Anasayfa » IMF PALAVRASININ ASLI: ERBAKAN YAPTI, ERDOĞAN SATTI!

IMF PALAVRASININ ASLI: ERBAKAN YAPTI, ERDOĞAN SATTI!

Yazar: yonetici
0 Yorum 42 Görüntüleyen


IMF PALAVRASININ ASLI: ERBAKAN YAPTI, ERDOĞAN SATTI!



Bütün ekonomistler AKP’nin 2002 yılında Türkiye’nin Toplam
borcunu 129,5 milyar dolar olarak devraldığını, ama bunu 10 yılda 340 milyar
dolara çıkardığını söylüyordu. Bu rakamlar elbette korkunç bir gidişata işaret
ediyor ve Türkiye’nin dış borca esir edildiğini gösteriyordu. Ancak bu
tespitler bile acı gerçeği tam yansıtmıyordu. Rahmetli Erbakan Hoca, AKP
iktidarının, bütün Cumhuriyet hükümetlerinin yaptığı 170 milyar dolarlık dış
borcu 8 yılda 580 milyar dolara çıkardığını, resmi rakamlar ve evraklarla
ortaya koyuyordu. Aynı artış hızı oranıyla Türkiye’nin toplam dış borcu bugün
746 milyar dolara ulaşıyordu. Bunun 315 milyar dolarını, devletin kefil olduğu
ve çoğu kez genel bütçeden ödemek zorunda kaldığı özel sektör borçları
oluşturuyordu.

Türkiye, Haim Nahum planı gereği borca esir ediliyordu!

Resmi verilere göre, 2012 sonu itibarıyla 532 milyar lira olan
merkezi yönetim brüt borç stoku, Nisan sonu itibarıyla 540,4 milyar lira
oluyordu. Hazine Müsteşarlığı, merkezi yönetim brüt borç stoku verilerini
açıklıyor, buna göre, merkezi yönetim brüt borç stoku, Nisan ayı sonu
itibarıyla 540,4 milyar lira olarak gerçekleşiyordu. Borç stokunun 393,6 milyar
lira tutarındaki kısmı Türk lirası cinsi, 146,8 milyar lira tutarındaki kısmı
döviz cinsi borçlardan oluşuyordu. Merkezi yönetim brüt borç stoku, 2012 sonu
itibarıyla 532 milyar lira olmuştu. 2011 yılı sonunda 518 milyar 350,2 milyon
lira olan merkezi yönetim brüt borç stoku, 2012 yılında %2,63 ve 13 milyar
650,1 milyon lira artarak 532 milyar liraya ulaşıyordu.

Malum bu özelleştirme furyası son 10 yıldır fırtınalar
estiriyordu. Bu özelleştirmelerin içinde hiç şüphesiz en ilginci Petrol Ofisi
oluyordu. Şirketi satın alan Doğan Grubu bizzat satın alan borçlu şirketi,
satın aldığı şirketle birleştirip finansman yükünü devletin vergisiyle
karşılıyordu. Yani Petrol Ofisi özelleştirilmesi devletin vergisiyle devletin
şirketini satın almanın ilginç bir hikâyesi oluyordu. Ama ben size daha ilginç
bir özelleştirmeden bahsedip kamu borçlarının özelleştirmesini anlatacağım:
2002 yılını kapatırken kamunun çoğu iç borç ve kalanı dış borç olmak üzere
toplam 185 milyar dolar (brüt) borcu bulunuyordu. Aradan 10 yıl geçti ve
kamunun borçları 340 milyar dolara ulaşıyordu. Kamunun brüt borç stoku artarken
aslında kamunun varlıklarının daha fazla artması gerekiyordu. Devletin net
borçları azalırken özel sektörün durumu ne olmuş? 10 yıl önce dış borcu 107
milyar dolar olan bankalar ve reel sektörün 2012 sonunda borcu 329 milyar
dolara yükseliyordu. Böylece ülke olarak borç stokumuzun toplam 292 milyar
dolardan 640 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. Devletin borç artışı %67,
ama özel sektörün borç artışı %207’yi buluyordu. Üstelik bu tespitleri AKP
yandaşı ve Star yazarı İbrahim Kahveci yapıyordu.

AKP 2002’de 170 milyar dolar devraldığı dış borcu 11 yılda tam
746 milyar dolara çıkarıyordu. Bunun 431 milyar doları devletin, 315 milyar
doları ise devletin kefaletiyle özel şirketlerin aldığı borçlardan oluşuyordu.

IMF’ye olan borcun ödenmesiyle övünen AKP Hükümeti, halktan
gerçekleri saklıyor. IMF’den kullanılan kredilerin yüzde 93’ü AKP’ye yararken
dış borçlar ise tam 4,2 kat artarak rekor kırıyordu. Türkiye’nin IMF ile
imzaladığı son stand-by anlaşması uyarınca kullandığı kredinin son taksiti
ödeniyordu. IMF’ye borcunu, dış borçların tamamı olarak gösteren AKP Hükümeti
ve medya ise, bunu bir başarı olarak halka yansıtıyordu. Uzmanlar, Türkiye’nin
431 milyar dolara yaklaşan toplam dış borcu içerisinde IMF borcunun ‘devede
kulak’ olduğunu söylüyordu. AKP’li yıllarda katlanarak artan dış borç yükünün
altında ise, başta bankalar olmak üzere özel sektör bulunuyordu. Üstelik 315
milyar dolarlık bu borcun üçte biri (105 milyar dolar) kamuya ait bulunuyordu.

