Anasayfa » TSK’NIN CESUR TAVRI, KÜRDİSTAN HAZIRLIĞI VE REFERANDUM TUZAĞI

TSK’NIN CESUR TAVRI, KÜRDİSTAN HAZIRLIĞI VE REFERANDUM TUZAĞI

Yazar: yonetici
0 Yorum 259 Görüntüleyen


TSK’NIN CESUR TAVRI, KÜRDİSTAN HAZIRLIĞI VE
REFERANDUM TUZAĞI


Başkanlık, Bağımsız Kürdistan’ın ilk adımı mıydı?

Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Ahmet
İnan, Barzani'nin TV. kanalı olan Rudaw'a 16 Nisan'da yapılacak referanduma
ilişkin çarpıcı açıklamalar yapmıştı. Kürtçe yapılan röportajda
İnan'ın 
“Evet çıkması halinde Türkiye eyalet sistemine doğru gidecek ve
Kürtler statü sahibi olacak”
 sözleri dikkatlerden kaçmamıştı.
2007 yılında DTP’nin desteklediği bağımsız aday olarak Adıyaman Milletvekili
adayı olan Ahmet İnan, 2015 Haziran seçimlerinde de Dicle Üniversitesi
İlahiyat Fakültesinde Tefsir Anabilim dalında akademisyen iken AKP'den Adıyaman
Milletvekili olabilmek için aday adaylığı başvurusunda bulunmuşlardı.

Benzer bir açıklama da Barzani'nin Partisinden yapılmıştı.

Daha önce benzer bir açıklamayı da peşmerge başı Barzani'nin partisi
KDP’nin Türkiye Temsilcisi 
Ömer Mirani yapmıştı. Mirani, Türkiye'de 16
Nisan'da yapılacak olan anayasa değişikliği referandumunda 
“‘Evet’in çıkması
halinde PKK ile bir kez daha diyaloğun gerçekleşmesi ihtimali vardır”
 iddiasında
bulunmuşlardı. Bu açıklama Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Diyarbakır mitinginde; 
“Biz, söyleyecek
sözü olan, projesi olan, derdi olan herkesle konuşmaya, görüşmeye, birlikte yol
yürümeye hazırız. Tek bir şartımız var; kimsenin elinde silah olmayacak”
 diyerek sözde 'barış süreci'nin tekrar
başlayabileceğinin sinyaline cevap olarak algılanmıştı.

PKK’nın Suriye'deki Paravanı “SDG”, ABD Korumasındaydı.

ABD ordusunun aklamaya çalıştığı SDG, PKK'nın Suriye'deki militan ve
yönetici tabanına dayanmaktaydı. ABD'nin Suriye'de güçlendirdiği
“Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) adlı yapı, terör örgütü PKK'nın
militan ve yöneticileri üzerine yapılandırılmıştı. SDG'deki Arap savaşçı
varlığı ise sembolik düzeyde kalmaktaydı. PKK'nın Suriye uzantısı PYD,
Suriye'de silah ve lojistik desteğiyle kendisine yakın tuttuğu bazı küçük
grupları 12 Ekim 2015'te, SDG adı altında bir araya toplamıştı… Yine ABD'nin
yönlendirmesiyle kurulan Suriye Arap Koalisyonu'nu oluşturan Ceyşul
Suvvar, Burkan el-Fırat, El-Sanadid, El Cezire Tugayları ve Süryani Askeri
Konseyi de SDG çatısı altına alınmıştı. Toplam sayıları birkaç yüz kişiden
ibaret olan grupların katılımı dikkatleri dahi çekmeyen sinsi bir hazırlıktı.
Kuruluşundan itibaren SDG mensuplarının ezici çoğunluğu ise PYD/PKK'lı
militanlardan oluşmaktaydı. Yeni bir yapı olduğu iddia edilen
oluşumun yönetimine de PYD/PKK hâkim durumdaydı.

ABD, SDG'nin kurulmasından itibaren PYD/PKK'ya yardımlarını
hızla artırmıştı. Amerika yönetimi, askeri yardımlarını PYD/PKK'ya değil
SDG'ye yaptıklarını öne sürerek, Türkiye'nin tepkilerini önlemeye
çalışmaktaydı. Suriye'nin kuzeyinde Türkiye sınırı boyunca hakimiyet kuşağı oluşturmak
isteyen örgüt, ABD’nin kesintisiz ve yoğun hava desteğiyle
Fırat’ın batısına kaymaktaydı. Örgüt, 27 Aralık 2015'ten itibaren Fırat
Nehri’nin batısına DEAŞ kontrolündeki bölgeye geçmeye başladı. Zamanla
SDG'ye, Devrim Ordusu, İdlib Şehitleri Tugayı, Ayn Calur Tugayı, 99. Piyade
Tümeni, Hamza Tugayı, Kaka’a Tugayı, 455. Özel Kuvvetler Tugayı, Selçuklu
Tugayı, 102. Alay, Ahrar Şimal, Halep kırsalı Aşiretleri, Kürt cephesi,
Şeyh Maksud Savunma Birlikleri, Şeyh Maksud Kadın Savunma Birlikleri adlı
grupların katıldığı anlaşılmıştı. Ancak tüm bunlar, toplamları birkaç bini
aşmadığı için, sahada kayda değer etkisi olmayan gruplar diye üzerinde
durulmamıştı.

SDG'ye Öcalan ideolojisi aşılanmaktaydı!

ABD merkezli Washington Post gazetesi, 7 Ocak'ta, PYD/PKK'nın
SDG adıyla işgal ettiği Tel Abyad bölgesinde yaptığı bir haber çalışmasını
yayınlayarak SDG'nin gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştı. Haberde, SDG'nin üçte
ikisinin PYD/PKK militanlarından oluştuğunu ve PKK elebaşı Abdullah
Öcalan'ın ideolojisinin hâkim olduğunu saptamıştı. PKK'nın ABD'nin terör
listesinde olduğunu hatırlatan haberde, “SDG'yi eğiten kişiler,
Abdullah Öcalan'ın ideolojisini öğrenmeleri ve kabullenmeleri gerektiğini
işliyor” ifadeleri yer almıştı.

ABD Savunma Bakanının PKK itirafı!

ABD Senatosu'nun Silahlı Hizmetler Komitesi'nde Senatör Lindsey Graham'ın
sorularını yanıtlayan Ashton Carter da, PKK'nın paravan uzantılarını itiraf
etmek zorunda kalmıştı. Graham'ın “PYD'yi ve YPG'yi hiç duydunuz mu?”
şeklindeki sorusuna “Evet” karşılığını veren Carter, Senatörün,
“Bunlar kimdir?” sorusunu ise “Kürt gruplar'' şeklinde
cevaplamıştı. “YPG, PYD'nin silahlı kanadı mı?” diye devam eden
Graham'ın sorusunu Savunma Bakanı ise “Evet, doğru” demişti.

SDG'nin yönetimi PKK'daydı!

SDG'deki birçok Arap yönetici, SDG'nin karar alma mekanizmasında
yer bulamadıkları için örgütten ayrılmıştı. Eski üst düzey yöneticilerden
Abdülkerim Ubeyd, 26 Eylül 2016'da AA'ya, PYD/PKK'nın SDG'yi kılıf olarak
kullandığını şöyle anlatmıştı:“PKK, SDG üzerinde hâkim durumda. Kararları
örgüt alıyor. SDG içindeki grupların çoğu sadece görüntüde var. PKK, hem
SDG hem de PYD'ye hakim. SDG, PKK'nın ayrılıkçı hedeflerini gizlemek ve işgal
ettiği topraklarda meşruiyet kazanmak için kullandığı bir kılıftan ibaret…
Ülkenin kuzeyinde kantonlar kurup önce 'Suriye Kürdistanı' inşa etmeyi,
ülkedeki durumun istikrar kazanmasından sonra da Türkiye'ye yönelerek
'Büyük Kürdistan' projesini hayata geçirmek istediklerini açıkça söylediler.”

Diğer taraftan, PYD/PPK, Münbiç ve Kobani (Ayn el-Arab)
gibi bölgelerde kendi mührünü bastığı kimlikler dağıtmaktaydı. Mühürlerde, 
“Özerk Demokratik
İdare”, “Suriye Münbiç ve Kırsalı İdari Meclisi”, “Rojava
Asayiş Güçleri Münbiç Asayişi”
 ve “Kobani
Kantonu”
 ifadeleri yer almıştı.

Örgüt, “SDG” adı altında halihazırda Suriye'nin kuzeyinde
Türkiye sınırı boyunca Haseke, Kobani ve Fırat Nehri'nin batısındaki Afrin
ilçelerine hâkim durumdaydı. Terör örgütü, Münbiç'e komşu Bab'ı da alarak,
Fırat Nehri'nin doğusu ve batısında ele geçirdiği bölgeleri birleştirmeyi
amaçlamıştı. Ancak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Özgür Suriye Ordusu'nun
yürüttüğü Fırat Kalkanı Harekâtı örgütün Bab'a ulaşmasına engel olmaktaydı. ABD
Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ise “SDG” adıyla yapılan
“PKK ile ilişkimiz yok” açıklamasını Twitter hesabından paylaşarak,
örgüte destek sağlamıştı. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da, Twitter
hesabından konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu bir şaka
mı yoksa CENTCOM (ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı) aklını mı yitirdi,
buna kimsenin inanacağını düşünüyor musunuz? ABD terörist grubu meşrulaştırma
çabasına son vermeli”
 ifadelerini kullanmıştı.

Hasan Kalyoncu Üniversitesi İktisadi İdari Sosyal Bilimler Fakültesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali
Serdar Erdurmaz,
 AA muhabirine yaptığı açıklamada, CENTCOM'un paylaştığı
açıklamanın aldatıcı, yalan ve itibar edilemez olduğunu
 vurgulamıştı.
ABD menşeli “Crysis Group”un hazırladığı raporda da PKK ve
PYD ilişkisine dikkat çekildiğini belirten Erdurmaz, “Bu raporda PKK'nın
2003 yılında PYD'yi siyasi bir şemsiye olarak kurduğu ve 2011 yılında askeri
bölümlerini oluşturdukları ifade edilmekte. Yani aslında birliktelik ABD'li
raporlarda bile var.”
 diyerek ilgilileri uyarmıştı.

PYD, PKK veya SDG İç İçe Geçmiş Yapılardır

Bülbülzade Vakfı Başkanı Turgay Aldemir de Suriye ve Türkiye'deki herkesin
PYD, PKK veya SDG'nin birbiriyle iç içe girmiş yapılar olduğunu görebildiğini
hatırlatmıştı. Türkiye'deki PKK ve HDP'lilerin her fırsatta terör örgütleriyle
bağlantılarına yönelik ayrıntılara ulaşılabildiğini aktaran Aldemir: “PKK
ve HDP'lilerin 'Biz sırtımızı PYD veya PKK'ya dayadık' demelerinden tutun da
her eylemlerinde Apo'nun ve PKK'nın sözde bayraklarını ABD bayraklarıyla
beraber sallamalarına kadar her şeyi halkımız görüyor. ABD, her türlü silah,
mühimmat, istihbarat sağlayarak bunların yanında yer alması artık tüm
çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.”
 
açıklamasını yapmıştı.

TSK’nın operasyonu Amerika’yı Telaşlandırmıştı!

TSK, çok haklı ve kararlı bir tavırla PKK ve PYD’nin yeni kandil yapmaya
başladığı SİNCAR ve KARAÇOK bölgelerine, başarılı hava operasyonları yapmıştı,
elbette yapmalıydı ve yapacaktı!.. Bizi asıl hayretler içinde bırakan, Sn.
Cumhurbaşkanından, Dışişleri Bakanına kadar, döne döne ve eziklikle yapılan: 
“Biz ABD ve Rus
makamlarına önceden bilgi vermiştik…”
 açıklamalarıydı! Yahu Türkiye,
bağımsız bir ülke olarak kendi güvenliğini ve geleceğini tehdit eden böylesi
ciddi konularda ABD ve Rusya’yı bilgilendirmek zorunda mıydı? ABD canı istediği
her tarafa saldırırken, en son Somali’ye asker çıkarırken bize mi danışmıştı?..
Rusya Kırım’ı ilhak ederken, Suriye’de PYD’ye kamp kurarken bizden izin mi
almıştı? Hem bu ani ve gizli yapılması gereken operasyonlarda ABD ve Rusya’yı
bilgilendirmek, bizzat PKK ve PYD’yi uyandırmak ve tedbir almalarını sağlamak
olmaz mıydı? ABD ve Rusya’nın PKK ve PYD’ye her fırsatta sahip çıktığı ve silah
sağladığı bir sır olmaktan çoktan çıkmamış mıydı? Yok eğer bizim
kahramanlarımızın dediği gibi, ABD ve Rusya önceden bilgilendirilmiş ise,
uçaklarımız boş mevzileri ve mevkileri bombalamış sayılmaz mıydı?

Asuri YPG’liler ve İran Devrim Muhafızları

PKK’nın Suriye kolu YPG saflarında savaşan grupları içerisinde, Asurilerin
askeri birlikleri de bulunmaktaydı. Asuriler, Semitik dil grubundan olan Arami
dilinin Asuri Aramicesi veya Süryanice denilen bir lehçesini konuşmaktaydı.
Asuriler, Irak ve Suriye’nin kuzey kısımları ile Batı İran’da Urmiye Gölü
çevresinde ve Hakkâri Dağları’nda dağınık halde yaşamaktaydı. PKK YPG
saflarında savaşan Asurilerin ideolojisi Asuri Milliyetçiliğine dayanmaktaydı.
Asur Milliyetçiliğinin hedefi birleşik bir Asur halkı oluşturmaktı. Asuri
milliyetçiliği, coğrafi olarak kuzey Irak, kuzey batı İran, güney doğu Türkiye
ve kuzey doğu Suriye’nin bölgelerini içine alan Büyük Asur Devleti haritası
sunmaktaydı. Asuri Milliyetçiliğinin en aktif dönemi 1915-1918 yılları arasında
yaşanmıştı. Bu dönemde Ağa Petros komutanlığında Asuri birlikler bazı Batılı
devletlerin desteğiyle Asur Devleti kurmaya kalkışmıştı. Petros Ağa Hakkâri’nin
Baz köyünde Asuri bir ailede doğmuştur. İlköğrenimini İran’da Urmiye şehrinde
Avrupa misyoner okulunda tamamladıktan sonra Türkçe, Kürtçe, Asurca, Arapça,
Farsça, Fransızca ve İngilizce dillerini akıcı şekilde konuşması dolayısıyla
Osmanlı Devleti tarafından Urmiye’de konsolosluk sekreteri olarak atanmıştı.
Asurilerin isyanıyla Asuri Ordusu kurmuş ve Osmanlıya savaş açmıştı. Asuri
Ordusu, Ali İhsan Paşa komutanlığında Osmanlı Ordusunun İran’a girmesiyle
hezimete uğrayarak Ağa Petros İngiltere Ordusu’na sığınmıştı. Bu dönemde Ağa
Petros komutanlığındaki Ermeni-Asuri çeteleri 300 bini aşkın Türk’e soykırım
yapmışlardı. Lozan Antlaşması toplantılarına Asurilerin temsilcisi olarak
katılmış ve Hakkâri-Urmiye arasında Asuri Devletinin kurulmasını istemiştir.
Ağa Petros’un çabaları sonuçsuz kalınca Asuri Milliyetçiliği kültürel
faaliyetler ve Dünya Asurileri İttifakı adı altında lobicilik faaliyetlerine
başlamıştı.

Dünya Asurileri İttifakı birçok devlet tarafından maddi yardımlar
almaktaydı. İran’ın resmi yıllık bütçesinde Dünya Asurileri İttifakı’na yardım
ödeneği bulunmaktaydı. Çağdaş tarihte Asurilerin ikinci askeri girişimleri
2005’den sonra Suriye iç savaşı patlak verince ortaya çıkmıştı. 2005’de Süryani
Birlik Partisi, Suriye kuzeyinde varlığını ilan ederek hemen ardından 2000
milisten oluşan Sutoro adıyla güvenlik gücünü ve Süryani Askeri Meclisini
kurmuşlardı. Bugün Suriye’nin Al-Kahtaniye, Al-Malikiye ve Kamışlı şehirlerinin
kontrolü Sutoro milisleri elinde bulunmaktaydı. Sutoro milisleri YPG saflarında
savaşmaktaydı, ancak 2014’de Sutoro’nun Kamışlı kolu YPG’den ayrılarak Esat
Güçlerine ve İran Devrim Muhafızlarına katılmıştı. 2014’de İran Devrim Muhafızları
saflarına katılan ve Devrim Muhafızları içinde bağımsız Hırstıysan birliği gibi
davranan Sutoro-Kamışlı milisleri, İran Devrim Muhafızları milisleri tarafından
eğitilerek finansal destek çıkılmaktaydı. İran Devrim Muhafızları 2014’de
Kamışlı’da 
“Ağa Petros Askeri Akademisi” isminde bir askeri
okul ve karargâh açmışlardı. Bu askeri okul ismini üst satırlarda anlattığımız
şahıstan almış olup ve Asuri milisler yetiştirmeye başlamıştı.

İsrail istihbarat servisi MOSSAD’a yakınlığıyla bilinen Debka'nın haberine
göre, ABD İncirlik Üssü'nden çekilmek için çalışmalarını hızlandırmıştı. “Birkaç
ABD mühendislik ekibi, diğer dördünün tamamlanmasının ardından Kuzey Suriye'de
büyük bir hava üssü inşa etmek için günün her saatinde çalışmaktaydı. Ekipler
Suriye-Irak sınırında konuşlanmış durumdaydı.”
haberlerinin yer aldığı
sitelerde: “Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanımı
iddiaları sonucunda ABD'nin Suriye Şayrat Hava Üssü'ne yönelik saldırılarının
bir defaya mahsus bir saldırı mı yoksa yeni bir serinin başlangıcı mı olduğu
konusu senatörler, haber sunucuları ve yorumcular arasında hafta sonu boyunca
tartışılmıştı. Bu sorular Beyaz Saray tarafından geçiştirilirken, Trump
yönetimi bir yandan ABD Hava Kuvvetleri birimlerinin 2002'den bu yana aktif
olan İncirlik Hava Üssü'nden çıkarılması için başlatılan büyük projenin
hazırlıklarını hızlandırmıştı.”
 ifadeleri kullanmıştı. 16
Nisan Referandumu sonucu Sn. Erdoğan’ı arayıp kutlayan Trump’ın 
“Birlikte yapacağımız
çok iş var!”
sözleri, Büyük Kürdistan’ı kurmayı da kapsamakta mıydı?

Söz konusu askeri birimlerin merkezinin ise IŞİD'in Suriye'deki
merkezi Rakka'nın sadece 40 kilometre batısında bulunan 
Tabqa olacağı konuşulmaktaydı.
Haberde sözü edilen diğer askeri merkezlerin ise, Rimelan bölgesindeki Hajar
havalimanı, Kamışlı'da çiftlik taşımacılığı hizmeti veren ve sonraları askeri
hizmete sunulan iki küçük havaalanı ve Halep'in kuzeyinde Suriye-Türkiye
sınırına yakın Kobani bölgesi olacağı vurgulanmıştı.

SDG Güçlerini ABD Nakliye Komutanlığı taşımıştı!

İş tamamlandığı zaman, yükselen hava üssü kompleksi Amerika'nın
Suriye'deki savaş uçağı ve helikopter mevcudiyetini aynı Rusya'nın yapmakta
olduğu gibi ikiye katlayacak.
” ifadelerinin kullanıldığı haberde 
Tabqa'yı ele geçiren SDG
kuvvetlerinin ABD Hava İkmal Komutanlığı tarafından taşındığı
 bilgisini de aktarmıştı.
“Tabqa kısa süre önce ABD Hava Kuvvetleri Hava Nakliye Komutanlığı tarafından
bölgeye bırakılan SDG tarafından geri alınmış ve hemen sonrasında ‘İncirlik 2’
veya Musul'daki IŞİD'e karşı Irak askeri saldırılarını gerçekleştiren ABD
komuta merkezi ‘Qayyarah-2’ olarak adlandırılmıştı.”

Suriye'deki 5 ABD Üssü PKK-PYD ve SDG için mi hazırlanmaktaydı?

Debka'nın haberinde ayrıca Almanya'nın da İncirlik'ten çekilip yeni üs
arayışı içerisinde olduğu iddiası yer almıştı. Almanya'nın İncirlik'ten çekilme
planlarının bozulan Ankara-Berlin ilişkisinden kaynaklı olduğu ifade edilirken,
ABD'nin ise amacının 
“Donald Trump'ın Tayyip Erdoğan'la ve TSK
ile olan zahiri ve göstermelik işbirliğini soğutmak” 
olduğu vurgulanmıştı. Tabqa'da inşa
çalışmalarının devam ettiği öne sürülen üssün İncirlik'te bulunan 2,500
Amerikan askeri personeline uyacak şekilde tasarlandığı açıklanmıştı.
Suriye'deki 5 Amerikan üssünün Trump'ın üçlü stratejisinin bir parçası olduğu
iddia edilen haberde, bu üslerin amacı 
“Suriye'deki beş
ABD üssü, Trump'ın a)İslamcı teröre karşı savaşmak, b)İran'ın Suriye'ye yönelik
toprak ve hava erişimine engel olmak; ve c)Suriye Kürdistanı-PYD-YPG
bölgelerine Türk ordusuna karşı bir askeri kalkan sağlamak”
 şeklinde
açıklanmıştı. 

Fırat Kalkanı Harekâtının, “Doğru” amaçları ve “Yanlış” sonuçlandırılması!

Suriye sınırımız boyunca oluşturulmaya çalışılan Kürt Kantonları ve Büyük
Kürdistan hazırlıklarını boşa çıkarıcı bir askeri müdahale lazımdı, hatta
kaçınılmazdı. Ancak 
doğruamaçlanan, fakat yanlış sonuçlandırılan Fırat Kalkanı Harekâtı sırasında stratejik,
taktik ve politik birçok hatalar yapılmış, bu nedenle amaca ulaşılması
aksatılmıştı. Peşinen belirtelim ki, bu yanlışlıkların sorumlusu kesinlikle TSK
değil siyasi iktidardı. Bu hatalar, ucuz kahramanlık adına bilgisizce mi
yapılmıştı, yoksa bilinçli ve art niyetli mi davranmışlardı? sorusunun
yanıtları elbette ortaya çıkacaktı. Ancak hem Ergenekon ve Balyoz
tezgâhlarında, hem de hain FETÖ kalkışması sonrasında, TSK’ya yönelik korkunç
tahribatlara rağmen, Kahraman Ordumuz, başka hiçbir ordunun başlayamayacağı ve
başaramayacağı böyle bir harekâtta; daha kalıcı ve kapsamlı sonuçlar alabilecek
iken, amaçlanan hedeflerin çok gerisinde kalınması üzerinde elbette
durulmalıydı ve ilgililerden hesap sorulmalıydı.

ANKA Enstitüsü Başkanı Rafet Aslantaş, Fırat Kalkanı Harekâtının politik ve
askeri hedefleri konusunda önemli yorumlar yapmıştı.

29 Mart 2017 tarihinde yapılan MGK Toplantısı sonrasında kamuoyu ile
paylaşılan bir açıklamayla alt değerlendirmelerine girmeden Fırat Kalkanı
Harekatı’nın sonuçlandığı açıklanmıştı. Böylesine önemli bir harekâtın bitişi
böyle mi duyurulmalıydı? 24 Ağustos 2016’da Harekât başlarken güçlü bir
söylemle ilân etmiştik. İsmi bile hepimizi gururlandıran harekâtın haklı
gerekçeleri politik ve askeri hedeflerle açıklanmıştı. Ne denmişti: “Operasyonun
amacı Türkiye tarafından tehlike olarak görülen terör unsurlarını temizlemek,
sınır hattının ve bölgedeki halkın güvenliğini sağlamak ve kontrol altına almak
ve göç sorununu yok etmek için IŞİD, YPG ve Suriye Silahlı Kuvvetleri
güçlerinden sivillerin güvenliği dolayısıyla tamamen temizlenmesi hedeflenen
Güvenli Bölge oluşturmak.”

Kantonlara müdahale kaçınılmazdı!

Harekâtın diğer önemli hedefinin ise “PYD’nin bölgedeki sözde
kantonları birleştirerek otonom bir yapı kurma hedefini bitirmek”
 olduğu vurgulanmıştı.
Askeri hedefler arasında bulunan yerleşim yerleri politikacılar tarafından bile
bir bir zikredilmeye başlanmıştı. Alışılmamış bir yöntemdi bu ve son derece
riskli bir süreci başlatmıştı. Kontrol altına alınması gereken bölge
5 bin km²’lik alan olarak matematiksel ifadeyle açıklanıyorsa o bölge içindeki
ara ve nihai hedefler de söylenebilir
 diye mi düşündüler
bilemiyorum ama uygun bir yaklaşım sayılmazdı. Çünkü eğer siz bir askerî
harekât yapıyor ve hedeflerinizi ele geçirilecek bölgeler/yerleşim yerleri
olarak kamuoyuna ilan ediyorsanız oraları ele geçirmeniz/kontrol etmeniz
lazımdı. Binlerce yıllık Türk Askeri Tarihi’nde ne zaman somut hedef
söylendiyse o hedef büyük oranda başarılmıştı. Başarılamayacaksa da nedenlerini
dönüp milletimize açıklanmalıydı. Bu durumlara düşmemek için askeri hedefin
detayları (ara hedefler/nihai hedefler, vb.) kamuoyuyla paylaşılmazdı. Çünkü
koşulların değişmesi olasılıklarına bağlı olarak ihtimalat planları
hazırlanırdı. Bunlar politikacıların ucuz kahramanlık malzemesi yapılamazdı.
Kamuoyuna açıklanacak askeri hedef genel hatlarıyla ve muğlak ifadelerle
sınırlandırılırdı. Nihai hedef olarak El Bab ve Menbiç yerleşim yerlerini
söylerseniz gidip almanız ya da kontrolü sağlamanız lazımdı. Ya da neden
başarılamadığı açıklanmalıydı. Bu konu tamamen politiktir, Askeri
birliklerimizle ilgisi bulunmamaktadır.

Fırat’a ve Türkiye’ye kalkan olmak lazımdı!

Şimdi gelelim resmin okumasına: 24 Ağustos 2016’da başlayan harekâtın
Komutanı Özel Kuvvetler Komutanıydı. Bu durum da çok alışılmış bir uygulama
sayılmazdı. Özel Kuvvetler özel işler yapardı. TSK için diğer bir alışılmadık
uygulama ise eğitilen ve donatılan ÖSO’nun zırhlı birliklerin önünde öncü
piyade olarak görevlendirilmesi kararıydı. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun bu
uygulama harekât boyunca sağladığı faydanın yanında bir handikap olarak da
algılanmıştı.

Çok hızlı başlamıştı!

Harekât başlangıcında son derece süratli gelişmeler yaşandı. Arazi ve
sınıra yakın olmanın avantajıyla ilk hedeflere kolayca el atıldı. Cerablus
sonrasında hız kesse de bu durum anlaşılırdı. Harekât alanı terör unsurlarınca
kirletilmiş ve tuzaklanmıştı. Belirsizlik fazlaydı. Dikkatli ve tedbirli
ilerlemek gerekiyordu. Bir yandan da dışarıdaki politik alan tepkileri
ölçülüyordu. El Rai (Çobanbey) ve Dabık’ın ele geçirilmesi sonucu tüm gözler
daha önce hedef olarak açıklanan El Bab’a çevriliyordu. Ancak El Bab IŞİD terör
örgütünün karargâh ve mühimmat deposu olarak kullandığı ileri kalelerinden biri
sayılıyordu. Özellikle eski hastanenin de yer aldığı Akil Tepe’yi tahkim
ettikleri biliniyordu. Meskûn mahal muharebeleri yapısı itibarıyla zaten
zordur. Tehditin cinsi, nereden çıkacağı öngörülemez, buna bir de yerleşim
yerindeki sivilleri gözetmeyi ve hatta diğer yandan onlara da potansiyel terör
unsuru olabilecekleri için fazladan dikkat sarf etmeyi eklerseniz zorluğun
düzeyi ortaya çıkıyordu. Burada önemli kayıplar verdiğimizi herkes biliyordu.
Lojistik sıkıntılar yaşandığı yönünde -içimize gömdüğümüz- bilgiler kamuoyuna
yansıyordu. Kuvvetlerimizin takviye edilmesi, ÖSO’nun görevinin
sınırlandırılması ve TSK’nın alışık olduğu kuvvet yapısına ve teşkiline
geçilmesi ve bilinen harekât uygulama konseptine dönülmesiyle El Bab’da kontrol
sağlanıyordu. Şehitlerimize bir kez daha rahmet diliyoruz.

Sırada Menbiç vardı!

Sırada daha önce ‘açıklanan hedef’ Menbiç vardı. Siz hedefinizi çok önceden
açıklarsanız, o bölgede niyetleri olan başkaları da devreye girer ve hazırlık
yaparlardı. Tam da öyle oldu. Menbiç’te bir anda PYD, ABD, Rus, Suriye
bayrakları görülmeye başlandı. Her biri başka bir bölgede boy gösterip buraya
sakın gelmeyin 
uyarısında bulunmuşlardı. Aylarca anlatılmıştı.
Gücünüz milli güç unsurlarınız kadardır. Hedeflerinizi de planlarınızı da,
söylemlerinizi de ona göre ayarlamalısınız!

Tarafların Durumu

Bir de koşullar açısından harekât alanına bakalım. Bölgede durum gerçekten
karışmıştı. Sahnede oyuncu sayısı artmıştı. Aslında bunlar başlangıçta da
hesaba katılmalıydı. Şimdi taraflara ve son dönem hamlelerine bakalım:

• ABD Suriye nüfuzunu artırmak ve masaya daha güçlü oturmak için net
hareketlere başlamıştı. Hatırlarsınız Pentagon kaynaklı bu net hareketlerin
geleceği Trump’ın göreve gelme sürecinde birçok kez hatırlatılmıştı. ABD’nin
Suriye topraklarında kalabilmesi için kullanacağı ana unsur PYD/YPG olmaktaydı
ve bunu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adıyla maskelemeye çalışmaktaydı. Bu
projede Katar, Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı Arap devletleri finans
kaynakları olarak kullanılmaktaydı. Başlangıçta Türkiye’den de askeri ve
politik fayda sağlanması hesaplanmıştı, ama şimdilik bu durum muğlak ve
pazarlığa açıktı. Ayrıca ABD son dönemde bölgedeki su kaynaklarına el atmakta
ve askeri üslerinin sayısını artırmaktaydı. Bölgeyi Kürt gruplara devretme
niyeti açık olarak ifade bulmaktaydı. Tabka Barajına yapılan helikopterli hava
indirme harekâtında ana kuvvet olarak Kürt unsurlarını kullanması durumu
açıklıkla ortaya koymaktaydı. Kuvvet teşkilindeki bu yöndeki tercih; yapılması
öngörülen Rakka Harekâtının kuvvet yapısının da bir işareti sayılmaktaydı.

• Rusya Federasyonu (RF) Suriye’de kalıcıydı. Tartus Deniz Üssü’nü
takviye etmiş, askeri kazanım hanesine kara ve hava unsurlarının da yer aldığı
Lazkiye Üssü’nü de katmıştı. Suriye, Rusya için askeri ve diplomatik alanda profesyonel
olarak çalışılan bir nüfuz alanıydı.

• Suriye çökme noktasından sıyrılmış, askerî harekâtını önemli ölçüde
savunmadan taarruza dönüştürmeye başlamıştı. Harekât bölgesinde sektör sektör
kontrolü sağlamaktaydı. Son dönemde Fırat Kalkanı harekât alanının güneyinden
ilerleyerek Suriye’nin Deyrizor’a el atması çok önemli bir atılımdı. Ülkenin
büyük bölümünde kontrolü sağlamak niyetinde olduğu açıktı. Bunu
gerçekleştirinceye kadar PYD/YPG unsurlarına karşı hoşgörülü bir tutum izlemesi
de bundandı. Yani ABD ile Esad Yönetimi PKK ve PYD konusunda aynı
yaklaşımdaydı.

• İran Irak’ta var olan etkisini Suriye’de de muhafaza etmek için
savaşın başından bu yana Suriye’ye askeri ve politik destek sağlamaktaydı.
Suriye-Lübnan uzanımında Hizbullah ve diğer bazı Şii unsurları vasıtasıyla
sağladığı etki alanı hakimiyetini korumaya çalışmaktaydı. Suriye harekât
bölgesinde dikkate alınması gereken girdiler yapabilecek konumdaydı.

Yukarıda belirtilen bütün tarafların birleştikleri ortak nokta ise
Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı’nı sonlandırması ve Suriye’den çıkmasıydı.

Türkiye açısından ise durum karmaşıktı!

Türkiye cephesinden bakarsak durum oldukça karmaşıklaşmıştır. 2011’den
itibaren yapılan yanlışların giderilmesi için ne kadar çaba harcasak da
faturaları çıkmaya başlayacaktır. Bundan sonra konuya asla ve asla iç politika
gözlüğüyle bakılmamalıdır. Devlet aklına dayanmak zorundayız. Bizim için tüm
jeopolitik arenada ana tehdit unsurları ve bölgeler belirlenip ortaya
konulmalıdır. Yeniden sağlıklı analizler yapılmalıdır. Buna milli nitelikli
düşünce kuruluşları da katkı sağlamak zorundadır. Dış kaynaklı kuruluşların
değerlendirmelerini tercüme ederek analiz yaptığını düşünenler yanılmaktadır ve
halkımız aldatılmaktadır.

• Rakka dipsiz bir kuyudan farksızdır ve böyle karanlık bir maceraya
atılmamalıdır. Tekrar ifade etmemiz gerek, Rakka harekâtında yer almak ABD’nin
PYD/YPG ve diğer Kürt yapılarına bakış açısını değiştirmeyecektir. Çünkü onlara
1991’den bu yana yatırım yapmaktadır. Pentagon net hareketler planlar. Yaptığı
yatırıma sahip çıkar. Kendimizi kandırmayalım.

• Sonraki dönemde Suriye’de bizim için en önemli alan Afrin
olmalıdır. Afrin’de istemediğimiz bir yapı doğrudan Milli Güvenliğimizi hedef
almaktadır. Hatay, İskenderun, Mersin ve Kıbrıs risk altındadır. Doğu
Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgede dönülmez kayıplar yaşama ihtimali
fazladır. Afrin’de kontrolün sağlanması için Rusya hatta Suriye ile net ve
sonuç getirici bir süreç başlatılmalıdır. Dışişleri Bakanlığı’na çok iş
düşüyor. İnisiyatif almalı, TSK ile koordineli ve etkili çalışmalıdır. Ama bu
şahısla ve bu kafayla imkânsızdır. İhtiyaç duyulursa farklı bir isimle yeni bir
harekât yapılabileceği konuşulmaktadır. Politik belirsizlikler, birliklerin
yıpranması, lojistik stokların kritikliği, Almanya ile gerilen ilişkilerin
özellikle tanklarımızın idamesine etkisi vb. düşünüldüğünde Suriye ve Irak’ta
sonuç getirmeyecek askerî harekâtlardan uzak durulması lazımdır.
Maliyet-etkinlik ve fayda-zarar analizleri çok iyi yapılmalıdır. Üstelik Ege
adalarıyla ilgili sessiz kayıplarımız, Süleyman Şah Türbesi’nin olayı
ortadayken daha dikkatli ve tedbirli davranmalıdır.”

Referandum için Erdoğan kandırılmış mıydı?

“Acaba Sn. Erdoğan kandırılmış ve referanduma bilinçsizce mi kaydırılmıştı?
-Ne isterse yapan- Erdoğan'ın kafasına referandumu kimler ve niçin sokmuşlardı?
15 Temmuz FETÖ darbe girişiminden sonra -tüm kamuoyu araştırmalarına
göre- halkın yüzde 70 desteğini alan Erdoğan, “devlet adamı”
fırsatını tepip, neden “partici” kimliğine dönmeyi amaçlamıştı? Darbeye engel
olan/toplumsal uzlaşmayı sağlamaya çalışan Cumhurbaşkanı iken, “Eyy
Kılıçdaroğlu” kısır siyasetine tekrar niye başlamıştı? Batı'da “diktatör” imajı
yükselirken, “tek adam” otoritesini artıran Anayasa'ya niçin ihtiyaç
duymuşlardı? Bunun sebebini akılla izah etmek imkânsızdı. Israr
ediyorum, Sn. Erdoğan kandırılmıştı! Erdoğan'ın referanduma hiç ihtiyacı
bulunmamaktaydı…”[1] 
yorumları Erdoğan’ı kurtarma hesaplı
mıydı?

Öyle ya Muhammet Mursi'yi uyaran Erdoğan, benzer referandum
oyununa 
nasıl aldanmıştı? Hüsnü Mübarek yıkıldıktan
sonra parlamento seçimlerini yenilemek ve yeni Anayasa yapmak için gidilen
referandumda Mısır halkı yüzde 71 “evet” kullanmıştı. Peki Mursi
ne yapmıştı? 
Alelacele Anayasa değişikliği hazırlatmış, toplumsal
uzlaşma/mutabakat aramamıştı. Anayasa'yı hemen referanduma sunmuş, Mısır
karışmıştı. Mursi'nin özellikle Anayasa'nın 6'ncı maddesindeki şu
değişiklik teklifi 
kendi sonunu hazırlamıştı: 
“Cumhurbaşkanı, milli
birliğin ya da milli güvenliğin sağlanması ve korunması için gerekli
gördüğü tüm tedbirleri almakla yetkilidir.”
 Mursi referandumdan
istediği sonucu almıştı, ama Mısır'da istikrarsızlık da artmıştı. Mesele sadece
diktatörlük dayatması sanılmasındı. Mursi'nin, ülke içerisindeki iç
karışıklılığı ve ekonomik sorunları bir kenara iterek, dış politikaya
yönelip Orta Doğu'da ve Arap dünyasında yeniden önemli bir aktör olma
yolunu tercih etmesi kendi sonunu getiren bir adamdı! 
Sonunda askeri
darbeyle iktidardan uzaklaştırılmıştı! Mursi örneğini vererek 
“referandumdan sonra
Türkiye'de de darbe olur”
 filan demeye çalışmıyorum.

Askar Akayev adını anımsarsınız; Kırgızistan Cumhurbaşkanı idi. 12 Ekim 1991'de halk
oyuyla Cumhurbaşkanı yapıldı. Hazırlattığı yeni Anayasa'da başkanlık
sistemini 
öne çıkardı; halkın büyük desteğiyle Devlet Başkanlığına
taşındı. Yıl, 1993 idi. Anayasa'da yasama, yürütme ve yargı sert çizgilerle
ayrılmıştı. Akayev zamanla bundan rahatsızlık duymaya başladı. 1996,
1998 ve 2002'de Anayasa değişikliği yaptı. En sonunda… “Artık bu kadarı
da olmaz” 
denen Anayasa değişikliğini 2 Şubat 2003'te referanduma
taşıdı. Örneğin, 53'üncü madde şöyleydi:“Kırgızistan devletinin eski
Devlet Başkanı dokunulmazlığa sahiptir. Eski Devlet Başkanı, Başkanlık
döneminde işlediği suçlar için aranamaz, yargılanamaz, tutuklanamaz ve
hapse atılamaz. Kırgızistan devletinin eski Devlet Başkanının dokunulmazlığı,
evlerini, ofislerini, arabalarını, arşivlerini, dokümanlarını, eşyalarını ve
mektuplarını da kapsar. Kırgızistan devletinin eski Devlet Başkanına ve
eşine, çocuklarına ve onun bakımındaki bütün aile bireylerine her türlü
hizmet ve koruma devlet tarafından karşılanır.”
 Akayev,
yolsuzluk-rüşvet, yakınlarını Milletvekili, Bakan yaptı. Seçimlere hile
karıştırdı. Mesele Akayev'inotoriterliği de değildi. Asıl
mesele,
 Akayev, Rusya'nın uydusu gibi davranıyordu; ve bu ABD'nin
tepkisini çekiyordu. ABD'nin/Soros'un “sivil toplum kuruluşları” devreye girdi;
halk ayaklandı. Çekoslovakya'daki “Karanfil”, Gürcistan’daki “Gül”, Ukrayna'daki “Turuncu” ve
Kırgızistan'da“Lale” devrimi gerçekleşti.  Yıl, 2005'ti.
ABD-Avrasya çekişmesiydi tüm bunlar. Akayev, başkanlık
sarayından 
Rusya'ya kaçtı. İktidara kim mi geldi: Akayev'in
azledilen Başbakanı, eski Dışişleri Bakanı, bürokrasisinin üst düzey
yöneticileri, istihbaratçıları… Yani bu aslında bir saray darbesiydi.

Akayev kaçtıktan sonra Kırgızistan'da yeni Anayasa çalışmaları başladı.
Erdoğan, Anayasa yapım sürecine yardımcı olması için AKP Milletvekili
Ertuğrul Yalçınbayır başkanlığındaki heyeti Kırgızistan'a yolladı.
Heyette; Anayasa uzmanı olan TBMM Kanunlar ve Kararlar
Müdür Yardımcısı Doç. Şeref İba gibi bürokratlar vardı ve Kırgızistan'a ne
önerdiler ise(!)… Kırgızistan, Başkanlık sisteminden parlamenter sisteme
geçen ilk Orta Asya ülkesi yapıldı. Böylece otorite yanlısı Anayasa'dan
vazgeçilmiş olmaktaydı. Cumhurbaşkanı'nın yetkileri de kısıtlanmıştı.
Parlamentonun -bütçeyi onaylamak gibi- gücü artırılmıştı. Hak ve özgürlükler
genişletilmeye çalışılmıştı. Tekrar ana konuya dönüp, “Erdoğan'ı
referanduma kimler itekledi” sorusuna yanıt bulmaya çalışalım. Mursi'yi uyaran
Erdoğan'dı. Kırgızistan'a otoriter olmayan Anayasa teklifini götüren Erdoğan’ın
kurmaylarıydı… Ne değişti de, -her isteğini yapan-  Erdoğan
referanduma ihtiyaç duymuşlardı? “Darbe önleyen devlet adamı” olma fırsatını
neden kaçırmıştı? -Sanki yoktu da- “partili” kimliğini daha da
gözlere sokmayı neden bu kadar arzulamıştı? Soru çok… Tek bilinen gerçek: Sonuç
ne çıkarca çıksın, referandumun tek kaybedeni Erdoğan olacaktı!”
 uyarılarını yapacak ve
onun yararını savunacak kadar Erdoğan yanlısı kesilenlerin bu girişini nasıl
okumak lazımdı?

Onur Sinan Güzaltan'ın; Mısır'daki 2011 yılındaki Tahrir İsyanı'nı araştırdığı
(İlber Ortaylı'nın önsözünü yazdığı) “Tanrı Bizi İster mi” kitabı çıkmıştı.
Kahire'de yüksek doktorasını yapan Güzaltan, -Müslüman Kardeşler
(İhvan) çatısı altında bulunmuş kişiler de dahil- çok çevreyle yaptığı
görüşmeleri yazmıştı. Benim çıkardığım ana fikir şu: ABD -Suudi Arabistan'ın da
desteğiyle-; İhvan lideri Mursi'yi, Mısır'ı bölmek için kullanmak
üzere kışkırtmıştı.

Fayyad, solcu Tagammu Partisi yönetici kadrosundandı. 25 Ocak'ta
polis şiddetini protesto etmek için yapılacak basın açıklamasına katılmak için
evden çıkarken Marksist babası, “Her zamanki
gösterilerden biri. 50 kişi olacaksınız, polis sizi çembere alacak, dayak yiyip
gözaltına alınacaksınız”
 diye uyarmıştı. İlk başta babasının
dediği çıkmış; yüz kişilik topluluğu polis kordona almıştı. Polis copla
saldırıya kalkışacakken haksızlıklara tahammülü kalmayan yoksul İmbaba
mahallesinden
 200 genç, polisin etrafını sarmıştı. Polis kaçmak
zorunda kalmıştı. İşte bu kitle Tahrir İsyanı'nın ateşini
tutuşturmuşlardı.
 İmbaba'dan Tahrir Meydanı'na yürürken sayıları, on
bine ve sonra meydanda elli bine ulaşmıştı. Ülkeyi soyan politikacılardan,
işlemeyen yargıdan, devlet şiddetinden, yoksulluktan, tek adam rejiminden bıkan (ve
Mübarek'in gelecek yıl iktidarı oğlu Cemal'e bırakmasını istemeyen)
 Mısırlılar,
Tahrir Meydanı'nı hınca hınç doldurmuşlardı. Ve içine sızan bazı CIA
elemanlarının tahrikiyle İhvan, küçümsediği Tahrir
gösterilerine 28 Ocak'ta katılma kararı almıştı. Ya da “meydana
taşınmışlardı”
. Böylece, Tahrir'de büyük oyun sahneye konulmaktaydı.

Mursi'nin hatası ve Erdoğan’ın tekrarlaması!

Tahrir'de devrim isteyen gösteriler sürerken… Mübarek'in
yıkılmasının önüne geçemeyeceğini anlayan CIA görevlileri
ve Genelkurmay Başkanı Tahtavi gibi kimi üst düzey komutanlar,
işbirlikçi -Biltaci gibi- İhvan yöneticileriyle toplantılar
yapmıştı. Çünkü Mübarek gitse de “tek adamlık rejiminin” yıkılmasını
ve Nasır yanlısı bağımsızlıkçı ulusalcılara, solculara,
laiklere iktidarı vermek istemiyorlardı. Göstermelik seçimle iktidarı
Mursi'ye/İhvan'a teslim ediyorlardı. İhvan Merkez Komitesi eski üyesi ve bu
hareketin legal siyasal kolu Hürriyet ve Adalet Partisi'nde önemli
görevler almış Ahmet Ban açıklamıştı: “İhvan'ı
iktidara getiren ordu idi. İhvan'ı yem olarak kullandılar.
Generaller, İhvan'ın yapacağı hatalar sayesinde halk desteğiyle iktidarı geri
alacaklarını biliyorlardı. Öyle de oldu. Hatanın büyük çoğunluğu Mursi'den
kaynaklandı. Mursi her şeyi bildiğine inanan, fakat özünde hiçbir şey
bilmeyen bir kişi. Laf anlatılması imkânsız, tavsiyelere saygı göstermeyen bir
karakteri var. Konuşmalarının içi boş, birbirine benzer sözleri tekrarlar
durur.”

Dışişlerinin deneyimli diplomatı Hassan'a göre ise meselenin
özü şuydu: “İran, Türkiye ve Mısır bölgede devlet geleneğine
sahip köklü devletler konumundaydı. Ülkenin yarısına düşmanlık
eden Vehhabi yanlısı Mursi’ye, ABD desteğiyle Mısır'ı bölecek hatalar
yaptırılacaktı. El-Sisi önderliğindeki millici askerler, sokağa dökülen 33
milyon halkın desteğiyle 3 Temmuz 2013'te bunu önlemeyi başardı!” 
Aslında
Mursi'nin sonunu 22 Aralık 2012 Anayasa değişikliği referandumu
hazırlamıştı. Katılımın yüzde 38 olduğu referandumdan
“evet” oyları çıkmış, sonra
ipler kopmaya başlamıştı… Mursi'ye haklı-yapıcı tavsiyelerde bulunan
Erdoğan bugün, Mursi'nin dayatma hatasını tekrarlaması nasıl bir
aymazlıktı?”
şeklinde Sn. Erdoğan’ı uyaran ve kurtarmaya çalışan Soner Yalçın
gibilerinin bu şefkat ve merhamet damarı nerden kaynaklıydı? Bu Sözcü Sosyalist
ve Ulusalcı takımı hangi değişim ve girişimlerin farkındaydı ve neden “bu
dönüşümler yaşanacağına Erdoğan kalsındı!”
 arzusundaydı?

 


[1] 12 Nisan 2017 /
Sözcü / Soner Yalçın

 















BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi