Anasayfa » Uçak İhbarı CIA’dan mı, Rusya’dan mıydı?

Uçak İhbarı CIA’dan mı, Rusya’dan mıydı?

Yazar: yonetici
0 Yorum 149 Görüntüleyen

Ergün Diler’in Derin Düzmeceleri ve AKP TÜRKİYE’Yİ BÜYÜTECEK Mİ, BÖLECEK Mİ?

Uçak İhbarı CIA’dan mı, Rusya’dan mıydı?

10.10.2012 / Vatan Gazetesinin haberi şöyleydi: Suriye uçağı F-16'lar eşliğinde Ankara'ya indirildi!

Suriye Havayolları’na ait Moskova-Şam seferini yapan yolcu uçağı, askeri mühimmat taşıdığı istihbaratı üzerine F-16 uçakları eşliğinde Esenboğa Havalimanı’na ise zorlandı. Uçakta yapılan aramada füze parçaları ve askeri amaçlı haberleşme cihazları çıktı. Suriye ile Türkiye arasında, Akçakale’ye düşen top mermilerinin 5 vatandaşımızın ölümüne neden olmasıyla doruk noktasına ulaşan gerginlik yeni bir boyut kazandı. Esad yönetiminin en büyük silah tedarikçisi olan Rusya’dan Şam’a giden Suriye Havayolları’na ait yolcu uçağı, askeri muhimmat taşıdığı istihbaratı üzerine Ankara’dan havalanan F-16 uçaklarının eşliğinde Esenboğa Havalimanı’na indirilip arandı. Uçağın 37 kişilik yolcu ve mürettebatı uçaktan indirildi ve Çevik Kuvvet ekipleri, havalimanında geniş çaplı önlemler aldıktan sonra uçakta arama başlatıldı. Uçakta 12-13 koli çıktı. Koliler tek tek açılarak içleri arandı. Kolilerde füze parçaları olduğu sanılan malzemelerle, 10 adet askeri amaçlı haberleşme cihazı bulunduğu anlaşıldı. Askeri malzemeye el konuldu ve arama 22:45 sıralarında tamamlandı. Bu arada Rus basını uçaktaki yolculardan 17’sinin Rus olduğunu yazdı.

Rus yetkililerinin: “Silah Taşıyacak Olsak Rutin Yollardan Taşırız” açıklaması mantıklıydı.

Interfax’a konuşan bir Rusya silah ihracat kurumu yetkilisi ise, “Uçakta ne silah ne de herhangi bir askeri ekipman sistemi ya da parçası bulunuyordu. Bunların uçakta olması da imkansızdı” açıklamasını yapmıştı. Moskova’nın yaptığı çelişkili açıklamalara karşın Suriye’ye silah ihracatını durdurmadığını da belirten yetkilinin, “Eğer herhangi bir askeri ya da teknik ekipman ya da silah gönderme ihtiyacı olursa, biz bunu yasadışı yollardan değil rutin yollardan yaparız. Bu iş için sivil uçakları kullanmayacağımız kesin” sözleri kafa karıştırıcıydı.

İndirilen Ermenistan uçağı, gözdağı mıydı?

Suriye uçağından sonra Ermenistan uçağı Erzurum’a indirilmişti! Gerekçe Suriye’ye silah götürmesiydi!

Aramada ise sadece bebek maması ele geçmişti? Bütün dünyanın güldüğü bu komikliğe sebep olan bir istihbarat yine CIA uydusundan gelmişti. ABD yarı resmi basını da bunu teyit etmişti. Türkiye gibi bir ülke niçin bu duruma getirilmişti ve kimlerin güdümündeydi? Suriye’den sonra her biri kavgalı olduğumuz komşularımız mesela Irak, İran, Ermenistan, Rusya ve hatta Yunanistan hava koridorlarını kapatırsa Türkiye ne hale gelirdi? Sen CIA istihbaratı ile komşularını taciz edersen onlar da sana pekala mukabele edebilirdi! Bu arada sahi AKP iktidarı madem bu kadar muktedir, PKK’ya mühimmat taşıyan uçakları niye indirmezdi? Yoksa onları ABD gönderttiği için mi geçit verilirdi?

Takvim’den Ergün Diler ise, BOP Eşbaşkanı ve Yahudi Lobilerinden madalyalı Recep Erdoğan’ı İslam Kahramanı ve Milli Devletin adamı göstermek için bakın neler kurgulamakta ve ne hikmetler kuzulamaktaydı!

“Filistin davasına sahip çıkarak “ağabeyliğimizi” ilan ettik… Mısır gibi egosu güçlü ülkenin lideri bile önümüzde saygı ile eğildi. Tek rahatsız olan İsrail ve perde arkasında ona destek veren güçlerdi… Türkiye'nin ayağı takılıp düşerse KÜRESEL OYUN’u onlar kuracaktı. Bütün planları bu! İçeriyi karıştırıp YENİ MASAYI yerle bir etmek istiyorlar. Yeni oyunda; Rusya doğalgazı kontrol edecek. Türkiye petrolü alıp dağıtımını yapacak. ABD ise bunlardan beslenen BARONLARINI kesip doğrayacak… Suriye bu oyunda piyon bile değil. Karşı cephenin kışkırtmasıyla Şam'a falan gitmeyiz. Çok şükür bu kadar aklımız var… Ama onların ummadığı yerlere gideceğiz. Bütün Kürtler'i bağrımıza basıp barışı getireceğiz. İstesek de istemesek de büyüyeceğiz… Genişlerken ENERJİYİ bulacağız. Akdeniz'i güvenli geçiş noktası yapacağız… Gazda Rusya'ya, petrolde Türkiye'ye muhtaç kalan Avrupa can çekişecek!”[1]

Ergün Diler, indirilen Suriye uçağıyla ilgili ise şu yorumları uydurmaktaydı:

“İsrail daha 1967'de Suriye tanklarını, kendi tanklarının üzerine taktığı bir APARAT sayesinde bulup vurdu. Bir çeşit RADARDI kullandıkları. Şimdi sistem daha da gelişti. Artık tanklara takılan bazı HABERLEŞME PARÇALARI üzerinden uyduya gidip VURMAYI düşündüğünüz noktayı net olarak hedefe koyuyorsunuz. Hiç sapma olasılığı da yok üstelik. Suriye, Rusya'dan yüzde yüz askeri araç gereç getiriyordu. MİT, uçak havalanmadan önce ne dediyse uçak yere indikten sonra o çıktı. İstihbarat pürüzsüzdü. Tanklarımız sınıra yığıldı. Toplarımız sırada. Esad az sayıdaki gücünü bu APARATLARLA güçlü kılmak peşinde. Eğer bu araçlar oraya gitseydi bütün TANKLARIMIZI olası bir sıcak temasta kaybedebilirdik. Çünkü o teknoloji herkeste yok. Türkiye bunu bildiği için hemen uçağı indirdi. Bir de bizdeki birçok tankın, İsrail tarafından yenilendiğini unutma! Bunları Rusya mı yoksa İsrail'le bağlantılı bir grup mu bilmiyoruz. Ama verildi. İsrail'de yaşayan çok sayıda RUS Yahudi’si olduğunu da bir yere yaz.

Silahları neden sivil uçakla gönderdiler?

Belki dikkat çekmesin diye belki de Rusya ile aramızı bozmak için… Uçakta 30'dan fazla RUS yolcu var. Savaş bölgesine gidiyorlar. Ya uçaktaki insanların bir kısmı MONTAJ ekibiyse! Muhtemelen bu cihazların takılı olduğu silahlar, sınırı geçtiği anda bizim tankları vuracaktı. Karizmamız çizilecekti…

Peki Ruslar'la ilişkiler bozulur mu?

Sanmam. Ama İskenderun Demir Çelik bize güç katmaya başladığında 1971 darbesi, Seydişehir Alüminyum kapasiteyi arttırdığında 12 Eylül darbesi oldu…”[2]

Yani Ergün Diler’e ve ona bilgi sızdıran derin mahfillere(!) göre:

“Kuzey Irak (Barzani) Kürdistan’ı gibi, Kuzey Suriye Kürdistan’ı da kurulacakmış, PKK ile de uzlaşıp Güneydoğumuza da özerklik sağlanacakmış ve oluşacak Birleşik Kürdistan Türkiye’nin himayesinde olacakmış… Böylece Türkiye hem terör belasından kurtulacak, hem de Osmanlı varisi olarak büyüyüp bölgeyi kontrolüne alacakmış… Recep T. Erdoğan ve AKP’de işte bu kutlu ve mutlu dönüşümün mimarlarıymış!?.. Uçak indirme operasyonları da Türkiye’nin, Rusya’ya, Avrupa’ya ve Amerika’ya açıkça meydan okumasıymış!..?”

Yoksa, Ergün Diler’in, kısır mantık kırıntılarıyla dizdiği “derin örgüler”, veya başbakanlarınca hayal edilip kendisine verilen kurgu-öyküler; AKP’yi ve Recep Bey’i: “Milli hamiyetli ve stratejik derinlikli kafalı ve İsrail karşıtı” göstermek suretiyle, halkın beynini büyüleyip, Siyonizme daha rahat hizmet etmesini kolaylaştırma gayesi mi gütmekteydi? Acaba sn. Başbakan BOP Eşbaşkanlığı kahyalığını ve boynundaki cesaret (esaret) madalyasını geri mi vermişti?

Şimdi Ergün Bey’e soralım;

a-İsrail, Türkiye’ye karşı kullanılsın diye Suriye tanklarına takılmak üzere Rusya üzerinden ve uçakla gönderdiği 10 (on) teknolojik aparatı ve hem daha fazlasını, çok basit yollar ve vasıtalarla Suriye’ye gönderemez miydi? Türkiye ve onun Milli Derin merkezleri, hala bir tanka takılacak teknolojik aparatı ve onu etkisiz kılacak teknolojik araçları yapmaktan bile aciz ise ve 10 tane tank aparatı Suriye’ye verildiğinde bizim bütün Kara Kuvvetlerimiz çaresizliğe ve yenilgiye mahkum ise, bir de kalkıp; “Güçlü ve etkin AKP’den, dünyayı değiştirip düzeltecek Erdoğan’ın üstün liderliğinden” ne kadar ayıp ve acayip bir çelişkiydi?

b-Fetullah Gülen okullarına ve oluşumlarına destek çıkan ve yaygınlaştıran ABD Yahudi Lobileri, şeytani Siyonist ideolojiden ve Büyük İsrail hedefinden vazgeçip hidayete mi ermişti, Yoksa manevi hizmet perdesi altında dinimiz dejenere mi edilmekteydi?

c-Siyonist sermaye baronları hidayete ermiş veya Amerika’daki etkinliğini yitirmişler ise, ABD Başkan adayları olan kuklalar, neden hala İsrail’e ve Siyonist merkezlere yaranma yarışı içindeydi?

d-Türkiye’de 2006’da kurulduğunu ima, hatta iddia ettiğiniz “Milli Derin Devlet” (ki bize göre çok daha önceden teşkil edilmişti) AKP’nin bütün politikalarını “ortak ve üstün bir akılla üretip” uygulatıyorsa, Küçük İsrail olacak Büyük Kürdistan’ın kurulmasına, Türkiye’nin parçalanmasına, NATO eliyle Libya’nın yıkılmasına hangi iman, hangi izan ve hangi vicdanla girişilebilmekteydi?

e-“Yok eğer; “BOP Eşbaşkanlığı ve Yahudi’den aldığı cesaret madalyası, onları avutup oyalamak ve ayakları yere basınca kendi gizli politikalarını uygulamak için bir geçiş süreciydi, 2006’dan sonra kötü devran değişti” diyorsanız, Siyonist evangelist mahfillerce hazırlanan BOP ve yeni Osmanlıcılık gibi sinsi ve şeytani tertipler dışında, şu kahraman AKP’niz niye hala mazlumlara umut ışığı olacak ve moral aşılayacak hiçbir milli, ilmi ve ciddi proje geliştirememişti?

f-Sahi derin ve engin istihbarata sahip Ergün Diler, Sn. Recep T. Erdoğan’ın Eylül-2012’de, Yalta’daki “stratejik toplantıya” katılıp neler dinlediğini ve Yahudi-masonlara hangi sözleri verdiğini niye hiç gündeme getirmemişti? Yoksa böyle çok önemli ve gizemli ilişkileri Ergün Diler’e bildirmeyi sakıncalı mı görmektelerdi?

g-Meclis darbeleri araştırma komisyonunun “28 Şubat’ın ABD – Yahudi patronlarını ve planlayıcılarını unutturup, yerli piyonlar ve figüranlarla halkı uyutma ve asıl Erbakan’ı suçlu ve sorumlu tanıtma platformuna” dönüştürülmesi de mi, Milli Masa’nın bir marifetiydi?

Böylesi kafadan sallama safsatalarla, safdil insanları kandırmak ve AKP’nin tahribatlarını “tarihi tamirat” gibi gösterip umut ve oy avcılığı yapmak, belki geçici bir ferahlama hissi yaşatabilirdi, ama yalancının mumu yatsıya yetişmezdi.

Sn. Ergün Diler’in AKP’yi aklama ve kahramanlaştırma masal-hikâyeleri, 2008 yılında; “İzmir’de, İlker Başbuğ’a Ergenekon tarafından suikast düzenlendiği” şeklindeki yorum-haberlerine benzer üç günde altı yalanı deşifre edilen düzmeceleri gibiydi.

Hatırlanacağı üzre 21 Ağustos 2008’de İzmir Eşref Paşa Yağcılar mevkiinde bir patlama yaşanmış, bir askerimiz şehit olmuş, asker, polis ve sivil 16 kişi yaralanmıştı. İşte Ergün Diler konuyla ilgili haber yorumlarında “bu saldırının GKB. makamına oturmaya hazırlanan Sn. İlker Başbuğ’a yönelik bir suikast girişimi olduğu ve Ergenekon tarafından yapıldığını iddia etmiş ve gazetesinde manşetten verilmişti. Oysa:

1-Bu saldırıyı PKK’nın yaptığı anlaşılmış, failleri yakalanmış ve bağlantıları resmen saptanmıştı.

2-Yakalanan teröristler de, amaçlarını ve planlarını zaten ayrıntılarıyla aktarmıştı.

3-Bu olayda şehit olduğunu söylediği Albay Ahmet Kılınç, aylar sonra bile İzmir Merkez Komutanlığında ve sapasağlam görevi başındaydı.

4-Asıl yalan, İlker Başbuğ o gün İstanbul’daydı, gündemi ve ziyaretleri resmi kayıt altındaydı.

5-E. GKB. Hilmi Özkök de, o gün İlker Başbuğ’un kendisini ziyaret edip etmediği sorularını “Böyle bir şeyden kesinlikle haberim yok” şeklinde nezaketle yalanlamıştı.

6-Ergün Diler’in asıl ciddiyet ve feraset zafiyeti ise, Ergenekon’un hedefi diye gösterdiği Sn. İlker Başbuğ, daha sonra Ergenekonculuk iddiasıyla tutuklanacaktı.

7-Yazılarında “Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi gazetecilerin, Milli Masa’nın manevrası ve AKP’nin stratejik aklıyla tahliye edilmeleri suretiyle, batılı merkezlerin ve içerideki kışkırtıcı kesimlerin ağızlarının kapatıldığını ve tezgâhlarının başa çıkartıldığını” söyleyen Ergün Diler’e hiç soran olmaz mıydı?

. Bu gazetecileri, hapisten çıkartan AKP ise, o zaman içeri atan da aynı iktidardı!?

. Eğer bunlar suçlu ise, niye bırakılmışlardı, suçsuz iseler niye tutuklanmışlardı?

. Türkiye’de yargı, AKP iktidarının veya “Derin Masa”nın intikam ve intizam aracı mıydı?

Bütün bunlardan sonra, ortaya çıkan şudur:

Ergün Diler ve onun gibiler, bazı doğrularla yalanları karıştırıp Kuran’ın ifadesiyle “Hakla batılı kaynaştırıp” ürettikleri derin tepkilerle (!) AKP’yi: “cesaret ve dirayetle, İslami ve insani bir gayretle büyük hedeflere yürüyen, dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin planlarını tersine çeviren bir iktidar” gibi gösterip, okurlarını işletmekteydi veya kendisine bilgi sızdıran derinlikli ve rütbeli kişiler onunla dalga geçmekteydi!

Ha, yeri gelmişken bir kanaatimizi de belirtelim:

Elbette “Milli ve derinlikli bir akil, ekip ve organize” gerekliydi ve herhalde görevini yürütmekte ve stratejik müdahale ve manipülelerle, ülke ve bölgedeki değişim ve dengeleri kutlu bir dönüşüme doğru yönlendirmekteydi. Her şeyden önce, zaten ezeli bir kader projesi geçerliydi ve devran Kur’an’ın ve Resullullah’ın müjdelediği Büyük Hesaplaşmaya doğru dönmekteydi. Allah fasıklar ve facirler eliyle de dinine hizmet ettirirdi. Ancak bize düşen gizli hikmetlerle değil, açık hükümlere göre düşüp değerlendirmek, Siyonist Yahudi ve haçlı zihniyetinin güdümündeki dış güçlerin ve işbirlikçisi gafillerin oyunlarına gelmemekti.

Şimdi, Ergün Diler'e ve Elaziz'ci destekçilerine göre, Oya Akgönenç, hidayete mi ermişti?

Daha önce, “Erbakan zihniyetini değiştirmek ve Saadet Partisini yenileştirmek için, ABD Ankara Büyükelçiliği diplomatlarıyla münasebetleri” Wikileaks belgelerine yansıyan Oya Akgönenç, Milli Gazetedeki “İndirilen Uçaklar”la ilgili yazısında:

“Uçak indirmek, gemi durdurmak, TIR, kamyon aramak bir egemen devletin kendi sınırları içinde yetkisi olan egemenliğinin gereği kullandığı haklara dayanan olaylardır. Ama bunların gerçekleşmesi için o ülkenin güçlü ve kararlı olması da gerekmektedir. Türkiye, Suriye'ye gitmekte olan bir Rus uçağını indirip, aradı ve bulduğu askeri malzemelere el koydu. Bu olay içeride ve dışarıda çok yankı yaptı. Türkiye bu olayda kararlı ve tutarlı bir tavır sergiledi ve sonunda pek çok dış ülke, bu konuda Türkiye gibi düşündüklerini ifade etti.

Türkiye, Rus uçağına kargosunu sormuş ve cevap alamamıştır. Kontrol etmek istediğine karşılık red yani “hayır” cevabını almıştır. O zaman, uçağa başka bir rota kullanması tavsiye edilmiştir. Bu da red edilince, uluslararası anlaşmalar ve özellikle de Şikago anlaşması gereği, kendi hava sahasında uçan ucağı indirip, aramaya tabi tutmuştur. Türkiye, genelde “fazlasıyla legalistik bir ülke” olarak tanınır. Yani, kanun, hukuk, yönetmelik, tüm kuralları sıkı bir şekilde uygulamayı tercih eden ülkeler kategorisine girer.

İşin en ilginç yönü de kısa bir süre içinde Rusya dahil, ABD, AB ülkeleri “Türkiye kendi hakları ve uluslararası hukuk çerçevesi içinde hareket etmiştir” diyerek, olaydaki tavırlarını belirtmişlerdir. Sonradan yapılan siyasi konuşma ve beyanatlar daha çok herkesin kendi iç kamuoyuna yönelik söylemlerden ibarettir. Bu arada bir fırsatını bulan İran da Türkiye'nin tutumunun doğru olduğunu ifade etmiştir (unutmayalım, İran Suriye tarafında ve ona yardım eden bir devlettir.)

Türkiye, dosta, düşmana, komşuya veya uzak devletlere şu mesajları vermiştir:

. Türkiye'yi hiç sayarak, her hangi bir olay gerçekleştirilemez. Türk hava sahası, “yol geçen hanı” değildir. Türkiye'nin tutumu, Rusya, ABD ve Avrupa devletleri kadar, komşu ülkeler ve üçüncü ülkeler için de geçerlidir. Türkiye'nin tutumu kimseye karşı değil, imzalamış oldukları anlaşmaların doğru olarak uygulanması isteğinin neticesidir. Türkiye'nin hesabı veya maksadı kimseye sıkıntı vermek değil, taraf olmak istemediği bir savaşta, “savaşı körükleyecek ve ölümleri arttıracak silahlara geçit vermemek”tir. Nitekim, doğru liste veren ve kurallara uyanlar, yollarına rahat devam etmişlerdir. Her şeye rağmen, bütün kışkırtmalara rağmen Türkiye bu savaşın dışında kalmaya devam edecektir. Etmelidir de. Türkiye'nin güvenliği için bu şarttır.”[3]

diyerek AKP'ye övgüler dizmiş ve aynen Ergün Diler gibi iktidarın kararlılığından ve kahramanlığından bahsetmişti. Yani bu duruma göre, aynen Numan Kurtulmuş gibi, şimdi Oya Akgönenç Hanım da AKP’ye arka vererek hidayete mi ermişti? Sahi bunların “Derin merkezi”, yoksa ABD Büyükelçiliği miydi? Çünkü 1948’de İsmet İnönü’nün imzaladığı ve eğitim sistemimizin ABD Kontrolüne alındığı Fulbright anlaşmasını, şu AKP kaldırmak yerine genişletip geliştirmişti. Sakın unutmayın ha, Akdeniz’de ve uluslararası bölgede mavi Marmara Gemisi, İsrail tarafından hücuma uğrayıp 9 Vatandaşı katledildiği halde, İsrail uçakları 2007'de Türkiye üzerinden geçip Suriye’nin Nükleer tesislerini yerle bir ettiği ve hatta yakıt tanklarını Hatay civarına düşürdükleri halde, hiç bir ciddi ve netice verici girişimde bulunamayan bir Kahraman (!) AKP'den söz edilmekteydi!..

Şimdi şu soruların yanıtı düşünen ve beynini işleten herkes tarafından merak ediliyordu:

1-Sn. Recep T. Erdoğan CHP’nin desteklediği alternatif 29 Ekim yürüyüşünde “barikatların kaldırılması emrini kendisinin vermediğini, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de böyle bir talimat verip vermediğini bilmediğini, çünkü bunun çift başlı yönetim anlamına geldiğini” belirtmiş ve sitem etmişti. Acaba derin devlet Cumhurbaşkanı’nı mı, yoksa Başkanı mı destekliyordu? Oysa bize göre; AKP Cumhuriyet ve devleti tahrip, CHP ise cumhuru tahrik ediyordu. Ve zaten biri siyonizmin Türkiye temsilcisi, diğeri işbirlikçisi gibi davranıyordu.

2-Sn. Abdullah Gül, Cumhuriyet Bayramı mesajında: “Bağımsızlığımızı AB’ye devredemeyiz” diyerek, hukuk ve İçişleri konusunda AB ile yollarını ayırıyordu. Acaba Ergün Diler’in “Milli Masası” Abdullah Gül ve Recep T. Erdoğan gibi, AB’ye eyalet olmayı stratejik hedef mi sayıyordu?

3-Sn. Cumhurbaşkanı barış ve uzlaşma için BDP’nin daha aktif rol üstlenmesini istiyor, sivil PKK olan BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise Batman mitinginde “Ortadoğu’da bir Kürt Devleti adım adım kurulmaktadır… Çözümün tek anahtarı da İmralı'dır” diye tehditler savuruyordu. Üstelik “Esad rejimi Suriye Kürtlerini ve PKK’yi destekleyip kışkırtıyor” diyen AKP’ye rağmen, Suriye’de Esad güçleriyle PYD (Suriye PKK’sı) Halep’te şiddetli çatışmalara giriyor, her iki taraftan onlarca insan ölüyordu. Sorumuz; acaba PKK’nın dayatmalarına boyun eğilmesini ve buna uzlaşı kılıfı geçirilmesini “Milli Masa”mı istiyordu?

4-“Arap Baharı”nı hararetle desteklemelerini, Sn. Abdullah Gül ve Sn. Recep T. Erdoğan’dan “Milli Derin Devlet” mi istiyordu? Oysa Amerikalı düşünür Cohmsky ise Arap baharı denilen hareketteki gerçek niyeti şu sözlerle özetliyordu: “ABD Arap baharının yaşandığı ülkelerde kendine bağımlı ve kendi çıkarlarına hizmet eden hükümetler kurmak istiyor!”

Bu açıklama gerek Kuzey Afrika'da gerekse Ortadoğu'da demokrasi getiriyoruz diye akıtılan kanın ardında yatan gerçek niyeti gayet açık bir biçimde anlatıyordu. ABD Kuzey Afrika'da ve Ortadoğu'da sınırları kendi kafasına göre yeniden çizmek istiyordu. Hem yeni devletçikler kurmak istiyor hem de mevcut ülkelerdeki yönetimlerin başına kendi çıkarları açısından güvenilir isimleri oturtmaya çalışıyordu! Ve bu istek uğruna insanlar birbirlerine kırdırılıyordu! İslam coğrafyasındaki kadim yaralar kaşınarak Müslüman ülkeler birbirlerine düşürülüyordu!

Gerçek niyet bu ülkeleri zalim yöneticilerden kurtarmak, bu ülkelere demokrasi getirmek olmuyordu! Bu ülkelerdeki insanların çektikleri çileler de ABD yönetimini zerrece ilgilendirmiyordu!

5-Sn. Recep T. Erdoğan, yıllarca övgüler dizdiği, karşılıklı madalyalar alıp verdiği Libya ve Suriye’ye “halkına zulmediyorlar” diye birden bire düşman kesilip, askeri müdahaleye kalkıştığı halde, şimdi Miyanmar’da aylardır masum Müslümanların on binlercesini hünkarca katleden cuntaya karşı bu denli sessiz ve tepkisiz kalmasını “Milli Masa” mı öğütlüyordu?

6-Üç dönemdir tek başına iktidarda olmasına ve bir ara horozlanıp hava atmasına rağmen Sn. Recep Bey’in hala bir yerli otomobil bile üretememesi “Milli Derin Devletin” mi kusuruydu?

7-     ABD (kukla) başkanı Obama, rakibi Mitt Romney’le çıktığı Tv. Programında “Suriye konusunda İsrail, Türkiye ve ABD’nin koordineli şekilde çalıştıklarını” itiraf ediyordu. Acaba Ergün Diler’in “Milli Devleti” ABD ve İsrail kafasıyla mı hareket ediyordu?

8-Bakü’deki ECO zirvesine katılan Sn. Recep T. Erdoğan’la İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın sürpriz görüşmesini, Yeni AKP’li ve Yahudi lobileri ilişkili Numan Kurtulmuş’un ayarladığı konuşuluyordu. Oysa İran, Suriye sorununun, RUSYA, İRAN ve AMERİKA arasında çözülmesini istiyor, Erdoğan’ı ve Türkiye’yi safdışı bırakmaya çalışıyordu. Şimdi acaba Numan Kurtulmuş’u, Türkiye Derin Devleti mi yoksa ABD Yahudi Lobileri mi devreye sokuyordu?

Amerikan’ın Savaş Simülasyonu: “Türkiye Suriye'ye Girmek Zorunda Kalacak” deniyordu!

ABD'nin en önemli üç düşünce kuruluşunun, 27 Haziran'da Suriye kriziyle ilgili bir savaş oyunu oynadığı ortaya çıkmıştı. ABD, Türkiye ve S. Arabistan'ı temsilen üç takım halinde yapılan simülasyonda, Gaziantep ve Kahramanmaraş'ta bomba patlatılmasının da gündeme gelmesi dikkatlerden kaçmamıştı. Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre; Brookings Enstitüsü, simülasyonun sonuçlarını 11 sayfalık bir memoya dönüştürüp üyelerine de dağıtmıştı. Ancak kural gereği, bir gün süren savaş oyununa katılanların ismini ve üzerinde konuşulan senaryoyu açıklamamıştı.

Oyunda bir grup ABD, bir grup Türkiye, bir grup da Suudi Arabistan ekibi olmuşlardı. Aralarında Pentagon, ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA’de çalışmış Ortadoğu uzmanlarının yer aldığı ekipler, senaryo uyarınca temsil ettikleri ülkeler adına kararlar almışlardı. Bir gün süren simülasyonun ardından ABD ve bölgedeki iki yakın müttefiği Türkiye ile Suudi Arabistan’ın 2013 Nisanı’nda hangi durumda olacakları tahmin edilmeye çalışılmıştı. Simülasyonun en kilit ülkesi olan Türkiye, oyunun sonuna kadar Suriye’ye tek başına müdahale etmekten kaçınmıştı, ABD ve Suudi Arabistan ekipleri ise Türkiye’yi buna zorlamıştı. Önce Suriye’deki olaylarda ölenlerin sayısının artması meselesi gündeme taşımış, Türkiye yine müdahaleden uzak kalmıştı. Bu kez Suriye’den kaçan mültecilerin sayısı artmış, bu da Türkiye’nin müdahalesine yol açmamıştı. Ancak bombalama olaylarının başlamasıyla birlikte Türkiye, Suriye’ye askeri operasyon başlatmak zorunda kalmıştı.

Senaryoda bombalamaların nerelerde olduğu açıklamamış, ama Türkiye ekibinin konuyu kendi içindeki değerlendirmesinde Gaziantep ve Kahramanmaraş söz konusu yapılmıştı. Toplantının sonunda hazırlanan raporda, Türkiye’nin sınırlı müdahalesiyle senaryo şu şekilde sonuçlanmıştı:

Şam’daki Esad rejimi düşüyor, Irak karışıyor ve 2006’daki şiddet sarmalına dönüşüyordu. Lübnan, mezhep savaşına doğru sürüklenmeye başlıyordu. Türkler ve ABD’liler, Esad sonrası için iki farklı açıdan kaygı içine giriyordu. ABD, Esad’ın düşmesinden sorumlu tutulmak istemiyordu. Türkiye ise nasıl bir hükümet kurulacağını düşünmeye başlıyordu. Suudiler ise, Suriye’de Sünnilerin kontrolü ele geçirmesi dışında hiçbir detaya aldırmıyordu. Irak’ta kötüleşen duruma ABD çok az ilgi gösteriyordu. Türkiye de Barzani ile ilişkisini düşünüp Bağdat’a nazaran Suriye’ye öncelik tanıyordu. Suudiler ise Irak’ta etkili olmayacaklarını düşünüyordu. Ancak Lübnan’da başlayan kaosu, Suudiler başarı olarak görüyor, Türkiye bundan endişe duyarken, ABD Esad’ın düşmesini başarı sayıyordu![4]

Daha sonra, Suriye ve bölge konusunda bu senaryolara uygun girişim ve gelişmelerin yaşanması AKP’nin aktör mü, yoksa fügüran mı olduğu sorusunu önemli ölçüde yanıtlıyordu.

Oysa AKP yalakası ve Sabatay kafalı “Mehmet Ali Birand” küçük İsrail olacak Büyük Kürdistan’ı razı olmaktan başka çaremiz kalmadığını yazıyordu:

“Ne derece doğru kimse bilmiyor, ancak hem muhalif güçlerden, hem de gözlemcilerden gelen haberlere göre Esad, giderek Türkiye sınırına yakın bölgelerdeki mücadeleyi bırakıp, elindeki güçleri Şam civarına çekiyor. Açıkçası Şam’ı, yani cumhurbaşkanlığı sarayını (Dolayısı ile kendini ve ailesini) korumayı ön plana alıyor. Bu boşluğun da Kürt kökenli Suriyeliler tarafından doldurulmak istendiği konusunda haberler geliyor. Kürtler bundan daha iyi bir fırsat bulamazlar. Başarırlar veya başaramazlar, ancak mutlaka bu fırsatı değerlendirmek isteyeceklerdir. İşte Türkiye'nin en büyük korkusu da budur:Irak ve Suriye’deki Kürtlerin birlikte hareket etmeleri ve giderek tek bir ünite haline dönüşmeleri. İleride de, Türkiye ve İran'daki “Bölümleri” de kendilerine ekleyip “BüyükKürdistan'ı kurabilmeleri… Bölgede öyle gelişmeler yaşanıyor, sınırlar öylesine oynaklaşıyor ki, artık “Olmaz böyle şey” veya “Biz buna müsaade etmeyiz” gibi büyük sözler edilemez. Böyle bir şey bal gibi olur ve Türkiye de buna müdahale edemez. Ne yapacaksınız? Savaş mı açacaksınız?”[5] sözleriyle kendi tiyniyeti kadar, AKP’nin niyetini de ortaya koyuyordu.

Ve zaten İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi olan Dışişleri Bakanlığı Siyasi Direktörü Pinhas Avivi, Kudüs’te TRT üzerinden AKP’ye “Suriye’de işbirliği” çağrısı yapıyordu. İsrail ayrıca Mavi Marmara için “önkoşulsuz” olarak masaya oturmaya hazır olduğunu ilan ediyordu. Ankara, İsrail’e yanıtını, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal’ın ağzından ve AA üzerinden: “İsrailli yetkililerin basına beyanlar yoluyla mesaj vermeye çalışmak yerine ilişkilerin normalleşmesi için atılması beklenen adımları atmaları gerekmektedir” diye veriyordu

Tel Aviv’in çağrısı ve Ankara’nın “olumsuz” yanıtı, acaba özel anlamlar mı içeriyordu? İsrail bu çağrıyla iki ülkenin Suriye konusunda aynı safta olduğuna mı işaret ediyordu? Oysa AKP Hükümeti, hem kendi tabanını hem de halkımıza Suriye politikasına ikna edebilmek için en başında beri iki temel teze yaslanıyordu: Birincisi Beşar Esad ile PKK’nin birlikte hareket ettiğini, ikincisi de İsrail’in Esad’ın gitmesini istemediği ileri sürüyordu. İşte bu çağrıyla İsrail ve AKP’nin Suriye konusunda karşı karşıya olmadığı, nesnel olarak yan yana oldukları resmi ağızdan doğrulanmış oluyordu. Salt Suriye konusu değil elbette, Kürecik radarı ve İran karşıtı politikalar da AKP ile İsrail’i bölgede “siyasi ortak” yapıyordu. [6]

Nitekim İsrail’in rolü giderek netleşiyordu.

Hatta Suriye direndikçe ve AKP, ABD adına bölge ülkeleriyle karşı karşıya geldikçe, pek çok kesimlerde izlenen politikanın yanlışlığına dair görüşler oluşmaya ve çoğalmaya başlıyordu. Örneğin Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ORSAM Başkanı Hasan Kanbolat, artık şu tespiti yapıyor: “Oyun içinde oyun oynanıyor. Suriye olaylarının dizaynı, bölge güçlerinin topyekûn zayıflaması üzerine kurgulanmış gibi görünüyor” diyordu.

Kanbolat, AKP’nin 20 aylık Suriye politikasının sonuçlarını altı maddede sıralıyordu:

1) “İsrail’in güvenliğini tehdit eden ana güçlerden biri olan Suriye’nin ortadan kaldırılması pılanlanıyor.”

2) “Türkiye, Suriye ile savaş ortamına sürüklenerek Türk ve Arap dünyası arasında I. Dünya Savaşı sırasında kopan ilişkilerin AK Parti döneminde başlayan yeniden tamir çabaları tahrip edilmeye çalışılıyor.”

3) “Türkiye’nin Suriye ile sıcak savaşa sürüklenmesi ile birlikte yalnızlaştırılan Türkiye’nin derin bir ekonomik krize girmesi, ekonomik ve siyasi kriz ile birlikte AK Parti’nin çökertilmek istenmesi üzerine güçlü varsayımlar bulunuyor.”

4) “Bölgenin iki büyük gücü olan Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun bütün enerjisinin Suriye’ye aktarılması sağlanarak bu iki ülkenin dünya olaylarından soyutlanması sağlanıyor.”

5) “Suriye olayları ile birlikte son beş yüz yıldır en parlak dönemini yaşayan ve vizelerin karşılıklı kaldırıldığı Türk-Rus ilişkileri onarılmayacak kadar kötü bir duruma sokulmaya uğraşılıyor.”

6) “Suriye’den sonra Türkiye’nin de siyasi kaosa sürüklenmesi ile birlikte Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Irak’ta olduğu gibi fiili bağımsız yapıya kavuşabileceği üzerinde duruluyor.”

Kanbolat, bu saptamalarını “Savaş lobilerinin kurgusundan kurtulmalıyız” temennisiyle diyerek bitiriyordu. “Savaş lobisi” ile herhalde ABD ve İsrail’i kastediyordu…

Ve Son Olarak;

AKP “bölgesel güç ve aktif politika” rolleri oynayadursun, Fransa’da yayın yapan “Woltaire.net” te yazan Şam Stratejik Araştırmalar Merkezi, Uluslararası İlişkiler Profesörü Thierry Meyssan: “ABD Başkanlık seçimleri sonrasında Suriye ile ilgili bir Rus Amerikan ortak projesinin devreye sokulup sürpriz bir çözüme ulaşacağını” yazıyordu. Yani AKP Türkiye’si yine, maalesef büyük kayıpları ve ayıplarıyla başbaşa kalacağa benziyordu…


[3] 21.10.2012 /
bakisacisi09@yahoo.com
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[4] 24.08.2012 / Ntvmsnbc

[5] 27.07.2012 / Milliyet

[6]
maliguler@aydinlikgazete.com
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
/ 23.10.2012

 

 

 

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi