Anasayfa » TUZ KOKARSA… (3. Bölüm)

TUZ KOKARSA… (3. Bölüm)

Yazar: yonetici
0 Yorum 178 Görüntüleyen


TUZ KOKARSA…
(3. Bölüm)


MİLLİ GÖRÜŞ MÜNAFIKLARI

 

Oğuzhan
Asiltürk’ü Anlamayan Ahmaktır!

KAÇAK OYNAMAK DEĞİL,
AÇIK KONUŞMAK ZAMANIDIR

 

Mustafa Kamalak’ın
Talihsiz Tavrı

20 Mart 2012
tarihinde ÇAY TV. Bakış Açısı programına katılan Saadet Partisi Genel Başkanı
Mustafa Kamalak’ın, “üstadım” diye iltifatlar yağdırdığı Abdurrahman Dilipak
gibi şarlatanların; “cihat paralarıyla alınan malları zimmetlerine geçirmekle
suçlanan, Erbakan’ın çocuklarıyla ilgili, kasıtlı ve saptırıcı soruları
karşısında, Oğuzhan Asiltürk’ü aklayıcı, hatta haklı çıkarıcı tutarsız
tavırları….. Ve rahmetli Hocamızı töhmet altında bırakacak kaçamak yanıtları,”
tam anlamıyla mide bulandırmakta ve kendisine umut bağlayan gönüldaşlarımızı
hayal kırıklığına uğratmaktaydı.

Hayret ki hayret, bir
etiket uğruna bunca hakaret ve hıyanete nasıl sessiz ve tepkisiz kalınırdı?!
Eh, ne diyelim, Oğuzhan gibi lidere işte böyle bir gölge yakışırdı.

Milli Gazete Kulis Ankara’da
Mustafa Yılmaz yazmıştı:

Musa Saffet Bayramaşık’ın asıl
adı Mois'miş!

Musa Saffet Bayramaşık adına
ilk kez Süleyman Arif Emre beyin hatıralarında rastladım. Milli Nizam Partisi
kurulduktan bir süre sonra; ısrarla Erbakan Hoca ile görüşmek ister. Sonunda
kendisine randevu verilir. Görüşmede Bayramaşık; Musevi asıllı olduğunu ve
“Amerika'daki Musevi Cemaati” adına geldiğini söyler. Talebi nettir:
“Amerikan Musevileri, Milli Nizam Partisi'nin İsrail karşıtı söylemlerden
vazgeçmesini istemektedir.” (Bize
aynı dönemde, Ankara’daki parti seminerlerinde anlatıldığına göre; Saffet
Bayramaşık’ın istediği bir değil üç tanedir. Birincisi söylenmiş, ikincisi:
“Parti programından, Masonlar üye olamaz” kaydının silinmesi, üçüncüsü ise:
“Görünüşte mücahit muttaki bilinen, ama gerçekte Yahudi ve Ermeni dönmesi olan
bazı kişilerin Erbakan’ın yakın çevresine yerleştirilmesine müsaade
edilmesidir. A.A.)

Sonra mı? Ardından, Milli Nizam
Partisi, Türk siyasetinin en kısa ömürlü partilerinden biri olarak tarihe
geçer. Çünkü bu görüşmenin üzerinden daha bir ay geçmeden parti Anayasa
Mahkemesi tarafından kapatılır.

Aynı isme daha sonra Nihal
Atsız'ın mektuplarında denk geldim. Atsız, bir dostuna yazdığı mektupta şunu
soruyor: “Karayım Türkü
olduğunu iddia eden, Musevilikten dönüp şimdi Müslüman olan ve Musa Saffet
Bayramaşık adını alan şahsı tanıyor musun? Bana geldi. Fakat herkes ona şüpheli
şahıstır diyor.”

Bitmedi; geçenlerde, ilahiyat
haber diye bir sitede ilginç bir röportaj gördüm. Röportajda İlahiyatçı Mahir
Durmaz ilginç bir hatırasını anlatıyor. Ben özetliyorum:

“1975 yılında müftü iken
Şişli'de büyük bir evde toplantıya çağrılmış. Toplantıda; “Musevi
Hahambaşı David, Rum Patrikhanesi'nden Athena Goras'ın yeğeni ve bazı devlet
ricali varmış. Evdeki toplantıda, 'Üç semavi dinin ortak yönleri ile ilgili
uzun konuşmalar' yapılmış. Peki, bu ilginç toplantının ev sahibi kimmiş?
“Musa Saffet Bayramaşık!”

Şimdi durup dururken bunu niye
mi yazdık?

Röportaja göre Musa
Bayramaşık'ın gerçek adı Mois'miş! Ne kadar ilginç… Munis Tekinalp'in gerçek
adı da Mois'di. Hani şu; Tekin Alp adıyla Türk Ruhu kitabını yazan adam!
Türkiye'de Munis oluyordu, Amerika'da Mois? Bu durumda insan sormadan
edemiyordu: Acaba yakın tarihimizde adını Musa ya da Munis olarak bildiğimiz
daha kaç tane Mois vardı ve hala hangi makam ve pozisyondalardı?”
[1]

Mustafa Yılmaz’ın sorularına
iki soru da biz katalım:

1-  Milli Görüş kurmayları arasında
da bu tiplerden bulunmakta mıydı? Veya Milli Görüş gibi Siyonizmin en tehlikeli
saydığı bir oluşum başıboş bırakılır mıydı?

2-  Bütün partilerin toptan yasaklandığı 12 Eylül
darbesine kadar, Erbakan’ın büyük değişiminin temellerini attığı Milli Selamet
Partisi niye hemen kapatılmamıştı?

“Kadro Hareketi'nin bereketi”
yazısı kafaları karıştırıyordu!

Rusya'da Putin-Medvedev ikilisi
muazzam işler başardı. Bilindiği gibi SSCB'nin dağılmasından sonra Rusya
Federasyonu'nu uzun zaman Boris Yeltsin yönetti. Batı yanlısı ve Liberal
politikalarıyla tanıdığımız Yeltsin döneminde önce eskiye göre iyileşme
görülmüş, ilerleyen süreçte ise işler bozulmuş, devlet bitme noktasına
gelmişti. Bisküviyi, deterjanı, pantolonu dahi dışarıdan alıyorlardı. Devasa sanayi
tesisleri özelleştirme adı altında yok pahasına satılıyor, elde edilen parayla
da devletin çarkı döndürülmeye çalışılıyordu. Ne zaman ki Putin Devlet Başkanı,
Medvedev Başbakan oldu; işler gözle görülür oranda düzelmeye başladı. Ülkede
müthiş bir kalkınma hamlesi göze çarpıyordu. Kısa zamanda Rusya kendisini
toparladı. Önceki dönemde özelleştirilen stratejik öneme sahip tesisler bir,
bir geri alınmaya başladı. Rusya Küresel bir aktör olarak sahnedeki konumunu
yeniden kazandı.

Sadece Rusya'da değil; Sudan'da
da benzer şeyler yaşandı. Hasan Turabi-Ömer Beşir birlikteliği de bir zamanlar
inanılmaz başarılara imza atmıştı. Dünyada açlık sorunu olan ülkeler listesinde
bulunan, Nil'in suladığı bereketli tarım arazilerinde ekmeklik buğday dahi
üretemeyen, yeraltı kaynaklarını işletemeyen Sudan, bu ikilinin iş başına
gelmesiyle hızlı bir kalkınma sürecine girdi. Önce Batılı Emperyalistleri
ülkeden kovdular. Yerli işbirlikçiler yönetimden uzaklaştırıldı, Milli kadrolar
iş başına getirildi. Malezya-Çin konsorsiyumuna Petrol arama izni verildi ve
başarılı sonuçlar elde edildi. Ülke ekonomisi kısa zamanda % 50'nin üzerinde
petrole dayalı hale geldi. Geçmişte açlık sorununu çözemeyen Sudan kadro
hareketinin bereketiyle yerli otomobilini üreten, yerli uçağını uçurmaya hazırlanan
konuma yükseldi. Ne zaman ki, Ömer Beşir tek adamlığa özendi, eski hocasını
dışladı; önce, Sudan emperyalistlere yumuşak lokma haline geldi, sonra ikiye
bölündü. Şimdi de “Arap Baharı”ndan korkan Beşir bir daha aday
olmayacağını açıklamak zorunda kaldı. Yaşanan ayrılık neticesinde muazzam
şahlanış hüsranla sonuçlandı.

Türkiye siyasetinde de benzer
örnekler mevcuttur. Hatırlanacağı gibi Erdal İnönü'nün Genel Başkanlık yaptığı
SHP'nin Genel Sekreteri Deniz Baykal idi. Fotoğraf şuydu: Biri, İsmet İnönü'nün
oğlu olması dışında başka hiçbir özelliği olmayan Erdal İnönü… Diğeri de;
kurt politikacı ve aşırı hırslı Deniz Baykal. O günkü şartlarda ikisi bir
birini tamamlıyordu. (Bu benzetme ile, Fatih Erbakan’la Oğuzhan Asiltürk’e
mi dikkat çekiliyordu? A.A.) Mesela mitinglere birlikte çıkarlar, önemli
ziyaretlere beraber giderlerdi. Bu şekilde yönetilen SHP tarihinin en yüksek
oyunu almış, 1989 yerel seçimlerinde İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak
üzere Türkiye genelinde ezici bir çoğunlukla belediye başkanlıklarını bu
partinin adayları kazanmıştı.

“Bir elin nesi var, iki
elin sesi var” özdeyişini herkes çok iyi bilir. Unutmamak lazım ki; tarafı
olduğumuz birini alkışlamak için bile iki ele ihtiyaç var. “Bilindiği gibi
her kriz bir fırsat sunar.” Mazinin Saadetli günlerini yaşamak isteği ve
düşüncesi münferiden konuşulduğunda herkesin arzusu ve beklentisi olduğu
görülür. Ama nedense bu konuda atılması gereken adımlar bir türlü atılmaz.
“Halil İbrahim bereketi” diye bilinen meşhur hikâyede olduğu gibi
bireysel adımlar da muazzam kitleleri hareketlendirmeye yetebilir. Yeter ki biz
doğru istikamete yönelelim; Allah tamamına erdirir. 27 Şubat vesilesiyle bu
adımlar atılabilir. Asıl vefa da bu olsa gerek. Kadro hareketi bereket
getirir.”
[2]

Sn. Sadrettin Karaduman, son
yazılarında hep böyle yuvarlak muğlak (kapalı ve muammalı) ifadeler kullanıyor,
nedense meramını ve masajını net olarak ortaya koymaktan sakınıyordu. Bu tavrı
ile sanki, “şimdilik zemin hazırladığı gizli ve kirli bazı planları var” gibi
davranmak Ona yakışmıyordu.

Yukarıdaki yazısını ve
özellikle son kısmını okuyunca aklımıza şu sorular takılıyordu:

a)    “Bir elin nesi var, iki elin
sesi var”
 atasözünü, Fatih Erbakan’la Oğuzhan Asiltürkarasındaki rekabet ve husumeti yatıştırıp barıştırmak için mi hatırlatıyordu?

b)  Yoksa; kulislere yansıdığı ve
gazete köşelerine yazıldığı gibi:

* Yeni bir grup kuracak kadar
küskün ve dışlanmış milletvekili AKP’den ayrılacak

* Bunlar Numan Kurtulmuş’un HAS
Partisine katılacak

* Oğuzhan Asiltürk ve Şevket
Kazan karşıtları da, bir şekilde HAS Partiye aktarılacak

* Milli Görüş’ün asıl partisi
diye bu oluşum, yıpranan ve yırtılacak olan AKP’nin yerine kullanılacak

Böylece 21 Şubat Salı günü,
Konya Erbakan’ı anma programında konuşurken bir onurlu ve şuurlu gencin kalkıp:

“Hem Rahmetli Hocamıza “Cihat
parasını zimmetine geçirdi” diyerek iftira etmekten, hem de gelip O’nun aziz
hatırasını istismar etmekten utanmıyor musun?

Sorusu üzerine, bütün salonun
karşısında:

“Ne söylemişsem doğrudur,
sözlerimin arkasındayım”
 diyerek iftirasını açıkça ilan
eden ve yazıklar olsun ki, oradaki sözde binlerce Milli Görüşçüden hiçbir tepki
görmeyen Oğuzhan Asiltürk de, asıl amacına erişmiş ve Milli Görüşü bitirmiş
olacak” denilen yeni harekette bileşilmesi gerektiğini mi ima ediyordu?

c)  Sn. Karaduman kimlerden ve hangi yönde adımlar
atmasını bekliyordu?

d) Ya da “Mazinin Saadetli
günlerini yeniden yaşamak” üzere AKP’den kopacak Milletvekillerinin Saadete
katılmasını mı istiyordu? Sahi, samimiyetle merak ediyoruz, Sadrettin Karaduman
kardeşimiz ne demeye getiriyordu?

e) Sn. Karaduman:

“Sudan’da Ömer Beşir, tek
adamlığa kalkıştı ve ülkenin bölünmesine yol açtı” 
sözleriyle, Sn. Recep T.
Erdoğan’ı uyarıp, “Sn. Abdullah Gül’ü dışlamaya kalkışmayın. Uyum içinde BOP’a
hizmet etmeye bakın” mesajı mı veriyordu?

f) Sadrettin Bey kardeşimiz, bu
tılsımlı örnek ve öğütleri; hangi şifreli kitaplardan okuyor ve hangi
esrarengiz şahıslardan dinliyordu?

Bütün bu ikaz ve ihtarlarımızın
kutsal davamızın ve milli çıkarlarımızın hatırına yapıldığını da herkesin
bilmesi gerekiyordu.

İşte 21 Şubat Konya Programıyla
ilgili 23.02.2012 tarihinde temin ettiğimiz canlı yayın görüntüleri ve
Asiltürk’ün iftiralarla dolu o TV konuşması:

Bir katılımcı soruyor: 11 Eylül 2011 Pazar günü SP Bursa İl
Teşkilatında düzenlediğiniz toplantıda “Erbakan
Bey, zeki bir kişiydi, borçlarının evlatlarına kalacağını bildiği için davaya ait
bütün taşınmazları oğlunun ve damadının üzerine kaydetti”
 diyorsunuz. Burada ise Erbakan’ın
üstün meziyetlerinden bahsediyorsunuz. Bu yaptığınız ikiyüzlülük değil mi ve
sahtekârlık olmuyor mu?

Oğuzhan Asiltürk’ün cevabı: “O söylediğimde gerçekti, bu söylediğim
de gerçektir…”

Farklı bir katılımcı
sesleniyor: “O söylediğinin
neresi gerçek! Cihat malını zimmetine mi geçirdi Hoca?”

Oğuzhan Asiltürk: Evet! (hemen lafını değiştirip bağırarak)…
Hayır! Hoca değil… Ama, Hoca’nın
çocukları zimmetine geçirdi!

Daha sonra canlı yayın
kesilerek reklâm giriliyor ve bu soruları soran gençler apar topar oradakiler
tarafından zorla salondan çıkartılıyordu.

Ve tabi Oğuzhan Asiltürk, bu
sözleriyle ve binlerce Milli Görüşçü önünde:

“Erbakan Hoca’nın cihat
paralarıyla mal mülk alıp kendi üstüne tapuladığını, ölünce de hepsinin miras
olarak çocuklarına kaldığını, şimdi Fatih ve Elif Erbakan’ın da bunların
üzerine yattığını” 
açıkça ilan ve iftira ediyordu…
Yani “Hoca bunları kendi üstüne tapu etmeseydi, çocukları da zimmetine geçiremeyecekti”
demeye getiriyordu.

Şimdi şunları sormak
gerekiyordu:

1- Oğuzhan’ın iddiasına göre,
Erbakan Hoca cihat paralarını mala çevirip kendi üstüne yapmasaydı, bugün
çocuklarına miras kalmayacaktı. Çocuklarının ise, babalarından kalan mirasın
nasıl kazanıldığını bilmeleri ve hele Rahmetli babalarından şüphe etmeleri
imkânsızdı.

O halde “bu mallara el
konulmasın ve cihat paraları zayi olmasın diye bunları güvenilir bir heyet
yerine kendi üzerine alması” bile Erbakan için oldukça yanlış ve yakışıksız bir
davranış sayılmaz mıydı?

2- Hoca, hâşâ bu denli duyarsız
ve tutarsız bir insan mıydı?

3- “Nasıl olsa çocuklarım,
davanın hakkını gasp etmezler” diye düşünmüşse ve iddialara göre şimdi
çocukları da bunları vermediğine göre, Rahmetli Hocamız, öz evlatlarının bile
karakterini tanımayacak ve beytülmal konusunda bu denli tedbirsiz davranacak
kadar saf mıydı?

4- Tamamen iftira olarak
hazırlandığı ve çocukları üzerinden Hoca’nın suizan altında bırakılıp
camiamızın kafasının karıştırıldığı çok açık olan bu iddialar doğru ise,
Oğuzhan Asiltürk sağda solda fesat çıkarıp kin kusacağına, elinde de belgeleri
ve şahitleri varsa, dava parasını kurtarmak için hukuki yollara niye
başvurmazdı?

5- Haydi O yalan uydurup iftira
atıyordu, peki çocukları niye bu haksız ve ahlaksız isnatları susturacak
girişimleri bir türlü başlatmazdı?

6- Ve Türkiye’deki marazlı ve
Masonik medya, Milli Görüş’e sızdırdıkları has adamı olan Oğuzhan’ın
yıpranmaması için mi, bu gelişmeleri uzun zaman duymazdan gelip gündeme
taşımamışlar, ardından da, şeytani bir kinle Erbakan Hocayı suçlamak için
kullanmışlardı? Kendisi evli olduğu halde ve yine resmen evli olan ve
kocasından ayrı yaşayan sekreterini alıp evine götüren dönemin Adalet Bakanı
arkadaşının bu uçkur kazasını da, malum medya niye haber bile yapmamıştı!?
Çünkü bunları yazmak, elbette Erbakan’ı zora sokardı, ama Milli Görüş’teki
kendi ajanları da deşifre olacaktı!

7- Şimdi iman, iz’an ve insaf
ehli söylesin:

Oğuzhan Asiltürk, özel ve
yabancılara kapalı bir mekanda istişare mi yapmaktaydı, yoksa herkese açık bir
ortamda ve milyonların izlediği  tv
ekranlarında, Erbakan Hoca’ya  ve
çocuklarına iftira mı atmaktaydı?

Milli Çözüm sayesinde boyası
dökülüp foyası açığa çıkan Oğuzhan Asiltürk : “Biz bunları istişare maksatlı konuştuk” yalanı ve kıvırtmasıyla
hangi safdirikleri kandıracak ve hangi gayretsizlere “mazeret” olacaktı? Bu
tıynetsiz tiplerden lider değil, hak davaya asker bile çıkmazdı.

Kuran’a göre
iftiranın ve ona karşı susanların cezası

Nur Suresi:

11 – Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla
ve iftirayla gelenler, içinizden sizinle birlikte davranan bir ekiptir; siz onu
(iftira olayını) kendiniz için (kötü) bir şer saymayın, aksine o sizin için bir
hayırdır. (çünkü bu tavırları, münafıkların tanınmasına ve ayrışmasına vesile
olacaktır.) Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır.
Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise daha büyük bir azab vardır.

 12 –Onu işittiğiniz zaman, erkek
mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda
bulunup: “Bu, açıkça uydurulmuş iftira ve yalandır”demeleri gerekmez miydi?

 13 – (Bu asılsız ve kasıtlı
iddiaları ortaya atanlar, bunları ispatlamak üzere) Ona karşı dört şahitle
gelmeleri gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah
katında alçak yalancıların ta kendileridir.

 14 – Eğer Allah'ın dünyada ve
ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız
dedikodudan (ve bu iftiralara sessiz ve tepkisiz kalmaktan) dolayı size büyük
bir azab dokunuverirdi.

 15 – O durumda siz onu (iftirayı)
dillerinizle aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla
söyleyip tekrarladınız ve bunu kolay (ve basit bir şey) sandınız; oysa o Allah
katında çok büyük bir (vebal) dir.

 16 – Onu işittiğiniz zaman:
“Bu konuda söz söylemek (ve münafık iftiracıları haklı görmek) bize
yakışmaz. (Allah'ım) Sen yücesin; bu, büyük bir iftiradır” demeniz
gerekmez miydi?

 17 – Eğer iman edenlerden
iseniz, bunun gibisine (Peygamberin namusuna ve hak dava elçilerinin onuruna
yönelik iddialar karşısında tepkisizliğe) bir daha dönmemeniz için Allah size
öğüt vermektedir.

 18 – Allah size ayetleri
açıklıyor; (ve uyarıyor) Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 21 – Ey iman edenler, şeytanın
adımlarına tabi olup (münafıkları takip etmeyin) Kim şeytanın adımlarına
uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve münkeratı
(haksız ve ahlaksız iddiaları) emretmektedir. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve
rahmeti olmasaydı, sizden hiç birinizin (ve özellikle iftiralara gereken
tepkiyi göstermeyenlerin) ebedi olarak temize çıkması mümkün değildi. Ancak
Allah, dilediğini (iyi niyetini ve meşru mazeretini bilip merhamet ettiklerini)
temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir.

 

SUSANLAR
KUSANDAN ALÇAK!

 

Bir
mü’mine, iftiraya

Susanlar,
kusandan alçak!

Her
hileye, entrikaya

Susanlar,
kusandan alçak!

 

Tek
Allah’a biat eden

Malla
canla, cihat eden

Kutlu
Zat’a, isnat eden

Susanlar,
kusandan alçak!

 

“Hırsız”
diyen, Hocasına

Lanet
karı, kocasına

Kül
atılmış, goncasına

Susanlar,
kusandan alçak!

 

Vicdan
sönmüş, yok gayreti

Ne
tepkisi, ne hayreti

“Dilsiz
Şeytan”, çok iğreti

Susanlar,
kusandan alçak!

 

Hoca
gibi şahsiyeti

Tan
edenin, pis niyeti

Yok
bunların, haysiyeti

Susanlar,
kusandan alçak!

 

Unutma,
fani cihandır

Hakkı
tutan, şeref Han’dır

Elbet
hayat, imtihandır

Susanlar,
kusandan alçak!

 

İslam,
Allah yapısıdır

Saadet,
Hak kapısıdır

Münafıklar,
kir pasıdır

Susanlar,
kusandan alçak!

 

Milli
Görüş, Hak’ka ricat

Dik
durmayan, bulmaz necat

Ey
vefakâr, ehli cihat

Susanlar,
kusandan alçak!

 

Kalbi
kara, AK sanıyor

Adı
HAS ya, pak sanıyor

Cahil
onu, HAK sanıyor

Susanlar,
kusandan alçak!

 

Haydi
diril, doğrul artık

Dost
uğrunda, yoğrul artık

Hainlerden,
kurtul artık

Susanlar,
kusandan alçak!

 

Tam böyle bir sırada Recai
Kutan Bey’in kalkıp (26 Şubat 2012 tarihli) Yeni Şafak Gazetesine:

“AKP’nin Milli Görüşten
ayrılmasına biraz sitem edildi ama, sonradan anlaşıldı ki o kararları haklıydı.
Kaldı ki biraz daha sabretseydi, zaten parti Tayyip Erdoğan’a kalacaktı.
AKP’nin şimdiki yöntemleri de çok başarılıydı. AKP sayesinde tabular ortadan
kalktı, pek çok sorun müzakere edilmeye başlandı.”

Şeklinde beyanlarda bulunması,
Erbakan Hoca’nın hangi kadrolar ve kafalarla bunca hizmeti nasıl başardığının
yeni bir kanıtıydı.

Sn. Recai Kutan bu
itiraflarıyla.

·   Önce, rahmetli Hoca’nın AKP’ye ilgili
tespitlerini bütünüyle haksız ve yakışıksız bulduğunu, dolaylı biçimde ortaya
koymakta…

·   Sonra, AKP’nin Dinen, vicdanen, aklen ve
ahlaken yanlış ve zararlı olan bunca tahribatını doğru bulmaktaydı.

·   Madem öyle ise, adama sormazlar mı, hala
Saadet partisinde, bunlar ne aramaktaydı, niye durmaktaydı?

Daha sonra Sn. Recai Kutan ESAM
web sitesinden, Yeni Şafaktaki röportajında söylediklerine değil, manşetten
veriş şekline itiraz edip tekzip yayınlamıştı. Ama 27.02.2012 tarihli STAR
Gazetesindeki röportajında:

Türkiye sizce iyi yolda mı,
Hükümet başarılı mı? Sorusuna:

 “Türkiye’nin genel gidişini
iyi istikamette olduğuna dair benim kanaatim vardır. Bakanlar kurulunda iyi
niyetle gayret gösterenlerin bir kısmı da bizim eski arkadaşlarımızdır. Benim
için mühim olan bunların başarılı olmalarıdır. Ülkenin buna ihtiyacı var.
Elbette başarılı oldukları çok mesele var. Erbakan Hoca da, tabii haklarını
helal etti bu kardeşlerimize, ben şahidim
” şeklinde AKP’ye iltifatlar
yağdırmıştı…

 Üstelik Sn. Kutan: “bundan
bir süre önce yine enteresan bir rüya gördüm. Erbakan Hoca çocuklarıyla ilgili
konuştu. Tabii çocukları özellikle Fatih bize emanet. O vesileyle 
“çocukların durumuyla ilgilensen” diyordu”
 demesine ve Hoca’ya söz vermesine
rağmen; Oğuzhan Asiltürk’ün hem Hocamızı töhmet altında bırakan, hem de
çocuklarını cihat malını gasp etmekle suçlayan tavırlarına niye karşı
çıkmamaktaydı? Bu muhteremler ne zaman konuşup gerçekleri açıklayacaktı?

Bütün bu gerçeklere ve
gelişmelere rağmen, hala AKP’ye ve HAS Partiye payanda olmak… Veya “Ben sadece malıyla ve canıyla
cihat eden bir Müslüman olarak anılmak isterim” 
diye vasiyet eden, hayatını ve
rahatını inancına ve insanlığa vakfeden Erbakan Hocamız için: “Canının rahatı için, cihat
paralarını mala çevirip üzerine geçirdi ve çocuklarına miras bırakıp gitti”
 diyecek kadar alçalan Oğuzhan Asiltürk
zihniyetine “biat ve itaat” edebiyatı yapmak, bizzat Siyonist odaklara ve
NATO’ya taşeronluk yapmaktan farksızdı.

Siyonizmin jandarması ve Son
Haçlı İttifakı: NATO

Obama'nın Başkanlık görevine
geldiği ilk günden beri: “ABD
artık 11 Eylül sonrası izlemiş olduğu kaba kuvvete dayanan dış siyasetini
bırakacak, onun yerine diyalogu önceleyen daha yumuşak bir siyaset uygulayacak”
 beklentisi vardı.

Yahudi güdümlü Washington'un
buradaki amacı ise bütün faaliyetlerine uluslararası toplumu katmış gibi
göstererek, hem daha az masrafla dünyayı yönetmek, hem de anti-Amerikancılığın
arttığı 11 Eylül sonrası dönemde dış politikasına uluslararası bir meşruiyet
kazandırmaktı. Tabii güvenlik konusunun merkezde yer aldığı uluslararası
sistemde, yeniden şekillenen güvenlik paradigmalarının uygulanması konusunda en
büyük iş şüphesiz NATO'ya kalmıştı. Batı'yı komünizm tehlikesinden koruyan
NATO, şimdi de yeni düşman olarak seçilen İslam dünyasına karşı Batı'yı
savunmak zorundaydı.

Buradaki en büyük soru
işaretini ise Türkiye'nin NATO'nun yeni güvenlik misyonuna uyum sağlayıp
sağlamayacağı konusu oluşturmaktaydı. Artık NATO ile olan 60 yıllık
münasebetimizi değerlendirme ve sorgulama zamanıydı. Bütün ön yargıları bir
kenara bırakarak sormak zorundayız. 60 yıllık üyeliğimiz boyunca NATO, bize ne
kazandırmış, hangi sorunlara yol açmıştır?,

Örneğin Güney Kıbrıs NATO üyesi
değil, Kıbrıs meselesinde bizim yanımızda yer almış mıdır? Ermenistan meselesi
yıllardır uluslararası arenada bizi zor durumda bırakmaktadır. NATO bir kere
olsun Türkiye’ye sahip çıkmış mıdır? Hepsini geçtim 30 senedir Türkiye'nin
kanayan yarası olan terör meselesinde elini taşın altına bir kez koymaya
kalkışmış mıdır? Cevap: Tabi ki de hayır.

İşin garip tarafı bütün bu kötü
geçmişe rağmen; Türkiye, Batı'nın kendisini sıkıştırmasına izin vermekte ve
Batı müttefiki olmayı İslam dünyasına tercih etmektedir. Bu durum aynen hem
Türk hem de Batı medyasına yansımış durumdadır. Çoğu düşünür Türkiye'nin
Batı'ya bir alternatif bulamadığını ve Batı'ya rağmen diğer bölgelerde
inisiyatif alamayacağını söylemeye başladı. Birkaç gün önce Türkiye'ye gelen
NATO Genel Sekreteri Rasmussen'in ziyareti sırasında iki tarafın vermiş olduğu
mesajlar da bu görüşleri destekler niteliktedir.

Rasmussen'in söyledikleri
arasında ise bize en dikkat çekici gelen, “Arap Baharı devam ettikçe
Türkiye'nin rolü ve liderliğinin önem kazanacağının altını çizmesidir. Batı bu
coğrafyadaki sınırları değiştirmeye çalıştıkça şüphesiz model bir ülkeye ve
tampon bölgeye ihtiyaç duyacaktır. Biz Türkiye'nin Esad yönetimine karşı
Humus'a kadar bir tampon bölge oluşturma fikrini eleştirirken, görüyoruz ki
Batı, İslam dünyasına karşı Türkiye'yi tampon ülke haline getirme kararı almış
bile. Biz Kürecik'teki üssün varlığını eleştirirken, Rasmussen İzmir üssünün
NATO'nun Kara Kuvvetleri Komutanlığı olacağını söylemektedir.
[3]

Afganistan’daki ABD komutanının
itirafıyla “NATO üssünde bulunan Kur’an-ı Kerimler ve İslami içerikli eserler,
uygun olmayan yöntemlerle yakılıp imha edilmişti.”

Acaba NATO, aynı uygun olmayan
yöntemlerle Müslüman ülkeleri ve sonunda Türkiye’yi de imha etmeye yönelmeyecek
miydi?

Bu yazıyla ilgili bir
okurumuzun önemli ve isabetli yorumu:

MİLLİ
ÇÖZÜM’ÜN SAĞLAM TESPİTLERİ

Yazar
Hasan Bağgülü, Şubat 29, 2012

Bu
yazının yayınlanmasından bir hafta sonra Fatih Erbakan, Fatih Altaylı’nın Teke
Tek programına çıkıp:

“Şu anda o partinin (HAS PARTİNİN)
içerisinde de, o kesimde de pek çok insan, gerçekten de umduğunu bulamayanlar,
Erbakan Hoca’nın aslında özellikle vefatından sonra, yeniden Erbakan Hoca’ya
olan sevgileri, bağlılıkları depreşen pek çok kimse bize de ulaşarak, bizim
partimizdeki büyüklerimize de ulaşarak, aslında yeniden bir araya gelmek
istediklerini ifade ediyorlar. Biraz önce ifade ettiğim gibi diğer partilerden
de, AKP’nin içerisinde, bütün Milli Görüş kökenli partilerden de hepsini bir
araya toplayarak; Erbakan Hoca ve Milli Görüş ortak paydası altında buluşarak
yeni ve güçlü bir hareket olarak ortaya çıkılması çok faydalı olacaktır diye
düşünüyoruz.”

gibi
laflar ediyordu. Bunun üzerine herkesin aklına şu sorular takılıyordu:

  1. Fatih
    Erbakan, Rahmetli Babasına bin türlü hakaretle hıyanet edip ayrılan HAS
    Partililerle ve yine AKP’li döneklerle birleşip SP’den koparak yeni bir
    oluşum peşinde miydi?
  2. Olaylar
    Ahmet Akgül Hocamızın, aylar öncesinden uyardığı ve yukarıdaki yazıda da
    anlatıldığı gibi geliştiğine göre, Milli Çözüm’ün bu feraset ve önsezisine
    saygı duymak ve şapka çıkarmak gerekmez miydi?
  3. Hem
    şahsına, hem davasına, hem de babasına; “Cihat parasını zimmetine geçirmek
    gibi” iftiralar atan Oğuzhan Asiltürk’e karşı net bir tavır alamayanlar,
    hatta hala birlikte el kaldırmaktan sakınmayanlar, acaba HAS Partiye ve
    AKP’ye giden kaşarlanmış kaypaklar arasında, hangi hayırlı ve başarılı
    hizmetleri yürütebileceklerdi?

D.   Daha
sonra Bursa’da bir gazetecinin: “Saadet Partisi YİK Başkanı Oğuzhan Asiltürk’ün
İstanbul’da (ve Konya’da), Necmettin Erbakan’ı anma gecesindeki konuşması
sırasında salonu boşalttılar, bunun sebebi parti tabanının size olan teveccühü
mü, yoksa Oğuzhan Asiltrük’ün, ailenizin hakkında yaptığı iddialar mı?”
sorusuna

“Babamın arkadaşıdır, aykırı bir şey
söylememiz çok doğru olmaz. Kendileri 40 sene boyunca birlikte çalışmışlardır.
Dolayısıyla onlar bizim büyüklerimizdir. Yaşlıların bilgileri ve tecrübesi,
gençlerin de dinamikliği ile biz yolumuza devam edeceğiz. “Babamın bir sözü
vardı, “yaşlılar yapabilse, gençler de bilebilse?”
diyenlere
sormak gerekirdi:

Peki
daha önce, milleti defalarca evine toplayıp “Bunlar
haindir, müfteridir. Davamızın, camiamızın ve teşkilatımızın bir saat bile olsa
bunların eline terk edilmesi asla doğru değildir”

Derken,
aklınız ve vicdanınız neredeydi?

O
gün mü, nefsi ve fevri hareket etmiştiniz, yoksa şimdi mi yan çizmekteydiniz?

  1. Bu
    çirkin iddialarla ilgili, avukatları eliyle sözde tekzip yayınlayanların;
    asıl iftiraları atan Oğuzhan Asiltürk’e tek kelime değinmeyip, hatta bir
    nevi sahiplenip, sadece bu konuyu gündeme taşıyanları suçlu ve sorumlu
    gösterme çabaları, nasıl bir vicdan göstergesiydi ve nasıl bir
    psikolojiydi? Oysa nifak ve iftira ekibi, Milli Çözüm Dergisinin duyarlı
    ve cesur tavrı üzerine, tükürdüklerini yalamaya ve geri adım atmaya mecbur
    edilmişti. Hala Milli Çözüm sitesindeki, Oğuzhan’ın Konya hakaretleri,
    nasıl silinip temizlenecekti?

Oğuzhan
Asiltürk'ün “Zeynep Erbakan Hanımefendiyi, SP Hanım Komisyonları Başkanı
yapıp, diğer kardeşlerine karşı kışkırttığını ve Erbakan ailesini birbiriyle
boğuşturmaya çalıştığını yazan Milli Çözüm uyarılarını dikkate almayanların,
bugün mahkeme kapılarında “Miras Kavgası” peşine düşmesi, hem
kendileri hem de camiamız için en azından “mahcubiyet verici” değil
miydi? Hala Oğuzhan'ın ve takımının hıyanetlerini fark edemeyen ve cesaretli
bir tavır sergilemeyen kimselerden, dava için ne beklenirdi?

 

“İftira”nın Hedefleri ve Sebepleri

“İfk”: o konuda masum ve günahsız
birisine çamur atmak; ağır bir suçu ve sorumluluğu başkasının sırtına bırakmak,
kötülemek istediği kişiler hakkında, asılsız ve alakasız iddialar uydurmak ve
yaymaktır.

“İftira” ise: aynı anlamda, yalan ve
yakışıksız ithamlarla, hasımlarını ve haset ettiği insanları karalamaktır.

“Bühtan” ise: kendi işlediği cinayet
ve rezaletleri, başka insanların üzerine yıkmaktır.

“Kim bir hata (veya kasıtla) bir günah
işler de bunu bir suçsuza yüklerse, gerçekten o, bir bühtanı apaçık bir günahı
sırtına almıştır.”
[4]

Ancak ne var ki, hemen bütün
peygamberler ve hak dava önderleri, böylesi asılsız isnat ve ithamlara maruz
kalmış ve çirkin iftiralara uğramışlardır. Bu bir imtihandır.

Ya hakkında kafasına doldurulan
yalanlar ve önyargılarla veya solcu ulusalcıların ve sağcı ırkçıların İslam
düşmanlığından kaynaklanan saptırma ve sataşmalarıyla Bediüzzaman’a hücum
edilmektedir.

Kur’an ayetlerinin, herkesi bağlayan
genel hükümleri ve temel prensipleri yanında, her olay, oluşum ve şahsa yönelik
özel işaretleri ve gizli beşaretleri (müjde ve alametleri) olabileceği tüm
müfessirlerce kabul edilmiştir. Ne var ki, açık haberler ve genel hükümler;
bütün Müslümanları bağlayan, iman ve amel edilmesi mecbur tutulan esaslar
olmasına rağmen, özel müjdeler ve işari manalar, sadece öyle düşünenleri teselli
ve tatmin eden şeylerdir. Ve herkes inanmaya mecbur edilemeyecektir.

Bediüzzaman Hz.leri çok önemli bir
İslam Âlimidir, ancak elbette, kendisinin de defalarca itiraf ettiği gibi,
özellikle siyasi tercih ve teşebbüslerinde, bazı tevil ve tefsirlerinde hatalı
olabilir. Bu tür hatalar ilmi ve vicdani içtihatlar cinsinden ise bir sevap,
nefsi ve dünyevi amaçlar içinse bir günah içerir.

Bediüzzaman’ın, Cumhuriyet devrimleri
sırasında, “Türk Milletini dinden uzaklaştırmak, manevi ve ahlaki değerlerini
yozlaştırmak isteyen çoğu Sabataist bir gizli zındıka komitesinin ve masonik
şebekenin tahribatını dizginlemek, ama dış güçlerin desteklediği bu güçleri de
idare edip dengeleri gözetmek”
isteyen Mustafa Kemal’i, bu hıyanet
ekibinin başı zannedip tepki göstermesi de bu cinstendir.

Bediüzzaman’ın
12. Şua’da (Risale-i Nur Külliyatı sh: 989 Nesil yayınları):

“…O kumandan ya ölecek veya tebdil
edilecek (böylece) ordu tahakkümden kurtuluverecek”
dediği, yani, Kemalizm kılıfıyla uydurulup zorla uygulanan bir zulüm zihniyetinin
tebdil edilip değiştirileceğini, dinsizliğe alet edilen Mustafa Kemal’in gerçek
ve gerekli kimliğinin ortaya çıkarılıp, ordu eliyle Kemalizm’in yürütülmesinden
vazgeçileceğini haber verdiği hizmet, Milli Çözüm’ün yazdığı “Bizim Atatürk”
kitabıyla gerçekleşmiştir. Bu kitabımızdan sonra “Atatürk’ün Dindarlığı”
konusunda onlarca kitabın yazılması  ve
birçoğunda
“Bizim Atatürk”kitabımızın kaynak gösterilip alıntı yapılması da önemli ve talihli bir
gelişmedir.

Bediüzzaman’dan önce nice büyük İslam
âlimleri ve tasavvuf ehli, ayet ve hadislerin hususi mana ve mesajlarına,
dikkat çekmişlerdir.

Bu tür özel işaret ve beşaretleri
nedeniyle Bediüzzaman’ı, hâşâ sapıtmış ve sanki dinden çıkmış gibi gösteren
cahil yazarların (Bak. A. Bican Ercilasun. 25 Mart 2012. Yeniçağ) ve tutarsız
ilahiyatçıların (Bak. Zekeriya Beyaz. Kendi Belgeleriyle Said Nursi – Sancak
Yayınları) Bediüzzaman düşmanlıklarını, Üstadın menfi Milliyetçiliği ve
ırkçılık düşüncesini ilmi ve İslami delillerle reddedip çürütmesinde aramak
gerekir.

Solcu ulusalcıların Bediüzzaman
düşmanlıkları ise, Risale-i Nur’ların Allah’ın varlığını ve iman esaslarını
akli, vicdani, Kur’ani ve ilmi delillerle ispat edip, inkârcı tabiatperestliği
ve komünistliği çürütüp çöpe attığı içindir; ve bu nedenle Ona sahip çıkan ve
saygı duyan kimselere bile edepsizce hücum edilmektedir. (Bak. 28 Mart 2012.
Aydınlık. Isparta’ya Said Nursi’li Tanıtım.) Aynı sağcı ırkçıların ve solcu
ulusalcıların, şeriatçı Mehmet Akif’e sahip çıkmaları ise hayret vericidir ve
herhalde istismar içindir.

Bediüzzaman keskin bir feraset ve önseziyle, Fetullah
Gülen CEMAATİ’nin “diyalog ve ılımlı İslam” safsatasıyla, İslam’a saldıran dış
düşmanlara yardım ve yataklık yapacaklarını şöyle haber vermektedir:

“Zahiri düşmanların
zuhur ve tehacümünde (dış düşmanların ortaya çıkıp Müslümanlara hücum etmesi
halinde) dahili adavetleri (içerideki düşmanlık, haset ve rekabet hislerini)
unutmak ve bırakmak” lazım gelirken; Şu İslami CEMAAT’e hizmet ettiğini
söyleyenlere ne olmuş (yoksa izan ve vicdanları mı bozulmuş) ki, hücuma geçmiş
bunca düşman varken, cüzi (küçük ve şahsi) husumetler için, kafir ve zalim
düşmanların, ülkemize ve İslam alemine yönelik saldırılarına zemin
hazırlıyorlar?!

Bu durum bir sukut
(alçalma alametidir), bir vahşet cinayettir ve İslamiyet’e karşı da bir
hıyanettir”
(Bak:
Mektubat. 21. Mektup. Beşinci Vecih-Elhasıl.)

Çeşitli iftira ve iddialarla kötü gösterilmeye
çalışılanlardan birisi de Mustafa Kemal’dir.

İnkârcılığını ve İslam düşmanlığını
“Laiklik ve çağdaşlık” kılıfıyla gizlemeye çalışan ve günümüzde “ulusalcı”lığa
sığınan kesimler, Atatürk’ü dini ve manevi değerlere inanmayan, hatta bu
“gerici düşünceleri(!)” yıkmaya çalışan DİNSİZ birisi olarak göstermektedir ve
Atatürk üzerinden kendi dinsizliklerine mazeret ve meşruiyet uydurma gayretindedir.

Aynı şekilde, sözde bazı dindar
çevreler ise, yine Atatürk’e “Deccal-yalancı ve İslam’dan uzaklaştırıcı dinsiz
hain” diyerek, güya Onun tahribatını ancak kendilerinin tamir edeceğini
söylemekte ve Atatürk üzerinden bir din istismarı sürdürmektedir. Dikkat
edilirse hem ulusalcı “DİNSİZ”ler, hem de istismarcı “DİNCİ”ler, Mustafa
Kemal’i dinsiz göstermektedir. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü Dincilerin de,
Dinsizlerin de, yuları Siyonist merkezlerin elindedir ve Atatürk’ü böyle
göstermek onların işine gelmektedir. Ve zaten bir zamanlar Lozan delegesi,
Milletvekili ve bakan yapılırken Mustafa Kemal’e övgüler dizen Rıza Nur gibi
mason kahpelerin, daha sonra “Hayat Hatıratım” diye uydurduğu kitaplarda
Atatürk’e iz’an ve vicdan dışı, haksız ve ahlaksız isnatlarda bulunması da yine
masonların tertip ve teşvikidir.

Türkiye’miz ve Milletimiz, belki de
tarihinin en tehlikeli dönemlerinden birine gelip dayanmıştır; parçalanıp
dağılma tuzağıyla karşı karşıyadır.

Şanlı Kurtuluş Savaşı sonrası yapılan
Lozan antlaşmasıyla ertelenen SEVR’in gereği için hazırlıklar son aşamadadır.
Ve yeni Anayasa, maalesef ÖZERK KÜRDİSTAN’ı engelleyen maddeleri kaldıracaktır.

Daha da beteri, medya hipnozuyla
toplum uyutulmuş ve milli duyarlılıkları kurutulmuş durumdadır.

“Sünnetullah” denilen doğal ve sosyal
yasalar gereği, gaflet ve dalalete düşen toplumları: Ya büyük Liderler, Ya da
büyük felaketler uyarıp kurtarmaktadır.

Kader, Mustafa Kemal’i sanki

1-  İstiklal
savaşıyla Türkiye’yi işgalden kurtarmak.

2-  Cumhuriyeti
kurmak.

3-  Yeni
medeniyet arsası olacak Anadolu’daki yozlaşıp yıkılmış enkazı kaldırmakla
görevli kılınmıştır.

RAHMETLİ ERBAKAN HOCAMIZ İSE:

a-     300 yıldır insanlığı sömürü kıskacına alıp Gizli Dünya
Devleti’ni kuran Yahudi Siyonizm’inin maskesini indirip tanıtmış.

b-    Siyonizm’in şeytani tezgâhını bozmak üzere, ülke, bölge
ve dünya çapında teşkilatlar kurup tedbirler almış.

c-     Türkiye merkezli, İslam endeksli ve insan eksenli Adil
Düzen projelerini ve emperyalizmin nükleer silah sistemlerini etkisiz bırakacak
üstün teknolojileri hazırlamış çok ender ve önder bir lider konumundadır.

İşte bu yüzden, haksızlık ve
ahlaksızlık üzerine kurulu sömürü çarklarına çomak sokulan Siyonist Yahudi
lobiler, emperyalist güçler, işbirlikçi masonik merkezler, din düşmanı kesimler
ve din istismarcısı çevreler Erbakan Hoca’ya ömrü boyunca hücuma
kalkışmışlardır. Aynı salyalı saldırılar vefatından sonra da, mal varlığı
bahanesiyle sürdürülmeye çalışılmakta, hem Milli Görüşe sızan münafıklar, hem
de fırsatçı odaklarca iftiralar atılmaktadır.

Oysa çok zengin olan Sinop beylerinden
annesi tarafından dedesinden kalan arazi ve arsalar,

Ağır ceza reisi rahmetli babasından
kalan binalar,

Kendisi aldığı, birkaç ev, arsa, tarla
ve yazlık, bazı banka mevduatları,

Ve ortağı bulunduğu bazı şirketteki
hisse varlıklarıyla bütün malının karşılığının 148 kg altın değerinde
olduğunu;

Yani yaklaşık 15 milyon TL tuttuğunu;
kendisinin niye böyle istismara ve dedikoduya müsait şekilde açıkladığını daha
şimdi yeni anlıyoruz.

Evet, Hocamızın bugün hem bizzat
çocuklarına intikal eden hem de tedbir olarak başka kişiler üzerine kaydedilip
gündeme gelen bütün mal varlığı toplamı ancak 15 milyon civarındadır. Yani
“cihat paralarını, kendi üstüne yapıp çocuklarına aktardı” iddiaları, alçakça
bir iftiradır. Üstelik bu iftiralar, Onun sayesinde adam sınıfına katılan
münafıklarca yapılmaktadır. Her şeye rağmen, Hocamız tarafından bütün altyapısı
tamamlanan ve Onun sadık talebeleri ve takipçileri eliyle hedefe ulaşacak olan
KUTLU DEVRİM yakındır ve yaşanacaktır. Suriye bahaneli büyük bir felaket kapımızdadır,
ama bu inşallah zalimlerin yıkılışı ve büyük Türkiye’nin şahlanışıyla
sonuçlanacaktır.

Necmettin
Aydın’ın basın açıklaması ve yanıtımız:

Merhum Erbakan
Hocamızın büyük kızları Zeynep Erbakan Hanımefendi’nin sağlık durumu ile ilgili
bilgiler basında yer aldı. Boşanma dosyasından alındığı belirtilen bu
raporların Hacettepe ve Gazi Üniversiteleri gibi ciddi kurumlar tarafından
verildiği, epilepsi – organik delüzyonel (şizofreni benzeri) mental bozukluk ve
bipolar tanıları konulduğu görülmektedir. Raporlardan da anlaşıldığı gibi,
bu hastalıklar sürekli ağır ilaç tedavisi, daimi terapi desteği ve stresten
uzak bir hayat gerektiren bir durumdur.
Çünkü bu tür rahatsızlıklarda ne
zaman geleceği belli olmayan fiziksel temelli nöbetler söz konusudur. Daha da
önemlisi, psikolojik açıdan aşırı coşku ve arkasından intihara
 varabilecek depresyon söz konusudur.

Bir psikolog
kimliğiyle
, kendisinden, ailesinden ve tüm
yakınlarından binlerce özür dileyerek bu raporların ne anlama geldiğini
özetlemeye çalıştım. Tüm bu açıklamalardaki asıl amacım, öncelikli olarak
Zeynep Hanımefendi’yi korumaktır. Gerçeğin bilinmesi onu koruyacak en güvenli
kalkandır. Ancak şunu da ifade edeyim ki hastalık asla ayıp değildir;
Allah’tandır ve hastalar Allah’ın emaneti ve imtihanıdır. Asıl ayıp olan
hastalığın kullanılması, istismar edilmesidir.  

Hal
böyleyken;  

1-Bu durum
bilindiği ve bu güne kadar hiçbir siyasi tecrübesi olmadığı halde (Hatta
Fatih Erbakan için tecrübesiz denilirken)
özellikle bu hanımefendi Hanım
Kolları Genel Başkanlığı gibi normal insanlar için bile çok stresli olan bir
göreve niçin getirilmiştir?
Açıkça içine sokulduğu bu stres ortamı; Türk
Ceza Kanunu 84. Maddeye göre ciddi bir suçtur. Zira ‘Başkasını intihara
azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar kararını kuvvetlendiren ya da
başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardım eden kişi, iki yıldan beş
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’ TCK Madde 84

2-Bu durum
bilinmesine rağmen Zeynep Hanımefendi’nin günlerce teşkilat–teşkilat
dolaştırılarak kardeşlerinin, özellikle Sayın Fatih Erbakan’ın aleyhine
konuşturulduğu anlaşılmaktadır. Sayın Kamalak’ın “Bu mesele kardeşler arası
miras kavgasıdır. Partiyi ilgilendirmez” sözü ile eşinden ve çocuklarından
kopmuş bir kişinin kardeşlerine karşı da kışkırtıldığı çok açıktır. Böyle bir
yaklaşım, aile bağlarından kopartılmış ve sağlık raporundan anlaşıldığı
kadarıyla rahatsız bir kadının depresyonunu artıracağı kesindir. Söz konusu ruh
haliyle Zeynep Hanımefendi’nin ciddi manada özellikle kendisine zarar verecek
yanlış kararlar alması da kuvvetle muhtemeldir.

3-Bu güne kadar
Türk siyasi hayatında hiç olmayan olmuştur. Bir hanımefendi üzerinden, hatta
daha kötüsü hasta bir hanımefendi üzerinden siyasi bir operasyon yapılmaktadır.
Savaşın bile bir hukuku vardır. Mafya bile, hanımlar ve çocuklar üzerinden
vurmaz. (Bu konuyu; SÖZCÜ Gazetesi yazarı Necati DOĞRU bey 17/03/12 tarihli
‘Kız kardeşi silah yaptılar, Fatih ERBAKAN ı vuruyorlar’ başlıklı yazısında çok
güzel özetlemiştir).

4-Yine bu süreçte
iğrenç bir biçimde Merhum Erbakan Hocamızın kemiklerini sızlatırcasına
evlatlarına ve dolayısı ile kendisine zimmet suçlaması yapılmıştır. Tüm Milli
Görüş camiası Merhum Liderlerine yapılan bu iftiradan dolayı galeyan
halindedir.

Milli Görüş Camiası
olanı biteni anlamış ancak kabullenmekte zorlanmakta ve şoktadır. Çok yakında
bu şok geçecek Milli Görüş tabanı canlarından çok sevdikleri Milli Görüş
davalarına, Hocalarına ve ailesine yapılanların hesabını soracaktır. Aksi
takdirde bu haksızlık karşısında susmanın ne olduğu çok iyi bilinir.

Tüm bu olanların
baş sorumlusu Genel Başkan olarak Sayın Kamalak’tır. Rahmetli Hocamız ve
ailesinin, Davamızın, Saadet Partimizin itibarını, haysiyetini ve şerefini
koruyamamıştır. Hatta Rahmetli Hocamızın ailesinin, Milli Görüş Camiasının ve
Saadet Partimizin içine fitne sokmuştur. Siyasi, ahlaki, İslami, insani tüm
meşruiyetini kaybetmiştir. Derhal istifa etmelidir.

Son olarak, Türkiye
Cumhuriyeti’nde Başbakan Yardımcılığı ve Başbakanlık yapmış olan Sayın
Erbakan’a ve evlatlarına yapılan bu saldırılar karşısında Cumhuriyet
savcılarını göreve çağırıyorum.  
Saygılarımla            

                                                                                    
                             

Necmettin
AYDIN

20.
Dönem Zonguldak Milletvekili

Saadet
Partisi Kurucu Üyesi ve Eski Genel Başkan Yardımcısı
 

 

Sn. Necmettin
Aydın’a şunları hatırlatmak lazımdı:

1.En sinsi ve
tehlikeli yalan; eksik anlatılan doğrulardır!

2.“Katıra gücü
yetmeyip, palanına saldırmak” çok ucuz ve uyuz bir kahramanlıktır!

3. a.
Aziz Hocamız’a yönelik, bu tür iftira kampanyasını; ve asılsız iddialarla
çocuklarını birbirine kışkırtma kumpasını başlatanın da…

   
b. Sn. Mustafa Kamalak’ı bir vitrin mankeni yerine koyanın da, Oğuzhan Asiltürk
olduğunu, artık çocuklar dahi anlamasına rağmen, hala suçlu ve sorumlu olarak
SP resmi Genel Başkanı’nı gösterip saldırmak, asıl hedefi saptırmak ve
camiamızı kandırmak amaçlı bir sahtekarlıktır ve çok çiğ ve çirkin bir Oğuzhan
yalakalığıdır!

4.Bir dava için,
tehdit ve tehlike unsurlarını önem ve öncelik sırasına koyamamak, AHMAKLIK; ama
güya ciddiyet ve cesaret gösterisiyle, gerçek ve çirkef hıyanet odaklarını
saklayıp aklamaya çalışmak ise MÜNAFIKLIK’tır.

5.Sn. Mustafa
Kamalak’ın, zafiyet ve acziyet içinde olması farklıdır, ama sadece O’nun
istifasıyla SP’nin şahlanacağını sanmak farklıdır. Partimizin başında Oğuzhan
Asiltürk ve yalakaları bulundukça, getirilecek her genel başkan, maalesef kukla
olmaktan kurtulamayacaktır. Öyle ise Milli Görüşçülerin dirilip derlenip bu
nifak ekibini davadan uzaklaştırmaları tek ve son şansları ve
sorumluluklarıdır!

6.Büyük dava
önderleri ve tarihi devrimde değişim rehberleri böyledir; Onların hayatları
gibi vefatları da bir imtihan süreci, sadıklar ve sahtekârların ayrışma
vesilesi olmaktadır. Bu imtihan öyle kurusıkı kabadayılıkla değil, ancak iman
ve vicdan kararlılığıyla kazanılacaktır.

Allah’ın inayet ve
selameti, hidayete tabi, hıyanete asi müminlerin üzerine olsun. (Amin)

SP GİK üyeleri bildiri yayınlayarak vicdanlarını
bastırmaya ve haklı tepkileri savmaya çalışmışlardı!

Erbakan
ailesi içindeki miras kavgası ve Saadet Partisi (SP) Yüksek İstişare Kurulu
üyesi Oğuzhan Asiltürk'ün medyaya yansıyan açıklamaları, Milli Görüş'te
rahatsızlığa neden oldu. SP Genel İdare Kurulu üyeleri ile il başkanlarından
oluşan bir grup bildiri hazırlayarak, başta Erbakan ailesindeki miras kavgası
olmak üzere son dönemde parti içinde yaşananlardan rahatsızlıklarını dile
getirdi.

Sözcülüğünü
parti eski Genel Başkan Yardımcısı Atik Ağdağ'ın yaptığı grubun hazırladığı
bildiri partinin Genel İdare Kurulu toplantısında okunarak, parti yönetimine
iletildi. Genel İdare Kurulu üyeleri ile il başkanlarının çoğunluğu tarafından
imzalanan bildirinin, partinin tabanından da destek gördüğü bildirildi.

Bildiride,
Yüksek İstişare Kurulu'nun farklı gerekçelerle aylardır toplanamadığını ve
işlevsiz hale geldiği belirtilerek şöyle denildi:

“Erbakan'ın dava arkadaşları,
aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle aylardır Yüksek İstişare Kurulu çatısı
altında toplanamıyor. İşlevsiz, toplanamayan, karar alamayan, tek adam merkezli
Yüksek İstişare Kurulu istifa etmeli.”

Partide
tek adamlığa soyunan kişinin Oğuzhan Asiltürk olduğu iddia edilen bildiride,
Fatih Erbakan'ın yanı sıra partinin ağabeyleri konumundaki Şevket Kazan, Temel
Karamollaoğlu, Yasin Hatipoğlu, Ahmet Tekdal, Recai Kutan gibi eski
yöneticilerden oluşan Yüksek İstişare Kurulu üyeleri de eleştirildi.

  Erbakanların miras kavgası niye kızıştırıldı?

Bildiride
ayrıca, Erbakan ailesinin miras kavgası ve Oğuzhan Asiltürk'ün açıklamaları
sert bir şekilde eleştirildi ve parti çalışmalarına zarar verdiği belirtildi.
Bildirilerinde, “Genel merkez tarafından, kırk yıllık geleneğimize uygun
olmayan, camiamızın kabullenemediği ve sahiplenemediği bazı söylem ve
faaliyetler gerçekleştirilmiştir. Parti yönetiminin sessiz kalması da tabanda
rahatsızlık yaratmıştır” görüşlerine yer verildi.

Bildiriden satır başları

Milli
Görüş camiasında son yaşanan gelişmeler üzerine, mevcut gelinen durumdan
rahatsız olan, camianın geleceği ve sorunların daha fazla büyümemesi için,
genel idare kurulu üyesi ve il başkanlarından oluşan bir heyet tarafından
hazırlandığı dile getirilen ve 7 maddeden oluşan bildiride şu görüşlere yer
verildi:

“Bilindiği üzere Necmettin
Erbakan hocamızın vefatından bu yana camiamızı derinden üzen ve gönül dünyamızı
yaralayan gelişmeler yaşamaktayız.

-Davamızın kuruluş gayesine,
geleneklerine ve hedeflerine uygun olarak, teşkilatlarımızın birlik ve
beraberliğini güçlendirmeye yönelik dostane ilişkilerin gelişmesine katkı
sağlamak, tavsiye mahiyetinde önerilerde bulunmak ve alınacak stratejik
kararlarda abilik görevini yerine getirmesi gereken YİK, gelinen nokta
itibariyle işlevsiz hale gelmiştir. Mevcut haliyle YİK, toplanamayan, karar
alamayan ve sadece tek adam merkezli uygulamaların yapıldığı bir yapıya
dönüşmüştür.

-Merhum hocamızın camiamıza emaneti
olan ailesine yönelik olumsuz hareketler sergilenmiş ve aile içi problemler
yaşanmasına sebebiyet verecek tavır ve davranışlarda bulunulmuştur. Bu durum
camiamız içerisinde yeni bir tarafgirliğin oluşmasına sebebiyet vermiştir.
Tarafların meselelerin çözümüne yönelik adım atmaktan ziyade, daha da
derinleşmesine yönelik adımları ve bu durumun medyaya yansıması maalesef
kamuoyu nezdinde merhum hocamızı zan altında bırakmış, teşkilatlarımızda ise
büyük bir huzursuzluğa, heyecan eksikliğine ve atalete neden olmuştur.

-Bu süreçte genel merkez tarafından,
kırk yıllık geleneğimize uygun olmayan, camiamızın kabullenemediği ve
sahiplenemediği bazı söylem ve faaliyetler gerçekleştirilmiştir.

-Teşkilatta yapılan atama ve
değişiklikler sürecin nazikliği ve hassasiyeti dikkate alınmadan ve aceleci bir
şekilde gerçekleştirilmiştir.

-Mahrem mevzuların uygun olmayan
ortamlarda, basın önünde ve provoke edilmeye açık bir şekilde dile getirilmesi,
camiamız içerisinde fitne ortamının oluşmasına sebebiyet vermiş, teşkilat
mensuplarımızı arazi çalışmalarında zor durumda bırakmıştır.

-Yaşanan bu gelişmeler neticesinde
hareketimiz dışa dönük faaliyetlerden ziyade, içe dönük ve yıpratıcı bir yapıya
dönüşmüştür.

-Bütün bu menfi durumlar karşısında
Genel Merkezimiz, sanki yapılacak her şey yapılmış gibi davranarak,
olumsuzlukların daha da içinden çıkılmaz bir hale bürünmesine sebebiyet
vermektedir.”

Akl-ı selim'e çağrı

Bildirinin
son bölümünde ise, insanlığın kurtuluş ümidinin milli görüş hareketi olduğu
savunularak şöyle denildi:

“Ve onun yegâne temsilcisi Saadet
Partimiz, yukarıda ifade edilenlerden de anlaşılacağı üzere hem düzgün
yönetilmemekte, hem de yanlış ve hatalı tavırlar yüzünden daha da
küçülmektedir. Bu itibarla mevcut durumun bütün mesulleri süreci akl-ı selim
ile değerlendirmeli, uzlaşmaz bütün tavırlarından vazgeçmeli, farklı taraflar
değil aynı ulvi gayeye çalışan tek taraf olduğu bilinciyle hareket etmelidir.
Şayet gerekli adımlar atılmaz ise camiamız 40 yıllık geleneği, yetiştirdiği
nesilleri ve bütün bu problemlerin üstesinden gelme iradesinin şuuruyla
gerekeni yapacaktır.”[5]

Bu bildiriyi yayınlayan SP GİK Üyelerinin bu tavrı,
tarafımızdan şöyle yorumlanmıştı:

1- SP içindeki kasıtlı tahribatlara “Milli Görüşün kökünü
kurutmaya” ve çocukları üzerinden Aziz Hocamızı töhmet altına sokmaya yönelik
asılsız iddialara karşı en azından bir dava gayreti ve vicdan mesuliyetiyle
atılmış ilk adım olması bakımından tebrike şayan bir harekettir.

2- Ancak maalesef; sonuç verici ve sorunu giderici bir
tedbir değildir. Sadece “tepkileri törpüleyici” ve haklı olarak feveran eden
“vicdanları bastırıp dindirici” bir girişimdir.

3- Çünkü kafa karıştırıcı iftira kampanyalarını ve parti
içindeki kamplaşmaları başlatan ve öyle gaflet ve cehaletle değil, bilinçli bir
hıyanetle sürekli ortalığı karıştıran Oğuzhan Asiltürk ve ekibi tasfiye
edilmedikçe, bu tür cılız tepkiler, kesinlikle sıkıntıları gidermeyecek,
tersine kangrenleştirecektir.

4- Oysa bazı GİK üyelerinin temenni ve talepleri bir nevi
“ayıp savma” cinsinden ve “uyarı görevimizi yerine getirdik, başka elden ne
gelir” kabilinden; yetersiz ve cesaretsiz tespitlerden ibarettir.

5- Oğuzhan Asiltürk ve ekibinin yol açtığı çıbanlar artık
kanserleşmiştir. Milli Görüş bünyesindeki bu kanser urları ancak ameliyatla,
yani ciddi ve gerçekçi hazırlıklar ve yeni bir kongre operasyonuyla vücuttan
atılabilir, yoksa böylesi pansuman tedbirlerle oyalanmak, sonunda bütün vücudu
ölüme sürükleyebilir.

6- Bu süreç, Milli Görüş sadıklarının kendilerini ispat
etmek üzere önemli ve belki de son fırsat gibidir. Umuyoruz ki, samimi ve seçme
Milli Görüşçüler, Yeni Adil Düzen medeniyetinde, toplumun ıslahı ve kontrol
altında tutulması aşamasında birer “MAYA” rolü üstlenecektir. Bir kazan süte
atılan bir çay kaşığı mayanın, onu peynire çevirmesi gibi, öyle yalaka ve
yalama değil, sadık ve sağlam, cesur ve onurlu Milli Görüşçülere de inşallah
kader böyle bir misyon yükleyecektir. Yoksa bu konjüktürde ve hele bu kafa ve
kadrolarla “büyük seçim sonuçları alınacak ve Milli Görüş zihniyeti iktidara
taşınıp tarihi inkılâplar başaracak” beklentisi hem sünnetullaha terstir, hem
de zaten fiili ve siyasi iklim buna izin vermeyecektir. Yani Saadet Partisinin
marazlı münafıklardan ve menfaatçi yardakçılarından kurtarılıp, saf ve sağlam
bir çekirdek olarak muhafaza edilmesi gerekmektedir.

7- Hâlbuki bazı GİK üyeleri bildirisinde:

a) Partimiz için fitne ve fesat odağı olan kişiler ve
ekipler belirtilmemiş, muğlâk ve yuvarlak ifadelerle geçiştirilmiştir.

b) Bunların hangi tahribatları, hangi yöntemlerle
yaptıkları, “dava, itaat, biat ve cihat” gibi kavramları nasıl istismara ve
suiistimale kalkıştıkları söylenmemiştir.

c) Acil, orta ve uzun vadeli hedefler ve topluma
inandırıcı ve umut aşılayıcı projeler bir kelime olsun gündeme getirilmemiştir.
Bu cılız itirazlar, taktik ve stratejik tedbirler olarak, sistemli, disiplinli
ve organizeli bir tepkiye dönüştürülmemiştir.

d) İl il, ilçe ilçe teşkilat ve tabanımız dinlenip,
bilgilendirilip ortak ve caydırıcı bir “irade temsili” gösterilememiştir.

e) Oğuzhan Asiltürk ve ekibinin, kendi bozuk fıtratlarını
ve fırsatçılıklarını çok iyi bildikleri ve dile getirdikleri için, yıllardır
suçlayıp dışladıkları, “dava dertlileri ve zor dönem erleri “ile temasa
geçilmemiştir.

8- İşte bütün bunlar; yukarıdaki yarım yamalak
tepkilerin, mevcut parti işgalini (çünkü Oğuzhan Asiltürk, üç beş yalakası
eliyle kendisini Yüksek İstişare Kurulu başkanı ve Milli Görüşün fiili lideri
ilan ve işgal etmiştir) ve SP’nin vitrin mankeni bir Genel Başkanla hezimete sürüklenmesine
engel ve çare üretecek ciddi ve cesaretli öneriler getirmediğinin
göstergesidir.

9- Saadet Partisinde ve Milli Görüşçü derneklerde, fikren
ve fiilen bu haksızlık ve hıyanetlere karşı güç ve gönül birliği yapanlar,
bunun sevabına ve şerefine erişecek; ama her halükarda, ezeli kaderin sevki ve
imtihanın tabii gereği olarak, sadıklarla sahtekârlar mutlaka elenip
belirlenecektir.

 


Oğuzhan
Asiltürk’ün iftirasıyla ilgili:

BİR
“YORUM” ANALİZİ VE DURUM TESPİTİ

 

“Oğuzhan Asiltürk’ü Anlamayan Ahmaktır” yazımıza Yavuz
Selim Bayrak kardeşimizin gönderdiği, Bahadır Ağan imzasıyla hazırlanan uzun
bir yorumu, özetleyerek, bazı sadeleştirme ve düzeltmelerle, okurlarımızla
paylaşmak istiyoruz?

“De Bana Ey Milli Görüş!

İddiamız, davamız, canımız, hayatımız,
amacımız; gece ışığımız, gündüz yol haritamız, umudumuz, özlemimiz, aşkımız ve
sevdamız Milli Görüşümüz! Sana ne oldu böyle, kimlerin elinde itilip kakılan,
horlanıp hakaret yağdırılan bir akıbete uğradın.

De Bana Ey Milli Görüş!

Sen ki bizim heyecanımızdın, yaşam
enerjimiz, ümidimiz, hayallerimizdin. Uğruna akıttığımız terimizi de, sana olan
tertemiz teslimiyetimizi de, zor zamanlarında içimize düşen kor nedeniyle
uykusuz geçirdiğimiz gecelerimizi de inşallah birer beraat sertifikamız, sorgu
sual zamanlarına çıkınlarımızda sakladığımız azığımız, Mahkeme-i Kübra’da,
Hakkın hizmetkarı olduğumuza dair kanıtımız gibi kurguladığımızdın.

Erbakan Hoca’nın sesini duymak içimize
huzur ve umut aşılardı, o nurlu cemaline bakmak gönüllerimizi ferahlatırdı.
Hocaya hakaret edeni bize hakaret etmiş sayar, “Savunan Adam”ı gönlümüzde
apayrı yerlere koyardık.

De Bana Ey Milli Görüş, ne oldu sana
böyle?

Eskiden beri içimizi burkan sorular,
hep vardı. Ama sormadığımız, konuşmadığımız, konuşamadığımız, konuşmayı sana
karşı bir vefasızlık bir saygısızlık sayarak içimizde sakladığımız, konular hep
vardı. Aklımızdan geçenleri, kendi iç dünyamızda bile sorguladığımızda, çok
büyük bir ayıp yapmış mahcubiyetiyle kendimize kızardık. Hiçbir zaman soramadık
ve sorgulayamadık: Bu Oğuzhan Asiltürk ne yapıyor? Neden kendisini Erbakan’ın
bile üstünde görüyor? Neden davanın asıl sahibi ve hakimi gibi davranıyor?
Neden birçok samimi kahramanı azarlıyor? Neden Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül,
Numan Kurtulmuş, Mehmet Bekaroğlu vs her biri hem onun sayesinde yükseliyor;
hem de ondan zılgıt yiyor da ayrılıyor? Her geçen gün tepelerde duyduğumuz ama
duymazlıktan geldiğimiz, hissettiğimiz ama mutlaka vardır bir sebebi dediğimiz
hadiselere yorumlar yapardık. Diyorduk ki: “Daha 40 yaşında kudretli içişleri
bakanı yapılmış, ama hiçbir zaman hocaya başkaldırmamış tam bir vefa abidesi
Asiltürk’ün mutlaka bildiği bir şeyler vardır.” Kendimiz bile, tam olarak
inanamıyorduk bu dediğimize ama inanmamız ve böyle davranmamız lazım diye hüsnü
zan bir tavırla kalbimizi ve beynimizi baskı altına alırdık.

Ey Milli Görüş!

Bil ki bizler, yani nefsi hesabı ve
dünyevi çıkarı olmayanlar; yani seni gerçekten, inananların ve insanlığın
kurtarıcı davası tanıyıp tabi olanlar; yani yetmiş yaşında direğe tırmanarak
bayrak asanlar; yani mektebini ve iş yerini, evini ve ailesini bırakıp miting
meydanlarına ve toplantılara koşanlar. Yani senin uğruna eşiyle dostuyla
akrabasıyla tartışanlar; yani sana hizmet için “Eşimin cenazesini toprağa,
çocuğumu yengemin kucağına koydum da nöbetime koştum” diyen cihada katılmak
gerektiğine samimiyetle inananlar; her zaman sana sadık kaldık. Ne ikbal uğruna
bir yerlere kaydık, ne de üç kuruşa tamah edip senden ayrıldık. Biz dünya
durdukça, can var oldukça nefes aldıkça, hakikat davamıza inanmaya ve yeryüzünde
Adil Düzeni kurmaya adanmış sadıklarız.

De Bana Ey Milli Görüş!

Ama ne olur söyle, nedir bu
yaşadıklarımız? Yüzde bir bile oy almazken, yukarılarda birilerinin yaptığı
neyin kavgasıdır?

Partini kapatanlar, liderini de siyasi
hayattan silmek için sanki trilyonları zimmetine geçirmiş gibi muamele yaptı;
“Bunlar zalimlerin ve hainlerin huylarıdır” deyip katlandık. Çünkü, “dava
adamları iftiraya uğramazsa olmaz. Büyüklüğün şanından ve davanın şiarındandır”
deyip bağrımıza taş bastık. Zira nice Nebiler ve mücedditler hep iftiralara
uğramışlardı.

De Bana Ey Milli Görüş, Ya şimdi ne
edeceğiz? Güya senin sahipliğini iddia eden, “Genel başkan kim olursa olsun
milli görüşün yaşayan lideri artık benim” diyen ve birilerinden biat isteyen
Oğuzhan Asiltürk şimdi kalkıp Hocanın çocuklarını bu parayı zimmete geçirmekle
itham ediyor. Uykumuzu ümidimizi, geçmişimizi ve geleceğimizi ipotek altına
alıyor. Sonra da utanmadan “Ben hoca zimmetine geçirdi demiyorum, O cihat
parasıyla mal edinip evlatlarına bıraktı, zimmetine geçirenler hocanın
çocuklarıdır” diyor.

Ey Milli Görüş, De Bana Hele,

Senin liderin Hocan sağken, cihat
paralarını zimmetine geçirecek kadar duyarsız ve tedbirsiz miydi? Çocuklarına
bile söz geçiremeyen bir acizlikte miydi? Ve hele trilyon suçla sebebiyle onlarca
kişi mahkûm olurken ve onlardan hiçbiri böyle söylemezken, Asiltürk tarafından
ihanetle suçlanan Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Numan Kurtulmuş bile böyle
ağır bir itham ileri sürmezken biz, yani senin gerçek neferlerin; içimizden,
hatta üstlerimizden, hatta davanın en önemli kahramanlarından sandığımız
kişilerden sadır olan bu itham karşısında ne yapmalıyız, Ne düşünmeliyiz? Bir
anda tüm hizmetlerimizi, tüm mazimizi, hatta tüm gelecek hayallerimizi töhmet
altında bırakan bu ithamın sahibi hakkında nasıl hareket etmeliyiz?

De Bana Ey Milli Görüş!

Hani ikbal düşünmedikleri için, Dünya
makamlarını ellerinin tersiyle ittikleri için, sana sadakati, hocaya sadakati
şeref bildikleri için kurulan diğer partilere geçmediklerini, burada
kaldıklarını iddia ediyorlardı? Ama şimdi ne oldu ki biri hacizler koyuyor tüm
varlıklara, diğeri zimmetle itham ediyor Hoca’nın çocuklarını?!

Velhasılıkelam Ey Milli Görüş

Senden ayrılanlara sempati
beslemiyoruz. Başka partilere, gruplara göz kırpıp ihanet için bahaneler ve
yöntemler aramıyoruz. “Döneklik damgası yemeden, başka yerlere kaçmanın tam
zamanıdır” diyerek el ovuşturup yavaştan yavaştan yan çizmeye başlamıyoruz. Ama
bu tuhaf şahısların ve bu tuhaf ithamların arasında, emin ol ki bir ümidimiz de
yok artık. Bizi böyle boşlukta ve umutsuzlukta bırakanlara ne denilmesi
gerekiyorsa

Sen De Ey Milli Görüş! Ne olur Sen
De…”

Bahadır AĞAN

Bu kardeşimize ve böyle düşünenlere 5 tebrikimiz, 5
tenkidimiz ve 5 tavsiyemiz var.

Tebriklerimiz:

1-    Oğuzhan
Asiltürk’ün bu kadar açıkça ve küstahça iftiraları karşısında bile hala: “Belki
bunları konuşmamıştır, konuşmuş olsa bile kendi şahsi hatasıdır” gibi
mazeretlere ve hikmetlere sığınmadan, mert ve net şekilde “acı gerçeği” fark
ettiğiniz için tebrikler.

2-    Bu
gerçeği içinizde hapsedip “haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır”
durumuna düşmeyerek, duygu ve tepkilerinizi yazıp bizimle paylaşma cesaretiniz
için teşekkürler.

3-    Her
şeye rağmen sadakat ve samimiyetinizi muhafaza ettiğiniz için takdirler.

4-    Bu
acı gerçeği fark eden, ama dile getiremeyen binlerce dava dertlisi kardeşimize
bir nevi tercümanlık ettiğiniz için tebrikler.

5-    Oğuzhan
Asiltürk’le ilgili, bir dava kurmayına ve olgun bir Müslümana asla yakışmayan
tavırlarını daha önce de sezdiğinizi, ama “herhalde vardır bir hikmeti”
diyerek, bunları dile getirmediğinizi itiraf ettiğiniz için de teşekkürler.

Tenkitlerimiz:

1-     Sizlerin yılar önce de fark edip dile getiremediğiniz
gerçekleri, başından beri gündeme taşıyan ve Erbakan Hoca’nın hangi mazeret ve
hedefler için bu tipleri yanında tuttuğunu yazıp camiamızı uyaran
Milli Çözüm Dergisine; “Siz haklı çıktınız. Oğuzhan ve Şevket
Kazan’ın dışlayıp suçlamasıyla size tavır aldık, hakkınızı helal edin”
bile
diyememişsiniz. Yani hala vicdanınızla ters düşmektesiniz. Milli Çözüm
Dergisinin doğru, onurlu ve cesur yayınları ve sorumlu uyarıları üzerine; Fatih
Erbakan’ı kızdırıp kışkırtarak ve iftiralarla karalayıp bunaltarak, SP’den
kopup ayrılmaya mecbur etmek, böylece Milli Görüş’ü artık dirilemez şekilde
bitirmek isteyen Oğuzhan Asiltürk ve hıyanet ekibi, görüldüğü gibi geri adım
atmak ve tükürdükleri balgamları yalamak zorunda kalmıştı. Kendilerini hem
töhmetten hem de vebalden kurtaran Milli Çözüme teşekkür yerine, sitem edenler
ise, vicdani ayarlarını ortaya koymaktaydı. Oysa sadece Allah’ın rızasını ve davasının
hatırını gözetenler, hiç kimseden dünyalık bir karşılık ummazdı, nankör ve
cahillerin kınamasından da korkmazdı.

2-     Baki olan Hoca’mız değil, Rabbimiz ve davamızdır. Umut
kaynağımız parti ve teşkilat yöneticileri değil, Cenabı Hak’tır. Bizim Aziz Hocamıza
hürmet, muhabbet ve itaatimizin sebebi, Onun mübarek şahsı değil, tercümanı ve
takipçisi olduğu Kur’an’dır. Öyle ise ümitsizliğe düşmek yersizdir, yanlıştır
ve haramdır.

3-     Allah’ın zaferi, kalabalıklar eliyle değil, yüzde birin
bile çok altındaki azın azı sadık müminlerle, hatta çoğu zaman Kur’an’ın
anlattığı Talut-Calut hadisesinde olduğu gibi, bir seçkin kişi vasıtasıyla
vermektedir. (Bak. Bakara: 246-252)

Hz. Davut’un
kullandığı, düşman tarafında bulunmayan “sapan taşı” gibi bir teknoloji
sayesinde zalimler hezimete uğratıldığı gibi, bugün de rahmetli Hocamızın
hazırlayıp kahraman ordumuzun yetkili birimlerine teslim ettiğini söylendiği,
ABD ve İsrail’in atom füzelerini, uçak gemilerini ve bütün saldırı sistemlerini
çalışmaz ve işe yaramaz hale getirecek “teknoloji
harikaları”
yakında patlayacak tarihi hesaplaşmada kullanılacak ve
siyonizmin saltanatı yıkılacaktır.

Hocamızın haber
verdiği ve zaten Kur’an’ın ve Resulülhahın da müjdelediği bu gerçeklere inanıp
inanmamak, herkesin kendi sorunudur ve takdir edilen sonuç mutlaka
yaşanacaktır.

4-     “Öyle ki elçiler (ve
davetçiler), (Haktan) umutlarını kestikleri ve artık kesinlikle
yalanladıklarını (ve insanların Hak davaya değil dünyaya tapındıklarını)
hissettikleri bir sırada onlara nusretimiz (ve zafer müjdemiz) gelecektir.”
(Yusuf: 10) ayeti üzerinde dikkatli yoğunlaşmak, iman ve
ümidimizi olgunlaştırmak zamanıdır.

5-    Saadet Partisi, bu
farkına vardığınız ve şaşkınlığa uğradığınız iftiracı soysuzlara ve hala
bunlara susan onursuzlara rağmen, bağrında sadık ve samimi dava ehlini
barındıran bir yapıdır ve mutlaka sahip çıkılıp korunması lazımdır. Çünkü
Kahraman Ordumuz eliyle Hocamızın haber verdiği teknolojiler sayesinde, süper
şeytanların saltanatı yıkıldıktan ve Adil Düzen kurulduktan sonra, bu sağlam ve
sadık Milli Görüşçüler, Yeni Saadet Medeniyetinin “maya”ları olacaklardır.

Tavsiyelerimiz:

1-    Erbakan
Hocamızın; bugün ülkemizde, bölgemizde ve yeryüzünde yaptığı kutlu atılımlarını
ve büyük devrime hazırlık mahiyetindeki tarihi adımlarını gerçekleştirmek için
bir parti resmiyetine ihtiyacı vardı ve Siyonist merkezler Hocayı kontrol
altında tutmak için kendi adamlarını ve ajanlarını Milli Görüşe sokmayı şart
koşmuşlardı.

Hocanın bunu kabul
etmesi çok tehlikeli bir riskti ve ancak büyük liderlerin yanaşabileceği bir tavizdi.

Şimdi Hoca, 50 yıl boyunca, bu kadar
hizmetleri ve değişim temellerini başardığına göre, bazı münafık marazlıları
parti bünyesinde tutma tavizinden, Siyonist mahfillerden bin kere ziyade,
kendisi karlı çıkmıştır. Öyle ise hala: “Madem bunları biliyordu, niye müsaade
ediyordu?”
soruları yersiz ve yanlıştır. Yani olaylara ve olacakları,
kuru kahramanlık slogan ve saplantılarıyla değil, Kur’an’ın kuralları ve
Allah’ın “MEKİR-hile ile düşmanları mağlup etme” sıfatıyla anlamaya
çalışmalıdır.

2-    “Oğuzhan
Asiltürk’ün asılsız iddiaları ve parti yetkililerinin kahreden suskunlukları”
karşısında, onların yalanlarını ve hala “biat-itaat” edebiyatıyla bu
münafıklara yalakalık yapanları kınayıp karşı çıkmamız ve camiamızı uyarmamız,
imanın ve insanlığın icabıdır. Bu kadar bile gayret ve hassasiyet
göstermeyenler, imtihanı kaybetmiş olacaktır.

3-    Bu
gerçekleri daha iyi kavramak, Erbakan’ı, Milli Görüş Davasını ve Hak-Batıl
hesaplaşmasını yakından tanımak, böylece sağlam ve sarsılmaz bir iman ve umut
sahibi olmak için, Milli Çözüm Dergisini ve Ahmet Akgül’ün eserlerini dikkatle
okumak, bize büyük katkı sağlayacaktır.

4-    Gerçek
iman; savunduğun davada tek başına kalsan bile, milyonlar senin yanındaymış
gibi, aynı heyecan ve hissiyatı duymak ve Allah’ın davasına ve insanlığın kurtuluşuna
hizmet ediyor olmanın mutluluğunu yaşamaktır. Zaferi, Allah’ın nusretinden
değil, taraftarların kesafetinden bilmek şirk ve şaşkınlıktır.

5-    Haşa
Kur’an değişmediğine, Allah va’dinden dönmediğine, Erbakan çizgisinden ve Milli
Görüş prensiplerinden başka; hiçbir ilmi, insani ve İslami hedef ve hizmet
ortada görülmediğine göre; bu dava Haktır, başındaki münafıklara rağmen zafere
ulaşacaktır. Ama bunun ille de seçimle, reyle, sistemle ve siyasetle olacağını
düşünmek te yanlıştır. Çünkü Allah, hiçbir beşeri kurala ve kuruma bağımlı
olmayandır.

Bediüzzaman Hz.lerinin “Kahraman ordumuzun, dizginini süfyani ve şeytani odakların elinden,
NATO ve ABD’nin güdümünden kurtarıp, İslam’a ve insanlığa hizmetkar ve yeniden
Kur’an’a sancaktar olacağını”
müjdelediği tespitlerini dikkate almalıdır.
(Bak. Şualar: 5. Şua 3. Küçük Mesele ve 3. Hadise. 5. Şuanın en son kısmı)

İsrail’in Türkiye’yi
Kuşatması, büyük hesaplaşmanın yakın ve kaçınılmaz olduğunu gösteriyor!

Siyonist İsrail,
şeytani amacını gerçekleştirebilmek için önündeki son engeller olarak gördüğü
Türkiye ve İran'ı çember içine alıyor.

Her fırsatta İran'ı vuracağını açıkça
söyleyen İsrail, bölgedeki faaliyetlerine hız vermiş durumdadır. Azerbaycan'la
1,6 milyar dolarlık askeri anlaşma imzalayan İsrail Kafkasya'daki etkinliğini
giderek arttırmaktadır. İsrail'in Gürcistan'la yakın ilişki içinde
bulunmaktadır.

Azerbaycan’ın Türkiye'ye nispet
yaparcasına İsrail ile kurduğu yakın ilişki kafaları karıştırmaktadır. Kısa bir
süre önce İngiltere de yayımlanan The Times gazetesine açıklamalarda bulunan
bir MOSSAD ajanı Azerbaycan ile kurdukları yakın ilişkiyi “Buradaki
varlığımız bizi İran'a çok yakın kılıyor ve bu ülkeye saldırmamızı
kolaylaştırıyor.” 2008 yılında da İsrail'de yayımlanan Haaretz gazetesi İsrail
ile Azerbaycan arasında istihbarat anlaşması imzalandığını açıklamıştı.
Azerbaycan'ın doğal kaynakları iştah kabartırken, İsrail sadece askeri alanda
değil ticari olarak ta Azerbaycan’a yatırım yapmaktadır. İki ülkenin ortak
İnsansız Hava Aracı üreteceği de konuşulmaktadır.

ABD, İsrail ve Mısır’dan sonra en
büyük yardım Gürcistan’a yapıyor!

Bu arada Gürcistan'da ABD ve İsrail'in
hatırı sayılır bir ağırlığı bulunmaktadır.

2009 yılında yaşanan kargaşanın
ardından Gürcistan'ın İsrail ve Mısır'dan sonra ABD'den en büyük askeri yardım
alan üçüncü ülke olması tesadüf sanılmamalıdır.

Olası bir İran saldırısında
Gürcistan'ın üs olarak kullanılabileceği de vurgulanmaktadır. Gürcistan Devlet
Başkanı Saakaşvili'nin ABD 'de eğitim görmesi eşinin de Musevi olması, bu
ihtimalleri daha da güçlü kılmaktadır.

Ünlü spekülatör George Soros’un bu
ülkedeki etkinliği de unutulmamalıdır.

Güney Kıbrıs, Yunanistan, İsrail hattı
kuruluyor!

Kafkasya'da bu gelişmeler yaşanırken
Türkiye'nin Güneyinde de İsrail'in bölge ülkelerle kurduğu ilişkiler gözlerden
kaçmamaktadır. Son olarak İsrail ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi arasında denizaltı
elektrik kablo hattı anlaşması imzalanmıştır. Kudüs'te imzalanan anlaşma, Güney
Kıbrıs'ı Yunanistan üzerinden Avrupa kıtasına bağlayacak, tabi bu sistemi
İsrail de kullanacaktır.

İsrail Türkiye’yi
kuşatıyor!

İsrail yakın bir süre önce Güney Kıbrıs ve
Yunanistan ile savunma işbirliği anlaşmaları imzalamıştır. İsrail sadece
Yunanistan ve Güney Kıbrıs'la değil, Bulgaristan'la da askeri eğitim ve savunma
alanında önemli anlaşmalara imza atmış durumdadır.

Bulgaristan'da çok sayıda ABD askeri üssü de
bulunmaktadır. İsrail Kuzey Irak'ta da bir hayli etkin konumdadır. Bütün bu
ülkeler yan yana getirildiğinde ortaya çıkan tablo, Türkiye'nin İsrail
tarafından kuşatılmasıdır.[6]

Öyle ise Türkiye, bu gavur kıskacından ve tarihin en
büyük kuşatmasından, mutlaka kurtulmak zorundadır. Ve işte bu nedenle İsrail’le
ve arkasındaki ABD ve AB ile kapışması ve hesaplaşması kaçınılmazdır. Zaman
giderek daralmakta ve şartlar olgunlaşmaktadır. Evet hem zalim dış güçlerin,
hem de hain işbirlikçilerin tezgahları yakında bozulacaktır. Kim ne düşünürse
düşünsün, bizim heyecanımız her geçen gün biraz daha artmaktadır.

 

 


YA
MİLLİ GÖRÜŞ VEYA KİRLİ DÜŞÜŞ!

 

Sabataist soylu ve Recep T. Erdoğan’ın özel dostu Mehmet
Ali Birand’ın hazırlayıp sunduğu “Son Darbe 28 Şubat” belgeseli:

·  Askeri darbelere karşı çıkıyor

·  Demokrasiyi savunup sahipleniyor

·  Yakın geçmişe ışık tutuyor ve gizli gerçekleri açıklıyor
görüntüsüyle

·  Asıl suçlu ve sorumlu olarak Erbakan’ın kışkırtıcı ve
ortamı karıştırıcı davrandığını

·  Şeriatçıların ve siyasal İslamcıların nasıl şımardığını
ve rejim için bir tehdit halini aldığını

·  Ve Erbakan’ın “Adil Düzen” gibi “dışı hoş içi boş”
sloganlarla halkı oyaladığını ve oy avcılığı yaptığını beyinlere kazımak

·  Ve AKP’nin ne kadar mantıklı, tutarlı ve başarılı
olduğunu kanıtlamak için hazırlanmış, saptırma ve sahtekarlıklarla dolu bir
programdır.

Ve zaten M. Ali Birand’dan gerçekçi ve gerekçeli bir
program beklemek te ahmaklıktır.

Sabataycı ahlaklı ve AKP yalakası Mehmet Ali Birand’ın
Son Darbe programında konuşan FİKRET BİLA: “
28 Şubat sürecinde medyanın oynadığı rolün belirleyici olmadığını düşünüyorum.
Asıl siyaset kurumu gerekeni yapmadılar. Askerin karşısında dik duramadılar.
Erbakan tankların üzerine çıktı da basın yazmadı mı?”
diyerek ucuz ve uyuz
kahramanlık taslamaktaydı.

Bay Fikret Bila, Erbakan Hoca “28 Şubatın asıl mimarı ve
sizlerin de tanrısı olan ABD Yahudi lobilerinin arzuladığı şekilde TSK içinde
bir kavga ve kamplaşma olmasın ve halkımızla ordumuz karşı karşıya kalmasın;
böylece, süreç kendisi ve partisi aleyhine de olsa, Milli bünyemizde daha büyük
tahribatlar yapmasın” diye bilerek ve stratejik bir cesaretle öyle davrandı.
Zaten ABD ve İsrail uşağı olan kiralık medya mostraları da asıl bu yüzden
Erbakan’dan kıcık almaktaydı. Fareleri fil sanıp uyuz kedilerin gölgesine
sığınan pinti pısırıkların, Erbakan gibi dünyaya diz çöktüren Siyonist
şeytanlara kök söktüren bir kahramana, kabadayılık dersi vermesi, ne kadar
sırıtmaktaydı!

Birand’ın programa çıkardığı
Abdüllatif Şener ve Nazlı Ilıcak gibilerin kendi karakterlerine yakışan bir
tavırla sırıtarak “Erbakan’ın, Adil
Düzen söyleminin içi boş bir slogandan ibaret”
olduğunu açıklamaları ise
tam bir şarlatanlıktır.
Yahu, adama sormazlar mı, “sizlerin, aslında
boş ve yalan olduğunu bildiğiniz sloganlarla halkın aldatılmasına alet olmanız
sadece Milletvekili seçilmek uğruna, Milli Görüş’e katılmanız, nasıl bir ruh
hamlığı ve bayağılıktır?”

Ey
Abdüllatif Şener! Sizin nasıl bir tiynet ve zihniyete mensup olduğunuzu, Milli
Görüş’ün marazlı ağabeylerinden Şevket Kazan’ın özel himayesinde nasıl
okutulup, hiçbir hizmeti ve hatta sempatisi olmadan nasıl Milli Görüş’e
sokulduğunuzu, Milletvekilliği ve Bakanlık koltuğuna nasıl oturtulduğunuzu
yakinen bilen birisi olarak çok iyi hatırlıyorum:

Erbakan
Hoca’nın tertiplediği ve yabancı bilim adamlarına Adil Düzeni tanıtmayı
hedeflediği Almanya BERLİN konferansında “Adil Ekonomik Düzen” konusunu size
anlattırmıştı.

Elinize
verilen konuları anlamadığınızı ve hatta inanmadığınızı fark edince, toplantı
sonrası otelde size bazı tavsiye ve uyarılar yapmış ve Adil Düzeni kavramanız
için adresinize bilimsel dökümanlar yollamıştık.

Çünkü Adil
Düzen, bazı Sabataist münafıkların ve sünepe yazarların iddia ettiği gibi “içi
boş sloganlar” değil, tamamen ilmi, Kur’ani ve gerçekçi bir orijinal
programdır. Bu konuda 600 sayfalık “Adil
Düzen ve Yeni Bir Dünya”
kitabımız vardır. Ve üstelik Mısır’da El-Ezher
mensuplarına ve bazı Hocalarına kırk gün boyunca münazaralı ilmi seminer
olarak, kaynakları ve dayanaklarıyla birlikte, tarafımızdan aktarılmıştır.
Anlayış kıtlığı ve beyin-bilgi kısırlığı olanlar “kof ve boş” diye karşı çıksa
da, Adil Düzen insanlığı huzura kavuşturacak tek ve gerçek bir ilmi
hazırlıktır.

Rahmetli Erbakan Hoca’nın, “YENİ BİR
DÜNYA VE ADİL DÜZEN” kitabındaki: “Yeni dünyada ve Adil Düzen
iktidarında, hakkı neyse devlet sadece onu alacak. Devlet otoritesini
kullanarak haksızlık yapmayacak. Ondan dolayıdır ki iktisadi düzen insanlık
tarihi boyunca sürekli değişip durmuştur. Şimdi tekrar değişmeye mecburdur.
Çünkü bu böyle gidemez. Devlet imkanını ele geçiren odaklar, maalesef insanları
eziyor. İnsanlar günde bir doların altında yaşamaya mecbur bırakılıyor.
İnsanlık yok olmaya gidiyor. Hak nedir bilmeyen” insanlara, istedikleri gibi
hareket yetkisi vermek en büyük hatadır. Hakkın her şeyin üzerinde olması
lazımdır. Onun için artık
“İşçilik Dönemi” yerine Adil
Düzendeki 
“Ortaklık
Dönemi”
uygulanacak ve “Yeni Bir Dünya”
kurulacaktır.” (Sayfa 26)

Şimdi Erbakan'ın bu paragrafta dediklerini
açalım ve anlamaya çalışalım… Bu düzende:

a-İşveren olacak…

b-Çalışan da olacak…

c-Kredi işçiye/emeğe sağlanacak…

Böylece, İşçi bulan, emek bulan, işletme
sermayesini de otomatikman bulmuş olacaktır.

İşletmelere ise şu imkan sunulacak:

– Ham maddeyi satın al, parasını devlet
olarak karşılayalım, sonra ürettiklerini satınca borcunu faizsiz kapatırız…

Faiz yok, icra yok, haciz yok, faizci zalim
kapitalist düzendeki sair olumsuzluklar yok. Böylece işçi ile işveren ortak
hâle geliyor, Erbakan'ın “Ortaklık Dönemi” başlıyor… İşveren
bilgisini ve tecrübesini, emek sahibi ise emeğini ve sermayeyi getirip koyuyor,
böylece faizsiz, hızlı ve ucuz üretim fırsatı doğuyor.

Mevcut faizli “zalim düzen”de
sermaye ve kredi sadece işverene aktarılıyor.

Faizsiz “Adil (Ekonomik) Düzen”de
ise sermaye ve kredi işçiye ve emeğe sağlanıyor. Böylece işveren ile işçi
arasında “ortaklık” kuruluyor, “denge” oluşuyor. Artık
greve, lokavta gerek kalmıyor, sosyal haklar kendiliğinden oluşuyor. Çünkü
artık işçi iş aramıyor, işveren işçi arıyor. Böylece İşveren de rahata
kavuşuyor, çünkü sermaye bulma derdi kalmıyor.”[7]

3. Dünya Savaşı Yaklaşırken Türkiye Nelerle Meşgul
ediliyordu?

“Rusya Genelkurmay
Başkanı General Nikolay Makarov “Batı, nükleer silah üretmek üzerine olduğunu
düşündüğü İran’ı bu yaz vurabilir” diyordu. Rus RT televizyonunun haberine göre
Makarov, başını ABD’nin çektiği Batı ittifakının İran’ı vurmasının artık an
meselesi olduğunu belirterek, “Sanırım karar en geç yaz başına kadar verilecek”
diye uyarıyordu. Makarov, ABD’nin Karadeniz’e savaş gemilerini çıkarması
halinde gereken karşı önlemi alacaklarını söylüyor ve Gürcistan’daki yeni
askeri hazırlıklara karşı da bu bölgeye kuvvet kaldırdıklarını söylemeyi ihmal
etmiyordu. İran ise nükleer yakıt ürettiğini açıklıyordu. Cumhurbaşkanı
Ahmedinejad’ın katıldığı törende Tahran’daki Araştırma Reaktörüne İran’ın
ürettiği nükleer yakıt yükleniyordu.

Ankara’da da ise bir
askeri işbirliği zirvesi yapılıyordu. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, ABD
Savunma Bakanı Leon Panetta ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns’tan
sonra ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Org. James N. Mattis de Türkiye’yi ziyaret
ediyordu. Mattis, Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’le bir araya gelip Orta
Doğu’daki gelişmeler karşısında ABD ile Türkiye’nin takınacağı ortak askeri
tavır konuşuluyordu.

NTV’de Suriye’den
haberler veriliyor, Beşşar Esad yönetiminin Humus’taki petrol tesislerini
bombaladığı iddia ediliyordu! Gösterilen filmde de şehirden kara dumanlar
yükseliyordu.

Bir devlet kendi petrol
tesislerini bombalar mı? Çok açık anlaşılıyor ki dış güçlerin kışkırttığı
silahlı muhalif gruplar bu eylemleri yapıyor ve ABD müdahalesine zemin
hazırlıyordu.

İsrail Başbakan
Yardımcısı Silvan Şalom ise Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada “İranlılar
Pers İmparatorluğunu canlandırmak, Orta Doğu’da rejim değişiklikleri yapmak,
bölgedeki tüm petrol sahalarının kontrolünü ele almak ve nükleer bomba yapmak
istiyor, böylece dünyada süper güç olabileceklerine inanıyorlar. BM, hem
İran’ın nükleer programını hem de Suriye’deki kıyımı durdurmalı” diye
uyarıyordu.

Yani
“Büyük Savaş” kaçınılmaz görülüyordu.

Ve böylesine kritik
ortamda, içeride Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla
Mücadele Şube Müdürlüğü’nün gerçekleştirdiği ve 22 kişinin gözaltına alındığı
yolsuzluk operasyonuyla Tayyip Erdoğan arasında ilişki kurulmaya çalışılıyordu.
Zaman gazetesinde yer alan haberde “AK Partili üst düzey bir yönetici ile
bağlantısı olduğu öğrenilen işadamı Ferit R., kurum üyesi Ali K.’nin hemşehrisi
Bahri K., Binali Ö., Orhan N., Alaattin S., Çetin İ., Sedat S.’nin de
aralarında bulunduğu 22 kişi gözaltına alındı” ifadesi kullanılıyordu.

Bazı gazeteler ise,
gözaltına alınan işadamlarından birinin “Tayyip Erdoğan’ın da gözbebeği olan
Kasımpaşa Spor Kulübü’nün Başkanvekili” Ferit Rızvanoğlu olduğunu duyurmuştu.

Anlaşılıyor ki, MİT
üzerinden başlayan Çankaya muharebeleri, bu defa yolsuzluk kartı ile devam
ediyordu. Mesela MİT’te kadrolaşma yapılmak istendiği ancak Tayyip Erdoğan’ın
buna izin vermediği konuşuluyordu.”[8]

İşte böyle bir süreçte, Genel Kurmay
Başkanlarının, Kuvvet Komutanlarının, Deniz, Hava ve Kara paşalarının ve kurmay
Subayların “Terörist” damgasıyla içeride tutulmaları, ABD ve İsrail aleyhtarı
yazarların susturulmaya çalışılmaları, hiçte iyi niyet ve hayra alamet
sayılmıyordu. Yoksa birileri eliyle, zalim güçlerin irileri, muhtemel bir
savaşta Türkiye’yi aciz ve çaresiz bırakmak mı istiyordu?

Bir zamanlar, Milli Görüşü karalamak ve kendi
kabahatlerini kapatmak üzere: “Oğuzhan
Asiltürk’ün Ermeniliğini”
sürekli gündeme taşıyan Ülkücülerin
ağabeylerinden Ümit Özdağ’ın şimdilerde “Oğuzhan Hayranı” kesilmesi de kafaları
karıştırıyordu. Ümit Özdağ: “Oğuzhan Asiltürk, Bazı Harbiyelilerden Daha
Harbiyeli” diye övüyordu.

“Oğuzhan Asiltürk,
Milli Görüş siyasetinin en öndeki isimlerinin başında gelmektedir. Bir
politikacının Milli Görüş siyasetinin önde gelen bir ismi olması TSK ile
arasının iyi olmaması için başlı başına bir nedendir.
(Bu yaklaşım Sn. Ümit
Özdağ’ın kendi yanılgısı ve kuruntularıdır. Çünkü TSK’ya samimiyetle sahip
çıkan ve gavurlara muhtaç konumdan kurtarmaya çalışan tek lider Erbakan
Hocamızdı ve O’nun fikri ve ilmi varisleri olan Milli Çözümün tavırları
ortadaydı.) 12 Eylül ve 28 Şubat’ta Milli
Görüş geleneği TSK’dan ağır darbe yemiştir.

Askeri müdahalelerden
siyasi ve kişisel anlamda zarar görmüş bir siyasetçi olarak Oğuzhan Asiltürk’ün
Ergenekon davası ile ilgili tespiti önemlidir.

Asiltürk şöyle
demektedir:
 “AKP hükümetine karşı darbe yapmakla
suçlanan subaylar vatansever ve milliyetçi oldukları ve ABD’nin önümüzdeki
günlerde İran’ı işgaline karşı çıkacakları için tutuklanmışlardır.”

Oğuzhan Asiltürk’ün
bu sözlerinin bir çok açıdan önemi vardır. Herşeyi bir tarafa bırakalım, TSK’da
bu kadar general, amiral ve üst rütbeli subay tutuklanırken, NATO ve ABD’den
“Ne oluyor? Acaba bilgi alabilir miyiz?” sorusunun dahi gelmemesi bence çok
açıklayıcıdır. Asiltürk’ün bu açıklamasından sonra ona saldıranlar, “Ergenekon
operasyonu bir NATO-ABD kararının uygulanmasıdır” diye yazan Hasan Cemal, Prof.
Dr. İhsan Dağı, Yasemin Çongar, Ergun Babahan, Bülent Orakoğlu, Ali H. Arslan
aynı tespiti yaptıklarında neden susmuşlar hatta alkışlamışlardır?

Bence Oğuzhan
Asiltürk’ün bu duruşunun bir başka önemi de son yıllarda Harp Okulu ve Harp
Akademisinden mezun oldukları halde iktidarın parti okulundan mezun olmuş gibi
televizyonlarda konuşan “eski” Harbiyelilerden daha Harbiyeli olduğunu
göstermesidir. Ne de olsa Asiltürk, 2220 sene önce Türk Ordusu’nu
kurumsallaştıran Oğuzhan’ın ismini taşıyor
[9]

Oysa Milli Görüşe, malum güçlerce kasıtlı
olarak sokulan ve Erbakan tarafından stratejik bir sabırla kendisine
katlanılan; “Ergenekon tertibiyle aslında TSK yıpratılmaya çalışılmaktadır.”dediği için Milli Çözüm Ekibini suçlayıp dışlayan bu Oğuzhan Asiltürk; aslında
Siyonist odaklara: “Milli Türkiye, hazırladığınız tezgahın farkına varmış ve gerekli
önlemleri almaya başlamıştır. Ona göre davranınız.”
Mesajları
yolluyordu. Yoksa, Ümit Özdağ’ın zannettiği gibi “damarlarındaki Oğuz kanının
gereğini” yapmıyordu.

Akif
Beki Uyanmaya mı Başlıyordu?!

Uzun
yıllar Başbakan’ın kerametlerini ve AKP’nin yüksek meziyet ve marifetlerini
yazan Akif Beki şimdi iktidarın ve kurumlarının Ergenekonvari davrandığından
şöyle şikayet ediyordu:

“Anti-Ergenekon'un da Ergenekon'un davranışlarını kopya
eder hale gelmesinden endişeliyim. Anti-Ergenekon olgusu, zaman içinde bir
çeşit mesleki deformasyona uğrama riski taşıyor.

“Devleti ve medyayı arındırdığımızı zannettiğimiz
melanetler, bir de bakıyoruz ki elimize yapışmış. Bir de bakıyoruz ki bir
biçimde bünyenin temiz organlarına da sirayet etmiş. Bir bakıyoruz ki
kurtulmaya çalıştığımız her ne kötü alışkanlık, her ne adi yöntem varsa hepsi
‘yeni Türkiye’ye
(AKP yönetimine) de bulaşmış…

Ergenekon’culardan talimli olduğumuz bir dille, aşina olduğumuz
taktiklerle karşılaşıyoruz.
Eski andıçları yazanlar içeride olduğu halde, onları aratmayan yeni psikolojik
harekât emirleri yazılıp uygulamaya konmuşçasına havalar estiriliyor. Organize
karalama kampanyaları yürütülüyor. Düşmanlaştırılan kişi ve kurumların
haysiyetine ağır saldırılar düzenleniyor. Ergenekon çetesinin bile gitmediği
kadar ileri giden örneklere rastladığımız oluyor.

Ergenekon’la mücadelenin başlangıç idealleri açıktı.
Ergenekon’suz, çetesiz, andıçsız, iç düşmansız, psikolojik harekâtsız bir
devlet özleminden yola çıkılmıştı. Oysa bu mücadele, o görünmez devletin yerini
yeni bir görünmez devletin alması için başlatılmamıştı. Anti-Ergenekon’un,
Ergenekon’un yerine ikame edileceği hesaplanmıştı.”[10]

Sn. Prof. Sami
Selçuk’un Başbakan’a yazdığı “Açık Mektup”ta bazı haklı uyarıları yanında
“AB içinde Türkiye’nin eritilmesi ve küreselleşme hevesiyle Siyonist
sermayeye köleleşmesi”
 sürecinin sekteye uğratılması konusundaki derin
kuşkularını yansıtıyordu:

“AB'ye girmek isteyen Türkiye, hızla AB hukukundan
uzaklaşmaktadır ve bu haliyle Belçika'nın 181, Bolivya'nın 151, Fransa'nın da
142 yıl gerisindedir.

Sayın Başbakan,

Onca işinizin
arasında size seslenmeyi ülkeme ve hukuka karşı bir yükümlülük olarak
görüyorum. Bu satırları yazarken olasılıkla komisyon,
(MİT yasasıyla ilgili
kişiye özel) değişiklik yapan tasarıyı
görüşüyor olacak. Hiç önemli değil. Seçim sisteminin çarpıklığı yüzünden
milletin vekilleri, özünde, nasıl olsa genel başkanlarının vekilleri. Onların
içinde en son sözü söyleyecek olan da sizsiniz. Çünkü sayısal çoğunluğun başı
sizsiniz.

Türk hukuku, çağcıl
değerlere yaslanan Batı kaynaklıdır; benimseme yolu ile alınmıştır. Ancak Batı
değerlerini, özellikle temel Batılı kavramları/terimleri/kurumları/ilkeleri
henüz yaşama geçirememiştir.
Bunlardan biri de ‘izin’ kavramı ve kurumudur.

18. ve 19.
yüzyıllarda kamu görevlilerini, dolayısıyla devleti korumak amacıyla, birçok
ülkede bu sistem benimsenmişti. Ancak uygulamada merciler, yine bizdeki gibi,
izin yetkisini sürekli kamu görevlisini koruma ve onu ayrıcalıklı kılma
biçiminde kullanıyordu. Sonraları bu sistemi Fransa 1870’te, Belçika da 1831
anayasasıyla kaldırdı. Belçikabu sistemin geri getirilmesini, gelecek yasama organlarını bağlayacak biçimde,
anayasal boyutta yasakladı (madde 24, 1994 anayasası, madde 31). Bu sistem,
Kara Avrupasında Almanya,İspanya, Portekiz, Yunanistan, Çekoslovakya,
Romanya ve Rusya’da yoktur. Latin Amerika’da
1861’e dek sadece Bolivya’da vardı. Afrika’da da sadece dar
bir kadro için Togo’da vardır.

Kısacası, 1999/4483
sayılı yasanın getirdiği izin sistemi, günümüzde hemen hiçbir uygar ve
demokratik ve de gelişmekte olan ülkede yoktur. Olanlarda da geçen yüzyıllarda
tarihe karışmıştır.
Bugün uygar dünyada benimsenen, yargısal güvence dizgesidir. Buna göre
soruşturmayı da kovuşturmayı da yargı yapacaktır. Bu konuda kimseye ayrıcalık
tanınmamaktadır.

Bu durumuyla AB’ye girmek isteyen Türkiye, AB hukukuyla bütünleşmek
şöyle dursun, hızla bu hukuktan uzaklaşmakta; tasarı ise bunun bir örneğini
daha vermektedir. Belçika’nın
181; Bolivya’nın 151; Fransa’nın
142 yıl gerisindedir. 

Sayın Başbakan,

AB’ye girmek isteyen 21.
yüzyıl Türkiyesi’ne yakışmıyor bu tür çağ gerisi düzenlemeler. Yönetimin
saydamlığı, hesap verebilir olması, eşitlik, hukukun üstünlüğü, erkler
ayrılığı, yargı bağımsızlığı ilkeleriyle çatışıyor. Devleti de yargıyı da kamu
görevlisini de küçük düşürüyor.

Buna karşın
iktidarınız, tasarı ile 1983/2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli
İstihbarat Teşkilatı yasasının 26. maddesini bu yasa doğrultusunda
değiştirerek, bu çağ gerisi sistemi şeddeli biçimde pekiştiriyor. Aslında buna
gerek yok. Çünkü 1999/4483 sayılı yasanın maddeleri bu yasadaki boşlukları
doldurmaktadır. Ancak her iki yasada öngörülen ‘izin; ‘denetlenebilen bağımlı
değerlendirme yetkisi’ içindedir. Dolayısıyla aleyhine itiraz edilebilen, izin
verence hukuksal inceleme sonucu gerekçe gösterilmesi zorunlu, denetlenebilen
bir izindir.

Kişilere özgü
kınanası yasal düzenlemelerden de vazgeçin. Hukukun sütunlarından biri olan
‘yasal kuralların kişi dışılığı (gayrişahsiliği) ilkesi’ni çiğnemeyin. İttihat
ve Terakki’nin “Yok yasa, yap yasa” anlayışını reddedin.

Sayın Başbakan,

Hukuk sadece sizin
değil, peygamberlerin bile üzerindedir. Kureyş’ten hırsızlık yapan biri el
kesme cezasına çarptırılınca, aile Hz. Peygamber’in çok sevdiği bir sahabeyi
kendisine şefaat için yollar. Hz. Muhammed şu yanıtı verir: “Sizden öncekiler
şeriata (hukuk, fıkıh) uymadıkları için yok oldular. Kızım Fatıma bu suçu
işleseydi, yine elinin kesilmesine karar verirdim.”

Nizam-ül Mülk’ün bir
özdeyişiyle sözlerimi bitirmek isterim: “İyi sultanlar, bilginlerle düşüp
kalkanlardır. İyi bilginler ise, sultanların kapısına sığınmayanlardır.”

Bu yüzden
‘Aydınlanma’nın iki büyük devlet yöneticisi Kral Büyük (II.) Friedrich ve
Çariçe II. Katerina, sürekli olarak bilginlerle düşüp kalktılar. Geleceğe,
hukuk dahil, çok güzel şeyler bıraktılar.

Bu yüzden Ebu Hanife,
onca zor kullanılmasına ve işkencelere karşın Tağuti sisteme, Abbasi halifesi
Ebu Cafer Mansur’un İslam’a
aykırı fetva isteğine boyun eğmemiştir. Ebu Hanife ticaretle, yoksullukla
boğuşan Spinoza gözlükçülükle uğraşmış, devlet yönetiminde görev almayı
reddetmişlerdir. Seçim sizin… Saygılarımla.[11] 

Burada Sn. Sami
Selçuk’a da sormak gerekiyordu:

İmamı Azam Ebu Hanife’ye, Batılıların bile hayran kaldığı
engin ve adil fıkıh-hukuk bilgisini ve yeni, hatta muhtemel sorunlara çözüm
üretme becerisini kazandıran Kur’ani kuralları ve Nebevi düsturları esas alarak
hazırlanan, çağdaş standart ve ihtiyaçlara da uygun bulunan “Adil Düzen”
programlarını okumaya ve bilimsel tenkit ve tahliller yapmaya cesaretiniz mi,
yoksa Aydınlanmacı masonik felsefeniz mi yetersiz kalmaktaydı?

 

 


Wikileaks
Belgelerinde:

AKP +
CEMAAT + ABD + PKK + İSRAİL İLİŞKİLERİ

 

Herhalde Fetullahcıların “Sızıntı”
Dergisini ima ederek, Barış Pehlivan’la Barış Terkoğlu’nun
hazırladığı “SIZINTI-Wikileaks’te Ünlü Türkler” kitabı, o güne kadar defalarca
ve farklı yayın organlarında yazılanları özetleyip bir araya toplanması ve bir
bütünlük oluşturup okuyucuya sunulması bakımından oldukça yararlıydı.

Şimdi biz de, “Özetin özeti” sayılacak
şekilde o bilgi ve belgelerin bir kısmını okurlarımızın dikkatine sunmaya
çalışacağız. 251 bin 287 adet ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait yazışma, o gece
Wikileaks’te yayınlanmaya başladı. Dünyanın dört bir yanından ABD büyükelçileri
ve konsoloslarıyla yapılan yazışmaların yayınlanması, dünya için artık hiçbir
şeyin eskisi gibi olmayacağını ilan ediyordu.

28 Aralık 1966'dan 28 Şubat 2010'a
kadar olan bir tarih aralığında yapılan yazışmalar, “süper güç”
ABD'nin “yatak odası sırları” özelliğini taşıyordu.

Türk Medyası: Kör, sağır ve dilsiz
davranmıştı!

Belgelerin
yayınlanmasının ardından Türkiye'de merkez medya adeta üç maymunu oynamıştı.
Sosyal medya olmasaydı, belki de halk belgelerde yazılanlardan hiç haberdar
olmayacaktı. Bunun sebebi malum. Amerikalı diplomatlar AKP'li politikacılar
hakkında o kadar ağır ithamlarda bulunuyordu ki, hükümet korkusu yaşayan medya
bu iddiaları yayınlarsa, arpasından olacaktı.

Beyaz Saray’ın itirafı!

Belgelerin
gerçek olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktu, ancak yine de gözler Beyaz
Saraydaydı. 29 Kasım günü Beyaz Saray, yaptığı açıklamayla belgelerin gerçek
olduğunu kabul ederken, “yazışmaların ABD'nin dış politikası anlamına
gelmediğini” hatırlatmıştı. Yayınlanan belgelerin “özel diplomatik görüşmeler”
olduğunun ifade edildiği açıklamada, “Washington'a yapılan saha
bildirimleri doğası gereği samimi bir şekilde yapılır ve genellikle tam
bilgiden oluşmaz. Bir dış politika ifadesini yansıtmaz, aynı zamanda nihai
kararlarımız da değildir,” ifadesi kullanılmıştı.

Fehmi Koru'nun Kovulması

Wikileaks'in
deyim yerindeyse Türkiye'deki ilk “kurbanı” NTV Ankara Temsilcisi
Murat Akgün olacaktı. Başbakan Erdoğan'ın Wikileaks belgeleriyle ilgili yaptığı
ve medyayı hedef aldığı konuşmadan bir gön sonra Murat Akgün, NTV'deki
görevinden alınmıştı. Konuyla ilgili medya sitelerinin yazdığına göre, bu ani
görevden almada Murat Akgün'ün eski ABD Büyükelçisi ve Başbakan Erdoğan'ın
hedefindeki isim olan Eric Edelman'la olan yakınlığı rol oynamıştı.

Ve
asıl bomba Yeni Şafakta patladı. Gazeteciler.com sitesinde Cenk Açık mahlasıyla
yazan ve CİNE 5'in eski medya grup başkanı Levent Gültekin olduğu iddia edilen
yazar, 6 Aralık 2010 tarihinde “Sahi Edelman Yeni Şafaktan ne
istemişti?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Wikileaks belgelerinin ortalığı
kavurduğu günlerde yayınlanan bu yazıda anlatılana göre, Yeni Şafak gazetesinin
ABD'nin Irak işgalinin başlamasıyla birlikte yaptığı haberler ABD
Büyükelçiliğinde rahatsızlık yaratmıştı. Öyle ki, bu rahatsızlık dönemin
Büyükelçisi Eric Edelman tarafından gazetenin yazan Fehmi Koru'ya da
aktarmıştı. Koru, ABD Büyükelçiliğinin bu rahatsızlığını Yeni Şafak içinde
gidermeye çalışmıştı.

Bir
gün sonra, gazetenin yazarı İbrahim Karagül, çok tartışılacak bir makale
yazmıştı. “Edelman benim de kellemi istemişti” başlıklı yazıda
İbrahim Karagül, isim vermeden Fehmi Koru’yu işaret ediyordu.

Türkiye Dünyanın Diline Dolanmıştı

Türkiye
ile ilgili belgelerin ayrıntılarına en çok yer veren yayın, kuşkusuz, Alman Der
Spiegel olacaktı. Dergi, Başbakan Erdoğan'ın İsviçre hesabı iddialarından
AKP'li bakanlara yönelik ağır ithamlara kadar Türkiye ile ilgili Wikileaks'te
yer alan ağır ifadeleri yayınlanmıştı. İsviçre'nin en çok satan gazetesi Blick
ise, İsviçre hesapları ile ilgili şu ifadeleri kullanmıştı: Türk lider Erdoğan
için büyük aksilik… Aslında o, geçen yıl Erdo-öfke (Erdowahn) unvanı almış ve
İsviçre'yi minare yasağı konusunda faşist bir devlet olarak tanımlamıştı. Şimdi
ise malvarlığını İsviçre'ye emanet ettiği ortaya çıkmıştı. Ve bundan da haberi
yokmuş!” Gazete devamında şu ifadeyi yayınlamıştı:
 “Erdoğan'ın
kızgın olduğu görünüyor. Kendini öne atıp malvarlığı ve İsviçre’deki hesaplarla
ilgili iddiaların doğru olduğu ispatlanırsa istifa edeceğini söylüyor. Ama
malvarlığının kaynağını da tam olarak açıklayamıyor. Çocuklarının nasıl olup da
yüksek vergiler ödediği sorusu da hâlâ cevap bekliyor.”

Euronews
ise, Wikileaks'te Türkiye ile ilgili iddialara geniş yer verirken,
“Erdoğan ABD'ye Kızgın” başlıklı haberinde,
“Türkiye ile ABD
ilişkileri, açıklanan belgelerden sonra biraz dumanlı. Başbakan Erdoğan,
kendisinin İsrail'e kini olan göz yumucu bir İslamist olarak tanıtılmasından
rahatsız,”
 ifadelerini kullandı.

Özür diplomasisi, yalan çıkmıştı!

Dünya
belgeleri tartışırken, Wikileaks, Türkiye'nin gündemine bir başka diplomatik
kriz konusuyla taşınmıştı. Belgelerin yayınlanmasının ardından konuşan
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un
kendilerinden özür dilediğini açıklamıştı. Oysa bu yalan çıkmıştı.

Davutoğlu'nun
açıklamasının ardından Radikal yazarı Murat Yetkin, Dışişleri kaynaklarına özür
meselesini sormuş, onlardan şu yanıtı almıştı: “Clinton, ABD belgelerinin
yasadışı yollardan açığa çıkmış olmasından dolayı 'profoundly sorry', yani
derin üzüntü duyduğunu açıkladı. Belgelerin Türkiye'de yarattığı tepki için de
'regret' ifadesini kullandı.” Yetkin'in kaynakları Clinton'un özür
dilemediğini, yalnızca üzüntüsünü bildirdiğini söylüyordu.

“Arşivdeki Atatürk” Gâvurların kıcıklığını
yansıtmaktaydı.

Wikileaks sitesi bilgisayar masaüstleri için
afişler hazırlamıştı. Bunlardan birinde Wikileaks logosu bir arşiv odasını
basıyordu. Açılan kapıdan ışık odanın içine vurmuştu. Odadaki raflarda
klasörlerin yanında kalpaklı bir Atatürk fotoğrafı vardı. Kuşkusuz Atatürk'ün
fotoğrafı Türkiye'yi simgeleyen bir semboldü. Afişte ise “It's time to
open the archieves (Arşivleri açmanın zamanı)” yazıyordu.

Erdoğan’ın
Yabancı Banka Hesapları!?

Wikileaks'in
yayınladığı belgelerde en çok tartışılan konulardan biri, 30 Aralık 2004
tarihli belgede yazılan iddiaydı. Bu iddiaya göre, Başbakan Erdoğan'ın İsviçre
bankalarında sekiz ayrı hesabı vardı.

Bu
iddia, deyim yerindeyse, deprem etkisi yaratmıştı. Öyle ki, liberallerin kalesi
Taraf gazetesi bile bu iddiayı 30 Kasım 2010 tarihinde manşetine taşımak
zorunda kalmış ve haberine “Erdoğan'ın İsviçre'de Sekiz Gizli Hesabı
Var” başlığını atmıştı.

Neden İsviçre Bankaları?

Peki,
Wikileaks belgelerinde geçen ve Erdoğan'ı kızdıran iddia, yani İsviçre
bankalarında gizli hesabı olmak, ne anlama geliyordu? İsviçre dünyanın en
zengin ülkelerinden biri olarak kabul ediliyor. Bankalardaki gizli hesaplarda 2
trilyon doların bulunduğu biliniyordu. CHP Milletvekili Atilla Kart'ın yaptığı
açıklamaya göre de bunun 60 milyar doları aşan kısmı Türklere ait bulunuyordu.

Peki, neden İsviçre bankaları tercih
ediliyordu?

Çünkü
toplam 385 bankanın faaliyet gösterdiği İsviçre bankacılık sistemi, gizlilik
ilkesi üzerine kurulmuştu.

İşte
bu durum vergi kaçakçılığı konusunda İsviçre bankalarını uygun bir yol haline
getiriyordu.

Siyonist
Yahudi diplomatın ABD’ye uyarısı: “Erdoğan'ın Arkasında Duralım!”

Tarih:
20 Ocak 2004. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın Washington'a
gönderdiği kriptoda Başbakan Erdoğan ve AKP hakkında bilgiler bulunuyordu.
“Gizli” sınıflandırılan bu belgenin “Yolsuzluklar” başlıklı
bölümünde şu satırlar yer alıyordu:

“AK Parti'nin iktidara gelişi,
Türk toplumunun yolsuzluklara duyduğu tepkinin bir sonucudur. Erdoğan'ın
kişisel servetini İstanbul Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde rüşvetle elde
ettiği hakkında ortaya atılan iddialar henüz kanıtlanmış değildir ancak Hikmet
Bulduk, Mücahit Arslan ve Cüneyd Zapsu gibi Başbakan'ın bazı danışmanlarının
son zamanlarda ihaleleri etkileme girişimleriyle ilgili olarak hükümete yakın
kesimlerden çok sayıda duyum almaktayız. Akşam'ın Ankara Temsilcisi Nuray
Başaran bize Zapsu'nun kendisine 13 Ocak'ta, Tüpraş'ın özelleştirilmesi ve
Rusya'nın da bulunduğu bir konsorsiyuma devredilmesi olayında Erdoğan'ın ve
kendisinin doğrudan yarar sağladığını söylemektedir. Ayrıca Erdoğan bir gıda
dağıtım firmasının kayda değer miktarda hissesini satın almış ve bu hareketiyle
kamuoyunda büyük tartışmaların yaşanmasına sebep olmuştur.”

Bu
çarpıcı “iddianın” anlamını analiz etmek için Tüpraş'ın özelleştirme
serüvenine mercek tutmak gerekiyordu. Öncelikle, Petrol-İş Sendikası'nın
hazırladığı raporları temel alarak, özelleştirmenin yapıldığı 2003 yılında
Tüpraş’ın değerini anlatalım:

-Türkiye’nin
500 büyük sanayi kuruluşu listesinin birinci sırasında yer alıyordu. Ortadoğu
ve Orta Avrupa’nın en büyük Avrupa’nın ise 7. büyük rafinesi sayılıyordu.

-Türkiye’deki
rafineri kapasitesinin yıllık toplamı 32 milyon tondu. Bunun 27,6 milyon tonu
Tüpraş’a ait bulunuyordu.

-2003’te
23,95 milyon ton petrol ürünü satışı gerçekleştiriliyordu. 14,3 milyar dolar
ciro, 328 milyon dolar net kâr elde ediliyordu.

Hazineye
8,6 milyar dolar vergi ve fon ödemesi yapılıyordu.

-Türkiye'nin
yıllık vergi ve fon gelirinin %20'sini tek başına karşılıyordu.

ABD
Abdullah Gül'e Nasıl Bakmaktaydı?

Peki,
ABD belgelerinde Dışişleri Bakanlığı'ndan Cumhurbaşkanlığına yükselen Gül'ün
çıkışı nasıl yer alıyordu?

16
Kasım 2002 tarihli belge, Abdullah Gül'ün AKP'nin ilk hükümetini kurmak üzere
yetkilendirildiği tarihte ABD Büyükelçiliği Baş müsteşarı Robert S. Deutsch
tarafından kaleme alınıyor ve Büyükelçi Pearson'ın onayıyla Washington'a
gönderiliyordu. Belge, henüz milletvekili olamayan AKP lideri Erdoğan'ın Gül'ün
Çankaya'ya çıktığı sırada AKP'nin acil eylem planını basın önünde açıklamasını
manidar buluyordu. Erdoğan'ın, böylece iplerin kimin elinde olduğunu gösterdiği
anlatılıyordu.

Aynı
belgede Gül ile ilgili olarak şu tespit yapılıyordu: “Gül, uzun süredir Ankara
Büyükelçiliği'nin yakın ilişkide olduğu kişilerden biridir. Amerikan zihniyeti
ve ABD'nin dış politika öncelikleri konusunda mükemmel bir 'kavrayışa'
sahiptir.''

9 Mayıs 2007 tarihli ABD'nin Ankara Siyasi
Müsteşarı Janice G. Weiner söz konusu telgrafta önemli bir iddiayı da dile
getiriyordu. Buna göre hükümetin, 27 Nisan 2007'de Genelkurmay'ın yaptığı
açıklamaya karşı sert cevabını Abdullah Gül kaleme alıyordu. Belgede Gül ile
görüşen gazeteciye dayanarak Gül'ün Erbakan'dan ayrı bir çizgisinin olduğu, Fazilet
Partisi'nden kopuşun haritasını Gül'ün oluşturduğu, Erdoğan'ın AKP içinde
gerçekten saygı duyduğu tek ismin Gül olduğu da iddia ediliyordu.

Abdülkadir
Aksu Kimlerin Adamıydı?

Kuşkusuz,
Wikileaks belgelerinde en ağır ifadeler eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu hakkında kullanılıyordu. Önce Abdülkadir
Aksu’yu biraz tanıyalım.

Aksu,
AKP’den önce de uzun yıllar boyunca siyasetin içinde olmuş gizemli bir insandı.
Sağ kökenli partilerin hemen hepsinde görev alan Aksu, ANAP döneminde 1989-1991
yılları arasında; AKP hükümetinde ise 2002-2007 yılları arasında İçişleri
Bakanlığı yaptı. Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nde de siyaset yapan Aksu son
25 yıl boyunca neredeyse kesintisiz olarak çeşitli partilerin Diyarbakır ve
İstanbul milletvekili yapılmıştı.

Abdülkadir Aksu’nun AKP içinde önemli bir
özelliği ise, devleti bilen bir isim olmasıydı. 1973 yılından 1987 yıllarına
kadar kaymakamlık, valilik, emniyet müdürlüğü yapmıştı. Aksu, Diyarbakır’a
sonradan yerleşen Arnavut bir aileden geliyordu. Dedesi Diyarbakır’a gelince
Kürt Cemil Paşa’nın damadı olmuş, böylece Aksu’yu her dönem Diyarbakır
milletvekili yapan karışım ortaya çıkmıştı. Kısacası, Aksu’nun bir yanı gayri resmi olarak Kürt, öbür yanı resmi
olarak devletti. Hep düzene uyan, liderine biat eden bir isimdi Aksu. Düzene
hiç karşı gelmemiş Aksu, Vecdi Gönül ve Cemil Çiçek ile beraber, AKP'nin
devletle hep uyumlu çalışmış kanadını temsil ediyordu.

Suikastlar
Hep Aksu’nun Döneminde Yaşanmıştı!

Prof Dr. Muammer Aksoy, Çetin Emeç,
Turan Dursun, Hiram Abas, Bahriye Üçok, Mustafa Güngör, Necip Hablemitoğlu,
Rahip Santoro, Danıştay Saldırısı, Hrant Dink suikastları ve son olarak Zirve
Yayınevi katliamına kadar uzanan siyasi cinayetlerin tamamında İçişleri
Bakanlığı görevinde bulunan Aksu, bu cinayetlerin faillerini bulma konusunda
eksik kaldığı için kamuoyunda çok eleştirilip, cinayetleri ciddiye almadığı
için suçlanmıştı. Malatya Zirve Yayınevi'nde işlenen misyoner cinayetleri
sonrası Aksu’nun gazetecilere gülerek açıklamada bulunması da dikkatlerden
kaçmamıştı.

Fetullah
Gülen’in ABD Macerası!

Fethullah Gülen, 1999'dan beri ABD'de
yaşıyordu. Gülen turist vizesiyle gittiği ABD'de, 9 yıl sonra, yani 2008
yılında sürekli oturma ve çalışma iznine, yani Yeşil Kart'a sahip olmuştu.
Ancak “bu sürecin Gülen cemaati için oldukça sancılı geçtiği” söylenerek,
Cemaate yönelik CIA himayesi gizlenmeye çalışılıyordu.

Öyle ki, Gülen'in avukatları bu
süreçte ABD İçgüvenlik Bakanı Michael Chertoff ile FBI Başkanı Robert
Mueller'den güya şikâyetçi olmuştu. Özellikle ABD Vatandaşlık ve Göçmen İşleri
Dairesi'nin Gülen'in yeşil kart başvurusuna başta verdiği ret kararı cemaati
zor duruma sokmuştu.

Cemaatin yıllara varan yeşil kart
mücadelesi sadece ABD'de yürütülmüyor, Türkiye'de de yoğun bir lobi çalışması
yapılıyordu. Örneğin, 2005 yılında 3 üst düzey Türk polisi ABD'nin İstanbul
Başkonsolosluğu'nda görevli FBI temsilcisine (legat) gidiyor ve Fethullah Gülen
için bir istekte bulunuyordu.

ABD'nin İstanbul Başkonsolos Vekili
Stuart Smith Washington'a gönderdiği 4 Ağustos 2005 tarihli kriptoda yazdığına
göre;3 üst düzey Türk polisi, Fethullah Gülen'in yeşil kartı için FBI'la
ilişkiye geçiyor ve yardım etmesini istiyordu.

CIA Gülen'e Kefil Olmuştu!

ABD İçişleri Bakanlığı adına savunmayı
savcılar Patrick Meehan ve Mary Catherine yapıyordu. Yeşil kart başvurusunun
reddedilmesinin gerekçeleri arasında en çarpıcı bölüm cemaatin finansal
gücüydü. Çünkü savcılar cemaatin 25 milyar dolarlık bir güce sahip olduğunu
söylüyor ve bu finansmanda CIA'in katkısı olduğunu düşünüyordu. Cemaatin
avukatları ise Fethullah Gülen'in yeşil kart alması gerektiğine dair sundukları
verilere birçok referans mektubu ekliyordu. Aralarında eski CIA Türkiye Masası
Şefi Graham Fuller, eski CIA Analiz Bölümü Direktörü George Fidas, eski ABD
Büyükelçisi Morton Abramowitz gibi birçok kritik isim Fethullah Gülen için
olumlu referans mektubu veriyordu.

TSK'da
Atlantikçiler ve Karşıtları

Wikileaks belgeleri, TSK içindeki
ayrışmayı göstermesi bakımından önem taşıyordu. Bu konudaki 18 Nisan 2003
tarihini taşıyan ABD Ankara Büyükelçisi Robert Pearson imzalı bir belge,
TSK'daki hizipleşmeyi konu ediniyordu. Belgede, TSK içindeki bölünmenin ve üst
rütbeliler arasındaki gerilimin geçmişteki herhangi bir dönemden çok daha
görünür bir halde olduğundan söz edilirken, bu durumun ABD için önem taşıyan
operasyonel konularda gecikmeye neden olabileceği endişesi dile getiriliyordu.
Kriptoda çoğunluğu hükümete yakın olduğu anlaşılan isimler TSK'yı şöyle
anlatıyordu:

“Bu
kişiler, tutarlı biçimde hizipçilikle parçalanmış ve ABD'ye karşı daha önce görülmedik
derecelerde abartılı bir şüphe hissi besleyen bir Türk Genelkurmayı tarif
ediyorlar.”

Wikileaks belgelerinde Genelkurmay
içindeki üç ana hizip şöyle sınıflandırılıyordu: Birincisi, Türkiye'nin
stratejik çıkarının, ABD ve NATO ile sıkı bağları sürdürmekte olduğunu, istekli
olsa da olmasa da kabul eden 'Atlantikçiler'. İkincisi, ABD ile bağları
sürdürme ihtiyacına öfkelenen, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan, kimseye
güvenmemeyi (Irak topraklarında kurulacak bağımsız bir Kürt Devleti'ni destekleme
niyetinden emin oldukları ABD de buna dâhil) yeğleyen ve Kemalist devletin
tavizsiz biçimde korunmasında ısrar eden katı 'Milliyetçiler'. Üçüncüsü de,
'Avrasya' konseptinin, Rusya'nın hâkimiyetindeki tabiatını kavramaksızın, uzun
zamandır ABD'ye bir alternatif arayan ve Rusya'yla ya da Rusya ile İran'ı veya
Rusya ile Çin'i içine alan iyi tanımlanmamış bir gruplaşma ile daha yakın
ilişkiler kurmayı düşünen 'Avrasyacılar'.” Söz konusu ayrışmanın gerçeği
yansıttığı, 2003'ten beri yaşanan gelişmelerle de doğrulanıyordu.

Zorunlu Yatak Arkadaşlığı

Pearson,
çeşitli kaynaklara dayanarak ordunun bundan sonraki yolunu Washington'a şöyle
rapor ediyordu: Büyükelçiyle konuşan Faruk Demir'e göre şahin generaller
Özkök'ü ya istifa etmeye zorluyor, ya da AKP'ye karşı sertleşmesini istiyordu
Hava Tümgeneral Suphi Acar ise ordu içinde bir kırılma yaşanmasını
beklemediğini, bunun yerine Özkök'ün emekliliği gelen komutanları emekli ederek
bir değişim gerçekleştireceği Pearson'a ifade ediyordu. Acar, Özkök'ün bir
yılda orgenerallerin yüzde 80'ini değiştirme imkânının olduğunu elçiye
söylüyordu. Gerçekten de 2003 Şûra'sında Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent
Alpkaya, Hava Kuvvetleri Komutanı Cumhur Asparuk, 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan,
3. Ordu Komutanı Taner Akbaş ve MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç yaş
haddinden emekliye ayrılıyordu. 2004 yılında ise Jandarma Genel Komutanı Şener
Eruygur, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, 3. Ordu Komutanı Oktar Ataman
emekli ediliyordu.

O
günden itibaren gelişen strateji, orduyla Hilmi Özkök garantörlüğünde ilişki
kurmaktı. Erdoğan, Özkök liderliğinin gün geçtikçe ordunun dönüşümü anlamına
geleceğini biliyordu. Pearson, bu stratejiyi belgede şöyle ifade ediyordu:
“Başbakan Erdoğan, AKP ile ordu arasındaki gerilimleri kışkırtmak isteyenleri
kamuoyu önünde azarlıyordu.

1 Mart Tezkeresi ve AKP içinde
Kemalist İttifak

Konuya
ilişkin bir diğer Wikileaks belgesi, Robert Deutsch’la ABD AnkaraBüyükelçiliği’nden gönderilen 28 Şubat 2003 tarihli telgraftı; konu ise yine
tezkere oluyordu. Deutsch, Kemalistler ile Bülent Arınç'ın tezkereye karsı bir
ittifak yaptıklarını söylüyor ve tezkereye ilişkin kulis tahminlerini de
yazıyordu. Buna göre, Amerikalıların görüştüğü 
Hasan Celal
Güzel ve MHP'li Şevket Bülent Yahnici tezkerenin geçeceğini düşünüyordu. Aynı
telgrafta, Gülen Cemaatine yakın işadamı Mustafa Güney'in bir tespiti de ver
alıyordu. Bu tespite göre, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök-Başbakan Abdullah
Gül ekseni tezkereyi desteklerken, Genelkurmay İkinci Başkanı
Büyükanıt-Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ekseni tezkereye şüpheyle yaklaşıyordu.

Kısacası 1 Mart sürecindeki ABD belgelerinde,
soğuk duş etkisi yaratan tezkerenin reddinin sorumluluğu orduya ve Kemalist
devlet bürokrasisine yıkılırken, tezkerenin geçmesi için tüm siyasi prestijiyle
kumar oynayan Erdoğan ve Gül takdir ediliyordu. 1 Mart tezkeresinin reddi,
belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, ABD'nin Türkiye içinde yeni ittifaklar
aradığının ikna edici karinesi olmuştu. Ordu ve Kemalistler ABD'nin yeni
siyasal yönelimlerine engeldi; AKP ise bu politikayı kolaylaştırıyordu.

1
Mart tezkeresinin reddinin ardından, Türkiye ile ABD ilişkilerinin her zamanki
gibi olmayacağı aşikârdı. Tezkerenin reddinden sorumlu tutulan TSK’ya
yaptırımlar ardı ardına geliyordu. 4 Temmuz 2003'de, 11 askerin Süleymaniye'de
kafasına çuval geçirilmesi ABD yaptırımlarının zirvesiydi, ancak ilki değildi.

Önce
22 Nisan'da Kerkük'te Türkiye'den giden insani yardım konvoyuna koruma sağlayan
Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndan bir tim ABD askerleri tarafından gözaltına
alınmıştı. Ertesi gün tim sınırdışı edildi. Yaşananların bir kriz olduğu
ortadaydı. ABD'nin net bir mesajı vardı. TSK'yı Kuzey Irak'ta istemiyordu. TSK
mensuplarına yapılan muamelenin anlamı buydu.

İlk
belge 22-24 Mart 2005 tarihlerinde Türkiye'yi ziyaret eden ABD'nin Avrupa Deniz
Kuvvetleri Komutanı ve NATO Müşterek Kuvvet Komutanı Michael MuIIen'in Özkök
ile görüşmesini ele alıyordu. Mullen bu ziyareti esnasında aralarında
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün de olduğu bir dizi isimle görüşmüştü.
Edelman tarafından kaleme alınan belgede Hilmi Özkök, 1 Mart tezkeresinin
reddedilmesini “Parlamenter bir kaza” olarak değerlendiriyordu.
Özkök, Mullen'e bu kararın iki ülke ilişkilerine gölge düşürmemesi temennisinde
bulunuyordu. Özkök, tezkere kararına rağmen Türkiye'nin ABD'yi Irak’ta
desteklediğini söyleyerek bardağın dolu tarafına dikkat çekiyordu.

ABD’de Ergenekon’un ters Tepme Kuşkuları!

Jeffrey'in Balyoz Davası için yaptığı
“Delil yetersizliği nedeniyle mesele hükümet açısından ters tepebilir.
Ergenekon soruşturması gibi uzun süreli davaların güven vermediği ve laik
muhalifleri sindirme operasyonu olduğu yönündeki fikirleri
kuvvetlendirebilir,” yorumu da dikkat çekiyordu. Gerçekten de iddia olunan
Balyoz Planı içinde 2003 yılından sonra gerçekleşen pek çok olgunun sıkıştırılması,
savcılığı yeni delil arayışına itiyordu. İsimsiz bir ihbarla 7 Aralık 2010’da
Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'ne baskın düzenleyen Savcı
Fikret Seçen, bu odanın döşemesinin altında bulduğu yeni dijital verilerle
tutuklama dalgasını genişliyordu.

Wikileaks belgesinin ortaya çıkmasının
ardından kamuoyunda Jeffirey’e Balyoz tutuklamaları için tatmin edici kanıtın
olmadığını söyleyen Meclis Başkanı'nın kimliği tartışılmaya başlanmıştı. Söz
konusu tarihte görevdeki Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin'di. AKP'li eski
başkanlar ise Bülent Arınç ve Köksal Toptan’dı.

Anti-Amerikancılar susturulmalı, ama
“Milli Çözüm”cülere kan kusturulmalıydı!

Gizli ABD belgelerinin ortaya
çıkmasıyla, Amerikalıları en çok kızdıran gazetecilerden birisi de Can
Dündar’dı!..

Şöyle anlatalım: Türkiye'nin Irak
Savaşı'nda nasıl bir politika izleyeceğinin tartışıldığı günlerde, Milliyet
yazarı Can Dündar, 18 Ocak 2003'den başlayarak önemli haberlere imza atmıştı.
18 Ocak 2003 tarihli “İlginç Flört: ABD-PKK Görüşmesi” başlıklı yazısında
Dündar, ele geçirdiği bir belgeye dayanarak, ABD Dışişleri yetkilileri ile PKK
Başkanlık Konseyi arasında görüşmelerin olduğunu ve bu görüşmelerde PKK ile
ABD'nin mutabakata vardıklarını iddia ediyordu. Dündar, 19 Ocak'ta Kuzey Irak'ta
federasyon oluşumu için pazarlık yapıldığını yazarken, 21 Ocak'ta ABD ile
PKK'nın 6 kez görüştüğünü ileri sürüyordu ve bu bilgiyi görüşmelere aracılık
eden Davut Bağıstani'ye teyit ettiriyordu.

Asıl bomba 23 Ocak günü patlayacaktı.
Can Dündar o gün PKK-ABD görüşmelerini TSK'dan üst düzey bir askerden aldığı
bilgilerle de doğruladığını yazarken, Davut Bağıstani'nin gönderdiği çok önemli
bir fotoğrafa da yer veriyordu. Fotoğrafta Bağıstani ile beraber PKK Başkanlık
Konseyi üyeleri Nizamettin Taş, Halil Ataç, Ali Haydar Kaytan, Dursun Ali ve
ABD'li bir asker yetkili bulunuyordu.

Aynı gün ABD'nin Ankara Büyükelçisi
Robert Pearson, NTV'ye çıkarak PKK ile görüşme iddialarının iğrenç bir yalan
olduğunu söylüyordu Pearson bağırırken elinde Milliyetin haberini sallıyordu.
Dündar ise aynı programa bağlanarak Pearson'ın çıkışını “suçüstü
yakalanmış olmanın paniği” olarak yorumluyordu..

Ama Milli Çözüm Dergisini susturmak
üzere İsrail Büyükelçiliği ve ABD yetkililerinin özel ricalarıyla açtırılan
tazminat ve ceza davalarına, nedense hiç değinmiyordu.

Ankara'da
Gizli ABD Hücresi Bulunmaktaydı!

Wikileaks
belgeleri içerisinde ABD ile Türkiye arasında sıkça sözü edilen istihbarat
paylaşımına ilişkin belgeler de bulunuyordu.

5
Kasım 2007 tarihinde Beyaz Saray'da gerçekleşen Erdoğan-Bush görüşmesinin
ardından aynı ay içinde Ankara koordinasyon Direktörlüğü ve Ortak İstihbarat
Füzyon Hücresinin kuruluşu belgelere de yansıyordu. Ankara'da kurulan
istihbarat hücresi, Irak'tan havalanan insansız casus uçağı Predator’un
topladığı istihbaratları ve görüntüleri Genelkurmay’a iletiyordu.

MQ-1
Predator, RC -135 Rivot Joint, EP-3 Aircraft, RQ 4 global Hawk, U-2 İmagery
tipi uçaklar Kuzey Irak’taki PKK varlığı hakkında topladığı istihbaratı TSK ile
paylaşıyordu Türk Hava Kuvvetleri ise bu istihbarata dayanarak PKK'ya operasyon
düzenliyordu. 2008 yılında Washington’a gönderilen kriptolarda dönemin
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un sistemden oldukça memnun olduğu
anlatılıyordu.

4
Ocak 2008 tarihli kriptoda, 16-26 Aralık 2007 tarihinde istihbarat desteğiyle
gerçekleşen sınırötesi operasyon ele alınıyor. 33 PKK hedefine 4 hava
saldırısının düzenlendiği bilgisi verilirken, Türkiye'nin 150 PKK'lının
öldürüldüğünü söylemesine rağmen “gerçek rakamın 10 civarında olduğunu
düşünüyoruz” ifadeleriyle elçiliğin iddiası yer alıyordu.

“İsrail’le Metres İlişkisi” saptaması

Belgede AKP'nin İsrail'e dönük
yüzlerinden Vahit Kirişçi ile yapılan görüşmenin notları da yer alıyordu.

Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Dairesi
Başkanı Sedat Önal da Kirişçi'ye katılıyordu. İsrail ile ilişkileri
“Türkiye'nin Ortadoğu politikasının iki temel direğinden biri” olarak
tanımlayan Önal, Ankara'daki hiçbir hükümetin Türkiye ile İsrail arasındaki
bağları tek başına kesemeyeceğini söyleyerek hayli iddialı ifadeler kullanıyordu.

Belgede görüşme yapılan İsrail Büyükelçiliği Başmüsteşarı
ise: “Türkiye'den zaman zaman yükselen yüksek dozlu İsrail karşıtı açıklamaları
nasıl değerlendirdiklerini ABD'li diplomata şöyle anlatıyordu: “Bize, İsrail'in
ilişkinin bu yönünü kabullendiğini ve bunun ne anlama geldiğini açıkladı. “Türk siyasetçileri içerideki izleyicilere
oynuyorlar. Onlar bağırıp çağırıyor ve biz de onları affetmeyi tercih edip
yaptıklarını görmezden geliyoruz. Önemli olan, bu ilişkiyi elimizden geldiğince
iyi bir şekilde sürdürebilmek.”
ABD'li diplomat da yorum bölümünde bu
tespiti doğrulayarak “İsrail çoğu
zaman Türklerin taşkınlığı karşısında, yutkunmak ve cesur bir çehreyle karşılık
vermek zorunda kalıyor. Ve yanlış bir adımın bütün bir ilişkiyi geriye götürme
olasılığı konusundaki hata marjı çok dar olabiliyor,”
ifadelerine yer
veriyordu. Gerçekten de bu yaklaşım, yaşanan son kriz dâhil İsrailli
politikacıların Erdoğan'ı ısrarla görmezden gelmesini doyurucu bir şekilde
açıklıyordu.

 

 


TARİHİN EN BÜYÜK
İNKILABI

 

 

 

 

 

FETULLAHÇILARIN
İRAN KIŞKIRTMASI VE

YAKLAŞAN
TÜRK-AMERİKAN SAVAŞI

 

“İbrahimi Dinler” safsatasıyla ve diyalog
kılıfıyla, Siyonist Yahudiler ve Haçlı Hıristiyanlarla dayanışma ve kaynaşma
edebiyatı yapan Fetullahçılar, şimdi Şii-Sünni kamplaşmasını kışkırtıp Suriye
ve İran’a saldırıya fetva hazırlıyordu.

Bu talihsiz gelişmeler üzerine, İran Ankara
Büyükelçiliği Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’ya ağır bir
mektup yazıp uyarmak zorunda kalıyordu.

Bir zamanlar İran devrimi taraftarlığı ve
Humeyni yandaşlığı ile öne çıkanlar, şimdi hepsi birden AKP ve ABD yalakalığına
başlıyor ve birden bire İran’ın Şiiliğini hatırlıyordu.

Fetullah Gülen’in en
yakın adamı olarak bilinen Hüseyin Gülerce’nin 4 Mayıs 2011 günü Zaman
Gazetesi’nde yaptığı değerlendirmede Şii-Sünni kamplaşmasının tehlikelerine
dikkat çekerken şunları söylüyordu:

Saddam’ı
İran’a karşı silahlandıran, sonra da yalanlarla beslenmiş eften püften
bahanelerle Irak’ı işgal eden 1 milyon Müslüman’ın ölümüne yol açan Amerika,
şimdi Büyük Ortadoğu Projesi ile satranç tahtasında yeni hamleler yapıyor.
Mısır, Libya, Tunus, Yemen, Suriye şu anda bir belirsizliğin cenderesine
sıkışmış durumda. Kanlı mezhep savaşları, yüzyıl boyunca Avrupa’da olurdu.
Bugün de İslam dünyasında en büyük tehlike mezhep çatışmalarıdır. İslam
coğrafyasının, Sünni-Şii ayrılığına zorlandığını görmemek için uzayda bir
yerlerde yaşıyor olmak gerekir. Türkiye, bu oyunun dışında olamaz. Güneydoğuda,
tahrikçilerin “Mısır gibi, Suriye gibi sivil direniş çağrısı” yapmaları kendi
akıllarının eseri değildir. Çünkü tek bir satranç tahtası var…”

Ama bundan bir yıl sonra
aynı Gazetede Ali Bulaç şunları yazıyor ve İran’ı “Şiilik taassubuyla”
suçluyordu:

“Yeni
gelişen bölgesel ve küresel durumda herhangi bir İslam ülkesi üç seçenekten
birini esas alarak bir dış politika tayin edebilir: Ya salt kendi ulus çıkarı
adına, yahut uluslararası büyük bir gücün partneri olarak veya İslam dünyası
adına. Ulusal kimlik ideolojisi, kültürel değerler, mezhep, etnisite, tarih ve
coğrafya gibi unsurlar sadece destekleyici mahiyette enstrümanlar hükmündedir.

Bu
kombinezonda birbirleriyle rekabet ediyormuş gibi görünen -ve aslında rekabet
edip birbirleriyle savaşmaları istenen- Türkiye ve İran, ortak özellikler arz
etmektedirler:

1)
Her iki devlet henüz ulus-devlet kimliklerini aşabilmiş değildirler. 1979-1989
döneminde İran'da “İslam için İran” adı verilen İmam Humeyni doktrini
geçerliydi; Rafsancani'nin başa geçmesinden sonra “İran için İslam”
doktrini benimsendi. Bu, sistemin “İslam”dan “ulus devlet”e
kayışı demekti. “Ulus devlet refleksi” İran söz konusu olduğunda
Müslüman halklarda “İran acaba milli çıkar peşinde mi koşuyor?”
sorusunun uyanmasına sebep olup, İslam Devrimi'ne olan desteği azaltıyor.
Türkiye söz konusu olduğunda Türkiye, kendi Kürt sorununu çözme aczi içinde
kıvrandığından hem bölgesel sorunların çözümünde umut olamıyor, hem İran'a
ilişkin soru Türkiye için de vârid oluyor.

2)
Türkiye ve İran, bölgenin ortak paydası ve mutlak doğru değeri olan İslam'ı
referans alacaklarına İran, giderek Şiiliği öne çıkarıp kendini Sünni dünyadan
uzaklaştırıyor; Türkiye de “1 tam laiklik-yarım Sünnilik” yaparak,
“Şii İran”a karşı 1,5 karışık “laik-Sünni ideoloji”yle
mukavemet etmeye çalışıyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri “Ya Sünni
Türkiye!”, Batı “Mr. Laik Türkiye!” diye sesleniyorlar. Oysa
bölgenin ve dünyanın genel gidişi ne Sünnilik ve Şiilik, ne laiklik yönündedir.
Bu süreçte Türkiye de, İran da kendilerini zamana karşı anakronikleştiriyorlar.

3)
Her iki ülke, salt bağımsız veya potansiyeli yüksek İslam ülkelerini harekete
geçirmekten çok, bölgesel sorunlarda dünyanın küresel güçlerine, onların
etkileyici patronajlıklarına başvurmayı tercih ediyorlar. İran, Rusya ve Çin'e
güveniyor; Türkiye Batı'ya ve ABD'ye. Suriye örneğinde açıkça gördüğümüz şu:
Eğer söz konusu küresel patronajlıklar olmasaydı; Türkiye ve İran -Mısır'ı da
yanlarına alıp- kendi aralarında bir çözüm arama iradesini gösterebilselerdi,
ne Suriye'de bunca kan akardı ne bölge bundan 20 sene önceki kutuplaşmaya
dönerdi.

Her
iki ülkenin ideallerini unutmuş reel politikacıları, mezhep nefretiyle yanıp
tutuşan mutaassıp şahinleri ve postmodern sömürge edinme peşinde koşan ulusal
maceraperestleri var. Eğer son sözü bunlar söylerse, iki ülke dâhil Daru'l
İslam'ın tamamı yeni küresel güçlerin av sahası olur.”
[12]

Aynı süreçte Milli
Gazete’den Ebubekir Sifil de “İran’ın Şiilik damarıyla hareket ettiğini ve
Suriye’ye müdahale edilmesi gerektiğini” savunuyordu:

Sağduyunun sesi

Suriye
olayları İran'ın bölgeye ve İslam Dünyası'na yönelik siyaseti için turnusol
kâğıdı oldu adeta. Biz İran'ın itikadî/mezhebi yayılmacılık politikası
izlediğini, hatta mezhepçiliğin İran'ın dış politikasının temelini teşkil
ettiğini söyledikçe aramızdan birileri bizi mezhepçilikle, dar görüşlülükle,
emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekle ithama devam etti. Oysa her şey o kadar
açık ki!…

Timetürk
muhabiri Mustafa Öztürk, Lübnan'daki Hizbullah örgütünün ilk genel sekreteri
Subhi e-Tufeylî ile bir mülakat yapmış ve et-Tufeyli, gerek İran'ın gerekse
Hizbullah'ın şimdiki yönetiminin politikaları hakkında son derece önemli
açıklamalarda bulunmuşlardı:

“(…)
Suriye Rejiminin yönetimi kendi isteğiyle bırakacağını düşünmüyoruz. Şüphesiz
tüm gücüyle yönetimde kalmanın mücadelesini verecektir. Suriye rejimi, Alevi
mezhebine mensup kitlelere; ben sizi korumak için varım, sizde beni koruyun ki
sizi korumayı sürdürebileyim demektedir. Gerçekte koruduğu tek şey
sistemleştirdiği güç dağılımıdır. Herhangi bir mezhebi önemsememektedir.

“(…)
İran yönetimi ve bölgedeki Hizbullah gibi, Emel hareketi gibi siyasi
müttefikleri, Suriye halk devrimi sürecinde Şam yönetiminin yanında duran bir
siyasi tavır sergiliyor. Çünkü Suriye yönetimi Sünni bir yönetim değildir.
Dolayısıyla tabir yerindeyse mezhepsel bakış açısıyla dost addedilen bir
yönetimdir. Ne yazık ki olayı Şii-Sünni çatışması dâhilinde değerlendirmek
durumundayız.”
[13]

İran Ankara
Büyükelçiliği’nden Zaman Gazetesi’ne sert mektup: 'Zaman’ın, İsrail'den daha
Siyonist!' olduğu vurgulanıyordu:

İran
Ankara Büyükelçiliği’nden Zaman Gazetesi’ne gönderilen yazıda: “Zaman’ın
yayınlarının, artık Siyonist ve Amerikan medyasının, İran İslam Cumhuriyeti’ni
Türkiye’deki karalama faaliyetlerine gerek bırakmadığı” vurgulanmıştı.

İran
Büyükelçiliğin Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’ya gönderdiği
mektupta, “Zaman’ın 24 Nisan 2012 tarihli sayısında bir kez daha İran İslam
Cumhuriyeti aleyhinde kasıtlı iftiralara yer verildiği belirtilerek,
“gazetenizin İran karşıtı bir yaklaşım sergilemesi ve Türk kamuoyunda komşu bir
ülkeye karşı kötümser bir atmosfer oluşturarak mezhep ve ırklar arası çatışmayı
körüklemesi iyi niyete ve dürüstlüğe aykırıdır” açıklaması yapılmıştı.

Mektupta kısaca şunlar
yer almaktaydı:

“Zaman
Gazetesi’nin Siyonizm’e uşaklık ettiği” hatırlatılmıştı.

“Zaman’ın
ABD’nin yörüngesinde yayın yaptığı” değerlendirmesi vardı.

“Mezhepçilik
yaptığı ve İslam’ın içinde fitne çıkarmaya çalıştığı” yazılmıştı.

“Müslüman
ve komşu bir ülkeye hasımlık yapıldığı, Siyonist ve ABD basınının bile bu kadar
azgınlaşmadığı” vurgulanmıştı.

“Zaman
Gazetesini satın alan sözde mütedeyyinlere bu tabloyu armağan ediyoruz!”
denilen mektupta: “Hoşgörü yalan, nefret gerçek!” ifadeleri yer almıştı.

Zaman Gazetesi’nde
İran’ı suçlayan Ali Bulaç, Milli Gazete’den Gökçen Göksal’a daha farklı şeyler
anlatıyordu:

“Dört ülkeyle aynı anda savaşa girebiliriz”
diyen Ali Bulaç AKP iktidarını neden uyarıyordu? Yoksa Siyonist merkezlere:
“Milli Türkiye tuzaklarınızın farkında, yeni tedbirler alın” mesajı mı
veriyordu? Çünkü bir zamanlar: “Eğer Ayasofya aslına döndürülecekse, o zaman
kiliseye çevrilmelidir!” diyecek kadar genlerini deşifre eden Ali Bulaç’tan her
şey bekleniyordu.

“Uzun
zamandan beri Batı, özellikle küresel ekonomik bir güç olarak ABD, Ortadoğu'da
bir değişim arzu ediyor. Fakat bunu nasıl yapacaklarına ilişkin hem görüş
ayrılıkları hem de belli bir görüşte olanlar içinde de bir tereddüt söz konusu.
Genellikle iki görüş ortaya atılıyordu. Ortadoğu'da demokraside iç dinamiklerle
gelmez, dolayısıyla bu bölge “entegre edilmemiş bir boşluğu” ifade
eder. Boşluğu sisteme entegre etmek için yaratıcı kaos fikrini ortaya attılar.
Yani Ortadoğu ülkelerinde bir kaos oluşturarak taşları yerinden oynatmak.
Ortadoğu'yu dağıtmak, hallaç pamuğu gibi atmak. Sonra bu dağılmış, parçalanmış
yapılar küresel bir 'nazım güç' (Siyonizm) tarafından yeniden yapılandırılacak.
İşte bunun için de işgal doktrini temel alındı. Yani askeri işgallerle mevcut
yapıların dağıtılması. 2003 yılında Irak'la başlayan ve daha öncesindeki
Afganistan işgali bunun bir parçasıdır.”
(BOP bu projenin adıdır ve Sn. Recep T. Erdoğan bu
Siyonist projenin eş kâhyasıdır. M.Ç.)

Tabi
bölgeyi domine edebilecek durumda olan 3 ana aktör var: Türkiye, İran ve Mısır.
İran hedef tahtasında, Batıya karşı cepheden tavır alıyor. Batıyla özellikle
ABD ile çatışma halinde görünüyor. Dolayısıyla İran'ın doğrudan partner aktör,
değiştirici bir güç olarak kullanılması düşünülmedi.

İran,
ABD ve İsrail'e karşı tavır aldıkça büyüyor. Bölgede patronaj durumuna geçiyor.
Çünkü bütün Ortadoğu ve İslam dünyasının ana problemi yani bütün sorunların
merkezi Filistin sorunudur. Sizin Filistin sorununda nerede durduğunuz sizin
bölge politikanızı ve geleceğinizi tayin eden en önemli faktördür. Eğer
İsrail'den yanaysanız sizin bölgede alacağınız tutum ABD ve körfez ülkeleri,
yani Batı yanında olur.

Türkiye
ise açıkça Batı ülkelerinin yanında yer alıyor. NATO ülkesidir ve NATO ile
beraber hareket ediyor. AB üyelik sürecini takip ediyor, ABD ile model
ortaklığı bulunuyor. Bu üç parametre; NATO üyesi olması, AB üyelik sürecine
uyması ve ABD ile model ortaklığı bulunması Türkiye'yi Batının yanında
konumlandırıyor. Kendi başına hareket eden bir ülke değildir tabi. Türkiye
Özal'dan bu yana Batı dünyasını şuna ikna ediyor: Siz burada çok kaba yöntemler
kullanıyorsunuz, kaos yaratıyorsunuz, düşman kazanıyorsunuz, yanlış yapıyorsunuz.
Biz sizin dostunuzuz ve müttefikiniziz. Bizi kendi yöntemlerimizle baş başa
bırakın, çünkü biz bu bölgenin dilini daha iyi biliyoruz. 400 sene bu bölgede
hükümran olduk, bölge insanlarıyla bizim akrabalık bağlarımız var. Biz sizinle
beraber ve sizin çıkarınıza bu bölgeyi dizayn edebiliriz.

Batı
buna göz yumdu, Türkiye kendi yöntemlerini kullanmaya başlayınca büyük
başarılar kazandı. Bölge ülkelerine gitti, sınırlar anlamsızlaşmaya başladı,
vizeler kalktı. Bunun arkasında ise Türkiye, Ortadoğu'yu batıya yaklaştırmak,
ılımlaştırmak, bu radikal sert unsurları yumuşatmak istedi. Fakat ilişkiler ve
gelişmeler kontrolden çıkınca bu yöntem batıyı tedirgin etti. “Biz
Türkiye'yi kendi başına bıraktık” diye düşünüp bunu geri çekmeye
başladılar. Ve son 1,5 sene özellikle Türkiye tekrar batıyla birlikte açık ve
net bir şekilde hareket etmeye başladı.

Bu
da Türkiye'nin, bütün politikalarının alt üst olması, ters yüz olmasına yol
açtı. Tekrar eski konumumuza döndük. Yani bütün komşularımızla ihtilaf
halindeyiz, çatışma potansiyelimiz son derece yüksek, Allah muhafaza Suriye
olayı eğer iyi sonuçlanmayacak olursa bir anda Suriye, Irak, İran ve Lübnan'la
savaşa girmiş olacağız. Bizim tarihimizde ilk defa böyle bir şey olacak.

Türkiye
bir enstrüman olarak kullanılmak isteniyor

Bence
Ankara'nın Suriye politikası Türkiye'nin kendi inisiyatifiyle, özgür iradesiyle
yürütülmüyor. Batının baskısı altında. Burada önemli rol oynayan faktör
Türkiye'nin NATO ülkesi olması ve batı yanında yer almasıdır. Batı Suriye
olayının Mısır ve Tunus'taki gibi bir iç toplumsal dinamikle ve sivil
muhalefetle sona erdirilemeyeceğini anladı. Dışardan bir müdahale gerekiyor, bu
müdahaleyi de kendisi yapmak istemiyor. Yani ABD, Afganistan ve Irak'ta olduğu
gibi kendisi girip Suriye'yi işgal etmek istemiyor. Libya'daki modeli de
uygulamak istemiyor. Burada Türkiye'yi bir enstrüman olarak kullanmak istiyor.

İkinci
önemli faktör İran, Irak, Suriye ve Lübnan'ın bir blok teşkil etmesidir. Bunlar
artık kendi içlerinde siyasi ve askeri bir ittifak kuruyorlar. Bunlar
Türkiye'nin veya batının Suriye'ye girmesine asla müsaade etmeyecekler.
Türkiye'yi vuracaklar. Bunu söylüyorlar zaten. Mesela devrim muhafızları
başkomutanı, Lübnan Stratejik Araştırmalar Merkezi bunu söylüyor.  Türkiye bir anda bu 4 İslam ülkesiyle savaşa
girmiş olacak.”

– İsrail, İran'ı
Amerika'ya rağmen vurabilir mi? Vurursa Türkiye'nin durumu ne olur?

İsrail,
İran'ı tek başına vurabilir ancak bunun altından tek başına kalkamaz. ABD,
Afganistan ve Irak'taki gibi İran'ı işgal edebilir. Fakat Afganistan ve Irak'ta
karşılaştığı sorunlardan çok daha büyük sorunlarla karşılaşabilir. Bu durumda
NATO konsepti içinde bunu yapmak üzere Malatya'daki NATO radar sistemi
düşünülmüştür. Şöyle bir senaryo düşünün: İsrail, İran'ı vurdu. Füze yerini
buldu. Vurduğu anda otomatikman İran da İsrail'i vuracak.

Fakat
İran füzeyi ateşlediği zaman otomatikman Malatya'daki radar sistemi bunu tespit
edecek ve Almanya'ya, ya da Romanya'ya bildirecek. Oradan da İran'ı vuracaklar.
O zaman İran ne yapacak? Kendi füzelerini Romanya'ya ya da Almanya'ya bildiren
Malatya'daki tesisi vuracak. Bu sefer Türkiye saldırıya maruz kaldığı için İran
tarafından, NATO anlaşmasının 5. maddesine göre, bir NATO ülkesi saldırıya
uğramış sayılacak ve NATO ülkeleri İran'ı vuracak. Tabii ki; bu bir senaryo,
ama her an olabilir. Son derece tehlikelidir. Maalesef bizim (AKP) hükümetimiz
bunu kabul etmiştir.

“Yahudi
lobisi daha makul gösterilen bir stratejiye sahip çıkıyor. Lobiler şöyle
düşünüyorlar: İsrail'in bugünkü çılgın yöneticileri Yahudileri bütün dünyada ve
Ortadoğu'da bir uçuruma, bir felaket doğru götürüyorlar. Öyle ise İsrail'i
durdurmak lazımdır. İsrail'i durdurmanın anlamı ise, sınırlarının belli
olmasıdır. Çünkü İsrail dünyada milli sınırları belli olmayan tek devlettir.
İsrail nerede başlar nerede biter belli değildir. İşgal devletidir. Buna bir
son verilmesi gerekir. Mevcut İsrail işgali, hem Yahudiliğe karşı, hem ABD'ye
ve Batıya karşı büyük bir öfke demektir, İsrail’i eğer İran durdurursa onu
nötralize edecektir. Ama Türkiye durdurursa, bunu Batı adına yerine
getirecektir. Dolayısıyla (Türkiye’nin Suriye müdahalesi) Batıyı, NATO'yu,
ABD'yi rahatlatan bir girişimdir.”

Oysa ABD’li generaller
İran’a savaş açmaması için gazetelere ilan verip Obama’yı uyarıyordu:

 “Sizi
İran’la savaş baskısına karşı direnmeniz için uyarıyoruz”. 

Bu
uyarı, Amerika’da, Başkan Obama’ya karşıydı. Gazeteye ilan vererek Obama’yı
uyaranlar ise,  yine o ülkedeki
paşalardı. Hayır hayır, emekli filan değil, halen görevde bulunan komutanlardı.

Bundan
bir süre önce İsrail Başbakanı Netanyahu Amerika’ya bir ziyaret yapmıştı.
İran’a askeri müdahaleyi savunan Netanyahu Obama’yı etkilemeyi başarmıştı. İşte
böyle bir maceranın nelere mal olacağını hesaplayan Amerikalı generaller aynı
gün bazı Amerikan gazetelerine şu ilanı dağıtmıştı:

 “Sayın Başkan,

Amerikan
Ordusu dünyadaki en heybetli askeri kuvvettir. Ancak, her sorun için mutlaka
askeri çözüm gerekli değildir. Bize ya da müttefiklerimize saldırı olmadıkça,
savaş son seçenektir. Cesur askerlerimiz, onları zorluklarla dolu yola
göndermeden önce, sizden tüm diplomatik ve barışçı seçenekleri denemenizi
beklemektedir. Nükleer silahlı bir İran’ı önlemek haklı olarak sizin
önceliğiniz ve kırmızıçizginizdir. Ancak, diplomasi henüz tükenmiş değildir.
Barışçı çözüm hala imkan dâhilindedir.

Şu anda askeri bir harekât sadece gereksiz
değil, aynı zamanda hem Amerika, hem İsrail için tehlikelidir. Sizi İran’la
savaş baskısına karşı direnmeniz için uyarmak görevimizdir.”

Bu
İlanı Amerikalı gazeteciler olağan karşılıyordu. Amerikan Yönetimi ilanla
ilgili kimse hakkında soruşturma filan açmıyordu. Ama Allah korusun, bizde bazı
generaller gazetelere böyle bir ilan vermeye kalkarsa;

1-
İktidarın sadık bendelerinin ve kiralık kalemlerinin hemen demokratik yiğitliği
kabarır ve o generallere olmadık hakaretleri savururlardı.

2-
Bir kaç zıp çıktı aynı hızla savcılığa başvurarak, o generaller hakkında suç
duyurusunda bulunurlardı.

3-
Bu yazı ve girişimlerden feyiz alan iktidar o generaller hakkında derhal
soruşturma açar, terfilerini önler, adamların askerlik hayatlarını karartırdı.
“Askerin siyasete karıştığı iddiasıyla ortalığı ayağa kaldırırlardı” diyenler
haklıydı.

Ricci emrediyor, AKP
uyguluyordu:

ABD
Büyükelçisi, Ricciardone’nin “Bazı ülkeler, İran’dan petrol ithalatlarını
önemli ölçüde azalttı. Türkiye’nin bu konuda bir karara varmasını bekliyoruz”
sözlerinden bir gün sonra Enerji Bakanı Taner Yıldız’dan “İran’dan alımı
azaltıyoruz” açıklaması geliyordu. İran’dan alınan petrolün bir kısmının
Libya’dan sağlanması için çalışma başlatıldığını belirten Yıldız, “Libya’dan
petrol alımı başlattık, İran’dan alımı azaltıyoruz. Libya’dan yapacağımız alım,
İran’dan yaptığımızın yüzde 10’u civarında olacak” diye konuşuyordu.

Güney
Kore’de ABD Başkanı Barrack Obama ile görüştükten sonra Tahran’a giden Başbakan
Tayyip Erdoğan’ın iki günlük ziyaretinden bölge yararına tek bir sonuç
çıkmıyordu.

İran
Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, rahatsızlığı nedeniyle Erdoğan’la görüşmüyor
ve muhatabını bir gün boyunca Tahran’da bekletiyordu. Ancak Erdoğan’ı sağlık
gerekçesiyle bekleten Ahmedinejad, Türkmenistan Petrol Bakan Yardımcısı Hoca
Muhammedov’la buluşuyordu. Ahmedinejad’ın açıklanan sağlık sorunu ise
ilginçtir, yüksek tansiyondu! Erdoğan, İran’ın dini lideri Ali Hamaney’le
görüşebilmek için ise bin km uzaktaki bir başka şehre gitmek durumunda
kalıyordu. İran, Sn. Recep T. Erdoğan’a “ABD’nin ulakı” muamelesi yapıyordu.

İran ile yeni
rahatsızlık: Tarık Haşimi konusuydu

Hakkında
tutuklama kararı varken Irak’tan kaçan Devlet Başkan Yardımcısı Tarık
Haşimi’nin Türkiye’de üst düzeyde kabul görmesi İran’da rahatsızlık
yaratıyordu. İran kanalı Press TV, Tahran’ın rahatsızlığını bildiren haberinde
“Türk polisi, kaçak Irak Devlet Başkanı Yardımcısını koruyor” ifadesini
kullanıyordu. Press TV, Haşimi’nin, İstanbul’da “17 kişilik polis ekibi ve beş
araba tarafından korunduğuna, ailesi ile birlikte İstanbul’da iki eve
yerleştirildiği”ne vurgu yapıyordu.

Press
TV, Irak’ta “bir ölüm mangası”nı yönetmekle suçlandığını bildirdiği Haşimi’nin,
Katar ve Suudi Arabistan’dan sonra ziyaret ettiği Türkiye’de Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan ile görüştüğünü, Ankara’dan “siyasi destek” istediğini
belirtiyordu. Ve zaten Siyonist Merkezlerin tahriki ve Türkiye’yi köşeye
sıkıştırma niyetiyle, Tarık Haşimi’nin yakalanması için kırmızı bülten çıkartılıyordu.

 “İran-Türkiye-Suriye çatışması tuzaktır”
uyarısına kulak tıkanıyordu

Sezai
Karakoç’un yaptığı açıklamaları çeşitli yayın kuruluşlarında pek revaç
bulamazken, Ruşen Çakır, Karakoç’un söylediklerine dikkat çekiyordu.

Yüce
Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç İstanbul İl Başkanlığında yaptığı
konuşmada açık ve net bir şekilde “İran-Türkiye-Suriye çatışması tuzaktır”
diyordu.

Bugün
bilhassa Türkiye ile İran’ı çarpıştırmak istiyorlar ve ben bakıyorum ki, bunu
önlemesi gereken kalemler tam tersine, en basit bir bahanelerle tahrikçi bir
şekilde ortaya atılıyorlar. Tabiî bu tek taraflı değil. İran’da da mutlaka
böyle oluyor. Suriye’de de öyle oluyor. Türkiye’de de. Şunu bilelim ki bu
ülkelerin arasındaki meseleleri çözemeyecek tek şey var ise o da silâhtır. Bir
tek kurşunun bile atılmaması gerekiyor. Eğer bu atılırsa arkası gelir ve bu
ülkeler göz göre göre mahvolur gider. Arkası da Batı’nın korkunç istilâsıdır. O
zaman ne ezan ne kitap kalır.” uyarılarına nedense kulak tıkanıyordu. 

Yeni Şafak yazarlarında
bile “şafak yeni atıyordu!”

Suriye
meselesi daha geniş anlamda bölgesel yapıları yerinden oynatacak bir mezhep
eksenli çelişkileri üzerine oturtulmak istenmektedir. Ortadoğu'da
küçümsenmeyecek bir Şii nüfus, küçümsenmeyecek çeşitte de gayrimüslim unsurlar
ve bunlara ait farklı mezhep-kiliseler mevcut. Şii-Sünni farklılığı ne kadar
gerçekse bunları bir arada yaşatma tecrübesi de o kadar gerçektir. Batıda
olduğu gibi bu bölgenin genlerinde mezhep savaşları yoktur. Her şey güllük
gülistanlık değildir ama bu coğrafyanın kültürü batılıların zannettiği ve de
kışkırtmaya çalıştığı türden bir mezhep eksenli çatışma tarihi değildir.

Özellikle
Irak işgalinden sonra bu çelişki alabildiğine derinleştirildi, tahrik edildi ve
araya kan girdi. Irak'ta yaşanan tarihi ve kültürel dokuyu provoke eden
çatışmalara ısrarla “mezhep çatışması” denilmesine karşı çıkışımız
ilkesel bir tutumdan kaynaklanıyordu.

Türkiye
sınırlarının hemen ötesinde yaşanan insanlık dramını mezhep eksenli bölgesel
savaşa, boğuşmaya itecek nefret iklimi oluşturmak için elinden gelen çabayı
gösterenler var. İran'ın Şiiliği üzerinden baş düşman ilan edilerek Esad'ın
işlediği cinayetlerin baş sorumlusu gösterilip hedefe konması hiç de iyi
niyetli durmuyor. Kaldı ki resmi Türkiye'nin rejim tehlikesi konusunda en
hassas olduğu “devrim ihracı” iddiasından İran reel olarak vazgeçeli
çok oldu. İran bugün mezhebi hassasiyetlerinden çok jeostratejik, jeoekonomik
çıkarlarına dayalı dış politika geliştiren bir “ulus devlet”tir.
Türkiye'nin kendi, çıkarlarını gözetmesi gibi İran da kendi çıkarlarını kendi
rasyonelitesi çerçevesinde gözeten bir devlet olarak değerlendirilmelidir.

Kaldı
ki İran Şii ise Türkiye Sünni bir rejim midir? Türkiye Cumhuriyeti İslami/dini
ilkelere göre mi dış politikasını belirlemektedir? Ya da saltanatlarına dini
kisve büründüren, Şii İran'a karşı gerektiğinde bölge dışı emperyal güçlerle
hatta İsrail'le işbirliği yapabilen petrol zengini ülkecikler mi Sünni'dir?

Esad
zulmüne karşı çıkmak adına başka bir nefretin kapılarını aralayacak bir dilin
yol açacağı toplumsal-dini parçalanmanın, çatışmanın galiba ne Sünni ne de Şii
Müslümanların olmayacağını görmeyecek kadar basiret yoksunu muyuz?
[14]

BM'in “Suriye’de insanî
koridor çağrısı” Türkiye’yi tuzağa çekiyordu

Suriye'de
başlayan kısmî ateşkes, uluslararası toplum tarafından izlenmeye devam ederken,
BM ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan'ın sözcüsü Ahmed Fevzi,
insanî yardım koridoru açılması ihtiyacını dile getiriyordu. BM Güvenlik
Konseyi'nin Suriye gündemli oturumunun bitmesinin ardından basın toplantısı
düzenleyen Fevzi, “Özel Temsilci Annan, şu anda harika bir durumda
olmadığımızın bilincinde. Serbest bırakılması gereken mahkûmlar, açılması
gereken insanî yardım koridorları var.” diyordu. Altı maddelik Annan planında,
saldırılardan etkilenen tüm bölgelere insanî yardım ulaştırılması için her gün
2 saat çatışmaların durdurulması öngörülüyordu.

Erdoğan, Barzani
Kürdistanının resmiyet kazanmasına ve Suriye’de, Kürdistan’ı Akdeniz’e
bağlayacak bir koridor açılmasına yeşil ışık yakıyordu:

Katar
temasları sırasında Türk gazetecilerin sorularını cevaplandıran Başbakan
Erdoğan, Irak'ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin lideri Mesut Barzani'yle
yaptıkları görüşmede, terör örgütünün silah bırakmasının sağlanmasını ele
aldıklarına dair haberlerle ilgili şunları söylüyordu: “Gündemimizde bu olmadı. Ama
bu bizim Kuzey Irak'la yaptığımız görüşmelerde zaten gündemde olan bir başlık.
(çelişkiye bakın…) Çünkü bölücü terör örgütü, silahı bırakması lazım. Silahı
bıraktığı andan itibaren de zaten bizim Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak
tavrımız nettir. Tamamıyla operasyonların durdurulması istikametindedir.”

“Irak'ın
bölünmesini asla arzu etmeyiz”

Başbakan
Erdoğan, başka bir soru üzerine ise Irak'ın bölünmesini arzu etmediklerini
söylüyor, ama buna asla fırsat tanımayacaklarını belirtmiyordu. “Bizim
başından beri hedefimiz, arzumuz; Irak'ın toprak bütünlüğüdür. Irak'ın
bölünmesinin, parçalanmasının hiçbir Iraklı vatandaşa faydası olmayacağı gibi,
bir komşu ülke olarak, bir kardeş ülke olarak biz zayıflanan, bölünen bir
Irak'ın da geleceğine yönelik doğrusu burada sadece üzüntümüzü beyan ederiz”
diyerek art niyetini ve acziyetini ortaya koyuyordu.

Suriye’deki iç savaşı
dış güçler tezgâhlıyor, Türkiye ise bu haçlı hıyanete destek sağlıyordu.

İngiliz
gazetesi Times’in ve Rueters ajansının fotoğraflı haberini yaptığı “Özgür
Suriye Ordusu” (ÖSO) kampının komutanı olduğu iddia edilen “Yarbay Halid
Hamud”un, 120 polis ve devlet görevlisinin canice katledildiği Cisreşşuğur
katliamını yöneten Hamudi kardeşlerden olduğu ortaya çıkıyordu.

Times
gazetesi, “Asi nehrinin Türkiye tarafında” diye yer tanımı yaptığı “ÖSO ileri
karakolu” çadırlarının görüntülerini yayınlarken Reuters ajansı ise çadırların
“sınırda” olduğunu belirtiyordu. Görüntülerde de net olarak çadırların Türk
Kızılayı’na ait olduğu anlaşılıyordu.

Gazetenin
haberine göre, kampın komutanlığını aynı zamanda ÖSO’nun sözcüsü olan “Yarbay
Halid Hamud” yapıyordu. Kadınlar da bulunduğu kamptakilerden birisinin adının
Muhammed el-haj Hasan ve yüzbaşı rütbesinde Suriye ordusundan firar ettiği öne
sürülüyordu.

Cisreşşuğur katliamı

Oysa,
silahlı çetelerin 4-7 Haziran 2011 tarihleri arasında, Türkiye sınırı
yakınındaki Cisreşşuğur kasabasında işlenen katliam haberlerini, doğrudan yerel
kaynaklardan aldığı bilgilerle ayrıntılı olarak yayımlanıyordu. Katliam
sırasında 120 güvenlik görevlisi ve devlet memuru ile birlikte yaşamını yitiren
karakol komutanı Ebu Yarub’un ailesiyle yaptığı son telefon görüşmesinin kaydı
da veriliyordu. Ebu Yarub, katliamı gerçekleştirenleri MİT tarafından
silahlandırılan eli kanlı terör örgütü isyancı muhalifler”  diye tanımlıyordu.

Washington’dan sonra
Ankara’da da Barzani’ye devlet Başkanı muamelesi yapılıyordu.

ABD’den
sonra Türkiye’de de Barzani’ye Devlet Başkanı muamelesi yapılıyordu. Barzani
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri bakanı Ahmet
Davutoğlu ile görüşüyordu. Barzani’nin çantasında Irak’ın Kuzeyinde çıkan Irak
petrolünün kendi hesabına Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanması yer alıyordu.

Hükümet Maliki muhaliflerini
Türkiye’de ağırlıyordu

AKP
Hükümetinin Irak’taki çeşitli grupları Türkiye’ye çağırması ve Irak’taki
gelişmelere müdahil olmaya çalışması tepki çekiyordu. AKP Hükümetinin Irak’ta
Başbakan Maliki’ye muhalefet eden grupları sık sık Türkiye’de ağırlaması Irak
Merkezi Hükümeti tarafından da yakından izleniyordu. Maliki yönetimi Türkiye’yi
“Irak’ın iç işlerine karışmakla” suçlarken, Türkiye Maliki ile sorun yaşayan
grupları Türkiye’de ağırlamayı sürdürüyor. Irak’ta hakkında tutuklama kararı
bulunan Tarık Haşimi 10 Nisan’dan bu yana devlet tarafından Türkiye’de
ağırlanırken Maliki yönetimi ile gerginlik yaşayan Bölgesel Kürt Yönetimi
Başkanı Barzani’nin de Türkiye’ye geliyor olması “Suriye muhalifleri gibi Irak
muhalifleri de Türkiye’yi karargâh yaptı” eleştirilerine yol açıyordu.

Barzani’nin çantasında
petrol dosyası yer alıyordu

Irak
Merkezi Hükümeti ile ilişkileri kopma noktasına gelen Barzani Türkiye’ye
gelirken yanında “petrol dosyası” olduğu öğreniliyordu. Barzani’nin uzun bir
süreden beri Irak’ın kuzeyinde çıkan petrolü Türkiye üzerinden dünyaya
pazarlamak için AKP Hükümetiyle görüşmeler yapıyordu. Cumhurbaşkanı Gül’ün
Bağdat ziyaretinde Neçirvan Barzani ile yaptığı görüşmede ve Başbakan
Erdoğan’ın Erbil ziyaretinde de konunun gündeme geldiğine dikkat çeken
diplomatik kaynaklar AKP Hükümetinin konuya sıcak yaklaştığını belirtiyordu,
çünkü ABD böyle istiyordu.

Demirtaş, Kışanak ve
Türk ABD’ye gidiyordu!

Bu
arada BDP Eşgenel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Gülden Kışanak’ın da
bulunduğu bir heyet ABD’ye çağrılıyordu. Heyette, DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün
de olacağı açıklanıyordu. BDP Van Milletvekili Nazmi Gür’ün de katıldığı heyet,
22-29 Nisan tarihleri arasında ABD’de olacağı ve Washington ve New York’ta
temaslarda bulunuyordu.  Daha sonra Shov
TV Siyaset meydanına katılan
 Selahattin Demirtaş
Ali Kırca’ya “sorunlarımızı iç dinamiklerimizle çözmekten yanayız. Ancak ABD
gibi etkin güçleri de yok sayamayız, desteklerini almalıyız” sözleriyle
Amerikan uşaklıklarını itiraf ediyordu.

AKP, Kerkük'ü Barzani Bölgesi’ne
bağlanmasına “evet” demeye hazırlanıyordu!

Kürt
lider Barzani ile İstanbul’daki görüşmelerde temel gündem maddesi, Irak’ı
bütünleştirmeye çalışan Maliki Hükümetinin nasıl düşürüleceği konusuydu.
ABD’nin de desteklediği plana göre, AKP ve Barzani, Iraklı Şii liderlerden El
Hekim ya da Mukteda Sadr’ı ikna ederek, Irak Meclisi’nde çoğunluk sağlamak
istiyordu. Davutoğlu, Kerkük’ün “Barzanistan”a verilmesi planını destekliyordu.
Erdoğan ise Kerkük konusunda kararsız görünüyordu.

AKP
hükümetine, Suriye'den sonra Irak'ta da kriz çıkarma taşeronluğu veriliyordu.
Kürt lider Barzani ile görüşmede, kamuoyundaki beklentilerin tersine, PKK ve
teröre değil, Irak'ta yapılacak değişimlere ağırlık verildiği anlaşılıyordu.
İstanbul'daki görüşmede ele alınan en önemli dosya, Irak'ın toprak bütünlüğünü
kuvvetli bir şekilde savunan Başbakan Nuri Maliki hükümetinin düşürülmesi
oluyordu. Bu, zaten biliniyordu. Ancak, açıkça konuşulmayan, fakat kulislerde
dillendirilmeye başlanan ve Türkiye'nin geleceğini şekillendirecek Kerkük
dosyası, dünkü görüşmelerde de masaya yatırılıyordu. Farklı kaynaklardan
aldığımız bilginin özeti şöyle: AKP hükümeti, Türkiye'nin “kırmızı”
çizgilerini “beyaz”a çevirip Kerkük'ün Kürt bölgesine bağlanmasına
“evet” demeye hazırlanıyordu.

Üçüncü Türk Amerikan
savaşı kaçınılmaz görünüyordu!

Em.
Tümg. Alaettin Parmaksız, kitabını da yazmıştı. Yani, ABD’nin Türkiye’yi nihai
düşman görmesi TSK’nin malumlarıydı. Ve aslında ABD Türkiye’ye savaşı daha
1991’de başlatmıştı. Bugün üçüncü Türk-Amerikan Savaşı yaşanmaktadır:

Birinci savaş

ABD’nin
1991’de Irak’a saldırısı, sonuçları açısından değerlendirilirse aslında
Türkiye’ye açılmış bir savaştı. Irak’ın kuzeyinde kurulacak ikinci bir İsrail
(Kuzey Irak) bu savaşın temel amacıydı. Birinci Türk-Amerikan savaşının can
alıcı çarpışmaları şunlardı:

ABD,
Muavenet Zırhlısı’nı vurdu: ABD, 2 Ekim 1992 günü Ege’deki fiili ateş bölümü
olmayan bir ortak askeri tatbikatta, ateş düğmesi çok kademeli olmasına rağmen
“yanlışlıkla” Türk zırhlısı Muavenet’i vurmuş ve 5 askerimizin şehit olmasına
yol açmıştı. Em. Albay Erdal Sarızeybek, Muavenet’in Eşref Bitlis‘e gözdağı
vermek için batırıldığını açıklamıştı. Bitlis, ABD’nin Kürdistan Projesi’ni
bozmak için 3 Ekim 1992 günü, yani Muavenet’in vurulmasından bir gün sonra,
Irak’ın kuzeyine harekât düzenleyen komutandı!

Eşref
Bitlis Suikastı: Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993 günü
uçağına yapılan bir sabotajla saf dışı bırakıldı. Hem ABD-PKK bağlantısını, hem
de ABD’nin Çekiç Güç’le Irak’ın kuzeyinde kukla bir devlet kurmaya çalıştığını
saptayan ve buna engel olmaya çalışan Eşref Bitlis, Pentagon’un baş düşmanıydı!
Birinci Türk-Amerikan savaşının bu döneminde Uğur Mumcu başta olmak üzere
aydınlarımız katledilmiş ve Sivas katliamı tezgâhlanmış ve Alevi-Sünni, Dindar-Laik
çatışması amaçlanmıştı.

Çelik
Harekâtı: Türk Ordusu, Birinci Savaş’ın ilk dönemine yanıtını Çelik Harekâtı
ile başlattı. 35 bin kişilik Türk Ordusu, ABD’nin ikinci İsrail’ine girip
kontrolü sağladı. Washington 5 bin CIA Peşmergesini Guam adasına çekmek
durumunda kaldı. ABD’nin bu harekâtı engellemek için Gazi Mahallesi’nde
Alevi-Sünni çatışması tezgâhladı.”

Diyen Mehmet Ali Güller,
doğru tespitler yaparken, her nedense 28 Şubat meselesine gelince, olayı
çarpıtıyor, Erbakan’dan kurtulmak isteyen ABD’nin tertip ve teşvik ettiği bu
post modern darbeyi “gericiliğe karşı
ilericilerin bir zaferi”
gibi sunmaktan çekinmiyordu.

Oysa Başbakan Erbakan’ın
Çekiç Güç’ü bölgeyi terk etmeye mecbur bırakması, aldığı ciddi ve milli
tedbirlerle terörü sıfır noktaya taşıması, Havuz Sistemi gibi projelerle
ekonomiyi faizci-rantiyeci kesimden ve IMF’den kurtarması, D-8’ler gibi büyük
projelere imza atması ABD’yi çileden çıkarıyor ve yerli işbirlikçilerini
kullanarak 28 Şubat krizini başlatıyordu. Ve şöyle devam ediyordu:

İkinci savaş

“Binyılın Meydan
Okuması” tatbikatı:
ABD, Türkiye’ye ikinci savaşı 2001 yılında ilan ediyor ve ekonomik krizle felç
edilen Türk ekonomisi sayesinde ABD hızla yeni araçlarını devreye sokuyordu.
TSK’ya Hilmi Özkök darbesi yapılıyor ve 3 Kasım 2002’de sandıktan AKP
çıkartılıyordu. Önüne Türk Ordusu’nu Kuzey Irak’tan atma hedefi koyan ABD,
Nevada’da “binyılın meydan okuması“ tatbikatını başlatıyordu.

Türk askerine çuval
takılması:
Çıkmayan 1
Mart tezkeresinin intikamını almak ve Türk Tugayı’nı Kuzey Irak’tan atmak için
hamle yapan ABD, 4 Temmuz 2003 günü TSK’nin Süleymaniye’deki karargâhına
girerek Türk askerlerini esir alıp başlarına çuval geçiriyordu. Türk askeri
2003-2007 yıllarında bölgeden çekildikçe PKK büyüyor, ikinci İsrail yani
Barzanistan konumunu sağlama alıyordu.

Ergenekon Operasyonları: Hilmi Özkök‘ün 2002’de TSK’ye
darbesiyle başlatılan operasyonu, Türkiye’nin bağımsızlığı için mücadele veren
aydınları ve TSK’yı yıpratma kampanyasına dönüşüyordu.

Kürt Açılımı: ABD 2009 yılında AKP’ye “Kürt Açılımı”
görevi veriliyor, böylece Kuzey Irak cephesi fiilen Güney Doğu Anadolu’ya
açılmış oluyordu. Bu dönemde Türk Ordusu’na sınır ötesi operasyon
yasaklanıyordu.

Üçüncü savaş

Üçüncü
Türk-Amerikan savaşının ana hedefi artık doğrudan Türkiye oluyordu.

Malatya füze radarı: AKP üzerinden Kürecik’e İran ve
Rusya’yı hedef alan füze radarı kuran ABD, böylece Türkiye’yi bu ülkelerle de
karşı karşıya getirmeyi başarıyordu.

ABD-İsrail tatbikatı: Şubat 2012’de ABD ile İsrail ortak
bir tatbikat yapıyor, sanki İran’dan yönelmiş gibi bir Sparrow füzesi atılarak
hem İsrail’deki hem de Kürecik’teki radarın çalışması kontrol edilmiş oluyordu.

ABD-İsrail-Yunanistan
ittifakı:
Kıbrıs
açıklarında yapılan ABD-İsrail-Yunanistan tatbikatında, Türkiye düşman ülke
ilan ediliyordu.”

Evet, Türkiye ile ABD ve İsrail’in kapışması ve tarihi
bir hesaplaşmanın yaşanması artık kaçınılmaz görünüyordu. Rahmetli Erbakan
Hoca’nın hazırlayıp Kahraman Ordumuzun ilgili birimlerine teslim ettiğini
açıkladığı; teknoloji harikalarıyla, süper güçlerin bütün şeytani
hazırlıklarının, nükleer füze rampalarının, savaş zırhlarının, tüm uçak ve gemi
filolarının etkisiz bırakılıp boşa çıkarılacağı günler yaklaşıyordu.

 


SONSÖZ YERİNE:

 

 

 

 

 

“DEMOKRATUR”
DEREBEYLİĞİ Mİ TEHLİKELİ,

YOKSA
DARBELER
Mİ?

 

Rahmetli
Erbakan Hocamız’ın:

“Demokrasi;
halkın kendi kendisini yönetmesi, milli çıkarları istikametinde, kendi huzur ve
hürriyeti için, kendi özgür iradesiyle istediği idarecileri seçmesidir.

Ama
“demukratur” ise; dış güçlerin, medya manipülesiyle, Masonik teşkilatlar ve
sivil oluşumlar marifetiyle halkı yönlendirip, işbirlikçi hükümetleri iktidara
getirmesi, yani “halkın yönetime alet edilmesidir.”

Sözleri bu karanlık
çağın belki de en önemli tespiti ve “kurtuluş”un en gerekli reçetesi gibiydi.
Refah-Yol gibi Cumhuriyet Türkiyesinin en demokratik, en milli ve en verimli
hükümetini devirmek üzere girişilen ve ABD Yahudi lobilerince tertiplenen 28
Şubat darbesi, Çevik Bir gibi asker paşalardan Fetullah Gülen gibi sivil
maşalara kadar, figüranların kendilerine verilen rolleri oynadığı “demokratur”
sisteminin nasıl yürüdüğünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.

Mümtazer Türköne’nin gıcıklığı!

'Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış'
misali hedefe hep Erbakan Hoca'yı koymaktan sıkılmayanlar, “Hırsızın hiç
mi suçu yok” sorusunu özenle pas geçip millet nezdinde Erbakan Hoca'yı tek
suçlu ilan etmeye kalkışanlar ve uzun yıllar gerçekleri itiraf etmeye
yanaşmayanlar, şimdi istismar edebiyatı yapıyordu.

Erbakan Hoca'mızın Fatih Camii'nde
kılınan cenaze namazında kimseye nasip olamayacak o müthiş fotoğraf, sürecin
bütün aktörlerini topyekûn yerle bir ediverince bugün itiraflar havada
uçuşuyordu. Tam bir 28 ŞUBAT İÇ SAVAŞI yaşanıyor, tezgâhlar, çirkinlikler,
pislikler ekranlardan, gazete sütunlarından taşıyor, her şey tek tek deşifre
oluyordu. Böylece yıllarca çuvala sığdırılmak istenen mızrak, pislik çuvalını
15 yıl sonra deşiveriyor.

Yeni dönemin 'mümtaz' ve de 'seçkin'
gözdelerinden bir yazar, mızrağı yeniden çuvallamaya çalışıyor, ama kendisi
çuvalladığının farkında bile olmuyordu. Zaman yazarı Mümtazer Türköne hala
Erbakan Hoca'nın sözüm ona 28 Şubat kararlarını imzaladığını ispatlamaya
uğraşıyordu. Sürecin bütün hakikatlerini artık sağır sultanın bile duyduğu, kör
sultanın bile gördüğü, vicdansız vicdanların bile kabul ettiği şu günlerde
yazılmış maksatlı bir yazısında tuhaf bir rahatsızlık kokuyordu. Yazmakla
kalmıyor, bir de kendi ayıbına Milli Gazete'yi ortak etmeye, şahit tutmaya
kalkışıyordu.

Neymiş efendim, “Başbakan Erbakan 28
Şubat kararlarını imzalamış, hem de iki kere imzalamış” mış…

Neymiş efendim, 28 Şubat medyasını
kale almayan Rahmetli Hoca'nın mirasını takip edenler; inanmıyorlarsa Refah
Partisi'nin yayın organı olan Milli Gazete'ye bakacaklarmış. Mesela 14 Mart
1997 tarihli Milli Gazete'nin “Her konuda tam mutabakat” manşetini
okuyacaklarmış…

O manşeti arşivden çıkarttık.
Okuyunca, mümtaz yazarın, manşetin spotlarından ve haber metninden neden
yazısına bir şey taşımadığına dair merakımız da son buldu. Zira haberde
çarpıtılacak, cımbızlanacak cümle yoktu. Başbakan Erbakan, Bakanlar Kurulu
toplantısı öncesinde MGK kararlarının Anayasal sürecine ilişkin teknik-hukuki
bilgiler aktarıyordu. Anayasa gereği Bakanlar Kurulu'nun gündeminin 1.
maddesinin MGK kararlarının müzakeresi olduğunu açıklıyordu. Aslında manşet,
hükümet üzerine yoğunlaştırılmak istenen psikolojik savaşa karşı Bakanlar
Kurulu'nun mutabakatına vurgu yapmak istiyordu. Her şeye rağmen birlik ve
beraberlik vurgusu yapılıyordu. Başbakan Erbakan'ın açıklamaları da, Milli
Gazete'nin bakış açısı da, psikolojik teknikler ve kaba baskılarla kabinenin
DYP kanadının ayartılıp, Hükümette çatlak oluşturmaya dönük uğraşlara karşı bir
mesaj vermeye dönüktü.

Sn. Türköne, acaba 28 Şubat
itiraflarının, anlatılanların, deşifre olan gerçeklerin, pişmanlıkların
Erbakan'ı bir kez daha haklı çıkarmasından mı rahatsızlık duydunuz?

Birilerinin hasımlığını hadi anlayalım
da, sizin bu Erbakan fobisi nerden geliyordu? Çünkü yazının son cümlesi bile,
fobiden öte hasımlık kokuyordu.

Allah aşkına, 28 Şubatçıları aklamak
Mümtazer Türköne'ye mi kaldı? Rahmetli Erbakan’ı her şeyin mesulü gösterme
cüretinde bulunarak, BÇG'leri, Çevik Bir'leri mi unutturmaya, saklamaya
çalışıyorsunuz? Derdiniz ne? Erbakan'la alıp veremediğiniz ne? Atatürk Dil ve
Tarih Yüksek Kurumu üyeliğine atandığınızda buna Erbakan mı mani oldu?
Herkes size saldırırken Milli Gazete
de sizin yanınızda durduysa, buna kimseyi pişman etmeyin.
”[15] Diye sitem eden kardeşlerimize bir tavsiyemiz
vardı: Siyonizmin dindar kuklalarına ve işbirlikçi münafıklara, Kur’anı Kerimin
NET’liği ve Müminin MERT’liği ile yaklaşmayıp yalakalık yaparsanız, bu tür
pişmanlıklardan asla kurtulamazsınız…

Zaman yazarı Şahin Alpay’ın çarpıtmaları ve “şecaat arz
ederken seciyesini kusmaları”!

“TSK'nın
harekete geçmesinde, RP liderinin ve sözcülerinin provokatif, tahrik edici söz
ve davranışları önemli rol oynuyordu. Erbakan'ın başında olduğu RP,
demokrasinin çoğunluk yönetimi ilkesine bağlıydı, otoriter laiklik
uygulamalarını da haklı olarak eleştiriyordu. Ama oy almak için çirkin bir din
istismarı yapıyor; RP'ye oy vermeyenlerin Müslüman sayılamayacağı temasını
işliyordu. Geniş toplum kesimleri temel hak ve özgürlüklere saygı konusunda
RP'ye güvenmiyordu.

Bu
güvensizlik dindar kitleler arasında da yaygındı ve endişeyle izleniyordu.
Sanıyorum, dindar kesimin başlıca temsilcilerinden Fethullah Gülen'in dahi
Erbakan'ı istifaya çağırmasının esas nedeni buydu. Muhtemelen Gülen, Erbakan ve
arkadaşlarının Kemalist militaristleri tahrik edici, provokatif söz ve
davranışlarının dindar insanlara büyük sıkıntılar yaşatacağını görüyordu.
Nitekim, öyle oldu. Gülen'in kendisi de 28 Şubat sürecinde ABD'ye göçmek
gereğini duydu; hakkında açılan uydurma davaların hepsinde aklandığı halde hâlâ
orada Amerika’da yaşıyordu.

RP'nin
yanlışlarını ben de görüyordum. Yazılarımda önce RP'nin hazır olmadığı hükümet
sorumluluğunu yüklenmesine, sonra da kapatılmasına karşı çıkıyordum.”[16]

Bu sözler, hem Fetullahçıların 28 Şubat’taki darbe
şakşakçılığının ve demokrasi sahtekârlığının bir itirafıydı; hem de Amerikan
uşaklığının ilanıydı!

28 Şubat’ta “Şeriat geliyor, irtica hortluyor” diye
yaygara koparanların amacı “darbeyi meşrulaştırma” ve “perde arkasındaki ABD
Yahudi Lobilerini” saklayıp aklamaktı.

Şimdi bugün de, Ergenekon bahanesiyle; “Aman darbe geliyor, bu darbeciler fırsat
kolluyor”
diye yırtınanların amacı da, kendi “işbirlikçilerini
meşrulaştırmak” ve arkalarındaki ABD Yahudi Lobilerini saklamaktı.

Fetullahçı İhsan Dağı’nın sırıtan sahtekârlığı!

“28
Şubat darbecileri yargılansın. İyi de, peki; sinikleri, ezikleri ve korkakları ne
yapalım? Onları da en azından biraz tanısak…”[17]
şeklinde
horozlanan İhsan Dağı
tam bir Fetullahçı
yaklaşımıyla, uyuz ve ucuz kahramanlık taslıyor ve tabi “kahredici bir aşağılık
kompleksi ve suçluluk psikolojisiyle” vicdanını rahatlatmak istiyordu.

Zaman yazarı ve Fetullah yalakası İhsan Dağı’nın muğlak
ve yuvarlak ifadelerle geçiştirdiği ve dile getirmediği;

ABD Yahudi Lobilerince ve yerli asker-sivil
işbirlikçilerce Erbakan’a karşı girişilen 28 Şubat hıyanetinde, darbecileri
arka çıkıp alkışlayan ve Hoca’yı suçlayıp sataşan “sinik, ezik ve korkak”
tiplerin başında “FETULLAH GÜLEN geliyordu! Çünkü o süreçte televizyon ve
gazetelerde Erbakan aleyhine darbecilerin keyfine demeçler patlıyordu.
Erbakan’ı karalamaya, Amerika’nın asker ve sivil kuklalarını parlatmaya
uğraşıyordu!

Bugün “demokrasi havarisi ve hoşgörü perisi” kesilen
Fetullah Gülen ve yardakçıları 28 Şubat sürecinde, İslam düşmanı darbecilerin
şakşakçılığını yapıyor; Gâvurlara, Firavunlara ve Karunlara gösterilen
“hoşgörü”yü, Erbakan’dan esirgiyordu! Bir de kalkıp hiç utanmadan ve yüzleri
kızarmadan “mağdur edebiyatı ve darbe karşıtlığı” rolleri oynanıyordu. O
dönemin sivil darbe derebeyi Mason Süleyman Demirel’le Fetullah Gülen’in samimi
dostluğu ne çabuk unutuluyordu?

Erbakan Hoca, Hak’ka dayandığı ve Kur’an’a tercümanlık
yaptığı için hep haklı çıkmıştı

“Siyonist
Yahudi sermayesi, öylesine şeytani bir sömürü düzeni kurmuşlardı ki;
yeryüzündeki 6 milyar insanın her birisi, her yıl bu ırkçı emperyalizme fert
başına 1200 dolar “dünyada yaşama rüşveti” vermek zorunda bırakılıyor. Ve öyle
bir sinsi sömürü sistemi kurmuşlar ki, kimse bu kadar rüşveti Yahudiye nasıl
verdiğinin farkında bile olmuyor. Böylece her yıl Rockefeller’in başkanlığını
yaptığı bu 300 Yahudi ailesinin tekelindeki uluslar arası şirketlere tam 7
trilyon dolar akıyor.

Siyonist
Gizli Dünya Devleti,  ayrıca

1- Yeşil
kâğıt tahviliyle 5 trilyon

2- Sarı
kâğıt tahviliyle 5 trilyon

3- Beyaz
kâğıt tahviliyle 5 trilyon

Olmak üzere,
bu “üç kâğıtçılık”la ayrıca ülkeleri her yıl 15 trilyon dolar daha sömürüyor.

Bugün
herhangi bir seyahate hatta Hac ve Umre ziyaretine gitmeye kalkışandan bile,
uçakla gidiyorsa, IATA mecburiyetiyle bilet parasının yüzde 10’ununu, gemi ile
gitmek istiyorsa Loyd vasıtasıyla yüzde 9’u nu, herhangi bir ülkeye para
transferi etmeye çalışsa yüze birini yine Yahudiye rüşvet vermek zorunda
bırakılıyor.

Bugün
insanlık, dünyanın herhangi bir ülkesinde, hangi malı alırsanız alın fiyatının
üçte birini Yahudiye dolaylı faiz ve vergi rüşveti olarak ödemek mecburiyetinin
farkında bile olmuyor.

Türkiye’de
ve diğer ülkelerde şu anda, üretilen zirai ve sınaî malın tam 9-10 katı fazla,
karşılıksız para basılıp piyasada dolaşıyor. Siyonist merkezler istediği anda
doların ve yerli paraların değerini düşürüp-yükselterek dünya piyasalarından trilyonlar
devşiriyor.

Büyük
krizleri de aynı sömürü odakları tezgâhlayıp, böylece iflasa sürükledikleri
Milli kuruluşları satın alıyor ve tüm dünyayı köleleştiriyor.”
 Diyen
Erbakan, dışa vuran sivilcelere değil, içerideki kanser hücrelerine dikkat
çekiyor; pansuman ve uyuşturucu tedbirler yerine gerçekçi çözümler öneriyordu.

Gizli Dünya Devleti, ekonomileri ve
hükümetleri bir bir ele geçiriyordu! Dünyada sessiz ve gizli bir küresel darbe
yaşanıyordu!

İtalya
ve Yunanistan'da yaşanan ekonomik krizle ortaya çıkan tablo küresel güçlerin
yani Siyonist merkezlerin maskesini bir kez daha ortaya çıkarmıştı. Dünyayı
yöneten egemen güçler arasında sıkça adı geçen, Bilderberg, CFR, Triterial
Komisyon, Goldman Sachs gibi uluslararası Siyonist kuruluşların adı Avrupa'da
yaşanan krizle yeniden tartışılmaya başlanmıştı.

Avrupa ülkelerini siyonist Triterial
Komisyonun üyeleri yönetiyordu

Yunanistan yeni Başbakanı Lukas
Papademos'un dünyayı yöneten egemen güçlerden Triterial Komisyonu'nun üyesi
olduğu anlaşılmıştı. Aynı zamanda İtalya' da başlayan krizin ardından Başbakan
koltuğuna oturan Mario Monti'nin de aynı kuruluşun üyesi olması, şüpheleri
arttırmıştı. Estonya Devlet Başkanlığı görevini yürüten Toomas Hendrik İlves bu
komisyonun üyeleri arasındaydı. Avrupa'da yaşanan ekonomik kriz ülkelerin
bağımsızlığını tehdit ederken, halen Dünya Bankası Başkanı olan Robert B.
Zoellick de Triterial Komisyonu üyesi olması, kafaları iyice karıştırmıştı. Bu
teknokratların bir diğer özellikleri ABD'nin en güçlü yatırım bankalarından olan
Goldman Sachs da çalışmış olmalarıydı. Ve yeri gelmişken hatırlatalım ki, şimdi
AKP politikalarının mimarı Kemal Derviş ve AKP Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de
aynı Masonik odakların çıraklarıydı.

Küresel sermaye başbakan atıyordu!

Aslında her şeyin perde arkasındaki
bir elden dizayn edildiği çok açıktı. Yunanistan'da Papandreu hükümeti, Meclis
de çoğunluğu oluşturmasına rağmen, bir hafta içinde yıkılmıştı. Yeni hükümeti
ise parlamento dışından biri olan Papdemos’a kurdurmuşlardı. İtalya’da da adı
skandallara karışan Berlusconi, her şeye rağmen güvenoyu alıp yeni hükümeti
açıkladıktan kısa bir süre sonra, nedeni hala bilinmeyen bir sebeple istifa
ettirilip uzaklaştırılmıştı. İtalya da tek adam konumunda olan Berlusconi'nin
güvenoyu aldıktan sonra neden istifa ettiği ise hala bir sırdı. Berlusconi'nin
istifasının ardından İtalya'da kurulan hükümetin başında da tıpkı Yunanistan da
olduğu gibi, meclis dışından biri olan Mario Motti bulunmaktaydı.

Motti’nin Goldman Sachs ilişkisi niye
gizleniyordu?

Motti,
Başbakan olmadan önce ABD'nin en güçlü yatırım bankalarından Yahudi sermayeli
Goldman Sachs'ın da danışma kurulu üyeliği yapmıştı. Goldman Sachs'ın adı
Yunanistan da yaşanan ekonomik krizle sıkça anılmıştı. Yeni Başbakan
Papademos'un Goldman Sahs ile olan yakın ilişkisi de konuşulmaktaydı. Avrupa
Merkez Bankası'nın yeni müdürü Mario Draghi de Goldman Sachs'ın Avrupa Başkan
Yardımcılığı yaptığı unutulmamalıydı. Küresel sermaye ekonomik gidişatını
beğenmedikleri ülkelere kendi çalışanlarını atayarak, denetimi altına alıyorlardı.
Bir nevi borç verdikleri paraları kurtarmak ve güven altına almak
istiyorlardı.  Bu durumda o ülkelerin ne
kadar bağımsız olduğu da böylece anlaşılmaktaydı.

Ekonomik politikalar Siyonist
merkezlerce belirlenmiyordu!

“Kemal
Derviş zamanında “15 günde 15 yasa” çıkarılmıştı. Kim için çıkarıldı
bu yasalar? Biraz daha gerileri gidin Nihat Erim Hükümetini hatırlayan”
diyen Doç. Dr. Aziz Konukman Avrupa'da yaşanan bu durumu “Artık burjuva demokrasisi,
krizlerde acil çözüm üretemiyor. Siyasi partiler de bir çıkış yolu bulamıyor.
Uluslararası kuruluşlar da çözüm olarak teknokratlar atıyor. Daha çok,
uluslararası finans kuruluşlarında, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarda
çalışmış, bu kuruluşlar tarafından kredibilitesi yüksek kişiler seçiliyor. Bu
kuruluşlara güven telkin etmeleri önemli. Ülkelerin ekonomik politikaları artık
ulusal bir düzeyde belirlenmiyor. Ulusal ekonomik politikaları IMF
politikalarına uygun olmak zorundadır. 2008 yılında Türkiye IMF ile masaya
oturmadı IMF ile yolları ayırdı ama, IMF politikalarıyla yolları ayırmadı.
IMF'siz IMF politikaları devam ediyor. Yunanistan'da durum daha da kötüye
gidebilir. Yeni kurulan teknokrat hükümetinin de uzun soluklu olacağı şüpheli.
Bu yüzden Yunanistan için Duyun-ü Umumiye'nin gelmesi gündemde”
şeklinde konuşmaktaydı.

Her şey dünyadaki Siyonist planların
bir parçası oluyordu!

Gazeteci-Yazar Atilla Akar da “Öncelikle
belirtmeliyim ki dünyada bu tarz olaylar “Tesadüfen” olmuyor. Bu tip
kişilerde o görevlere “Kendiliğinden” gelmiyorlar. Her şey dünyadaki
bir “Ağ”ın, belli planların bir parçasıdır. Bu ağ ve onun ekonomik
uzantıları önce bir yerde “Kriz” çıkartıyor sonra oraya “Kriz
çözücü” olarak gene kendi adamlarını atıyor. Sonra da topluma dönüp
“Maalesef çıkacak krizi öngöremedik” yalanını söylüyorlar. Çark böyle
dönüyor. O kadar ki son “Teknokrat hükümetler” olayında açıkça
“Demokrasinin inkârı” yaşandı. Böyle olması da çok normaldir. Çünkü
dünyanın hiçbir yerinde gerçekte halklar ve kendi hükümetleri yönetmiyor. Kâğıt
üzerinde göstermelik bir demokrasi var. Dolayısıyla son olaylarda “Malumun
ilanı” olmuştur. Bir anlamda iyi de olmuştur. Maskeler atılmıştır. Şimdi
Yunanistan Başbakanı Lucas Papademos ve İtalya Başbakanı Mario Motti'nin
Trilateral Komisyon üyesi çıkmaları “Milli irade” dışında başka iradelerin
“Memurları” olduklarını gösterir. Bunlar bu ağın “Mutemet
kişilikler”idirler. Bu yüzden Üçlü Komisyon üyesi çıkmaları şaşırtıcı
olmamalı. Tersi olsaydı şaşırırdım!”
diyerek
Erbakan Hoca’nın 50 yıl boyunca anlattığı gerçekleri haykırmaktaydı.

Kemal Derviş'i hatırlatıyordu.

Yunanistan'da, temerrüde düşülmesi durumunda dahi
bankaların kesinlikle batmasına izin verilmeyeceği ve Avrupa Birliği'nin
kurtarma paketine onay vermesi için gerekli olan 325 milyon avroluk ek tedbirin
emekli maaşlarından çıkarılması dikkat çekiyordu. Kemal Derviş'in hazırladığı
ve bugün de ana ilkeleri korunarak uygulanan “Güçlü Ekonomiye Geçiş
Programı”nın en öncelikli icraatı da bankaların güvence altına alınması
olmuştu. Ama aynı hassasiyet batan tüccarlar, borç batağına düşmüş aileler,
işsiz kalan insanlar, geçim darlığına düşen emekliler, çiftçiler için
gösterilmedi, ki küresel ekonomik sistemin politikalarının da her daim halkı
mağduriyete uğratmasıyla da örtüşen bir durumdu.

Dünyadaki sömürü ekonomisini Yahudiler yönlendiriyordu!

Küresel
sermayenin önemli aktörlerinden birisi olan Goldman Sachs'ın eski çalışanları arasında ABD eski Başkanlarından
Clinton döneminin Hazine Bakanı Robert
Rubin
ve Bush döneminin Hazine
Bakanı Henry Paulson
gibi isimlerin yanı sıra, Kanada Bankası'nın 2008'den
beri başkanlığını yapan Mark
Carney,  Avrupa Merkez Bankası Başkanı
Mario Draghi
ve İtalya'nın
“teknokrat”  Başbakanı Mario
Monti
gibi ünlü isimler de yer alıyordu. Ayrıca, Nijerya eski Finans BakanıOlusegun Olutoyin Aganga, New York
Fed Başkanı William C. Dudley,
İtalya eski Başbakanı ve 1999-2004 yılları arasında Avrupa Komisyonu Başkanlığı
yapmış olan Romano Prodi ve Dünya
Bankası Başkanı Robert Zoellick gibi
isimler de Siyonist Yahudi kuruluşu Goldman
Sachs
'ın ne kadar etkili olduğunu gösteriyordu.[18]

Şerafettin Elçinin MİT itirafı her
şeyi açıklıyordu!

“BDP
Milletvekili Şerafettin Elçi: “Şu anda Kürt sorununa en akıllı ve en yapıcı
yaklaşan MİT’tir. İstanbul Emniyetinden polis şeflerinin görevden alınması
üzerine, KCK operasyonlarının bıçak gibi kesilmesi dikkat çekicidir
[19] diyordu. Bunun anlamı “özerk Kürdistanın
kurulması ve federatif ayrışmanın sağlanması için, MİT’le Batılı güçler aynı
istikamette ve birlikte çalışıyordu”

Egemen
Bağış İngiltere’de: “Eğer barış görüşmelerinden bir sonuç alınmazsa, Kuzey Kıbrıs’ın
Türkiye’ye bağlanması seçeneği de gündeme gelebilir”
diyerek Milli
Türkiye’nin niyetini, Siyonist merkezlere şikâyet ve deşifre ediyor ve tedbir
almaya yönlendiriliyordu.

“Türkiye parçalansa, devlet paçavra olsa bile, yine de
asker karışmasın” demek, hem ahmaklık hem de alçaklıktır.

a) Bugün Türkiyemizde 10 parti, 10
mezhep, 10 meşrep, 10 köken kaynaşıp birleşmiştir ama hepsi tek MİLLET’tir.

b) Ordu da işte bu milletin bir
kesimidir, yani kendisidir.

c) Adam öldürmek en büyük vebaldir,
cinayettir, bir insanı haksız yere katletmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir.
Ama çok istisnai ve zaruri durumlarda idam cezası da verilebilir ve saldırgan
düşmanları veya terörist isyancıları bertaraf etmek gerekebilir.

Şimdi soralım:

1-
Asker de bu milletin bir kesimi olduğuna göre; ülke bölünmeye giderse, milli
birlik ve dirlik tehlikeye düşerse, devlet ve düzen dejenere edilirse ve sivil
yönetim ve yetkililer de:

·      Ya acziyet ve zafiyetinden

·      Ya hıyanet ve işbirliğinden

Dolayı,
ciddi ve tehlikeyi giderici tedbirleri geciktirirse;

O
zaman hala “Ordu müdahaleye kalkışmasın, gerekirse demokrasi hatırına ülke
parçalansın” denilebilir mi?

2- Dış güçler ve işbirlikçi hain çevreler –şimdiki gibi
Kürt-Türk düşmanlığı- geçmişteki gibi Alevi-Sünni kamplaşması, sağcı-solcu
kapışması, dindar-laik kutuplaşması başlatıp bir iç savaş çıkarırsa, buna
rağmen demokrasi hatırına, yine de “Ordu bu işe bulaşmasın, gerekirse millet
yıllarca birbirini boğazlasın; can, mal ve namus emniyeti, din ve düşünce
hürriyeti ayaklar altına alınsın” denilebilir mi?

3- 31 Mart isyanı ne kadar haksız ve ahlaksız ise; 19
Mayıs ve sonrası Kurtuluş savaşı kıyamı da o denli lazım ve şanlı değil miydi?

Siyonistlerin güdümündeki AB ve ABD’ye göre “İRAN nükleer
silaha sahip olmamalıymış, eğer olursa Türkiye'de nükleer silah yapmaya
kalkışırmış. Bu ise İsrail için çok büyük tehdit ve tehlike anlamındaymış.”

Hemen belirtelim ki İsrail öncelikle bu küstahlığını
ABD’den cesaret alarak sergiliyordu. Buna rağmen AKP NATO’nun Füze Kalkanı
Projesi’nin bir ayağının Türkiye’ye konuşlandırılmasına izin veriyordu. Yani;
Türkiye düşmanı İsrail’in güvenliği için oluşturulan bir projeye destek vermiş
oluyordu.

Yapılan açıklamalarda; “Füze Kalkanı Projesi’nin NATO’nun
bir uygulaması olduğu, İsrail ise NATO üyesi olmadığı için bu projenin
toplayacağı bilgilerden yararlanamayacağı” ileri sürülüyordu. Oysa İsrail
NATO’nun resmi üyesi değildi ama NATO İsrail’i korumak için kurulmuştu.
NATO’nun ağası Amerika’ydı ve ABD her durumda İsrail’i koruma ve kollama
görevini sürdüreceğini defalarca açıklıyordu. Öyle ise DEMOKRASİ; ABD ve
İsrail’e hizmetkarlığı, kendi halkımızın isteği ve desteği ile yapma
cambazlığının kılıfı oluyordu!?

“Ben kurucu iradeyim” diyen Kenan Evren 160 sayfalık
onurlu ve cesur savunmasında “Bizi yargılarsanız siz de ihtilal yapmış
olursunuz” diyerek şöyle uyarıyordu:

İHTİLAL SUÇ DEĞİLDİR: Kurucu iktidarı kullanan kişilerin,
ortadan kaldırdıkları, önceki düzeni kuran eski Anayasadan kaynaklı, yani
olmayan bir yetkiyle ve darbe fiillerinden dolayı yargılanabilmeleri fiilen ve
hukuken imkansızdır. Bunun içindir ki anayasal düzeni ortadan kaldırma fiili
suç değilken, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya kalkışma/ teşebbüs fiili suç
olarak düzenlenmiştir.

– FİİLİ GÜÇTEN HUKUKİ GÜCE GEÇİLMİŞTİR: TSK emir ve komuta
zinciri içinde, 1961 anayasasıyla kurulan düzeni ortadan kaldırmış ve darbe
yapmıştır. TSK’nın ihtilal yapan üst komuta kademesi Milli Güvenlik Konseyi
adını almış, fiili güçten hukuki güce yani kurucu iktidara dönüşmüştür. MGK
önce tam kurucu iktidar sonra kurucu iktidarın ana organı olarak 12 Eylül 1980
tarihinden geçerli olarak yeni anayasal düzeni oluşturmaya başlamış, 1982
anayasasını yapmış, halkoyu ile yürürlüğe koymuş ve yeni anayasal düzenin
kurulmasını tamamlamıştır.

– ANAYASA MEŞRU VE HUKUKİDİR: 1982 anayasası ve bu
anayasa ile kurulan anayasal düzenin meşruluğa ve hukukiliği tamdır. Tartışma
konusu yapılamaz. Öncelikle bu tartışma, kamusal erkisini anayasadan alan kişi,
organ, kurumlar ve yetkililerince yapılamaz.

– BU DAVA YOK HÜKMÜNDEDİR: Hukuken yok hükmünde olan bu
dava, Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukuk devleti olma niteliğinin devamı ve
korunmasında turnusol kağıdı işlevi görecektir. Bizzat devletin en yüksek
dereceli hukuki güvenliğine sahip kişilerin, yetkisiz / fiili yani keyfi işlemlerle
hukuki güvenliklerinin çiğnenmesi; çiğnenmesinin toplumda ve bireylerde hukuki
güvenliklerinin geleceği konusunda uyarıcı etkisi olması gerekir. Bunun içindir
ki, hukuk bugün bizzat 1982 anayasasıyla kabul edilen ve güvenceye alınan
devletin en yüksek dereceli hukuki güvenliğine sahip kişilerin hukuki
güvenliklerinin korunması, yarın topluma ve bireylerine ve herkese gerekli
olabilecektir.”

 

SİYONİST İSRAİL İNSANLIĞIN BAŞBELASIDIR!

 

İsrail’in aforoz ettiği, 84
yaşındaki, Nobel ödülü sahibi Alman Gunter Grass, şiirinde insani bir
duyarlılıkla şöyle feryat ediyordu:

 

İran’a
saldırıya hazırlanan

Bir
nükleer canavar, pervasızca havlayıp etrafını kapıyor…

Ve
benim ülkem Almanya

Hala
İsrail’e nükleer denizaltı yapıyor!?

Artık
ihtiyarladım,  ne olur sesimi duyun ve
duyurun

Yıllarca
korkup sakladığım

Bir
gerçeği haykırıyor;

Avrupa’yı
ve insanlığı uyarıyorum:

Şu
felaket fesatçısı İsrail’i durdurun

Yoksa
dünya, yörüngesinden sapıyor!

 


AHMET
AKGÜL KİMDİR?

 

Araştırmacı-Yazar,
Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde
önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli
yaklaşmaktadır.

2004
Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli
Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun
süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve
kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara
uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız
ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri
ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi
çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden
şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük
etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Milli
siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan
Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam
ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli
kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve
stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle,
Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi
engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız
davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu
girişimlere karşı çıkmamış, ama uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri
durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve
karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı
uzmanlardandır.

1949
Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış altmış kadar
eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

■Milli
Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız. (2 Cilt) ■İnsan’ın Yozlaşması. ■İslam Davası ve Cihat Kavramı. ■Kur'an-i
Kavramlar ve Yorumlar. (3 Cilt) ■Ruhlar, Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar. ■Dünyanın
Değişimi ve Erbakan Devrimi. ■Bizim Atatürk. ■AKP ve Akıbeti. ■AKP İntihara
Gidiyor. ■Türkiye Uçuruma sürükleniyor. ■Dünya Dönüşüme Hazırlanıyor.
■Cumhuriyet Türkiyesinde Nifak Hareketleri. ■Küresel Fesatçıklık ve
Fetullahcılık. ■Osmanlıdan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler. ■Bir
Devrim Yaşanıyor. ■Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı. ■Mesaj ve Metot. (İletişim
ve İşbirliği Sanatı). ■Dış Politikamız. (1. Cilt) BOP’un Temelleri. ■Dış
Politikamız. (2. Cilt) Tarihin En Talihli Değişim Süreci. ■Din, Devlet ve
Demokrasi. ■Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi. ■Siyaset ve Strateji
Dersleri. ■Başörtüsünün İnkârı ve İstismarı. ■Ergenekon Senaryosu, “At
Değiştirme” Operasyonu mu?. ■Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya. ■Ah-u Figan’ım (Şiir
Kitabı). ■Cezaevinde Yazdıklarım. ■Din Dengedir, İslam İlericiliktir. ■Hikmet
Çiçekleri (Şiir Kitabı). ■Milli Görüş’ün Marazlıları. ■Refah-Yol'la Rantiye
Savaşı. ■Tarikat Terbiyesi ve Ahlak Tedavisi. ■Terör–Masonluk ve Mafia
Medeniyeti. ■Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler. (3 Cilt)  ■Zafer Müjdeleri. ■Bir Devrin Bitişi ve Bir
Devrimin Gelişi. ■Osmanlı Sistemi ve Abdulhamit Siyaseti. ■Erbakan’a Son Darbe
ve Milli Görüş’ün Parazitleri. ■Deccalizm: Siyonist Yahudi Şebekesi. ■Sözün
Çözüme Dönüşmesi (Hazırlanıyor). ■BDP’nin Özerklik Ezanı ve Türkiye’nin Cenaze
Namazı ■Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak, Ya Şahlanacak!. ■Sabah Yakın
Değil mi? ■Rüyaların Öğrettikleri ve Yakın Çevremizden İlginç Örnekleri ■Tuz
Kokarsa… ■Bilge Erdoğan’dan, İlkeli Numan’a ■Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir Kitabı)
■Türkiye Büyüyor mu, Bölünüyor mu? ■Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların
Din Tahribatı. ■Amik Ovası ve Armegedon Savaşı. ■Devrim Simsarları ve Din
İstismarcıları. ■Dert Söyletir, Aşk İnletir. (Şiir Kitabı) ■Cemaatın Cılkı,
Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı. ■Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların
Kapışması.
 ■Yeni
İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu. ■Ahmaklar Okumasın; Türkiye Dağılacak
mı, Doğrulacak mı? ■İslamcı Münafıklar (Hazırlanıyor).



[1] 22 Şubat 2012 / Milli Gazete

[2] Sadrettin Karaduman / 21 Şubat
2012 / Milli Gazete

[3] Yusuf Ünlü / Milli Gazete

[4] Nisa: 112

[5]http://www.haberler.com/milli-gorus-te-miras-kavgasi-rahatsizligi-3501709-haberi/

[6] Milli Gazete / Gökçen GÖKSAL

[7] Milli Gazete / R. Nuri Erol

[8] Aslan Bulut / Yeniçağ / 16 02
2012

[9] Yeniçağ / 16.02.2012 / Ümit
Özdağ 

[10] Radikal / 16-02-2012

[11] Radikal / 16/02/2012 / Sami
Selçuk

[12] 14
Nisan 2012, Zaman

[13] 19
Nisan 2012,

[14] Akif Emre, Yeni Şafak

[15] Mustafa Kurdaş / 05 Mart 2012 /
Milli Gazete

[16] Şahin Alpay / 06 Mart 2012 /
Zaman

[17] 06 Mart 2012 / Zaman

[18] Gökçen Göksal / Milli Gazete

[19] Cüneyt Özdemir / 5N1K / CNN
Türk / 05.03.2012























BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi