Anasayfa » GÖNÜL SEMASI VE TASAVVUF KAPISI (1)

GÖNÜL SEMASI VE TASAVVUF KAPISI (1)

Yazar: yonetici
0 Yorum 440 Görüntüleyen

AHMET AKGÜL KİMDİR?

 

 

Daha yakından tanımak ve meraklarının yanıtlarını bulmak isteyen değerli okurlarımızdan ve birçok yazar ve fikir adamımızdan gelen yoğun talepler ve teklifler üzerine, başyazarımız ve genel yayın danışmanımız Ahmet Akgül Hocamızın kısa bir özgeçmişini hazırlayıp bilgilerinize sunmayı gerekli saydık…

 

Hocamızın özgeçmişini hazırlarken:

 

Daha önce Osman Eraydın’a verdiği bazı notlarından

 

Özel sohbetlerde ilgili sorularımıza verdiği cevaplarından

 

Mutlu bir tevafuk sonucu tanışabildiğimiz bazı okul arkadaşlarının ve talebelerinin hatıralarından

 

Bizzat ziyaret ettiğimiz, öğretmen olarak ilk defa tayin olunduğu Gemlik Şahinyurdu (Yukarı Benli) halkının anlattıklarından

 

Zaman zaman bazı görev ve hizmetler için istenmiş olan özgeçmiş yazılarından yararlandık…

 

1949 yılında, Elazığ’ın merkez beldelerinden olup şimdi Keban Baraj gölü içerisinde kalan ve tarihe karışan Alişam’da dünyaya gelmiştir. Babası Hacı Behzat Efendi, inşaat ustalığı ve marangozluk yapan ibadet ve istikamet ehli bir derviştir. Beş-altı yaşlarından itibaren, babasının seher vakitlerindeki zikir ve ibadetlerinden, evlerinin yanı başındaki tarihi cami ve medresenin manevi atmosferinden oldukça etkilenmiştir.

 

Mısır Ezher’de tahsilini tamamlayıp köyüne dönerek açtığı medresede müderrislik yapan, icazet verdiği talebelerine Elazığ, Bingöl ve Diyarbakır çevresinde yeni medreseler kurdurup ilmi ve manevi hizmetlerini yaygınlaştıran, bütün ömrünü ve servetini bu yolda harcayan ve Harputlu meşhur Ali Rıza Efendiye “Beyzade” lakabını koyan büyük ilim ve irfan sahibi Hacı Ömer Efendi’nin soyundan gelmektedir.

 

Rahmetli annesi Muzaffer Hanım: “İlk hamileliği sırasında Kövenkli meşhur Hacı Ömer Hudai Hz.lerinin makamını ziyareti esnasında uyuya kaldığını ve rüyasında şeyh hazretlerinin kendisine: “Bir erkek çocuğun doğacak. Adı Ahmet olacak. Ve çok yaygın ve yararlı hizmetler yapacak” dediğini nakletmiştir.

 

Ahmet Akgül’ün çocukluğunun geçtiği Alişam; sayılı âlim ve evliyaların yetiştiği, mektep ve medreseleriyle, ulaşım ve alışveriş imkânları ve mümbit arazisiyle küçük bir ticari ve kültürel merkez gibidir.

 

Ahmet Akgül, Kur’anı Kerimi, tecvidi, Osmanlıca mızraklı ilmihali ve diğer temel dini bilgileri, çok küçük yaştan itibaren, köyün hocası ve komşuları olan Hacı Dursun Efendiden öğrenmiştir. Elazığ’da ortaokula giderken, bir yandan da fırsat buldukça Hafız Abdullah’ın ve şu anda Medine’de hocalık yapan âmâ Hafız Mustafa Albayrak’ın ders verdiği Başaran Kur’an kursuna devam etmiştir.

 

Daha sonra 7 ilin katıldığı imtihanları 3 ncü olarak kazanıp Tunceli Öğretmen Okuluna girmiştir. İlk, orta ve öğretmen lisesinde hep kalburüstü talebeler içerisindedir. Sosyal ve kültürel yönden aşırı popüler ve biraz da haşarı birisidir.

 

15 yaşına kadar sürekli ve sıkı bir disiplin ve denetim altında tutulduktan sonra, öğretmen okulunda aile ve çevre baskısından kurtulmuş olmanın verdiği, psikolojik bir şaşkınlık ve taşkınlık dönemi geçirmiştir. Çok farklı köken ve kültürlerden gelen öğrenci ve öğretmenler sayesinde ülkenin acı gerçekleri ve düzenin ahlaken alçaltıcı eğitim sistemiyle yüzleşip, duygu ve düşüncelerini ifade etmek üzere şiir ve edebiyata yönelmiştir.

 

Bu devrede, inanç temelleri dâhil, toplumun bütün geleneklerini sorgulamaya ve yargılamaya girişmiştir. Akli ve ilmi gerçekleri esas alarak; muhakeme ve müzakere yoluyla, doğruyu ve yanlışı bulma becerisi ve cesareti güçlenmiş, bağımsız düşünme ve değerlendirme yeteneği filizlenmiştir.

 

O zaman, moda salgını gibi türeyen solcuların; “Sosyal adalet kavramı, vahşi kapitalizme ve Amerikan emperyalizmine karşı tavırları” gibi bazı doğru söylemlerine rağmen; tutarlı ve yeterli tedbir ve teorileri olmadığını ve hele, yakın arkadaşlık kurduğu bu tiplerin davalarıyla davranışları, sloganlarıyla yaşayışları ve insanlara yaklaşımları arasında hiçbir uygunluk bulunmadığını sezmiştir.

 

Dersler kendisine çok hafif geldiği, sadece sınıfta dinlemekle yetindiği, buna rağmen yüksek notlar alabildiği ve hatta yatılı olduğundan parasız verilen kitapları bile, sene başında fakir ve gündüzlü talebelere hediye ettiği için; zengin okul kütüphanesindeki klasik eserlerden ansiklopedilere, her çeşit kitabı okuma, Batı kültürünü yakından tanıma, Türkiye’nin kimlik bunalımının, milli ve ahlaki yozlaşmasının farkına varma fırsatını yakalamıştır.

 

Artık şiirleri de bazı dergi ve antolojilerde yayınlanmaya başlamıştır.

 

1966 yılında öğretmen olarak Bursa Gemlik kazası Şahinyurdu köyüne, bir yıl sonra Şahintepe köyüne atanmış, arkasından 4 aylık temel eğitimini Sivas’ta tamamlayıp Van’ın Erciş kazasına tayini çıkmıştır.

 

Kısa bir süre de olsa, cahili hayatın bütün cazibelerinin insanı nasıl bir çirkefe ve cehenneme sürüklediğini ve bu duruma düşünlerin ruh sefaletini ve perişan halini yaşayarak ve yakinen anlamıştır.

 

Fıtratındaki mertlik ve sertliği; zulme ve zillete karşı cesur ve onurlu tepkisi yüzünden, henüz 18–20 yaşlarında ve gurbette tek başına, çok çetin sıkıntı ve saldırılarla uğraşmak zorunda kalmış,  mahkemelik olup sürgüne yollanmıştır. Böylece, sorunlarla mücadele ve musibetlere direnme azmi kamçılanmıştır.

 

Bu devrede, gelip geçici olan ganimet ve güzelliklere, ölümle bitecek ve elden gidecek olan zenginlik ve zevklere, yani tüm dünyalık nimet ve etiketlere karşı büyük bir doygunluk ve soğukluk duygusu başlamış.. Bunların yerine, sonsuz ve kusursuz olanı arama ve mutlak hakikate ve mutluluğa ulaşma arzusu kalbinde yeşerip bütün benliğini kuşatmıştır…

 

1967–68 senelerinde; solculuk ve sağcılığın salgın bir hastalık gibi gençliği sardığı ve ülkeyi sarstığı dönemlerde, her iki akımın da kendi ifadesiyle nasıl “boş beleş ve toplumun başına tebelleş” olduğunun farkına varmıştır. Sosyal ve kültürel yönden popüler kişiliğinden ve girişkenliğinden yararlanmak hevesiyle, her iki tarafın da üyelik ve temsilcilik tekliflerine ilgi duymamıştır.

 

O günlere ait “cahiliye cıncık-boncukları” dediği, bazısı birincilik ve ödül kazanmış bütün şiir, öykü ve denemelerinin hepsini yakmıştır.

 

İşte o dönemlerini yansıtan bir şiiri:

 

 

      KAHBE DÜNYA!..

 

Herkesin tapındığı bu hayat;

 

Bana çok yavan geliyor,

 

Oldukça basit ve bayat!…

 

Sevmek ve sarılmak istesem de;

 

Garip kuşkular,

 

Ve muztarip duygular,

 

Hep beni engelliyor!..

 

 

Oysa ben gerçeği arıyorum

 

Ama ne camide,

 

Ne cümbüşte,

 

Bir türlü bulamıyorum!?

 

Bu ne sahte bir hayat,

 

Bunalıyorum!..

 

Sonsuzluğu, ölümsüzlüğü özlüyorum

 

Bazen seziyorum, yaklaşıyorum

 

Ne çare, tutamıyorum, heyhat!..

 

 

Ne göktesin, ne yerdesin

 

Ey Yüceler Yücesi, nerdesin?..

 

Yalan bir dünya

 

Yalama bir toplum

 

Rol kesiyor herkes,

 

Yüzlerde maske

 

Arkadan bıçaklıyor

 

En iyi dostum.

 

Hiç doğmasaydım keşke!

 

Şarkılar yalan

 

Aşklar yalan

 

Beyefendi sahte, berduşu sahte

 

Sarhoşu sahte, sofusu sahte

 

İnkâr ederek can verir

 

Son nefeste!?

 

 

Solculukmuş, sağcılıkmış

 

Hepsi tuzak

 

Samimiyetten uzak…

 

Maneviyat, mezarlıkta kalmış..

 

Mertlik, mazide tutsak…

 

 

Bir sürü gavat

 

Boynunda gravat

 

Kimi din-iman satıyor

 

Kimisi avrat!..

 

 

Velhasıl yalan dünya, hayal dünya

 

Uydurmaca, masal dünya..

 

Bazan tatlı bir rüya gibi,

 

Bazan kâbus misali,

 

Uyanınca, zeval dünya!..

 

Kör dünya,

 

Kirli dünya

 

Döne döne dönekleşmiş,

 

Gördün ya!

 

Ah be dünya,

 

Kahbe dünya!..

 

———————————————————————————–

 

Ankara Gazi Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi Bölümüne ve Bursa Eğitim Enstitüsüne girmek üzere yazılı imtihanları kazandığı halde; sözlü eleme günü sabahı gözleri şiddetli ağrılarla aniden kapanmış, ama aynı akşam kendiliğinden açılmış olmasının hikmetini, Erciş Kadirasker köyündeki medresesinde, muhterem ve muttaki bir zat olan Molla Muhammed (Akkuş)’a talebe olup; kolaylaştırılmış ve kısaltılmış özel bir metotla Arapça ders almaya başlamasına bağlamıştır.

 

1970 yılında Elazığ Palu kazası Gülüşkür (Muratbağına) tayini çıkmış, işte bu sırada 21 yaşlarında iken Hacı Haydar Efendiyle tanışıp, sohbet ve ders halkasına katılmıştır.

 

Gülüşkür’de kaldığı 7 yıl boyunca bir nevi inziva hayatı yaşamış, ciddi, düzenli ve disiplinli bir ilmi araştırma ve ahlaki olgunlaşma yolunda çabalamıştır. Talebelik yıllarında haberdar olduğu ve bazı kitaplarını okuduğu Risale-i Nur üzerinde yoğunlaşması da, bu döneme rastlamaktadır.

 

Bu arada Mehmet Şevket Eygi’nin Büyük Gazetesinde, Yeni Devir ve Milli Gazete’de yazıları yayınlanmaya başlamış, Elazığ, Malatya, Bingöl, Diyarbakır, Antalya ve Adana gibi illere, Hacı Haydar Efendinin emriyle manevi ve ahlaki terbiye ve tebliğ sohbetlerinde bulunmak üzere ziyaret gezilerine çıkmıştır.

 

1977 Yılında, hizmet ehli arkadaşlarının isteği ve gönül Üstadının izni ile öğretmenlikten ayrılıp, dağılan Akıncılar teşkilatını yeniden kurmak üzere Elazığ’a taşınmış ve Et Balık Kurumu Personel Müdürlüğü görevine atanmıştır.

 

Bundan sonra Erbakan Hoca’nın seminer ve sohbetlerinin, miting ve yurt gezilerinin hemen hepsine katılmaya çalışmış, çok geçmeden sürgüne uğrayıp İstanbul’a yollanmıştır. Ardından Ankara merkeze alınmış bu da yıldırmayınca, “bir hastane raporundaki tarih okunmuyor” bahanesiyle görevden uzaklaştırılmıştır.

 

Yaptığı mücadele ve girişimler sonucu tekrar öğretmenliğe dönmesi sağlanmış, bu arada dışarıdan imtihanlara girerek Eskişehir Anadolu Üniversitesinde Yüksek öğrenimini tamamlamıştır.

 

Akıncılar Başkanlığından sonra Mefkûreci Öğretmenler Derneği II. Başkanlığı ve İlim Yayma Cemiyeti Başkanlıkları da yapmıştır. Bunların yanı sıra Milli Gazete yanında, Şura ve Yörünge Dergilerindeki yazıları yoğunlaşmıştır.

 

12 Eylül döneminde Malatya Sıkıyönetim Mahkemesinde uzun yıllar yargılanmış ve yine Adana’da bir sohbet sırasında arkadaşlarıyla birlikte tutuklanmıştır.

 

İlk bir-iki oturum hariç, Erbakan Hoca’nın 12 Eylül Darbesi sonrası Ankara Mamak Askeri Mahkemesinde görülen duruşmalarının hemen hepsine katılmış, Refah Partisi’nin Elazığ, Malatya, Bingöl, Adana ve Mersin’deki kuruluş çalışmalarında gönüllü görev almıştır.

 

 Bu arada sıra ile “İslam Davası, Erbakan Devrimi, Nifak Hareketleri, Ahu Figanım (Şiir), Tarikat Terbiyesi, Yeni Bir Dünya, Mesaj ve Metot (Teşkilatçılık) kitapları yayınlamış, yurt çapında bütün il ve ilçelerde seri konferansları yaygınlaşmış, Avrupa’nın hemen her bölgesine, Libya, Mısır, Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerine seminer ve sohbet ziyaretleri sıklaşmıştır.

 

Yazıları ve kitapları, yurt dışında ve Türkiye’de bütün Milli Görüşçü teşkilatlarda ders kitabı ve seminer programı olarak takip edilmeye çalışılmış, Kur’ani gerçekleri çağın sorunlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına çare ve proje üretecek şekilde yeniden yorumlayan yaklaşımları, gelenekçi ve taklitçi zihniyetin değişmesinde önemli rol oynamıştır.

 

1995 RP Adana milletvekili adayı olarak seçimlere katılmış, iki sene sonra da emekliye ayrılmıştır.

 

Konferansları ve yazıları yüzünden pek çok mahkeme açılmış, aylarca sorgulanmış, nihayet 312’ye muhalefet bahanesiyle Malatya DGM’nin verdiği yaklaşık 1 yıllık cezanın infazını, Keban kapalı cezaevinde yatmıştır.

 

Türkiye’de derin devlet diye bilinen gizli ve etkili güçlerin:

 

1-Kirli ve hain Derin Devlet

 

2-Milli ve haysiyetli Derin Devlet olarak, iki cephede ve çok stratejik ve taktik bir mücadele içinde olduğunu…

 

Ve yine yeryüzünde: Siyonist Yahudi sermayesinin güdümündeki ABD ve AB’nin başını çektiği ŞEYTANİ ZULMET ittifakına karşı,

 

Erbakan Hoca’nın kurduğu D–8’ler çizgisinde ve Rusya-Çin, Hindistan, Kuzey Kore, Venezüella ve Brezilya’nın katıldığı Avrasya çerçevesinde şekillenen; İNSANİ ADALET ittifakının bulunduğunu; ilk defa fark edip ortaya koyan ve Kuvay-ı Milliye şuuru etrafında, vatansever ve münevver sağcıların, solcuların, gerçek Atatürkçülerin ve Milli Görüşçülerin toparlanması gereğini savunan ilim ve fikir adamlarımızdandır.

 

Siyonist ve emperyalist şer ittifakını hedef alan yazı ve kitapları nedeniyle bazı malum merkezlerce takibe alınanlardandır.

 

Milli Görüş’ün üst kademelerinde; kasıtlı davranışlarını ve yamuk yaklaşımlarını sezdiği bazı kişilerin art niyetlerini, Hoca’ya ve davaya zarar veren şüpheli ve şaibeli hareketlerini hatırlatıp cemaati uyardığı için; teşkilata katılması, konferansları ve Milli Gazete’de yazması yasaklanmıştır.

 

Uzun yıllar birlikte çalıştıkları halde, bazı nefsi saplantılardan ve fevri davranışlarından dolayı “Elaziz” ekibinden de ayrılmıştır.

 

Emekli olduktan sonra kitap çalışmaları hızlanmış, yazdığı eserlerin sayısı 30’a ulaşmıştır.

 

2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamışlardır.

 

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Hocamız: küçük yaştan itibaren özel dersler alarak ve devamlı okuyup araştırarak kendini yetiştirmeye çabalamıştır.

 

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir manevi terbiye ve terakki dönemi yaşamıştır…

 

İnancımız ve ihtiyacımız olan, evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

 

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 30 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

 

Çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış yirmi beş kitabı bulunan üstadımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

 

 

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

 

1-      İslam Davası.

 

2-      Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya.

 

3-      Mesaj ve Metot. (İletişim ve İşbirliği Sanatı)

 

4-      Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi.

 

5-      Siyaset Strateji ve Siyonizm.

 

6-      Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi.

 

7-      Din, Devlet ve Demokrasi.

 

8-      İnsanın Yozlaşması.

 

9-      Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız.

 

10-  Ah-u Figanım (Şiir Kitabı)

 

11-  Bizim Atatürk.

 

12-  Din Dengedir, İslam İlericiliktir.

 

13-  Nifak Hareketleri.

 

14-  Zafer Müjdeleri.

 

15-  Mafya Medeniyeti.

 

16-  Tarikat Terbiyesi.

 

17-  Kur'ani Kavramlar ve Yorumlar.

 

18-  Dış Politikamız. (2 Cilt)

 

19-  Refah – Yol' la Rantiye Savaşı.

 

20-  Cezaevinde Yazdıklarım

 

21-  Ruhlar ve Sırlar

 

22-  Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 / AKP Ve Akıbeti

 

23-  Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 / Milli Siyasette Marazlılar

 

24-  Hikmet Çiçekleri (Şiir)

 

25-  Dünya Dönüşüme Hazırlanıyor.

 

26-  Gönül Kapısı (Zikir Zevki ve Nefis Tezkiyesi Üzerinedir)

 

27-  Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler

 

28-  Bizden Söylemesi – 1: AKP İntihara Gidiyor.

 

29-  Bizden Söylemesi – 2: Türkiye Uçuruma sürükleniyor.

 

 

AHMET AKGÜL’ÜN

 

KİTAPLARI VE KONULARI

 

 

 İlginç görüş ve yaklaşımları, orijinal yorumları ve cesur tanımlamalarıyla başı sıkıntıdan kurtulmayan, Sağcı, solcu, dinci, devrimci diye bilinen halkımızın her kesiminin ortak paydalar etrafında buluşması ve dayanışması gerektiğini savunan. Hem din istismarcılarının, hem devrim yobazlarının perde arkası işbirliğine projektör tutan Ahmet Akgül’ün kitaplarının içeriğini ana başlıklarıyla hatırlatmakta yarar görüyoruz!

 

 

1- “İslam Davası”

 

(İman, ibadet, peygamberlik, dini hizmet ve ilahi adalet konularına orijinal yaklaşımlar ve yeni yorumlar getiren, elinizden düşüremeyeceğiniz bir eser. 2. Baskı yapıldı.)

 

 

2- “Mesaj ve Metot (İletişim ve İşbirliği Sanatı)”

 

(Aile ve komşuluk ilişkilerinden, cemiyet, şirket ve devlet münasebetlerine kadar… Her kademede yöneticilik esaslarını, iletişim ve işbirliği sanatını ve hayatta başarı ve mutluluk yollarını prensipler halinde; dini ve ahlaki temeller ve çağdaş gereklerle ortaya koyan bir başvuru kitabı. 3. Baskı yapıldı.)

 

 

3 – “Din Dengedir, İslam İlericiliktir”

 

(Dinin toplum hayatındaki yerini ve önemini.. İslam’ın her asırdaki ve her konudaki ilericilik ve önceliklerini, yozlaştırılan ve yanlış anlaşılan İslami kavramların gerçek anlamını ve özelliklerini anlatan bir eser.  Tutucu ve gericilerin genel karakterlerini ve şartlanmışlık psikolojilerini bulacağınız bir kitap.)

 

 

4- “Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız”

 

(Güneydoğu ve anarşi sorunları, Milli eğitim çıkmazı ve irtica senaryoları, sömürü saltanatı: “din istismarı, Atatürk istismarı”, sağlık ve sigorta tıkanıklığı konularını ve diğer ortak sıkıntılarımızı ve çözüm yollarını içeren bir çalışma. 3. Baskı yapıldı.)

 

 

 5- “Masonluk ve Mafya Medeniyeti”

 

 (Mafyanın perde arkası ve dünya bağlantıları, Mafyanın, asker, siyaset, emniyet, iş adamları ve medya ilişkileri ve Türk mafyasının çarpıcı örnekleri ve özellikleri. Masonluk, Siyonizm ve mafya işbirliğini anlatan Türkiye’yi sarsacak bir kitap.)

 

 

6- “Siyaset ve Strateji”

 

(Tarihi birikimlerinden ve meşhur siyaset bilgelerinden yararlanarak hazırlanan çağdaş devletçilik ve yöneticilik prensiplerini… Büyük siyasilerin stratejilerini… Siyonizm’le sade Musevilerin farklı oldukları gerçeğini ortaya koyan bir eser. Siyasetçilerin ve her seviyedeki yönetici ve eğiticilerin ve düşünen beyinlerin anahtar kitabı. 2. Baskıya hazırlandı.)        

 

 

7- “Nifak Hareketleri”

 

(Münafıklığın tanımını, tarih boyunca nifak oluşumlarını… Günümüzdeki din ve dava istismarcılarını anlatan bir eser. Fethullah Gülen’in, dış güçlerin güdümüne girdiğini; Milli manevi değerlere bağlı Atatürk’ün nasıl ve niçin dinsiz gösterildiğini, yirmi sene öncesinden tespit ve tahlil eden bir kitap.)

 

 

 8- “Kur’ani Kavramlar ve Yorumlar”

 

(Kur'an’a göre yönetim biçimleri, din-devlet ilişkileri, demokrasi, laiklik ve insan hak ve özgürlükleri gibi çağdaş kurumların, Kur’an, Besmele, Fatiha, Şeriat, Şeytan gibi çok yaygın olan ama yanlış anlaşılan ve yozlaşan Kur‘ani kavramların asıl anlamını ve çok ilginç ve çağdaş yorumlarını bulacağınız ve elinizden bırakamayacağınız bir eser.)

 

 

9- “Erbakan Devrimi”

 

 (Erbakan’ın gerçek kimliğini, mücadele sahasını ve sürecini, Hedefini ve stratejilerini, iç ve dış engellerini; belgelere dayanarak anlatan akıcı ve çarpıcı bir kitap. 4. Baskı yapıldı.)

 

 

10- “Refah-Yol’la Rantiye Savaşı”

 

(Refah-Yol’un oluşma şartlarını, başarılarını ve başaramadıklarını, 28 Şubat süreciyle Refah-Yol’un yıkılışını ve bunların perde arkasını irdeleyen bir çalışma.)

 

 

11- “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya”

 

(Adil Düzen nedir? Hangi ihtiyaçların eseridir? Neleri içermektedir? Ekonomi, siyaset, eğitim ve dini kurumların yeniden şekillenmesi… Demokrasi ve laikliğin güncelleştirilmesi ve genişletilmesi… Dış politika hedefleri ile ilgili derli toplu tek eserdir. Kahire’de El-Ezher mezunlarından ve doktara yapanlardan bir ekibe, kırk gün içerisinde her gün sabah namazından sonra kuşluk vaktine kadar sürekli tartışmalı ders olarak okutulmuş ve Arapçaya çevrilmiş, ancak tab edilmemiştir. 3. Baskıya hazırlanıyor.)

 

 

12- “Zafer Müjdeleri”

 

(Yaratılış amacımızı ve sorumluluklarımızı ve Büyük İslam Medeniyetinin yeniden doğuş, hazırlık ve muştularını inceleyen ve müjdeleyen bir eser.)

 

 

13- “Tarikat Terbiyesi”

 

(Tasavvuf ve Tarikatların anlamını ve amacını, insanımızın gerçek tasavvufa olan ihtiyacını, Tarikat istismarı ve din bezirgânları konularını içeren önemli bir eser. 2. Baskı yapıldı)

 

 

14- “Dış Politikamız” (2 Cilt)

 

(Türkiye’nin Cumhuriyet dönemi dış politika sorunlarını ve sonuçlarını, Türkiye üzerindeki oyunları, piyonları ve perde arkasını inceleyen ve 20 yıllık yazıların birikimiyle meydana getirilen çok önemli ve özellikli bir eser)

 

 

15- “Ah-u Figanım” (Şiir)

 

(Yaratılış sırları, peygamber sevdası, insanlık davasıyla ilgili tatlı ve hakikatli dizelerini, Bencil, beleşcil, hain ve zalim tiplere yazılan taşlama ve haşlamalarını ve yazarımızın uyarı ve nasihatlerini içeren çok güzel ve özel bir şiir kitabı. 3. Baskı hazırlanıyor.)

 

 

16- “Cezaevinde Yazdıklarım”

 

(Yazarımızın 312’ye muhalefet bahanesiyle Malatya DGM. ce verilen 1 yıllık cezanın infazını çekmek üzere girdiği Keban Cezaevinde yazdığı, çeşitli konularla ilgili düşünce ve değerlendirmelerinden oluşmaktadır.)

 

 

17- “İnsan’ın Yozlaşması”

 

(İnsanların psikolojik ve sosyolojik yönden bozulmasının ve toplumun ahlaki yozlaşmasının sebep ve sonuçlarını ve tedavi yollarını ortaya koyan bir eser. 2. Baskı yapılıyor.)

 

 

18- “Ruhlar ve Sırlar”

 

(Ruhun aslını, fonksiyonlarını ve birbiriyle irtibatlarını, hayatın hakikatını ve yaradılış amacını uzaylılar ve UFO’lar konularını anlatan ilmi ve ilginç bir araştırma.)  

 

 

19- “Din, Devlet ve Demokrasi”

 

(Asla barışmaz ve bir arada bulunmaz zannedilen evrensel kurum ve kavramların, nasıl uyuşacağını ve uygulanacağını gösteren bir çalışma. 3. Baskı)

 

 

20- “Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi”

 

(Müjdelenen ve merakla beklenen Mehdi kavramını… Ve zafere yaklaşan İslami adaletin hâkimiyet kavgasını yorumlayan bir eser. 3. Baskı.)

 

 

21- “Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 / AKP ve Akıbeti”

 

AKP’nin ortaya çıkış şartlarını, AKP kurmaylarının tabiatlarını ve iktidar süresince yaptıkları tahribatları belgeleriyle anlatan ve acı akıbetlerini hatırlatıp uyaran bir kitap

 

 

22- “Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 / Milli Siyasette Marazlılar”

 

(Milli Görüş hareketindeki hıyanet girişimlerini… Bunların zahiri gerekçelerini ve gizli niyetlerini konu alan ve yakın tarihe ışık tutan bir kitap. AKP’nin ve hala Milli Görüş’te ki bazı kurmay kılıflı akreplerin perde gerisi ve gerçek zihniyetlerini irdeleyen bir eser. Baskıya hazırlanıyor.)

 

 

23- “Hikmet Çiçekleri” (Şiir)

 

(Üstadımızın; duygularını, duyarlılıklarını, uyarılarını, taşlama ve haşlamalarını dile getiren son şiirler.)

 

 

24- “Bizim Atatürk”

 

(Atatürk’ün gizli ve gerçek mahiyetini, milli ve manevi hedeflerini, Siyonist ve emperyalist güçleri oyalama ve onlardan yararlanma taktiklerini, Atatürk istismarcılarının kirli niyetlerini ve Atatürk’ün niçin ve nasıl zehirlenip saf dışı edildiğini, belgelerle ortaya koyan ve masonik mahfillerin uykusunu kaçıran bir kitap. 3. Baskıya hazırlanıyor.)

 

 

25- “Dünya Dönüşüme Hazırlanıyor”

 

(Afet Ilgaz Hanımefendinin takdim yazısında: “Çağımızın gizli kalmış gerçek siyaset tarihini ve hasretle beklenen büyük değişimin çok ilmi ve isabetli tahlilini bulacağınız.” Dediği, umut ve heyecanla okuyacağınız ve Siyonist şeytanın peçesiz yüzüne bakacağınız bir kitap…)

 

 

26- “Gönül Kapısı” (Zikir Zevki ve Nefis Tezkiyesi Üzerinedir)

 

 

27- “Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler”

 

 

28- “Bizden Söylemesi – 1: AKP İntihara Gidiyor!”

 

 

29- “Bizden Söylemesi – 2: Türkiye Uçuruma sürükleniyor”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖNSÖZ

 

 

1970’li yılların ortalarıydı. Kendi sohbet arkadaşlarımızın ve gönül dostlarımızın cep risalesi şeklinde yararlanabilecekleri bir kitap yazma düşüncesi kalbime takıldı. Çünkü buna ihtiyaç vardı. Tasavvufi terbiye ile ilgili kitapların çoğu, Nakşi prensipleri üzerine yazılmıştı., hem de çok uzun ve ağırdı. Bu yüzden Kadiri (cehri zikir) usullerini anlatan kısa bir risale faydalı olacaktı.

 

Bu düşüncemi Hacı Haydar Efendi Hazretlerine açtığımda, O da, memnuniyetle karşılamış ve hemen hazırlığa başlamama izin çıkmıştı…

 

Bu kitapçığı hazırlamaya giriştikten sonra ilahi inayetler ve manevi himmetler üzerimize yağmaya başlamıştı. Üç ihlas bir fatiha okuyarak Hz. Peygamberimizin, pirlerimizin ve şeyh efendimizin ruhaniyetlerine bağışlayıp himmetlerine sığındıktan sonra; daraldığım ve kaynak aradığım herhangi bir konuda kısıtlı kitaplığımdan ilgili gördüğüm bir kitabı alıp rasgele açınca, aradığım husus karşıma çıkmaktaydı.

 

Hatta, bir konuda, baş vurup yararlanacağım bir eser bulamamıştım. Bir sabah erkenden lojmanın kapısı çalındı. Tanımadığımız nur yüzlü ve vakur görünüşlü bir zat elinde bir paketle karşımdaydı. Selamlaştıktan sonra bana İstanbul’dan bir emanet gönderildiğini söyleyip, gitmeye başladı.

 

Her taraf diz boyu karla kaplıydı ve yollar kapalıydı. Ortalığı koyu bir sis ve duman basmıştı. Ta İstanbul’dan 1400 km. uzaktan bana bir hediye ulaştıran bu zat, bütün ısrarlarıma rağmen eve bir ikramda bulunmama razı olmadı ve ayrılıp gözden uzaklaştı.

 

Paketi açtığımda içinden günlerdir aradığım ve arzuladığım kitap çıkmıştı. Bunu gönderen kimdi, getiren kimdi, bu soru hala bir sır olarak durmaktaydı…

 

Derken “Gönül Kapısı” adını verdiğimiz kitap tamamlanmıştı. Ama Haydar Efendi Hazretleri, ‘O kitap hazırlığı ne safhada, ne durumda?’ diye bir daha sormadı. Biz de, bunun mutlaka bir hikmeti vardır düşüncesiyle, kitabın hazırlandığını söylemek cesaretini bulamadık…

 

İşte otuz seneyi aşkın bir zaman sonra, bu hazırlığın bastırılıp dostların istifadesine sunulması fikri yeniden ağır bastı. Bu kitapçığın kağıtlarda kalmasına gönlümüz razı olmamıştı.

 

Konya’daki TEZ Organizasyonun çok değerli ve dinamik elemanları olan kardeşlerimin, el yazması notlarımı bilgisayara geçirmeleriyle bu temenni tamamlandı.

 

Bu kitap, lüzumuna ve yararına inandığımız manevi ve ahlaki prensipleri, birilerine ispatlamak, haşa mürşitlik taslamak ve bilgiçlik satmak gibi bir düşünceden uzak, samimi ve mütevazi bir paylaşma ve ortak manevi paydalarda buluşup kaynaşma amacıyla hazırlanmıştı.

 

Yanlışlık ve noksanlıklar kendimize, doğrular ve değerli olanlar Yüce Dinimize aittir.

 

İyi niyet ve gayret bizden, muvaffakiyet Rabbimizdendir.

 

Sevgi ve saygılarımla.

 

 

 

 

Ahmet Akgül

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

             NE KALDI?

 

 

 

Hepsi heba oldu gençlik çağlarım

 

Ey gönül, ömürden bize ne kaldı?

 

Sarardı güllerim, soldu bağlarım

 

Geçti bahar ve yaz, güze ne kaldı?

 

 

Aldandık bu resmü rüyaya gönül

 

Kapıldık zahire, riyaya gönül

 

Eyvah ki tapındık hevaya gönül

 

Giyecek kefenden beze ne kaldı?

 

 

Yaş elliyi geçti, ellerin titrer

 

Ecel tuzak kurmuş, yolunu bekler

 

Ağrılar, sızılar, her gün bin beter

 

Belden bacağa indi, dize ne kaldı?

 

 

Bedenler bayındır, beyinler hasta

 

Nefisler keyfeder, gönüller yasta

 

Hazırlan ki ölüm, vuslattır Dosta

 

Yamaç, yokuş bitti, düze ne kaldı?

 

 

Ahmedim, ahdine vefalı davran

 

Sabret ki bize de gülecek devran

 

Dünya dert ocağı, olur mu derman

 

Ey gafil, hainler, size ne kaldı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                            

 

İrfan Ehli, Velayet Sahibi ve Manevi İrşat Görevlisi

 

“Ricalüllah-(Allah Erlerinden)”

 

Elazığ Palu İlçesinden

 

 

ELAZIĞ’LI HACI HAYDAR EFENDİ HAZRETLERİ

 

 

1906 yılında Elazığ’ın Palu kazasında dünyaya geldi. Babası Maden kazasından Palu’ya gelmiş Adliye Mübaşiri Derviş Cemil Efendi, anası Askerlik Şube Başkanı Harputlu Yüzbaşı Muharrem Zabun Efendinin kızı Hayriye hanımdır.6 yaşında annesini 10 yaşında babasını kaybedip öksüz ve yetim kalan Haydar Efendi, ablası Leyla hanımın himayesine alınmıştır. Bu arada berberlik yapan eniştesinin yanında çıraklığa başlamıştır.

 

Küçük yaştan itibaren Cemşit Bey medresesinde Molla Selim Hoca’dan Kur’anı Kerim ve temel İslami bilgiler dersleri alan ve devamlı ilim ve zikir toplantılarına katılıp gönüllü hizmet sunan Haydar Efendi, 17 yaşına gelince Palu’nun Savuna köyündeki Kadri şeyhi Hacı Muhammed Babaya bağlanır.18 yaşında kızı Hayriye hanımın annesi Hatun hanımla ilk evliliğini yapmıştır. Evinin bir odasını çilehane yapıp sürekli ibadet ve riyazet hayatına yönelen Haydar Efendi, şeyhinin ikazı üzerine, din-dünya dengesini yeniden kurmaya uğraşmış ve bir arkadaşıyla birlikte açtığı berber dükkânında çalışmaya başlamıştır. Bu dükkân aynı zamanda bir sohbet ve manevi hizmet durağıdır.

 

Burada şartların ve kışkırtmaların baskısı sonucu, 1925 yılında Şeyh Said Efendinin başlattığı harekete karşı olmasına ve asla karışmamasına rağmen, sürekli takibe ve tacize uğramıştır.

 

Çünkü silahlı çatışmanın ancak dış düşmanlara karşı yapılacağına, ülke içindeki yanlışlık ve haksızlıkların silahla değil, islah ve irşadla ortada kaldırılacağına inanmaktadır. Ve böyle bir girişime “manen de müsaade edilmediğini” bizlere aktarmıştır.

 

Askere gitmeden hanımı vefat eden Haydar Efendi AbdulCemil ve Abdulkadir Efendilerin anası olan Edeviye hanımla ikinci evliliğini yapmıştır.

 

Şeyhi Hacı Muhammed Baba hazretleri, vefatından önce kendisine icazet ve hilafet verip, tekke hizmetlerini Haydar Efendiye bırakmıştır. Tarhanalı Sofu Cuma, Tepecikli Mehmet Baba ve yine şeyhinin oğlu Hacı Ömer Efendilerle defalarca itikâfa oturan Haydar Baba, artık maneviyat okyanusunda yol almaktadır. Ama o, şeyhlikten ziyade şagirtliğe talip olmuş ve maksuduna ulaşma ve olgunlaşma yolculuğunda yeni bir rehbere ihtiyaç duyarak, Nakşi-Halidi şeyhi Ali Sebti hazretlerinin müridi ve oğlu Hasan Efendinin halifesi olan ve yüz yaşını aşmış bulunan, Karaçor Mir Mehmet köyünde yaşayan Hacı Cuma Hocaefendiden teberrüken Nakşi derside alıp, evinin samanlığında gizli bir yer ayarlayıp 40 gün çileye oturmuştur. Ama 30 gün sonra bir jandarma baskını ihbarı üzerine, oradan ayrılıp evine gelmiş ve yeniden 40 gün oturmak suretiyle, çilesini 70 günde tamamlamıştır. Yüzden ziyade itikâfa (10 gün), 4 sefer çileye (40 gün) oturan ve kelimenin tam anlamıyla abid ve zahit bir hayat yaşayan Haydar Baba’ya, Hacı Cuma Hoca Efendi tarafından, ruhani meclis kararı ve ihbarı üzerine, “irşat icazeti” teslim edilmiş, ardından Seyyid Ahmedi Rufai, Mevlana Celaleddini Rumi, şeyh Mahmud Samini gibi pirler tarafından da manen izin ve görev verilmiştir.

 

İrşat hizmetlerinin bereketlenip, himmet ve hizmet halkasının giderek genişlemesi, Gözerekli Molla Muhammed, Saraçorlu Molla Ahmet ve Yığlı Molla Bahri Efendiler başta olmak üzere onlarca âlimin ve binlerce mü’minin bu vesile ile ibadet ve istikamet yoluna girmesi; hem şeflik düzeninin hem de bazı hasetçilerin dikkatini çekmiş ve 1945 yılında Eskişehir Kırka nahiyesine sürgüne gönderilmiştir. Gurbetlik, hasretlik ve fakirlik felaketlerinin sonucu eşi Edeviye Hanım felç olup bir müddet sonra vefat etmiş, Haydar Baba, Kırka eşrafından Feyzi Efendinin dul kızı Satı Hanımla evlenmiştir.1947 de Palu’ya dönmesine izin verilmiştir.1952 yılında Suriye, Lübnan üzerinden Hacca gitmiş. Lübnan da bilet alıp Cidde’ye gidecek geminin kalkmasını beklerken, hiç tanımadığı bir genç gelip, kendisini ikna ederek, gemiden vazgeçirip, uçakla gönderilmesi çok açık bir himmet ve ilahi inayettir. O sene gemiyle gelenler, çok gecikmiş ve Arafat’a yetişememiştir.

 

Bir gece yarısı Beytullaha karşı o zaman henüz mermer döşenmemiş kumlar üzerinde diz çökmüş otururken içinden “Ya Rabbi, bu aciz kulunun ziyaretinin makbuliyetine bir alamet olarak Beytullahın içinde iki rekât namaz kılmayı lütfet” diye geçirir. Başını kaldırınca Kâbe’nin kapısının açık olduğunu görür. Oraya yaklaşınca tanımadığı kişilerin yardımıyla sarkıtılan bir tel merdivenle yukarı çıkıp içeri girmiş ve Beytullahın 4. duvarına doğru namaz kılıp dua etmek mutluluğuna erişmiştir.

 

Ve yine hacda iken çok ağır bir hastalığa yakalanır ve yerinden kalkamaz hale gelir. İçinden “Ya Rabbi, benden her türlü uyku ve yorgunluğu kaldır ki, bu mukaddes mekânlarda ve bu mübarek zamanlarımı hep sana ibadet ve hizmetle değerlendireyim” diye niyazda bulundum. Oysa bu durumda nafileleri değil, farz ibadetlerimi dahi yapamaz oldum” diye sızlanınca, mana âleminde kendisine: “Kulum senin asıl amacın ibadet midir, yoksa benim rızamı elde etmek midir? Ben seni bu halinle severim, rızama ve huzuruma bu şekilde eriştiririm” ikazıyla ferahlanıp, şükretmiştir. Bunu bizlere “Allah’ın rızasını unutup, ibadete ibadet etmek” hatasına düşmemek için anlatıp dikkatimizi çekmiştir.

 

Daha önce her türlü siyasi çekişmenin dışında kalan ve sevenlerini de siyasetten sakındıran Hacı Haydar Efendi, Milli Görüş’ün ortaya çıkmasıyla tavrını değiştirmiştir. Erbakan Hoca’nın sıradan bir parti propagandası ve diğerleri gibi makam-menfaat kavgası peşinde olmadığını; siyaset vesilesiyle, manevi, ahlaki ve insani bir hizmet yaptığını ve bu hareketin çok mutlu ve muhteşem sona ulaşacağını özellikle belirtmiş ve her fırsatta dua ve destek vermiştir. Ve bazı talebelerine, bu kutlu harekette pek çok fitne ve hıyanetlerin yaşanacağını, bu hak davaya ve Erbakan Hoca’ya sadık kalanların kurtulup zafere ulaşacağını bildirmiştir.

 

1978 yılında verdikleri ani bir kararla Palu’da gelip Elazığ’a yerleşmiş, 9-Ocak–1979 yılında ise; yıllardır müzdarib olduğu şeker hastalığının şiddetlenmesi sebebiyle 74 yaşında darı bekaya göç etmişlerdir.

 

Vefatının 26.cı yıldönümü münasebetiyle; Milli Görüş hareketine ve Mutlu Mehdiyet Medeniyetine alt yapı hazırlayan çok önemli manevi mimarlardan birisi olan Elazığ-Palulu Hacı Haydar Baba Hazretlerini dualar ve şükranlarla anıyor, O’nun izinde ve çizgisinde yürüyen bütün sevenlerine selam ve saygılar sunuyoruz.

 

İşte hatırladığımız şekliyle, aşağıdaki anlamlarda söylediği bazı hikmet sözleri ve tavsiyeleri:

 

“Dervişlerimizden öyleleri var ki, yıllarca ve ihlâsla sabredip sürdürdükleri ibadet ve istikametleriyle, manen paşa rütbeleri takılmış kimselerdir. Bunların çoğundan kendileri de habersizdir. Lakin bazıları da var ki, şöhreti dillerde gezer, ama hala onbaşı bile değildir.”

 

“Manevi rütbeler, hâşâ benim değil Allah’ın elindedir. O da herkesin niyetine ve gayretine göredir. Ben de sizin gibi Cenab-ı Hakkın rahmet ve inayetine ve O’nun hizmetine muhtaç birisiyimdir.”

 

“Hanımlarınız sizin kulunuz ve köleniz değil, hayat arkadaşınız ve Allah’ın emanetidir. Onlara hakaret ve haksızlığa devam edenler, zalimler sınıfına kaydedilecektir.”

 

“İnsanlarla ve hele yakınlarınız ve komşularınızla münakaşa ve kavgadan uzak durunuz.Size sataşılsa bile, bir kulağınız ağır, öteki kökten sağır olsun.. Oradan selametle savuşun… Az bir haksızlığa sabretmezseniz başınıza büyük belaların açılmasından korkun!”

 

“Kuru lafla, ve boş tavayla bir yere varılmaz. Canını yormayan canana kavuşmaz… Allah’ı seven ve saygı gösteren kimse, O’nun zikrinden usanmaz ve Kur’anın çizgisinden sapmaz!”

 

“Efendi oyumuzu, hangi partiye verelim? diye, aslında danışmak değil ortalığı karıştırmak niyetiyle soran birisine: “Siz somun (ekmek) mi yersiniz, yoksa saman mı yersiniz? Saman yiyenlere (yani insan görünümlü hayvanat ekibine) laf anlatmak gereksiz… Ama samanla somunun farkını bilecek kadar akılınız ve vicdanınız varsa, Kur’ana davet edenle, şeytana davet edenleri bilir ve oyunuzu halı ve hayırlı olana verirsiniz!.”

 

“Bizim dergâhımız, ahiret kapısıdır.. Burada ibadet, zikir ve dini sohbet vardır.Ve bize Allah’ı arayan ve ahireti arzulayan katılır..

 

Makam ve menfaat peşinde olanlar ise, bizim değil, dünyalık vaad eden beylerin, zenginlerin ve siyasilerin peşine takılmalıdır.”

 

Özel olarak “rabıta” izni verdiği bizlere:

 

“Filan gece, rabıtayı çok uzattın… Zikre, Kur’anla meşguliyete ve ibadete daha fazla zaman ayırmalısın…” buyurunca, kalbimize doğmuştu ki:

 

“Öyle ya, rabıta manevi irtibat kanalıdır. Eğer senin gönül havuzunun kapısı kapalıysa, irtibat kanalının açık olması ne fayda sağlayacaktır.”

 

Diyarbakır’a irşat için, oğlu Cemil Efendiyle birlikte bizi de göndermişti. Kapı penceresi takılmamış, çimentoyla yeni sıvanmış bir odada yattığımızdan çok ağır şekilde hastalanıp eve dönünce, Rahmetli babam şefkatinden ve birazda gafletinden dolayı: “ Başka adam yok mu, her tarafa seni gönderip böyle perişan ediyorlar?” diye sitem etmişti.

 

Birkaç gün sonra ziyaretine giden bu bağlısına, o hiçbir şey anlatmadığı halde Hacı Haydar Baba Hz.leri şunları söyledi:

 

“Git babana deki:         

 

Bu tavır ve tepkisinden dolayı, evini barkını, çoluk çocuklarını bırakıp, Allah’ın dinini yaymak üzere cihada giden ve çoğu geri dönmeyen sahabelerden utansın !..

 

Ve yine, o seçkin ve sevgili sahabelerini, kendi menfaati için değil,  onların ahireti ve İslam’ın hâkimiyeti için, sefere gönderen Hz. Peygamberden utansın!..”

 

Gelip bunları babama anlatınca, o da hatasını anlayıp pişmanlık duymuş, tövbe etmiş ve yanlışından vazgeçmişti.

 

Yine ziyaretine giden birisine, sohbet arasında:

 

“Şahsi ibadet ve faziletler dışında, insanların yararına ve toplumun hayrına çalışmak ta çok büyük bir mesuliyet ve sevaptır.

 

Bana, filan gelinimin, misafirlerimize samimi ve sabırlı hizmetlerinden dolayı… Filan kişinin irşat faaliyetlerinden dolayı… Sizin de talebelerinize ve çevrenize iman ve İslam şuuru aşılama gayretinizden dolayı manevi dereceler verildiği söylendi…” 

 

Değerli dervişi Heyhanlı Hacı Yusuf anlatmıştı: “Bir gün, faytonla Bit Meydanından geçerken uzaktan sarıklı, cübbeli ve şalvarlı bir kişi göründü… Tam yanlarına geldiğimizde, Baba’nın ağzından şu anlamda sözler döküldü:

 

“Dışı derviş, içi teşviş… Uzaktan alim, yakından zalim..!”

 

Bu hatırayı dinleyen talebesi şu mısraları söylemiş:

 

“Uzaktan insan görünür, hakikatte behaim, Dışını süslemektense, için düzelt be hain!”

 

Not: Behaim: Hayvan sıfatıdır.

 

“İlim lazımdır ve güzeldir, ama aslolan Salih ameldir. Amelin makbulü ve en erdiricisi ise devamlı zikirdir. Zikrin efdali ise, kelime-i tevhittir.

 

Artık meydan sizindir. Keşke ile keşkek pilavı pişmeyecektir. Kepçe ile yağ, kejgere ile buğday gereklidir.”

 

Not: Kejgere; iki kişinin tutarak kaldırdığı 3 taraflı bir karış kapalı, yan tarafı açık tahtadan yapılmış bir taşıma aracıdır.

 

“Günümüzde cihat ve sefer siyasetle, üstünlük ve zafer ise bir reyle olmaktadır. Oyunu vermeyenin boynunu istemek manasızdır.”

 

Efendim, Hz. Mehdi’yi nasıl tanıyacak ve ne şekilde tabi olacağız? diye soran birisine; gözlerini kapayıp uzunca bir tefekkür ve sükunetten sonra şunları söyledi:

 

“Seçim sandığında iki türlü oy vermek vardır. Birisi, bilerek ve aklı yeterek… Diğeri, gafletle ve cehaletle…

 

Bir insan, partilerin aslını amacını ve farkını bilmeyerek, ağasının, amcasının, hocasının tavsiyesine göre hareket ederek yanlış bir yere veriyorsa, onun bağışlanması belki umulur.

 

Ama “Selamet”le diğerlerinin neye çağırdığını ve ne yaptığını bildiği halde, yine de batılın peşinden giderse (onun vebali ağırdır ve işi zordur) anlamında başını birkaç kere sağa sola çevirdi…”

 

İlk Hutbe Tecrübemiz:

 

“Palu’da iken Cuma namazlarını köprübaşındaki Şeyh Samini Mescidinde kılardı. İlk sünneti kıldıktan sonra cami imamının acil bir durumdan dolayı yerine kimseyi görevlendirmeden Diyarbakır’a gittiği anlaşıldı.

 

Efendi Hz.leri bana dönerek minbere çıkmam için işaret buyurdu. O ana kadar hutbe okumamıştım, böyle bir durumun başıma geleceğini düşünmediğimden dolayı ezberleyip hazırlanmamıştım. Cübbeyi giyip minbere çıktım. Etrafta bir hutbe kitabı vardır sanmıştım. Ona da rastlayamadım.

 

Kısa bir şaşkınlıktan sonra “Ya Rabbi buraya çıkmamı emreden zatın hürmeti ve himmetiyle, beni bu cemaate karşı mahcup etme” diyerek Arapça ve Türkçe kısımlarını okumaya başladım. Sadece ağzımın açılıp kapandığını hissediyordum. Sanki kalbim durmuş, beynim donmuştu. Ne okuduğumu ve ne konuştuğumu bilmiyordum…

 

Hutbeyi bitirip, namazı da kıldırdıktan sonra, herkesin hayret ve hayranlık bakışları arasında, Baba ile camiden ayrıldık.

 

Yolda bana:

 

“Gördün ya, hocalık yapmak ve hutbe okumak o kadar da zor değilmiş” anlamındaki sözleri ve nazarlarıyla, hala geçmeyen heyecanımı yatıştırdılar…

 

Yine kendileri anlatmıştı:

 

“Çocuklar, evin bahçesine, bize yetecek kadar sebze fidesi dikmişlerdi… Bayağı büyüyüp geliştikleri ve meyve dökmeye başladıkları halde, ihmal edip su vermediklerinden sarardıklarını ve kurumaya başladıklarını görünce üzülmüş ve sebze sıkıntısı çekeriz düşüncesi kalbimi meşgul etmişti… Bunun üzerine birkaç gün üst üste rabıta ve murakabemde manevi tecelliler kaybolup, karşıma hep sebze bahçesi getirildi… Bu benim için bir ikaz ve uyarı işaretiydi. Çünkü kalıbımız dünyalık işler ve ihtiyaçlarla meşgul olabilir, ama kalbimiz sadece Allah’ın tecelli hanesidir. Gönül evimizden başka bütün heves ve sevgilerin çıkarılması ve sokulmaması gerekir. Zira Cenab-ı Hak, yüzümüze sözümüze değil, kalbimize ve niyetimize nazar etmektedir.”

 

Yani, bu sözleriyle “Ulvi hedefler peşinde olanlar, süfli hevesleri terk etmelidir” mesajını vermiştir.

 

Güzel rüyalar görmeye, manevi keşif ve kerametlere ermeye meraklı kimselere şunları söylerdi:

 

“Rüyaların bazısı, Rahmanidir, insanı terbiye ve teselli edicidir. Ama birçoğu da şeytanidir ve iblisin sinema filmleridir. İnsanı gurura ve kuruntulara sevk etmek içindir.

 

Hâlbuki bir gram istikamet ve ibadet, bin batman kerametten kıymetlidir.

 

Allah bizden keramet değil, ibadet ve hizmet istemektedir.”

 

Bunları dinleyen kardeşimizin kalbine şunlar gelmiştir:

 

“Öyle ya, rüyasında Hacca giden Hacı, mahkeme koltuğuna oturan savcı sayılmayacağı gibi, yine rüyasında adam öldüren Habil, ölen de Kâbil değildir.”

 

Kulluk Gayret ve ciddiyettir. Bu konuda şöyle buyurmuştu:

 

“Kuru lafla, süslü kelimatla, kemalata (olgunlaşmaya) ulaşılmaz. Canını yormayan canana kavuşamaz. Arzı okuyamayanı (Yeryüzündeki ilahi tecellileri ve sanatı Rabbaniyeyi seyredip hayran olmayanı) Arşa çıkarırsanız yine bir şey anlamaz…”

 

“Şeyhim himmet” diyene, “Müridim gayret” denmiştir. Hiç kimse gayretsiz gayeye erişememiştir. Allah bize ibadet ve istikamet emretmiş, keramet istememiştir.”

 

“Hizmetiniz kadar kıymetiniz, gayretiniz kadar kametiniz (Manevi boyunuz ve dereceniz) olacağı kesindir.

 

Selamet ve saadete ancak sabırla ulaşılacağını anlatmak için şöyle derdi:

 

“Koruk; güneşe ve pişmeye sabırla helva olur.

 

Çocuk; Mektep ve medrese talimine sabırla, ulema olur.

 

Kopuk (günahkar ve kabadayı) ise; ibadete sabretmekle ve nefse muhalefetle evliya olur.”

 

Evet, gerçekte budur. Çünkü sabretmeyen koruk, kuruyacak, sabretmeyen çocuk cahil kalacak, sabretmeyen kopuk ta, dünyada cezaevinde, ahirette ise cehennemde tutuklanacaktır.

 

Mürşidimiz, Allahın rızasını her şeyin üstünde tutar ve bize şunları anlatırdı:

 

“Eğer Allah’ın rızasını kazanırsanız, bütün alem düşman olsa, size zarar veremez. Yok eğer, Allah’ın gazabına uğrarsanız, yüzyirmidörtbin peygamberin şefaatide sizi kurtarmaya yetmez!..”

 

Beladan kaçmak ve kendimizi ucuz harcamamak hususunda şunları buyurmuşlardı:

 

“Peşine düşerseniz, az işten çok iş çıkar. Küçük musibetler, büyük felaketlere yol açar. Beladan uzak kaçmayan, Mevlaya yaklaşamaz. Cahilce sataşmalara karşı, kulağınızın biri ağır, diğeri kökten sağır davranmayanın, başı beladan kurtulamaz.”

 

Güya İrşat ve ıslah hizmetlerine katkı havasıyla ama aslında siyasi bir rüşvet edasıyla, dönemin Mason AP Milletvekilleriyle beraber, Efendi Hz. Lerine bir miktar para uzatıp: “Yaklaşan seçimlerde çevrenizin oylarını bekliyoruz.” Teklifinde ve terbiyesizliğinde bulunan, Elazığ’ın en zengin ve çok etkin kişilerinden Hacı D….. damadı Rahmetli Reşit Tata’nın (Sevgili Ahmet Tanrıverdi’lerin) evinde şunları haykırdı:

 

“Ey zavallı adam! Ey dünyaya mağrur ve edepten mahrum insan! Beni satın almaya senin paran yetmez. Rey (oy) emanettir, bu emaneti naehil kimselere vermek ise hıyanettir. Evime buyurmuş, çuluma oturmuş olmasaydın, seni ta orada rezil etmek gerekirdi. Artık haddini bil ki hatırın bilinsin… Her kuşun eti yenmez öğrenesin!…”

 

İlim öğrenmeye teşvik eder, ama asıl gayenin Salih amel ve güzel ahlak olduğunu söylerdi:

 

“Çok şükür her şey kolaylaştı. Bakınız, Kur’an-ı Kerimin, meali ve tefsirleri, Bediüzzamanın risaleleri, ihya-i ulumiddin gibi büyük alimlerin eserleri, artık Türkçeye tercüme edilmektedir ve Latin harfleriyle herkesin okuyup anlayacağı şekilde elimizdedir. Eskiden sadece medrese tahsili yapmış birkaç alimin yararlanabileceği kitaplar, artık hepimizin evindedir. Cehalet için hiçbir bahane geçerli değildir.

 

Okuyun, öğrenin ve kendinizi yetiştirin. Ancak unutmayın ki:

 

İlimsiz amel, temelsiz binaya benzediği gibi, amelsiz ilimde, temeli atılmış boş arsaya benzemektedir. Helal kazanca ve alın teri ile çalışmaya çok önem verirdi.

 

“Helal kazanılınca, doyunca yenilir, zarar vermez. Ama haram katılırsa, azı bile zehirdir…” derdi.

 

Zikrullah’ı çokça tavsiye ederdi:

 

“Gönül kiri zikirle yıkanır. Kabin kilidi zikrullahtır.”

 

“Seher vakti, sadıkların huzur vesilesidir. Gece ibadetleri, aşıkların sermayesidir.”

 

“Tembellikle beraber ermişlik taslayan gafil, şeytanın oyuncağı olduğunun farkında değildir.”

 

Sözleri bunun en güzel örnekleridir.

 

Her konuda ve her durumda, mutlaka Kur’an ve sünnet ölçülerine kesinlikle bağlı kalmayı öğütlerdi.

 

“Şeriatsız tarikat; şeytanın tuzağıdır. Hakikatsız siyaset ise, sadece makam ve menfaat kapısıdır.

 

Halay’a ve oyuna benzetilen zikir halkasından; ve sohbet diye, malayani ve edep harici dedikodu ve konuşmalardan şiddetle sakınmalı ve Allah’a sığınmalıdır.” Diyerek bizleri ikaz ederdi.

 

Vefatından birkaç gün önce, “Acaba bana özel bir vasiyet ve tavsiyesi yok mudur?” düşüncesiyle ziyaretine gittiğimizde, biz hiçbir şey söylemeden, kendileri şunları emretti:

 

“Gel oğlum. Sana üç tane vasiyetim vardır.

 

1-      Sen, Pirimiz Şahı Geylani Hz.lerinin divanında kayıtlısın.

 

Bu sebeple, başka cazip teklifler gelse bile, Kadiri ocağından ayrılmayasın.

 

2-      Sakın ola ki: Muhterem Hocamızın safından ve yanından uzaklaşmayasın. Vefasızlık ve vicdansızlık yapmayasın.

 

3-      Bu Hak davaya; öyle adet yerini bulsun, dostlar alışverişle görsün cinsinden değil; canı gönülden ve bütün gücünle çalışıp çabalamazsan, imtihanı kazanamazsın!.”

 

 

Rabıta Ve İrtibat

 

Hacı Haydar Baba Hz.leri, kendi muhiblerine (sevenlerine ve talebelerine) “rabıta” vermezdi.

 

Rabıta: Bir tasavvuf talebesinin, zikir dersine başlamadan önce: diz dize oturmuş vaziyetle mürşidinin ruhaniyetini karşısında düşünmesi, Pirimizin himmetini, Hz. Peygamberimizin şefaatini üzerinde hazır bilmesi ve inayeti ilahiyenin feyiz ve bereketi içerisinde huzura ermesi demektir.

 

Ancak, seyyid Ahmedi Rufai Hz.leri ve Mevlana Halidi Bağdadi Hz.leri: “Bir müridin kendisini rabıta ettiğinden, ruhen haberdar olamayan ve talebesine manevi cereyan aktaramayan bir mürşidin kendisini rabıta ettirmesi haramdır. Çünkü araya şeytanın girmesi, boş gurur ve vesvese verip kandırma ihtimali vardır.” Demişlerdir.

 

İşte Haydar Efendi Hz.leri de kimseden kendisine rabıta edilmesini istemezdi. Sadece ölüm, kabir, mahşer ve mizan tefekkürü tavsiyesiyle yetinirdi.

 

Ancak, özel bir iltifatla, bize rabıta müsaadesi vermiş, sadece bu manevi irtibat halini fazla uzatmaya kısa kesmemizi öğütlemişti. Ne var ki, çoğu zaman bu rabıtanın (ruhani buluşmanın) manevi lezzetine kapılarak izin verilen süreyi aştığımız olurdu. Arada onlarca kilometre mesafe olmasına ve gece karanlığında vuku bulmasına rağmen; her ziyaretine gittiğimizde, hangi gün hangi saatle rabıtayı uzattığımızı bize hatırlatır ve ikaz ederdi. Yani rabıta denen manevî telefonla irtibat kurulduğunda, keramet kamerasıyla talebelerini seyretmekteydi. Elbette bu, haşa “Her yerde ve her halde sürekli bizi murakabe ediyor ve gözetliyor anlamında değildi. Çünkü bu sıfat sadece Cenaba Hakka aittir. Aksini düşünmek şirktir. Ama Allah’ın izniyle ve talebelerini manevi terbiye ve tedavi hizmetiyle, mürşidi kamilin bazı hallerimize vakıf kılınması da bir lütfü ilahidir. Ve keramete inanmak, ehli sünnet esasları dahilindedir.

 

Bu arada:

 

“Biz de O zata bağlıydık. Fakat böyle şeylere şahit olmadık” diyenlere cevabımız ise;

 

“Telefon hattı bulunmayanların, karşılıklı görüşmeleri elbette mümkün değildir!.”

 

Ama kalkıp “Telefonları olanlar bile görüşemez. Hata bilgisayar kamerasıyla binlerce kilometre uzaklıktan kimse birbirini seyredemez.” Demek, sadece kendi cehaletin göstergesi kabul edilir.

 

 

Haydar Baba’nın Feraset Ve Fazileti:

 

Manevî üstadımız Palu’lu Hacı Haydar Efendi Hz.lerinden çok ibretli ve hikmetli bir hatıramı aktararak başlamak istiyorum.

 

Atatürk’ten hemen sonra, maalesef devrimlerin, milli ve manevi değerlerimizi dinamitleme şeklinde yozlaştırıldığı, dindar halkımızın potansiyel tehlike ve tehdit olarak algılandığı ve takibe alındığı…Velhasıl yağmur altında gülenle ağlayanın bir birine karıştığı bir hengamede Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam rüyasına gelip kendisine:

 

“Kalk Haydar’ım… Evinde oturup sadece kendi nefsini kurtarmak zamanı değil… Bak, ümmetim sahipsiz, garip ve muzdarip… Onlara Hakkı tebliğ ve hayrı tavsiye etmek ve yüce İslam ahlakıyla manevi tedavi ve terbiye çarelerini göstermek üzere, artık sohbet ziyaretlerini başlat!..” Emrini verir…

 

Ancak, ortam çok gergindir. Böylesi dini hizmet ve seyahatler; bazı çevreleri tedirgin etmektedir ve durum oldukça tehlikelidir. Bu yüzden Rahmetullah Haydar Efendi, irşat ziyaretlerine cesaret edememiştir…

 

Hz. Peygamber Efendimiz, Hacı Haydar Efendiye aynı talimatını rüyasında ikinci sefer verir. Ama bu emri dinlemek, kelleyi koltuğa almayı gerektirir… Bu endişeyle manevi emir yine geciktirilir.

 

Ve nihayet Fahri Kainat Efendimiz, üçüncü sefer tekrar rüyasında teşrif edip şunları söyler:

 

“Ne de kıymetli başın varmış Haydarım.. Senin başın, acaba, sevgili torunum, göz nurum ve gönül huzurum, cennet gençleri arasındaki gururum Hz. Hüseyn’imin başından daha mı kıymetlidir?!..

 

Senin başın Yahudilerin katlettikleri Hz. Yahya Peygamberin, Cercis nebilerin başından daha mı değerlidir?

 

Dost uğrunda ve Hak yolunda feda edilmeyen başa, baş mı denir?..”

 

Bu nebevî ikaz ve işaretler üzerine, irşat gezilerine başlayan Palu’lu Haydar Efendi, Karakoçan’la Kığı arasında bir köy yakınından geçerken, etrafındaki yârenleri:

 

“Baba, bu köye girmeyelim, çünkü Alevi köyüdür, bizi terslemelerinden korkarız” derler… Hacı Haydar Efendi ise:

 

“Hayır, tam aksine bu kardeşlerimizi özellikle ziyaret edeceğiz. Ehli Beyti Resulüllahı yürekten seven ve Pirimiz Hz. Ali Efendimizin yolundan yürüyen, ama maalesef asırlar boyu ilimden ve ilgiden mahrum edilen bu kardeşlerimizden gidip özür dileyeceğiz” der ve köye girerler.

 

Köy halkı kendilerini çok candan bir misafirperverlikle karşılar ve koyunlar kesilip akşam yemeği hazırlığı başlar. O sırada köyün ileri gelenleri, Rahmetullah Haydar Efendiye şunları söyler:

 

“Yıllardır, nice alimler, mürşitler köyümüzün yanından geçip giderler ve Aleviyiz diye bize yüz göstermezler. Siz, bize kıymet ve rahmet edip köyümüze şeref verdiğiniz için müteşekkiriz ve ne buyurursan söyle, emrindeyiz. Ancak unutma ki, bizler Caferi’yiz!.”

 

Bunun üzerine Haydar Efendi, siz İmamı Cefer’in, biz ise onun talebesi İmamı Ebu Hanife’nin mezhebindeyiz. Bu her ikisi de, Hz.Ali’nin, o da Hz. Muhammed’in, O da Kur’anı Kerimin talebesi ve tebliğcisidir.

 

Biz, bir anlık Ebu Hanife’yi bırakalım, sizde İmamı Cafer’i bırakın.. Gelin hep beraber Hz. Kur’an ne diyorsa onu yapalım!..”

 

Bu samimi teklif üzerine o köyün ileri gelenleri ve Alevi dedeleri:

 

Efendi bu daveti nasıl kabul etmeyiz Ki;

 

Kur’an bizim Yaradan’ımızın kelâmıdır.

 

Kur’an bize, Rabbimiz’in armağanıdır.

 

Kur’an bütün insanlığın, saadet ve selâmet programıdır.

 

Kur’anı kabul etmezsek, bizde İslamlık ve insanlık kalır mı?

 

Bu çağrına evet demezsek Allah’u Taala, Muhammed Mustafa, Sadık sahabe ve Raşit Hulefa ve Ehli Beyti Pür Sefa, bizim yüzümüze bakar mı? Diyerek, o gece kendilerini misafir eder, Kur’ani sohbetlerini ve tasavvuf hikmetlerini dinlerler… Ve hemen ardın o köye yakışır bir mescit ve Kur’an medresesi inşa ederler…

 

Unutmayalım ki:

 

İslamiyet samimiyeti, samimiyet muhabbeti, muhabbet ise manevi kuvvet ve selameti doğurur.

 

Şeytaniyet ise: art niyeti, kötü niyet nefreti, nefret ise, vicdanlarda zahmeti, düşmanlara karşı hezimeti doğurur.

 

Bu gün Irak’ın tamamı Kerbala’dır. Azgınlaşmış Amerika, bir yandan, son sistem silahlarıyla, en ağır bombalarıyla mazlum insanlar üzerine bir soykırım uygulamakta, bir yandan da Şii-Sünni diye Kürt-Türkmen diye Müslümanları biribirine kırdırmaktadır.

 

Ama maalesef, baltanın sapı bizden olmasaydı, barbar Batı, bu denli tahribat yapamayacaktı.

 

Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz şöyle buyurmuştur:

 

Biz, bütün peygamberlerin ortak hikmet sözümüz şudur:

 

“Eğer utanmazsan, istediğini yap o zaman!..”

 

Evet utanma duygusunu, vicdani sorumluluğunu ve insanlık onurunu yitirmeyen bir kimse:

 

Yüz binlerce masum Müslümanın katledildiği, on binlerce kızın ve kadının ırzına geçildiği şu Irak faciasına yol açan ve şimdi İran’a saldırıya hazırlanan barbar Amerika’ya ve yandaşlarına taşeronluk ve amigoluk yapanları, nasıl haklı çıkarabilir? Nasıl mazeret uydurabilir? Ve hele bunları yaptığı halde, bir de kalkıp hiç yüzünü kızartmadan insan haklarından ve İslam ahlakından nasıl dem vurulabilir!?

 

Hz. Hüseyin Efendimiz:

 

“Biz sahipsiz kalmışız. Zalim idarecilere karşı sizin önderliğinize muhtacız. Ne olur bizi başsız bırakmayınız” diyerek davet edildiği Küfe’ye doğru yola çıkarken, Abdullah İbni Abbas önüne çıkıp:

 

“Ey Cennet yiğitlerinin Efendisi… Ey Nübüvvet hanesinin varisi… Ben Resulüllahtan şunları hatırlıyorum: Küfe halkı sana hıyanet ve hakaret edecekler… Kalpleri seninle olsa da, kılıçlarıyla Yezid’in safına geçecekler… gel gitme, bizleri mahzun etme! Deyince O şehitler şahı şu cevabı veriyordu:

 

Evet, başıma gelecekleri bende seziyorum.

 

Ancak, kendi hayatım ve rahatım için, mazlumların bu davetinden kaçarsam; Benden sonra hiç kimse zulme ve zalimlere karşı durmaya cesaret etmeyecek.

 

Artık hiç kimse, dini ve davası için fedakârlığa gerek görmeyecek…

 

“Peygamber evladı bile “neme lazım!” dedikten sonra, kötülükleri önlemek bize mi kalmış” diyecek…

 

İşte bunlardan ve manevi sorumluluklarımdan dolayı, geri dönemem diyordu… Ve ekliyordu.

 

“Allah’ın Resulü, Babam Hz. Ali’ye:

 

Ben Kur’anın tenzili yani insanlığa inişi ve tebliği için mücadele ettim.

 

Sen ve evladın ise Kur’anın te’vili için yani İslami Hakikatlerin yozlaştırılmasına karşı mücadele edeceksiniz..!” emrini yerine getirmemiz gerekiyor” diyerek ölüme meydan okurcasına hatta ölümü korkuturcasına yola çıkıyordu.

 

Yezid ve Ubeydullah Bin Ziyad gibi eşkıyaları ise, öyle “İçtihat hatası, dünyalık sevdasıyla” değil:

 

“Deki “siz iman etmediniz. Ancak (zahiren) teslim olduk, İslam görünüyoruz” deyiniz”[1]  ayetinde durumları anlatılan kimselerin: Eski kabile ve cahiliyye taasubuyla; Kureyş’in fazilet ve hakimiyetini bir türlü içlerine sindiremeyen bazı Emevilerin:

 

İslama ve Resulüllaha karşı taşıdıkları gizli kin ve hınçlarının intikamını O’nun evlâdından ve ehli beytinden alma vahşetidir.

 

Hz. Hüseyin’in

 

Sırtında markalı cübbesi ceketi. Yakasında fiyakalı rütbesi, etiketi: Kasasında, bankasında serveti olmayacaktı, ama İslamın ve insanlığın uğrunda, vicdani kanaati doğrultusunda mücadele edecek onurlu bir ölümle; şereflerin en yücesi olan şehitlik makamına ve sonsuzluğa erişecekti.

 

Hz. Peygambere  “oğlu yok. Soyu sopu kesik”  anlamında “ebter” diyorlardı.

 

İşte bu hırs ve hınçla Hz. Hüseyin’i ve bir kişi dahi kalmamak üzere bütün ehli beyti erkek-kadın 70 kadar seçkin ve şerefli mü’mini hiç acımadan katlediyorlardı. Ama Kevser suresinin “Ey Rasulüm; Doğrusu asıl ebter (soyu kesik) olan, sana kin duyandır.” ayetinin sırrıyla, durumu fark eden yaşlı bir sahabe Hz. Hüseyin’in henüz 14 yaşındaki oğullarından birini gizlice kaçırıp çadırında kendi kızıyla nikahlayıp zifafa sokacak daha sonra tekrar cihat meydanına koşan bu yiğit seyit şehit olacak, ama hamile kalan eşinden yine bir peygamber torunu doğacak ve bu gün yeryüzünde sayıları milyonlara ulaşacak.

 

“Kim, haksız yere öldürdüğü bir insana karşılık olmaksızın veya yeryüzünde fesat ve anarşiye bulaşmaksızın-Kasten ve suçsuz bir insanı öldürürse, o bütün insanları öldürmüş gibidir.”[2]

 

Evet, bir insanı haksız ve suçsuz yere katledenler, bütün insanlığın katili gibi zalimdir ve lanetlenmiştir.

 

Öyle ise: Bu gün Irak’ta yüz binlerce masum insanı haksız yere ve en ahlâksız yöntemlerle öldüren zalim ABD’ye ve Siyonist İsrail’e;

 

Destek çıkan, alkış tutan ve taşeronluk yapanlara, mazeret ve hikmet uyduranlar da, bütün Irak halkını, hatta insanlığı katletmiş gibi hain ve haysiyetsiz bir duruma düşecektir.

 

Çünkü imanın ve insanlığın en aşağı mertebesi, hiç değilse, şahit olduğu münkerlere ve bu kötülükleri işleyenlere buğzetmektir. Zalimlerin ve işbirlikçilerin yaptıklarına mazeret ve meşruiyet kılıfı geçirmemektir. Ve Nisa suresi: 93. ayetinde: “Her kim, (özellikle) bir mü’mini kasten ve haksız yere öldürürse (ve öldürülmesine yardım ederse) bunun (ahiretteki) cezası ebedi kalacağı cehennemdir. (Dünyada ise): Allah, mü’minleri katledenlere ve zalimleri destekleyenlere gazap etmiştir. Bunları lanetlemiştir ve böylesi hainler için büyük bir azap ve rüsvaylık belirlemiştir.”

 

Çok değil 70 sene önce Çanakkale’de, Milli Mücadelemizde, 30 sene önce Kıbrıs Hareketinde… Ve halen PKK teröründe hep bizi arkadan bıçaklayan ve şimdi Hz Peygamber Efendimizi en çirkin karikatürlerle anarşist gösterip hakarete kalkışan barbar Batının pudralanmış yüzü olan AB kapısında kurtuluş aramak gaflet ve zilletinden artık kurtulmamız gerekiyor.

 

Türki Cumhuriyetlere, İslam ülkelerine ve Tüm mazlum Milletlere, öncülük yapabileceğimiz: tabii ve tarihi potansiyelimizi harekete geçirecek; farklı din ve kavimden, bütün insanların barış ve bereket içinde yaşayacağı Türkiye merkezli yeni bir medeniyeti gerçekleştirecek: İman, iz’an, irade ve iktidara, artık mutlaka ve pek yakında ulaşmamız gerekiyor.

 

Bu kültürel ve ekonomik ezilmişlik ve esaretten.. Bu fakirlik ve sefaletten… Ve düşürüldüğümüz bu ahlaki rezaletten artık kurtulmamız gerekiyor..

 

Hz Ali’nin buyurduğu gibi: “Susulacak yerde konuşmak ahmaklık, konuşulacak yerde susmak ise korkaklıktır.”

 

Ve sorunları alâkasız konumlara taşıyıp tartışmak ise sahtekârlıktır. Doğru söz, haine diken gibi, mümine merhem gibidir.

 

Evet:

 

Amirleri, Yani yöneticileri; hain ve zulümkar olan alimleri, yani din bilginleri, üniversite öğretim görevlileri, kafaları ve kalemleri, kiralık yazar-çizer ekibi; menfaatçi ve riyakar olursa.

 

Halkı da neme lâzımcı ve günahkar olan bir toplumun en büyük düşmanı, yine kendisidir.

 

Şimdi, kendi nefislerine ve kuru heveslerine esir olmamız Sünni ve Alevi kardeşlerime sesleniyorum:

 

Kerbela faciasına yol açan Firavunları ve figüranlarını, asla sevmiyoruz ve lanetliyoruz.

 

Onlar bizim dedelerimiz ve düşünce önderlerimiz de değildir.

 

Kaldı ki

 

Hiç kimse, değil, 1400 sene öncekilerin, bizzat kendi dedesinin, babasının ve öz kardeşinin bile suçundan ve günahından dolayı sorumlu tutulması, dinen de, alken de, vicdanen de, hukuken de yanlıştır.

 

Artık Alevilerin Sünnileri “Yezitlerin devamı” görmeleri, Sünnilerin de Alevileri, “İslamdan çıkmış” zannetmeleri, sadece ortak düşmanlarımızın ve şeytanların ekmeğine yağ sürmektir.

 

Ortak hedefimiz olan haksızlığa ve ahlaksızlığa karşı, güç ve gönül birliği yapmazsak, daha büyük felaket ve sefaletler bizi beklemektedir.

 

                                                  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

       GÖNÜL BEYTULLAHTIR !

 

 

Gel temizle gönlünü, şirkten, hevadan

 

Kirli gönül, şeytanın şer hanesidir.

 

 

Tertemiz olmazsa, Dost tecelli etmez

 

Ki gönül Hakkın, cemal ayinesidir.

 

 

Gönül beytullah’tır, tüm putları boşalt

 

Kalbi pas bağlayanlar Dostun nesidir?

 

 

Sen gönlünde ara, hep derdi, dermanı

 

Sadık olan, davanın divanesidir.

 

 

Şuurdan ve huzurdan mahrum gönüller

 

Vallahi müflislerin viranesidir.

 

 

Bil ki nurlu gönüller, Arş-ı Rahmandır

 

Alemler, gönül evinin hazinesidir.

 

 

Nefsini yenemeyen, mücahit olmaz

 

Menfaat avcısı, şeytan avanesidir.

 

 

Sen de gönlünü fethet, behey biçare

 

Dünya gailesi, gafiller bahanesidir.

 

 

Her hak sesi susturmak isteyen hain

 

Bilin ki, şerlilerin şahanesidir.

 

 

Ahmet Hoca gerçekler ateşten kordur

 

Hakkı avuçta tutmak yiğitlik efsanesidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kutbuz-zaman, Gavsüd-devran ve vasılı Rahmeti Rahman Hacı Haydar Baba Hz.’lerinin sevdiği ve arasıra bir kısmını yanık bir sesle söylediği kasideler.

 

 

 

AYAN OLUR CEMALÜLLAH

 

Bi hamdillah derim Allah

 

Alıp aklımı fikrullah!

 

Dilimde Zatın esması

 

Bana üns oldu zikrullah!

 

Salatullah selamullah

 

Aleyke Ya Resulallah

 

Dosta pervaneyim kandım

 

Cemalin Şem’ine yandım

 

Ben bu derdi kolay sandım

 

Gör ki mahvetti aşkullah!

 

Salatullah selamullah

 

Aleyke ya Resulallah

 

Bu tevhitten murat nedir

 

Cemali Zat’a ermekdir.

 

Görünen hep tecellidir

 

Sanma iş gören gayrullah!

 

Salatullah Selamullah

 

Aleyke Ya Resulallah

 

Kalbin aynasını sofi

 

Eğer kılar isen safi

 

Açılır sana bir kapı

 

Ayan olur cemalullah!

 

Salatullah Selamullah

 

Aleyke Ya Resulallah

 

Şemsi Tebriz bunu bilür

 

Bir fert kalmaz fena bulur

 

Bu alem külli mahv olur

 

Ancak baki kalır Allah!

 

Salatullah Selamullah

 

Aleyke Ya Resulallah

 

(Şemsi TEBRİZİ)

 

  

 

 

 

           HAK YOLCUSU

 

 

Kim ki aşkın darına berdar olur

 

Cümle uşşak içre ol serdar olur

 

Bunda uşşakı yakan od akibet

 

Nari İbrahim gibi gülzar olur!

 

Bunda ağyar kesretinden kurtulan

 

Vahdet ellerinde vaslı yar olur

 

Eğer âşık isen korkma tamudan

 

Bülbüle her mevsim nevbahar olur!

 

Cenneti irfana giren söylemez

 

Nerye baksa gördüğü didar olur

 

Kalbi kör olan dost yüzün göremez

 

Hakkı gören hep “ulül ebsar” olur!

 

Dünyanın lezzetine aldanma hiç

 

Ölüm acısıyla zehri mar olur.

 

Olsan dahi bu cihanda padişah

 

Sonunda cümlesi tar umar olur!

 

Tüm varlığın kulluğunda Ma’budun

 

Kullanırsan devletin tekrar olur.

 

Ger kabul oldunsa ebed kurtuldun

 

Nerde böyle usuli Pazar olur!

 

Nefsten vazgeçmeden olmaz vaslı yar

 

Adet odur; can O’na kurban olur

 

Kim ki kendin yok ederse Mısri’ya

 

Yokluğun ardından sonsuz var olur!

 

 (Niyazi MISRİ)

 

Aşkın darına berdar= İlahi aşkın yurduna yolcu

 

Uşşak= Âşıklar

 

Serdar= Öncü, komutan

 

Od= Ateş

 

Gülzar=Gül bahçesi

 

Akibet=Sonunda

 

Ağyar kesreti= Mahlûkat kalabalığı

 

Vaslı yar= Dosta kavuşma

 

Tamu= Cehennem sıkıntısı

 

Didar= Allah’ın cemali

 

Ulül-ebsar= Basiret ve keramet sahipleri

 

Tarumar= Darmadağın

 

Usuli Pazar= Adil pazarlık, karlı alış veriş

 

Zehri mar= Yılan ağusu

 

Nevbahar= İlkbahar

 

 

DERDİM DERMANMIŞ BANA!

 

 

Ey derde dermân isteyen

 

Yetmez mi dert dermân sana?

 

Ey râhat-ı cân isteyen

 

Kur’an geldi, ferman sana!

 

Yağma edersen varlığın

 

Gider gönülden darlığın

 

Mahveylersen ağyarlığın

 

Hem dost olur mihman sana!

 

Sermâye bu yolda heman

 

Teslim olmak Hakka, inan

 

Sıdk ile Allah’a dayan

 

Etmez mi gör, ihsan sana!

 

Kur’ana bel bağlar isen

 

Aşka yürek dağlar isen

 

Fırat gibi çağlar isen

 

Tez bulunur umman sana!

 

Niyazi, yüzün eyle hâk

 

Gel nefsini eyle helak

 

Gönül sarayın eyle pâk

 

Zahir ola sultan sana!

 

(Niyazi MISRİ)

 

 

 

DOSTA GİDER

 

 

Aşk ateşi ciğerimi

 

Yakageldi yakagider!

 

Sevda sardı her yerimi

 

Sıkageldi, sıkagider!

 

Ayrılık yetti canıma

 

Aşk ehli gelsin yanıma

 

Bu zinciri dost boynuma

 

Takageldi takagider!.

 

Kimi arar inci mercan

 

Kimi geçmiş iki cihan

 

Benim gönülcüğüm ey, can

 

Hak’tan geldi Hakk’a gider!..

 

Şükür can döndü özüne

 

Gayri görünmez gözüne

 

Eşrefoğlu yar yüzüne

 

Bakageldi bakagider!..

 

(Eşrefoğlu RUMİ)

 

 

DERDİN SANA DERMAN İMİŞ!

 

 

Dermân arardım derdime

 

Derdim bana dermân imiş!

 

Burhân arardım kendime

 

Aslım bana burhân imiş!

 

Sağım solum gözler idim

 

Dost yüzünü özler idim.

 

Ben taşrada sezer idim

 

Ol cân içinde cân imiş!

 

Öyle sanırdım gayrıyım

 

Dost ayrıdır, ben ayrıyım

 

Benden görüp iş yapanım

 

Bildim ki ol cânan imiş!

 

Haccedip namaz kılmağla

 

Zâhid işin biter sanma

 

İnsân-ı Kâmil olmağa

 

Lâzım gelen irfân imiş!

 

Kanden gelir yolun senin

 

Ya nerye vârır menzilin

 

Nerden gelip te gittiğin

 

Anlamayan hayvân imiş!

 

Mürşid açmalı idrakin

 

Göstermeli hakk-el yakin

 

Mürşidsiz öğrenir lakin

 

Bildikleri güman imiş!

 

Sahte şeyhten dur uzağa

 

Seni düşürür tuzağa

 

Mürşidi kâmil olansa

 

Gayet yolu âsan imiş!

 

İşit Niyâzi’nin sözün

 

Her şeyde zahir, Hak yüzün

 

Hele dosta dönder özün

 

Kör gözlere pinhan imiş!

 

(Niyazi MISRİ)

 

 

 

                           BU AŞK BİR BAHR-İ UMMANDIR

 

 

Bu aşk bir bahr-i ummândır

 

Buna hadd-ü kenar olmaz!

 

Delilim sırr-ı Kur’ândır

 

Hak yolundan firar olmaz!

 

Süre geldik ezeliden

 

Pirim Hazreti Ali’den

 

Şarab-ı lâyezâliden

 

İçenlerde himar olmaz!

 

Eğer âşık isen yâre

 

Sakın aldanma ağyâre

 

Düş İbrahim gibi nâre

 

Bu gülşende yanar olmaz!

 

Kıyamazsan baş u câna

 

Uzak dur girme meydana

 

Kurbanlık nice merdane

 

Kesilir hiç sorar olmaz!

 

Hak ile Hak olanlara

 

Kendi özün bilenlere

 

Dost uğrunda ölenlere

 

Kan pahası dinar olmaz!

 

Bak Mansur’un telaşına

 

Halkı üşürmüş başına

 

Enel Hakk’ın firaşına

 

Düşenlere timar olmaz!

 

SEYFULLAH aşk ile mesttir

 

Şeyhinden aldığı derstir

 

Divanelere serbesttir.

 

Ne söylerse, kınar olmaz!.

 

(Seyyit NİZAMOĞLU)

 

  

 

KUL OL SULTANA

 

 

Bir padişaha kul ol ki

 

Mülkü zail olmaz ola.

 

Bir bahcaya bülbül ol ki

 

Hiç sararıp solmaz ola…

 

Kendin ummana salagör

 

Deryayı aşka dalagör

 

Var semti yarda kalagör

 

Anda zaman dolmaz ola..

 

Gerçek aşık ola salik

 

Görünür “küllü şey; halik”

 

Olagör bir mülke malik

 

Kimse elden almaz ola…

 

Geçelim lafı güzafı

 

Gel eyleyelim insafı

 

Rehber edinen mushafı

 

Asla saçın yolmaz ola…

 

Ferhat gibi düş feryada

 

Sırrını bahsetme yada

 

Bir dost edin ki dünyada

 

Hiç senden ayrılmaz ola

 

Oku Kur’an fermanını

 

Tevhit sarsın her yanını

 

Dert odur ki dermanını

 

Hak’tan gayri bilmez ola..

 

Bu faniden geçmek gerek

 

Hak Batılı seçmek gerek

 

Bir çeşmeden içmek gerek

 

İçen hiç ayılmaz ola…

 

Bir kapıya müdavim ol

 

Her an Hüdayi, kaim ol

 

İlmi Ledünne alim ol

 

Bel’am anı bilmez ola…

 

(Aziz MAHMUD HÜDAYİ)

 

 

 

 

TASAVVUF; AHLAK TEDAVSİ VE MUTLULUK REÇETESİDİR

 

 

İlmiyle amil, mürşidi kâmil Şeyh Haydar Baba Hz.leri anlatmıştı:

 

Osmanlı dönemi son Palu kadısı ve Mahmud Sami Hz.leri torunu Hoca Sa’din Efendi, nefis terbiyesi ve kalbin tedavisi için 40 gün ibadet ve riyazet maksadıyla “çile”ye oturur.

 

“Çile”si bittikten sonra, Savuna’lı Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin oğlu Hacı Ömer Efendi, tebrik etmek üzere Sa’din Efendinin ziyaretine gider. (Sa’din; perdedar, Kabe kapıcısı anlamında bir isimdir)

 

Misafirler dağıldıktan sonra, Ömer efendi, Kadı Sa’din Efendiye dönerek:

 

Allah’ın rızası ve arkadaşlıklarının hatırı için, bu 40 günlük manevi yolculukta neler gördüğünü kendisine anlatmasını rica eder.

 

Kadı Sa’din Efendi, böyle şeylerin konuşulmasının münasip olmadığını belirtse de, Hacı Ömer Efendinin ısrarına dayanamayıp şunları söyler:

 

“Ey kardeşim, sen belki de, bazı keşif ve kerametlere mahzar kılındığımı ve bunları senden kıskanıp sakladığımı sanıyorsun. Halbuki ben gördüklerimi anlatmaktan utanıyorum. Şöyle ki, çileye oturduğumun yirmiyedinci gecesine kadar hiçbir şey fark etmiyor, manevi bir işaret ve beşaret (müjde) görmüyordum. Hem zaten rızai ilahi ve ruhumun tasfiyesi dışında böyle şeyler de beklemiyordum.

 

Ancak 27, gece, alemi menamda (rüya esnasında) ve mana dünyasında karşıma bir ayna getirip bakmamı istediler. Şaşkınlık ve perişanlık içindeydim. Çünkü o aynada kendimi merkep sıfatında görüyordum.

 

Günlerce ağladım. Sahur ve iftardaki birkaç lokma ekmeği ve geceleri bir iki saat istirahati bile bırakmıştım.

 

‘Eyvahlar olsun bana’ diyordum. Herkes beni alim fazıl bir insanı kamil zannedip dua ve himmet beklerken ve hürmet ederken, ben hala özümü insan edemediğime yanıyordum.

 

Üç gün sonra, aynı aynayı tekrar karşıma getirdiler. Bu sefer kendimi inek suretinde seyrediyordum.

 

Yalvarıp yakarmam devam etti. Derken üç gün sonra tekrar aynayı karşıma koyduklarında kendimi koyun şeklinde görüyordum. Evet bir terfi ve terakki vardı ama hala behaim-hayvan sıfatında bulunuyordum.

 

Nihayet 40. gece o aynayı tekrar karşıma getirip tuttular. Baktığımda artık kendimi görüyordum. Sevincimden ağlıyor, Rabbıma şükrediyordum.

 

Bu halde iken, Hidayet rehberimiz, şefaatçimiz ve sahibimiz olan sevgili Peygamberimiz Efendimiz (sav), bütün piranı izam ve meşayihi kiram hazretleri ruhaniyetleriyle teşrif buyurdular ve bana da rütbe olarak “Kulluğa kabul edildiğimi ve Furkan Suresi 63 ve sonrasında özellikleri öğretilen ve övülen ‘Rahman’ın kulları’ arasına girdiğimi ve bunun kıymetini bilip korumam gerektiğini, duyurdular!”

 

Bu ibret ve hikmet dolu rüyayı bir zat şöyle yorumlamıştı.

 

Bir insan, niçin dünyaya gönderildiğini, nelerle görevlendirildiğini, neleri yapıp nelerden sakınması gerektiğini ve yakında her şeyden ve sevdiklerinden ayrılıp nereye gideceğini hiç düşünüp taşınmıyor, Rabbım benden ne istiyor diye Kur’anı Kerimi (ve mealini) açıp okumaya tenezzül bile etmiyorsa…

 

Sadece: helal-haram bakmadan her bulduğunu yiyor, yük vurulunca taşıyor, iş bulunca çalışıyor, boş kalınca da yatıp debeleniyorsa; o kişi sureten insan olsa da, sireten (hakikaten) zaten merkeptir.

 

“İnek” ise, bu zamanın bazı hocaları, vaazcıları, İslamcı yazarları, ilahiyatçı ve edebiyatçılarıdır ki, herkese ders verir, akıl ve ahlak öğretir. Ama kendisi bunlara uymaz, ilmiyle amel etmez.

 

Bakınız, inekler insanlara safi ve şifalı süt verir. Sahipleri bu sütten yağ, yoğurt, peynir, sütlaç yapar, faydalanır. Ama inek kendisi yine saman yer…

 

“Koyun” ise şuursuz ve sorumsuz Müslümanlara işarettir. Ki, kendileri kötülükten uzak, hizmet ve ibadet ehlidirler. Lakin koyunların, akil baliğ olmamış bir çocuğun veya bir serseri kişinin, hatta bir köpeğin çevirmesiyle, onların istedikleri tarafa sürüklendikleri gibi, koyun sıfatlı gafil ve cahil Müslümanlar da, bir takım mason ve münafık partilerin ve yöneticilerin peşine takılıp giderler… Din ve devlet gayreti ve milli mesuliyeti gözetmezler.

 

Öyle ise, felaha ve refaha ulaşmanın yolu, hakiki insan olmaktan geçmektedir. İşte bunun eğitim merkezi ve manevi mektebi ise, tarikatlerdir.

 

Evet, tasavvuf mektebinin ve tarikat taliminin asıl amacı; aklen dolgun, ahlaken olgun ve kalben de doygun (mutmain olmuş) müminler yetiştirmektir.

 

Bedenin beş duyusu olduğu gibi, kalbin de beş duyusunu çalışır hale getirmektir.

 

Nasıl vücudumuzun:

 

1-      Görme duyusu göz

 

2-      İşitme duyusu, kulak

 

3-      Tatma duyusu dil

 

4-      Koklama duyusu, burun

 

5-      Dokunma-hissetme duyusu deri ve parmaklardır.

 

 

Ruhumuzun manevi duyuları da:

 

1-      Kalbin gözü; basiret

 

2-      Kalbin kulağı; hikmet

 

3-      Kalbin aklı; feraset

 

4-      Kalbin hissi-tanıması; keramet

 

5-      Kalbin koku sezgisi; rayihedir. Ki Hz. Yakup:

 

“Eğer beni bunamış saymıyorsanız, inanın ben Yusuf’un kokusunu duyuyorum” (Yusuf 94) demiştir.

 

6-      Kalbin zevki ruhanisi ise: “Neş’e” dir.

 

“Doğrusu gece neş’esi (gönül lezzeti) tesir bakımından daha kuvvetlidir” (Müzzemmil 6)

 

“Sonra Allah, ahiret neş’esini (sonsuz hayat zevkini ve lezzetini) yaratıp inşa edecektir” (Ankebut 20) ayetleri bu ruhi lezzete ve kalbi neş’eye işaret etmektedir.

 

Zaten Kur’an; bu kalbi ve manevi duygularını çalıştıramayan, bunları körleten ve kirleten kimselerin hayvandan bile aşağı olduklarını bildirmektedir.

 

“(Öyle insanlar var ki) kalbleri vardır, bununla (gerçeği ve Rabbini) kavrayıp bilmezler. Gözleri vardır, bununla (yaradılış hikmet ve hakikatlerini) görmezler. Kulakları vardır, bununla (İlahi öğretileri ve Kur’ani öğütleri) işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da aşağı ve adidir. İşte bunlar gafillerdir” (Araf 179)

 

Öyle ya, hidayeti, basireti, feraseti, hikmeti, manevi neş’esi ve ibadet zevki bulunmayan bir insandaki, beyin, göz, kulak, dil, el ve ayak, hayvanlarda da vardır…

 

Ve hele din ve devlet gayreti, hürriyet ve haysiyet mücadelesi, vatan ve millet mesuliyeti taşımayan, ama çevresinde dervişlik, hatta mürşitlik taslayan kimselere, Hz.Mevlana “Fihi Mafih (Özün Özü)” kitabında şöyle demektedir:

 

“Bazı Şeyhler ve Hoca Efendiler, bir takım insanları meyhaneden ve kumarhaneden çekip onlara namaz ve zikir öğretip; ama cihat ruhunu (milli ve manevi savunma, din ve devleti koruma şuurunu) köreltip: Yurdumuzu ve namusumuzu tarumar eden Moğol zalimlerine teslimiyetci ve hizmetci bir köle haline getirmelerinden ise; keşke serhoş ve berduş, ama vatan, millet ve İslamiyet gayreti çeken, eski hallerinde bıraksalardı!

 

Çünkü; serhoşun içkisinin zararı sadece kendisine ve yakın çevresinedir. Ama istilacı ve zalim güçlerle işbirlikcilerin zararı bütün millete, memlekete ve İslamiyetedir!”

 

 

İşte Ahlaki Olgunluğun Ve Vicdani Mutluluğun Kırk Kuralı:

 

1-            Sevilmeyi, takdir edilmeyi herkes ister, ama siz mutluluğunuzu sadece bu iki hususa bağlamayın haktan ayrılmayın, Allah’ın rızasını kazanmaya bakın.

 

2-            Kendi cüz’i iradeniz dışında gelişen olaylara boşuna üzülüp kafayı takmayın, Takdiri İlahi’de bir hikmet arayın.

 

3-            Size mutluluk getirecek dostluklar kurun, dürüstlükler içinde olun. Kimseyi kırmayın.

 

4-            Kendinizle barışın, duaya sarılın, güncel meselelerin tuzaklarına düşmeyin, mütevazi olun, kendiniz ve başkalarıyla çatışmaktan sorunlar çıkarmaktan kaçının.

 

5-            İfrat ve tefritten uzak, dengeli beslenmeden yana olun. Kendinize, kılık kıyafetinize bakın.

 

6-            Ruh sağlığınızı da önemseyin, hafife almayın. İbadete vakit ayırın. Okuyun, anlayın ve yaşayın.

 

7-            Geçmişte olan olaylar üzerinde endişeler üretmeyin. Pişmanlıkların kapılarını çalmayın.

 

8-            Hayata olumlu yaklaşın, olumlu bakmasını bilin, olumlu düşünün ve sizi sadece mutlu edecek meşru işler yapın.

 

9-            Başkalarından ziyade ruhunuza ve Rabbınıza vakit ayırmayın. Zikrullah ve fikrullahla hakikat ve maneviyat iklimine çıkın.

 

10-        Evvela kendinizi tanıyın ve anlamaya çalışın. “Nefsini tanıyan, Rabbini de tanır” unutmayın.

 

11-        Zamanınızı problem üzerinde değil de, çözümler ve çıkış yolları üzerinde yoğunlaştırın. Ve ona göre çalışın. Saatlerinizi, servetinizi, sevgi ve samimiyetinizi israf edip boşa harcamayın.

 

12-        Duygularınıza cevap vermede gecikmeyin. Meşru ve mübah arzularınızı aç bırakmayın.

 

13-        Sonsuz bir içtenlik içinde olun. Paylaşımınızı artırın. Yakın çevrenizle irtibatlı ve istişareli davranın.

 

14-        Sizi seven insanları korumasını bilin. Affedici olun. Barışın ve bağışlayın.

 

15-        Kaybedecek bir şeyleri olmayan insanların şerrinden sakının. Bunların rahatlıkla kötülük ve kahbelik yapabileceğini unutmayın!

 

16-        Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkalarına asla yapmamaya özen gösterin. İnsaflı olmaya çalışın.

 

17-        Ebeveynlerini, eşini, çocuklarını ve diğer sevdiklerini eleştirmek istediğiniz zaman çok dikkatli, rikkatli, şefkatli ve mutlaka hakikatli olmaya ve onların da fikrini ve mazeretini anlamaya çalışın.

 

18-        Gecenin az da olsa bir bölümünde ve seher vaktinde Rabbinizle başbaşa kalmaya ve yalvarıp yakarmaya kendinizi alıştırın.

 

19-        Riyakarlıktan, sahte tavırlardan uzaklaşın. Maskenizi çıkarın. Samimi davranın.

 

20-        Kibirlenmeye, böbürlenmeye asla kalkışmayın.. Böyle yaparsanız sizden nefret edileceğini unutmayın.

 

21-        Söven sövülecek; seven sevilecek; öven övülecek; döven dövülecektir. Yani herkes ektiğini toplayacak, ettiğini bulacaktır. Saygı gösterene saygı duyulacak, yardımcı olana, destek çıkılacaktır. Bunları aklınızdan çıkarmayın..

 

22-        Yalandan, yılandan kaçar gibi kaçın. Yalanla yalama olmayın.

 

23-        Haram ve haksız kazancı kursağınıza ve çoluk çocuğunuzun boğazına sokmayın.Haramla beslenen beyinde hikmet, haramla büyüyen çocukta edep ve bereket olmayacaktır.

 

24-        Mert ve metin olun. Ama kırıcı ve yıkıcı şekilde sert olmayın. Sorunlarınızdan mümkün mertebe, kendi çabanızla sıyrılın,başkalarının başına dert olmayın.

 

25-        En küçük iyiliğe bile mutlaka teşekkür edin. En basit başarıları bile tebrik edin. Gerektiğinde olumlu ve ılımlı tenkit yapın, ama sakın hiç kimseyi tahkire (hakaret etmeye ve küçük düşürmeye) kalkışmayın. Böyle davranıp yakınlarınızın ve çocuklarınızın girişimcilik cesaretini ve beceri yeteneğini yıkmayın.

 

26-        Kendisinden usanılan, uzak kaçılan ve bıkkınlık duyulan değil; aranılan, arzulanan, sorulup sayılan birisi olmaya bakın.

 

27-        Hiç kimseyi ve hiçbir şekilde kıskanmayın. İyi ve güzel şeylere imrenip heveslenseniz bile, asla hasetlik yapmayın. Kendi tutuşturduğunuz ateşte boşuna yanmayın.

 

28-        Fesat ve fitne çıkarmayın. Dostların arasını bozmayın. Şeytana kahyalık, alçaklıktır.

 

29-        İnsanlara ve hele size karşı itimat ve itibar sahibi olanlara hile yapmaya ve aldatmaya kalkışmayın.

 

30-        Dostlarınıza, üstatlarınıza ve dava arkadaşlarınıza hıyanete katiyen yanaşmayın. Nankörlük ve hıyanet, manevi bir cinayettir, sakının.

 

31-        İnsanlarla selamlaşın. Dostlarınızı telefonla arayın. Akraba ve arkadaşlarınızı ziyarete çıkın. Velhasıl arayı açmayın.

 

32-        Her gün, en azından birkaç sayfa Kur’anı Kerimi ve mutlaka mealini okumayı, ilmi ve ahlaki eserlerden yararlanmayı bırakmayın… Zikir dersinizi aksatmayın. Hergün değil, her haftada en az bir ayet, bir hadis ezberlemeye çalışın.

 

33-        Evinizde, arabanızda ve iş yerinde ara sıra ruhunuzu rahatlandıracak, manevi müzik zevkinizi doyuracak Kur’anı Kerim, ilahi ve ezgi kasetleri çalınsın.

 

34-        Fırsat buldukça aileniz ve sevdiklerinizle yakınınızdaki yaylalara, ormanlara, göl ve nehir ve deniz kenarlarına, tarihi mekanlara seyahat gezileri yapın.

 

35-        Ana-babalarınızın, üstatlarınızın ve dostlarınızın kabirlerini ziyaret etmeyi unutmayın. Mezarlıktan ibret alın.

 

36-        Hastaların hatırını sormak ve sağlık nimetinize şükürde bulunmak amacıyla hastanelere, tımarhanelere ve ara sıra cezaevlerine, ve de çam sakızı çoban armağanı cinsinden hediyelerle gidip daha dikkatli ve sabırlı davranmak gerektiğini anlayın.

 

37-        Boş zamanlarınızda; bozulan muslukları, kapı ve pencere kollarını, ev ve mutfak araçlarını tamir etmeyi, hatta kirlenen oda duvarlarını badana etmeyi öğrenip yapın. Bunlar için, usta ve işçilere vereceğiniz parayı hayır ve hizmet yolunda harcayın.

 

38-        Sizi sevenlerin kusurlarını hoş görmeğe, sevmeyenlerle ise mudara etmeye (iyi geçinmeye) bakın. İdare etmesini ve eyvallah demesini beceremezseniz, başınız beladan kurtulmayacaktır.

 

39-        Görevlerinizi yapın, tedbirinizi alın, kötülüklerden sakının. Ardından tevekkül edip Allah’a sığının. Allah’ın takdiri asla değişmeyecektir. Ve Allah’ın her işi adil ve hikmetlidir. Kadere itiraz ve isyan, sapıklıktır. Sabır ise başarı ve mutluluğun altın anahtarıdır.

 

40-        Bir yardım ve fedakarlık istediğiniz zaman bundan memnun olacak ve mutluluk duyacak samimi ve sadık dost ve yakınlarınız dışında, hiç kimseye yük olmayın, ihtiyacınızı açmayın. Çünkü minnet altına girmek esaret altına girmekten farksızdır. Utanma pazarına, veya bir menfaat umuduyla, ama gönülsüz yapılan iyiliklerin faturası ağırdır. Çünkü basit insanlar, birazcık iyilikle sizi satın aldığını sanır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

       RABBIMA SIĞINDIM!

 

 

Sahtekarlık, riyakarlık, ham yobazlıktan

 

Küfür nankörlük zulümden, sana sığındım!

 

Haksızlıktan, hayasızlık ve hokkabazlıktan

 

Gübre kokuyor, gülümden sana sığındım!

 

 

İki rekat fazla namaz, üç gün oruçtan

 

Fenafillahtan bahseder, arşa “uruç”tan[3]

 

Allah için geçmez rahatından kuruştan

 

Vesvas villası gönlümden sana sığındım!

 

 

Herkes makbul sanır, ben beni tanıyorum

 

Hayatımdan hatıramdan utanıyorum

 

Huysuz, huzursuz halime katlanıyorum

 

Takva, tevekkül rolümden sana sığındım!

 

 

Derviş mücahit geçinir, derdi dünyadır

 

Bilmez ki Allah’tan gayrı hepsi hülyadır

 

Taptığı bu hayat gerçek değil, rüyadır

 

Rabbim, imansız ölümden, sana sığındım!

 

 

N’olur katma beni münafıklar safına

 

Yüzüm hoş elim boş, yine geldim kapına

 

Gazabından lütfuna, azabından affına

 

Rabbim bu Ahmet kulundan sana sığındım!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TASAVVUF VE TARİKAT HANGİ İHTİYAÇLARIN ESERİDİR?

 

 

Tarikatın çok çeşitli tarifleri yapılagelmiştir. Elbette hepsi de doğru bildirmiş, güzel söylemişlerdir. Fakat bazı kaynaklarda Efendiler Efendisi sevgili peygamberimize (sav) ait  olduğu bildirilen şu hadisi şerif, tarikatı en geniş ve gerçek manada bize ifade etmektedir: İmam-ı Suyuti Hz.lerinin tahriç ettiği hadisi şerifin meali:

 

“Şeriat benim sözlerim, Tarikat benim işlerim, hakikat benim hallerimdir.”

 

Bu hadisi şeriften de anlaşılacağı gibi tarikat şeriatı yaşamaktır. Şeriat teori, Tarikat tatbikattır. Şeriatın yüksek gayelerine erişmek, İslami ve insani gayretlere girişmek için; tarikat bir vasıtadır. Tarikat ruhlar dünyasına açılan bir gönül kapısıdır. Yoksa bazılarının zannettiği gibi Şeriat ve Tarikat birbirlerinden farklı ve ayrı şeyler sanılmamalıdır.

 

Seyyid Ahmet Errifai (ks) hazretlerinin El Burhan-ül Müeyyed adlı eserinde “Tarikat aynı şeriat ve şeriat aynı tarikattır. İkisi arasında olan fark, lafızdadır. Maddeten ve manen netice birdir ve aynıdır. Ben özellikle fukahayı inkar eden sufileri mekri ilahide görürüm ve sufinin halini inkar eden fakihi dahi Dergahi Uluhiyetten uzaklığa düçar olmuş sayarım” buyurmaktadır.

 

Ebu Ammar b. en-Necid (v. 366 h.) tasavvufu şöyle tarif etmektedir. “Tasavvuf emir ve nehiy tahtında (ilahi emir ve yasaklar altında) disiplin ve düzen içinde yaşamaya sabretmektir. Yani Cenabı Hakkın rızasına râm olmak, gazabından kaçınmaktır.”

 

Peygamber Efendimizin:

 

“Allah’ın (cc) ve Resülullahın (sav) ahlakı ile ahlaklanınız.” emirlerine mazhar olmağa çalışmak, Allah’ın  (cc) ve Resülünün sıfatlarıyla muttasıf olmak demektir.

 

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.leri İNSAN-I KAMİL adlı risalesinde “Şeriat benim sözlerim, tarikat benim işlerim, hakikat benim hallerimdir” hadis-i şerifine işaret ederek:

 

“Bundan anlaşılıyor ki kimde sayılan bu üç alamet (şeriat, tarikat, hakikat) bulunursa o kişi, ‘mü’min, bilgin, olgun’ bir insandır. Eğer bir insanda saydığımız bu üç şeyden ikisi (şeriat ve tarikat) bulunursa o insan ‘mümindir, muttakidir’, fakat Allah’a erişememiştir. Eğer bir insanda bu üç şeyden yalnız biri (şeriat) bulunsa o kimse ‘mümindir’. Terakki ve tarikat yolunda yürümesi ve erişmesi gerekir. Eğer bir insanda saydığımız bu üç şeyden hiçbiri bulunmuyorsa o kimse gafil, cahil ve sefil bir yaratıktan başka bir şey değildir” demektedir.

 

Velhasıl, İslam’ın amacı; şeriat ve tarikat aracılığıyla olgun, onurlu ve huzurlu insan yetiştirmektir.

 

Sofiyyenin büyükleri şeriati mübarek bir ağaca benzetip buyuruyorlar ki:

 

Tarikat onun çiçekleri, marifet meyveleri, hakikat o meyvelerin özü ve lezzetidir. Önce ağaç dikilip sonra sulayıp terbiye etmek gerektir ki, bu yeni fidan büyüyerek meyve vermek kaabiliyetini göstermekle çiçek açsın. O çiçeklerden de meyve hasıl olsun ve meyveler de olgunlaşmalıdır ki; yenildiği zaman dimağa lezzet versin.

 

Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Mektubatının 29. Mektup telvilat-ı tis’a 9. kısımda:

 

“Sual: Tarikat nedir?

 

Elcevap: Tarikatın gaye-i maksadı marifet (Allah’ı bilmek) ve iman hakikatlerinin inkişafı olarak, Mirac-ı Ahmedinin (asm) gölgesinde ve sayesi altında kalb ayağıyla  bir seyr-ü sülük-ü ruhani neticesinde zevki, hali ve bir derece şuhudi olarak hakaik-ı imaniyye ve Kur’aniyyeye mazhariyettir, “tarikat”, “tasavvuf” namiyle ulvi bir sırr-ı insani ve bir kemal-i beşeridir.”

 

“Ve kalbi işletmek için en büyük vasıta:

 

Velayet meratibinde, zikr-i ilahi ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyyeye teveccüh etmektedir.”

 

“İşte bu sırrı azimin (tarikatın) bu derece ehemmiyetiyle beraber bazı dalalet fırkaları onun inkarı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o nurlardan başkalarının da mahrumiyetine sebep olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf şudur ki: Ehli sünnet ve cemaatın bir kısım zahiri uleması ve Ehli sünnet ve cemaata mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar, Ehli tarikatın içinde gördükleri bazı su-i istimalatı ve hataları bahane ederek, o büyük hazineyi kapatmak, belki tahrip ve bir nevi âb-ı hayat dağıtan o Kevser membeini kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur. Haliyle bazı kusurlar ve su-i istimalat (kötüye kullanmalar, gayesinden saptırmalar) olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette su-i istimal ederler. Fakat cenabı Hak ahirette amellerin hesaplanması düsturuyla, adaleti Rabbaniyyesini hasenat ve seyyiatın (sevap ve günahların) muvazenesiyle (karşılaştırılıp tartılmasıyla) gösteriyor. Yani hasenat (iyilik ve sevaplar) üstün ve ağır gelse mükafatlandırır, kabul eder; seyyiat ağır gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiatın müvazenesi ise; kemiyete (sayı çokluğuna) bakmaz, keyfiyete (özüne ve kıymetine) bakar. Bazı olur bir tek hasene bin seyyiata üstün gelir, affettirir. Madem adalet-i ilahiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; TARİKAT’IN, yani sünnet-i seniyye dairesindeki tarikatın, hasenatı seyyiatına (menfaatı zararlarına) şüphesiz üstün geldiğine delil: EHL-İ TARİKAT Ehl-i Dalaletin iman ve İslamiyet yolundan sapıtan azgınların hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Adi bir samimi ehl-i tarikat; sûri, zahiri bir mütefenninden (alim ve fen adamından) daha ziyade kendini muhafaza eder.

 

“Zevk-i tarikat vasıtasıyla ve muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Belki bazen kebairle (büyük günahlara bulaşmakla) fasık olur, fakat kafir olmaz; kolaylıkla zındıkaya (dinsizliğe) sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktâb kabul ettiği silsile-i meşayihi; onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını ve irtibatını kesmez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. TARİKATTA HİSSESİ OLMAYAN VE KALBİ HAREKETE GELMEYEN BİR MUHAKKİK ALİM ZAT DAHİ OLSA, ŞİMDİKİ ZINDIKLARIN DESİSELERİNE KARŞI KENDİNİ TAM MUHAFAZA ETMESİ MÜŞKÜLLEŞMİŞTİR.” (Mektubat- Telvihatı Tisa’dan, Bediüzzaman)

 

Tasavvuf Terbiyesinin Pek Mühim ve Mübarek Meyvelerinden Bir Kaçını Sıralamakta Fayda Görüyorum:

 

Ta Resulullah’a kadar ulaşan bir meşayih silsilesine olan samimi muhabbeti sağlam merbutiyeti (bağlılığı) sebebiyle kolay kolay inkara girmez, isyana düşmez, imanını muhafaza eder. Beşeriyet icabı belki günahlarla fasık olur, lakin zındık olmaz.

 

Şeriat-ı Ahmediye ve sünnet-i seniyye dairesindeki istikametli tarikat yolunda bir mürşid-i kamilin terbiyesi altında zikrullaha devam eden kimsenin imanı, taklidden tahkike yükselir. Şöyle ki iman iki kısımdır:

 

1) Taklidi iman    2) Tahkiki iman

 

Taklidi iman bir kimsenin ana babasından ve yetiştiği ortamdan gördüğü bazı ibadetleri taklid etmesidir ki neye ve niçin inandığını, ibadetleri kime nasıl ve ne maksatla yaptığını bilmez. Bu tür inanç çok çürük ve açıkta yanan bir mum kadar tehlikelidir ve her an sönebilir. Küçük bir vesvese onu inkara sevkedebilir veya herhangi bir zındık, onu kolayca bu imandan caydırabilir.

 

Tahkiki iman ise 3 kısma ayrılır.

 

1- İlmel yakın   2- Aynel yakın   3- Hakkel yakın

 

Bu konuyu şöyle bir misal ile açıklığa kavuşturmaya çalışalım. Ömründe hiç baklava görmemiş birini düşünelim. O kimseye baklava diye leziz bir yemek bulunduğunu söyleseler inanır. Ancak onun neden ve nasıl yapıldığını, ne şekilde ve ne lezzette olduğunu görüp bilmediğinden bir başkası inanma, öyle bir yemek yoktur, seni aldatmışlar dese ona da inanır. Veya kalbinden belki benimle dalga geçtiler, belki de böyle bir yemek yoktur diye vesveseye düşebilir. İşte bu “taklidi iman”a misaldir.

 

Fakat birisi o adama gidip baklavanın un, yağ ve su ile hamur yapıldığını, şöyle yapıldığını ve şu şekilde pişirilip dilimlendiğini ve üzerine şerbeti verildiğini anlatsa o adamın, baklava adında bir yemeğin varlığına inancı daha kuvvetli olur. Bu da ilmel yakın imana misaldir.

 

Bir de o adam gidip tatlıcı dükkanında, vitrinde tepsi içinde baklavayı görse tam kanaat getirir. Ve artık kim ne derse desin onu inkar etmez. Bu da aynel yakın imana misaldir.

 

Ancak bu tepsidekini yemeden ne olduğunu ve nasıl bir lezzette bulunduğunu kavrayamaz. İşte o adam ne zaman ki o baklavayı yerse, artık lezzetini alır. Ve onu baklavanın varlığından ve tadından dünya toplansa, caydıramaz ve ve asla inkara saptıramaz. Bu da hakkel yakın imana misaldir.

 

Bir kimse dini ve fenni ilimleri öğrenmekle taklidi imandan ilmel yakın imana yükselir. Kolay kolay aynel yakın ve hakkel yakın mertebelerine çıkamaz. İşte imanın bu yüksek ve olgun mertebelerine çıkmak için en büyük vasıta tarikat yolunda zikrullaha ve fikrullaha devam etmektir.

 

İstikametli tarikat dairesindeki samimi Ehl-i tarikatın ekseriyetle imanla göçmesinin bir hikmeti şudur ki: kelime-i tevhid dilinden kalbine ve diğer letaifine ve azalarına intikal edip yerleşir. İman kalbinde diğer letaifinde karar kılar. Son nefeste şeytan aleyhillaine çeşitli dalavere ve vesveselerle onun aklını bulandırıp şüphe ve inkara sevketse bile, kalbi, ruhu ve diğer letaifine eli yetişmez. Dili demese de kalbi ve ruhu kelime-i tevhidi getirerek inşallah imanla gidecektir.

 

Tarikat sayesinde saadeti ebediyyedeki hazinelerin anahtarları hükmündeki iman ve Kur’an hakikatleri inkişaf edecektir.

 

İnsan makinesinin merkezi ve zembereği olan kalbi, tarikat ve zikrullah vasıtasıyla işletmekle, diğer letaif-i insaniyeyi de harekete getirip yaratılış gayelerine yönelterek olgun insan seviyesine erişecektir.

 

Şeriatın emir ve yasaklarındaki ince  hakikat ve hikmetleri, tarikattan ve zikrullahtan gelen bir kalb uyanıklığı ile hissetmek, takdir etmek o vakit baştansavma ve isteksiz değil; hatta severek ve isteyerek ibadet ve itaat edip kulluk görevlerini huzur ve şuurla yerine getirecektir.

 

Tasavvuf ve takva disiplini insanı hakiki zevke ve ciddi teselliye ve kedersiz lezzete ve vahşetsiz ünsiyete ulaştıracak; tevekkül makamına, teslimiyet huzuruna, rıza ve rıdvan mutluluğuna kavuşturacaktır.

 

Diliyle, kalbiyle ve aklıyla devam ettiği zikir fikir ve şükür sayesinde: gündelik adetlerini ibadet hükmüne  çevirecek ve daima Allah’ı hatırında tutup bütün işlerinde O’nun rızasını arayacaktır.

 

Tarikat yolunda kazanacağı ihlas vasıtasıyla riya ve gösteriş gibi bayağılık ve basitlikten kurtulacak, nefis ve şeytanla daimi mücahede neticesi düşünce ve davranışlarını kontrol altına alacak, böylece nefsi emmarenin ve enaniyetin tuzağından kurtulacaktır.

 

Zikrullaha devam etmekle Allah’ın muhabbeti kalbine doğacak, Allah’ını samimiyetle sevmeye başlayacak, Allah’ı sevdiğinden dolayı Allah’ın bütün mahlukatına muhabbet ve merhamet duyacaktır. Yaratanın hatırı için yaratılanı da sevecek ve sahip çıkacak, her şey ve herkes hakkında sadece iyilik düşünen bir insan olacaktır. Böylece güzel ve mükemmel bir mümin örneği ortaya çıkacaktır.

 

Bu asırda en büyük kaygımız ve kavgamız imanı kurtarmak davasıdır. İşte bugün halis ve hakiki tarikatlar, velayet meratibinde seyrü sülukten ziyade, tarikat perdesi altında feraizi diniyeye ve iman hakikatlerine hizmet yolunu seçmişlerdir ki, yapılması elzem olan da budur. Bu yolda çalışmak farz hükmündedir ve cihadın temelidir.

 

Çünkü imani hakikatleri ve İslami hükümleri tabliğ ve telkin etmek, insanları Hakka ve hayra yöneltip, batıldan ve barbarlıktan çekip çevirmek; en önemli ve öncelikli bir görevdir. İşte bugün, tasavvufi hizmetler velayet ve keramet ehli insanlar yetiştirmekten ziyade; mümin, metin ve mustakim müslümanlar yetiştirmeyi hedeflemelidir.

 

Allah’ın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmayan; bırakın ulvi dereceleri, belki hala mümin mertebesinde bile değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

      MÜRŞİDİM  (K.S.)

 

 

Gönül doktoruydu, zikir ustası

 

Derde derman idi, mürşidim benim.

 

Ey, maneviyat bilmez, fikir hastası

 

Kamil insan idi, mürşidim benim.

 

 

Hacı Haydar Baba, ismiyle maruf

 

Himmeti hazırdır, eyler tasarruf

 

Erbabı hakikat, ehl-i tasavvuf

 

Kutbu zaman idi, mürşidim benim.

 

 

Tarikat “usul” du, şeriat “asıl”

 

Daim cihat üzre olmuştu hasıl

 

Seyri sülûk ile mevlaya vasıl

 

Her an seyran idi, mürşidim benim.

 

 

Makamı irşattı, varis-i Nebi

 

İlmi ledün ile almış edebi

 

Hem kemalat ve keramet sahibi

 

Mekteb-i irfan idi, mürşidim benim.

 

 

Binlerce müridan maksuda koştu

 

Zikirle zevklenip, feyizle coştu

 

O demler güzeldi, o günler  hoştu

 

Haza sultan idi, mürşidim benim.

 

 

Tecelli ettikte Canların canı

 

Gayrı neyler insan, fani cihanı

 

Erenler bağının has bahcivanı

 

Tayyı mekan idi mürşidim benim

 

 

Ölmeden evvelce ölüp dirilmiş

 

Velayet köşkünde taç giydirilmiş

 

Bu garip dervişe çok sevdirilmiş

 

Gavs-ü devran idi, mürşidim benim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÖNÜL YOLCULUĞU; SÜBHANA VE SONSUZLUĞA YÖNELİKTİR

 

 

Yeryüzüne Allah'ın halifesi olarak gönderilen insan, fevkalade meziyetlere, harikulade üstünlüklere sahiptir. Bir ayet-i kerimede “Biz insanı en güzel surette yarattık” buy­rulmakla bu hakikat ifade edilmektedir. Gerçekten madde ve manası ile Ekmel olan insanın beden kalıbı içinde öyle fevkalade hasletleri ve meziyetleri vardır ki, bu hususiyetleri ve vasıfları diğer mahlukatta bulmak mümkün değildir. Bun­ların başında ruh cevheri gelir.

 

Ruh, insanın özü, varlığının, varlığıdır. Bu sebepten ola­cak ki, onun aslını idrak, imkansız denecek nisbette zordur. Nitekim Peygamber Efendimize (s.a.v.) “Ruh nedir?” diye sorarlar. Bu sorunun, cevabını vermek üzere Allah, sevgili Peygamberine, Cebrail'i gönderir: “(Muhammedim) Sana ruhtan sual ediyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin bir emridir.” Bazı müfessirler buradaki 'emr' kelimesini 'gölge' olarak tefsir ediyor. Yani ruh, Cenab-ı Hakk'ın gölgesidir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi bu muazzez ve mükerrem varlığı tanı­mak, kulluk şuurunu idrak derecesinde zor bir olaydır.

 

Mesela: Altmış yaşındaki insandan ruhtan bahsetmesini, isteseler, altmış yıllık dostundan, başka bir ifade ile varlık ­cevherinden yarım saat bile bahsedemez. Halbuki aslolan, insanın kendini bilmesidir. O halde insanın kendi kendini okuması şarttır. Kendinin alimi olması zaruridir. Kendini bilen kişiye arif denir. Cehalet ise insanın varlığından gafil olması, kendini bilmemesidir. Yunus'un dediği gibi; “İlim, ilim bilmektir; ilim kendin bilmektir. / Sen kendini bil­mezsin, ya nice okumaktır?”

 

Cenab-ı Hak, madde kalıbımızdan evvel ruhlarımızı ya­rattı ve onlara sordu; “Ben, sizin Rabbınız değil miyim?” Ruhlar; “Evet sen bizim Rabbimizsin”, dediler. Bütün in­sanlar, bu sebeple, bilerek veya bilmeyerek Rabb'ını arıyor. Beşeriyet bu arayışta yanılmasın, doğruyu bulsun diye de Cenab-ı Hak insanlığa peygamberleri ve onların yolunu takip eden insan-ı kamilleri göndermiştir. O halde denilebilir ki, peygamberleri ve de kamilleri takip edenler Hakk' ı ve huzuru bulanlardır. Aksine hareket edenler ise arayışına devam et­mekle de kalmayıp, huzuru bulamamanın yorgunluğu ile kalırlar.

 

Esasen insanın, İslam' dan başka yollarda huzuru bulması imkansızdır. Cenab-ı Hak buna işaretle Kur'an-ı Kerim­'inde “Allah indinde din İslam'dır” buyurmaktadır. Bundan çıkan mana, “insan ruhu Allah'a; ancak İslam yoluyla vuslat edip ulaşır.” Fahr-i Kainat Efendimiz bir hadis-i şeriflerin­de: “Her insanın kalbinden Allah'a bir yol gider” buyuru­yor. Kafir ve münafık, günah ve hataları ile bu yolu tıkar. Halbuki huzur, insanın, Yaratan'ın yolunda olmasıyla elde edilir. Yani kalb yoluyla insanın Allah'a vuslatıdır. İçinde ya­şadığımız bugünkü dünyada ne tahrif edilmiş dinler, ne de beşeri sistemler bu yolu anlatmaya yetmemektedir. Halbuki İslam, en mükemmel şekilde bu yolu anlatan ve yaşatan ilahi bir dindir. Onun için tasavvuf, insanın Yaratıcının yolunda olması demektir. Denilebilir ki, İslam ve tasavvuf, insanın Rabbını, kendi kendine bulması ve mahviyyetini ilan ederek, Rabbının gücünü ilan etmesi hadisesidir. O halde asıl iktidar, mümindedir. İslam, insandan evvela kendi nefsine amir ve hakim olmayı, sonra da etrafına rahmetle ve adaletle muamele etmeyi istemektedir. Onun için İslam'ın olduğu her toplumda, rahmet ve adalet hakimdir. İslam'ın olduğu yerde kesinlikle zulüm, haksızlık ve ahlaksızlığa fırsat verilmeyecektir.

 

Tasavvuf, insanın gönül yoluyla Allah'a gitmesidir. Buna “seyr-i sülûk” da denir. Seyr, daha evvel bu yolları geçmiş kamil bir insanın rehberliği ile gerçekleşir. Bir nehri bile vasıtasız geçemeyen insanın, Allah'a kılavuzsuz ulaşacağını düşünmek muhaldir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bile Ceb­rail'e uyarak, bunu nefsinde yaşamıştır. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa'nın, Hızır (a.s.) ile olan dostluğu bu nükteyi ifade etmektedir. Yine Kur'an'da; “Vesileye sarılınız!” diye buyuruluyor. İşte bu vesile, nefsi ve siyasi cihat demektir.

 

Yaradılışından dolayı bütün mahlukat, seyr halinde Yaradan'a doğru koşar. Bu koşuşun adı aslında zikirdir. Nite­kim bir ayet-i kerimede: “Gökte ve yerde ne varsa hepsi Felek'te yüzerler”, buyurulurken başka bir ayette de: “Gök­te ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı zikrederler” diye buyurulmaktadır. Kısaca özetleyecek olursak, varlık alemi varlığı­nın gereği olarak kendini Yaratan'ı tesbih eder. Hatta eşyanın dilinden anlayan arifler, onların lisan-ı hal ile Allah'ı zikret­tiğini ifade buyururlar.

 

Yaradılış gayesi Allah'ı tanımak ve bilmek olan insanın zikrinin daha kamil anlamda olması zaruridir. Kur' an-ı Ke­rim'de “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuruluyor. İnsanın varlık alemine gelişin­deki maksat, Allah'ı bilmektir. Bizim literatürümüzde mü­nevver, Allah'ı bilen aydın insan demektir. Bir başka anlamda, geldiği Rabbına kalb yoluyla gidip, O'nun tecellilerini gönlünde seyreden insan, nura, yani aydınlığa ka­vuşmuş demektir. Onun için münevver, İslam'ı yaşayan ve gönlünde Hakk'ı bulandır. O halde bu nurdan mahrum olan insana münevver demek sadece bir deyimden ibarettir. İnsan, esasen münevver olmak mecburiyetindedir de. Mese­leye bir başka açıdan bakacak olursak, insan gözünün hiçbir zaman doymadığını görüyoruz. İhtirasının sonsuz, azim ufuk­larının da hudutsuz olduğunu müşahede ediyoruz. Buna işa­retle Yüce Peygamberimiz: “İnsanoğlunun bir vadi altını olsa ikincisini ister, iki vadi altını olsa bir üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak bir avuç toprak doyurur” bu­yurmaktadır. Demek oluyor ki, hırsın sonu yoktur. Zaten insanın yaradılışı da bunu gerektirir. Şöyle ki Allah' ı tanımak için ve de bulmak için insanoğluna bahşedilen ruh cevheri, sahibini buluncaya kadar bu arayış ve koşusuna devam edecektir. Onun için Rabbını arayan ruhu, madde ile tatmin etmek mümkün değildir. Nitekim Kur'an' da “Kalbler ancak AlIah'ı zikirle mutmain olur” buyurulmaktadır. Kalbi mut­main olan insan münevver insandır.

 

Buraya gelmişken, şu değerlendirmeyi yapmak da yerin­de olur kanaatindeyiz. Bugün içtimai, iktisadi, hukuki v.b. toplum huzursuzluklarının temelinde yatan gerçek, fert planında insanların manevi doyumsuzluğu, saadeti sadece maddede aramış olmalarıdır. Varlığını vücuda getiren ve bütün kainatı yoktan vareden Allah'a, insanoğlunun ihtiyacı sonsuz iken, İslam’a binek arabası, hatta cebinde taşıdığı bir anahtarlığı kadar değer vermeyen insanın, huzur bulması nasıl mümkün olabilir? Çünkü huzur, O'na kavuşmakla elde edilir. İslam, Hak'ta ifna olmuş insanın, Allah adına arzı işlemesini emreder. İslam, çalışmayı, kazancı, terakkiyi, kısaca topyekûn tasarrufu Allah adına kabul eder. İslam'da reddedilen: madde, nefis hesabına kazanılan ve insanı Hak'tan kopa­ran, başka bir ifade ile nefsin tapındığı put mesabesinde olan maddedir. O halde İslam, maddeyi değil, bu anlayışı reddediyor. Hak ve hayır hesabına maddeyi kazanmak ise ibadettir.

 

İnsan, dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmağa elverişli yaratılmıştır. Hayvanlar, dünya; melekler, sadece hizmet; insan ise hem dünya ve de ahiret için yaratılmıştır. Bu münasebetle de İslam, insanı her iki alemin tasarrufunu elinde bulunduran varlık olarak telakki eder. Birini diğerine tercih etmeyen, Allah için her ikisini de kazanan bir görüş getirmiştir. Onun için ne sadece dünya, ve ne de sadece ahiret istenmeyip Allah rızası talebi ile her ikisi istenilir.

 

Dünyanın içinde bulunduğu bunalımlardan kurtuluş ancak İslam'la mümkündür. Maddeye esir olmayan, Hak ve hayır için madde hakimiyeti kuran onurlu, şuurlu ve huzurlu müminlere, ve yeni ve adil bir medeniyet mimarı ve nühendisi olan Hz. Mehdi’nin sadık askerlerine; Kur’an ve sünnetin, Seçilmiş Ehli Beytin, sadık sahabe ve selefi salihinin yolunda gidenlere, selam olsun!..*

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TARİKATTA 10 USÜL NELERDİR?

 

 

Tarikatta on usul vardır ki bunlar iyi anlaşılırsa, tasavvuf ahlakının ve Kadiri Tarikatının esası meydana çıkar. Bu esaslar :

 

1- Tövbe ve inabe 2- Zühd ve mülazemet  3- Tevekkül ve teslimiyet  4- Kanaat ve bereket 5- Uzlet  6- Zikre müdavemet  7- Teveccüh ve ihlas  8- Sabır  9- Murakabe  10- Rıza

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1- TÖVBE VE İNABE NE DEMEKTİR?

 

 

Tövbe bir müminin yaptığı günah ve hatalardan dolayı üzülmesi, pişmanlık duyması ve hayatı boyunca bir daha işlememeye ciddi karar verip Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretine sığınması demektir. İşte ancak böyle bir tövbedir ki günahı kökünden söker ve siler. Cenabı Hak buna işaret ederek:

 

“Ey iman edenler! Allah’a (cc) tevbe-i nasuh ile (geri dönmeyecek şekilde) tevbe ediniz” (Et-Tahrim 8) buyurmuştur. Halini düzeltip kendisine sığınanların tevbesini kabul edeceğini şu ayeti kerimede müjdelemektedir:

 

“Meğer ki tevbe edip halini düzelten ve doğru söyleyenler ola, onların tevbesini kabul ederim; ben çok tevbe kabul edici ve merhametliyim.” (El-Bakara 160)

 

Zümer suresi 53. ayeti kerimesinde de:

 

“Ey (günah işlemek, isyan etmekle) kendilerine kıymış, nefislerini zarara sokmuş kullarım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Zira Allahu Teala bütün günahları mağfiret eder. Muhakkak Allahu Teala çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir” buyurup müjde verdikten sonra hemen arkasından:

 

“Azap gelip çatmadan Rabbınıza doğrulunuz (tevbe ve itaat edip) Ona bağlanınız. Sonra yardım olunmazsınız” buyurmakla tevbeyi geciktirmemek gerektiğini, yoksa azap gelip çatınca pişmanlığın para etmeyeceğini hatırlatmaktadır.

 

Peygamber Efendimiz (sav) de:

 

“Tevbe eden kimse Allah’ın (cc) sevgilisidir. (Şartlarına riayet ederek, ciddi ve halisen) Tevbe eden kimse günahı olmayan bir kimse gibidir.” (İbni Mace) buyurmaktadır.

 

Allahın (cc) Resulü (sav) :

 

“Göklere yetişinceye kadar hatalar işlemiş olduktan sonra bile dönüp pişman olursanız, muhakkak Allah tevbenizi kabul eder.” (İbni Mace Ebu Hureyre’den) buyurmaktadır.

 

İnsan kendisini daima kusurlu görmeli, günahlarını küçümsememeli ve tevbeye devam etmelidir. Haberde varid olmuştur ki:

 

“Mümin günahını üzerine asılan bir dağ gibi görür. Korkar ki o dağ üzerine düşsün. Münafık da günahını burnunun üstünden geçen ve uçan bir kara sinek gibi görür.” (Buhari)

 

insanın kendisini kusursuz görmesi kadar büyük kusur ve günahlarını küçümsemesinden ağır günah yoktur.

 

Bir de tevbeyi ciddi ve samimi yapmalı, tevbesi üzerinde sabretmelidir. Yoksa:

 

“Günahında ısrar ettiği halde günahından af taleb eden bir kimse Allah’ın (cc) ayetleriyle istihza (alay) eden kimse gibidir.” Haberinin şümulüne girer.

 

Böyle ciddi, makbul ve devamlı bir tövbeye ulaşmanın en büyük çaresi bir mürşidi kamil bulup ona el verip teslim olmaktır.

 

Seyyid Ahmed Errifai (ks) hazretleri “El Burhanü-l Müeyyed” adlı eserinde:

 

“Evliya Hazeratı Hak yolunda köprü hükmündedirler. Halk onların üzerinden canibi Kuds-i Hakka geçip giderler. Ehli amel ve ihlası halis onlardır. Bunları Hak Teala kendi ibadeti için masiva bağlılığından kurtarmıştır. Yakınlığı şerefiyle şereflendirmiştir. Bunların basiret gözleri üstünde perde yoktur, kalkmıştır. Geceler kaim, gündüzler saim, bazıları tefekkür bazıları zikirle meşgul, bir takımı da hepsini toplayarak ibadete müdavim olmuşlardır.”

 

“Nice kimseler vardır ki; ne ticaret, ne alış veriş; onları Allahu Tealayı zikirden menedip alıkoymaz” (En-Nur 37) bunlardır.

 

 

 

 

 

 

ZAMANIN SAHİBİ NASIL BİLİNİR

 

 

Kadın erkek her mümine (farz olan dini ilmihal bilgileri) vacibat-ı diniyeyi tahsil öğrendikten sonra; ilmiyle amil, ihlasıyle fadil, irşadıyle kamil olan o zevatı kiramın sohbetinde bulunmanızı tavsiye ederim. Bunlar tecrübe edilmiş en şifalı ilaç hükmündedir. Sıdk-ı safa, zevk-i vefa, dünya ve ahiretten geçip Mevlayı istemek bunlardadır ki; böyle yüksek hal ve duygular, ders ve kıraat ile tahsil olunmaz. Ancak Hali ve Kali bir arada toplayan Kamil bir şeyhin sohbetinde bulunur ki: söz ile delalet ve hal ile terbiye etsin.

 

Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) Hz.leri de “Fihi Mâfih” adlı eserde:

 

“Görüldüğü gibi insan umumiyet itibariyle yüksek ve değerlidir. Fakat her insanın derecesi bir değildir. Her zaman insanlardan biri Allah’ın (cc) zatı adına mazhar olur. Ve bu bakımdan Allah’ın (cc) adlarından biri olan ‘Veli’ adıyla anılır. Bu kimse Allah’ın halifesi ve zamanın Muhammedi ve Mehdisi olur.

 

Veliler ve Nebiler; ölmeden evvel ölmüşlerdir. Nefsani tutkularından sıyrılıp nurani varlıklarına erişmişlerdir.

 

Hakiki ve hal ehli veliler, asrın sahibi olan mücedditler, Hakkın delilidir ve halkın makam-ı mertebesi de, ona olan bağlılığına ve yakınlığına göredir. Onlara düşmanlık edenler Allah’a (cc) düşmanlık etmiş, onlara dostluk gösterenler ise Allah (cc) ile dost olmuş gibidir.

 

Bunlar müminleri, olgunluk mertebelerine ulaştırmak, nefis ve şeytanın tuzağından kurtarmak için gayret göstermekte ve onların kendilerine gelmelerini beklemektedir.

 

Bütün yaratıklar nebilere ve velilere gövde gibidirler. Onlar ise Alemin kalbidir. Büyüklükleri görünüşte değildir.

 

Daimi bir mücahede içindedirler. Allah velileri ve nebileri: ‘Benim sıfatımla çık ve halka görün’ diyerek vücuda getirmiştir.

 

Bir mürid maksadına mürşidsiz erişemez. Öğrenci öğretmensiz yetişemez.

 

Allah’ın seçkin kullarının arasına girmek için Ehlullahı arayıp bulmak, dersine ve terbiyesine katılmak gerekir. Yüce Allah bir kulunu seçip kendi varlığında yok ederse; işte bu gibilerin vasıtasıyla vuslata yürümelidir.

 

Nasıl ki okuma-yazma öğrenmek için bir öğretmene, ilim tahsil etmek için bir alime, terbiyeli yetişmek bir mürebbiye ve herhangi bir sanatı bellemek ve becermek için o sanatta ehil bir ustaya ihtiyaç vardır. Aynen öyle de:

 

Nefs-i emarenin heva ve heves zincirlerini kırmak ve şeytanın tuzaklarından kurtulup ruhi özgürlük ve olgunluğa kavuşmak için de; kamil bir mürşide elbette ihtiyaçları vardır. Çünkü o zat, bu yoldan gidip gelmiş, bu yolun tehlikelerini sezmiş ve selamet yollarını öğrenmiştir. Onun içindir ki önce Kur’an ve sünnet dairesinde hareket eden bir mürşidi kamili arayıp bulmak ve teslim olmak gerekir. Şeyhlik ve mürşitlik iddiasında bulunan birinin kemâl derecesini öğrenmek için ise, önce ona tabi olanların hal ve hareketlerine dikkat edilir. Seyyid Ahmet Errıfai Hz.leri “El-Burhan-ül Müeyyed” adlı eserinde:

 

“Şeyhin kemâl yahut noksan hali her ne ise; mürid ve dervişlerinde aynen zuhur eder. Şeyhin hali kemâl ise, müridlerinde de takva ve terakki içindedirler. Eğer şeyhin hali bozuk ve noksan ise, müridleri de noksanlık ve düşüş halindedirler.”

 

Mevlana Şeyh Mansur Hazretleri buyurmuşlardır ki : “Bir şeyhin dervişleri ve tabileri, o şeyhin ahvalinin sahifeleridir.” Yani müridleri şeyhin ayineleri hükmündedir.

 

Bundan başka aşağıdaki hususlarda mürşidi kamilde bulunan vasıflardandır.

 

Huzuruna vardığın zaman bütün gamın ve kederin gider. İçinde bir ferahlık ve muhabbet uyanır.

 

Meclisinden ayrılmak istemezsin. Söylediği sözler sana süratle tesir eder ve meclisinden ayrıldıktan sonra da bunların etkisi üzerinde kalır.

 

Huzurunda dünyalık düşünce ve sıkıntıları unutursun. Allah korkusu ve ahiret endişesi duymaya başlarsın. Kalbin Allah’a karşı haşyet ve bir gayretle dolacaktır.

 

Ziyaretine gelen herkes, büyük küçük, genç ihtiyar, cahil veya alim, hatta yüksek bir mevki sahibi de olsa, vicdanen onun elini öpmeye ve hürmet etmeğe mecbur kalır.

 

Her iklimden ve farklı kesimden insanlar, gizli bir kuvvetle cebren sevkolunuyorlarmış gibi akın akın onun ziyaretine gelip, fikir ve feyiz alır.

 

 

İşte böyle bir Mürşid-i Kamili bulduktan sonra; şeyhin huzurunda geçmiş bütün kusur ve günahlarından sıdk ile tevbe eder. Namazlarını vaktinde kılacağına, kazaya kalmış namaz ve oruçlarını tamamlayacağına, kul hakkı varsa helalaşacağına, malayani ve çirkin cemiyet ve sohbetlerden vazgeçip helal kazanç ve ticaretle uğraşmak ve hakkı hakim kılmak için cihat yapmanın dışında; zikir ve fikirle, ilim ve sohbetle meşgul olacağına, devamlı nefsi emare ve şeytanı lainle boğuşacağına, kimsenin aleyhinde olmayıp, kendi kusurları ile uğraşacağına, şeriatin ve şeyhinin emirlerine bağlı kalacağına söz verip, inabe ve intisapla, hikmet ve hizmet halkasına yapışır.

 

Bursalı İbrahim Hakkı merhum (v.1137) “Tuhfe” sinde der ki:

 

“Bu muahede (anlaşma) aslında Allah ve resulü adınadır. Mürşit sadece bir vasıtadır. Yani şeyh; manevi terbiyeci ve ıslah edip eğitici olarak Hz. Peygamberin (sav) varisi makamındadır. Hz. Mehdi çıkıncaya ve cihat bayrağını açıp biat çağrısı yapıncaya kadar, mürşidi kamillere inabe ve intisabla manevi disiplin ve düzen sağlanacaktır.”

 

Cenab-ı Hak söyle buyurmaktadır:

 

“Muhakkak ki sana biat edenler gerçekte Allahu Tealaya biat etmişlerdir. Allah’ın (cc) eli onların elleri üstündedir. Kim ahdini ve biatini bozarsa vebali nefsine aittir. Kim Allahu Tealaya olan ahdine ve biatına vefa ederse, Allah (cc) da ona pek büyük bir ecir verecektir.” (Fetih 10)

 

Mürid şeyhinde: Şeriata aykırı davranmak, itikadında bozukluk bulunmak ve bidatlara sapmak, Batıl zihniyetleri ve zalim şahsiyetleri alkışlamak gibi yanlış ve yakışıksız tavırlar görmek dışında, basit sebepler ve şeytani vesveseler yüzünden, ilim, ibadet ve istikamet ehli olan mürşidini terk etmesi; feyiz kapılarının üstüne kapanmasına, suyu kesilmiş bir ağaç gibi himmet ve bereket membaının kurumasına yol açabilir.

 

Unutulmasın ki; kıyamete kadar Hz. Peygamberin (sav) manevi varisliğini yapacak ümmeti saadet ve selamete çağıracak mübarek şahsiyetler herhalde bulunacaktır. Sevgili Peygamberimiz:

 

“Alimler, Nebilerin varisleridir.” buyurmaktadır.

 

Buradaki alimlerden murad sadece resmi ve zahiri ilimleri ezberleyen kimseler sanılmamalıdır. Kuru kurusuna bazı şeyleri ezberleyip tekrarlayan, ancak, nefsani tutkularından ve şeytani huylarından kurtulamayan, Allah’ın rızasını aramayan ve Hak nizamına sahip çıkmayan kimseler, nasıl Peygamberlere (sav) varis olabilirler? Demek ki; yukarıdaki hadis-i şerifte övülen alimler, ilmiyle amil, ahlakıyla kamil olup, heva ve heves zincirlerinden kurtulmuş, hem nefsiyle hem zalim sistemlerle mücadele yolunu tutmuş; takva yolunda ve Hak dava uğrunda yorulup yoğrulmuş ve böyle Hz.Peygamber Efendimize veraset ve vekalet makamına oturmuş şahsiyetlerdir. Eğer sadece zahiri ilimlerle mümkün olabilseydi, İmam-ı Azam (ra) olurdu ki Kendileri, manevi terbiye ve terakkiye girdikten sonraki yıllarına işaret ederek:

 

“Eğer bu iki sene olmasaydı Numan helak olurdu.” buyurmuşlardır.

 

İmam-ı Nesefi de Zübdet-ül Hakaik adlı eserinde:

 

Ey arif!

 

Malum olsun ki enbiya ve evliya için tabii ölümden evvel bir uruç (manevi yükselme) vardır. Onlar “ölümden evvel ölünüz” sırrına mazhar oldukları için; herkesin tabii ölümden sonraki halleri onlar tabii ölümden evvel görürler. Ahiret ahvalini dünyada müşahade edip, ilmel yakinden aynel yakin mertebesine erişirler. Onun için:

 

“Mürşid-i Kamil bulup özünü insan edegör

 

Suretâ adem olup, manada hayvan yürüme”

 

 

İmam Ahmed İbni Hambelin ‘Kitabuzzühd’ünde sahihtir dediği, hatta mütevatir olduğu söylenen bir hadisi şerifte:

 

“Bu ümmet içerisinde her zaman kırk kişi İbrahim (as) meşrebi üzerinde, yedi kişi Musa (as) meşrebi üzerinde, üç kişi İsa (as) meşrebi üzerinde, bir kişi de Muhammed (sav) meşrebi üzerinde bulunur. Bunlar meşreblerine göre insanların efendileridir.” buyrulmaktadır.

 

Bu haberde: manevi disiplini ve ruhani devleti teşkil ve temsil eden; Kırklar, yediler, üçler ve Kutbuzzamana işaret olunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EYVAH !

 

 

Gönlümü kapladı kasvet

 

Gözleri kör kuşa döndü

 

Vahdet huzuruna hasret

 

Gül mevsimim kışa döndü

 

 

Nefsimi tımar etmedim

 

Kalbimi imar etmedim

 

Salih amel kâr etmedim

 

Ömür çarkı boşa döndü

 

 

Aldattı dünya rüyası

 

Mahvetti şirki, riyası

 

Hayatım gaflet deryası

 

Elli altmış yaşa döndü

 

 

Benliği at, birliğe er

 

Kemliği at, dirliğe er

 

Nefs elinden hürlüğe er

 

Fırsat yine başa döndü

 

 

Dosta ermektir muradım

 

Hasret acısı feryadım

 

Lakin nefsim her adım

 

Uzaklaşıp taşa döndü

 

 

Sözler özünü yansıtır

 

Tavrın ruhun aynasıdır

 

Belki bugün son şansıdır

 

Cansız beden naşa döndü

 

 

Zikir derdim devasıdır

 

Vuslat gönlüm duasıdır

 

Dava Allah davasıdır

 

Ahmet Hoca Haşa, döndü

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KUR’AN’DA HZ.HIZIR KISSASI VE HİKMETLERİ

 

 

Kuran-ı azimüşşanda Kehf suresinde anlatılan Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) kıssasında bir kısım alimler şu beş hakikati çıkarmışlardır:

 

1-   İnsanın rehbersiz yola gidemeyeceği ve maksuduna mürşidsiz eremeyeceği öğretilmiştir.

 

2-   İnsanın ilmi-zahirinde kendisinden geride olan, fakat ilm-i batın tahsil etmiş bulunan bir mürşidi kamile bağlanmasının lazım ve caiz olduğu gösterilmiştir. Zira Hz.Musa şeriat sahibi bir Peygamber olduğu halde batın ilmini öğrenmek için Hızır’a (as) gitmesi tavsiye edilmiştir.

 

3-   Mürşidinde görünüşte uygunsuz düşen bazı davranışlarına hemen itiraz etmeyip sonunu beklemelidir. Zira Hz.Hızır’ın (as) gemiyi delmesi, çocuğu öldürmesi, yıkık binayı tamir etmesi gibi haller görünüşte uygunsuz ve lüzumsuz ise de, aslında hikmetlidir ve kader ilminin cilvesidir.

 

4-   Mürşidinden istifade edebilmenin en önemli şartlarından biri de: mürşidin terbiyesine ve davranışlarına sabretmektir. Zira Hz.Hızır (as) Musa’ya (as), kendisinden istifade edebilmesi için sabrı ve teslimiyeti öğütlemiştir.

 

5-   Mürşidine tam bir teslimiyetle bağlanıp sabretmeyerek ona itiraz edenlerin ondan istifade edemeyeceği, fişin pirizden çekilmesi gibi manevi cereyanın kesileceği bildirilmiştir.

 

 

Ey talibi Hak olan

 

Talebini sür de gel !

 

Mevlaya müştak olan

 

Yollarını sor da gel !

 

 

Gel terkeyle dünyayı

 

O seni terketmeden

 

Dünya zehirli diken

 

O dikeni kır da gel !

 

 

Gündüzleri saim ol

 

Geceleri kaim ol

 

Zikrullaha daim ol

 

Ten-ü canı yor da gel !

 

 

Halkı unut Hakkı bul

 

Go gafleti aşkı bul

 

Sakın olma nefse kul

 

Kalb saatin kur da gel !

 

 

Gir rahmet çeşmesine

 

Ak hizmet bahçesine

 

Er hikmet meyvesine

 

Nefsin yere vur da gel !

 

 

Gel Ahmedim aldanma

 

Mürşidsiz olur sanma

 

Zikrullahtan usanma

 

Tevhidini sür de gel !

 

 

2- ZÜHD VE MÜLAZEMET

 

 

Zühd; dünyaya rağbet etmemek, haram nefsani zevklerden ve şeytani vesveselerden kendini çekerek ibadete vermek manasına gelir. Boş ve nahoş işlerden sakınmak, masiva sevgisinden kalbi arıtmak demektir.

 

Dünyayı asıl maksat yapmamalı, onu ahiret hayatını ve Allah’ın rızasını kazanmağa vesile olduğu için istemelidir. Cenabı Hak:

 

“Kim ahiret sevabını isterse onun sevabını artırırız. Kim de dünya menfaatini isterse, ona da ondan veririz. Fakat ahirette ona hiçbir nasip yoktur.”(Eş-Şura 20) buyurmaktadır.

 

Hazreti Peygamber (sav) Efendimiz de:

 

“Cenabı Hak, bir kula hayır irade ettiğinde onu dünya hakkında zahid, ahirete rağbet edici kılar ve kendisine nefsinin ayıplarını gösterir” buyurmaktadır.

 

Yine Cenab-ı Hak Et-Tevbe Suresi 111.ci ayeti kerimesinde:

 

“Muhakkak Allah (cc), müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere, satın almıştır” buyurarak cennetin fiyatının, hem nefsiyle hem de şeytani sistemlerle cihad olduğu anlatılmaktadır.

 

Bir başka Hadisi şerifte de:

 

“Ahiret ehline dünya haramdır” demek dünyadan tamamen vazgeçmek, ihsan buyurulan nimetlerden nefsini mahrum etmek demek değildir. Belki bundan murad lüzumundan ziyade dünyaya kıymet vermemeli, onu aşırı sevmemelidir. Zira aşırı dünya sevgisi, dünyayı kazanmak için insanı şüpheli şeylere ve haramlara sevkeder. Helal çalışsa bile daim onunla meşgul olduğundan ahiret hazırlığından geri kalır. O zaman dünya ahireti ve Allah’ın rızasını kazanmak için bir vasıta olmaktan çıkıp ‘maksud’ yerine geçer. Ebedi ahiret saadetini isteyenlere böyle bir durum elbette yakışıksız ve haramdır.

 

Büyükler dünyayı azgın bir denize; insanı ise bir gemiye benzetmişlerdir. Gemin hareket edip menziline ulaşabilmesi için deniz gereklidir. Ancak o deniz suyunun gemiye dolmamasına çok dikkat etmeli, temkinli olmalıdır. Yoksa gemi menziline ulaşamadan batıp gider.

 

Büyüklerimiz:

 

“Dünyadan zühd bedeni, ahiretten zühd kalbi, sırf Allahu Taalayı (rızasını ve cemalini) istemek ise; ruhu rahatlandırır” demişlerdir.

 

Zühd Hakkında bazı İslam büyüklerinin mübarek sözlerini nakledelim:

 

Hasan Basri buyurdu:

 

Zahid o kimsedir ki, herhangi bir kimseyi gördüğünde ‘bu benden daha üstündür’ diye düşünür.

 

Bir kimse birlikte namaz kıldığı cemaatın en aşağısı ve en günahkarı kendisi olduğuna gerçekten inanamıyorsa o enaniyetten kurtulamamış demektir.

 

Ve yine zühd nimet ve iyilikte: müminleri kendi nefsine tercih etmek, hizmet ve mesuliyette ise, kendi nefsini müminlere tercih etmektir.

 

Yusuf bin Esbat (Eş-Şeybani) :

 

“Kim eziyet üzerine sabredip, şehvetleri terk ederek ve helalinden ekmek yerse o zahidliğin köküne yapışmıştır” demiştir.

 

Ebû Süleyman Ed-Darani Hazretleri de “Zühd, seni Allah’tan uzaklaştıran her şeyi terk etmektir” demiştir.

 

Bir ayet meali şöyledir:

 

“Bilakis, siz bu dünya hayatını daha üstün görüp tercih ediyorsunuz. Halbuki ahiret hayatı daha hayırlı ve daha devamlıdır.”

 

Yemek ve içmek hususunda, giyim kuşamda, mesken ve ev eşyasında ve nefsin mübah arzularında, zaruri ihtiyaç miktarına kanaat etmeli, serveti, siyaseti ve devleti ise; ancak dinine davasına ve insanlığa hizmet yolunda harcamak için istemeli, israfa, gösterişe, safahate asla düşmemelidir.

 

 

GAFLET

 

 

Gaflet beni alt eylemiş

 

Rabbım uyandır gönlümü

 

Nefsim nice halt eylemiş

 

Rabbım uyandır gönlümü

 

 

Eyvah ki gaflete daldım

 

Kalbimi kasvete saldım

 

Tembellikle geri kaldım

 

Rabbım uyandır gönlümü

 

 

Kusuruna kılıf arar

 

Ayıbına ipek sarar

 

Boş kuruntu neye yarar

 

Rabbım uyandır gönlümü

 

 

Riya, kibir, haset, fesat

 

Boşa gitti ekin, hasat

 

Dünya olmuş bütün maksat

 

Rabbım uyandır gönlümü

 

 

Yalama olmuş yalanla

 

Damarı dolmuş haramla

 

Kurtar gafletten Kur’anla

 

Rabbım uyandır gönlümü

 

 

Nefsimiz en büyük düşman

 

Nefse uyan olur şeytan

 

Ahmet kulun şimdi pişman

 

Rabbım uyandır gönlümü

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zühdün alameti ise üçtür:

 

1- Birinci alamet; mevcutla sevinmemesi ve yok olandan dolayı da üzülmemesidir. Nitekim Cenabı Hak buyurmuştur:

 

“(Her şey yazıldı ve tesbit edildi ki, dünya nimetlerinden) elde edemediğinize üzülmeyesiniz! ve (Allah’ın cc) size verdiğine de güvenip sevinmeyesiniz. Allah (cc) çok övünen gururluların hiçbirisini sevmez” (El-Hadid 23)

 

2- Kendine öveni de söveni de Allah’tan bilmesidir. Birinci alamet mal hakkındaki zühdün alameti, bu ikincisi ise; makam ve mertebe hakkındaki zühdün alametidir.

 

Bir kusurunuz söylendiğinde kızıyor veya iyi halleriniz övülmediği için üzülüyorsanız; henüz riyadan kurtulamamışsınız demektir.

 

3- Allahla ünsiyet etmeli, kalbine ibadetin halaveti (lezzeti) galip gelmelidir.

 

Büyüklerden birine “Dünya” zarar verir mi? diye sorulduğunda:

 

“Cebinize ve cüzdanınıza, helal kazanmak şartıyla istediğiniz kadar toplayın, sakın kalbinize ve vicdanınıza sokmayın” diye cevap vermiştir. Nitekim Cenabı Hak:

 

“Allah hiç kimsenin içinde iki gönül yaratmamıştır.” (Ahzab 4) buyurmuştur.

 

Bir Hadisi Kudside de:

 

“Muhakkak ki ben; bir kalbte benim sevgimle dünya sevgisini ebediyen bir arada toplamam” ikazında bulunmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AVARE GÖNLÜM !

 

 

Nefha-i ruhundan, değse özüme

 

Gayrı meyleder mi, ağyare gönlüm!

 

Hikmet cilasından çekse gözüme

 

Gafil seyreder mi, avare gönlüm!

 

                                                        

 

Kır heva putların gönül Kâbende

 

Varlık ve vücudun, kalsın kefende

 

Ben mi alemdeyim, alem mi bende?

 

Bilse hiç düşer mi, ah zare gönlüm!

 

 

Ruhum aynasında Dostun cemali

 

Her şeyde tecelli, O’nun Kemali

 

Seyreden Baki’dir, yoktur zevali

 

Sır değil gerçek, aşikare gönlüm!

 

 

Ahmedim bu gaflet aynı zehirdir

 

Her derdin ilacı, ilim zikirdir

 

Münafık yüzü pak, hep özü kirdir!

 

Sen özünü dönder, Hak yare gönlüm!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3- TEVEKKÜL VE TESLİMİYET

 

 

Tevekkül, her işte bütün sebepleri yerine getirdikten sonra; Hak’tan vaki olacak takdir, taksim ve tecelliyi beklemektir, rıza gösterip kabullenmektir.

 

Tevekkül, kulca yapılması lazım gelen her şeyi iradei cüz’iyeyi kullanarak yaptıktan sonra: neticeyi Allah’a ısmarlamak, Onun mutlak kudretine ve va’dine itimat etmek, sonsuz rahmetine iltica etmek ve takdir nasıl tecelli ederse olduğu gibi kabul etmek, ve bu neticeyi hakkında hayır bilip şükretmektir.

 

Bu kalbin Allahu taalaya tam bağlanmak ve güvenmek suretiyle sükunet bulması bu sağlam bağlılıkla endişelerden kurtulması ve huzura kavuşma demektir. Cenabı Hak:

 

“Eğer mümin iseniz, Allaha tevekkül ediniz.” (El-Maide 23) buyurmaktadır.

 

Çünki iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise her iki dünyada saadet ve huzur netice verir.

 

Yine Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

 

“Kim Allah’tan korkar (ona sığınırsa), onun için (her darlıktan) bir kurtuluş yolu açar. Ve onu ummadığı yerden (kolaylık sebeplerini halkederek) rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, Allah ona kafidir. Muhakkak Allah (cc) her emrini yerine getiricidir. Allah (cc) her şey için bir miktar (ölçü) tayin etmiştir.” (Talak Suresi 2-3) Bediüzzaman’ın dediği gibi:

 

“Allah birdir. Başka şeylere müracat edip yorulma, onlara tenezzül edip minnet çekme, onlara yaltaklanıp boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kainat birdir. Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan her matlubunu buldun; hadsiz nimetlerden, korkulardan kurtuldun.”

 

Cenabı Hak Zümet Suresi 36.cı ayeti celilesinde:

 

“Allah (cc) kuluna kâfi değil midir?”

 

Enfal Suresi 49. ayeti kerimesinde:

 

“Kim Allah’a tevekkül ederse muhakkak Alla aziz ve hakimdir”

 

‘Azizdir: Yani kendisine sığınanı zelil ve rahmetine iltica edeni zayi etmez’ demektir.

 

Başka bir ayette:

 

“Göklerin ve yerin hazineleri ancak Allah’ındır. Fakat münafıklar bunu bir türlü anlayamıyorlar.”

 

Yunus suresi 3. ayeti kerimesinde de:

 

“Bütün işleri o idare ediyor. Onun izni olmadan hiçbir şefaatçı (yardım edici) yok.” buyurulmaktadır.

 

Fatır suresi 2. ayeti kerimesinde de:

 

“Allah, insanlar için rahmetinden her neyi açacak olsa, artık onu kısıp-tutacak yoktur; her neyi kısar-tutarsa, artık onu da ondan sonra salıverecek yoktur” şeklinde haber verilerek, her şeyi Allah’tan bilmemiz ve Ondan beklememiz gerektiği hatırlatılmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BAYRAM OLUR

 

 

Bulaşsan aşkın nehrine

 

Ulaşsan gönül şehrine

 

Katlansan vuslat mehrine

 

Cemalüllah seyran olur!

 

 

Ne göklerde ne de yerde

 

Gözü açık gönüllerde

 

Kalksa aradaki perde

 

Hakkı gören hayran olur!

 

 

Gören kim ve bilen kimdir

 

Her şey hayal, o hekimdir

 

Sen-Ben sadece vehimdir

 

Akıl kuşu tayran olur!

 

 

Resmü riyadan kurtulsan

 

Nefsi rüyadan kurtulsan

 

Gaflet deryadan kurtulsan

 

Ahmet Hoca, bayram olur!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

4- KANAAT VE BEREKET

 

 

Kanaat: çalışıp çabalayarak bütün cehdini sarfettikten sonra; eline geçene razı olmaktır. Kısmetinden fazlasına göz dikmemektir. Yoksa mevcutla iktifa etmek, kanaat değiş gayretsizlik ve tembelliktir. Bu hem dünya hem ahiret işlerinde böyledir.

 

Bütün kainat her an başka bir tecelliye mazhardır. Sen de onların içindesin. O gün ve o an Haktan neye mazhar oldunsa ona şükretmek hakiki kanaattir. Yoksa çoğa sevinip aza üzülmek kanaat değildir.

 

“Rabbın rahmet ve nimetini onlar mı taksim ediyor? Onların dünya hayatındaki maişetlerini (yaşayış ve geçimlerini) biz taksim ettik.” (Zuhruf 32) buyurulmaktadır.

 

Buna göre elinden geleni yaptıktan sonra kısmetine razı olmamak Allah’ın taksimini beğenmemek demektir.

 

Cenabı Peygamberimiz:

 

“Kim Allah’tan gelen az rızka razı olursa; Cenabı Hak da ondan gelen az amele razı olur.”

 

“Kanat tükenmez bir hazinedir.” hadisi bize bu yolda ışık tutmaktadır.

 

Başka bir hadisi şerifte:

 

“Kanaat eden aziz olacak, aç gözlülük ise zillet ve alçaklığa düşürecektir. Kanaat izzet ve rahat sebebi, hırs ve tama (açgözlülük) zillet ve alçaklık sebebidir.”

 

Seyyid Abdülkadir Geylani (ra) hazretleri ‘Futüh’ül Ğayb’ adlı eserinde:

 

“Senin elde etmeyi arzuladığın şeyler üç kısımdır:

 

1-      O şey senin nasibindir. Merak etme bu eninde sonunda gelip seni bulacaktır.

 

2-      O şey başkasının nasibidir. Onu asla elde etmen mümkün olmayacaktır.

 

3-      O şey ne senin ne de başkasının nasibidir. Cenabı Hak onu bir fitne ve imtihan vasıtası olarak yaratmıştır. Ona ne sen, ne de başkası sahip çıkamayacaktır.

 

Öyleyse, sahip olmak istediğin şeylerin bu üç kısımdan biri olabileceğini hesaba katıp, lüzumundan ziyade hırs gösterip zahmet çekme” buyurmaktadır.

 

Hz.Ömer (ra):

 

“Bir çok dost gördüm: Fakat lisanı muhafaza etmekten iyi dost görmedim. Çok elbiseler gördüm: Fakat takva elbisesinden daha iyisini görmedim. Bütün malları gördüm: Fakat kanattan iyi mal görmedim. Çok hayırlar gördüm: Fakat nasihatten iyi bir hayır görmedim. Bütün yiyecekleri gördüm: Fakat sabırdan daha lezzetli taam görmedim.” buyurmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DUAM

 

 

Ne ilmimle, amelimle

 

İlahi mağrur eyleme

 

Bırakıp yaban eline

 

Muhtacı mağdur eyleme

 

 

Kalmayım Zatına cahil

 

Olmayım ruhuma katil

 

Bir an bile Senden gafil

 

Kalıp ta mahmur eyleme

 

 

Arındır şirkten, riyadan

 

Uyandır derin rüyadan

 

Beni bu fani dünyada

 

Şer ile meşhur eyleme

 

 

Tenden cana dönder beni

 

Benden sana dönder beni

 

Haktan yana dönder beni

 

Nefsimde mahsur eyleme

 

 

Hatırımda, hayalimde

 

Hayr işimde, helalimde

 

Her anımda, her halimde

 

Günaha mansur eyleme

 

 

Cihadımı cennetim kıl

 

Çilelerim lezzetim kıl

 

Teslimimi izzetim kıl

 

Gayrıya mecbur eyleme

 

 

Nefsin başıboşluğuna

 

Şöhretin sarhoşluğuna

 

Şehvetin godoşluğuna

 

Kapılıp, makhur eyleme

 

 

Ahmet kulun, gölge, sebep

 

Kader, kudret senindir hep

 

Lütfet bize huzur, edep

 

Davasız, mamur eyleme

 

 

 

 

 

 

 

5- UZLET VE RABBIYLA MÜNASEBET

 

 

Uzlet insanlardan uzaklaşmak, işini gücünü terk edip bir köşede yalnız kalmak değildir. Belki uzlet; dürüst ve helal yolda işiyle gücüyle meşgul olmak, insanlara hakkı ve hayrı tavsiye etmek ve onları kötülükten çevirmek için onların arasına katılmak, lüzumsuz işlerden ve malayani sohbetlerden uzak kalıp zikir ve fikirle meşgul olmaktır.

 

İşiyle gücüyle uğraşırken, insanların arasında bulunurken de: zahiren onlarla ama kalben Hak ile olmalı, her işte onun rızasını aramaktır. Allah’tan asla gafil olmamalıdır. Uzletin hakikatini:

 

“Nice kimseler vardır ki ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı zikretmekten geri bırakamaz” (En-Nur 37) ayeti kerimesinde aramak lazımdır. Uzlet, kalıbı halk ile, kalbi Hak ile bulunmaktır. Cenabı Hak:

 

“Nerde olursanız olunuz, Allah sizinle beraberdir” buyurmaktadır.

 

(Zikir; Kur’an, namaz ve ilim manasına da kullanılmışsa da umumiyetle: anmak, hatırlamak manasına gelir.)

 

Öyle ise uzlet: Kesrette vahdeti bulmak, halk içinde Hak ile olmaktır… Ve ruhen, Rabbıyla münasebet kurmaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PERVANEYİM

 

 

Tevbe “Benlik gafletinden

 

Bildim neyim, bildim neyim?

 

Kurtuldum ten külfetinden

 

Biganeyim, biganeyim!

 

 

Vuslatı buldum hasrette

 

Vahdete erdim kesrette

 

Aşk ile gönül hayrette

 

Pervaneyim, pervaneyim!

 

 

Lütfedip kıldı merhamet

 

Ruhumu sardı muhabbet

 

Mir’at-ı Hakmış Muhammet

 

Seyraneyim, seyraneyim!

 

 

Sanmayın gerçek cisimdir

 

Varlık vücudu resimdir

 

Hak-Hu çağıran sesimdir

 

Divaneyim, divaneyim!

 

 

Sürer nefsim ile harbim

 

Meger yarim ola Rabbim

 

Ey Ahmet Hoca garibim

 

Avareyim, viraneyim!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

6- ZİKRE MÜDAVEMET

 

 

Zikir, anmak, hatırlamak, çağırmak manalarına geldiği gibi; Kur’an ve namaz manasında da kullanılır. Dil ile zikir, Cenab-ı Hakkı esma-i hünsası ile zikretmektir. Kur’an okumaktır.

 

Kalb ile zikir; daim Allah’ı düşünmek, mahlukatın yaratılışındaki sanat ve esrarı temaşa etmek, her zerrenin Allah’ın sıfatlarına ve esmasına bir ayine olduğunu görmek ve Allah’ın sonsuz kudret ve azametini düşünmek demektir. Beden ile zikir namaz, oruç, hac, cihad gibi Allah’ın rızası uğrunda bedenin yorulmasıdır.

 

Tarikatın temelini zikir teşkil eder. Zikir kelimesi Kur’anı Kerim’de yetmiş surede ve iki yüz elli altı yerde geçmektedir.

 

Nefs-i insani, her an hevâ ve heves ile iştigale meyilli olduğundan, bu yüzden Allah’ı düşünerek fısktan, batıldan, dalaletten korunmak gayesiyle zikir emrolunmuştur.

 

Her şey Allah’ı (cc) tesbih ettiğine göre; zikirden hali hiçbir mahluk ve mevcut yoktur. İnsanların bundan gaflet etmesi ve kadar acıdır. Zikrin faziletine ve ehemmiyetine delalet eden ayetlerden bazıları şunlardır:

 

“O halde siz bana itaat ve ibadet ederek, beni zikredin ki ben de sizi (rahmetim ve mağfiretimle) zikredeyim.” (El-Bakara 152)

 

Tabiinden Sâbil el-Bennani buyurdu:

 

Rabbım Taalanın beni andığı zamanı biliyorum.”

 

Bu söz üzerine cemaatte bulunanlar ürktüler. Kendisinden ‘bunu nasıl bildiğini’ sordular. Yukarıdaki ayet-i kerimeye işaret ederek şöyle cevap verdi:

 

“Onu zikrettiğim zaman, o da beni zikreder.” Diğer bir ayet:

 

“Ey iman edenler! Allah’ı (cc) çokça zikrediniz.” (El-Azhap 41)

 

Başka bir ayet:

 

“(Aklı olanlar o kimselerdir ki) Onlar ayakta iken, otururken ve yatarken (daima) Allah’ı zikrederler…” (Ali İmran 191)

 

Bu ayet-i kerime insanı her an zikre davet etmektedir. Çünkü insan ancak şu üç halden birinde bulunacaktır: Ya ayakta duracak, ya oturuyor olacak veya yatmış vaziyette bulunacaktır.

 

Diğer bir ayette:

 

“Allah’ı çok zikrediniz, (o vakit) umulur ki felah bulursunuz (korktuğunuzdan emin olup, umduklarınızı elde edersiniz.)”

 

Cenabı Hak münafıkları kötülerken:

 

“Münafıklar Allah’ı pek az zikrederler.” (En-Nisa 142) buyurmaktadır.

 

Başka bir ayette:

 

“Allah’ın zikri büyük bir iştir.” (Ankebut 45) buyurulmaktadır.

 

İbn-i Abbas (ra) bu ayetin tesirinde “Allah’ın zikri, zikir olmayan sair ibadetlerin hepsinden daha büyüktür” buyurmuştur. Diğer bir ayet:

 

“Kalbler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur (müsterih olup huzur bulur.)” (Rad 28)

 

Başka bir ayet:

 

“Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytan koşarız, artık o, onun yakını ve yoldaşıdır.” (Zuhruf 36)

 

“Kim benim zikrimden yüz çevirip uzaklaşırsa o maişet darlığına (geçim sıkıntısına) düşer ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” (Taha 125)

 

Diğer bir ayet:

 

“And ile söylerim ki, Allah’ı çok zikreden Ahiret gününe inanan ve Allah’a kavuşacağını uman kimseler sizin için Allah’ın resulünde (ibret alınacak) çok güzel örnekler vardır.” (Ahzab 21)

 

Bu husustaki Hadis-i Şeriflere gelince:

 

1-      Allah’ın Resulü buyurdu (sav):

 

“Gafiller arasında Allah’ı zikreden bir kimse tıkı kuru otlar arasında biten yemyeşil ağaç gibidir.” (Ebu Naim ve Beyhaki zaif bir senedle İbn-i Ömer’den)

 

2-      Bir Hadisi kudside:

 

“Kulum beni zikrettikçe ve dudakları beni anmak için kıpırdadıkça ben onunla beraberim” (Hakim sahih bir senedle Ebu Derda’dan- İyya-i Ulüm)

 

3 – Ademoğlu Allah’ın azabından kendisini kurtaracak Allah’ın (cc) zikrinden daha kolay bir amel işlemiş değildir” (İhya-i Ulum)

 

4- Peygamber Efendimiz buyurdu (sav):

 

“Cennet bahçelerinden yararlanmak isteyen bir kimse Allah’ı çokça zikretsin” (İhya-i Ulum)

 

5- Ebu Derda Resulüllah’tan şöyle rivayet etmektedir:

 

“Ey Ashabım! size amellerin en hayırlısını, Melikiniz (Allah cc) nezdinde (sevab bakımından) en çok ve en temiz olanı, derecelerini en ziyade yükselten ve sizin için altın ve gümüşü Allah yolunda harcamaktan, düşmanlarınızla karşılaşıp (İlayi Kelimetullah uğrunda) onların boyunlarını vurmanızdan ve onların da sizin boynunuzu vurmalarından daha hayırlı amelleri haber vereyim mi? Sahabeler:

 

Ey Allah’ın Resulü bu amel ne imiş?

 

Resulullah (sav):

 

O Allah’ı (cc) daim zikretmektir.” (Yani her an Onu düşünerek ve huzurundaymış gibi hareket ederek hükümlerine rıza çerçevesinde hayat sürdürmektir) buyurdu. (Tirmizi, ibn-i Mace ve Hakim Ebu Derdadan- İhya-i Ulum cilt III)

 

6- Diğer bir Hadis-i Şerif:

 

“Yedi sınıf insan vardır. Cenab-ı Hak kendi gölgesinden başka bir gölgenin bulunmadığı bir günde onları arşın gölgesinde gölgelendirir. Bu yedi sınıftan biri de tek başına bir yerde bulunduğu halde Allah’ı (cc) zikreden ve onun korkusundan gözleri yaşarandır.” (Müslim, Buhari ittifakla Ebu Hureyre’den İhya-i Ulum: III)

 

7-      Ebu Hureyre (ra) anlatıyor:

 

Resuli Ekrem Efendimiz:

 

“Müferridun ilerlediler” buyurdu. Ashab:

 

Ya Resulallah, müferridun kimlerdir? diye sordular.

 

“Allah’ı (cc) çok zikreden erkeklerle kadınlardır” buyurdu. (Hadisi Müslim rivayet etmiştir. Riyaz-üs Salihin cilt III)

 

8-      Ebu Musa el-Eş’ari (ra) den rivayete göre Resuli Ekrem Efendimiz (sav):

 

“Rabbını zikredenlerle, zikretmeyenlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir” buyurdu. (Buhari rivayet etmiştir. Riyazussalihin cilt III)

 

9-      Enes (ra) der ki Allah’ın Resulu (sav):

 

“Muhakkak şeytan hortumunu Ademoğlunun kalbi üzerine bırakıyor. Eğer Ademoğlu Allah’ı zikrederse şeytan gerisin geriye çekiliyor. Eğer Allah’ı unutursa şeytan onun kalbini çekip yutuyor (yani Allah’ı ve ahireti unutturuyor.) (İbn-i Ebi Dünya, Ebu Yâlâ, İbni Adiyy- İhya-i Ulum, cilt 6)

 

10- Peygamber Efendimiz buyurdu (sav):

 

“Muhakkak mümin bir kimse; sizin herhangi birinizin sefer halinde devesini zayıflattığı gibi şeytanını zayıflatıyor.” “Bunu da sürekli zikrullahla başarıyor.”

 

Haccacın oğlu Kays buyurdu:

 

Benim şeytanım bana dedi ki:

 

Ben senin bedenine girdiğim zaman kocaman bir deve gibiydim. Şimdi ise bir kuş gibi oldum. Ben ona:

 

Neden böyle oldun? diye sorunca:

 

Sen beni Allah’ın zikriyle eritiyorsun! diye cevap verdi. (İhya-i Ulum, cilt 6)

 

 

 

FERYADIM

 

 

Böcekler ne anlar sevda dilinden

 

Bülbülün feryadı güle karşıdır!

 

Bir aşıklar bilir, Ahmet, halimden

 

Gülüp eğlendiğim, ele karşıdır!

 

 

Hasret ateşiyle kavrulan bilir

 

Sevda rüzgariyle savrulan bilir

 

Benim gibi bin kez devrilen bilir

 

Akan göz yaşlarım, sele karşıdır!

 

 

Sen oldun sevabım, sevincim, ey dost

 

Sendendir başarım, bilincim, ey dost

 

“Bir”e yettim, olmaz ikincim  ey dost

 

Gönül nağmelerim, dile karşıdır!

 

 

Tevhide varanlar, terkeder varın

 

Vuslattır ötesi, gaflet duvarın

 

Yemek ve yatmaktır derdi davarın

 

Bu sözlerim ehl-i hale karşıdır!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZİKİR HALKASI

 

 

Zikir halkalarının faziletine dair ayet ve hadisler:

 

Cenabı Hak buyuruyor:

 

“Sabah akşam Allah’ın rızasını dileyerek ona dua ve niyaz edenlerle beraber sabır ve sebat et. Dünya hayatının zinetini arzu edip de, gözlerini onlardan ayırma.” (Kehf Suresi 28)

 

Ebu Hureyre (ra) ve Ebu Said el-Hudri (ra) şöyle rivayet etmiştir: Resuli Ekrem efendimiz (sav) buyurdu ki:

 

“Herhangi bir cemaat Allah’ı zikretmek için toplanırlarsa, muhakkak melekler onları kuşatır, onları rahmet kaplar. Ve onların üzerine sukunet ve vakar iner. Cenab-ı Hak da onları; kendi katında bulunan meleklere medhü sena eder.” (Hadisi Müslim rivayet etmiştir- Riyazussalihin, cilt III)

 

Başka bir hadisi şerif:                                            

 

“Sadece Allah rızası için bir araya gelip Allah’ı zikredenlere göklerden şöyle bir ses gelir:

 

“Afvolunduğunuz halde kalkınız! Ben sizin günahlarınızı sevaplara tebdil eyledim.” (İhya-i Ulum, cilt 6)

 

Allah’ın Resulü buyurdu:

 

“Herhangi bir kavim bir araya gelip Allah’ı zikretmeden ve Onun peygamberine selavat-ı şerife getirmeden dağılırlarsa; bu toplantıları onlar için kıyamet gününde üzüntü ve hasret vesilesi olur.” (Tirmizi hasen bir senedle Ebu Hureyre’den- İhya-i Ulum,cilt III)

 

Zikir halkası; feyiz tarlasıdır!

 

Zikir halkası; cennet bahcasıdır!

 

Zikir halkası; bereket bostanıdır!

 

Zikir halkası; muhabbet bağıdır!

 

Zikir halkası; maneviyat ortaklığıdır!

 

 

 

 

 

 

ŞİİR

 

 

Tembel kişi yol alır mı,

 

Zikreden mahrum kalır mı,

 

Terlemeyen, can tanır mı,

 

Hak dost nedir, vuslat nedir?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TECELLİ

 

 

İnsan, Rahmanın aynası

 

Misal, kamil insan imiş

 

Ne gayrısı, ne aynısı

 

Bunu bilmek irfan imiş

 

 

İnsan gerek, iman ola

 

Yoksa aynı hayvan ola

 

Kur’an derde derman ola

 

Bu en büyük ihsan imiş

 

 

Kim mürai şarlatandır

 

İnsan suretli şeytandır

 

Hainin kalbi taştandır

 

Söz kâr etmez, Haman imiş

 

 

Sen-Beni kaldır aradan

 

Tecelli etsin Yaradan

 

Seçmeli akı karadan

 

Çün bu bir imtihan imiş

 

 

Alem gölge resimdir, bil

 

Kader kısmet kesindir, bil

 

Niyet, gayret işindir bil

 

Mükellef insü can imiş

 

 

Ahmet Hoca, ahdini tut

 

Allah’tan gayrıyı unut

 

Ondan başka var mı umut

 

Tevhit, aynı izan imiş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZİKİR’İN ESASI

 

 

İnsanın dünya sahnesine çıkarılışının gayesi, şüphesiz ki, Cenab-ı Hakk' a (c.c.) kulluk yapmaktır. Kulluğun zirvesi de nefsin arındırılması, Yaratıcı ile insan arasındaki bütün mania ve per­delerin aradan kalkmasıdır. İnsan, ister fark etsin, ister et­mesin; ister inansın, ister inanmasın: bütün hayatı bu ana gaye sayesinde anlam kazanır. İnanıp kulluk yolunu benim­seyen insan, kendisine takdim edilen plan-programa uyarak gittikçe mesafeyi kısaltır ve yönü daima zirveye doğru yaklaşır. İnanmayan insan ise, esasında hedefe varmak için çırpındığı halde aradığı şeyin ne olduğunu bilemediğinden ümitsiz bir arayış içindedir; yönü kulluktan, kendi asıl cevherinden ve neticede Yaratıcı'dan kaçışa doğrultusundadır. Kulluktan, nefis tez­kiyesinden, Cenab-ı Hakk'a (c.c) vasıl olmaktan bahsetti­ğimize göre; konumuz mümindir, Müslüman’dır.

 

İnandıktan sonra, kulluğun reçetesi mesabesinde olan i­badete yönelmek zaruridir. İbadetin de nihai durağı veya en kamil şekli zikirdir. Daha doğrusu ibadetlerin özü, ma­yasıdır zikir. ResuluIlah (s.a.v.): “Zikirle Allah arasında perde yoktur” (Dehlevi) buyurmaktadır.

 

Zikir, lügatte; anmak, hatırlamak, düşünmek, adı geçmek, hatırdan çıkarmamak, hatırlayıp İcra etmek manalarına gel­mektedir. Istılahta ise insanı, Cenab-ı Hakk'ın (c.c.) kudret ve azarnetini düşünmeğe, düşündürmeğe sevketmek manına­nnı taşıdığı gibi, birçok yerde Kur'an, namaz, oruç, hatta peygamberler anlamına da gelir. En yaygın olarak zikir; tek­bir, tehlil, tesbih, salavat ve vird gibi dil ile Hakk'ı anmak olarak hususi manada kullanılmaktadır.

 

Bütün bu manalar tahlil edildiğinde zikirde iki türlü mananın ağırlık kazandığı görülür: Unutulan şeyi hatırlamak, unutmamak için sürekli hatırda tutmak. Zikirde ulaşılmak istenen, birinci mana olup, ikincisi yardımcı unsurdur.

 

Unutulup da hatırlanmak istenen nedir?

 

Cenab-ı Hak (c.c.) ile kulları arasında, ruhlar ile, yara­tıldığı zaman Elest Bezmi'nde bir ahidleşme olmuştu, bir misak gerçekleşmişti. Dünya sahnesine gelip, ruh, beden içine hapsolup birçok perde ile de perdelenince insan, ru­hunun ilk şeklini hatırlamaz olmuştur. Zikir, insana ruhunun misaktaki şeklini hatırlama yolunu açar. Kur'an-ı Kerim, “misak”ta verilen söze ters düşmeyi ahdi bozmak olarak ifade etmektedir: “Onlar ki, söz verip bağlandıktan sonra, Allah'a verdikleri sözü bozarlar… İşte ziyana uğrayanlar onlardır.” Bu yüzden insanlık, çeşitli vesilelerle Elest'i yani asıl benliklerini hatırlamağa (gerçeği zikir yoluyla kav­ramaya) davet edilir: “İlk yaradılışı bildiniz, bu bir gerçek. O halde, hala tezekkür etmeyecek misiniz?” “Hatırlat, zikre davet et. Çünkü hatırlatma mü'minlere fayda ge­tirir.” Zikirden gaye olan hatırlama gerçekleşince insan asıl varlığı ile bütünleşir (Y.N.Öztürk). Artık Allah ile kul arasındaki perdeler ortadan kalkmıştır. Bütün ibadetlerin özü olan zikrin meyvelerinin olgunlaştığını ifade eden bu noktada insan, bütün masiva engelini aşmış, hatta bütün mahlukata hükmeder duruma gelmiştir. Muhammed el-Bakır Hazretleri: “Yıldırımlar, mümin, gayr-ı mümin herkese isabet eder. Bunun tek istisnası Allah'ı zikreden kimselerdir” diye buyururken bunu kastetmiştir.

 

İnsanı kulluğun zirvesine ulaştıran, Ahsen-i Takvim'e seyrettiren (tabir yerinde ise) “zikir projesi” veya “zikir re­jimi”ni daha sonraki paragraflarda ayrıntılı olarak ele ala­cağız.

 

 

ZİKRİN KAPSAMI İÇİNDE YER ALAN KAVRAM VE MÜESSESELER

 

İbadetler, başlıbaşına birer zikirdir. Cenab-ı Hak (c.c.): “Beni anmak için namaz kıl” buyurduğuna göre namazın emredilmesinin hikmeti Allah'ı zikirdir. Cuma Suresi 9. a­yette Allah şöyle buyurmaktadır: “…Cuma günü namaz için ezan okunup nida edildiği vakit Allah'm zikrine ko­şun…” Burada namaz, “zikir” olarak ifade buyurumuştur. Şunu hemen ifade edebiliriz ki, namaz, zikrin bütün çeşit­lerini kamil manada ihtiva eder. Bilindiği gibi namaza “if­titah tekbiri” ile girilir. Hemen arkasından, içinde tesbih, tahmid, tenzih, tevhid buİunan “Sübhaneke” gelir: “Allah­'ım, Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim. Hamd sa­nadır. İsmin ve şanın yücedir (Allah'ım). Senden başka ilah yoktur”. Rüku'da, “Sübhane Rabbiye'l-Azim”: “Pek büyük olan Rabb'im, her türlü eksiklikten münezzehsin”. Secdede ise: “Sübhane Rabbiye'l-Ala”: “Pek yüce olan Rabb'imi her türlü eksiklikten tenzih ederim”, denilir. Kıyam'dan Rüku'a, Rüku'dan Sücud'a, Sücud'dan Cülus'a giderken tekbir getirilerek Cenab-ı Hak(c.c.) zikredilir. Ayet­te: “Hamd Allah’adır, de” buyurulmaktadır. Namazda Rü­ku'dan sonra, “Semiallahü-limen-hamideh”: “Allah, kendi­sini hamd edeni duydu. Rabbimiz, hamd Senin'dir”, de­nilir.

 

Cenab-ı Allah, Resuluılah' a “Selatü selam” getirmemizi emretmiştir. Namazda da şöyle diyoruz: “Ey Peygamber, selam sana. Allah'ın rahmeti ve bereketi de üzerine olsun. AlIah'ım, Muhammed ve aline salat kıl, (merhamet et)”. Selam verildikten sonra okunan “Allahümme Ente's-Selamü…” ibaresi de zikir kelimelerinden başka bir şey değildir. Namazdan sonra otuz üçer defa “Sübhanallah”, “Elham­dülillah”, “Allahüekber” demenin sünnet olduğu da bütün müminler tarafından bilinmektedir (Müslim).

 

Ayrıca Kıyam' da iken okunması farz olan Kur'an ayetleri de zikirdir. Kur'an'ın zikir olduğuna dair ayet-i kerimelerden birisinde şöyle buyurulmaktadır: “O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik, biz; onun koruyucusu da elbette biziz”

 

Açıkça görüldüğü üzere namaz ibadeti, Cenab-ı Hakk'ın (c.c.) müminlere emir buyurduğu bir zikirler mecmuudur. Huşu ile ve ihsan halinde kılındığında içindeki zikir saye­sinde tecellilere mazhar olan “Mümin için Namaz mi'rac'dır.” Ve “dinin direği” (Ebu Davut) olan namazın özü zikirdir. “Namaz olmadan zikir olmaz ve zikir olma­dan da namaz olmaz. Kalb zikirle dirilir ve ruh onunla yücelir”

 

Oruç ve Hac da zikirdir.

 

Oruçtan bahseden Bakara Suresi 185. ayet-i .kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister…” Hac farizası yerine getirilirken de Cenab-ı Hak (c.c.) Müslümanlara zikretmeyi emretmektedir: “Sayılı günlerde Allah'ın ismini ansın­lar.” Şeytan taşlamadan bahsedilirken de: “Sayılı gün­lerde Allah’ı anın”, buyurulmaktadır.

 

O halde zikir, ibadetlerin ruhudur.

 

Kur' an-ı Kerim, zikirdir.

 

“İşte bu Kur'an da, bizim indirdiğimiz feyz kaynağı bir zikirdir. Şimdi siz mi bunu inkar etmektesiniz.”

 

“…İşte benimle beraber olanların zikri (kitabı) ve işte benden önce gelenlerin zikri (kitabı)…”

 

“Şüphe yok ki o Kur'an senin için de, kavmin için de kesin bir zikirdir. Siz ondan sorumlu tutulacaksınız”

 

“Peygamberler de hem birer zikirdir, hem de zikir yoluyla eğiten, zikir eğitimiyle belletip kavratan birer mürebbidirler”

 

“Habibim, sen onlara hiç durmadan zikir yoluyla öğüt ver. Sen sadece bir müzekkir (zikir yoluyla eğiten)sin.”

 

“Allah'tan korkun ey gönül erbabı! Allah size gerçek bir zikir indirmiştir. O zikir, iman edip de güzel ve temiz amellerde bulunanları karanlıklardan aydınlığa çıkar­mak için, Allah'ın her şeyi açık açık bildiren ayetlerini size okuyup duran bir resuldür…”

 

Gerçek ilim ve gerçek ilim sahipleri de 'zikir' olarak ifade edilmiştir:

 

“…Eğer bilmiyorsanız zikir erbabına sorun.”

 

Gerçek alimler; Allah'ı bilenler, marifetullaha ermiş 0­lanlardır. Cenab-ı Hakk'ı en çok bilenler de zikrin hakikatine erebilenlerdir. Bunlar akıl üstü bir ilme ve kavrama gücüne sahip olan, ledün terbiyesi görmüş mana erleridir. “…Sa­dece lübb (gönül) sahipleri zikir yoluyla kavrayabilir­ler.”

 

Demek ki, Kur'an'ın en mükemmel müfessirleri, veliler ve yine Kur'an'ın en doyurucu tefsiri de onların söz ve halleridir.

 

 

ZİKR'İN ÖZEL VE TASAVVUFİ MANASI ÜZERİNE

 

Kur'an-ı Kerim'de zikir ve zikir kelimeleri, yetmiş sure ve ikiyüz ellialtı yerde geçmektedir. Bu ayet-i kerimelerden bir kaçı şöyledir:

 

“Rabb'ının ismini zikret, yalnız O'na yönel” “Sabah ve akşam Rabb'ının ismini zikret”

 

“…Haberiniz olsun ki, kalbIer, ancak Allah'ı zikirle (yatışır sakinleşir) tatmin olur”

 

“Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin.”

 

“Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otu­rurken ve yanlarınız üzerinde iken, Allah'ı zikrediniz”

 

“Ben'i zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim.”

 

Bütün bu açık delillerden sonra bütün ibadetlerin özü olan zikrin inkarı şöyle dursun, kul için zikrin bir vecibe olduğundan şüpheye düşmek, iz'an ve akıl sahibi müminler için mümkün değildir.

 

Şöyle bir düşünce de yanlış ve çok tehlikelidir: “Zik­retmekten maksat; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, Kur'an okumaktır. Bunların dışında özel bir şekilde belirli zamanlarda, belirli virdleri, belirli sayılarda tekrarlamak şek­lindeki zikir yapma uygulaması bid'attır.”

 

Böyle bir düşünce Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet önünde batıldır ve İslam'ın bidayetinden günümüze kadar yaşanmış, sonuçları açıkça görülmüş hatta tarihin hayır hanesine ya­zılmış alanlarda en büyük katkının sahibi olan tasavvuf ve tasavvufi hayatla asla bağdaşmaz.

 

Yukarıda mealini verdiğimiz A'raf Suresi 205. ayet-i kerimede geçen “yüksek olmayan bir sesle” tabiri zikre özel bir tarz tarif etmekte, “sabah ve akşam”dan söz edilmekle de, bu özel zikir için günün faziletli saatleri belirtilmektedir. Yine Nisa Suresi 103. ayet-i kerimesinde “Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman… Allah'ı zikrediniz” buyurulması, zik­rin özel olarak farz olan namazdan ayrı olarak da yapılmasının emredildiğine dair delildir. Ankebut Suresi 45. ayet-i keri­mesinin meali şöyledir: “Muhakkak ki namaz, insanı her türlü kötülükten men eder (çeker). Allah'ı zikir en bü­yüktür”. Bu ayet-i kerimede de, namazla ilgili beyanat bit­tikten sonra “Allah'ı zikir”den bahsedilmesi meşrepler ta­rafından günümüze kadar uygulana gelen zikir metodları ve zikri eğitimin Kur'ani olduğunu gösteren bir diğer delildir.

 

Asr-ı Saadet'e, Resulullah'ın ve Ashabı’nın hayatına ba­kıldığında, bu özel zikrin sayısız örneklerine rastlamak ve hatta her bir sahabinin ayrı bir “zikir meşrebi” olduğuna dair deliller bulmak elbette mümkündür. Özellikle Peygam­ber Efendimiz'in Hulefai Raşidin olan Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali'ye (r.a.); Hz. Safiyye, Cüveyriye, Ümmühani, Ümmü Süleym, Şeddat b. Evs…  gibi Ashabın ileri gelenlerine bugünkü tabirle “ders tarif ettiği” ve her birinin meşreplerine uygun vird verdiği tarihi vesikalarla kayıtlıdır. Bu sebeple birkaç hadis-i şerif ile yetineceğiz:

 

“Zikrin efdal ve üstünü 'La ilahe illallah', duanın efdal ve üstünü de 'ElhamdülilIah'dır”

 

   Huzayfetu'l-Yeman der ki: “Dilimin çirkin ve acı söz­lülüğünden Resulüllah'a şikayet ettim:

 

-Ya Resulüllah, dilim beni yakıyor, dedim.

 

Rsulüllah:

 

-İstiğfardan yararlanılırken sen neredeydin? Ben gün­de yüce Allah’a yüz kere istiğfar ve O'na tevbe ediyo­rumdur, buyurdu.”

 

Peygamberimiz: “Bir kimse hizb'ini (virdini, dersini) veya onun bir cüz'ünü okumadan uyur da, onu sabah namazı ile öğle namazı arasında okursa, kendisine onu gece okumuş gibi sevap yazılır” buyurmuştur.

 

Zikr'in bu kadar önemli olmasının sebebi nedir?

 

Resulullah (s.a.v.): “İman, içinizde elbisenin yıprandığı gibi yıpranır. Kalplerinizde imanın yenilenmesi için Al­lah'a dua ediniz”

 

“İbn-i Abbas (r.a.) şöyle buyurmuştur: Her müminin kalbinde.bir şeytan bulunur. Fakat mümin, zikr-i ilahi ile meşgul olursa şeytan küçülür. Zikr-i ilahi ile meşgul olmayı unutunca şeytan vesveseye devam eder.”

 

   “Kul, La ilahe illallah, dediği zaman rububiyyet iddia eden nefs, heva ve şehveti; uluhiyet izhar eden ilahları red ve inkarı kasteder… İşte zikreden kul, ‘la ilahe’ ifadesindeki ‘nefiy’ bölümü ile kendisine düşman olan­ların arzularının saltanatına son verir.

 

İspat bölümünü ifade eden 'İllallah' kısmı ise Hakk'ın ve O'nun askerleri durumunda olan kalp, ilim, Kur'an, Sünnet ve ilhamın hakimiyetlerini ortaya koyar… Zikir bir nurdur. Kalbi kapladığı ve hakimiyeti altına aldığı zaman kalbi de kalb gözlerini de nurlandırır… Hak Teala:

 

İşte senden perdeyi kaldırdık. Bugün gözün ne kadar keskindir (Kaf:22) buyurmuştur.”

 

İşte bu noktada zikretmenin amacı tahakkuk etmiş, Elest Bezmindeki ruhi safiyete ulaşılmış olur. Bütün ibadetlerden, emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmaktan amaçlanan nihai sonuç da bu değil midir?

 

 

FERDİ ve CEMAAT HALİNDE ZİKİR

 

İbadet ve taatte arzulanan gayeye şüphesiz ki ferdi gayret ve çaba ile erişilir. Fakat kemal mertebesine varmamış veya bidayetteki salik için bazı yardımcı unsurlara ihtiyaç vardır. İlahi okumak, devran dönmek, sema yapmak ilahi sevgi ve ruhi vecdi artırdığından, ferdin, zikir meclislerine devam ederek bu yardımcı faktörlerden yararlanması gerekir. Ken­disine tarif edilen virdlerini her gün kendi başına tamam­ladıktan sonra, fırsat buldukça cemaate gitmesi, ferdi menfaat açısından kaçınılmaz olduktan başka asıl önemli olan, İslam’ın cemaatçilik esprisidir. Dikkat edilirse, İslam' da ibadetlerin cemaat halinde icra edilmesi pek çok sosyal ve psikolojik hikmet ihtiva etmektedir. Cemaatle kılınan namazın münferit kılınan namaza göre 27 derece üstün tutulması, Cuma na­mazının Müslümanların haftalık istişare ve durum değerlen­dirmesine vesile olmak gibi bir mana taşıması, Kurban'ın, Zekat'ın, Hacc'ın sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı tesis hususunda rükünler ihtiva etmesi, İslam'ın fert-toplum den­gesini nasıl en ideal manada gerçekleştirdiğini göstermek­tedir.

 

İslam'ın cemaate, birlik-beraberliğe, kollektif bütünlüğe verdiği önemin; aşk, vecd, feyz, huşu… harmanı olan “zikir” ibadetinde ideal manasında kristalize olduğunu görüyoruz:

 

Hiçbir cemaat yoktur ki, Allah’ı zikre otursun da melekler onların çevrelerinde dönüp dolaşmasın; rahmet onları bürümesin, üzerlerine sekinet inmesin ve Allah onları katındaki melekler yanında anmasın”

 

“Hiçbir cemaat yoktur ki, toplansınlar, Allah' ı zikretsinler ve bunda Allah'ın rızasından başkasını istemesinler de, sema­dan bir seslenici kendilerine: Günahlarımız, hasenelerle çev­rilmiş ve sizler, yarlığanmış olarak kalkınız, diye seslenmiş bulunmasın.”

 

Peygamberimiz bir gün: “Cennet bahçelerine uğradı­ğınızda, yayılınız (otlayınız), yararlanınız” buyurdu. “Cen­net bahçeleri nedir? diye sorarlar. Peygamberimiz: “Zikir halkalarıdır” buyurdu.

 

“Cenab-ı Hak, Kıyamet günü bazı cemaatler dirilte­cektir. Yüzleri inci gibi parlak ve nurIudur. Halk onlara gıpta eder. Ne peygamberdirler, ne de şehittirler. Bunlar değişik kabile ve ülkelerden Allah için birbirini seven ve Allah'ın zikri için toplanıp onu zikreden kimseler­dir.”

 

“Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: Ben kulumun zannına (itikadına) göreyim. Beni zikrettiğinde, ben onun­layım (rahmet, tevfik ve inayetim onunla beraberdir). O, Beni kalbinde gizlice yad ederse, Ben de onu bu suretle anarım. Beni bir cemaat içinde zikrederse, Ben de kulumu o cemaat efradından daha hayırlı (Cibril ve Mikail gibi) bir cemaat içinde (rahmetimle) anarım.”

 

Avn b. Abdullah b. Utbe şöyle diyor: “Zikir meclisleri gönüllere şifadır. İnsanlık, Allah'ın zikredilmediği bir zamanla yüzyüze gelirse, yemin ederim ki, toptan mahvolur. Gafil müminler içinde Allah'ı zikreden bir adam, ric'at etmiş bir orduyu tek başına kurtaran bir askere benzer.”

 

 



[1] Hucurat:14

 

[2] Maide:32

 

[3] Uruç: Yükselmek, miraç eylemek

 

* Makalat, H.Baş, sh.165

 

BENZER İÇERİKLER