Asıl borç yabancı Siyonist bankalardan alınıyordu!

Hazine’nin verilerine göre, 2002’de AKP iktidara geldiğinde,
IMF’ye olan borç da dâhil, Türkiye’nin toplam dış borcu 170 milyar dolardı.
Geçen 10 yılda Türkiye’nin dış borcu 3 kat artarak 431 milyar dolara çıkmıştı.
Alacaklılar ise JP Morgan, Citibank, Bank Of America, Deutsche Bank yani,
yabancı Siyonist bankalardı.

IMF’nin kaymağını AKP yiyordu

Türkiye, IMF ile 56 yıla varan ilişkileri süresince toplam 19
stand-by anlaşması imzaladı. Yani Türkiye daha önce de IMF’den borç alıp ödeme
yapmıştı. Anlaşmalar uyarınca kullanılan kredilerin toplamı ise 49.8 milyar
dolardı. ‘IMF’ye borcu ödedik’ diye övünen AKP, IMF’nin kaymağını en çok yiyen
hükümet konumundaydı. Kullanılan 49.8 milyar dolar kredinin yüzde 93’ü AKP’ye
yaramıştı. Buna göre; 1999, 2002 ve 2005’te imzalanan anlaşmalar sonucu
kullanılan kredilerin toplamı 46.4 milyar doları bulmaktaydı. Anlaşmalar sonucu
uygulanan ‘acı reçeteler’, AKP’nin kendi başarısı diye sunduğu, mali kesimi
sağlamlaştırmıştı. Fakat özelleştirmelerle kâr eden KİT’ler yok pahasına
yabancılara satılmıştı. AKP döneminde IMF’ye 22 milyar dolarlık borç ödemesi
yapılırken bunun karşılığında tam 38 milyar dolarlık kamu malı elden
çıkarılmıştı.

Borçlar özelleştirmelerle kapatılıyordu

Türkiye’nin IMF’ye borçlarının büyük kısmının 2001 krizi
sonrasında alındığını unutmamak lazımdı. “Alınan borçların tutarı 20 milyar
dolar civarındaydı. Bu daha sonra bütçeden hem belli harcamalar kısılarak hem
de özelleştirmelerden elde edilen gelirler kullanılarak kapatıldı. Ama hükümet
IMF’ye borçları dış borçların tamamı olarak göstererek kamuoyunu yanıltmıştır.
IMF’ye borçlar devede kulaktır. Başbakan bu IMF’ye ödenen kısmı, borçların
sıfırlanması gibi takdim ederek köylü kurnazlığı yapmaktadır. IMF’nin
sermayesine Türkiye’den yapılacak katkı da ahım şahım bir katkı sanılmamalıdır.
Bu konuda yine esas borusu ötecek olanlar Siyonist bankalar ve küresel sermaye
baronlarıdır. Çin, Brezilya gibi ülkeler de IMF’ye güçleri oranında sermaye
koyarak söz sahibi olmaktadırlar. Türkiye dışarıdan bakıldığında orta boy
ülkelerin içinde en kırılgan, en borçlu ve dışa en muhtaç ülke durumundadır.
Türkiye’nin döviz varlıkları döviz yükümlülüklerinin çok altında kalmakta ve
döviz açığı milli gelirin yüzde 52-53’ünü bulmaktadır. Son taksit ödemesiyle
birlikte IMF’ye (Uluslararası Para Fonu: UPF), borcumuz bitiyor(muş)!
Palavrasıyla toplum aldatılmaktadır. 1944 Bretton Woods Konferansı doğumlu
UPF’nin görevi, makroekonomik dengeleri gözetmek, döviz kurlarının değişmesine
nezaret etmek gibi teknik alanlardan oluşan kötü polis rolü oynamaktadır. İyi
polis de tek yumurta ikizi Dünya Bankası (DB) olmaktadır. UPF+DB = Borçlular
Hapishanesi konumundadır.

Bu arada güdümlü iktidarlara mutabık veya muhalif ekonomistlerin
gizledikleri veya bilmedikleri bir gerçek vardı: IMF’yi kredi veren bir
bankaymış gibi sanmaları yanlıştı veya kasıtlı bir saptırmacaydı. Çünkü IMF bir
banka değil; Siyonist Yahudi bankaların diğer ülkeler ve özel sektörlere
verdikleri kredileri, faizleriyle birlikte ödemedikleri takdirde, askeri güç
kullanmak
 dâhil, ABD’nin bu borçları zorla tahsil etmesini garantileyen
Amerikan devleti adına kefalet veren ve bunun karşılığı ayrıca komisyon ödenen
bir ARACI KURUM olmaktaydı. Bazı nispeten düşük miktardaki borçları doğrudan
sağlaması, IMF’nin ikinci sınıf işlevlerinden sayılırdı. AKP 10 yılda aldığı
yüz milyarlarca dolarlık faizli krediyi ve yabancılara peşkeş çektiği
özelleştirme gelirlerini nerelere harcadığının hesabını vermekten sürekli
kaçınmaktaydı.

Eski Ekonomi Bakanlarından Ufuk Söylemez, Türkiye’yi IMF’ye en
çok borçlandıran iki ismin Eski Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş
ve Başbakan Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
kuruluşundan bugüne tüm dış borçlarını ve taahhütlerini aksatmadan geri
ödediğini belirten Söylemez, “AKP iktidarı IMF’ye Türkiye’yi muhtaç ederek 2005
yılında 10 milyar dolar borçlanmıştır. Bunu geri ödediği için neredeyse milli
bayram ilan edecek bir şamata yapıyorlar” diyerek durumu özetliyordu.

Erbakan yapıyor, Erdoğan satıyordu!

IM­F’­nin bor­cu, fabrikalarımız, limanlarımız, stratejik
kurumlarımız sa­tı­la­rak öden­iyordu!

İk­ti­dar böbürlenerek; IM­F’­ye borç kalmadığını açıklıyordu.
Oysa on yıl­lık tab­lo ödemenin özelleştir­mey­le yapıldığını or­ta­ya koy­uyordu.
Resmi rakamlara göre Türkiye­’nin 10 yıl ön­ce IM­F’­ye 23.5 mil­yar do­lar bor­cu
bulunuyordu. Türki­ye­’nin özel sek­tör dâhil o yıl­ki top­lam dış bor­cu da
130 mil­yara yaklaşıyordu. AKP, ik­ti­da­rı­nın ilk yı­lın­dan iti­ba­ren özel­leş­tir­me­ye
hız ver­iyor Cum­hu­ri­yet dö­ne­mi bo­yun­ca ya­pı­lan ka­mu­ya ait baş­ta
sana­yi ol­mak üze­re tüm te­sis­le­ri ar­ka ar­ka­ya sa­tı­şa çı­kar­ıyordu.
Bun­la­rın ço­ğu, ik­ti­da­ra ya­kın yer­li ve ya­ban­cı ser­ma­ye ta­ra­fın­dan
yok pa­ha­sı­na ka­pı­şıl­ıyordu. AKP ik­ti­da­rı­nın 10 yıl­lık dö­ne­min­de
Türkiye’nin dış bor­cu, 2012 so­nu iti­ba­riy­le 340 mil­yar do­la­ra yük­sel­iyor,
aslında büyük miktarı da gizleniyordu.

38 milyar dolarlık gelir nereye gidiyordu?

Bu bor­cun 101 mil­yar do­lar­lık kıs­mı­nın ka­mu­ya, 7 mil­yar
do­la­rı­nın Mer­kez Ban­ka­sı­’na, 217 milyar do­la­rı­nın da özel sek­tö­re
ait ol­du­ğu açık­lan­ıyordu. Özel­leş­tir­me İda­re­si Baş­kan­lı­ğı­’nın
kayıtlarına gö­re, bu dö­nem­de ara­la­rın­da Türk Te­le­kom, TE­KEL, SE­KA,
PET­KİM, TÜP­RAŞ ve Er­de­mir gi­bi sa­na­yi te­sis­le­ri, li­man­la­rın ta­ma­mı,
195 ka­mu te­si­siy­le 2 bin 629 adet ar­sa, bi­na ve loj­man sessizce peşkeş
çekiliyordu. Ka­mu­ya ait bu var­lık­la­rı­n sa­tı­şın­dan 38 mil­yar 84 mil­yon
do­lar­lık ge­lir elde edil­iyor ve milletin öde­di­ği ver­gi­ler­le ya­pı­lan
te­sis­le­rin sa­tı­şın­dan el­de edi­len ge­lir, IM­F’­ye olan 23.5 mil­yar do­lar­lık
bor­cu ka­pat­ma­ya yet­iyordu. Ar­tan kıs­mıy­la da büt­çe açık­la­rı fi­nan­se
edil­iyordu.

Hangi yıl hangi tesisler satılıyordu?

YIL 2003

KAYSERİ’de­ki Tak­san, Bo­lu Ge­re­de­’de­ki Ger­kon­san, SE­KA­’nın
Ba­lı­ke­sir, Af­yon, Kas­ta­mo­nu, Ak­su ve Çay­cu­ma iş­let­me­le­riy­le Ta­şu­cu
ter­sa­ne ala­nı, TE­KE­L’­in ka­ya tu­zu te­sis­le­ri, Çeş­me, Kuşadası, Trab­zon
ve Di­ki­li li­man­la­rı, Sü­mer Hol­din­g’­in Me­ri­nos Ha­lı Mar­ka­sı ve Adı­ya­man
İş­let­me­si, Tür­ki­ye Zi­ra­i Do­na­tım Ku­ru­mu­’nun Sa­kar­ya iş­let­me­si,
İş Ban­ka­sı C, Ar­çe­lik, To­faş, Ün­ye Çi­men­to ve Tür­ki­ye Kal­kın­ma Ban­ka­sı­’na
ait ka­mu­nun elin­de­ki his­se­ler­le 277 adet ta­şın­maz, 103 ar­sa ve 90
adet loj­man; hepsi sadece
187 milyon 87 bin 941 dolara satıldı.

YIL 2004

TE­KE­L’­in al­kol­lü iç­ki­ler bö­lü­mü, Es­ki­şe­hir Do­ğal­gaz
Şir­ke­ti (Es­gaz), Art­vin Mur­gul ile Kastamonu Kü­re­’de ba­kır ma­de­ni çı­ka­rıp
iş­le­yen Eti Ba­kır, Si­vas ve Ma­lat­ya­’da­ki Div­ri­ği He­kim­han Ma­den İş­let­me­le­ri,
Bur­sa Do­ğal­gaz Şir­ke­ti (Bur­sa­gaz), Amas­ya Şe­ker Fab­ri­ka­sı, Kü­tah­ya
Tavşanlı’daki Eti Gü­müş, Ela­zı­ğ’­da­ki Eti Krom, An­tal­ya­’da­ki Eti Elek­tro­me­ta­lur­ji
iş­let­me­le­ri, Ça­ye­li Bakır İş­let­me­le­ri, Kü­tah­ya Şe­ker Fab­ri­ka­sı,
Tür­ki­ye Güb­re Sa­na­yi şir­ke­ti­ne ait Gem­lik ve İs­tan­bu­l’­da­ki fab­ri­ka­la­rı
ile Kü­tah­ya Güb­re Var­lık­la­rı ve Şan­lı­ur­fa de­po­la­rı ara­zi­si, Sü­mer
Hol­din­g’­in Ma­lat­ya, Bakırköy ve Di­yar­ba­kır iş­let­me­leri, SE­KA­’nın
Ka­ra­ca­su, Ar­da­nuç ve Ak­kuş iş­let­me­le­riy­le An­ka­ra Alım Sa­tım Mü­dür­lü­ğü
bi­na­sı, EBÜ­AŞ’­ın Sam­sun So­ğuk Ha­va De­po­su, Ma­ni­sa Kom­bi­na­sı ve ar­sa­sı,
Sümer Hol­din­g’­e ait Or­ta­do­ğu Tek­no­park şir­ke­ti, Ça­nak­ka­le De­ri,
Ma­lat­ya ve Tü­mo­san iş­let­me­le­ri, Tür­ki­ye De­mir Çe­lik İş­let­me­le­ri­’ne
ait Kal­kın­ma Ban­ka­sı his­se­le­ri, TE­KE­L’­in Tuz­lu­ca ve Se­ki­li tuz­la­la­rı,
Bur­sa İnel­gö­l’­de­ki Kib­rit Fab­ri­ka­sı, Ka­da­de­niz Ba­kır İş­let­me­le­ri­’nin
Sam­sun İş­let­me­si, Tür­ki­ye Denizcilik İş­let­me­le­ri­’ne ait An­ka­ra ve
Sam­sun fe­ri­bot­la­rı, THY’­nin 126 mil­yon do­lar­lık his­se­si­ ile 375
adet ta­şın­maz ve loj­man; toptan 1
milyar 282 milyon 842 bin 130 dolara satıldı.

YIL 2005

TÜRK Te­le­kom, TE­KE­L’­in si­ga­ra bö­lü­mü, İs­tan­bul Ata­köy
Tu­rizm, Ata­köy Otel­ci­lik, Ata­köy Marina ve Yat İş­let­me­le­ri, Kon­ya Sey­di­şe­hi­r’­de­ki
Eti Alü­min­yum Fab­ri­ka­sı, Kıb­rıs Türk Ha­va Yol­la­rı şirke­ti, Ada­pa­za­rı
Şe­ker Fab­ri­ka­sı, Tür­ki­ye De­niz İş­let­me­le­ri­’nin Ka­ra­de­niz ve Tu­ran
Emek­siz ge­mi­le­ri ile şe­hir hat­la­rı hiz­met­le­ri ve ge­mi­le­ri, TE­KE­L’­in
Kris­tal Tuz Ra­fi­ne­ri­si ile Ka­ğız­man Tuz­la­sı, Sü­mer Hol­din­g’­in İs­tan­bul
İmar Şir­ke­ti, Bey­koz İş­let­me­si, ma­ki­na ve teç­hi­zat­la­rı, Tür­ki­ye
Güb­re Sa­na­yi­’nin Sam­sun Güb­re Fab­ri­ka­sı ve Or­du Fat­sa ile Te­kir­dağ
de­po­la­rı, DSİ, Ba­yın­dır­lık Ba­kan­lı­ğı ve Karayolları­’nın Kay­se­ri Er­ci­ye­s’­te­ki
sos­yal te­sis­le­ri, Sü­mer Hol­din­g’­in Asel­sa­n’­da­ki his­se­si, Sa­rı­ka­mış
ve Ter­can iş­let­me­le­ri, Ye­şi­lo­va Ha­lı ve Bat­ta­ni­ye Fab­ri­ka­sı,
Emek­li San­dı­ğı­’nın Ku­şa­da­sı Ta­til Kö­yü ile İs­tan­bul Hil­ton Ote­li,
THY’­nin USA­Ş’­ta­ki his­se­si, TOP­RAŞ ve PET­Kİ­M’­de­ki ka­mu his­se­le­ri­nin
bir bölümüy­le 120 ta­şın­maz ile 41 adet ar­sa; sadece 8 milyar 222 milyon 240 bin 231 dolara satıldı.

YIL 2006

TÜP­RAŞ, Er­de­mir, Ba­şak Si­gor­ta ve Ba­şak Emek­li­lik, TE­KE­L’­in
Ka­ya­cık, Yav­şan ve Kal­dı­rım tuz­la­la­rı, TE­KE­L’­in ikiz ku­le­ler ola­rak
bi­li­nen An­ka­ra Baş­mü­dür­lük Bi­na­sı ve Bod­rum te­sis­le­ri, Emek­li San­dı­ğı­’nın
baş­kent­te­ki Bü­yük An­ka­ra Ote­li ve Kı­zı­lay Emek İş­ha­nı, İzmi­r’­de­ki
Bü­yük Efes Ote­li, İstanbu­l’­da­ki Bü­yük Ta­rab­ya Ote­li, Tür­ki­ye De­niz­ci­lik
İş­let­me­le­ri­’nin Ya­kıt-2 ge­mi­si, Ça­nak­ka­le Şe­hir Hat­la­rı Hiz­met­le­riy­le
9 ge­mi­si, THY’­ye ait ka­mu his­se­le­ri­nin bir bö­lü­müy­le 350 adet dai­re,
ar­sa ve taşın­maz; tamamı, 8
milyar 96 milyon 165 bin 459 dolara satıldı.

 YIL 2007

TCDİ- De­ve­ci Ma­den Sa­ha­sı İş­let­me Hak­kı, TCDD Mer­sin Li­ma­nı,
KGM İs­tan­bul Le­vent Ar­sa­sı, Sü­mer Hol­ding- BU­MAS, Araç Mu­aye­ne İs­tas­yo­nunun
1.-2. böl­gesi, Emek­li San­dı­ğı Mül­ki­ye­ti Bur­sa Çe­lik Pa­las Otel, Tür­ki­ye
Halk Ban­ka­sı, 245 adet dai­re, ar­sa ve ta­şın­maz; kökten 4 milyar 258 milyon 629 bin 659 dolara satıldı.

YIL 2008

Pet­kim Pet­ro­kim­ya Hol­ding A.Ş., Sü­mer Hol­ding NİT­RO-MAK
Ma­ki­ne Kim­ya Nit­ro No­bel Kim­ya Sa­na­yi A.Ş.’nin yüz­de 33.5 his­se­si,
Te­kel ve Si­ga­ra Sa­na­yi­i İş­let­me­le­ri ve Ti­ca­re­ti A.Ş., An­ka­ra Do­ğal
Elek­trik Üre­tim ve Ti­ca­ret A.Ş.’nin 9 san­tra­li, Te­kel ve Si­ga­ra Sa­na­yi
İş­let­me­le­ri’­ne ait Pi­po ve Nar­gi­le Mar­ka­la­rı, Türk Te­le­ko­mü­ni­kas­yon ve 196 adet dai­re, ar­sa ve ta­şın­maz;
6 milyar 297 milyon 123 bin 974 dolara satıldı.

 YIL 2009

TE­DAŞ Baş­kent Elek­trik Da­ğı­tım A.Ş., TE­DAŞ Sa­kar­ya Elek­trik
Da­ğı­tım A.Ş., TE­KEL Kastamonu Jüt İp­li­ği Fab. Ma­ki­ne ve tec­hi­za­tı, TE­DAŞ
Kon­ya Me­ram Elek­trik Da­ğı­tım A.Ş. ve 140 adet dai­re, ar­sa ve ta­şın­maz; kelepir olarak 2 milyar 274 milyon 985 bin 159 dolara satıldı.

 YIL 2010

TCDD’­nin Sam­sun ve Ban­dır­ma li­man­la­rı, TE­KE­L’­in Ça­mal­tı
ve Ay­va­lık tuz­la­la­rı, Es­ki­şe­hir Os­man­ga­zi, Çam­lı­bel, Ulu­dağ, Ço­ruh,
Ye­şi­lır­mak ve Fı­rat elek­trik da­ğı­tım şir­ket­le­ri, Sü­mer Hol­din­g’­in
Antal­ya Ba­rit ve Mer­sin Ta­şu­cu iş­let­me­le­riy­le 205 adet dai­re, ar­sa
ve ta­şın­maz; yekünü 3
milyar 085 milyon 479 bin 135 dolara satıldı.

YIL 2011

Bay­burt, Çe­miş­ge­zek, Gir­le­vik, Bün­yan, Ça­mar­dı, Pı­nar­ba­şı,
Sı­zır, İz­nik, De­re­köy, İne­göl, Cerrah, Mus­ta­fa­ke­mal­pa­şa, Su­uç­tu,
Çağ Çağ, Ot­lu­ca, Ulu­de­re, Adil­ce­vaz, Ah­lat, Ma­laz­girt, Var­to, Değir­men­de­re,
Ka­ra­çay, Ku­zu­cu­lu, Tu­run­ço­va, Fi­ni­ke, Ka­ya­di­bi, Bes­ni, Der­ne, Er­ke­nek,
Ker­nek ve Ko­va­da 1-2 akar­su san­tral­le­ri, İs­ken­de­run Li­ma­nı, Trak­ya
Elek­trik Da­ğı­tım şir­ke­tiy­le 195 adet dai­re, arsa ve taşın­maz; bütünüyle 1 milyar 358 milyon 418 bin 129 dolara satıldı.

YIL 2012

ASEL­SA­N’­ın yüz­de 77 his­se­si, PET­Kİ­M’­in yüz­de 10 his­se­si,
Kay­se­ri Elek­tri­k’­in yüz­de 20 hisse­si, Bey­koz’­da­ki is­ke­le ve rıh­tım,
Halk Ban­ka­sı­’nın yüz­de 24 his­se­siy­le 192 adet dai­re, ar­sa ve taşın­maz; 3 milyar 20 milyon 692 bin 249 dolara satıldı.

Yıl 2013 Sonunda Galataport da gidiyordu!

Karaköy’den Tophane’ye uzanan 1,2 kilometrelik sahil şeridini
kapsayan İstanbul Salıpazarı Liman sahasının ihalesi 16 Mayıs 2013’te
yapılıyordu. Galataport olarak bilinen liman sahasının 30 yıllık işletmesini
702 milyon dolarlık en yüksek teklifi veren Doğuş Holding kazanıyordu. 2005
yılında yapılan ve iptal edilen ihalede ise verilen en yüksek teklif 3,5 milyar
avro olmuştu. Doğuş Grubu CEO’su Hüsnü Akhan, ihale sonrası yaptığı açıklamada,
taksitli ödeme seçeneğini tercih edeceklerini söylüyor, ayrıca yapacakları
yatırım tutarının 350-400 milyon dolar seviyesinde olacağını bildiriyordu.
Galataport projesinin Karaköy rıhtımından başlayıp, Mimar Sinan Üniversitesi’ne
kadar olan bölgede inşa edilmesi planlanıyor. Denize yapılacak olan 11 bin 867
metrekareyi kapsayacak projede, 127 bin 811 metrekare yapılaşma ve 99 bin 256
metrekare inşaat planlanıyordu. Bu alanlarda alışveriş merkezleri, oteller ve
limanların inşa edilmesi düşünülüyordu.

Daha önce İsraillilere satmıştı

Galataport 2005 yılında İsrailli işadamı Sami Ofer’e 3,5 milyar
Avroya satılıyor, ancak Ofer’in kazandığı ihale bir sene sonra Danıştay
tarafından iptal ediliyordu. Kamuoyunda tartışmalara neden olan ilk ihale
Galataport’un işletme hakkını 49 yıllığına devredilmesini öngörüyordu. Şimdi
ise dolaylı yollardan yine aynı odakların eline geçiyordu.

Obama ile Barzanistan’ın finansmanı görüşülüyordu!

Barzani’nin Türkiye ve diğer ülkelerle yaptığı petrol
anlaşmaları ise Irak Anayasasına aykırı olduğu için uluslararası anlaşmaların
ihlal edilmesi anlamına geliyordu! ABD’de gerçekleştireceği temaslarla ilgili
basına bilgi veren Başbakan Tayyip Erdoğan önemli bir konuya açıklık
getiriyordu. Erdoğan, ABD’ye hareket etmeden önce yaptığı açıklamada ABD’li
petrol devi Exxon’la petrol aramak için Kuzey Irak yönetimiyle anlaşma yapıldığını
ve ABD seyahatinde yapacağı Obama görüşmesinde, bu konunun olgunlaşacağını
bildiriyordu. Erdoğan’ın ziyaret öncesi bu konuda açıklama yapması sürpriz
olarak karşılanıyordu. Irak Merkezi Hükümeti ise, anayasada yeraltı
kaynaklarının denetiminin kendilerinde olduğunu belirterek Barzani yönetiminin
uluslararası şirketlerle petrol anlaşması yapmasına karşı çıkıyordu. Barzani
yönetimi ile anlaşma yapan şirketlerle Irak Merkezi Hükümeti ile yapılan
anlaşmaları fesheden Maliki yönetimi, ülkeleri de Irak Anayasasını ihlal
etmemeleri konusunda uyarıyordu.

Maliki yönetimi AKP Hükümetinin Barzani ile ilişkilerinden
rahatsızlık duyuyordu. AKP Hükümetinin Barzani yönetimine ayrı devlet muamelesi
yaptığını kaydeden Irak Merkezi Hükümeti, “Kerkük ve petrol” konusunda da tepki
gösteriyordu. Türk şirketlerinin Barzani bölgesi ile petrol anlaşması
yapmasından ve çıkarılan petrolü Türkiye üzerinden dünyaya pazarlama
çalışmalarından rahatsızlığını açıkça dile getiren Maliki yönetimi, Türkiye’yi
uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmekle de suçluyordu. AKP’nin izlediği
Ortadoğu politikası Suriye’den sonra Irak’la da gerilimi arttırırken, İran’ın
da bu gerilime doğrudan dâhil olmasının an meselesi olduğu ifade ediliyordu.

Açılım ve 2. İsrail’in finansmanı

AKP Hükümetinin ABD kılavuzluğunda Abdullah Öcalan’la sürdürdüğü
açılım sürecinde de petrol konusu en önemli maddelerden biri oluyordu. Bölgede
çıkarılan petrol ve doğal gazın Irak Merkezi Hükümetinin kontrolü dışında
Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanması hedefleniyordu. Bölgede çıkan ve
çıkarılacak olan petrol ve doğalgazın bu şekilde dünyaya pazarlanması halinde
Barzani yönetimine orta vadede yılda 50 milyar dolardan fazla gelir
sağlayacağına dikkat çeken uzmanlar, bunun da kurulacak (Kürdistan) 2.
İsrail’in finansmanı için kullanılacağını belirtiyordu. Suriye’de Kürtlerin
yaşadığı bölgelerde çıkarılan petrolün denetiminin de PYD’nin elinde olduğunu
kaydeden bölge uzmanları, planın büyük çaplı hazırlandığını, AKP Hükümetinin de
bu planın bir parçası olarak davrandığını, “Öcalanlı açılım”ın da bu çerçevede
ele alınması gerektiğini belirtiyordu.

Türkiye’nin oyunu büyük riskler taşıyordu!

Öte yandan Financial Times gazetesinde yayınlanan başmakalede,
Türkiye’nin Kuzey Irak’la vardığı enerji anlaşmasının olası riskleri ve
getirileri değerlendirildi. Makalede şu görüşlere yer veriliyordu: “Petrol
hisseleri alabilmek için Irak’ın kuzeyinde bulunan Kürtlerin yerel yönetimiyle
Türkiye’nin bir anlaşmaya varmış olması, ülkenin PKK’yla başlatılan yakınlaşma
sürecine denk bir ekonomik politika izlediğini gözler önüne seriyordu. Türk
liderler Kuzey Irak’ı Türkiye’nin ekonomisinin doğal uzantısı olarak
gördüklerini saklamıyordu. Ama en önemlisi Ankara, bilfiil ekonomik ve siyasi
bağımsızlığa yaklaşan Irak Kürdistan Federe Bölgesi’yle ilişkilerini
kuvvetlendiriyordu. Ama bu, Bağdat’ı uzaklaştırırken parçalanma isteyenlerin
elini güçlendiriyordu. Türkiye’nin Kuzey Irak Kürt Yönetimi’yle bir anlaşmaya
varmasının Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’yi İran’a yaklaştıracağına kesin
gözüyle bakılıyordu. Türkiye büyük bir oyun oynuyordu. Ama Irak’a Amerika’nın
girmesinden beri Osmanlı döneminde parçası olan bölgenin çözüldüğü göz önünde
bulundurulduğunda bu oyun büyük riskler de taşıyordu.”

Türkiye ‘Ekonomik NATO’ya yamanma peşinde koşuyordu!

Türkiye’nin, AB ile ABD arasında yapılacak olan TTYO
anlaşmasından 20 milyar dolara yakın zarar etmesi ve büyüme hızının da bundan
yüzde 2.5 civarında olumsuz etkilenmesi bekleniyordu. ‘Ekonomik NATO’ olarak
adlandırılan anlaşmanın dışında bırakılan Türkiye, ABD ile STA yaparak buna
dâhil olmak istiyordu. Erdoğan’ın, Obama ile yapacağı görüşmede de bu konu
gündeme taşınıyordu. Avrupa Birliği ile ABD arasında yapılacak olan
‘Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’ (TTYO) anlaşması bu ülkelerle
ticaret yapan üçüncü ülkeleri olumsuz etkileyecekti. Türkiye’de TTYO’dan zarar
görmemek için bu anlaşmaya dâhil olmak istiyordu. ABD’de temaslarda bulunmak
üzere Washington’a giden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın çantasında TTYO ile ilgili
dosyalar da bulunuyordu. Anlaşmadan Türkiye’nin zarar görmemesi ve ABD ile bir
serbest ticaret anlaşması yapılması için 102 işadamı da Erdoğan’la birlikte ABD’ye
gidiyordu. Yine heyette yer alan TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz da eski adı
TAFTA olan TTYO ile ilgili yaptığı bir konuşmada ‘’Vaktiyle Başkan Clinton’un
söylediği gibi ‘TAFTA, Ekonomik NATO’dur.’ TÜSİAD olarak 2013 yılı
çalışmalarında Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’na Türkiye’nin
eklemlenmesi konusunu tüm boyutlarıyla ele almayı hedefliyoruz’’ diyordu.

Ama Türkiye TTYO’ya alınmıyordu!

Fakat Nisan ayı başında Türkiye’ye gelen Avrupa Komisyonu TTYO
Baş Müzakerecisi Garcia Bercero, katıldığı bir panelde Türkiye’nin bu anlaşmaya
dâhil olmasının sağlıklı olmayacağını söylüyordu. Türkiye’nin ABD ile ayrı bir
serbest ticaret anlaşması yapmasının uygun olacağını belirten Bercero, bu
konuda ABD’de Türkiye için lobi yaptıklarını da ifade ediyordu. ABD kanadından
ise, Türkiye ile ilişkilerin stratejik önemine vurgu yapılırken ticari
ilişkiler ve özellikle serbest ticaret anlaşması konusunda herhangi olumlu bir
sinyal bugüne kadar gelmiyordu.

Sonuç: Resmi rakamlara göre; 10 senede dış borç 130 milyar dolardan
337 milyar dolara çıkıyordu. Hükümete baksanız, Türkiye sadece IMF’ye
borçluydu. Oysa gerçek borç miktarı Erbakan’ın hesaplarına göre 746 milyar
dolara ulaşıyordu ve Türkiye borç batağında boğuluyordu!

Yani Hükümet, yeni bir göz boyaması ile Türkiye’nin “dağlar
gibi” ağır borç yükünün üstünü örtmeye çalışıyordu. Yıllık 50 milyar dolarlık
cari açık, 53 milyar liralık faiz ödemesi ve 337 milyar dolar olan dış borç
görmezlikten gelinerek, Türkiye’nin IMF’ye olan kredi borcunun son taksitinin
ödenmesiyle ilgili olarak kamuoyu ‘borçsuz bir ülke’ imajıyla kandırılıyordu.
AKP hükümeti, ekonomideki beceriksizliğini ve acı gerçekleri ucuz bir demagoji
ile gizlemeye devam ediyordu. Türkiye’nin IMF’ye olan kredi borcunun son
taksitinin ödenmesi ile birlikte kamuoyuna ve millete ‘borçsuz bir ülke’,
‘nereden nereye’ havası pompalanırken, asıl gerçeklerin ise üzeri örtülüyordu.
Resmi rakamlara göre AKP Hükümetinin iş başına geldiği 2002 sonunda Türkiye’nin
toplam 130 milyar dolar dış borcu bulunurken, bu rakam 2012 sonu itibariyle 337
milyar dolara çıkmış bulunuyordu. Yani 10 yıl içinde ülkenin dış borcu 2.5 kat
artıyordu. Gelinen noktada dış borç korkutucu boyutlara gelirken, AKP
hükümetinin ülkenin sadece IMF’ye borcu varmış gibi göstererek; ‘IMF’ye borcu
sıfırladık hatta 5 milyar dolar borç vereceğiz’ şeklinde bir mesaj vermesi tam
bir saptırmaca oluyordu. Öncelikle ‘IMF’ye borcu sıfırladık’, ‘IMF ile borçsuz
dönem’, ‘Türkiye ekonomisi bugün yeni bir döneme geçiyor’ şeklinde verilen
mesajın gerçekte bir karşılığı yoktu. AKP hükümeti her konuda olduğu üzere
IMF’ye olan borçlar konusunda da ucuz bir politika güdüyordu.

Dış borçta Cumhuriyet rekoru!

Borçlar konusunda önemli olan dış borcun geldiği boyuttur. 2002
sonu ile 2012 sonu itibariyle yani 10 yıllık sürede toplam borç nereden nereye
geliyordu? Bu sorunun cevabı hükümetin bu konuda başarısını veya
başarısızlığını ortaya koyuyordu. Şunu da belirtmek gerekiyor, ekonomisi
sürekli cari açık veren bir ülkenin dış borcunun azaldığından bahsetmek büyük
bir yalanı yansıtıyordu. Türkiye uygulanan ekonomik politikalardan dolayı
sürekli olarak yüksek cari açık veren bir yapıdan bir türlü kurtulamıyordu.
Yani bu açık sürekli dış borçlarla kapatılıyordu. Bu durum bile IMF üzerinden
kopartılmaya çalışılan iyimser havanın ne kadar aldatıcı olduğunu gösteriyordu.
Türkiye borcu IMF’den değil başka kaynaklardan buluyordu. Bu da hükümetin
tercihinden değil dünyada uygulanan parasal genişleme politikasından
kaynaklanıyordu. ABD Merkez Bankası FED her ay 85 milyar dolar karşılıksız para
basarak piyasaya sürüyordu. ABD ve AB’nin, son olarak da Japonya’nın krizden
çıkmak için uyguladıkları bu parasal genişlemeden dolayı da IMF’nin varlığı bir
anlam ifade etmiyordu. IMF zaten bir aracı kefalet kurumuydu.

Bu durumu, ‘bizden
öncekiler IMF’den borç alırdı, biz ödüyoruz’
 şeklinde halka sunmak gerçeği
yansıtmadığı gibi konuya tam hâkim olmayan geniş halk kesiminin gözünü boyamaya
çalışmaktan başka bir amaç taşımıyordu. Türkiye’de IMF’ye borç ödemesinin
yanında; ‘Ekonomisi cari fazla veren, dış borcu azalan, üretimi artan, dış
kaynaklara bağımlılığı azalan’ bir tablo olsaydı o zaman IMF’ye olan borçların
kapatılması bir başarı olarak görülebilirdi. Ancak Türkiye ekonomisi her yıl
yüksek oranda cari açık vermeye devam ederken, bütçesinde faiz ödemeleri için
50 milyar liranın üstünde ödenek ayırırken ve dış borcu azalmadığı gibi sürekli
arttığı bir dönemde tek başına IMF’ye borçların kapatılması bir anlam ifade
etmediği gibi buradaki acizliği ortaya koyuyordu.










 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi