un rekor mahiyette 150 milyar dolarlık gizli (kara) bütçe istediğini söylemiştir. Bu, önceki yılın rakamlarına göre % 13’lük bir artışı temsil etmektedir. Pentagon'un gizli operasyonlar bütçesi artık İngiltere, Fransa ya da Japonya'nın tüm askerî bütçelerini geçmiştir.”[4] Bu 150 Milyar doları Pentagon ve CIA, BOP gibi projeler çerçevesinde, başta Türkiye olmak üzere diğer İslam ülkelerine ve mazlum milletlere yönelik gizli operasyonlar için kullandığı bilinmektedir.

 

İnsanların televizyonda aşağılanmalarını övebilen, işten çıkarılmalarıyla dalga geçebilen Donald Trump gibi Rockefeller ve J.P. Morgan uşağı acımasız bir emlak müteahhidi ile General Electric'in yönetim kurulu eski başkanı ve CEO'su Jack Welch gibi kendisi milyon-dolarlık maaşlar ve ikramiyeler alırken, şirket çalışanlarının dörtte birini işten çıkartmış olmakla pervasızca övünebilen, atmosfere karbon dioksit gazı salan sanayilerin, çevreye ciddi anlamda zarar vermediklerini söyleyen bu Yahudi uşağı insanları baş tacı etmek bizim en büyük gafletimizdir. Milyarderlerin posterlerini dergilerimizin kapaklarına koyup, hayır kurumlarına bağışladıkları servetlerden dolayı onları övmek, ama o bağışladıkları servetlerin kat kat fazlasını rakiplerini ezerek kazandıklarını söyleyenleri kötülemek, ne büyük bir cehalettir.

 

Son 40 yıl içinde halk olarak biz de ‘hırsız baronların’ bu modern eşdeğerlerine maalesef oldukça güçlü destek mesajları gönderdik. Yöneticilere, onlardan ucuz mallar ve hisselerimize yüksek getiriler beklediğimizi söyledik. Bedeli ne olursa olsun en yüksek kâr getiren CEO'ları ödüllendirdik.[5]

 

Borçlanma yoluyla ülkeler nasıl esir alınıyordu?

 

Kuram aşağı yukarı şöyledir: Bir ülke işbirlikçi ve kişiliksiz hükümetler eliyle borçlanmaya devam edebildiği sürece buna devam edecek, yani borcunu sonsuz bir çevrim içinde 'döndürecektir' ve Birleşik Devletler hükümeti de kendi ulusal borcunu aynı şekilde ve korkunç biçimde büyütmektedir. Ülke borcunu öyle bir döngüde tutabildiği sürece bankalara yapacağı ödemeler programına uygun gidecek ve müflis kabul edilmeyecektir. Ama aslında Siyonist bankalar köşeye sıkışmış vaziyettedir. Daha fazla para pompalamazlarsa, açılan kötü kredilerle gelen devasa zararları kabullenerek iflasın eşiğine gelmişlerdir; hatta daha da ciddi zincirleme tepki sonuçlarıyla yüzleşecek, birçok kredide kendi dışındaki bir yükümlülüğün ihlalinden dolayı temerrüde (cross-defauk) düşecektir. Bu nedenle küresel Siyonist sermayeye verdikleri borçlar karşılığında, ülkelerin bütün varlıklarına ve milli kazanımlarına ipotek koyup, bir nevi işgal etmektir.

 

Buna ilişkin ilginç başka bir nokta daha vardır:

 

Bankalar ülkenin borçlarını Polonya örneğinde olduğu gibi yeni bir ödeme programına bağlamasına (örneğin geri ödemeleri on yerine yirmi yıla yaymasına) izin verse bile faiz ödemeleri gelmeye devam edecektir. Ve bankanın kâr-zarar bilançosuna nihai şekli verecek olan da temelde faiz gelirleridir. Bu da örneğin Citibank'ın birçok alacağının ciddi sorun içinde olmasına rağmen iyi bir yıl geçirdiği anlamına gelir. Bankalar kredi açarken, bazılarınca tedbirsiz davrandığı sanılabilir, ama mesele varlıklarının değerini korumaya geldiğinde hem Şeytan gibidir, hem de son derece tedbirlidir.”[6]

 

Gizli Dünya Devleti, tıkır tıkır işliyordu!

 

Son birkaç yıldan beri Amerika kastedilerek dile getirilen imparatorluk yakıştırması okullarda, basında, hatta akşam içkilerine eşlik eden sohbet konularında ağızdan ağza dolaşıyor. Ama bir imparatorluk tam olarak nedir? Harika anayasası, İnsan Hakları Bildirgesi, o ünlü demokrasi savunuculuğuyla Amerika, acaba zulüm dolu geçmişini ve sadece kendi çıkarlarını kovalamayı belirten öyle bir etiketi gerçekten hak ediyor mu?

 

İmparatorluk: Başka ulus devletleri egemenliği altında tutan ve şu karakteristiklerden bir ya da birden fazlasını gösteren ulus devlettir: 1) Egemenliği altında tuttuğu toprakların kaynaklarını sömürmektedir. 2) Kendi nüfusu başka ülkelerle kıyaslandığı zaman oransız bulunacak miktarda kaynak tüketir. 3) Daha ılımlı önlemler yetersiz kaldığında politikalarını silahla dayatarak hayata geçirecek büyük ordular beslemektedir. 4) Dilini, edebiyatını, sanatını ve kültürünün birçok unsurunu etki alanı içinde yayıp yerleşmektedir. 5) Sadece kendi yurttaşlarını değil, başka ülkelerin halklarını da dolaylı vergiye bağlayıp ezmektedir. 6) Kontrolü altındaki ülkelere kendi karşılıksız para birimini dayatıp onlara hükmetmektedir.

 

İmparatorluğun yukarıda verdiğimiz tanımı 2005 ve 2006 yıllarında çıktığım konferans turnelerinde çok sayıda üniversite öğrencisiyle birlikte belirlen-mistir. Tüm öğrenciler neredeyse istisnasız, Birleşik Devletlerin bir küresel imparatorluğun tüm karakteristik özelliklerine sahip olduğu ve yukarıda sıralanan altı ana noktanın gereğini yerine getirdiği sonucunda birleşmiştir. Şöyle:

 

1-2: Birleşik Devletler dünya nüfusunun %5'ten azma sahiptir, ama dünya kaynaklarının %25'ten fazlasını tüketir. Bu büyük ölçüde başka ülkelerin ve öncelikle gelişmekte olanların sömürülmesiyle gerçekleştirilir.

 

3: Birleşik Devletler dünyanın en büyük ve en sofistike donanımlı ordusunu besler. Her ne kadar imparatorluğu (ekonomik tetikçilerin de katılımıyla) ekonomi temelli olsa da, dünya liderleri başka yaptırımların yetersiz kaldığı anda (Irak'ta olduğu gibi) ordunun devreye gireceğini bilir.

 

4: İngiliz dili ve Amerikan kültürü bir nevi zorla dayatılarak insanların beyni esir alınmakta ve dünyayı domine etmektedir.

 

5-6: Birleşik Devletler her ne kadar ülkeleri doğrudan vergilendirmezse ve dolar ulusal para birimlerinin yerine resmen geçirilmezse de, şirketokrasi gizli bir vergi sistemi dayatır ve dolar dünya ticaretinin standart para birimi haline gelmiştir. Bu süreç II. Dünya Savaşı sonrasında altın standardının yeniden düzenlenmesiyle başlamıştır; 1950'ler ve 1960'larda para satışları Amerika'nın büyüyen tüketimini, Kore ve Vietnam savaşlarını, Lyndon B. Johnson'un Büyük Toplum’unu finanse edecek şekilde genişletilmiştir.

 

Bir yedinci nokta daha vardı: Bir imparatorluk hükümet ve iletişim organları   (günümüzde medya) üzerinde denetime sahip, gücü halk tarafından seçilerek eline geçirmemiş, halkın iradesi erişiminde olmayan ve iktidar süresi ve koşulları yasalarca belirlenmemiş bir imparator ya da hükümdarın buyruğu altındadır. Bu koşul ilk bakışta Birleşik Devletler'i öteki imparatorluklardan ayrı yere koyar, ama bu bir yanılsamadır. Sözünü ettiğimiz imparatorluk tıpkı bir hükümdar gibi ve eşgüdüm içinde davranan bir grup insanın sözde demokratik saltanatıdır. Bunlar hükümetle iş dünyası arasında 'döner kapı” gibi iki yana da açılarak çalışan bir sistem oluşturmuşlardır. Siyasi kampanyaları ve medyayı fonlar aracılığıyla finanse ettiklerinden, seçimle gelinen görevlere yerleşen kişileri ve bize verilen bilgileri kontrollerine almışlardır. Bu insanlar   (yani şirketokrasiyi oluşturanlar)   ülkeye, Beyaz Saray ya da Kongreden bağımsız olarak hükümrandır. Demokrasiyle seçim halkı oyalayan senaryolardır.

 

Bu modern imparatorluk, gizlice ve yasal değerler çiğnenerek kurulmaktadır.”

 

Yurttaşların büyük bölümü bu Siyonist gerçeklerden habersizdir, ama halk Siyonist tekel sermaye tarafından sömürülür ve bir bölümü yoksulluğa sürüklenir. Bu zulüm düzeninin dünya çapındaki etkileriyse, çok daha korkunç düzeydedir: Her gün ortalama 24.000 kişi açlık ya da açlığa bağlı hastalıklar nedeniyle ölmektedir; yerküre nüfusunun yarısından fazlası günde bir dolardan az bir gelirle yaşamaya mahkûm edilmiştir, yani Siyonist Yahudi ve işbirlikçilerinin konforlu hayatlarını devam ettirmesi için milyonlarca insanın çok büyük bedeller ödemesi gerekmektedir. Ve çoğumuz bu bedellerin nasıl acılarla ödendiğini ya hiç bilmeyiz veya görmezden geliriz. Ama çocuklarımızın bizim göz yumduğumuz dengesizlikten doğan felaketlere sürükleneceğini ve bizim cezamızı çekeceğini unutmamak gerekir.[7]

 

Küresel İmparatorluk: Siyonist denetim ağı oluşturuluyordu!

 

George Walker Bush 2003 yılının Haziran ayında, Irak'a Özgürlük Operasyonumun hemen öncesinde kendisine tezahürat yapan West Point Harp Okulu öğrencilerine, “Görev tamamlanmıştır!” duyurusunu yaptıktan sonra, Amerika’nın bölgesel hırslar beslemediği yalanını söylüyor,  “İmparatorluk kurma peşinde değiliz,” diyordu. Oysa Irakta ve Orta Doğuda Niall Ferguson ve Charles Krauthammer gibi neo-con uzmanlar tarafından yapmaya teşvik edildiği şey Amerikanın gayri resmî imparatorluk durumundan resmen imparatorluk konumuna taşınması” oluyordu. Bu da Amerika'nın dünyadaki fiili rolünün kavranması ve 'siyasi küreselleşmenin emperyalizmin dünya hakimiyeti olduğu gerçeğinin kabulünden'   geçiyordu. Savaş-ertesi tabir edilen dönemden sonra, yani Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkılmasına kadar olan süreç içinde ortaya çıkan yeni düzen, yeni bir Dünya İmparatorluğuna uzanan döngünün tamamlandığını gösteriyordu.[8]

 

Uluslararası satrançta klasik bir hamleydi bu. Başkan Nixon 19 Ekim günü Kongreden İsrail'e 2,2 milyar dolarlık yardım çıkarılmasını talep ediyordu. Ertesi gün başını Suudilerin çektiği Arap petrol üreticileri Birleşik Devletlere yapılacak petrol nakliyatına topyekûn ambargo koyuyordu. O zamanlar pek az insan Washington’un yaptığı hamlenin gemisindeki kurnazlığı ve bunun zayıflayan doları ayağa kaldırmaya yönelik kararlılıktan kaynaklandığını sezebiliyordu,

 

Etki muazzamdı. Suudi petrolünün satış fiyatı yeni rekorlara koşuyordu; 1974 yılı Ocak ayına gelinene kadar dört yıl önceki düzeyinin yedi misline çıkıyordu. Medya Birleşik Devletler ekonomisinin çökmenin eşiğinde olduğu uyarısı yapıyordu. Ülkenin her tarafındaki benzinliklerde uzun araç kuyrukları oluşuyor, ekonomistler 1929 tarzı bir bunalıma yönelik kaygılarını dile getirmeye başlıyordu. Bir zamanlar önceliği petrol kaynaklarını koruma düşüncesi olan odaklar ansızın takıntı düzeyinde bir kaygıya kapılıyordu.[9]

 

Bundan Suudilerin ve diğer petrol üreticisi ülkelerin karlı çıktığını sananlar aldanıyordu. Bu korkunç fiyat yükselişlerinden oluşan ekstra kazançlar sadece birkaç Yahudinin bankasına akıyordu. ABD’nin borçlanması bile Siyonist sermayeyi şişiriyordu.

 

Tek kurtuluş çaresi: halkların uyanması ve İslam’a sarılması gerekiyordu!

 

Franklin Roosevelt 1934 yılında işçi liderleri ile bir araya gelmiş ve dört saat süren toplantının ardından şunu söylemişti: “Beni haklı olduğunuz konusunda ikna ettiniz. Ama şimdi dışarıya çıkıp BENİ BUNU YAPMAYA ZORLAMANIZ GEREKİR!”

 

Demek istediği şuydu: Siyonist Yahudi Lobilerinin ülkedeki ekonomi ve siyaset erbabının kendilerinin dümen suyundan ay¬rılmaması için öylesine etkin ve yetkin baskıları vardır ki, ABD’ye başkan bile olsa, onu yönlendirme gücüne sahiplerdir. Bu nedenle halkın bilinçlenip dirilip derlenmesi ve yöneticilerini Siyonist ve emperyalist güçlere karşı desteklemesi gerekir. Ülkemizdeki ve yeryüzündeki ılımlı İslamcıları da, radikal şeriatçıları da aynı şeytani merkezlerin yönlendirdiğini bilmeyen halkların, Siyonizmin bir figüranı olmaktan kurtulmaları mümkün değildir.

 

 

 

________________________________________

 

[1] Yeniçağ. CIA’nın Müslümanları. 13.10.2011. Kısaltılarak

 

[2] Steven Hiatt. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları. Cihat Taşçıoğlu. Sh: 132-136

 

[3] John Perkins. Kafes. Murat Kayı. April yy. sh: 185

 

[4] Age. Sh. 160

 

[5] Age. Sh:232

 

[6] Steven Haitt. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları. Ter: Cihat Taşçıoğlu. Sh: 68

 

[7] John Perkıns. Bir ekonomik Tetikçinin İtirafları. April yy. sh: 12

 

[8] Steven Hait. Sh: 26

 

[9] John Perkıns. Sh: 238

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi