Anasayfa » TÜRKİYE’NİN TEMEL MESELELERİ

TÜRKİYE’NİN TEMEL MESELELERİ

Yazar: yonetici
0 Yorum 221 Görüntüleyen

TURKIYE' NIN  TEMEL MESELELERİ  

İçindekiler

 

 

Önssöz

Televizyonda Gösterilen Kıbrıs Belgeseli

Türkiye'nin Dış Politika Öncelikleri Üzerine  

Avrupa Topluluğu Bir Haçlı Topluluğu mu?

Avrupa Topluluğu`na Giriş Vatana ihanettir

İrtica Dumanının Arkasında Karanlık işler

Fikir ve İnanç Hür Olmalı

Yeniden Büyük Türkiye İçin

 

 

 

DETAYLI İÇERİK:

 

AVRUPA TOPLULUĞU BİR HAÇLI TOPLULUĞU MU?
Avrupa Topluluğu`na Giriş Vatana İhanettir
Ankara Anlaşması ilk Türkiye Avrupa Topluluğu`na Giriyor
İktisadî Bağlar Politik Birlik İçindir
İnönü: “AET ile Avrupa`ya Fiilen Bağlanmış Oluyoruz”
Biz Kendi Tarihimize ve Kendi Kültürümüze Dönmeliyiz

 

Avrupa, Türkiye`nin İslâm Ülkelerinin Lideri Olmasından Korkuyor

 

Bir Tarafta Avrupa Topluluğu`na Tam Üyelik, Diğer Tarafta Halkın Kendi Kimliğini Arayışı Var

 

AT’a Tam Üyelik Herşeyden Önce Siyasî ve Kültürel Bir Sorundur

 

Eninde Sonunda Avrupa ile Hesaplaşacağız

 

Avrupa Başka Ülkelere Hiçbir Zaman Medeniyet Götürmemiştir. Götürdüğü Tek Şey Sömürü Düzenidir

 

Avrupa Birliği’nin Tek Hedefi Var: Haç`ın Hilal`e Galibiyeti

 

Avrupa Topluluğu “Avrupa Birleşik Devletleri”nin Nüvesidir

 

Tam Bağımsızlık Türk Dış Politikasının Temel Dayanağı Olmalıdır

 

Hedef, Türkiye`yi İsrail`le Birlikte Aynı Kabın İçine Yerleştirmektir

 

Türkiye`nin Uluslararası Bloklaşmadaki Yeri İslâm Dünyasıdır

 

TELEVİZYONDA GÖSTERİLEN KIBRIS BELGESELİ VE KIBRIS HAREKATININ SAKLANAN GERÇEKLERİ

 

Kıbrıs Barış Harekatı İle Kıbrıs Meselesi Bizce Bitmiştir

 

Bir An Evvel Müdahale

 

Zaman Çok Mühimdi

 

CHP’de Tereddüt

 

MSP’nin Tarihî Rolü

 

Liderler Tereddütlü

 

Kıbrıs`ın Tamamı Alınmalıdır

 

Cenevre Konferansı

 

Bağımsız Devlet Şart

 

TÜRKİYE`NİN DIŞ POLİTİKA ÖNCELİKLERİ ÜZERİNE

 

Dış İşleri Bakanını Düşürdük

 

Şahsiyetli Dış Politikaya Davet

 

Bizim Kıbrıs Diye Bir Problemimiz Yoktur

 

Başbakan, Kıbrıs Davasını Baltalamaktadır

 

Avrupa Topluluğu Denilen Hrıstiyanlar Kulübü

 

AT Projesinin Nihaî Hedefi Türkiye`nin AT’a Girmesiyle Politik Manada
 İsrailleştirilmesidir

 

İslâm`ın “Hak” Ölçüsü Çok Farklıdır

 

İslamî Gelişmeleri Önlemek İçin AT’a Sokuyorlar

 

Filistin Melesinde İsrail’e Pirim Veriliyor

 

BİZ TÜRKİYE`NİN HAK DEVLETİ OLMASINI İSTİYORUZ

 

NATO, Avrupa Topluluğu ve Refah Partisi

 

Seçimler ve Refah Partisi

 

İnsan Hakları, Laiklik ve Refah Partisi

 

FREİDMAN EKONOMİSİ HALKI FAKİRLEŞTİRİR.
 
ÇÖZÜM: ADİL EKONOMİK DÜZENDİR

 

MSP için Tahdit Olmamalı

 

Milli Görüşün Oyları

 

Demirel ve Ecevit ile Beşerî Münasebetlerimiz Sürüyor

 

Ağır Sanayinin Kaynakları

 

İslâm Ülkeleri ve Batı ile İlişkiler

 

Faiz ve Kar Ortaklığı

 

ABD, CIA ve İRTİCA ÜÇGENİ

 

İrtica Dumanının Arkasında Karanlık İşler Halledilmektedir

 

İrtica Kampanyaları Kasıtlıdır

 

Bir Dine İnanmak ve Gereklerini Yapmak En Tabii Haklardır

 

Halkımız İslâm`ı Bilmiyor

 

Kapitalizm ve Komünizm İflas Etmiştir

 

Batı, İslâm`dan Korkuyor

 

ANAP, SHP ve DYP BATI TAKLİTÇİSİDİR

 

Teori Ve Uygulama Aynı Değil

 

Adil Düzen Tek Çözümdür

 

Taklitçilerin Millete Vereceği Bir şey Yoktur

 

Taklitçi Zihniyetin Birbirinden Farkı Yoktur

 

Taklitçilik Hastalığının Belirtileri

 

Bu Rejim Hile Rejimidir

 

FİKİR VE İNANÇ HÜR OLMALI

 

Bugünkü Demokrasi Bir Aldatmacadır

 

İslâm, Sömürüye Karşı Bir Dindir

 

İslâm`da Temel Prensipler Değişmez

 

Herkes İnığı Gibi Yaşamalıdır

 

ŞAHSİYETLİ DIŞ POLİTİKA TEMEL HEDEFİMİZDİR

 

Ecevit`in İngiltere Görüşmesi Bir Oyalamaydı

 

Harekat Emrini Verdim

 

Ecevit Barış Harekatını Engellemek İstemiştir

 

Özal Kıbrısta Tavizden Taraftır

 

Filistin Davası Bizim Davamızdır

 

Ben Hakk`ın İzindeyim

 

Düşüşün Sebepleri

 

Geçmişle Bağ Ne Zaman Kurulacak

 

TEK PARTİ DÖNEMİ DİN DÜŞMANLIĞI İLE DOLUDUR

 

Gümüş Motor Fabrikasının Kuruluşu

 

Niye AP’ye Müracaat Ettim?

 

Niye iktidar Olunamıyor?

 

Dünyada Bush Türkiye`de Muş

 

Muhsin Batur da Milli Görüşü Benimsedi

 

Millî Birlik Komitesi Üyeleriyle Fikir Ayrılığımız Yok

 

Demirel ve Ecevit Nasipsiz

 

TERÖR CIA PLANIDIR

 

Millet İhtilal İstemiyor

 

Enflasyon Kalkınma Değil Tahribat Getirir

 

Bu Ekonomik Sistem İflas Etmiştir

 

Hedefimiz İktidar Olmaktır

 

Adil Devlet Düzeni Kurulmalıdır

 

YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE İÇİN

 

Refah Partisinin İcraat Programı

 

2000`LERİN TÜRKİYE`SİNDE REFAH PARTİSİ

 

Taklitçilik Hastalığını Tedavi Edeceğiz

 

Ağır Sanayi Hamlesi Tamamlanacak

 

Adil Ekonomik Düzen Modeli

 

İslâm Ortak Pazarını Kuracağız

 

Ekonomik Kalkınma Hızlanacak

 

Yıllık Enflasyon Oranı Yüzde Sıfır

 

Türkiye`nin Önde Gelen Meseleleri

 

Millî Görüş Taklitçiliğe Çaredir

 

Türkiye Yedi Koldan Tahrip Ediliyor

 

Biz Farklı Partiyiz

 

Adil Ekonomik Düzen Konferansları

 

TAM BAĞIMSIZLIĞI SAĞLAYACAK, ÜLKENİN KADERİNDE DIŞ TELEFONLARIN ETKİLİ OLMASINI ÖNLEYECEĞİZ

 

Adil Devlet Düzenini Kuracağız

 

Millet-Ordu`nun Kurulması

 

Gençliği Taklitçilikten Kurtaracağız

 

 

                                                                    ÖNSÖZ

 

 

Prof. Dr. Necmettin Erbakan`ın “bir an önce bu oluşumlar gerçekleştirilmelidir. Yoksa İslam dünyasın başı beladan kurtul-maz” diyerek gündeme getirdiği bu beş temel entegrasyon doğrusu o toplantıda bulunan tüm İslâm Ülkeleri yetkililerinin gönüllerinde büyük heyecan uyırmıştı.
İslâm Ülkelerinin Dışişleri Bakanlarının heyecanının sebebi; artık İslâm âleminde, Birleşmiş Milletler (BM), NATO, AT, UNICEF ve IMF gibi batının her sahada gerçekleştirdiği temel organizasyon-ları yerine ikame edilebilecek ve üstelik sadece İslâm âlemine ait ola-cak nitelikte söz konusu organizasyonların dile getirilmiş olmasıydı.

 

 

 

Fikir ve İnanç Hür Olmalı

 

 

Refah Partisi Başkanı Necmettin ERBAKAN:
Fikir ve İnanç Hür Olmalı

 

Gencay SAYLAN: Sayın Erbakan, uygun görürseniz güncel bir sorun ile söyleşiye başlayalım. TCK`nın ünlü 141-142-163. maddeleri kalktı. Bu değişiklik sizin siyasi programınızda değişmelere yol açacak mı?
ERBAKAN: Evet, bugün Türkiye`de şeklen bir adım atılmış görünüyor. Sözde düşünce ve inanç hürriyeti kamil manada tatbik edilmek isteniyor. Ancak çok önemli bir hususa dikkat etmek lazım. Bir şeyin kanunlarda hatta anayasada yazı-lı olması Türkiye`de bir mana ifade etmiyor. Çünkü Türkiye öyle bir ülke ki yazılı mevzuatı başka, tatbikatı başka.
Demokrasi denir, milli irade denir, bağımsızlık denir, ekonomik düzen adil olacak denir, sonra tamamen tersi yapılır. Kaldı ki son çıkartılan terör yasasının tatbikatına dair henüz ortada bir şey yok. Yalnız salıvermelere bakılacak olursa tatbi-katın çıkartılmak istenen kanunla bağdaşmadığı görülüyor.
&9644; Efendim, salıvermelerdeki eşitsizlik ten mi söz edi-yorsunuz? Biliyorsunuz, yasa solcuları içeride tutacak bi-çimde kaleme alınmış ve büyük bir eşitsizlik var.
Her bakımdan eşitsiz ve adaletsiz. Kanun 163. madde-den ceza alan herkes salınacak diyor. Ama bir inceleme çıktı. Neyi inceleyecekmiş? 163. madde ile ilgili faaliyet sırasında şid-det davranışınız oldu mu onu inceleyecekmiş. Olayda şiddet unsuru varsa bu iddianamede vardır, kararda vardır. Halbuki ne olayda ne de hakim kararında şiddet olmadığı halde 163’ten içeride olanlar tutuluyor, tatbikatta şiddet diye bilinen şeyler-den başka şeyler icat edilmek isteniyor.
Tabii her türlü icat yapılabilir, maalesef Türkiye`de durum budur ve böylece aslında fikir hürriyeti ile ilgili cezalar daha da ağırlaştırılmış olur. Böyle bir teh mevcuttur. Hukuk demek mantık demektir, matematik demektir. Ama çı-kartılmış olan kanun hem lafzı itibarıyla hukukun temel esasla-rına aykırıdır hem de tarifi olmayan lastikli tabirler nedeniyle her tarafa çekilebileceğinden çok tehli bir tatbikata zemin hazırlayabilir.
&9644; Yani siz parti olarak her hangi bir program değişik-liği düşünmüyor musunuz?
Hayır, zaten bizim programımızda ne olursa olsun bir değişiklik söz konusu değildir, bizim programımız gayet açık-tır. Biz Refah Partisi olarak Batı taklitçisi diğer bütün parti-lerden kökten farklıyız.
&9644; Efendim, şimdi 163 kalktığına göre acaba bir şeriat partisi kurulabilir mi? Sizin değerlendirmeniz nedir?
Siyasi Partiler Kanunu`nda bir değişiklik yapılmadığı için şu a böyle bir şey söz konusu değil, kanun böyle bir parti kurulmasına izin vermez. Bu da tabii Türkiye`de yapılan işin tutarsızlığını göstermektedir. Batı taklitçisi zihniyetli ikti-darların fikir ve inanç hürriyetini tamamen getirmeleri müm-kün değildir. Bunu istedikleri zaman ne kendileri, ne de kendi-lerini yönlendiren emperyalizm Türkiye`deki sömürüsünü, köle düzenini yürütemez. Bunlar Türkiye`ye fikir ve inanç hür-riyeti tanıyamazlar.
Bugünkü Demokrasi Bir Aldatmacadır
&9644; Efendim, Türkiye`de herkes çoğulcu katılımcı de-mokrasiden söz ediyor, bu konuda geniş bir uzlaşma gözü-küyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Eğer bir tek kendinizi hak, diğer bütün partileri “batıl” sayarsanız bu yaklaşım çoğulcu demokrasi ile bağdaşır mı?
Anayasa milli iradeden, demokrasiden söz ediyor, de-mokrasi ne demek? Halkın kendisim yönetmesi demek. Halkın kendisini yönetmesinin en tabii şekli şudur: Başta anayasa tas-lağı olmak üzere halkın nasıl yönetileceğine dair teklifler parti-ler tarafından halka sunulur. Tam bir düşünce ve inanç hürri-yeti için de eşit şartlarda sunulur, herkes eşit konuşur. Halk hepsini görür ve sonra serbest iradesi ile seçer. Bugünkü yut-turmaca sadece çocuk aldatmasından ibarettir.
&9644; Efendim, çoğulculuk sadece görüşlerin eşitliği olarak mı algılanmalı?
Herkesin insan hakkını tanımak şarttır. Onun için ortaya konacak olan kurallar insan haklarına saygılı ve bir de adil düzen şartlarına saygılı olmalıdır. Bizim adil düzen dediğimiz devletin zalim olmamasıdır. Devlet neden bir Frankeştayn olsun?
Siyasî teklifler hem insan haklarına hem adil düzen anla-yışına uygun olmalıdır ve millet bunların içinden istediğim seçebilmelidir. Parlamento da milletin ayniyatı olmalı, yani her-kes ne nispette oy alıyorsa o nisbette parlamentoda temsil edilmelidir.
Şimdi biz istikrarlı bir hükümet istiyoruz deyip bir ko-medi yaratıyorlar. Siz milletin yüzde 15-20`sinin desteğini ala-bilmiş bir hükümete istediğini yapma hakkını verirseniz zaten temelden istikran ortadan kaldırmış olursunuz. Hükümetin istikrarı için parlamento salyelerinin büyük bir kısmım bir partiye haksız olarak vermek yol değildir.
İlle istikrar istiyorsanız yüzde 30 oy almış partinin hü-kümet olmasını istiyorsanız meclisteki üye sayısına ek ona bir yüzde 25 destek verirsiniz. Yani bir formül bulmak mümkün-dür. Hükümet ayrı iştir, Meclis ayrı iştir, hükümete ait bir ta-lepten dolayı Meclisi dejenere etmek doğru değildir.
&9644; Sayın Erbakan tam bu noktada birşey sormak istiyo-rum. Sizin koalisyon konusunda zengin bir deneyiminiz var. Gerçekten koalisyonlar çok mu zararlı olmuştur?
Hakikaten koalisyonlarda en tecrübeli parti biziz, her zihniyette parti ile koalisyon yapmışızdır. Koalisyon hükümet-lerinin hiçbirinin bozulmasından bizim partimiz mesul olmadı, hep ortaklarımızın kabahatlerinden o hükümetler bozuldu.
Eğer insanlar makul, uyum içerisinde çalışma kabiliyeti açısından yeterli ise koalisyon tek parti yönetiminden çok daha faydalıdır. Hem uzlaşma hem denge sağlama bakımından çok faydalıdır. Tatbikat da bunu göstermiştir. Hem CHP ile kurduğumuz ilk koalisyon hem sonra kurduğumuz koalisyon-lar Türkiye`ye pek çok hizmetler yapmıştır, kendisinden önce ve sonra gelen suni tek parti iktidarlarından çok daha başarılı olmuştur.
&9644; Partinizin ideolojisinde İslâm değerler çok ağırlıklı, siz de bunu açıkça ifade ediyorsunuz, İslâmî değerlerin yani şeriat hükümlerinin siyasal yasama yön verdiği İran, Suudi Arabistan, Sudan gibi ülkeleri değerlendirir misiniz? Bu rejimlerin olumlu ya da olumsuz yönleri size göre nelerdir? Sosyo-politik yaşamı İslâmi değerlere göre düzen-lemek ile demin tartıştığımız çoğulcu demokrasi ne ölçüde bağdaşır?
Bu sorunuz üç ayrı sualden oluşuyor. Bunlardan bir ta-nesi bizim partimize taalluk ediyor. Bizim partimiz adil düze-ne bağlıdır, ideolojimizin matematiksel bir kesinliği vardır. Or-taya koymuş olduğumuz temel ilkeler herhangi bir dinde mevcut mu değil mi, herhangi bir kabilenin millî ananesi midir, tarihin herhangi bir yerinde var mıydı yok muydu türün-den değerlendirmeler söz konusu olmaksızın rasyonel ve adil bir toplum düzenini ortaya koymaktadır.
Biz insanların oturup görüşerek konuşarak bugünkü sö-mürü düzeni, bugünkü haksız düzenin yerine getirebilecekleri bir adil düzenin varlığına inanıyoruz. Nitekim biz bu adil düzen çalışmalarını Nobel ödülü almış profesörlerle birlikte yürütüyoruz. Çünkü bizim adil düzenimiz bütün insanlık için adil düzendir.
&9644; Efendim, Pakistanlı bilim adamı Abdüsselam`dan mı söz ediyorsunuz?
Hayır, onu kastetmiyorum. Birleşmiş Milletler Yeni Ekonomik Düzen Başkanı, Nobel ödülü almış Profesör Lazslo`yu kastediyorum, Almanya`da iktisadî düzen kürsüsü başkanı olmuş başka bir profesörü kastediyorum. Daha bunlar gibi yirmiye yakın tanınmış Avrupalı profesör ile beraber adil düzen çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bizim savunduğumuz adil düzen bütün insanlık içindir ve bunu insanlığın en iyi yetişmiş kişileri bir araya gelerek elbirliği ile tesis etmelidir. Adil düzen yeryüzünün her yerinde tatbik edilmelidir.
İslâm Sömürüye Karşı Bir Dindir
Şimdi sualinizin ikinci kısmına, Müslümanlıkla ilgili kısmına geliyorum. Bizim bilgilerimize göre Müslümanlık ulvi prensipleri ihtiva eden bir dindir. Müslümanlık dini temel-de hakkı üstün tutan bir dindir, sömürüye müsaade etmez, her-kesin hakkının kendisine verilmesini ister.
Zaten emperyalizmin ve siyonizmin, Müslümanlığı ken-disine mania kabul etmesinin sebebi de budur.
İnancımıza göre emperyalizm, Müslüman hanımların bir buçuk metrelik başörtüsünden çekinmiyor, ama bugün ba-şını örten, yarın Müslümanlık dininin ulvi prensiplerinin öğre-nirse antiemperyalist bir insan olur, bize güçlük çıkartır diyor. Bu noktayı da böyle tespit ettikten sonra sorunuzun üçüncü kısmına geçiyorum.
Bazı ülkelerde biz müslümanlığı tatbik ediyoruz diye birtakım tatbikatlar yapılmıştır. Bunlar yeterli değillerdir. Me-sela Sudan-`da Numeyri geldi, Müslümanlığı tatbik etmek isti-yoruz dedi ve üç tane ceza maddesi çıkardı.
Halbuki Müslümanlık üç ceza maddesinden ibaret değil-dir, bir bütündür. Müslümanlık bütün bir adalet ve hak sistemidir, herhangi bir ülke müslümanlığı tatbik etmek isterse bunu bütünü ite tatbik etmesi lazımdır. Siz bir sömürü ve köle düzeni içinde birkaç İslâmî ceza maddesi tatbik etmeye kalkar-sanız bu Müslümanlık olmaz. Sudan`da, Pakistan`da olan budur.
Bizim kanaatimize göre bugün dünyanın hiçbir yerinde müslümanlığın ulvi prensiplerini bir bütün halinde tatbikata koymuş bir ülke yoktur. Tarihte, adımlar atıldı, devirler yaşan-dı, insanlar saadet buldu. Bizini milletimizin tarihinde de bu var. Ama şimdi siz aynı ulvi prensipleri o günkü kalıplar içeri-sinde donmuş olarak tatbik edemezsiniz.
Bu günün şartlarına uygun olarak tatbik etmeniz lazım gelir, içtihadî bugünün sarflarına uygun olarak yapmak lazım-dır. İçtihadın temeli prensipleri değişmez, ama yeni şartlara    . göre uygulama ilim ister, çok yüksek ihtisas ister.
İslâm`da Temel Prensipler Değiştirilemez
&9644; İçtihad yapılmasını, İslâm temel kaynakların kita-bın ve sünnetin yeniden günün koşullarına göre yorumlanmasını dile getirdiniz. Bu örneğin Cemaleddin Afgani tara-fından savunulan İslâm`da reform düşüncesi olarak tanımlanabilir mi? Bunu söyleyebilir miyiz?
Hayır söyleyemezsiniz. Müslümanlığın temel esasları tabii Kuran-ı Kerim`de bildirilmiş, sonra Peygamber efendimizin sünneti ile Kuran`daki esaslara açıklık getirilmiş, bunları nasıl anlamamız gerektiği gösterilmiş. Bunlar yapılırken Kuran-ı Kerim ve sünnetin getirdiği, hak ve adaleti temsil eden prensiplerde değişiklik yapılamaz. Bunlar temel kurallar-dır, zaman içinde değişiklik içtihatlarda olur.
&9644; Efendim, yani Kuran ve sünnette belirtilen, hiçbir zaman değişmeyeceği var sayılan ilkeler zaman içinde insan aklı tartından yorumlanabilecek ve bu yorumlar za-mana göre farklılık gösterebilecek değil mi?
Temel prensipleri bugüne uygulamak ilim isteyen bir konudur. Aklımıza göre istediğimiz şeyi evirip çevirenleyiz. Reform sözünü ben reddediyorum. Çünkü Kitap ve sünneti bugüne göre değiştirelim anlamında kullanılıyor. Kitap ve sün-net zamana göre değişmez. Ama tıpkı eski devirdeki büyük müçtehidler gibi o prensiplerin esasını kavrayıp yeni şanlara göre tatbiki mümkündür. Bu iş ilim ister, okuma yetmez.
&9644; Sayın Erbakan, bunu demokrasi ile nasıl bağdaştıra-cağız, değişiklik sadece içtihat yapabilecek din âlimlerinin işiyse, parlamento ne yapacak? Bakın, sendika, grev Pey-gamber döneminde yoktu. Şimdi halkın seçtiği Meclis, bu konuda yasa yapabilecek mi, yoksa son söz `caizdir` yada `caiz değildir` diyen din âlimlerinin mi olacak?
Bir prensip suali soruyorsunuz, düşündüğümü açıklaya-yım. Bugün Meclis istediği gibi kanun yapabilir mi? Yapa-maz, anayasaya uygun kanun yapmak zorundadır. Anayasa ne demek? Bütün insanların mutabık kaldığı hak ve adalet düzeni demek. Meclis ancak bu temel kurallar içinde kalacak, tatbika-tı tanzim edecektir.
&9644; Efendim, bu ilginç bir örnek, ama anayasalar deği-şir, insanların ve toplumun iradesi doğrultusunda değişir, yeniden yazılabilir değil mi?
Tabii değişir, ama anayasa her şeyden önce ilmî bir ko-nudur. Parmak hesabı ile anayasa yapılamaz, çünkü anayasa hakkı üstün tutmalıdır. Anayasa insan haklarını ve devletin canavarlaşmamasını teminat ala tutmalıdır. Böyle bir metnin hazırlanması ilim işidir, ilmî iş ihtisas ister. Bu parmak sayısı ile olmaz. İhtisas erbabı harladıktan sonra yürürlüğe konması milletin tasvibiyle olmalıdır.
&9644; Efendim, temel ilkelerin ve düzenin esaslarının seç-kin beyin sahibi kişiler tarafından hazırlanması çok uzun bir donemden beri, Eflatun`dan itibaren tartışma günde-mine girmiş. Ama hep ütopya olarak kalmış. Efendim acaba bir grup gerçek bilim adamı hak düzenleme budur gerisi batıldır derken başka grup bilim adamı, hayır o dü-zenleme de batıldır, hak düzenleme bizim belirlediğimiz derse ne olacak? Bilim adan arasındaki ihtilaf nasıl çö-zülecek?
Bunların tarihte çözümleri vardır. Bir icma vardır, icma demek bütün ilim adamlarının üzerinde mutabık kaldığı husus demektir. Bu icmalar helkesin uyması gereken kuralları göste-rin Eğer icma olmuyorsa herkese kendi inığı içtihad içinde hürriyet verirsiniz. Böylece çeşitli kanaatte olan insanlar uzlaş-ma içinde yaşarlar. ,
Herkes İnığı Gibi Yaşamalıdır
&9644; Efendim uzlaşma tarafların gereğinde özveri göste-rip aynı kural üzerinde anlaşmaları değil midir? Herkes inığı kuralı uygularsa anarşi olmaz mı?
Hayır olmaz, yol boldur. Bizim inığımız adil düzen-de insan inığı gibi yaşamak durumundadır. Bizim inığı-mız adil düzende insanların işini belli bir devlet memuruna yaptırmaları zorunluluğu da yoktur. Unun da natifleri var-dır, kimi isterseniz, kimi seçerseniz işinizi ona yaptırırsınız. Diyelim evinize elektrik bağlatacaksınız, eğer bu işi yapabile-cek birbirinden ayrı 10 kişi varsa ve siz istediğinizi seçebiliyorsanız işiniz daha süratli ve ucuz yapılacaktır. Böylece hem hürriyete kavuşur hem de mesut olursunuz.
&9644; Sizin bu değerlendirmeniz, özellikle devlet ile ilgili görüşleriniz şu a çok tartışılan toplum söylemi ile çok büyük benzerlikler gösteriyor diyebilir miyiz?
Sivil toplum sözü bizim temel fikriyatımızın Özleminin bir ifadesi. Biz, toplum ve millet, belli kalıplara sokulmadan gerçeği, saadeti arayan bir düşünce ile yemden düzenlenmeli diyoruz. Sivil toplumdan söz edenler de aynı doğrultuda mese-leyi mütalaa ediyorlar.
&9644; Sayın genel başkan, Müslüman toplumlara baktığı-mızda hiçbirinde demokrasiyi, özgülüklerin işlemediğini görüyoruz. Batı`nın kapitalist toplumlarında ise demokrasi var. Bu neden böyle?
Müslüman ülkeler dediğimiz yerlerde halkın bir kısmı Müslümır. önce bu gerçeği tespit edelim. Çok Önemli bir gerçek de Müslüman toplulukların Müslümanlıkla alakası ol-maması. Şimdi Müslüman toplumlarda birtakım olumsuzluklar görüyoruz, geri kalmışlık görüyoruz, ama bunun Müslüman-lıkla bir alakası yoktur. Bütün olumsuzlukların mesulü em-peryalistlerdir, Batılılardır. Bunlar öyle bir fesat mikrobu yay-mışlardır ki neticede bu geri kalmışlık ortaya çıkmıştır.
&9644; Efendim, geri kalmışlığın suçunu başkalarına, Batılı-lara yüklemek bir tür kolaycılık olmuyor mu?
Müsaade ederseniz hemen açıklayalım. Bu kolaycılık değil gerçekçiliktir. Yanlış propagalardan kurtulmalıyız. Müslüman ülkeler yüz sene Batılı emperyalistlerin işgali altın-da kaldı. Cezayir`de, Tunus`ta bir Müslümanın yüksek tahsil yapmasına izin verilmedi. Batı`nın kuvveti üstün tutma, çifte start ve emperyalist zihniyeti dünyayı fesada soktu. Müslü-man ülkeleri geldi onlar işgal etti. Şimdi Kuveyt yıkıldı. Bunu Müslümanların inşa etmesi çok doğal.
Hayır, Amerikalılar, Fransızlar, uluslararası emperyalist şirketler hemen geldiler ve anlaşmalar yaptılar. Bu anlaşmalara bir madde koydular, kullanılacak işçilerin en fazla yüzde onu Müslüman olacak dediler. Geri kalan işçiler Hindulardan, Filipinler`den temin edilecek, işte Müslüman ülkeleri 100 sene tahrip eden zihniyet bu zihniyettir. Zulüm emperyalizmden çı-kıyor. Müslüman ülkelerde gördüğümüz olumsuzluklar em-peryalizmin oraları nasıl tahrip eniğinin göstergesidir, işte ger-çeklik budur.
(Cumhuriyet, 9 Haziran 1991)

 

Türkiye`de siyasi gelişmeler hızla gelişir-ken, yurt dışındaki yabana basın mensupları-nı ilgisi Refah Partisin Genel Başka,nı Prof. Dr. Necmettin Erbakan`a yönelmekte, İngilte-re`de Arapça yayınlanmakla olan eş-Şark el-Evsaf gazetesi 3822-23-24 no’lu sayılarında üç gün süre ile Erbakan ile Dış Politika ağır-lıklı yaptığı bir konuşmayı yayınladı. Bu ko-nuşma Dış Politika isimli akademik dergide ya-yınlı. Aşağıda bu konuşmayı bulacaksınız.

 

ERBAKAN, Şarku`l Evsat`ta:
“Şahsiyetli Dış Politika Temel Hedefimizdir”
SORU: ABD`yi geçmişte size hep engel olan bir güç olmakla suçluyorsunuz. Peki Amerika`yı şu a bunu yap-maktan alıkoyan nedir?
Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN: Amerika yeni bir plan uygulamaya koyarak Abromovitz isimli yeni bir sefir gön-derdi. Türkiye`ye. Bu şahıs Amerikan dış siyasetinde isim yapmış tehli bir yahudidir. Marcos`un son döneminde Filipinlerde ve yine Rusya`nın Afganistan`dan çekileceği günlerde orta Afganistan`da ülkesinin dış politikasında meydana gelen değişikliklerde önemli rol oynamıştır. Kısa bir süre önce Ma-lezya`ya tayin edilmiş fakat Malezya hükümetinin itirazı üzeri-ne geri çekilerek Türkiye`ye gönderilmiştir.
&9644; Sizin 1974 yılında Başbakanın Londra`da bulunduğu sırada Türk ordusunun Kıbrıs`a çıkarma yapması için emir verdiğiniz yolunda söylentiler var. Bu konunun aslı nedir?
Ülkemize, halkımıza, Kıbrıs halkına ve tüm İslâm Âlemine yapmış olduğumuz hizmetlerin en büyüklerinden bi-risi de 1974 yılında kazanmış olduğumuz büyük zaferdir. Ül-kemizin ve halkımızın güvenliğini sağlamak ve korumak en başta gelen görevlerimizden biriydi. İlk hedefimiz “LARNAKA”ya ulaşarak adada yaşayan Türklerin kuzeyden ve güney-den güvenliklerini sağlamaktı. Fakat hükümetteki ortaklarımı-zın basiretsizliği ve destek vermemesi yüzünden yukarıda zikrettiğim hedefe ulaşamadık. Adadaki Hristiyanların güven-liğini sağlamayı da görev sayıyorduk. Çünkü o dönemde arala-rında büyük bir fitne başgöstermiş ve çekişmeleri kardı bir gö-rüntü kazanmıştı. Eğer orduya vermiş olduğumuz plan ve hedefler doğrultusunda hareket edilip hepsini gerçekleştirebilseydik bu gün Kıbrıs meselesi diye bir konu kesinlikle olmaya-caktı.
&9644; Acaba bu konunun bütün ayrıntılarını bize anlatabi-lir misiniz?
Tabii… Amerikalılar bizden önceki hükümetlere ülke-mizde hayvan yetiştiriciliğinde önemli yeri olan ve değerli ve pahalı türden bir gıda maddelerinin, bir yem bitkisinin üretimi-ni yasaklamışlardı. İsviçreliler bu bitkinin hammaddesinin l kg`nı bizden 5 TL’na alıp bundan imal edilen ürünleri ise 500.000 TL’na satıyorlardı. Bu durumda ne yapmamız gereki-yordu? Bu bitkinin Türkiye`de işlenmesi için fabrika kurduk ve üreticilere bu bitkinin ekimine izin veren bir kararname çıkar-dık. Ecevit, Bakanlar Kurulunu toplayarak Amerika`nın kesin-likle bu kararın karşısında olduğunu bize aktardı. Çok şiddetli bir münakaşaya tutuştuk. Çünkü Ecevit`in bakanlarından bazı-ları, bu bitkinin ekiminin serbest bırakılmasından faydalanacak çevrelerden çekmiyorlardı. Fakat sonuçta çoğunluğu yanımıza çekmeyi başardık.
Ecevit`in İngiltere Görüşmesi Bir Oyalamaydı
Ayrıca bu olayda, Ecevit tecrübeli bir gazeteci olduğun-dan böyle bir kararın alınmasında esas rolü üstlenmiş gibi gö-rünmek ve bitkinin ekimine izin verildiğine dair karan halkın arasında açıklamak amacıyla bir ile ziyaret tertib ettirdi. Tam geziye çıkacağı a Ankara havaalanında Kıbrıs`ta askerî darbe olduğu haberim aldık. Fakat Ecevit bu olaya pek önem veriyor gibi görünmüyordu. Kendisi program gereği gezisine çıktı ve biz Ankara`da kaldık. Konu ile ilgili gerekli bilgileri topluyorduk. Bu arada partimizin merkez idare kurulunu toplantıya çağırdık. Toplantıda Başbakan Ankara`ya dönünce de kararımızı kendisine bildirdik. Ancak kendisi karanınızdan pek memnun olmadı ve Milli Güvenlik Kurulunun toplantıya çağrılmasını istedi. Toplantı esnasında da biz görüşümüzü ge-nerallere aktarırken Ecevit de bu konuda böyle bir karar alına-nın kendisinde yarattığı korkudan bahsediyordu. Toplantıda bulunanlardan bazıları da başkanın Londra`ya gitmesini ve İn-giltere`ye adaya ortak müdahaleyi teklif etmesini önerdiler. Bunun anlamı askerlerimiz adaya çıkınca İngiliz üslerine gele-cekler ve onların komutası altına gireceklerdi.
&9644; Niçin Özellikle İngiltere?
Çünkü İngiltere`nin Kıbrıs sorunu ile ilişkisi vardır ve bu sorunun mimarı yine kendisi olup adanın Türkiye`den kopa-rılması için Yunanlıları getiren O`dur. Ayrıca İngiltere adadan ayrıldıktan sonra da bizimle imzalanan Kıbrıs`la ilgili bazı an-laşmalara bağlı kalmaya devam ediyordu.
&9644; Milli Güvenlik Kurulunun kararı ne oldu?
Ecevit`in Londra seferinin bir fayda getirmeyeceğini dü-şünüyorduk. Fakat sonradan başbakanın bu yolculuğunun ve bir süre Ankara`dan uzak kalmasının bize bir şey kaybettirme-yeceği kararına vardık.
Gerçekten Ecevit Londra`ya uçtu ve ben Başbakan veki-li olarak üst düzey askeri yetkilileri toplayarak son gelişmeleri gözden geçirmeye başladım. Kendilerine şu a Kıbrıs`ta olu-şan durumun müdahalemiz için en uygun en az riskli ve en az zarara mal olabilecek bir ortam yarattığını anlatmaya çalıştım.
Adada ise darbe sonrası düşürülen Kıbrıs Cumhurbaşka-nı Makarios ile darbeci Sampson arasında mücadele devam ediyordu. Eğer acele etmez isek adada istikrar sağlanmasına yönelik fırsatlar tek bir kişinin eline geçecek bu ise bizim işleri-mizi son derece zorlaştıracakta. Generaller benim konuya bakış tarzımı takdir ettiklerini fakat hükümetin müdahale konusunda kesin ve kararlı olduğuna emin olmak istediklerini söylüyorlar-dı. Çünkü önceki dönemlerde ordu 2 defa müdahalede bulunmak istemiş ancak hükümet son a kararından dönmüştü. Ayrıca eğer geri adım atarsa asker önünde inırıcılıklarını kaybedeceklerini belirttiler. Ben de kendilerine harekete geçil-mesi için emir verilmesi durumunda Girne`ye çıkmaları için ne kadar süreye ihtiyaçtan olduğunu sordum. Bana 48 saatten daha erken olamayacağı cevabını verdiler.
Harekat Emrini Verdim
&9644; Bu toplantı ne zaman oldu?
17 Temmuz 1974. Askeri darbe ise 15 Temmuz`da yapıl-mıştı.
Bu toplantının sonunda kesin kararımızı verdik. Allah`a tam bir tevekkül içerisinde generallere harekatı başlatmaları emrini verdik. Hemen ardından onlar da bunu uygulamaya koy-dular.
Bu toplantıda beraberimde partimize mensup bir devlet bakanı ve generallerden başka kimse yoktu. Çünkü şenderece gizli bir nitelik taşıyordu. Ayrıca toplantıda orduya moral ve-rilmesi açısından imam ve âlimlerden bir heyet oluşturulması teklif edildi. Ancak ben ordunun harekata hazırlık yapması 48 saate ihtiyaçları olduğunu bu süre içerisinde işin iç yüzünün kimse tarafından bilinmemesi gerektiğini ancak harekat başla-dıktan sonra bunun yapılabileceğini ve bu heyetin cepheye gönderilebileceğini söyledim.
&9644; O sırada Başbakan neredeydi?
Londra`da idi. Ertesi gün akşam Ecevit Ankara`ya döndü. İngiliz Başbakanı ve İşçi Partisi lideri James Callaghan ortak müdahale teklifini reddetmişti. Bu bizim lehimize olan bir sonuçtu. Çünkü adaya müdahalede bize öncelik tanın-mış oluyordu. Ecevit bize Ankara`da ne yapağımızı sordu. Biz de kendisine parlamentoyu topladığımızı, parti liderleri ve genel kurmay yetkilileri ile yaptığımız geniş istişareden sonra harekat emrini verdiğimizi bildirdik. Bunun karşısında Ecevit olaydan duyduğu rahatsızlığı gizlemeyerek harekatın hemen durdurulma imkanının olup olmadığını sordu. Bazı komutan-lar, “Bizim vurulmamız için .karar çıkartın ama bunu yapma-yın” diye cevap verdiler. Çünkü böyle bir karar tüm komuta kademesinin asker içerisindeki inırıcılığını kaybettirecekti. Böylece Ecevit geri dönüş olmadığını ve bir emri vaki karşı-sında olduğunu anladı. Bu arada Ecevit bizde ve komutanlarda verdiğimiz kararla ilgili olarak bir tereddüt olup olmadığı ko-nusunda araştırma yapıyordu. Çünkü böyle bir tereddütün mevcudiyeti bizim kararımızdan döndürülmemizde faydalı olabilirdi. Fakat bunda başarılı olamadı. Çünkü işler en ufak bir tereddüde yer bırakmayacak şekilde terttip edilmişti. Hatta ce-saret ve güzüpekliği ile meşhur Deniz Kuvvetler Komutanı “Bı-rakın düzenli orduyu ben bir kayıkla gider Kıbrıs`a çıkaran” demek cesaretini göstermişti.
Ecevit Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırdı. Amacımız diğer kabine üyelerini ikna ve harekatın getireceği olumlu so-nuçlan izah etmekti. Ancak bazı bakanlar akıllarına gelen her türlü korku veren ve engel çıkaran düşünceyi ortaya atmaktan çekmiyorlardı. Esas Korku Amerika`nın veya Rusya`nın olaya itirazları veya Yunanistan ve Bulgaristan`ın Birleşmiş Milletleri harekete geçirme ihtimalleriydi. Fakat sonunda hepsini ikna ettik. Allah`ın yardımı ile de her türlü engele rağmen harekat başladı.
&9644; Fakat o a BM harekete geçti?
Evet. Gerçekten BM harekete geçti ve Güvenlik Kurulu harekat başladıktan bir iki saat sonra toplanarak ateşkes ve Türk ordusunun çekilmesi kararını aldı. Ecevit bizi toplantıya çağırdı ve karan bildirdi. Son derece endişeli ve rahatsız görü-nüyordu. Fakat kendisine orduyu bu zor aşamada, planın sonu-na ulaşmadan durdurmanın mümkün olmadığını söyledik. Sabah saat 04.00`e kadar tartışmalar sürdü. Konu çeşitli müza-kereler şeklinde ertesi sabah Bakanlar Kurulunun toplığı saat olan 08.00`e kadar devam etti. CHP`ye mensup bakanlar harekatın durdurulmasını kabul ermemiz için büyük çaba sarfe-diyorlardı. Kendilerim haklı çıkarmaya yönelik ne gerekçe bu-labilmişler ise önümüze koyuyorlardı. Telsiz iletişiminin bozuk olduğunu, tankların bozuk, kullanılamaz veya çok kötü durum-da olduğunu söyleyip durdular. Biz ise konunun askeri bir yönü olduğunu ve bu konudaki araştırmanın komutanlar ile ya-pılması gerektiğini söyledik ve Generalleri Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdık. Konuyu kendilerine sorduk: Onlar da: “Bu haberlerin gerçekle alakası yoktur. Bütün teçhizatımız, aracımız gerecimiz gayet iyi durumdadır. Öyle ki, şu a için-de bulunduğumuz harp ortamı gibi aynı boyutta 5 harbe daha girebiliriz” dediler. Bu sırada Amerikan Dışişleri`nden büyük bir yetkili Ankara`ya gelmiş ve Bakanlar Kurulu toplantısı ya-pılan salonun yanındaki bir odada Başbakanla görüşüyordu. Bu şahıs harekatın acilen durdurulmasını taleb ediyordu ve toplantıdan istediği yönde bir karar çıkar umudu ile binadan ayrılmıyordu. Fakat sonunda Ecevit tekrar kendisi ile görüşe-rek özür diler bir tavırla MSP’nin, istediği gibi bir kararın çık-masını engellediğini söyleyecekti.
Ecevit Barış Harekatıhı Engellemek İstemiştir
&9644; Ecevit niçin ordu komutanlarını ikna etmeye çalış-madı?
Bunun için çok uğraştı, özellikle sabahki toplantının bir sonuca ulaşmaması üzerine günün geri kalan kısmım komutan-larla konuyu görüşerek geçirdi. Sabaha karşı bizleri toplantıya çağırarak komutanların harekatın durdurulmasının uygun ola-cağı görüşünde olduklarını söyledi. Fakat biz kendisine bunu bizzat komutanların kendilerinden duymak istediğimizi belirt-tik ve ben bu toplantı sürerken hemen Genel Kurmay Başkanlığı`na gittim. Başlangıçta bizim harekat planımız da süreyi 6 gün olarak tespit etmiştik. Ancak harekat başlayalı henüz 2 gün olmuştu ve biz önceden belirlenen hedeflere ulaşmadan hareka-tın durdurulmasına razı olamazdık. Fakat Genel Kurmay Baş-kanı, Ecevit`in tereddütleri ve şiddetli Amerikan baskısı yüzün-den harekat planında bazı değişiklikler yaptığını ve buna göre sürenin 3 gün ile sınırlanabileceğini ve bu süre içerisinde baş-tan belirlenen tüm hedeflere eksiksiz ulaşılabileceğini söyledi. Ve buna göre ateşkes karan alabileceğimiz ancak bunun o gün saat 17.00`den önce olmaması gerektiğini (Bakanlar Kurulu sa-baha karşı hala toplantı halinde idi) söyledi. Çünkü bu saate kadar planın uygulanması tamamlanacaktı. Böyle bir görüş bir-liği sağlıktan sonra Bakanlar Kurulu toplantısına döndüm ve Genel kurmay Başkanı`nın görüşünü aktardım. Daha sonra o gün saat 17.00 `den itibaren geçerli olmak üzere ateşkes karan aldık. Fakat birliklerimiz teyakkuz durumunda kalacaklardı.
&9644; Fakat Türk ordusu Kıbrıs`ta amaçlanan tüm hedefle-ri gerçekleştirmedi?
Bunun yegane sebebi Ecevit`in korkusudur. Ateşkes ka-rarını saat 17.00 yerine sabah l l`de ilan etti.
&9644; Niçin temel çözüm olarak müdahale kararı alındı?
Kıbrıs 500 seneden beri Müslüman Türk toprağı olagel-miştir. Osmanlı Devleti`nin gerileme döneminde bu ada İngiliz-lere kiralanmıştı. Sultan II. Abdülhamid hatırasında bu konudaki anlaşmanın bazı maddelerini zikretmektedir. Gerçekten çok mühim olan bu anlaşmanın esasında adanın Osmanlılara ait alma hakkı mevcuttur. Fakat İngilizler Filistin`de sahnele-dikleri komployu burada da tekrarladılar. 500 yıldan beri nüfu-sunun tamamına yakını müslüman olan bu adanın halkını zorla göçe tabi tutup yerlerine büyük miktarda Yunanistan`dan göç-men getirdiler. Amaçlan adanın nüfus kombinezonunu değişti-rerek nihai olarak Türkiye`den koparmaktı. Bu aynı zama Batı`nın İsrail`i güvenlik altına alma planına da yarar sağlıyor-du. Çünkü ada Türklerin elinde olursa kurulan Siyonist Devle-tin güvenliği için bir teh noktası olarak gözükecekti. O yüzden ada Yunanistan`a ilhak edilmeliydi.
Bu yüzden Kıbrıs meselesi temelde düzenlenmiş bir pla-nın eseri idi. Bu sebeple 1974 yılında belirli prensipler ve ger-çeklerin ışığı altında ve Türkiye`nin stratejik çıkartan doğrultu-sunda hareket ettik, Kuzey`deki Türk Devleti`ni kurduk ve sonuna kadar desteklemeliyiz.
&9644; Türkiye`nin Kıbrıs politikasında bir değişiklik bekli-yor musunuz?
İktidarda bulunan hükümetin ortaya çıkardığı bir prob-lem var. Bu problem son seçimlerini kaybeden ve siyasî gele-ceğinin yok olduğunun farkına Varan Başbakanın hareketleri ve davranışlarıdır. Son yaptığımız basın toplantısında Özal`ın Amerika`ya Türkiye`nin Kıbrıs`taki haklarından taviz verme ni-yetini açığa çıkardık.
Özal Kıbrıs`ta Tavizden Taraftır
Konu ile ilgili bilgiler bize bir ay önce ulaştı. Başlangıçtı bu bilgileri ihtiyatla karşıladık. Fakat Özal bu bilgilerde saki niyetleri açığa vuran faaliyetlere girişmekte gecikmedi ve Papreu`ya bir özel temsilci gönderdi. Bu temsilci skalları yüzünden 2 ay sonraki seçimlerde koltuğunu kaybedecek olan bir Başbakanla ne yapacaktır? Niçin gerekmediği halde bazı ta-vizler verilmektedir? Niçin seçimler beklenmemekte ve yeni kurulacak Yunan hükümeti ile mesele yeniden görüşülmemek-tedir? Özal, Denktaş`tan daha fazla anlayış isteyeceğini söyle-mektedir. Ama kendisi daha 6 yıl önce Kıbrıs`ın iç işlerine ka-rışmayacağını söylüyordu. Bu değişim kimin yararınadır.
Bu değişim bize göre içine düştüğü çıkmazdan ve sıkıntı-lardan kurtulma uğrunadır. Bu ise ülkemizin stratejik çıkarları-na taban tabana zıttır. Şimdi ise Vasiliu Özal`ın verdiği tavizleri görünce tutumunu daha da sertleştirerek, artması muhtemel olumlu adımlardan vazgeçmiş bulunmaktadır.
&9644; Eğer bir karşılığı yoksa Özal niçin taviz vermektedir?
Amerikan yönetimine yaranmak için bir adım daha atıl-makta gecikilmemiştir. Halil İbrahim Çelik bir gazeteci ile bir röportajda bulunmuş ve bazı sözler sarfetmiştir. Kaldı ki bu sözlerin tam içeriğini kendisi de bilmemektedir. Fakat Belediye Başkanı olmasına rağmen tutuklanmıştır.
Burada kanun ne demektedir? Tutuklanmanın hemen ar-dından zardı hakkında tahkikat yapılmalıdır. Eğer savcılık suçlu görürse 48 saat içerisinde zanlıyı mahkemeye çıkarmak mecburiyetindedir. Fakat Halil İbrahim Çelik 14 gün sorgu-suz sualsiz tek kişilik ve içerisinde tahta bir karyoladan başka bir şey olmayan bir hücrede tutuklu kalmıştır. Kaldığı süre Ramazan`ın ilk 15 gününe tesadüf etmektedir. Bu müddet boyun-ca kendisine çeşitli suçlamalar yakışırılmaya çalışılmıştır, iki defa evinin aranması için emir verilmiştir. Arama sonunda sa-dece 260 kitap bulunmuştur. Daha sonra 3. Kolorduya bağlı bazı birimlere arama emri verdiler. Arama esnasında bazı gö-revliler belediye başkanının annesinin ve evde bulunan ufak bir akraba çocuğunun gafletinden yararlanıp evin bacasına bazı yasak yayınlar saklamak isterken çocuk olayın farkına varmış ve hazırladıkları zabiti imzalamayı reddetmiştir. Konu mahkemeye intikal edince derhal serbest bırakılmışlardır.
Halkın oyu ile göreve gelmiş bu belediye başkanına hiç-bir gerekçe olmadan kimin hesabına zulmedilmektedir?
Bütün bunların hepsi hükümetin Amerikan direktiflerine uyduğunun bir göstergesidir. Biz bunu ortaya çıkardık ve bu-nunla mücadeleye devam edeceğiz. Dileğimiz Türk kamuoyu-nun desteğini arkamızda bulabilmek.
&9644; Bazı Dergiler Türkiye`deki bazı kaynaklara dayana-rak partinizin İran`dan yardım aldığını yazdı. Bu doğru mudur?
Bu söz bizim partimizin tarihini, siyasetini ve Türki-ye`de genel siyasî durumdan hiç haberi olmayan bir kimsenin söyleyebileceği bir sözdür. Bazı çevreler gerçekleri ayaklar altına alarak bu yolu hakkımızda toplumun kafasını karıştırmak ve şüphe uyırmak için başardı bir yöntem olarak alıp uygu-lamaya çalışıyorlar. Biz Tahran`da yönetim değişmeden çok ön-ceden beri ülkemizin refahı ve gelişmesi için siyaset sahnesinde mücadele veriyoruz. Bununla beraber hemen bir tekzib yayınla-yarak ilgili dergide yayınlanan haberle ilgili hükümetten açıkla-ma istedik. Hemen ardından Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yayınlayarak söz konusu ithamların herhangi bir bakanlık gö-revlisi tarafından yapılmasının söz konusu olmadığını ve bu it-hamların gerçekle alakasının da olmadığını açıkladı.
&9644; Filistin davası ile ilgili görüşleriniz nelerdir?
Filistin Emirü`l Müminin Ömer b. Hattab`ın Kudüs`ü fethettiği ve halkını içine düştükleri zulüm çukurundan kurtar-dığı günden bu yana 14 asırdır İslâm toprağıdır. Ancak bugün-kü durumu anlamak için ise olaya Siyonizm Hareketinin gelişi-minin ışığı altında bakmak gerekir. Siyonizm Hareketi Theodar Hertzel isimli bir yahudinin öncülüğünde Bazel Sıhrinoce dünya yahudilerine birlik çağrısı ile başlamıştır.
Filistin Davası Bizim Davamızdır
Eğer Hertzel vatan olarak Amerika`da bir yeri seçse idi bu kendisi ve yahudi toplumu için daha mantıklı olacaktı. Çünkü Amerika daha güvenli bir bölge idi ve ona destek olan insanlar Hertzel`in güvenliğini kendi, güvenlikleri olarak kabul ediyorlardı. Fakat o bunu yapmadı. Yapamazdı çünkü İslâm`a olan düşmanlığı onun hayalindeki gibi Filistin`de yahudi vatanı kurma düşüncesine itti.
Osmanlı-Rus Harbi esnasında Hertzel, II. Abdülhamid`e gelerek büyük paralar teklif etti ve Filistin`den küçük bir toprak parçası satmasını önerdi. Sultanın cevabı ise: “Bu topraklar müslümanlarındır. Bu uğurda kanlarım canları-nı feda etmişlerdir. Bu topraklardan bir karış dahi bütün dünya malını verseler satamam” şeklinde olmuş ve Hertzel`i huzurundan kovmuştur. Fakat Hertzel ümitsizliğe düşmemiş ve 1897 yılında yani İsrail`in kuruluşundan 50 yıl önce ilk Siyon Kongresini toplamıştır. Bu kongreden 50 yıl içerisinde Filistin topraklarında İsrail devleti kurulması için bir karar çık-mıştır. Ne yazık ki Hertzel`in bu planı başarıya ulaşmış ve bu-zaman periyodu içerisinde bu devlet kurulmuştur. Bazı kimse-ler Hertzel`in planının ana hatlarını bilmemektedirler. Şöyle ki: Birinci olarak; İsrail devletinin kurulması, ikinci olarak; Vade-dilen topraklar denen sahayı kapsayacak şekilde genişleme. Yani Hz. Süleyman`ın hükmettiği topraklar. Bu harita önce Fi-listin`den başlamak üzere Fırat ve Nil arasını kapsamaktadır. Üçüncü olarak Şam, Türkiye ve Mısırı işgal edilerek Büyük Yahudi devletine ilhakı.
Bu planın gerçekleştirilmesi için Abdülhamid Han tahttan yahudilerce indirildi. Bati empeeryalizminin yol açtığı bütün savaşları desteklediler.
Yahudileri Filistin`de toplamak için İngiliz Vesayet Sis-teminden bol miktarda yararlılar. Abdülhamid Han bu plan karşısında son derece dikkatli idi. Cesur Kafkas müslümanlarından büyük miktarda Filistin`e iskan etti. Kendini büyük harbe ve batı ülkelerinin birbirleri ile ihtilaflarından ya-rarlanıp Osmanlıyı tekrar eski günlerine döndürmek istiyordu. Ama bunu gerçekleştiremeden tahttan indirildi, İngilizler Yahu-dilere anlaşma ile Filistin`de zerresinde haklan olmayan bir bö-lümü verdi. Ve Siyonistler devlet kuruluşunu ilan edince de bir-çok üyesi yahudi kökenli olan Birleşmiş Milletler tarafından kutlılar. Hukuka ve anlaşmalara dayalı olarak kurulan bir teşkilat bir vatanın gerçek sahiplerinden zorla alınmasını nasıl destekleyebilir? Yahudiler Ortaçağda Avrupa’da ve İspanya`daki hristiyanların baskılarından ve zulümlerinden kaçarak Osmanlı İmparatorluğu`na sığınmışlar ve uzun yıllar güvenlik içinde yaşamışlardı. Fakat onlar Osmanlı`ya ihanet edip arka-dan vurmuşlar ve İslâm ümmetini parçalamak isteyen batılılar tarafından da destek görmüşlerdir.
&9644; Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler ko-nusunda ne düşünüyorsunuz?
Hükümet ile bu ilişkilerin kesilmesi için çok mücadele verdik. Hatta 6 Eylül 1980 yılında zamanın Dışişleri Bakanını İsrail`in Kudüs`ü Başkent ilan etmesine karşılık ilişkileri kesme talebimize olumsuz karşılık verdiği için düşürdük. Eğer TBMM`nin 60 yıllık tarihini inceleyecek olursanız bu olayın İsrail`e karşı ilk ve tek bir karar olduğunu görürsünüz ve yine bu tip bir sebeple ilk defa bir bakanın düşürüldüğüne şahit ola-caksınız hemen bu olayın ertesi günü milletimizin büyük bir katılım gösterdiği ve Filistin Davasını desteklemek amacı güden muazzam bir miting tertipledik. Hemen 3 gün sonra da 12 Eylül askerî ihtilali meydana geldi, bu hareketin başındaki-ler bu mitingi daha sonradan 12 Eylül’ün yegane sebepleri ara-sında gösterdiler.
Ben Hakk`ın İzindeyim
Sayın Erbakan Sizi Osmanlı`nın izinde giden biri olarak kabul edebilir iniyiz?
Ben herşeyden önce Hakk`ın izindeyim. Müslümanın işi budur. Batılın peşinden gitmezler onu yol edinmezler. Şimdi sorabilirsiniz. Hak nedir? Mesela Avrupalılar siyasetlerinin hakka dayığını ileri sürerler. Hak onlara göre 4 unsura da-yanır.
1-Kuvvet: kuvvetli isen hak seninledir.
Bu Firavun mantığıdır.
2- Çoğunluk: Hak çoğunluğu elinde tutanındır. Bu yal-nız başına bizim için yeterli değildir. Zira eğer bunu kabulle-nirsek Asya`da sayılan milyonları bulan aynı zama çoğun-luk teşkil eden ve ineğe tapan insanları Hakkın kaynağı olarak kabul etmemiz gerekir.
3- Ayırım: Hak siyah ırka karşı beyaz ırkındır.
4- Şahsi çıkarlar: Şahsi çıkarların bulunması kişiyi haklı kılabilir. Örneğin süper güçlerden birisinin lideri şahsi çı-karları olduğu için ordularının ve donanmasının dünyanın her yerinde bulunmasını haklı gösterebilmekledir.
Biz bütün bu kriterleri reddediyoruz. Biz islâm`ın kriteri-ni kullanarak Hak 4 sebepden teşekkül eder diyoruz. Bunlar.
1- İnsanlar arasında eşitlik: işte bu insanların arasında ayırım yapılmadan hayat haklarının bir özetidir. Bundan hareketle, namusun korunması mülkiyet hakkı, inanç hürriyeti, hiç kimsenin bir diğerini inancı dolayısı ile tahkir etmemesi gibi eşitliğe dayanan haklar bütünü.
2- Çalışma ve gayret: “insan için ancak çalıştığı vardır” ayetinde Duyurulduğu gibi bu iki faktör de hakkın kaynaklarındır.
3- İnsanların arasında karşılıklı rıza ve yine karşılıklı görevlerin ve sorumluluğun bilincinde olma.
4- Adalet: Eğer 3 kişi çalıştırıyorsak ve bunlar aynı işi yapıyorlarsa ücretleri eşit olmalıdır. Kuvvet, ırk, çıkar veya ço-ğunluk hakların kaynağı olamaz. Bu kriterler putperest Roma hukukunun bir uzantısı olup Firavun metodunu temsil etmekte-dir. Ama bu konuda Peygamberlerin bulunduğu çizgi dünyayı zulümden ve fesattan kurtarmış, İslâm ile hak için bu kutsal mücadele daha da yücelmiş ve bu konudaki kriterleri insanlık için kemale erdirmiştir.
İslam`ın Türkiye`deki kökleri, İslâm`dan önce Türki-ye gerçeği ve Türkiye`de (Anadolu`da) tevhide çağrının ta-rihi konusunda neler söylersiniz?
İslâm miladi 6. yüzyılda zuhur etmiş ve Muhammed Mustafa (S.A.V) tebliğini 632 M.de noktalamışa. Bir asır bo-yunca yeni din doğuda ve ba yayılmıştı. Türkler doğuda. Avrupalılar ise batıda bulunuyorlardı. Türkler İslâmla tanışın-ca başlangıçta basit direnişlerde bulunmuşlarsa da daha sonra tereddütsüz topluca iman edip sevinçle bu yeni dini kendileri-ne bir hayat tarzı olarak kabul etmişlerdir, iman etmeyen her-hangi bir Türk kalmamıştır. Bu Halife Osman bin Affan (r.a) döneminde gerçekleşmişti. Ve bu tarihten itibaren Türkler 1000 yıl boyunca din-i mübin uğrunda, tevhid sancağının dünyanın dört bir yanına taşınması yolunda caba sarfettiler.
İslâm, Türklerin sert, dövüşken ve savaşçı ruhlarım ve tabiatlarım dine hizmet edecek şekilde terbiye edip bir yüce din şekline sokmuştur. Yine dini değerlerle dolup taşmaları ve bunun getirdiği adil ve yumuşak muamele fethettikleri ülkeler-de kendilerini bu dinin ihlaslı bir davetçisi yapmıştır.
Osmanlı Devleti de daha sonraki bir aşamada Türklerin bu güç ve kuvvetim dünyada İslâm ümmetinin birliğinin sağ-lanması ve korunması amacına tahsis için kurulmuştur.
Düşüşün Sebepleri
Osmanlı devletinin çöküş süreci 1839 yılında Fransa ve diğer bati ülkelerinin baskısı ile ülkeye sokulan Tanzimat ha-reketi ile başlar. Osmanlılar da zorunlu askerlik sadece müslü-manlar için geçerli idi. Gayri müslimlerden bu hizmete karşılık bir miktar vergi alınırdı. Bu vergi devlet hazinesinin temel  gelir kaynaklarından birisiydi. Tanzimat’ın ilanında baş rolü oy-nayan Reşit Paşa yabancıların baskısıyla bu uygulamayı kaldı-rınca ülke vatan topraklarının savunma ve düşman saldırılarına karşı koymanın maliyetini taşıyamaz duruma geldi. Bu da yine ülkeyi düşmanlarından borç istemeye ve bankalarına ve şirket-lerine ipotek vermeye götürdü.
Bir ülkenin siyasî bağımsızlığı ekonomisi yabancıların ipoteği altına girerse tüm anlamını yitirir. Bence çöküşün baş-langıcı içine düşürülen bu tehli stratejik sapmadır.
&9644; Bazı tarihçiler Osmanlı`nın kültürü, ilmi ve Arap dili-ni ihya ettiğini ve bunun da çöküşü başlatan sebeplerden biri olduğunu söylüyorlar siz ne dersiniz?
Kesinlikle hayır. Bu 50 yıldır Türkçe`deki Arapça keli-melerle ve kullanılan Arap harfleri ile mücadele eden İngilizle-rin bir iftirasıdır. Diğer yönden bildiğimiz gibi İslâm diğer halkları Arapça`nın kullanılmasına mecbur tutmamış dilin ve ırkların farklılığını Allah`ın ayetlerinden biri saymıştır. Hatta bazı padişahlar Arapça kullanımım zorunlu hale getirmek iste-diklerinde Şeyhül İslam buna karşı çıkmış ve bunun dinin gere-ği olmadığını padişaha izah etmiştir.
&9644; Geçmişle Bağ Ne Zaman Kurulacak?
Bu günkü tarihimizin şanlı geçmişimizle olan kopuklu-ğunun giderilmesi ancak Türkiye`nin tam bağımsızlığı ile gerçekleşir. Bu da ekonomik bağımsızlıkla ve inancımıza, kimliğimize ve çıkarlarımıza düşmanlıklarım öteden beri bildiğimiz Türkiye`ye borç veren ülkelerin ülkemizdeki nüfuzlarının kırılması ile olur.
Türkiye, emperyalizmi askerî sahada yenebileceğini denize dökebileceğini isbat etmiştir. Ancak daha büyük m uca-J dele ekonomik ve kültürel bağımlılıktan kurtulma verilecek mücadeledir. Dış borçlarımız 25 milyon dolan maktadır. Her sene 8.5 milyar dolar dış borç ödüyoruz ki bu J senelik ülkemizin GSMH’sını aşmaktadır.
İşte bu kendisi ile mücadele için tüm çabamızı yoğunlaştırdığımız gerçek emperyalizmdir.
Emperyalizmle mücadelede Allah`ın izniyle bizler galip geleceğiz. Bilesiniz ki Hak gelince, Batıl zail olur.
(eş-Şarku’l Evsat, 1989. Sayı: 3822-23-24)

 

Refah Partisi (RP) Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Türkiye gazetesine yaptığı açık-lamada, “37 senedir bu memlekette adil bir düzen ku-rulması için çalışıyoruz. Türkiye`nin güçlü bir ülke ol-ması, sanayileşmesi için çabalıyoruz.” dedi. İttihat ve Terakki Partisinin yahudi Emanuel Karasu tarafından Sultan II. Abdülhamit Han`ın yıkılması, milletin öz benliğinden koparılması için kurulduğunu belirten RP Genel Başkanı, “İttihat ve Terakki zihniyeti CHP ile devam etmiştir. CHP`nin içindeki fikriyat, millete biz şekil verelim olmuştur. CHP`nin uzun iktidar yıllarında şiddetli bir İslam düşmanlığı yatmaktadır.“ şeklinde konuştu. Emperyalizmin ve siyonizmin Türkiye`ye kendi demokrasisini kurdurtmadığını, başlattıkları sa-nayileşme hamlesinin engellendiğini, kendilerini en çok üzen olayın da ağır sanayi fabrikalarının satılıp yerlerine 5 yıldızlı oteller yapılması olduğunu, ifade eden Prof. Dr. Necmettin Erbakan, “Millî Görüş bütün dünyada akisler uyırırken ülkemizde kitlele-re anlatmakta zorluk çekmemiş hazin bir tecellidir.” dedi. RP Genel Başkanı Erbakan, Türkiye gazetesi-nin sorularını söyle cevapladı:
Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN:
“Tek Parti Dönemi Din Düşmanlığı ile Doludur”
&9644; Efendim, bilim adamlığında sanayiciliğe oradan da politikaya geçtiniz. Bu plânlı bir hareket miydi yoksa şart-lar öyle gerektirdiği için mi böyle oldu?
ERBAKAN: Bu iş adım adlin olmuştur. Dinî sahadaki çalışmaların sonunda mutlaka insanlara faydası olması lâzım. Kendi ülkesinin insanlarına hizmet etmesi lazım. Biz Al-manya`da harpten sonra Leopar tank motorlarında araştırma başmühendisi olarak çalışırken Türkiye`de kullanılan en basit küçük sulama motorlarının bile yurtdışından getirildiğini bilmek bizi fevkalâde müteessir ediyordu. Nasıl oluyor da biz Al-manya`nın en ileri motorunu yapalım, fakat kendi ülkemizin tarlasını sulayacak motorlar Almanya`da imal edilsin. Bu olmaz… Biz vatanımıza, milletimize hizmet edecek isek, kendi motorumuzu kendimiz yapmalıyız kanaatine o zaman vardık.” Ancak motor imalâtı sadece bilgiyle olmaz, sermaye ister. Biz , bu sermayeyi 200`e yakın inançlı insan topladık. Fabrika hakikaten millî görüşlü bir fabrika oldu. O tarihte topladığımız bu sermaye bugüne göre astronomik bir rakamdır. Böylece Türkiye`nin en büyük makina fabrikasını 4 yıl gibi kısa süre içinde kurup işlettik.
Gümüş Motor Fabrikası`nın Kuruluşu
&9644; Fakat Hocam o teşebbüs akım kalmadı mı? Zanne-dersem sonunda büyük zararlara uğranıldı?
Muhterem kardeşim, Gümüş Motor Fabrikası`nda 1960 yılında bütün parçalan yerli olmak üzere ilk Türk motoru imal edildi. Bugün bile bu motorlar (şimdiki adı ile Pancar Motor) ülkemizin o sahadaki ihtiyacını tamamiyle karşılıyor. Hatta sadece Türkiye`nin değil Irak`ın, Pakistan`ın da ihtiyacına cevap veriyor. Şimdi de Azerbaycan`da motor imalât fabrikası kuruluyor. Ve bizim zamanımızdan beri de tek bir civatası bile değiştirilmeden devam ediyor. Ama biz niye sürdüremedik? Bir defa biz bu motorları yaptıktan sonra büyük dampingle kar-şılaştık. O güne kadar motor imal eden kimseler, biz fabrikayı kurunca “Amman bu fabrika malını satamasın, biz yine ithalatı-mızı yapalım.” dediler. 6700 liraya sattıkları motorların fiyatını biz imalata geçince 6200’e, sonra 5200 TL`ye, sonra 4700’e ve nihayet 2700 liraya indirdiler. 2700’e indiklerinde bizim bu mo-torları satmamıza katiyyen imkân yoktu. Bu damping karşısın-da motorlarımızı satamadık. Halbuki yerli imalatın ithalata karşı korunması lazımdı. Bunu Odalar Birliği yapmalıydı, ithal kotalarını düzenleyen Odalar Birliği Sanayi Dairesine bu sebeple başkan olduk. Sadece bizim motorlar değil, bütün başarılı yerli imalâtımız, ithalat ile kösteklenmesin diye uğraş-tık. Ancak bizim aldığımız kararlan Odalar Birliği Genel Sek-reterliği değiştiriyor, yine ithalatı koruyordu. Bunun üzerine TOBB`ne genel sekreter olduk. Bu sefer idare heyeti yine ka-rarlarımızı değiştirmeye başladı. Arkadan TOBB`ne başkan olduk ve bütün idare heyetini millî sanayiyi koruyacak insan-lardan seçtik. Ama bu sefer de iktidardaki Demirci, kotaların hazırlanma yetkisini biz başkan olunca Odalar Birliği`nden aldı. Bunun üzerine artık yapılacak tek şey bu milletin hakkını siyasi sahada korumak idi. Önce Konya`dan bağımsız aday olduk ve ardından da Milli Nizam Partisi`ni kurduk.
&9644; Yani sanayi hamleniz ve yerli sanayiyi koruma gay-retleriniz engellendi diye nü siyasi mücadeleye girdiniz?
Hayır bu, bir geçiş değildir.. Bir genel inanış plânının bir ucundan başlamaktır, 1954’te Gümüş Motor Fabrikasının temelinin atılması ile başlayan millete hizmet yıllır. Biz 37 senedir aslında adil düzen ve Türkiye`nin güçlü ülke olması için çalışıyoruz, tik günden beri hep Türkiye`nin sanayileşme-sini ve adil düzenin bu memlekette yerleşmesini istiyoruz. Bizim adil düzen projemizin bir ucundan işe başlamaktır Gümüş Motor Fabrikası…
&9644; Ülkemizdeki kurulan partilerle ilgili enteresan tesbit-leriniz var. Kitle partilerini, fikir partilerini ve genel ola-rak çok partili siyasi sistemimizi nasıl değerlendiriyorsu-nuz?
Parti dendiği zaman kitle partisi falan olmaz. Partinin bir inancı olmalı, gayesi bulunmalı. Biz gayemiz olmasın, hep beraber çorba gibi toplanalım. Aklımıza ne gelirse yapalım. Böyle parti olmaz. Bakın İttihat ve terakki Partisi`ne… Bu milletin milli ilkelerini yıkmak için kurulmuş. Yahudi Emanuel Karasu tarafından Sultan II. Abdülhamit Han`a karşı kurulmuştur aslında. Belli Siyonist plânlan gerçekleştirmek için… Onun için milletin özbenliğine karşı bir hareket olmuş-tur. Bu hareket CHP ile devam etmiş. CHP’nin içerisindeki fikriyat “Millete biz şekil verelim.” olmuştur, temsil etmek ye-rine biz milleti şekillendirelim zihniyeti ile CHP`nin uzun yıl-larında şiddetti bir İslam düşmanlığı yatmaktadır, işte millet çok partili hayata geçildiği zaman, bu din düşmanlığı tatbikatı-na reaksiyon olarak DP’yi kurdu. Daha sonra birçok partiler kuruldu. İttihat ve Terakki millete reaksiyon olarak kuruldu, bu partiler de reaksiyona reaksiyon olarak kuruluyor. Ancak Milli Nizam, MSP ve Refah Partileri başkadır. Bunlar millî görüşün partileridir. Yani milletin bin yıllık aslına dönüşüdür. Onun için bu bir aksiyondu. Onlar reaksiyonun reaksiyonu, biz ise bu işin aslıyız. Kaldı ki kitle mitle bunlar uydurma sözler-dir. Bunların hepsini bir torbaya doldurursanız sonunda hepsi-nin dünyadaki emperyalist nizamın oyuncağından ibaret olduk-larını görürsünüz. Hiçbirisinde emperyalist ve Siyonist sistemlere karşı yeni bir nizam fikri yoktur. Niye biz “Milli Nizam” adıyla ortaya çıktık? Çünkü sömürücü sistemin karşı-sında adil düzeni kurmak için ortaya çıkıyoruz. Her türlü taklit-çiliğin karşısındayız. Taklitçi partilere da karşıyız. Fikir partisi, kitle partisi tasnifi sunî bir tasniftir. Bununla oyalanmamak lâzımdır. Parti demek; inanç demektir, düzen demektir, nizam demektir…. Arkadaş sen hangi nizam için çalışıyorsun? Ben, ANAP’ın… Eee, faizci Siyonist sistem için çalışıyorum. Ben bilmem DYP’yim.. Ben de faizciyim, kapitalist nizam için çalı-şıyorum. İster kitle, ister fikir ol; hiçbirşey farketmez… Bugüne kadar kurulan partiler, -bizimkilerin dışında- adil düzen şuurun-da kurulmadılar. Belki iyi niyetle ama birbirlerine reaksiyon olarak kuruldular.
&9644; Efendim, siz başlangıçtan beri mi böyle düşünüyor-dunuz yoksa millî görüş sonradan mı oluştu?
Biz bugün hangi gaye için çalışıyorsak, 37 yıl önce de aynı gaye için yola çıktık. Gümüş Motor Fabrikası, adil düzen için kurulmuştur. Nitekim böyle olduğu herkes tarafın-dan biliniyordu. Gümüş Motor sadece bir fabrika değil, bir ide-olojik semboldü…
Niye AP`ye Müracaat Ettim
&9644; Fakat Hocam siz önce AP`ye adaylık için müracaat etmediniz mi? Oraya kabul edilmeyince, veto olunca ayrı bir parti kurmadınız mı?
Hayır, gerçek öyle değil… Ben AP’ye müracaat ettiğim-de neden ittifakla veto edildim? Çünkü AP’nin yapısını, tavrını göstermesini istiyordum. Odalar Birliği`nde ben AP zihniyeti ile mücadele ettim. Sonra da Adalet Partisi`ne adaylık için müracaat ettim. Niye?.. “Ey millet bunları görün” demek için… Odalar Birliği`nde yönetim baştan sona AP zihniyetiydi ve ben onlarla mücadele ettim.
&9644; Efendim şöyle bir hatıra var: “1969 yılının Kurban Bayramı`nda rahmetli Mehmet Emin Alpkan Beyin evinde sohbet edilirken sizin Sayın Demirel’i methettiğinizi ve O`nun yanında olmak lâzım geldiğini söylediğinizi” Sayın Aykut Edibali anlattı. Bu olay düşüncelerinizin zaman içinde değiştiğini göstermiyor mu?
Aziz kardeşim, ben Odalar Birliği`nde onlarla mücadele ettim. Binaenaleyh buyurduğunuz şey gerçeklere uymuyor. Bir hatıradır, eski bir hatıradır. Hatırlarda yanlış kalmış olabilir. Ben böyle bir şey hatırlamıyorum. Ancak ben hadiselerle ko-nuşurum. Bak biz; böyle bir motor fabrikası kurduk, bunun Türkiye`de yaşaması için ve ülkedeki bütün sanayinin gelişme-si için; dövizleri tamamen ithal mallara harcayan yanlış AP zihniyeti ile mücadele ettik. Bu AP`nin “milli görüş” sahibi olmadığını belgelemek, göstermek için de oraya müracaat ettik..
&9644; Veto olmasaydınız Adalet Partisi`nde siyasete devam edecek miydiniz?
O zaman, kabul edilseydik Adalet Partisi, Refah Partisi olurdu veya biz yine RP’yi kurardık. Cevabı verdim değil mi? Bu parti “Refah Partisi” olur diye korktukları için veto edil-dik. Onlar bizim ne olduğumuzu biliyorlar. Çünkü 40 yıllık mektep arkadaşınızdılar. Bizim adil düzen için çalıştığımızı ta mektep sıralarından biliyorlar.
Niye iktidar Olunamıyor?
&9644; Hocam 37 yıldır büyük bir mücadele içindesiniz. Pek çok seçim geçirdiniz. Niye tek başınıza iktidar olacak oy nisbetini alamıyorsunuz?
Bu şimdi konuşulmaz… Çünkü seçimlerde neticeler belli. Görüyorsunuz.. Son 20 beldedeki seçimlere ANAP parayla, devlet imkânlarıyla; RP de inançla girdi. Ne oldu? RP oyların yüzde 23.9`unu, DYP yüzde 21`ini aldı. SHP yüzde 12.5 oyda kaldı. Refah Partisi iktidarda değil. TV`de tek kelime söylenmi-yor. Bir kısım basın maksatlı olarak yazmıyor. Nasıl oluyor da RP en büyük parti ve başa oynuyor? Bu 20 beldenin tamamını seçim öncesinde ziyaret ettik. Buralarda bilesiniz ki iki parti mücadele etti. ANAP ile RP çekişti. ANAP para ile, devlet imkânlarıyla çalıştı. RP inanç ve imanla mücadele etti. Hazreti Peygamber Efendimizin idamı tebliğ ettiği ilk 20 yılda müslüman olanların sayısı 1400 kişi, vefatlarından önce veda haccında bu rakam 500 bine ulaştı, işte sosyal olayların karakteri bu-radadır. Eksponsiyelleri yavaş yavaş gelişir, bir yerde takla atar, sıçrama yapar. Şimdi RP de aynı olayı yaşıyor. TV`de ko-nuşulmuyor, gazeteler yazmıyor fakat Refah Partisi başa güre-şiyor. RP’yi tek başına iktidar yapmak için çalışıyoruz.
Dünyada Bush Türkiye`de Muş
&9644; Efendim biraz iyimser konuşmuyor musunuz? Muş`taki son seçimde aldığınız oy nisbetini Türkiye geneli-ne yaymak sıhhatli bir değerlendirme mi?
Bakın Türkiye son 40 yılda çok zaman kaybetmiştir. Türkiye`nin şimdi ihtiyacı adil düzendir, millî görüştür. Bütün dünya zaten burada gidiyor. Bütün dünyada şimdi yeni bir kutup teşekkül ediyor. Eskiden kapitalizm, komünizm, Siyo-nizm, emperyalizm vardı. Şimdi komünizm çöktü. Fakat em-peryalizm ve Siyonizm zulmüne devam ediyor. Buna karşı in-sanlık yeni bir kutup etrafında toplanmak ihtiyacındadır. Bu kutup RP’dir, milli görüştür. Muşta yüzde 57 nispetinde oy aldık. Yani dünyadaki kutuplardan birisi Muş olmuştur. Adil düzenin bayrağı ve kalesi olduğu için yeni bir kutup teşekkül etmiştir, işte yeni dünya bu. İki kutup var. Dünyada emperyalizmin temsilcisi Bush, Türkiye`de Muş… Bütün insanlık için adil düzene geçmekten başka çare yoktur. Kırk sene bu faizci kapitalist sistemin zulmünden, din düşmanlığından çok çektik. Tek çaredir Refah Partisi…
Hocam Türkiye`nin yüzde 99`u müslümır diye bir görüş var…
Doğrudur, öyledir de zaten…
&9644; Peki hocam yüzde 99`u müslüman olan bir ülkede siz niye yüzde 10`un altında rey alıyorsunuz? Bu bir tezat değil mi?
Tezat şudur. Millet müslüman olduğu halde, İslamiyet nedir bilmiyor. Mesele bu… Bu millete öğretim yeteri kadar ya-pılmamış. Millet ben müslümanım diyor ama nedir bilmiyor, ikincisi asıl bizi etkileyen koyu bir menfi propaga altında-yız, iletişim imkanımız yok Refah Farisi`ni millet tanımıyor. Gecekonduda oturan, kapıcı olarak çalışan eziliyor ama bilme-den kendini ezen faizci emperyalizme oy veriyor. Kendisine sa-adet getirecek RP’yi tanımıyor.
&9644; Efendim nüfusun yüzde 60`ını 24 yaşın altındakiler oluşturuyor. Bu genç insanlara partinizi nasıl tanıtacaksı-nız? Nasıl iletişim kuracaksınız?
İnançlı insanların çalışması ile… Çalışma, çalışma… Çalı-şıldıkça neticeler alınıyor. 29 Mayısta İzmir`de “Fetih ve Gençlik Günü” yaptık. O söylediğiniz 24 yaşın altında 100 bin genç oraya geldi. Bu memlekette adil düzen kurulması için bütün güçleriyle çalışmaya söz verdi. Bizin mitinglerimize katılanların yüzde 80`ini gençler oluşturuyor.
&9644; Siz kitle iletişim araçlarının -basının size karşı oldu-ğunu, RP`yi millete anlatamadığınızı söylüyorsunuz. Diğer taraftan da bir uyanıştan bahsediyorsunuz. Sizce bu uya-nış partinizin iktadara gelmesi için yeterli mi?
Elbette… Bir yan tahribat yapılıyor. Ama buna rağ-men millî görüş gençliği güçleniyor. Bu yeterli bir ivmedir. Ama erken, ama vaktinde ilk genel seçimde de patlama olacak. Hatta Demokrat Parti`nin patlamasından da öte bir patlama ya-pacak Refah Partisi…
&9644; Hocam affınıza sığınarak size yapılmış bazı ithamları sormak istiyorum.
Muhsin Batur da Millî Görüşü Benimsedi
Muhterem kardeşim madem ki itham diyor, inanmıyor-sunuz, öyleyse sormayın… Niye soruyorsunuz ki?
&9644; Efendim bir gazeteci olarak, cevabını sizin ağzınız-dan okuyucularımıza duyurmak için soruyorum. Milli Nizam Partisi`ni AP`yi böldürmek için size kurdurdukları söyleniyor. Muhsin Batur ile görüştüğünüz, Celal Bayar ile partinin kurulması yönünde temasta bulduğunuz iddia edi-liyor. Talat Aydemir`in ihtilal kabinesinde sizin Sanayi Bakanı olarak isminizin geçtiği belirtiliyor. Bu konularda…
Ne münasebet? Herkes aklına gelen birşey uydurur. Böyle bir kabine mi varmış? Bunlar senaryodur. Muhsin Batur hatıratında diyor ki: “Biz Milli Nizam Partisi`ni kapatmak için ihtilal yaptık.” Batur şimdi şahsen dostumuzdur. Şimdi ama…
&9644; Efendim Muhsin Batur ile partiniz kurulurken görüştü-nüz mü?
Daha sonra görüştük. Batur ne zaman bize “Cumhurbaş-kanı adayıyım, bana oy verir misiniz?” diye geldi, ilk defa o zaman kendisiyle görüştük. Kendisine dedik ki, bizim şartları-mız vardır. Sizinle üç seans konuşacağız. Ondan sonra bizim söylediğimiz temel fikirlere inanıyor ve benimsiyorsanız bu-günkü şartlar altında size oy veririz dedik. Peki dedi Üç seans konuştuk Konuşmalarımızdan sonra Muhsin Batur şunları söy-ledi: “Hocam eğer milli görüş dediğiniz buysa ben Cumhurbaş-kanı seçileyim seçilmeyeyim, köy köy dolaşacağım. Bütün mil-lete kurtuluşun Milli Görüş`te olacağını Söyleyeceğim.” Böyle dedi ve bunu bizim oyumuzu almak için de söylemedi. Kendisi mert yapılı bir insan. Dürüsttür, ikna olmuştur. Çünkü O da aynı ideallari beslemektedir. Zaten işin garibi de burası… Mese-la Milli Birlik Komitesi üyeleri bizim en yakın dostlarımızdır. Onlar bizim ideallerimizi aynen benimsemişlerdir. Gidin kendi-leriyle konuşun. Bu Türkiye`yi hangi parti kurtarır deyin? Göre-ceksiniz, Refah Partisi diyeceklerdir.
Milli Birlik Komitesi Üyeleriyle Fikir Ayrılığımız Yok
&9644; Efendim madem ki Muhsin Batur Paşa ikna oldu, niye sizin partiye girmiyor? Niye köy köy dolaşıp milli gö-rüşü anlatmıyor?
Kıymetli kardeşim, Muhsin Batur zannediyorsam şu a aktif politikaya girmeyi düşünmüyor. Ama İstanbul`da oturduğu için oradaki dostlarımız sık sık kendisini ziyaret ederler. Mesela Süleyman Arif Emre bunu sık sık yapar. Biz burada Milli Birlik Komitesi üyesi arkadaşlarımızla sık sık soh-bet ederiz. Hatta Belki önümüzdeki günlerde onların bir top-lantısına gideceğiz. Kendilerine adil düzen hakkında brifing vereceğiz. Zaten bizim temel problemimiz iletişim. Temas sağ-ladığımız zaman “Yahu bu bizim arayıp da bulamadığımız şey” diyorlar. İkna oluyorlar. Bunun sayısız misalleri var. Me-sela en son misalini vereyim. Rus Büyükelçisi Çernişev bizi ziyaretinden sonra şöyle konuştu: “Ben bütün partileri gezdim. Hiçbir partinin RP kadar disiplinli ve ne yapacağım bilir vazi-yette olduğunu görmedim.” Almanya Parlamento Bakanı Von Hassel, Die Welt gazetesine yazdığı makalesinde aynen şöyle diyor. “Ey Avrupalılar size yalvarıyorum. Etmeyin, eyle-meyin… Türkiye`nin Ortak Pazar`a girmesini geciktirmeyin, İs-rail de girsin. Hatta İsrail ile Türkiye`yi daha yaklaştırın. Geç kalıyorsunuz. Bakın Türkiye`de Refah Partisi her geçen gün güçleniyor. Bundan sonra RP iktidar olacak. Haberiniz olsun. RP iktidarı demek; yeni bir Türkiye`nin kurulması demek değil, yeni bir dünyanın kurulması demektir. Siz hiç 60 milyonluk Türkiye`nin 15 milyarlık İslam alemine motor olarak adapte edildiğinde, nasıl bir dünyanın meydana geleceğini düşünebili-yor musunuz?” İşte Von Hassel`in makalesi. Kendisi Türkiye uzmanıdır.
Demirel ve Ecevit Nasipsiz
&9644; Hocam Madem ki siz temas ettiğiniz insanları kolay-lıkla ikna ediyorsunuz. Niye Sayın Demirel`i ve Sayın Ecevit`i ikna edemediniz? Üstelik her ikisiyle de uzun koalisyon dönemleriniz oldu ve sıkça temas imkanınız vardı…
Neyi kastettiğinizi anlayamadım Biz hükümette iken her iki lider de şunu söylediler. “Sadece MSP ne istedi ise kararlar öyle çıktı. Onların istediği oldu.” bu ne demektir? Biz demek-tir? Biz demek ki kendilerine bütün faydalı, doğru şeyleri anlat-mışız; ikna etmişiz. Ancak bir insanın “Ben milli görüşçüyüm” demesi kolay bir iş değildir. Bu nasip meselesidir. Temenni ederiz ki bu nasibe ulaşırlar…
&9644; Hocam son bir soru daha sormak istiyorum. 37 yıllık mücadelenizde geriye baktığınızda hiç “Keşke böyle yapmasaydım” dediğiniz oldu mu? Nefis muhasebesi yaparak şu şu hataları işlemişim dediğiniz oldu mu?
Çok şükür böyle birşey hatırlamıyorum. Allah`a şükürler olsun… Elden gelen gayretle çalışılmıştır. Herşeyin takdiri O`na aittir.
(Türkiye, 30 Haziran 1991)

 

RP Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan, terör olaylarının, ülkede huzuru bozma planlarının bir parçası olduğunu söyledi ve “generallere yönelik hareketlerin, bir CIA planı olması ihtimali asla gözden uzak tutulmamalıdır” dedi. RP Lideri Erbakan, son günlerde tırmanan terör hareketleri, terörle mücadele kanunu, enflasyon ve İslam Ortak f azan konusundaki görüşlerini Türkiye Gazetesi`ne açıkladı. Prof. Erbakan`a yöneltilen sorular ve RP liderinin cevapları şöyle:
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN:
“TERÖR CIA PLANIDIR”
&9644; Son haftalarda tırmanan terör özellikle generalleri hedef seçmiş durumda. Türk subaylarına yönelen bu terörü neye bağlıyorsunuz. Bir ihtilal mi isteniyor? Türkiye`de artık ihtilal olur mu?
Sekiz seneden beri ANAP`ın yapmış olduğu tahribat ül-keyi maddî ve manevî bakımdan sıkıntılar içine sokmuştur. Bu durum aslında teröre son derece müsait bir ortamdır. Bir ülke-de sabotaj yapmak isteyenler olabilir. Ancak bir terör ortamı-nın meydana gelmesinde ülkenin genel durumunun önemi bü-yüktür. Bugün Türkiye`de genel durum, halkın idareye karşı bir hoşnutsuzluğunu değil, nefretini uyıran bir manzaradır. Her yönüyle bu durum karşısında terör zemin bulmaktadır. Ancak bu hareketlerin generallere yönelik bu hareketlerin bir CIA planı olma ihtimali asla gözden uzak tutulmamalıdır. Çünkü bugüne kadarki tecrübelerle biliniyor ki CIA bütün ül-kelerde son derece müessirdir. Ve akla hayale gelmedik plan-lar tertip etmektedir. Türkiye`yi huzursuz yapmak, Türkiye`de karışıklık çıkarmak ve Türkiye`yi İsrail`e kolay lokma haline getirmek emperyalizmin genel planlarının bir parçasıdır. Bu itibarla, nasıl 80`den önce dışarıdan silah getirip, iki ayrı gruba aynı silahı dağıtıp milleti birbirlerine kırdırdılar ise, bugün de Türkiye`de huzursuzluk çıkarmak ve ülkeyi bir birine düşür-mek için bu planlan uygulamakta olabilirler. Çünkü bütün bu cinayetler son derece profesyonelce, ustaca eğitilmiş kimseler tarafından hatta aynı bir ekip tarafından yapılmış olması ihti-mali kuvvetlidir. Bu belirtiler, söylediğimiz ihtimale ağırlık kazıracak mahiyettedir.
Millet İhtilal İstemiyor
&9644; Bir ihtilal davetiyesi olabilir mi bunlar?
Artık Türkiye`de bir ihtilal olacağını zannetmiyorum. Çünkü bu güne kadar üç defa ihtilal yapıldı. Bu ihtilallerin hiç-birşey getirmediği görüldü, işte son ihtilalin bu ülke 10 yıldan beri ızdırabını çekiyor. Bu ANAP kalıntısı ihtilalin bir ürünü-dür. Antidemokratik tedbirlerle partileri kapatmak, secime sok-mak, vetolar yapmak suretiyle nerşey perişan edilmiştir. Neti-cede böyle bir ANAP frankeştaynı ortaya çıkmıştır. Bu denemelerden sonra arak kimsenin ne ihtilal yapmak hatırından geçebilir, ne de yapılacak olan ihtilal bundan öncekiler gibi zemin bulabilir. Millet bütünüyle bu kabil hareketlerin karşısındadır.
14İ, 142,163 maddeler kaldırıldı. Bundan sonra mey-dana çıkan durumu değerlendirir misiniz?
Önce bir defa çıkartılan terör kanununa bakmak lazım. Aslında beş ayrı kanunla düzenlenmesi lazım gelen konular bir gece yansı iki saat içinde torbaya konmuş, ortaya atılmıştır. Bu ucube, hukuk tekniği bakımından misal olarak gösterilebilecek en hatalı kanunlardan birisidir. Bununla beraber 141, 142, 163. maddeler kalkmıştır. Ancak bu demek değildir ki, bu kanu-nu çıkartan ANAP hakiki ve samimi olarak Türkiye`de inanç ve fikir hürriyetinden yanadır. Bu kanunu sırf, ayakta duracak hali yok, secime gidecek, bazı çevrelerin oyunu alabilmek için için her yapağı işte olduğu gibi bu kanunu da milleti aldatmak için Çıkardığı apaçık gözükmektedir. ANAP eğer fikir ve inanç hür-riyetinde samimi ise, bu takdirde partiler ve demekler kanunla-rından da fikir ve inanç hürriyetine aykırı maddeleri bu kanunla beraber değiştirmesi gerekirdi, (telan yapmayıp bunu yapması, göstermelik bir davranıştır. Oy avcılığından başka bir maksat gütmemektedir. Halbuki Türkiye`de her meselenin temeli geli-yor fikir ve inanç hürriyetine dayanıyor. Fikir ve inanç hürri-yeti olmadan anayasa da yapılamaz. Demokrasi de olmaz. Siz bazı fikir ve inançları serbest bırakcaksınız, bazılarını bırak-mayacaksınız. Kimin adına? Hani millet kendisi karar verecek-ti. Milletin üstüne çıkıp, buraya gidebilirsin, buraya gidemez-sin, demek faşizmdir.
Enflasyon Kalkınma Değil Tahribat Getirir
&9644; Hocam, enflasyon kalkınmanın bedelidir deniyor; Sizce enflasyonsuz kalkınma mümkün mü?
Hiç şüphesiz… Zaten enflasyonla kalkınma olmaz. Enf-lasyon sadece tahribat getirir ve getirmektedir. Enflasyon mi-lyonlarca hak sahibini ezmek demektir. Enflasyon kalkınma gücünü yok etmek demektir. Biz bu enflasyonu sırtımızda taşı-maya mecbur değiliz.
Bu enflasyon bugün Türkiye`de tatbik edilen çorba düze-nin bir neticesidir. Çorba düzeni diyorum, çünkü dünyada üç Çeşit temel ekonomik sistem söz konusudur. Birisi kapitalizm, diğeri sosyalizm ve adil düzendir. Ama Türkiye`de ANAP’ın ve Özal`ın uyguladığı ekonomik politika, bunlardan hiçbiri de-ğildir. Apayrı nevi şansına münhasır bir düzendir. Buna bir| isim vermek lazım gelirse, ancak çorba düzeni denir. Bu çorba j düzeni 10 seneden beri yüksek enflasyonla milleti perişan etmektedir. Enflasyonun temelinde bugünkü düzenin mikropları yatıyor. Yani faiz, vergi, darphanede karşılıksız para basma, emirle paranın değerinin düşürülmesi ve bugünkü bankacılık düzeni Bugünkü düzenin adı köle düzenidir. Yani milleti köle yapan düzendir. Bu düzen ile millet neticede İsrail`e ve onun işçisi holdinglere köle yapılmaktadır. Bunun için de millet çalışacak, hakkı elinden alınıp bunlara verilecek. İşte enflasyon bunun aracıdır.
&9644; Sizce nasıl önlenebilir enflasyon?
Adil Düzenle.. Bildiğiniz gibi yıllardan beri Türkiye`de belki 200’den fazla “Adil Düzen Konferansı” verdik. Enflasyon ancak adil düzenle önlenir. Yani faiz kalkacak, darphanede karşılıksız para basmayacak,  bütün vergi kanunları lağvedilecek. Ve bugünkü bankacılık sistemi kökünden değiştirilecek. Ve pa-ranın değeri ile asla emirle oynanmayacak. Böyle bir adil dü-zende insanlar kredi ihtiyacını nasıl karşılayacak? Devlet gelirini nasıl temin edecek.
&9644; Bu adil düzeni şu a tatbik eden ülke var mı Hocam?
Hayır. Adil düzen asırlar boyu bizim milletimiz tarafından o günün şartlarına göre zaman zaman tatbik edilmiştir. Ancak bugünün şartlarına göre adil düzeni tatbik eden şu a herhangi bir ülke yok. Bu, inşallah Türkiye olacaktır önümüz-deki seçimden sonra. Bütün müslüman ülkelere sirayet ve sonra da diğer ülkelere…. buna biz hakkı üstün tutan medeniyetin ye-niden doğusu diyoruz.
Bu Ekonomik Sistem İflas Etmiştir
&9644; Hocam mevcut KİT’leri ekonomide kambur olarak görüyor musunuz? Özelleştirme konusunda hükümetin ba-yağı gayretleri var. Siz de özelleştirmeden yana mısınız?
Ekonominin kendisi kambur. Baştan sona kadar. Çünkü bu ekonomi çorba ekonomisidir. Faizci, kapitalist bir ekonomi-dir. Bu ekonominin içerisinde KİT`ler en iyi niyetli yöneticiler konsa dahi tıpkı diğer özel sektör kuruluşları gibi. asla millete faydalı hizmet yapamamaktadır. Kabahat sistemdedir. Yoksa bir çok hizmetlerde devletin öncelik yapması teşvik etmesi` faydalıdır. Ancak bu teşvik o müessesenin sahibinin devlet ol-masını gerektirmez. Adil düzende ekonomik faaliyetleri özel kuruluşlar yaparlar. Devlet planlama yapar. Makro plan yapar. Yani yaptırır. Bunu yapacak olan kuruluşları destekler. Proje-lendirir Türkiye`nin her bölgesinde işsizliğin önlenmesi, kal-kınmanın temini için hangi yatırımın yapılması lazım. Bunlar uzmanlık işidir. Bunların geliştirilmesi ortaya konması için ge-reken teşviklerin yapılması devletin vazifesidir. Ondan sonra vataşlardan ehliyet sahibi olanlar bu projelerden beğendik-lerini alırlar. Ya tek başına ya da ortaklık halinde gerçekleşti-rirler. Bu gerçekleştirme esnasında faizsiz kredi ite destekle-meyi yine devlet yapar. Adil düzende tam teşvik vardır. Bunun için bugünkü tatbikat adil düzen esaslarına uymamaktadır. Ancak çorba düzenin içinde dahi, o düzene göre Türkiye`nin bazı bölgelerinin kalkınması için öncülük yapma hususunda, devletin öncü olmasında yarar vardır. Bunları işledikten sonra yine özel sektöre devredebilirler.
Bunun için bugün Türkiye`deki bu devlet kuruluşlarının perişanlığı, kuruluşları yönetenlerden ileri gelmiyor. Sistem ve onlara yön veren yöneticilerin aldıkları kararlardan ileri geli-yor. Millet taklitçiliğin ve kapitalizmin acısını çekiyor.
&9644; Hocam mevcut seçim sistemini nasıl buluyorsunuz?
Çorba düzenin, hile rejimi. Bugünkü seçim sistemi dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir hile rejimidir. Seçim kanu-nu sekiz senede sekiz defa değiştirilerek, delinmiş bir peyniree benzetilmiştir. Her değişiklikte maksat, milletin iradesi en iyi nasıl tecelli eder sorusu olmamıştır. Ne yapalım da biz herşeye rağmen ufak bir azmlık olarak şeklen iktidar olalım. Gaye bu olmuştur. Bunun için de baştan sona kadar haksızlıklarla dolu-dur. Meclis`te bulunan her üç partide bugünkü seçim kanunu-nun suçlusudurlar. Kaldı ki böyle bir seçim kanunu ite seçime girilmemeliydi. Hemen değiştirilmediği takdirde hemen sinei millete dönmeliydiler. Bu görevlerini yapmadıktan için üçü de suçludurlar. Ve bu kanun tabi anayasaya, demokrasiye, insan haklarına baştan sona kadar aykırıdır.
&9644; Hemen önümüzdeki bir seçimde, mevcut kanunla ne bekliyorsunuz?
Biz seçimden Refah Partisi`nin en büyük parti olarak çık-masını bekliyoruz. Nitekim fiili grafikler bunu gösteriyor. Çünkü ülkemizde son yapılan seçimlere bir gözattığımızda ne görüyoruz. Geçen sene 19 Ağustosta yapılan seçimlerde mese-la Bayrampaşa`da… 300 bin nüfuslu İstanbul`un ortasında büyük bir bölge. Burada Refah partisi oyların yüzde 21,5 ini almış. ANAP yüzde 20, SHP yüzde 8, DYP yüzde 7… bu yıl 7 Nisan`da Nevşehir`de yapılan seçimde Refah Partisi oyların yüzde 25.5 ini aldı. Şimdi ümit ediyoruz ki 2 Haziran seçimle-rinde Refah Partisisin oy oranı bu 20 seçim bölgesinde yüzde 30’un üstüne çıkacaktır. Bunu takiben muhtemelen bu yıl Ekim ayında yapılacak, seçimde de Refah Partisi en büyük parti ola-rak ortaya çıkacaktır. Bu sadece Türkiye`nin gidişatının bir so-nucu değil bütün dünyanın gidişatının bir sonucudur. Çünkü bugün bütün dünya emperyalizmin zulmünün karşısında adil düzeni anıyor. Yeni kutuplaşma. Adil düzen etrafında olacak-tır. Refah Partisi`nin seçimi kazanması sadece Türkiye için değil, bütün mazlum ülkeler için bîr kutuplaşma manasını taşı-maktadır.
&9644; Ekim ayında erken genel seçim var diyorsunuz…
Çok kuvvette muhtemel Çünkü ANAP yediği yumruk-lardan ayakta duramayacak, yere düşmek üzere olan bir boksör durumunda. Bir an evvel gong çalsın, şu selye oturayım diyor. O gongu da düşmeden, ölmeden evvel kendi çalacak, yani intihar edecektir ister istemez. Kongrenin arkasından kı-yamet kopacak ANAP’ta sıkıntılar başlayacak.
Hedefimiz İktidar Olmaktır
&9644; Hocam, bir koalisyon ortamında, tek başına bir parti iktidara gelmediği takdirde, sizin tercihiniz hangi parti ile iktidar olmak olur?
Biliyorsunuz, Türkiye`de koalisyonlar hususunda en fâzla tecrübeye sahip olan parti biziz. Vaktiyle biz solcuyuz di-yenlerle de, koalisyon yapmış, memlekete büyük hizmetler ver-miş bir partiyiz. Biz sağcıyız diyenlerle de koalisyon yaptık. Bütün bu partilerin yönetim kadrolarının davranışlarını ve zih-niyetlerini çok iyi biliriz. Bu zihniyetler temelinden yanlıştır. Çünkü bu zihniyetlerin kökü Batı taklitçiliğidir. Onun için koa-lisyonda her zaman birtakım güçlükler olmuştur. Fakat biz bu güçlükleri yenmek hususunda, daima başarılı davranışlar içinde olduk. Bugüne kadar üç koalisyon hükümeti kurduk. Bu üç hü-kümetin hiçbirisinin bozulmasında bizim bir dahilimiz olmadı. Hep ortaklarımızın bozgunculuğu yüzünden bu hükümetler bo-zulmuştur. Bununla beraber bizim hedefimiz Refah Partisinin tek başına iktidar olmasıdır. Ve biz bugünden böyle bir sualin cevabını açıkça vererek kendimizi bağlamayı uygun görmüyo-ruz. Bütün gücümüzle tek başınna iktidar olmak için çalışıyoruz. O gün doğacak olan tabloya göre, memleketin en hayrına ne ise o kararı vereceğimiz şüphesizdir.
&9644; Bu tecrübeniz ışığında solla da sağla da iktidar olduğunuza göre, en çok sıkıntıyı hangi partiden çektiniz?
Hemen ifade edeyim ki, Türkiye`de eskiden bu sorunun bir kıymeti, bir manası vardı. Ama bugün bu sorunun bir kıy-meti yoktur. Çünkü bugün sol denilen sağ denilenin birbirine eşit olduğu görülüyor. Bunların hiçbirinin birbirinden farkı yok. ANAP, SHP, DSP ayrı makinadan çıkmış üç tane ıskarta malıdır. Üçü de faizcidir, üçü de Ortak pazarcıdır. Devir değiş-miştir. Artık sağ, sol diye ayrım yok. Şimdi sömürü ve adil düzen diye ayırım var. Bunların üçü de bilmeden sömürüye alet olan partilerdir.
&9644; Ecevit’le yaptığınız koalisyonda özellikle bu af konusuda çok eleştirildiniz. Bu veya bir başka konuda pişmanlık duy-duğunuz icraatınız oldu mu?
Hayır çok şükür. Biz herzaman hayırlara motor, şerlere fren olduk. Hükümetler doğrudan doğruya kendi hükümetimiz olmadığı için. Af kanununda biz en doğru hareketi yaptık. Ancak anayasa Mahkemesi bir takım değişiklikler yaptı. Bu husustaki eleştiriler tamamen bazı mahdut ve sivri çevrelerin propaga olsun diye çıkardıkları uydurma sözlerdir. Bunla-rın hiçbir önemi yoktur. Ne gariptir ki o sözleri çıkartanlar şimdi solcu dedikleri ile kucak kucağıdırlar. Ve şimdi o solcu-ların affına öncülük yapmaktadırlar. Çelişki içindedirler. Biz hep haktan yana olmaya çalıştık. Ve bu ülkeye yapılan en ha-yırlı hizmetler o kısa dönemin içinde yapılmıştır. Manevî kalkınma o zaman yapıldı. Ağır sanayi hamlesi o zaman yapıldı. Büyük Kıbrıs Zaferi o zaman Milli Görüş sayesinde kazanıldı.
Adil Devlet Düzeni Kurulmalıdır
&9644; Başka bir konuya geçmek istiyorum. Bu Diyanetin devlete bağlı olmasını laiklikle bağdaştırıyor musunuz?
Bunun için bir insanın adil devlet düzenini iyice tanıma-sı lazım ki bizim verdiğimiz cevabın ne demek olduğunu anlasın. Bir adil düzende bütün devlet hakkı üstün tutan bir nizama göre kurulmuştur. Bu nizamın içinde beş tane düzen vardır. Bi-risi genel düzendir. Birisi siyasi, idari düzen, öbürü ekonomik düzen, diğeri ilmi düzen ve öbürü de dinî ve ahlaki düzendir. Bunların ahenk içinde çalışması esastır. Hiçbirinin diğerinin özüne karışmaması esastır. Bunların hepsi kendi kuralları için-de, hakkı üstün tutan temel prensipler içerisinde kendi görevle-rini yapmak üzere teşekkül etmiş bir adil düzendir. Onun için böyle bir adil düzeni tanımadan, bu suale vereceğimiz cevabı kavramak mümkün değildir. Biz bugünkü çorba düzenini kökün-den reddettiğimiz için bağlı da olsa, bağlı olmasa da iflah etmez, bugünkü sistem. Kökünden düzeltilmesi lazım.
&9644; İslam Ortak Pazarı`nı baştan beri savunuyorsunuz. Sayın Demirel gazetemize verdiği beyanatta, böyle bir ortak pazarın kurulamayacağını, çünkü bu devletlerin hep-sinin birbiriyle meselelerin olduğunu söylüyor. Daha önce-leri de Turan Güneş bir beyanatında İslam Ülkelerinin baş-larının ya Amerika`ya, ya Rusya`ya bağlı olduğunu söylemişti. Bunlar sizce nasıl biraraya gelebilir?
Bu sözler önce maksatlı sözlerdir. Batı taklitçiliği ile yı-kanmış zihinlerin sözüdür. Müslüman ülkelerde bugün bir dağı-nıklık vardır. Bu dağınıklığın sebebi Türkiye`dir. Türkiye`deki bugünkü durumdur. Çünkü asırlar boyu Müslüman ülkeler Tür-kiye`den öncülük beklemiştir. Bugün ise Türkiye`nin yönetimi dejenere bir yönetimdir. Bin yıllık mensup olduğu İslâm camia-sını bırakıp, biz Avrupa ile ortak pazar kuracağız, İsrail de ortak pazara katılacak, İsraille tek devlet olacağız. Ve bizim kanunumuzu Batılılar yapacak diyor. Söyledikleri bu. Ki aslında bunu bir çılgın söylemez. Bunlar bunu söylüyor. Bu sözler ta-mamen şuursuzca söylenen sözlerdir. Tek doğal çözüm Türkiye`nin Müslüman ülkelerle ortak pazar kurmasıdır. Türkiye`de Refah Partisi iktidara gelir gelmez, bir a yeni bir dünya ku-rulacak, bütün Müslüman ülkeler buna göre mıknatıslanacaklardır. Bugünkü dağınıklığın sebebi Türkiye`deki bozukluktur.
(Türkiye, 30 Mayıs 1991)

 

 

 

İrtica Dumanının Arkasında Karanlık işler

 

 

Prof. Dr. NECMETTiN ERBAKAN:
“İrtica Dumanının Arkasında Karanlık işler Halledilmektedir.”
CEYLAN: Muhterem Hocam. Basında son bir aydır gündemden hiç düşmeyen bir `irtica yaygarası* var. Basın, artık bu işi mevsimlik hale dönüştürdü: Yazlık irtica, kış-lık irtica, gibi. 1986 yılında tam dört kez, birer aylık süre-lerle bu mevsimlerde irtica gündeme getirildi. Ne diyorsu-nuz?
Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN: Aslında bugüne kadar basından, ajanslardan gelen bu konudaki somlara cevap vermemeye çalıştım. Zira `irtica` gündemi bizim dışımızda oluşturuluyor ve bizler de o gündeme dahil edilmeye çalışılı-yoruz. Böylece oluşturulan gündemlerle milletimiz belirlenen yönlere ve hedeflere kanalize edilmiş oluyor. Böyle bir oyunda rol almamak için bilerek, basın ve ajanslara demeç vermedim. Ancak İslâm Mecmuası gibi bir yayın organında meseleyi tesbit ve teşhis için vuzuha kavuşturmak elbette faydalı olacaktır.
Bu hususta iki noktanın üzerinde durmakta fayda vardın Birincisi, söylediğim gibi Türkiye`nin gündemini kimin tayin ettiğidir? Bu sual bütün aydınlan ve memleket sevenleri ilgi-lendiren^ bir sualdir. Bizim inancımıza göre bugün Türkiye, hem maddî, hem manevî kalkınma bakımından bir çok prob-lemlerle karşı karşıyadır. Milletini ve memleketim seven in-sanlar bu problemleri çözmeli, fikir vermeli ve yol göstermeli-dirler. Türkiye`de ekonomik büyük problemler vardır, millet geçim sıkıntısı çekmektedir, iflaslar birbirini takip ediyor. Her şey Avrupa`dan daha pahalı hale gelmiş, işçi ve memurumu-zun eline geçen para, Avrupalı işçi ve memurun eline geçenin onda biri kadar. Bu kadar zengin bir ülkede biz, niçin yokluk, fakirlik ve işsizlik felaketini yaşayalım? Herşeyden önce gün-demin bir numaralı maddesi bu olmalıdır. Diğer yan Türki-ye`nin savunma sanayiini kurması komşularıyla iyi ilişkiler içerisinde olan güçlü bir Türkiye olması lazımdır. Batı ittifak-ları yerine İslâm ülkeleriyle çeşitli ittifaklara girmek lazımdır, işte bunlar konuşulmalı, bunlar elbirliği ile halledilmelidir. Bunların hepsi bir kenara bırakılarak ortaya memlekette hu-zursuzluk çıkartmaktan başka hiçbir işe yaramayan sunî bazı yaygaraların konmuş olması fevkalede yanlış 9bir harekettir. Bu iddialar sizin de söylediğiniz gibi zaman zaman ve belirli maksatlar için ortaya atılmaktadır. Son irtica olayı incelendi-ğinde, ABD eski istihbarat görevlilerinden, CIA görevlilerin-` den birinin bir müddet evvel Türkiye`yi ziyaretleri esnasında söylediklerinin çok önemli yerinin olduğunu görürsünüz. Bu CIA eski görevlisi (Paul Henze) bir basın toplantısı yaparak; “Missouri zırhlısının gelişiyle Türkiye`deki matbuat ABD aleyh-tarlığı yapacağına, irtica hortluyor diye çığlık kopartmalıdır” tavsiyesinde bulunmuştur. Bu tavsiyelerin paralelinde `irtica` iddiaları ortaya atılmıştır. Yine aynı CIA görevlisi, daha önce-ki bir ziyaretlerinde (19-23 Mart) Türkiye`de düzenlenen “De-mokrasi ve Terörizm” toplantısında, Türkiye`de bir tek şeyi öv-müştür. O da Türk basınının irtica kampanyasıdır. “Türk basınının aşın dinci akımlara karşı yürüttüğü mücadele Was-hington`da takdirle karşılanıyor ve teşvik ediliyor.”
Dikkat edilirse bu iddianın ortaya atılmasında en önemli husus; dış güçlerin memleketimizde kendilerine ve kendi men-faatlerine göre ne zaman kabul ettirmek istedikleri bir mesele olursa hemen ortaya `irtica` haberleri atılmakta olmasıdır.
Türkiye`de milletini ve memleketini seven insanlara karşı irtica haberleri, sonunda bir baskıya dönüşmüş olmakta-dır.
Son günlerde Türk-ABD üsler anlaşması müzakere edil-mekteydi. Türkiye`ye üsler vesilesiyle çok büyük haksızlıklar yapılmaktadır. Bu şimdiki siyasî iktidar tarafından da belirtil-miş ve bunları düzelteceğiz diye vaadlerde bulunulmuştur. Halbuki şimdi, birtakım suni yaygaralarla millet oyalanırken sessiz sedasız milletin aleyhine anlaşmalar yapılmakta; bu irti-ca dumanının arkasında Türkiye`nin en önemli millî ve manevî menfaatleri halaldâr edilmektedir. Bu olaylar dikkatle incelen-diğinde görülecektir ki bu sunî yaygaralar, dış güçlerin menfaatlerinin gerçekleştirilmesi için plânlı programlı yürütülen kampanyalardır. Olay, bütün çıplaklığıyla budur.
Bir Dine İnanmak ve Gereklerini Yapmak En Tabiî Haklardır
&9644; Konunun bir başka yönüne eğilmek istiyoruz. Gerek 61 anayasası, gerek 82 anayasası `vicdan, kanaat ve inanç hürriyetini teminat altına almıştır. Bu hürriyetlerin hiçbir şekilde engellenemeyeceği de belirtilmiştir. Bunun yanında 1948`de imzalanan BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi`ndeki aynı maddelere de Türkiye olarak `imza` atılmıştır. Ancak bütün bunlara rağmen ve üstelik inanç olarak halkının yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir Türkiye`de irtica adına Müslümanların inançları-na ibadetlerine baskı yapılmaktadır. Demokrasi ve hukuk çerçevesinde konunun değerlendirilmesini istesek.
Çok önemli ve çok haklı bir noktaya temas ettiniz. Önce demin de işaret ettiğimiz gibi belli maksatlar için bir `yaygara` ortaya atılıyor, sonradan da bu `yaygara` o şekilde takdim edili-yor ki, adeta inanan insanların inancını yerine getirmeleri suç telakki edilmektedir. Halbuki anayasalar, temel hak olarak en başta inanç hürriyetini teminat altına almışlardır. Bu, 82 ana-yasasında belirtilmiştir. Herkesin dinine inanması ve inık-larını yerine getirmesi en tabii hakkıdır. Durum böyle iken, bu kampanyalar açıldığında, bir Müslümanın namaz kılması, çocuğuna Kur`an öğretmesi, onu ahlâkî ölçüler içerisinde yetiştir-mesi gibi Müslümanların temel haklan olan bu hususlar bir suçmuş gibi gösterilmektedir. Bu davranış anayasaya aykırıdır. Lâiklik din düşmanlığı demek değildir. Din düşmanlığı yap-mak lâikliğe aykırıdır. Anayasa ve kanunlar, bir dine inanan insanlara ve dinlerine karşı düşmanlık etmeyi de yasaklamış-lardır. Türkiye`de din hürriyetini zedeleyici davranışların da mutlaka TCK içerisinde bir müeyyidesi olması lazımdır. İna-nan insanları hiç kimse rahatça istediği gibi ve istediği zaman taciz edememelidir. Bir hukuk devleti, olmanın gereği de budur. Kaldı ki Türkiye Müslüman bir ülkedir, halkının yüzde doksan dokuzu İslâm`a inanmış bir ülkedir.
&9644; Türkiye`de inancını yaşamaya çalışan Müslümanlar, bu tür kampanyalar sonucu zarara uğratılması noktasında ne tür davranışlar sergilemelidir? Özellikle kampanya üre-ticileri olan basın yayına karşı.
Zaman zaman ve işaret ettiğimiz karanlık maksatların tahakkuku için `irtica yaygaralarının gündeme gelmesi, en başta ülke içinde huzur ve güven ortamını ortadan kaldırır. Bu milletin insanları, milletini ve memleketini seven insanlardır, dinine bağlı insanlardır. Bu insanlar arasında sunî olarak ayrım meydana getirmek, inananlara baskı yapmak, huzursuz-luğun temelini oluşturur. İnanç hürriyeti, temel hürriyetlerin en önemlisidir. İnançları baskı altına aldınız mı, çok tabii olarak inanan insanlar bunalır ve bu davranışlara karşı İster istemez reaksiyon göstermek mecburiyetinde kalırlar. Bu da huzursuz-luklara sebep olur. En başta sevgi, kardeşlik ve huzurun temininde basının `irtica` adına inanan insanları bunaltan ve onları huzursuz kılan davranışlardan uzak kalması gerekir. Milletim ve memleketini seven insanlar olarak en başta görevimiz bu olmalıdır.
Ayrıca, lâikliği din düşmanlığı seklinde tatbik etmek isteyenlere karşı anayasada çok geniş çerçeveli bir `ceza kanunu` bir an evvel oluşturulabilir ve yürürlüğe konulabilirce, toplu-mun içerisinde bu kabil huzursuzluklar meydana getirilemez. Böylece inançlarından dolayı baskıya uğrayan insanlar için ya-pılacak hareket, hukuk içerisinde ve kanunlar çerçevesinde halledilmiş olacaktır.
Dikkat edilecek diğer bir husus da, bu art maksatlı yay-garalara alet olmamaktır. Sağduyulu insanların sık sık günde-me getirilen bu haberler üzerinde durması, an maksatlı insan-ların hedeflerine alet olmak demektir. Bu da dikkat edeceğimiz bir diğer önemli husustur. Bunun neticesi ne olur bilir misiniz? Baktılar zaten asılsız ve abartma irtica haberleri artık hiç dikkate alınmıyor, üzerinde hiç durulmuyor, bu bir oyundur, işte o zaman bu haberlere tevessül edilmez hale gele-cektir. Bizlerin yapması gereken; yalanla ve çirkinle uğraşmak değil, doğru ve güzel olanla meşgul olmaktır.
&9644; Peki Hocam Türkiye`de bazı çevreler neden özellik-le İslâm`ı gericilikle paralel görüyorlar ve Müslümanlara sürekli mürteci damgası vurmak istiyorlar?
Önce şunu hemen belirtmeliyim ki yeryüzünün en ideal insanları, en aydın ve en ileri insanları şüphesiz müslümanlardır. Müslüman olmak zaten bu dünyadaki en büyük ayrıcalık-tır. Tabi bu böyle olunca, gerçek ilericilik adlırmasına yeryüzünde en layık ve ideal anlamda da tek layık` olan İslâm`ın ve Müslümanlığın gericilik diye bazı çevrelerce adlan-dırılması tabi çok acıklı ve çok üzülecek bir durumdur.
Bu gibi itham ve isnâdlar sizce neden kaynaklanı-yor?
Herşeyden önce bilmemiz gereken bir şey var. “İslam en yücedir ve ondan yüce hiç bir şey yoktur.” 3’ü gerçek peygam-ber hadisiyle ve Allah`ın kitabıyla hükümleşmiştir. Bunda tar-tışma olmaz. Bu tür iddia ve ithamlarda bulananları ben iki. kısma ayırıyorum. Biri, kendilerine İslâmî tebliğin ulaşmadığı insanlar, diğeri İslâm`ın yüceliğim bildikleri halde ona dil uza-tan ve onu bilerek gericilikle eş anlamlı gören kalpleri mühür-lü insanlar.
Halkımız İslâm`ı Bilmiyor
Birinciler bir dereceye kadar mazur olabilirler, ancak bugün hem kitaplarla, hem yazılarla ve hem de diğer kitle ileti-şim araçlarıyla İslâm`ın evrenselliğini ve herkes için saadet ni-zamı olduğunu hemen hemen tanımayan kalmamış gibidir.
Bizim ülkemizde bir farklı durum vardın ki bazı insan-lar ve bir kısım kitleler İslâm gerçeğini kavrayabilecek şart ve imkanlardan yoksun bir çevrede doğmuşlar ve öylesi bir çevrede de yetişmişlerdir. İslâm tebliği kulaklarına erişememiştir. Bizim vazifemiz sokaktaki bulvardaki bu insanlara sahip çık-maktır. Biz inanıyoruz ki, “bir insanı dirilten, bütün bir insan-lığı diriltmiş gibidir.”
Fakat yıllardır, özellikle de basın vasıtasıyla irtica adıy-la İslâm`ın mukaddeslerine tan edenleri ve irtica yaftasıyla da müslümanlığı karalamaya çalışanları bundan farklı görüyo-rum. İşte bunlar İslâm`ın aydınlığını bile bile gönüllü olarak karanlığı seçmektedirler.
&9644; Hocam Türkiye`de dikkat çeken bir husus var ki, o da irtica suçlamalarının dini atmosferin geliştiği dönemle-re rastlamasıdır. Özellikle de “siyasal İslâm”in geliştiği dö-nemlerde sürekli dış kaynaklı irtica kampanyaları pompalanmıştır ülkemizde Bunu en sade başörtüsü olaylarından tutunuz, imam Hatip Liseleri ve Kur`an kursları meselesi-ne kadar götürebilirsiniz. Bu tahammülsüzlüğün sebebi içte ve dışta nelerdir?
İlk sebep şu; önce batılı güçler ve tabi en başta Siyonist güçler kendilerine göre bir İslâm ve Müslüman tarifi yapmış-lardır. Onlara göre İslâm, bir insanın kalbiyle Allah’ı arasında-ki bağlantılar ve dialoglardan başka bir şey değildir. Kısaca sa-dece kalbî imanın yine -sadece kalpte kalmak kayıt ve şartıyla- kalpteki tezahürleridir. Toplumdan kopmuş, sosyal hayattan uzak infıradî bir İslâm`dır tariflenen. Böyle olunca bu İslâm`ı Reagan da alkışlamaktadır, Bush da alkışlamaktadır, Gorbacov da, Izak Şamir de… Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren`in ifadesiyle de böyle bir insan sabahlara kadar zikretse de, bütün bir gece namaz kusa da ona hiçbir zaman dokunul-mayacaktır ve hatta ona saygı duyulacaktır. Fakat bu insan di-yelim üniversitede okumakta olan başörtülü bir kız öğrenciyse, vay onun haline ki, o en başta gerici, yobaz ve mürteci olmuş-tur. Sebep inancını evin dışında, cemiyette de yaşamış olması-dır.
Kapitalizm ve Komünizm İflas Etmiştir
İşte batının tariflediği İslâm ve müslümanlık budur.
Tahammülsüzlüğün bizce birinci sebebi bu. Yani İslâm evlerin ve gönüllerin dışına taşmasın. Oysa İslâm hayat için vardır.
İkinci sebep artık bütün bir dünya bir arayışın içerisinde. Görüldü ki, komünizm insanlara fakirlikten, açlıktan, yoksul-luktan ve zulümden başka birşey vermedi ve komünizm bütün pansuman tedavilere rağmen hem şekilde ve hem de muhteva da çöktü. Kapitalizm de öyle. Uyuşturuculuk, gayri ahlakı ya-şayışlar, AİDS ve benzeri hastalıklar, kısaca toplumu çökerten bilumum mikroplar onu da çökertmek üzere. İnsanlık bir nizam arayışının içerisinde. Bu arayış hayatın her birimiyle il-gili. Siyasal sistemlerde bir arayış var, iktisadi sistemlerde bir arayış var, hukuk sistemlerinde bir arayış var, eğitim sistemle-rinde bir arayış var ve hatta genelde bir din arayışı da var.
İşte bütün bu arayışların çözümünü hakça bir nizamda görüyoruz. Ve ona “adil nizam” veya “adil düzen” diyoruz. O düzenin adaleti inanan, inanmayan herkes içindir. O düzende sırasıyla herkes için Adil Siyasî düzen, Adil Ekonomik düzen, Adil Hukuk düzeni, Adil Eğitim düzeni ve Adil Din düzeni olacaktır. Özellikle Türkiye`de 12 Eylül sonrası gelişmeler, toplumun her katmanındaki istekler bu doğrultuda olmaya başlayınca, “bunlar gerçekleşirse bizim iktidarımız elden gider” korkusunu yaşayanlarca sunî irtica pompalamaları gündeme gelmiştir, içerde irtica, dışarıda fundamantalist gelişmeler denilerek işte bu insanlığı kurtarıcı saa-det nizamından insanımız uzaklaştırılmak istenmiştir. Bu korku hali, irtica kampanyalarının dolayısıyla da tahammül-süzlüğün ikinci sebebini oluşturmaktadır.
Diğer bir sebepte şu: Batılı güçler, İslâm`ı, -Gorbaçov dönemine ve komünist bloktaki yeni yapılanmalara kadar- ancak komünizme karşı olan taran keskin, diğer taran ve özel-likle de siyonizm’e karşı olan taran köreltilmiş ve kütleşmiş bir kılıç olarak görmek isterler.
Batı İslam’ dan Korkuyor
Batı Ortadoğu`da bu anlayışını başarıyla sürdürttürmektedir. Ortadoğu devletten birer İslâm ülkeleridir. Fakat baktığı-nızda görürsünüz ki hepsinde de İslâm belli şuurlarla çizilmiş-tir. Kanun dairesinde bir İslâm yaşanmaktadır. Gazeteci Ufuk Güldemir`in “Çevik Kuvvetin Gölgesinde Türkiye” isimli kita-bında da belirttiği gibi bu yörelerde devlet gerçek İslâm`a kar-şıdır.
Bunları şunun için söylüyorum: Batı İslâm dünyasını sü-rekli kontrol altında tutabilmek için kendisinin tanımını yapıp, sınırlarını çizdiği İslâm`ın dışına çıkılmamasını istemektedir. Konuşmamızın tam burasında arak şunu rahatlıkla söyleyebili-riz: Oyun her yerde ve her İslâm ülkesinde oynanan oyunun aynısıdır. Bu oyunun adı irtica oyunudur.
Son olarak şunu ifade edebilirim: ister bati, ister doğu, yani ister kapitalizm, ister komünizm hangi sistem olursa olsun artık ahir ömürlerini yaşamaktadırlar. Bizim meşhur mi-salimizle her yerde söylediğimiz gibi, ne yaparlarsa yapsınlar, hangi oyunları oynarlarsa oynasınlar hepsi yok olup gidecek-lerdir. Ve Allah nurunu, onlar isteseler de, istemeseler de ta-mamlayacaktır.
Ben kesinlikle inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda bütün dünyada “en gür şada hakkın ve hakka inananların olacaktır.”
İşte bati bu yüzden böylesine korkulu bir rüya görmek-tense uyanık yatmayı veya uyumamayı daha hayırlı görmekte-dir.
(İslâm Ocak 1987. Yayınlanmamış; Bölümleriyle Birlikte.)

 

Refah Partisi genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Cumhuriyet yazarlarından Uğur Mumcu ile yaptığı bu söyleşide üç liderin TV`deki açıkoturu-munu değerlendiririn RP`yi ve milli görüsü de an-lattı. ANAP, SHP ve DYP`nin Batı taklitçisi ve bu üç partinin de temelde birbirinin aynı olduğunu be-lirtti. Bu partilerin ilmi muhtevası olmadığı için ara-larındaki polemik ve atışmaları ” Horoz Dövüşü” olarak niteleyen Erbakan, bugünkü ekonomik düzene “Köle Düzeni” derken siyasi düzeni de “Hile Reji-mi” olarak tanımladı.
Başbakan Özal`ı fizikteki “Yumuşak Demir”e benzeten Erbakan, “Böyle bir malzeme hangi mık-natıslı sakaya girene o sahanın etkisi ile mıknatıs-lanır. Bizim yontmanla iken milli görüş mıknatısı zihniyetinde idi. İzmir`de seçilmeyip de dış serma-ye çevrelerinin içine düşünce bu sefer de onların mıknatıs alanlarına girdi” dedi.
Aşağıda Prof. Dr. Necmettin Erbakan`la Uğur Mumcu`nun yaptığı söyleşiyi sunuyoruz.
RP Genel Başkanı ERBAKAN:
“ANAP, SHP ve DYP Batı Taklitçisidir”
UĞUR MUMCU: Sayın Erbakan, nihayet beklediği-miz bir televizyon açıkoturumu oldu. Üç parti lideri katıl-dılar; parlamentoda salye sahibi üç parti lideri. Oysa siz, yüzde 10`a yakın oy topladınız. Öteki partiler ile birlik-te neredeyse yüzde 24-25`e varan bir oy potansiyeli bu tar-tışmada göz ardı edildi. Bir parti lideri olarak hem de bir yurttaş olarak bu açık oturumu nasıl değerlendirdiniz?
ERBAKAN- Çok teşekkür ederim. Çok önemli bir ko-nuya temas buyurdunuz. Bu açıkoturumu değerlendirirken iki bölümde fikirlerimi arz etmek istiyorum. Bir tanesi anayasal kuruluş olan TRT’nin davranışı açısından.
TRT, anayasa ve kendi kuruluş kanununa göre bitaraf bir şekilde görev yapması gereken bir müessesedir. Halbuki buna rağmen uzun süreden beri ANAP’ın paralelinde yürümüş, onun arzularına alet olmuştur.
Liderler arasında açıkoturum bundan önce son defa tak-riben beş buçuk yıl evvel yapılmıştı. O günden bugüne kadar geçen uzun sürede birçok seçimler ve referumlar yapıldığı halde, hiçbir açıkoturum yapılmadı. Çünkü Özal açıkoturum-dan kaçıyordu.
&9644; Sürekli Sayın Özal`ı açıkoturuma çağırdınız.
Evet, sık sık açıkoturum davetleri yapak. Bütün bu da-vetlerden kaçındı.
26 Mart seçimleri, Özal`ı her türlü davranışına karşı milletin büyük bir reaksiyonu olmuştur. Yanlış gidişata karşı milletin indirdiği büyük darbe, herkesi hizaya getirmiştir. Ve bu yüzden bu açıkoturumun yapılması mecburi hale gelmiştir. Bu açıkoturum mecbur kalındığı için yapmıştır.
TRT bir açıkoturum yapacak idi ise bunu 26 Mart se-çimlerinden önce yapması gerekirdi, diğer demokratik ülkeler-de olduğu gibi.
Ancak bu açıkoturumun, anayasa ve kanunlar muvace-hesinde seçime girmeye hak kazanmış partilerin hepsiyle ya-pılması gerekirdi. Çünkü demokrasinin temel şartı, partilere eşit muamele yapılmasıdır. Görüşlerin millete eşitlik içinde takdimidir. Tercih hakkı ancak milletindir.
Yine anayasanın bir diğer amir hükmü de TRT’yi olay-ları ve görüşleri millete bütün yönleriyle tanıtmakla yükümlü kılmasıdır.
Türkiye`de temelde iki zihniyet vardır Bunlardan birisi millî görüş, diğeri de Batı taklitçisi görüşlerdir. Millî görüşü Refah Partisi temsil ediyor. Açıkoturumda milletin önüne ko-nulan 3 parti ile yapılan bir açıkoturum, milletimize hiçbir zaman gerçeği göstermez. Tam tersine gerçeklerin, milletten saklanmasına yardımcı olur.
&9644; Üçü de mi taklitçidir, yani aralarında bir fark yok mu?
Temelde aralarında bir fark yoktur. Üçü de Batı taklitçisidirler. Asıl natif ve çözüm millî görüştür. O millete tanı-tılmadan, sadece birbirinin benzeri üç taklitçi partiyi ortaya çı-karırsanız, yaptığınız iş, milleti oyalamak olur. Evvelden hatırlarsınız, bizim, ilmî bir muhtevası olmadan sadece pole-miklerle taklitçi partiler arasındaki atışmalar için “horoz dö-vüşü” diye bir tabirimiz vardı. Gerçekte yapılmak istenen bu üç taklitçi vasıtasıyla bugünkü sömürü düzeninin yürümesini devam ettirmektir. Burada önemle şu iki tabirimizi belirtmek is-tiyorum. Bu günkü tatbikattaki ekonomik düzene “köle düze-ni” diyoruz. Ve bugünkü tatbikattaki siyasi düzene de “hile rejimi” diyoruz. Çünkü tatbikattaki ekonomik düzen ile siyasî rejimin temel prensipleri, anayasada vaz’edilmiş olan ekono-mik düzen ile siyasi rejimle hiçbir ilgisi yoktur. Anayasada ekonomik düzen adil olacak diyor. Halbuki tatbikattaki düzen sadece köle düzenidir.
Anayasada siyasî rejim, demokratik olacak diyor. Eşitlik nispi temsil olacak diyor. Tatbikattaki rejimde ise tamamen bir hile rejimi yürütülüyor. Bugünkü tatbikatın anayasada yer alan temel esaslar ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.
&9644; Bunu surdan da biliyoruz. Anayasada hiç kimse gö-rüşlerinden dolayı kınanamaz deniyor. Tatbikatta ise 8 yıl-dan 15 yıla kadar hapis ediliyor.
Misaller sayılamayacak kadar çoktur. Anayasa tamamen raftadır. Tatbikatta, bilindiği gibi anayasadaki temel esasların tamamen aksi yapılmaktadır.
Teori İle Uygulama Aynı Değil
Yukarıda belirttiğimiz anayasa esaslarına uyulsa idi, bu açıkoturumdan önce seçime girme hakkı kazanmış bütün parti-lerin temsilcilerinin iştiraki ile bir hazırlık toplantısı yapılması gerekirdi. Açıkoturumun nasıl yapılacağının esasları müştere-ken tespit edilmeliydi. Mesela bu açıkoturum; yine 2 saattik bir süre içinde birinci turda 7’şer dakika, ikinci turda 5`er daki-ka, üçüncü turda 3`er dakika konuşma süresi tanınarak 7 parti-yle birlikte yapılabilirdi. Böylece milletimizin bütün partileri tanıma hakkı gasp edilmemiş olurdu.
&9644; Efendim, ben şahsen sizin Sayın Özal ile tartışmanızı merak ediyorum.
Merak ettiğiniz şekilde bir tartışma inşaallah yakın bir zama olur. Bunu temenni ediyoruz, Şayet böyle bir tartış-ma olsaydı, bu takdirde tahmin edeceğiniz gibi önce Özal`ın bizim yanımızda iken söylediği fikirler ile bugünkü taban ta-bana zıt fikir ve tatbikatının mukayesini yapacaktık. Bu değiş-me nasıl meydana gelebilmiştir? Bunu herkes merak ediyor. Biz bu değişikliği, bildiğiniz gibi fizik olayları ile açıklıyoruz. Fizikte bir “yumuşak demir” tarifi vardır. Böyle bir malzeme, hangi mıknatıslı sahaya girerse o sahanın etkisi ile mıknatısla-nır. Bizim yanımızda iken millî görüş mıknatısı zihniyetinde idi İzmir`den seçilemeyip de dış sermaye çevrelerinin içine düşünce, bu sefer de onların mıknatıs alanlarına girdi.
Hocam, sizin bilgi alanınıza girdi mi? Kusura bak-mayın, fizikte bir de “metal yorgunluğu” ve “paslanma” olayları var galiba. Acaba bu yaşadığınız olaylarda bunla-rın da etkisi var mı?
Haklısınız. Bazı davranışlarda bu olaylar da hissediliyor.
Bizim yanımızda iken 27 Mayıs 1977`de televizyonda yaptığı konuşma ortadadır. O zaman ne diyordu:
“Kurtuluş Milli Görüştedir. Türkiye, ağır sanayi hamlesi olmadan hiçbir meselesini halledemez. Ekonomik gelişme için bu yüksek faizlerin ortadan kaldırılması şarttır.” Şimdi ise tam tersini söylüyor: “Tek gayem hangi şan altında olursa olsun, Türkiye`nin Ortak Pazar kazanına atılmasıdır” diyor. Türki-ye`yi yüksek faizle ağır dış borçlarla dışarıya esir ediyor. Ağır sanayii fabrikalarını satıp yok ediyor. Faizleri 100’lere çıkar-tıyor.
&9644; Sizin parti olarak “sanayide devlet” sloganınız var değil mi?
Bizim sloganımız “ağır sanayi” sloganıdır. Sizin işaret buyurduğunuz “sanayide devlet” sözü hatırladığım kadarıyla Sümerbank`a ait bir sözdür. Biz Türkiye`nin sanayileşmesini bu meya ağır sanayi tesis ve teknolojisine sahip ileri bir ülke olmasını esas almışızdır. Ve ağır sanayi hamlemizi de bunun için yaptık.
Adil Düzen Tek Çözümdür
Biz müştereken temelleri birbirinin aynı ve Batı`daki fa-izci-kapitalist düzenin taklidinden ibaret oldukları halde birisi-nin “devletçiyiz” öbürünün “özel sektörcüyüz” diyerek sanki bu sözlerle ayrı birer ekonomik sistem tarif ettiklerini zannedenlerin, yaptıkları işin ilmî bir tasnif olmayıp sadece sathi bir ayrım olduğunu biliyoruz. Bizim için Önemli olan “adil düzen”dir. Millî görüşün adil düzeninde devlet; planlayıcı, yönlendirici, tanzim edici, teşvik edici ve destekleyicidir. Asıl iktisadî faaliyetler özel teşebbüs tarafından yapılır.
&9644; Peki ama siz “ağır-sanayi hamlesi”ni devlet eliyle yaptınız.
O gün özel teşebbüsün bunu yapacak imkanı olmadığı ve halbuki ülkenin hiç vakit kaybedilmeden bir an evvel bu te-sislere ve teknolojeiye sahip olması gerektiği için ağır sanayi hamlesini devlet öncülüğü ile başlattık. Kurduğumuz tesisle-rin, zamanla o bölgede oturanların ve içinde çalışanların sahip olmalarına imkan hazırlanmasını esâs almışızdır.
&9644; Özel sektörün böyle bir ağır sanayi kurma olanağı var mı?
Biz Refah Partisi olarak millî görüşün “adil düzeni” ni kurduğumuz zaman, o adil düzen içerisinde özel sektör bunu yapacak güç kazanacaktır. Maalesef bugün özel sektörün de devletin de hali ortada. Sanayiciler, değil yeni bir ağır sana-yii tesisi kurmak, mevcut fabrikalarını dahi yürütmek imkanın-dan mahrumdurlar. Hepsi kapasitelerim küçültmeye mecbur kalmışlardır. Birçoğu da iflas etmiştir. Gerçekte durum çok acıdır. Özal`ın yaptığı bütün bu tahribata mukabil hala sanayi-leşmeden bahsetmesi göz boyamaktan ibarettir. Bir ülkede ağır sanayi olmadan, yatırım yapılmadan, teknoloji geliştiril-meden sanayileşme nasıl olur? Sanayileşiyoruz adı altında söylediği sözler gülünçtür. Neymiş efendim, ihracatın içinde sanayi ürünlerinin payı artıyormuş. Gerçekte bu görüntünün önemli bir kısmı “hayali ihracat” tan ileri geliyor. Hayali ihracatçılar için sa-nayi ürünü ihraç ediyormuş gibi göstermek daha kolay oluyor. Fiilen yapılan ihracat incelenecek olursa 8 milyar dolarlık gös-terilen sanayii ürünü ihracatının 6 milyar dolarlık kısmını teks-til mamullerinin işgal ettiği, 1.5 milyar dolarlık kısmının ise çelik maddesi mamulleri olduğu görülür. Halbuki bu 1.5 mil-yar dolarlık çelik maddesi mamullerinin ihracı için l milyar 300 milyon dolarlık ithalat yapılıyor. Bu ihracatın ülkeye ka-zırdığı pay sadece 200 milyon dolardan ibarettir. O açıko-turumda biz olsaydık tabii bu konuların ilmî ve teknik detayına inecektik. Ve bu gerçekleri milletimizin önüne serecektik.
Netice olarak geçen yıl ki ihracatın asıl sanayi mamulü diye tarif edilecek kısmının sadece 300 milyon dolarlık elek-trik teçhizatı ve yine takriben 300 milyon dolarlık makine ve kimya sanayii ile ilgili üretimi olmak üzere ceman yekûn 600 milyon dolardan ibaret olduğu görülür. Bu miktar ise, 1970 ile 1980 yıllan arasında sanayi mamulleri ihracatındaki artış tren-di dikkate alındığında 1980 ile 1990 arasında sanayi mamulleri ihracatının artış hızının artmayıp, bilakis azaldığını gösterir. Zaten başka türlüsü de düşünülemez. Sanayi tesislerinizi iflas ettireceksiniz, bankalara devrettireceksiniz, kapatacaksınız, ka-pasitelerini düşüreceksiniz, bütün sanayicileri sanayici olduk-larına bin bir kere pişman ettireceksiniz ve sonra da sanayici-likten bahsedeceksiniz.
&9644; Sayın Erbakan açıkoturumu diğer yönleri bakımından nasıl buldunuz?
Açık oturum ilmî seviyeden mahrum, sadece polemik yapılan bir toplana olmuştur. Açıkoturumun konusu ne idi? `Türkiye 89″ adı ala Türkiye`nin halihazır meseleleri ve bunların nasıl çözüleceği konusunun tartışılmasıydı. Her üç konuşmacı da ne Türkiye`nin meselelerinin ilmî bir tahlilini yapabildiler, ne bu meselelerin nasıl çözüleceğini ortaya koya-bildiler.
Başka ülkelerde parti liderlerinin açıkoturumlarda ne kadar seviyeli, meselelerin ilmî ve teknik detaylarına inerek konularıyla ne kadar bilgili bir şekilde tartışmalar yaptıklarını görmüşüzdür.
Onların açıkoturumlarında gerçekler ortaya, çıkmaktadır.
Taklitçilerin Millete Vereceği Birşey Yoktur
Halbuki bu açıkoturumuda mesela Özal, İnönü`ye soru-yor. “Biz neyi yanlış yaptık, siz bunu nasıl düzelteceksiniz?”
Buna karşı İnönü ne diyor?
“Ben bunu şimdi söylersem, sen benden kopya alırsın.” Ne olacakmış? Önce hele kendisi bir seçilsinmiş, sonra bu so-runun cevabını açıklayacakmış. Böyle tartışma olur mu? Bu açıkçanınım bunu için mi yapılıyor?
Ve yine mesela yöneticinin “Hepiniz kalkınma için sanayileşme şart diyorsunuz. Nasıl bir sanayileşme yapacaksı-nız? Kaynağı nasıl bulacaksınız?“ Sorusuna Özal da İnönü de Demire de cevap verememiştir.
Demirel sadece, “Erken seçime gidilmesi lazım” sözünü sık sık tekrarlamış, ancak erken seçime gidildiği zaman, Türki-ye`nin meselelerini siz nasıl halledersiniz sorusunu her defasın-da cevapsız bırakmıştır.
Böylece bu açıkoturum, bizim her zaman belirttiğimiz “SHP, DYP ve ANAP” Türkiye`nin meselelerinin ilmî olarak ne teşhisini yapabilirler, ne de tedavisini yapabilirler, tespiti-mizi bir kere daha doğrulamıştır.
Diğer yan bu açıkoturum, her üç partinin temel fik-riyat olarak birer Bati taklitçisi oldukları gerçeğini de teyit et-miştir.
Şöyle ki; mesela Özal, “Geçen yıl 7,5 milyar dolar dış borç ödedik” diyor. Diğer iki parti lideri ise bunu pek tabii bîr olay olarak karşılıyorlar. Halbuki her iki muhalefet partisinin de bunun üzerinde şiddetle durmaları gerekirdi.
Çünkü bu sözün manası şudur
Bütün millet aç bırakılıyor. Her türlü yatırımlar durduru-luyor. Ve bir yılda dışarıya 15 tirilyon TL`si ödeniyor.
Dışarıya yapılan ödemelerin bundan daha da fazla olup olmadığı ayrı bir konudur. Ama bu söylenen doğru kabul edil-se bile durum şudur. 60 milyonluk Türkiye`nin 89 bütçesi ger-çekte 11 trilyondur. Bunun 7 trilyonu devlet memurlarının ödemeleri, diğer 4 trilyon ise devletin diğer cari masraflarıdır. Bütçede ve fiiliyatta yatırım diye bir şey yoktur.
Bütçenin 34 trilyon gösterilmesi fiiliyatta yapılmayan yatırımlar ve ödenecek dış borçların karşılığı yüzündendir. 60 milyonluk Türkiye kendi devletini yürütmek için 11 trilyon ödüyor.
Dış sermaye mihraklarına 15 trilyon ödüyor. Siz hiç yeryüzünde böyle başka bir ülke gördünüz mü?
&9644; Bu dış borçlar Duyun-u Umumiye`ye benzemiyor mu?
Çok daha daha kötü. Çünkü bugünkü dış borçlar takatımıza nazaran çok daha ağırdır ve bugünkü dış borçlar bizi ta-mamen, borç ve dış sermaye çevrelerinin arzularına esir et-mektedir. Nitekim bugün dış borcun miktarı FMS kredileri ve tekrar döviz olarak ödeme taahhüdünde bulunulan döviz mev-duat hesaplan da göz önünde bulundurulursa takriben 50 mil-yar dolardır.
&9644; Sayın Erbakan, bu kadar dış borcun altına girmiş bir ulusun egemen olması mümkün mü?
Şimdi ben de ona işaret edecektim. Bu borç, esareti de beraberinde getiriyor, ispatı da çok açıktır. Mesela soruyorum size, bugün Kıbrıs meselesi diye bizim temelde bir meselemiz var mı? Bir banş harekatı yapmışız. Adadaki katliamları önle-mişiz, Adaya huzur getirmişiz. Bağımsız bir devlet kurmuşuz. Bırakalım Rumlar bizim peşimizden koşsun. Böyle şahsiyetli bir politikayı kim yürütecek, Özal mı?
Özal yeni borç alabilmek ve borç taksidi erteletebilmek için oradan ne emir geliyorsa ona uyuyor. Onlar emretti diye Kıbns’ta taraflar arası görüşmeler için basla yapıyor. Onlar emretti diye Papreu`yu kucaklıyor. Onlar emretti diye Kıbns’ta ve Ege`de her gün yeni tavizler veriyor. Millî menfa-atlerimizin söz konusu olduğu her yerde dış güçlerin arzusu ne ise o tatbik ediliyor.
&9644; Siz hükümette iken dış güçlerin varlığını fark ettiniz mi?
Hiç şüphesiz. Ama hep bununla mücadele ettik. Dış güç de bizim varlığımızı hissetti. Misal mi istiyorsunuz? Mesela: Biz Adaya huzur ve barış getirmek için Kıbrıs Barış Harekatı`nı yaptık. Bize teşekkür edileceğine Kıbrıs Barış Harekatı`nın ar-kasından ambargo kondu. Bu haksızlık karşısında millî görüş olarak biz de üsleri kapattık.
&9644; Demirel hükümeti sırasında da hissettiniz mi?
Evet hissettik. Mesela bir misal olarak şu tarihî olayı açıklayayım: Biz Kıbrıs Barış Harekatı`nın arkasından ambar-go konunca sadece üsleri kapatmakla kalmadık. Bir yan da ağır sanayi hamlemizi başlattık, ihtiyacımız olan savunma si-lahlarını ve araçlarını biz kendimiz üreteceğiz dedik.
Ağır sanayi hamlesini hızla başlattığımız görülünce; “Si-lahlarınızı kendiniz yapmaya kalkışmayın. Eskiden olduğu gibi asgari ölçüde olmak şartıyla yine biz verelim. Ama bu verişi de yine de boşu boşuna yapmayalım. Buna karşılık da üsleri açtıralım.” dediler. Üslerin yeniden açtırılması esnasında dış güçlerle bizim aramızda, yani millî görüş arasında çetin bir mücadele olmuştur. Bizden önce yapılan üs anlaşmaları ihtiva ettikleri hükümler itibarıyla adeta bir müstemlekede tesis edi-len üsler gibi tanzim edilmiş idi. Üslere ne giriyor, ne çıkıyor, üslerin içinde ne oluyor, bunları kimse soramaz, kimse içeri giremez. Üslerin işgal ettiği geniş araziler için kira bile öden-mez. Üstelde bulunan yabancı personel dışarı çıkar da arabası ile bir çocuğumuzu ezerse bunun mahkemesi Türkiye`de görü-lemezdi.
Millî görüş olarak bizim bu kabil tek yanlı, dengesiz dikte ettirilen hükümleri kabul etmemiz mümkün değildi. Bun-dan dolayı üslerin yeniden açılmasının, ancak hangi şartlar al-tında mümkün olabileceği hakkındaki görüşlerimizi o zamanın dışişleri bakanına Bakanlar Kurulu`nda madde madde yazdır-dık.
Ancak bu şanlar kabul edilirse biz koalisyon kanadı ola-rak üslerin yeniden açılmasına müsaade edebiliriz, aksi halde müsaade edemeyiz dedik. Millî görüş neyi gerektiyorsa onları belirttik. Dışişleri bakanı, Amerika`ya gitti. Uzunca bir müddet mücadele etti. Döndü geldi. Bakanlar Kurulu`nda nasıl bir ko-nuşma yaptı biliyor musunuz?
&9644; Çağlayangil mi?
Evet tarihi bir olaydır, önemine binaen arz edeyim: “Sayın Erbakan`a teşekkürle sözlerime başlatıyorum” dedi. “Kendileri gitmeden önceki müzakerelerde bize fikirlerini açıklamıştı. Bu fikirlerden oradaki müzakerelerde  çok yararlım. Müzakereler şöyle oldu: Eskiden de ben birçok konu-larda benzeri müzakereler yapmıştım. Amerikalılar her sefe-rinde bize şöyle diyorlardı:
`Biz yönetim olarak sizinle beraberiz. Söylediklerinizin hepsinin haklı olduğuna koniyiz. Hepsini de aynen kabule razı-yız, ama bizim basımızda bir senato var ki bu Senato bunların hiçbirini kabul etmez.`
Neticede istediklerimizi geri çeviriyorlardı. Ama bu sefer iş tersine döndü. Bu sefer onlar aynı sözü söylediklerinde ben de onlara şöyle dedim:
– Bakına, siz bu üsler açılsın istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Eğer bu üsler açılsın istiyorsanız bu makul, haklı şartlan kabul etmeniz gereklidir. Sizin Senatonuz ne ifade eder ki, asıl bizim başımızda öyle bir `Milli Selamet` var ki onlar bu sizin teklif ettiğiniz değişikliklerden hiçbirini kabul etmezler.
İşte bu sayede milli menfaatlerimize uygun bir anlaşma yaptım.”
Milli görüş nedir, arz edebiliyor muyum?
Taklitçi Zihniyetin Birbirinden Farkı Yoktur?
&9644; Yanlış hatırlamıyorsam, “Savunma İşbirliği Anlaş-ması” na karşı bir tavrınız vardı. Fakat kısmet olmadı. 12 Eylül geldi.
Evet efendim tabii. Biz Millî görüşçüyüz. TV`ye çıkarı-lan 3 partiden birisi değiliz.
Bu partilerden birisinin Avrupa`daki sosyal demokratları örnek alarak kendisine sosyal demokrat demesi, öbür ikisinin ise Avrupa`daki liberalleri örnek alarak kendilerine liberal de-meleri, temelde birbirinin, aynı olmaları gerçeğini ortadan kal-dırmaz.
Çünkü, bunların üçü de faizcidir. Üçü de vergiyi fakire ödetir. Üçü de piyasaya karşılıksız para sürerek, paranın değe-rini sürekli düşürerek ve bugünkü kredi düzeni ile kredileri faydalı yerlere değil, “batık krediciler”e vererek milyonları ezerler. Üçü de Ortak Pazarcı`dırlar.
Peki temelde farkları nedir? Hiç…
Şu son derece haksız bir uygulama olan KDV Kanunu çıkarılırken, bu haksızlığa karşı hiç bir tanesinin itiraz ettiğini gördünüz mü?
&9644; Peki Sayın Erbakan, Marksist partiler kurulursa nasıl olur sizce?
Bu husustaki görüşlerimizi birçok kereler açıklamışız-dır. Biz fikir hürriyetine taraftarız. Bir insan şiddetle alakası olmaksızın, iyi niyetle ülkenin yararına hangi çeşit fikir söy-lerse söylesin, bu insana ancak teşekkür edilmesi gerekir kana-atindeyiz. Bunu rahatlıkla söylüyoruz. Çünkü inanıyoruz ki doğru fikir ortaya çıktığı zaman hiçbir çeşit batılın barınması mümkün değildir.
&9644; Şunu demek istiyorsunuz galiba: Bir insanın düşün-cesinden dolayı baskı görmesi zulümdür, ister dinsel ister-se Marksist olsun.
Evet Bu zaten bizim bin yıllık tarihimizde de böyle ce-reyan etmiştir. Kimseye inancından dolayı baskı yapılmamış-tır. Nitekim Sultan Fatih İstanbul`u fethetti. Mutlak hakim. Ama Hakk`a bağlı, adaletten ayrılmıyor. Patrikhane`nin daha önce gasp edilmiş haklarını geri alarak tekrar onlara geri verdi. Sultan Fatih, onların inanışlarını doğru bulur muydu? Hayır. Ama, hak haktır.
Hakkı alıp sahiplerine vermek millî bir meziyetimizdir. Halen Türkiye`de tatbikatta ekonomik yönden bir köle düzeni kurulmuştur. Bu köle düzeni, ancak bir baskı rejimi ile yürü-tülmektedir. Bugün Türkiye`de insan haklarına aykırı olarak yapılan tatbikatın hepsi, aslında dış güçlerin arzularına erişme-sine yardımcı olmaktadır. Yani sömürü düzeni yürüyebilmek için baskıya ihtiyaç duymaktadır. Demokrasi adı ala yapı-lan tatbikat, demokrasinin temel esaslarına taban tabana zıttır. Eşitlik nerede? Nispi temsil nerede? Çoğulcu demokrasi nere-de?
&9644; Parti olarak Türkiye`nin Avrupa Topluluğu`na gir-mesine şiddetle karşısınız. Bunun gerekçesini açıklar mısı-nız?
Çok teşekkür ederim. Önemli bir konuya temas ettiniz. Bu soruyu sormasaydınız, konuştuklarımız çok eksik kalırdı.
Geçenlerde Türkiye`ye, Avrupa parlamentosu komisyon başkanlarından birisi geldi. Bendenizi de ziyaret etti. Aynı suali sordu. Kendisine söylediğim şudur: “Zannetmeyin ki bizim Türkiye`nin, Avrupa Topluluğu`na girmesine karşı oluşumuz size bir husumetten ileri geliyor. Tam tersine AT’ye karşı oluşumuz, Avrupa`ya şefkatimizdendir. Biz size acıyoruz, onun için AT`ye girmiyoruz.”
&9644; Zarar mı veriyoruz?
Hayır onun için değil, tam tersine. Avrupa Toplulu-ğu`nun anayasası Roma Aıüaşması`dır. Roma Anlaşması`nda 2 temel esas vardır. Bunlardan birincisi yeni kurulan Avrupa devletinin kültür kökünün eski Roma ve Yunan`a dayırıl-masıdır, ikincisi de ekonomik düzenin kapitalizm olmasıdır. Bu 2 temel esasa 2 virüs diyorum. Bunların esas alındığı bir kuruluştan hayır gelmez. Çünkü eski Yunan ve Roma temelin-den yanlıştır. Bunların hak mefhumları batıldır, yanlıştır. Bun-lara göre hak 4 sebepten doğar. 1) Kuvvet, 2) Çoğunluk, 3) imtiyaz, 4) Çıkar. Bu yüzden mesela ABD`de bir beyaz bir Zenciye zulmetmeyi hak sayıyor, beyazlan imtiyazlı sınıf say-dığı için. Eski Roma ülkeleri fetheder, onların halkını esir ola-rak kullanırdı, çünkü ben Romalıyım, imtiyazlıyım derdi. Bugün de mesela ABD Basra Körfezi`nde harp gemilerini bu-lundurmayı haklı sayıyor. Sebep neymiş? Çıkan varmış. Bir insanın kendi çıkan, başkasının hakkına tecavüz için sebep olabilir mi? Bunların kültürleri bu. Eğitilmeleri lazım. Bu ger-çek insanlığın büyük bir felaketidir. Batı kültürlerinin temeli yanlıştır, bunların hak dediği şey haksizliktir. Bizim kültürü-müze gelince, bizde de hak 4 sebepten doğar. Ama bu sebepler bambaşkadır: 1) Allah`ın bütün insanlara yaradılışta verdiği haklar. Siyah olsun, beyaz olsun herkesin eşit insan haklan vardır. Bunlar a) Yaşama hakkı, b) Mülkiyet hakkı, c) Irz ve namusun korunma hakkı, d) Aklın korunması hakkı, e) İnancın konuna hakkı. 2) Bir kimsenin başkasının nimetinin artmasına veya külfetinin azalmasına sebep olması dolayısıyla yani emek karşılığı kazığı hak. 3) Karşılıklı imza ile yapılan anlaşmalar dolayısıyla doğan hak. 4) Adalet gereği doğan hak. Mesela 3 İşçiyi aynı işte aynı müddet çalıştırıyorsunuz. 3`ünün de kabili-yeti ve üretimi aynı, o halde 3`üne de aynı ücreti vermeniz ge-rekir.
Batı`da hak anlayışı kuvveti üstün tuttuğu için batı sö-mürücüdür. Kapitalizm demek, sermaye sahiplerinin emekçile-ri ezmesi demektir. Kapitalizmde bir ezen bir de ezilen sınıf mevcuttur. Onun için kapitalizm zamanla sosyal patlamaya sebep olmaktadır. Geçen asırda kapitalizmi bir asır tatbik etti-niz sonunda da sosyal patlama oldu. Bu patlamadan komünizm doğdu. Komünizmi, insanlığın başına bela ettiniz. Şimdi Ortak Pazar kurdunuz, 30 yıldan beri ezen ve ezilenler ara-sında gerilim gittikçe artıyor. Yeni patlama olduğu zaman in-sanlığın başına hangi ucubeyi bela edeceksiniz, şimdiden bilin-mez. Necite olarak siz içinde saatli bomba bulunan bir otobüsün içindesiniz. Ortak Pazar dediğiniz budur. Yanlış te-mele dayığı için bir süre sonra patlayacaksınız. Biz bu oto-büse binmiyoruz. Dışarıda duralım, adil bir düzen kuralım. Güzel bir örnek tesis edelim. Bu saatli bombayı size gösterilin. Sizi de kurtaralım. İşte bunun için, Ortak Pazar`a girmiyoruz dediğim zaman bu zat: “Ama bunlar çok önemli konular, ben
tekrar ilk fırsatta sin ziyarete gelip bunları daha geniş bir şe-kilde sizinle konuşmak istiyorum” dedi ve böylece ayrıldı.
&9644; Peki özel sektöre değiniyorsunuz, o da kapitalist düzen olmuyor mu?
Hayır. Bizim “adil düzenimizi” temel esaslarıyla baş-tan başa tanımak lazım. Bunun için sizinle başlı başına bir otu-rum yapmamız gerekir.
&9644; Peki onu başka bir zamana bırakalım. Önümüzde Millî Egemenlik Bayramı davetiyeleri var. Bu davetiyele-rin bazı kısımlarının altını çizmişsiniz. Bu çizgiler nedir? Ayrıca Avrupa Topluluğu`na girince millî egemenlik zede-lenir diyorsunuz. Bunları biraz açıklar mısınız?
Çok teşekkür ederim, bunları açıklamak için önce Tür-kiye`nin baş meselesi üzerinde durmak gerekir.
Milletimiz tarihin en şerefli milletidir. Milletimiz asırlar boyu millî görüşle bütün insanlığa hakkı, adaleti öğretmiş, par-lak medeniyetler kurmuştur. Batı`nın kültür temeli yanlıştır. Hak anlayışları haksızlıktır. Bunu için sömürücüdürler. Islah edilmeleri lazım, eğitilmeleri lazım. Batı kendi hatasını bilmi-yor. Bu hataların nereden çıktığını da bilmiyor. Kendisini tanı-mıyor. Teferruata girmeden özetlemek istiyorum. Batı, bizim milletimizin, hakkı üstün tutan kültürünü kendi sömürüsüne engel saymıştır. Bunun için de bizi kendi öz kültürümüzden uzaklaştırmak, kendi kültüründe eritmek, haksızlığa ortak olan bir topluluk haline getirmek istiyor. Bu gayeye ulaşmak için iki asırdan beri yoğun bir çaba içindedir. Son döneme geldiğimizde Trablus harbinden başlayıp İstiklal Harbimizin sonuna kadar devam eden, takriben 15 yıla yakın bir dönemde, milleti-mizi esir etmek için sürekli harpler yaptılar. Fakat bunda mu-vaffak olamadılar. Ama gayelerinden de vazgeçmediler. Kur-tuluş Savaşımızın arkasından dediler ki yıllardan beri sizinle harpler yaparak yorulduk, biraz ara verelim, daha iyi hazırla-nalım. Bu işi harp yapmadan ustaca halledelim. Şimdi yeni hamlelerini yapmaktadırlar.
Taklitçilik Hastalığının Belirtileri
Bu hamlede önce içimize “taklitçilik hastalığını aşıla-dılar. Meselenin özü bu hastalığın üzerinde toplanıyor. Taklit-çilik hastalığını çok iyi tanımak lazımdır. Taklitçilik hastalığı öyle bir hastalıktır ki ufak bir noktadan başlar, kademe kademe içine girmiş olduğu toplumu yok edinceye kadar devam eder. Taklitçilik hastalığının belirtilerini 5 kademede tasnif etmek mümkündün
1. Kademe: Batı`yı kendinden üstün görme. Hastalık böyle başlar. Hastalık bir kere böylece aşılı mı, arkasından ikinci kademe gelir.
2. Kademe: İlim ve teknolojide geri kalmak. Siz Batı`yı üstün gördünüz mü telif eser yazamazsınız. Tercüme seviye-sinde kalırsınız. İlmî araştırma yapamazsınız. Bu ise ilmen ge-rilemek demektir.
3. Kademe: Şimdi Türkiye bu 3. döneme getirilmiştir. İşte açıkoturum: Özal geçen yıl 7.5 milyar dolar dış borç öde-dim diyor. Kendi devletimizin fiilî bütçesi 11 trilyon, dışarı ödenen borç 15 trilyon. Millet ezilmiş, aç, sokağa dökülmüş. Bu, hala dış borcu ertelemem, mutlaka gününde ödeyeceğim diyerek milleti ezmeye, devam ediyor. Bu nedir? Bu taklitçiliğin 3. kademesinin had safhasıdır. Şimdi bunun arkasından 4. safha geliyor.
4. Kademe: Köle olma kademesidir. Ortak Pazar denen budur. ATye tam üye olacağız diye kastedilen budur.
5. Kademe: AT içinde yok olmaktır. Bu açıklamalardan sonra sorunuza cevap veriyorum: Bilindiği gibi 23 Nisan millî hakimiyet günüdür. Anayasada hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, devletin bağımsız olduğu ilkesi yer almıştır. Ve bu ilke anayasamızın temel ilkesidir. 23 Nisan bu ilkeyi şu-urlara yerleştirmek için bayram günü ilan edilmiştir.
Hal böyle iken bu yıl birden bire ne görüyoruz? Bu bay-ram kutlanırken 24 Nisan`da Millet Meclisi`nin içinde bir sem-pozyumun adı: “Milli Egemenlik tikesi ve Devletler Üstü Kuruluşlar”. Konuşulacak konulara bakıyorsunuz, asıl mak-sat millî egemenliği sınırlama adı altında yavaş yavaş hüküm-ranlık haklarının Ortak Pazar`a devredilmesi için fikri hazırlık yapmak.
Bu hazırlık yeni değildir. Daha 1983 yılında hazırlanan Devlet Planlama Teşkilatı neşriyatı arasında 1871/292 numa-ralı özel ihtisas Komisyonu raporunun 95.96. sayfalarında hakimiyetin Ortak Pazar`a nasıl devredileceğinin teklifleri ya-pılmaktadır.
Bu teklifler arasında yapılan tavsiyenin anlamı şudur
“Hükümranlık haklan Avrupa`ya devredilirken bunu anayasaya sarih madde koyarak yapmayın. Millet anlar, büyük reaksiyon gösterir. Milletten gizli olarak bu neticeye ulaşabilmek için anayasanın uluslararası anlaşmalar bölü-müne bir fıkra ekleyin ve deyin ki usulüne uygun olarak yapı-lan uluslararası anlaşmaların hükümleri anayasa ve kanunlar-dan önce gelir.”
Bu tavsiyeleri yapanlar taklitçilik hastalığına tutuldukla-rı için ne yaptıklarım bilmiyorlar. Yaptıkları bağımsızlıktan vazgeçmektir. Anayasanın temel ilkesini ortadan kaldırmaktır. Millî menfaatlerimizin aleyhindedir. Millî görüş sahiplerinin en önemli görevi bunları uyırmaktır.
Bu Rejim Hile Rejimidir
&9644; Uyırmanın yolu TV`de açıkoturumda konuşmak. Bunu da engelliyorlar.
Evet. Bugünkü sözde demokrasi adı ala tatbikatta anayasaya aykın olarak yürütülen, “hile rejimi”nin bir diğer tatbikatı da budur. Yani TV`de biz konuşmayacağız.
&9644; Yani bir çeşit yasadışı yasak.
Evet bu tatbikat yasalara aykın olarak yapılıyor. Anaya-sanın temel hükümleri TV`de bütün partilere eşit muamele ya-pılmasını amirdir. Zaten başka türlü demokrasi olamaz. Düşü-nebiliyor musunuz? 26 Mart seçimlerine giderken ki şu alacalı bohçayı bir düşünün. Faniler seçime gidiyor.
Partinin biri 40 dakika konuşuyor. 4 defa 10 dakika, öbürü 3 defa konuşuyor, bir diğeri 2 defa konuşuyor. Diğer ikisi l er defa konuşuyorlar. Diğer 2`si de hiç konuşturulmu-yor. Bu nasıl demokrasi? Bu nasıl eşitlik? Bu nasıl tatbikat? Yeni bir seçime gidilirken her bir partinin geçen dönemde ne kadar milletvekili vardı? Bunun ne kıymeti olur? Yeni bir seçim olacak, millet yeniden karar verecek, milletin huzuruna eşit şartlar altında gidilmesi şarttır. Milletin bütün partileri eşit şartlarla dinlemesi en tabii hakkıdır. Demokrasilerde tercih hakkı milletindir. Milletten başka bir merci, tercih hakkı kulla-nırsa bu demokrasi olmaz, çünkü güdümlü demokrasi, demok-rasi değildir.
Peki sizin partinizin bir adayıydı Sayın Özal. Karde-şi de öyle. Kendisiyle bir diyalogunuz yok mu? Görüşüyor musunuz?
Uzun zamır görüşmedik,
&9644; Hiç görüşmediniz mi?
Hayır, Başbakan olduğundan beri hiç görüşmedik. Ken-disiyle bir şifai görüşmemiz olmadı.
&9644; 12 Eylül`den sonra geçmiş olsun dahi demedi mi?
Hayır böyle bir görüşmemiz de olmadı.
&9644; Peki aranız bu kadar iyi iken bu durumu neyle yo-rumluyorsunuz?
Şahıs olarak gene iyidir. Fakat bu dönemdeki zihniyeti, davranışı ve gidişatı tamamen eski durumunun tersinedir. Çünkü dış güçlerin mıknatıs sahasında bulunuyor. O sahanın o kadar etkisinde ki bir türlü kendisine gelemiyor.
&9644; Eski dostlarını ve eski liderlerini aramıyor. Ama siz herhalde kızmıyorsunuz. Kendisi için hayır diliyorsunuz.
Evet, biz onun iyiliğini temenni ediyoruz. Hayrını dili-yoruz. Bu yaptığı tahribatlardan vazgeçmesini temenni ediyo-ruz. Allah ona akıl versin.
&9644; Allah dualarınızı kabul etsin.
Amin. İnşallah
(Cumhuriyet, 24.4.1989)

 


Türkiye`de yıllardır Of m bir uygulama-dan tava 141-142-163. maddelerin kaldırılması bu yasaklar nedeniyle çeşitlii ceza ve kı-sıtlamalara hedef olan gruplar arasında tepkilere yol açtı. Ülkemizde yaklaşık. 20 yıl-dır “İslami İnanç” temelinde politik bir mü-cadeleyi sürdüren Prof. Necmettin Erbakan ile ceza yasasındaki değişiklikler, anayasa ve toplum düzeni üzerine Cumhuriyet Gazetesi Eğitim Servisi Şefi Prof. Dr. Gencay Şayian konuştu.

 



 

 

Türkiye`nin Dış Politika Öncelikleri Üzerine

 

 

Prof .Dr. NECMETTİN ERBAKAN`la
Türkiye`nin Dış Politika Öncelikleri Üzerine

 

“MNP, MSP ve RP Dönemlerinde Türkiye`nin Dış Politikasına, “Şahsiyetli Dış Politika” Dü-şüncemizle Bir Kimlik Kazırmaya Çalıştık.”
CEYLAN : Sayın Hocam Türk Dış politikası denilin-ce siyasî tarihimiz içerisinde şüphesiz önemli bir yere sa-hipsiniz. Çünkü 1923 yılından itibaren cumhuriyet tarihi içerisinde ilk kez bir bakan gensoru ile düşürülmüş ve bu bakan da dışişleri bakanı olmuştu.
“Milli ve Manevi Değerler”e bağlılığı olmayan dış politika stratejisinden dolayı 12 Eylül öncesi TBMM`de tenkid ettiğiniz zamanın Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen`in sizin ve partinizin verdiği gensoru ile düşürülmesi Türkiye`nin Dış politikasında unutulmayan bir olay olmuş-tu.
&9644; Neden gensoru vermiştiniz ve Türkiyenin Dış Politi-kası için hedefledikleriniz nelerdi?
ERBAKAN: Tabii bizi sorunuzla birlikte o günlere götürmüş oldunuz. Hatırlarsınız, 12 Eylülden önce İsrail devleti Ortadoğu`daki huzursuzluktan arttırmış, bugün bilinen tecavüz ve zulümlerini daha o yıllarda uygulamaya koymuş ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi Müslümanlar için kutsal belde olan Kudüs-ü Şerifi de başkent olarak ilan etmişti. Bu ilan, Nisan 1980 tarihinde oldu. Kutsal Kudüs artık yahudi İsrail devleti-nin başkenti ilan edilmişti. Olaya İslam ülkeleri büyük tepki gösterdiler. Hatta Batı devletlerinden de İsrail`in bu haddi aşan hareketini kınayanlar olmuştu. Öyle ki BM`de İsrail`in bu hare-keti 169 üyenin üçte iki çoğunluğuyla, yani kahir bir ekseriyet-le şiddetle kını ve reddedildi.
Bin yıl Kudüs`ün koruyuculuğunu ve kurtarıcılığını yap-mış olan bizim milletimiz de bu tecavüz karşısında hareketsiz kalamazdı. Nitekim o aylarda yurdun dört bir tarafında İsrail`i tel`in ve Kudüs`ü kurtarma mitingleri yapıldı. Halkın o kadar coşkuyla katıldığı, bu mitinglere rağmen hükümetimiz, bırakın İsrail`i kınamayı, İsrail`le ilişkileri artırmak için elinden geleni yapıyordu. İkili ilişkilerin artması için gizli ve açık görüşmeler yapılıyordu.
Dışişleri Bakanını Düşürdük
İşte buna tahammül edemezdik. Bir gensoru hazırladık ve Meclise verdik. Gensoru Meclistekilerin çoğunluğuyla kabul edildiği için Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde de ilk kez bir Bakan ve bir Dışişleri Bakanı düşürülmüş oluyordu. Sırf bir bakanın ve ürettiği politikasının; -eğer bu dış politika olur-sa bizim için çok çok önemlidir,- düşürülmesi çok önemli gö-rüldüğü için, zamanın gazetelerinde hareketimize dikkat çe-kilmişti. Gazeteler ortaklaşa şunu söylüyordu: “Düşürülen Hayrettin Erkmen değil, Türk dış politikacıdır; 1923 yılından buyana gelen “geleneksel hariciye anlayışıdır.”
&9644; Tabii bu söyledikleriniz olayın dışarıdan görünüşü-dür. Sizce ve partinizce Hayrettin Erkmen`le birlikte “Türk dış politikasını” düşürten asıl sebepler nelerdi?
Elbette böyle önemli bir olayın bizce çok mühim sebep-leri vardı. Sebep, inanç ve temel görüş meselesidir. Şöyle ki, her zaman ifade etmekteyiz: Bu millet bin yıldır “milli görüş`le dünyaya hakkı, adaletçi dağıtmış ve dünyaya hakim olmuştur. Ve bu millet bin yıldır “ilay-ı kelmetullah” “Allah`ın şanını yücelme” uğruna yeryüzünde “batıl”n karşı hep mücadele etmiş ve her seferinde de Allah`ın lütfuyla galip gelebilmiştir.
Fakat ne var ki, son ikiyüz yıldır dünya siyonizmi boş durmamış ve bu milleti doğru yolundan saptırabilmek için “milli görüş”ün karşısına birtakım “taklitçi görüş`ler ortaya atabilmiştir. Bu görüşler, ister faizci kapitalist görüş, ister solcu görüş olsun, temel görüşten uzak ve taklitçi görüşler ol-duğu için hiçbir zaman insanımıza saadet getirmesi söz konu-su olmamıştır.
12 Eylül öncesi bizim dışımızda kalan bazı partiler de bu taklitçi görüşlere sahip olarak “Türk dış politakası”nı yürüttükleri için, ister istemez taklit ettikleri Batı`nın ve İsrail`in politikalarına uygun tarzda hareket etmek durumunda kalmışlar-dır. Çünkü zihniyet itibariyle Batı`yı kendilerinden üstün gör-dükleri için ona uymayı kendileri için bir vecibe sayıyorlar. Esareti böylesine baştan kabul eden zihniyetlerin, partilerin inananların hakkını koruması elbette mümkün olamazdı. Bu sebeple bu taklitçi zihniyetlerin sahipleri, yıllarca milletimizin benliğine uymayan dış politikalar ve iç politikalar ürettiler. Hep Batı lehine, ABD lehine ve dolaylı da olsa İsrail lehine politikalar üretildiği için bunlara dur demek lazım geliyordu. Biz 12 Eylül öncesi Nisan 1980^6, üretilen bu yanlış politika-ların sahiplerinden birisini, Dışişleri Bakanım işte bu mülaha-zalarla düşürdük ve meclisi “şahsiyetli dış politika”ya. davet ettik.
Şahsiyetli Dış Politikaya Davet
Tabii o gün imkanımız vardı ve Dışişleri Bakanını bu yanlış politikasından dolayı düşürebilmiştik.
Aynı yanlışlar bugün daha kuvvetli bir şekilde devam et-mektedir. İnsaf sahibi bir insan bugün Türk dış politikasının 6 Kasım 1983`ten bu yana nasıl hep Batı lehine gelişmeler içeri-sinde olduğunu rahatlıkla görebilir. Batı Trakya Türkleri ile il-gili Yunanistan`ın baskılarına sessiz kalışımız,Bulgaristan`daki kardeşlerimizin isimlerinin zoraki değiştirildiği, zorla Türk ço-cuklarının vaftiz edildiği bir zama, Belgrad zirvesine katılı şımız, Davos Ruhu diye başta Ege`deki haklarımızı ve Kıb-rıs`taki haklarımızı feda etmekten kaçınmayışımız, bu “şahsi-yetsiz dış politika” uygulamalarına sadece birer örnektir.
Neden böylesine haysiyetimizi rencide edici dış politi-kalar üretiliyor derseniz, yaptıkları ve uyguladıklarının karak-terlerinin ve zihniyetlerinin gereği olduğunu söyleyebiliriz.
Bakın bir Türk Başbakanı, Atina`ya gidiyor ve Yunanis-tan Başbakanı ile görüyor. Görüşmeden birkaç gün önce o ül-kede bulunan Müslüman kardeşlerimizin camileri bombalanı-yor, molotof kokteylleri atılıyor. (Gümülcine Yeni Camii ve Tabakhane Camii. HHC.) Kardeşlerimiz mabedlerine yönelik bu saldırıyı telin ediyorlar, fakat Türk Başbakanı Atina`da bu konuyla ilgili bir tek cümle bile etmiyor.
reas Papreu açıkça “Kıbrıs`la ilgilenmemiz in-sanlığımız ve ahlaki değerlerimiz gereğidir” diyebiliyor. Hemen yanıbaşındaki Türk Başbakanı bu söze bir tek satırla olsun cevap vermiyor.
Kıbrıs`ta Türk askerleri işgalcidir deniliyor. Bizimkiler “şartlar oluştuğunda Kıbrıs`tan asker çekebiliriz,” diyerek adeta “işgalci” suçlamasını kabullenmiş oluyorlar. Bütün bun-lar niye yapılıyor, biliyor musunuz? ABD’li ağabeyleri tek üzülmesin diye. Batı menfaatlerinin korunması ve kollanması içindir. Ne yapsınlar emir büyük yerden geliyor Sen zihniye-tinle, düşüncenle görüşünle Batı`ya, ABD`ye bağlanırsan, onla-rı üzmemek için elbette elinden geleni yaparsın. Çünkü bu bir nevi ideolojik anlaşmadır.
İşte biz bu yüzden şahsiyetli dış politika derken, taklitçi görüş-leri bırakmayı, birtakım yerlere bağımlı çalışmaya son vermeyi ve tamamen millî ve manevî değerlerimizden doğan politika-ların uygulanması çağrısında bulunuyoruz.
Bugün yine Meclis`te olsaydık bu temel yanlışlardan do-layı; Ege, Bati Trakya, Bulgaristan ve Kıbrıs meselelerinde iz-lenen yanlış tavırlardan dolayı Meclise gensoru verir ve yine Dış İşleri Bakanının düşmesi için elimizden geleni yapardık.
İşte son Rauf Denktaş-Vasiliu görüşmesi öncesi Başba-kanın sarfettiği sözler Kıbrıs için tam bir cinayet olmuştur.
Bizim Kıbrıs Diye Bir Problemimiz Yoktur
&9644; Sizce Kıbrıs sorunu nasıl çözüme ulaşacaktır? İkili görüşmeler çözüme götürücü bir yol olarak gözüküyor mu?
Bizim için en başta Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur. Sorun olmayınca da, çözümü için bir gayret göstermek veya natifler aramak beyhudedir.
Bizim için gerçek olan sudun Türk askeri, Kıbrıs`taki ırkdaşlarımızı korumak ve yıllardır süren tüm zulme son vermek için 1974 yılında Ada`ya asker çıkarmış ve vataşlarımızı zulümden kurtarmıştır. Ve 1974`ten beri Yeşil Hatla çizili olan sınıra kadar KKTC dediğimiz bölgede Kıbrıs Türk`ü huzur içe-risinde yaşamaktadır. Bu bölge şimdi tam bir bağımsız Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`dir. Bu devletin bağımsızlığı ilan edilmiş ve Türkiye bunu tanımıştır. Askerlerini bulundurmakla da bu işe fiilî destek verdiğini dünyaya göstermiştir.
Şimdi kalkıp böyle bir yapıda, durup dururken ortaya Kıbrıs sorunu diye bir sorun atmak başımıza iş almak de-mektir. Orada bizim için iki devlet vardır. Ve ikisi de birbi-rinden bağımsızdır. 14 seneden beri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir vakıa olarak vardır. Bunu ister Rum tarafı, ister Yunanistan, ister Batı ve ister Amerika kabul etsin etme-sin, bizi hiç enterese etmez. Onlar kabul etmiyorlar diye mev-cut statüyü bozmak, dengeler gözeteceğiz diye tavizler vermek akıllı insanların yapacağı iş değildir. Ayrıca bu dava bizim bir manevî davamız olduğu için Kıbrıs`tan taviz verdi-riri her görüş ve her zihniyet hain”lik suçlamasına muhatap olacaktır.
Tekrar ediyorum; bizim Kıbrıs`ta hiç bir meselemiz yok-tur. Meselesi olanlar Rum tarafı, Yunan tarafı, ve Helen Hıris-tiyan âlemidir.
Şimdi ikili görüşmeler altında ne yapılmak istenmekte-dir? İki toplumlu bir ortak Federe Devlet Bu şu demektin Rumlarla Türkleri aynı çuvala doldurmak…. Tarih göstermiştir ki, bu iki unsur yan yana geldiğinde hep Rum tarafı zulmeden, tecavüz eden, katleden taraf olmuştur. Tarih yeterince bu dersi bize vermiştir.
Efendim toplumlararası görüşmelerle bu işi halledelim, Denktaş-Vasiliu görüşmeleri ile çözüme ulaşalım diyerek Cenevrelerde zirveler düzenlemek aslında bir delinin yapacağı iş değildir.
Yapılacak iş toplumlararası görüşmelerle zaten çözül-müş olan meseleye çözüm aramak değil, İslam ülkeleri ile çok sıkı işbirliğine girerek KKTC`nin bir an önce tanınmasını sağ-lamaktır . Problem budur.
Başbakan Kıbrıs Davasını Baltalamaktadır
Başbakan Özal, Pakistan dönüşü gazetecilere verdiği demeçte: “Maziyi unutmak lazım… Kavga ortamından her iki tarafın da uzak kalması gerek… Vizeler kalksın, Rum-lar Türk tarafında serbestçe doluşabilsin, bakalım ne ola-cak..” gibi Kıbrıs görüşmelerini direkt olarak etkileyebile-cek sözler sarf etmesi büyük tepkilere yol açtı. Konu Kıbrıs olduğu için soruyorum: Cenevre görüşmeleri öncesi söyle-nen bu sözler Kıbrıs`ı ne kadar etkiyecektir?
Bu sözler hangi parti olursa olsun asla sarfedilemeyecek ve Kıbrıs davamızı baltalayıcı, oradaki millî ve manevî menfa-atlerimizi ortadan kaldırıcı talihsiz sözlerdir.. Bu sözün sahibi-nin Türk Başbakanı olması talihsizliğin ötesinde şeyleri çağrış-tırmaktadır.
Hele hele vizelerin kalkması ve Rumların serbest dola-şım hakkına sahip olması bile bile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan vataşlarımızı yıllardır bildiğimiz, tanıdığımız Rumların eline atmak demektir. Cenevre görüşmele-ri başlamadan iki gün önce sarfedilen bu sözlerin açık manası, Denktaş`ı sıkıştırmak ve onu taviz vermeye yönlendirmektir. Hatta zorlamaktır.
Allah`tan ki Rauf Denktaş çok akıllı ve çok ciddi bir si-yaset adamıdır. Denktaş şimdi bir taraftan Rumlarla, Rum gö-rüşmeleriyle boğuşmakta, diğer taraftan da bizim akılsızlarla mücadele etmektedir. İnşaallah bütün bu şahsiyetsiz politikala-ra rağmen Kıbrıs`taki haklarımız korunur ve orada Federe dev-let gibi siyasî oyunlarla taviz verilmemiş olur.Kıbrıs için görüş ve temennimiz budur.
&9644; O zaman çözüm için görüşmeleri kabul etmiyoruz demek mi istiyorsunuz?
Çözüm diye bir şey yok ki Biz zaten bu problemi 1974 Barış Harekatı ile çözmüşüz ve oradaki kardeşlerimize tam 14 yıldır huzurlu bir hayat takdim etmişiz. Sonunda da biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye müstakil bir devletiz diye ci-hana ilan etmişiz. Hadise bundan ibarettir.
Bu gerçekler kabul edildikten sonra Türkiye-Yunanistan nasıl iki devlet olarak görüşüyorlarsa KKTC ve Kıbrıs Rum Devleti iki ayrı devlet olarak birbirleriyle gayet tabii görüşebi-lirler.
Avrupa Topluluğu Denilen Hıristiyanlar Kulübü
&9644; Türk dış politikasında AT ile ilişkiler de son yıllarda önemli bir yer tutuyor. Avrupa Topluluğu`na üyeliği nasıl karşılıyorsunuz?
Avrupa Topluluğu, bilindiği gibi 12 tane Hıristiyan ül-kenin birleşerek bir ortak Hıristiyan devletini kurma teşebbü-südür. Otuz yıldan beri kademe kademe bu noktaya doğru yü-rümektedirler. Eskiden Avrupa Ekonomik Topluluğu diyorlardı. Adamlar kendi içlerinde tartıştılar, “ne alakası var, biz bir kültürel ve siyasi topluluğuz” diye. Sonunda kırma-ca olan görüntüdeki “ekonomik” kavramını da çıkararak siyasi ve kültürel manada Hıristiyan devletler topluluğu adına Avru-pa Topluluğu, “AT” demeyi daha uygun buldular.
Göreceksiniz, 3-5 sene sonra hedefledikleri devletin bir yansıması olarak tek bir para, tek bir ordu, tek bir meclis, tek bir hükümet, tek bir pasaport ve tek bir devlet olarak karşımıza çıkacaklardır.
12 tane hristiyan ülke bir araya gelip, kendi işlerinde haklı da olsalar, ortak bir devlet kurmak isteseler bizi ne ilgilendirir? Bizim bunların arasında ne işimiz olacaktır?
Bunların hedefleri şudur. 13. devlet olarak bunların ara-sına katılmak ve kendi millî ve manevî değerlerimizi bırakarak bunların potasında erimektir. Ben gelecekte olacak şeyden şimdiden sizleri haberdar etmek isterim: Bu topluluğa 14. devlet olarak da İsrail`i alacaklardır.,
İsrail ile aynı toplulukta, ortak menfaatler doğrultusunda çalışan iki müttefik devlet olacağız. Bu bizim en başta Müs-lümanlığımıza ve insanlığımıza aylır, İsrail ile nerede ve ne şekilde olursa olsun yan yana gözükmek bizim için bir züldür.
AT projesinin nihai hedefi Türkiye`nin AT`a girme-siyle politik mana da İsrailleştirilmesidir.
Bir anımı anlatmak isterim: 29 Kasım seçimlerinden hemen sonra Avrupa parlamentosunda.Türkiye-AT müşterek komisyonunun Başkanlığını yürüten zat ziyarete gelmişti bizi. Bizden Türkiye`nin AT`a girmesini nasıl karşıladığımızı ve bu konuda neler düşündüğümüzün cevabını istemişti. Kendisi-ne şu cevabı verdim: “Bakın biz Türkiye`nin AT`a girmesini asla uygun görmüyoruz. Bir apayrı kültürel kökleri olan mil-letleriz, bu istense de yapılamaz. Çünkü biz Müslümanız, sizler de Hıristiyansınız. Bizim bin yıllık tarihimizi bir çırpıda ata-rak AT`a girmemiz elbette beklenemez. Bu sözlerimizi sakın ha yanlış anlamayın, sizin iyiliğiniz için sarfedîyoruz. Size karşı ve size kötülük hisleriyle dolu olduğumuz için değil, bila-kiz size kargı gelen şefkatimizden dolayı da bunları söylüyoruz.
AT Temsilcisi “nasıl olur, bunun şefkatle ne alakası vardır?” diye sorunca adama şu cevabı vermiştim:
“Bakınız, ATın temeli Roma Antlaşmasıdır. Bu antlaş-manın da iki temel maddesi vardın Biri kurulacak olan Avru-pa devletinin, hukuki, kültürel ve siyasî yönden kaynağını eski Roma ve Yunan`ın teşkil edeceği yani Hıristiyan kökenli ola-cağı ve ona bağlı kalacağı.
İkincisi de bu Avrupa devleti içerisinde ekonomik yasa-ların “faize dayalı kapitalist sistem”e bağlı olacağıdır.
İşte bu iki sakat madde sizin anayasanızda bulunduğu müddetçe sizin kuracağınız düzenden asla hayır gelmeyecek-tir. Çünkü eski roma ve Yunan kuvveti üstün sayanların tem-silcileridir. Bütün mesele Bati ile bizim aramızdaki “hak” anlayışındır. Yunan felsefelerinde “hak” şu dört anlayıştan neş`et eder:
Birincisi kuvvet. Kuvvetiniz varsa haklısınız. Ve bu kuvvetiniz oranında haklı sayılırsınız.
İkincisi çoğunluktur. Bu da kuvvet gibi mücmel bir kavramdır. Efendim çoğunluk böyle istiyor deniliyor. Ne yapa-lım şimdi çoğunluk haksız olduktan sonra. Şimdi parlamentoda bir çoğunluk var. Tamamen haksızlık üzerine kurulu bir ço-ğunluk. Çoğunluk onlar diye hep haklı olacaklar da onlar değillerdir. Batıda bugün çoğunluk; nasıl olursa olsun, haklılık unsuru sayılmaktadır.
Üçüncüsü imtiyazlar. Batı sınıflaşmayı, imtiyazı kabul eder. Bu sınıflaşma insanlar arasında değil, genellikle ülkeler üzerinde olmaktadır.
Mesela Amerika kalkıyor, “Körfezde benim menfaatlerim var,” diyor. “Akdenizdeki imtiyazlarımdan vazgeçemem,” diyor. “Filipinler`deki menfaatlerime göz yumamam” diyor. İşte bun-lar bir devletin başka devletler üzerindeki imtiyazlarıdır.
Dördüncüsü de çıkardır, menfaattir. Menfaat hak se-bebi sayılmaktadır. Amerikanın Ortadoğu`da çıkartan vardır. Batı`nın Ortadoğu`da çıkartan vardır. Ta ki bu çıkarlar İslam ülkelerinin menfaatlerine olmayan şeylerdir… Adamlar kalkıp şimdi Ortadoğu`da çıkarlarımızdan vazgeçemeyiz diyerek adeta “Airbus” tipli İran yolcu uçağının düşürülmesini nere-deyse hak olarak görmüşlerdir.
Görüyorsunuz bu “hak” anlayışı bizim felsefemize göre tamamen yanlış ve hatta tamamen haksızlıktır. Bati işte bu temel yanlışın ve haksızlığın üzerine bina edilmiştir. Bizim böyle bir yapıya girmemizi istemeniz insan oluşumuza aykırı-dır. Bilerek bize de haksızlığı teklif etmenizdir.
İslam`ın “Hak” Ölçüsü Çok Farklıdır
Bizde de “hak” dört sebepten teşekkül eder, ama bam-başka dört sebeptir bu. Cenab-Hakk`ın insanlara verdiği bir takım haklar vardır.
Birincisi: İnsanın doğuştan kazığı haklardır. Bunlar yaratılmış olmanın kazırdığı haklardır.
İkincisi: Kardeşinin külfetini azaltıcı, nimetini yüksel-tici faaliyetlerde bulunmak bir hak sebebidir. Bunu yapan insan yaptığı işten dolayı bir “hak” kazanmış olur.
Üçüncüsü : Yapağımız bir hizmetten dolayı adalet gereği kazığımız haklardır. Hizmet ettiklerinize karşı hak ka-zanmış olursunuz. Bu hak adil bir hak`tır.
Dördüncüsü: Karşılıklı görüşme ve anlaşmalardan doğan haklardır. Birine söz verdiğiniz zaman, sözünüzü yerine getirme hakkınız vardır.
Bizim kültürümüzde işte bu dört sebepten “hak” doğar Bunun dışında Batı`nın dediği şeylerden dolayı hak doğmaz. Bu sebeple biz ve siz, daha temelde birbirimize taban tabana zıddız. Bir araya gelmemiz mümkün değildir. Sizin şamarınız-la şartlanmış olursak biz de yarın zalim oluruz, sömürücü olu-ruz, adaletsiz ve eşitsiz davranırız. İnsanları ezer, sosyal patla-malara sebep oluruz.
Bugün Batı bu tabloyu yaşamaktadır. Faize dayalı eko-nomik yapısıyla da sömürü çarkım daha kolay döndürülebilmektedir. İnsanlar ezen ve ezilen diye ikiye ayrılmaktadırlar. Zengin-fakir arası uçurum hergün biraz daha büyümektedir. Yarın Avrupa Topluluğu ülkeleri içerisinde bu farklılıklardan dola-yı sosyal patlamalar meydana gelecektir.
Şimdi kalkıp içinde saatli bomba taşıyan ve her an infi-lak edecek olan AT otobüsüne bizim binmemizi elbette bekle-meniz gerekmemektedir. Ayrıca bizim de o otobüse binmeyişimiz sizin menfaatiniz icabıdır. Çünkü size zihniyet olarak, otobüsünüzde patlamaya hazır bir saatli bomba taşıdığınızı söyleyerek sizin de parçalanmamanızı sağlamış oluyoruz. İşte bu size karşı şefkat duygumuzdan dolayıdır.
Ben böyle söyleyince Belçikalı AT temsilcisi parlamenter donup kaldı ve hiçbir şey söylemeden çekip gitti.
Bu bağlamda gerek iktidarda, gerekse muhalefette olan partilerin AT`a girme istekleri için ne diyorsunuz?
Elbette onlar AT’a girmek isteyeceklerdir. Demin ifade ettiğim gibi sakat ve zalim zihniyetlere bağlı olan ve onları taklit eden partilerden başka görev beklemek beyhudedir. Bu taklitçi zihniyetlerin yaptığı dış politika da işte gördüğünüz ka-dardır.
AT’a girmeye bunları mecbur tutan bir diğer husus dışa-rıya karşı olan borçlanmalarıdır. Bugün 423 milyon dolar borcu olan (632 trilyonTL.) bir Türkiye, dış borçlarını ödeye-bilmek için elbette dış krediye ihtiyaç duyacaktır. Krediyi veren Yahudi bankaları da karşılık olarak bizim Hıristiyan potasında erimemizi beklemektedir. Hedef Türkiye`yi dünya siyonizminin oyuncağı haline getirmektir. Siyonizmin istediği zaman oynayacağı ve oynatacağı bir oyuncak…
İslâmî Gelişmeleri Önlemek İçin AT`a Sokuyorlar
&9644; AT`a giriş, söylendiği kadarıyla Türkiye`deki İslâm hareketi absorbe edici bir unsur olarak mı görülmektedir? Batının ve Batılı gazetecilerin verdikleri raporların bir kısmı bu tezi doğrular mahiyettedir.
Hiç şüphesiz, gayet tabii ki asıl hedef söylediğiniz hu-sustur. Avrupa bizim ne kara kaşımıza, ne kara gözümüze hayrır. Bizden beklediği tek şey bizim İslâm elbisesinden soyunmamızdır. İslâm kültürüne sırt çevirmemizdir. Yoksa Müs-lüman kalan ve AT dışında olan bir Türkiye sömürgeci güçle-rin ve emperyalistlerin her zaman amansız düşmanı olacaktır.
Batı’da şu düşünce yaygındır “Bakın Türkiye`de İslâm güçlenmektedir. Eğer gericiler, “Milli Görüş”çüler iktidarı bir ele alırlarsa bir daha Türkiye`yi AT’a sokmamız hayal olur. Gelin şimdiden Türkiye`yi ATa almakta acele etmiş olalım.”
Bu görüş nedeniyledir ki, eski Halkçı Partili Güven Gürkan, sol zihniyet adına Türkiye`nin neden AT`a girmesi gerektiğini söylerken, aynen Batı`nın yukarıda söyledi-ğimiz mülahazalarım dile getirmiştir. (Prof. Dr. Aydın Güven Gürkan`ın konuşması. 26 Mayıs 1986 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmıştır.)
Türkiye`deki İslâmî sınırlanmaya İslâmî gelişmelere pa-ralel olarak Türkiye`nin AT`a girişi hızlırılacaktır.
Dünya siyonizminin asıl maksadı da bir İslâm ülkesi olan Türkiye`yi ATa sokarak önce ortadan kaldırmak, sonra kendisine benzeterek, kendi ideallerine hizmet ettirmektir.
Şimdi hangi insan ve hangi sağduyu sahibi AT’a evet di-yecektir? Bunun mücadelesinin, çok ciddi boyutlarda yapılma-sı Türk dış politikasına şahsiyet kazıracaktır.
&9644; 12 Eylül öncesi siyasî hayatta Kudüs temasını çok iş-liyordunuz. Hatta Kudüs`ün başkent yapılması dolayısıyla İsrail`i kınamayan Türk dış politakasını Dışişleri Bakanı-nın şahsında TBMM`de düşürmüştünüz. Kudüs`ü başkent yapan İsrail, sekiz yıldır zulümleri-ne devam ediyor. Bir gün geçmiyor ki bir Filistinlinin İsra-il askerlerince öldürüldüğünü duymayalım. Filistin sorunu sizce nasıl çözümlenecektir?
Filistin Meselesinde İsrail`e Prim Veriliyor
Bin yıllık tarihimiz göstermiştir ki, Mescid-i Aksa`yı koruyan biz olmuşuz, Kudüs`ten Yahudi ve Hıristiyan çizme-lerim kaldıran biz olmuşuz. Sultan Selahaddin Eyyübi`den Sultan Abdülhamid`e kadar Filistin, Mescid-i Aksa`nın ve bir “emin belde” olan Kudüs`ün bizdeki yeri çok önemlidir. Buraları biz kollamışız ve tarih boyu biz korumuşuzdur. Şimdi İsrail, Filistinlileri yok ediyor. Hergün yeni Sabra-Şatilla`lar meydana getiriyor. TV`den gördüğümüz gibi kemik kırarak, kafaları parçalayarak, cardı canlı Müslümanları öldürüyor, biz hala basit bir kınamadan öte, İsrail`e birşey yapamıyoruz. Ke-mikleri kırılan kardeşlerimizdir. Topluca öldürülenler kardeşlerimizdir. Ve üstelik o topraklar Müslüman Filistin toprakla-rıdır.
İsrail`e karşı devlet olarak yaptıklarını kınamış olmamız ona adeta teşvik gibi geliyor. Çünkü biz en fazla, “Bunu da yapmamalıydın, ayıp oluyor” derecesine İsrail`i kınamış oluyo-ruz.
Bu günkü siyasî iktidar maalesef dış politikadaki tavır-larıyla İsrail`e adeta prim vermektedir.
&9644; Ziya-ül Hak`ın bir suikast sonucu öldürülmesinin sizce temel sebebi ne idi?
Bu tabii dünya siyonizminin, Müslüman ülkelerin empe-ryalizmin pençesinden kurtulmamasını sağlamak için attıkları adımlardan birisidir. Nasıl Kral Faysal, İslâmî şuurundan do-layı hedef seçilip kurban edildiyse, bugün de Ziya-ül Hak, İslâmî şuurundan ve bu şuuru cihetiyle Müslümanlara kazan-dırdığı menfaatler dolayısıyle; özellikle Afgan cihadına sağla-dığı destekler dolayısıyla hedef seçilip şehit edilmiştir.
Siyonizmin şu veya bu kolu, hangisi yaparsa yapmış olsun Ziya-ül Hak, İslâmî şuurundan ve İslâmî Devlet anlayı-şından dolayı kurban gitmiştir.
Tekrar ediyorum: Müslümanların emperyalizmin pençe-sinden kurtulacak şuuru göstermemesi için Ziya-ül Hak şehit edilmiştir.
Çünkü gerçekten Ziya-ül Hak, çok yakından tanıdığım kadarıyla ve çok özel görüşmelerimizde edindiğim intibalar dolayısıyla Müslümanlıkta çok samimi bir insı.
Allah mağfiret eylesin.
İslâm dünyasının başı sağolsun.
(Dış Politika, 1987, Sayı:2)

 

 

Prof. Dr. NECMEDDİN ERBAKAN:
“Biz Türkiye`nin Hak Devleti Olmasını İstiyoruz”
Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, tereddütsüz, Türk Politika hayatının en renkli şah-siyetlerinin başında gelir 1973 seçimlerinden sonra yıl-dızı parlayan Erbakan, kurucusu olduğu Milli Selamet Partisi ile 12 Man 1980 askeri müdahalesine kadar büyük siyasi partileri kontrolü altında tutabilmiş ve gerek CHP`yi gerek AP`yi, anahtar rolü oynayarak, or-tağı olduğu koalisyon hükümetlerinde kızdırıldığı zaman felce uğratmıştır. Siyasi fikirleri, dünya görüşü, Türkiye`nin geleceği hakkındaki iyimser düşünceleri diğer liderlerinkinden farklıdır. Rahat ve tatlı konuşur, halkın anlayacağı dili kullanır. Mizah yeteneği vardır, kendisine has bazı deyimleri, halkın belleğine yerleşmiş-tir. Kendi kendisine sadık kalmış, çizdiği yoldan ayrıl-mamış, kimi politikacılar gibi yan yolda at değiştirme-miştir. Fikirleri ve çalışma metotları paylaşılsın paylaşılmasın, yabana atılacak politikacı değildir. Ma-nevra kabiliyeti yüksek, muhayyelesi geniş, `vaatlerinde cömerttir. 1980`den sonra, çok çekmiş, sürülmüş, tutuk-lanmış, ağır suçlamalarla mahkemeler önünde kendisini savunmuştur. Bütün bu sıkıntılı günler Erbakan`ı yıldır-mamıştır. Bugün, yeni partisinin başında geleceğe yine ümitle bakmaktadır.
Sayın Erbakan ile başbakan yardımcılığı devirle-rinde tanıştım.
1975 Eylül`ünde beni Avrupa Konseyi`ne daimi delege olarak atayan kararnamede, Başbakan Yardım-cısı Necmettin Erbakan`ın da imzası vardı. Emeklilikten sonra3 birkaç kez istanbul uçağında karşılaştık. Yan yana oturduk, dostça görüştük.
Bu defa da Milliyet adına kendisi ile söyleşi yap-mak isteğimi tereddütsüz kabul etti. Konuşmayı ilginç bulacaksınız.
Semih GÜNVER
Nato, Avrupa Topluluğu ve Refah Partisi
&9644; Günver: “Dünyadaki son gelişmeler, Türkiye`nin NATO içindeki önemini ve Avrupa Topluluğu ile ilişkileri-ni ne şekilde etkiliyor? Bu gelişmelerin aleyhimize islediği-ni düşünen ve endişe duyanlar var. Siz ne düşünüyorsu-nuz?”
Erbakan: “Doğu Avrupa`da büyük olaylar oldu. Yıllar-dan beri süren istibdat rejimi karşısında halk ayaklı. Hürri-yet ve daha fazla hak elde etmek için sokaklara döküldü ve du-varlar yıkıldı. Diğer yan, Amerika ile Rusya yeni şartlar altında bir araya gelerek, tekrar dünyada kendi menfaatlerini tanzim için görüşmeler yaptılar. Önce bir defa Amerika ile Rusya arasındaki bu yumuşama hiç şüphesiz NATO içinde Türkiye`nin önemini onların görüşüne göre azaltmıştır. Ancak bizim inanışımıza göre, Türkiye`nin yeryüzündeki önemi, Amerika ile Rusya arasındaki münasebetlere bağlı değildir.
Türkiye`nin yeryüzünde asıl önemi, Müslüman ülkelerle bir araya gelerek teşkil edeceği bloktan ileri gelmektedir. Bu ehemmiyet ise gerçekte bundan sonra daha da artmıştır. Çünkü Doğu ile Bati birbirine nasıl yaklaşıyor ise Müslüman ülkele-rin aynı şekilde birbirlerine yaklaşma ihtiyacı artacaktır. Zira bugün önümüze bir dünya haritası alıp baktığımız zaman görü-yoruz ki, hem Doğu Bloku, hem Batı Bloku yani hem Rusya ve Amerika, Batı`dakiler, Müslüman ülkeleri bir masanın üzeri-ne koyun gibi yatırmışlar. Hepsi bir tarafını koparıyor, işte Bulgaristan`daki zulüm, Yunanistan`daki zulüm, Kıbrıs`ı tekrar alıp Yunanistan`a verme çalışmaları, işte Azerbaycan, işte Af-ganistan, işte Filistin ve diğerleri, İslam âlemi her tarafından Batı`nın haksız tecavüzlerine uğruyor. Şimdi onlar kendi arala-rında yaklaşıp, kaynaştıkça Müslüman ülkeler de kendi arala-rında yaklaşmak ihtiyacını duyacaktır. Bu yaklaşma, Türki-ye`nin bütün dünya dengesinde önemim artırmaktadır. Çünkü Türkiye, Müslüman ülkelerle bir araya geldiği zaman işte Batı`ya karşı dünyadaki asıl yeni natif meydana gelecektir. Bu bakımdan biz bu cereyan eden olayları Türkiye ile diğer Müslüman ülkeler arasındaki münasebetleri geliştirmeye vesi-le olacağı için faydalı olaylar olarak görüyoruz. Bunun gibi diğer bir faydalı olay da Türkiye`nin AT’a girmesinin şimdilik tehir edilmiş olmasıdır. Girme müzakerelerinin başlatılması dahi 1993`e kadar ertelenmiş oluyor. Bu çok sevinilecek bir olaydır bizim açımızdan. Biz bu karan alanlara hatta teşekkür mektubu yazmayı düşünüyoruz. Çünkü bize en büyük iyiliği yapmışlardır. Biz, Bati sempatizanı partilerin aksine olarak, Türkiye`nin AT’a girmek suretiyle neticede İsrail ile tek devlet haline getirilmesine şiddetle karşıyız. Bu bizim bin yıllık tarih boyunca adeta Müslüman ülkeler safından çıkıp, gayri Müslim safına asker olarak, uşak olarak kaydedilmemiz olayıdır, siyonist planların bir adımıdır. Böyle bir planın yürümesinin şim-dilik durmuş olması sevinilecek bir olaydır. Ve inşallah bu plan yürümeyecek, Türkiye, Müslüman ülkelerle ortak pazar kuracaktır. Biz en büyük millî olaylarda bugüne kadar çok şükür adeta rakiplerimizin, düşmanlarımızın diyeyim -ama bu-rada düşmanlığı bir kin ve intikam manasında söylemiyorum- yardımını gördük.
&9644; “Bu görüşler yalnız Refah Partisi tarafında benim-senmiş görünüyor. Bu politikanızı gerçekleştirmek olana-ğını bulamazsanız, o zaman ne olacaktır?”
“İşaret ettiğiniz husus doğrudur. Bu fikirleri Türkiye`de yalnız millî görüş zihniyetini temsil eden Refah Partisi ortaya koyuyor, savunuyor, bunların gerçekleşmesi için bütün gücü ile gece-gündüz çalışıyor. Bu çalışmalarımız başarıya ulaşmaz ise, Bati sempatizanı partilerin takip ettikleri yol bugüne kadar Türkiye`yi nasıl geri bıraktı ve tahrip etti ise, bundan sonra da Türkiye`yi uşaklığa götürecektir. Esasen taklitçiliğin sonu da budur. Onlar ne istiyorlar, Batı taklitçileri? Önce, IMF ve reçe-teleri ile Türkiye`nin tüm kalkınmasını tahrip ettikleri yetmi-yormuş gibi `İsrail ile beraber AT’a girelim ve tek devlet ola-lım` diye düşünüyorlar. Yollan budur. Bu yol, Türkiye`yi uşak-lığa götürür. Neticede ne olacak, Ermeniler, Yahudiler gele-cekler… Vaktiyle harple alamadıktan topraklan şimdi işgal edecekler. Müesseseleri satın alacaklar. Bizim kanunlarımızı onlar yapacak. Bağımsızlığımızı onlara veriyoruz. Roma An-laşması bu. Zaten dünyada böyle bir olay görülmemiştir. Gidip onların kapılarında yalvarıyorlar, aman bizim kanunları-mızı siz yapın, bizi size köle alın. Ortak Pazar`ın manası budur. Tarihte biz sizi köle yapacağız diyen kavimler, milletler oldu. Ama bizi size köle yapın diye yalvaran hiçbir kavim ve hiçbir kavmin yöneticisi gelip geçmemiştir. Bu bir çılgınlıktır. Bin yıl hakkı, adaleti dünyaya tanıtan en büyük medeniyeti kurmuş bir milletin evlatları olarak bizim kanunlarımızı siz yapın demek, ne tarih bilmektir, ne milletimizi tanımaktır. Strasbourg kanun yapacak, onların yaptıkları kanunları görü-yoruz. Erkekle erkek evlenecek diye kanun çıkartıyor bu adamlar. Bunlar mı bizim ülkemize gelsin diye AT`a giriyo-ruz? Yani eğer orta yere attığı Türkiye`yi lider ülke yapma ni-yetine muvaffak olamazsa onun altenatifi uşak olmaktır.”
&9644; “Sayın Başkan, Avrupa Topluluğu karşısınaki bu fi-kirleriniz, Avrupa ülkeleri ile ikili olarak işbirliği yapılma-sına engel teşkil eder mi?”
“Bilakis, bunu vaktiyle hükümetteyken Avrupa`dan gelen temsilcilere her zaman ifade etmişizdir. Biz, Avrupa ile münasebetlerimizi ticarî münasebet hatta kültürel münasebet, bunların hepsini en azami derecede geliştirmeye taraftarız. Bir ikincisi mesela Türkiye korumasız sanayie sahip bir ülke olsun. Mamullerimiz rekabet gücüne sahip olsun, bu millî gö-rüşün temel davasıdır. Bu taklitçilerin değil. Nitekim vaktiyle AT temsilcileri geldiği zaman biz hükümetteyken Ortak Pazar`ın Ankara Anlaşmasındaki aleyhimizdeki maddelerini durdurduk.”
Seçimler ve Refah Partisi
&9644; “Sayın Başkan, yapılan son kamuoyu araştırmaları, RP`nin oy potansiyelini artırdığını gösteriyor. Siz bu konu-da ne düşünüyorsunuz”
“Evet doğrudur. RP, bugün Türkiye`nin her yerinde güç-lenmektedir. Kamuoyu araştırmaları da bunu teyit ediyor. Bunu çok tabii bir olay olarak karşılıyoruz. Biz hiçbir zaman temsil ettiğimiz fikrin gerektirdiği oyu bugüne kadar zaten ala-bilmiş değiliz. Çünkü RP`nin fikriyatı nedir, bunu millete tanı-tamıyoruz, tanıtmamıza engel oluyorlar. Millet, RP`yi tanımı-yor. RP`nin ne olduğunu görüp de, ben de Refahçıyım deme-yecek insan tasavvur edilemez. RP demek, bugün kazığı-nın beş mislini, on mislini kazırmak demektir. Ama bu nasıl olacaktır? Bunu halka anlatmamıza fırsat verilmiyor. TRT bahsetmez, birtakım holdingci basın, RP`nin fikirlerini millete duyurmaz. Bu sebepten dolayı milletimiz, Refah Partisi`ni tanımaz. Bu gelişme bizi ancak bize inanan insanları, köy köy, ev ev dolaşarak davamızı anlatmamızla mümkün ola-biliyor. Eğer diğer partilerle eşit şartlarda olsak, derhal bir pat-lama olur. Nitekim, son 26 Mart seçimlerinde bize televizyon-da bir defa on dakika müsaade verdiler, yüzde 10 aldık. Kırk dakika konuşma hakkı tanısalardı yüzde kırk alırdık.”
&9644; “Peki, Sayın Başkan. Bugünkü Seçim Kanunu ile önümüzdeki genel seçimlere girdiğiniz zaman, mevcut ba-rajları aşabilecek misiniz?”
“Hatırlıyorsanız, kısa bir zaman önce sabah gazetelerin-den birisinde, bugün seçim olsa hangi parti, ne kadar milletve-kili çıkarır diye bir anket yapıldı. Bu araştırmada Refah Parti-si`ne 41 milletvekilliği verildi. Ankette, bugünkü kanuna rağmen, Refah Partisi`nin Konya`da, Diyarbakır`da, Sivas`ta, Van`da milletvekillerinin tamamını çıkarabileceği belirtildi. Ankete göre ANAP ise sadece 8 milletvekili çıkarabiliyor.”
&9644; “Sayın Başkan, nispi seçim kanununu tercih eder mi-siniz?”
Erbakan: “Hiç şüphesiz, bu sadece bir tercih değil, bizim inancımıza göre, Anayasamızın da bir emridir. Ancak, Türkiye`de hep Anayasa`ya aykırı hareket ediliyor. Oysa, Anayasa`da `Oylar eşittir` deniliyor. Eşit oy, ancak nispi temsille tahakkuk eder. Bugün Seçim Kanunu`nda on bir defa yapılan değişikliklerle, bu hileli seçim Kanunu ile, bakınız nasıl bir oyun hazırlanmıştır. Refah Partisine, oy verirseniz, oyunuz sıfır sayılıyor. ANAP`a oy verirseniz, üç oy sayılıyor. SHP`ye oy verirseniz 0.89, DYP`ye oy verirseniz 0.66 oy sayılıyor. Ayrıca Anayasa`da da herkesin oyu eşittir diyor. Düşününüz, RP en dengesiz şartlara rağmen yüzde 10 oy alıyor, yani 60 milyona yakın nurusun 6 milyonunu temsil ediyor. İsviçre`nin, Danimarka`nın yekunundan büyük ama parlamentoda bir tek milletvekili dahi yok. Böyle demokrasi olmaz.”
&9644; “Sayın Başkan, erken seçim için sizin tercih ettiğiniz bir tarih var mı?”
“Var. Biz, 1990 yılı için bir program öneriyoruz. Muhalefet partilerine önce diyoruz ki, hep beraber bir araya topla-nalım, milletin hakkını koruyalım. Çünkü siz, parlamentonun içinde bulunan iki muhalefet partisi, siz figüranlıktan başka bir şey yapmıyorsunuz ve milletin hakkını koruyamıyorsunuz. Gemi hep beraber bu gidişatımızı değiştirelim. Memleketin gündemine el koyalım. Ve bir program yapalım. Bu programı-mızı da ilan edelim ve ANAP`a da bildirelim. Program şudur Önce, ANAP`a bu Meclis`te adil bir seçim kanunu yapacağız ve derhal ilkbaharda büyük seçime gideceğiz diyeceğiz. Ama bunu kabul etmediği takdirde biz muhalefet partileri olarak kendiliğimizden 18 ilden milletvekilleri istifa edecekler. 18 milletvekili bu rakam şuradan çıkıyor. Beş tane zaten boş var-dır, münhal var. Bu sene nasıl olsa bir ara seçim yapılır. Ama on sekiz tane istifa ettiği zaman yani boş üyelikler 23`e çıktığı zaman Anayasa`nın ilgili maddesine göre, en geç üç ay içinde ara seçim yapılması şart. Bu ara seçimi bu ilkbaharda yaptırttıralım, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana buradan birer tane mil-letvekili istifa etsin. Bunların bölgelerinden Türkiye`nin yan-dan fazla nüfusu ara seçime gidiyor. Ve bu ara seçimde düşününüz ki, ANAP hiçbir milletvekili çıkaramıyor. Ve iflas ettiği kesinlikle tescil ediliyor- ki, bu, bugünkü tabii halidir.-İstifa eden milletvekilleri nasıl olsa yeniden seçilecekler. Onun için bu istifalar nihayet üç ay için parlamentodan uzak-laşmadan ibaret. Bu yapılırsa, ANAP`ın iflas ettiği bir kere daha tescil edilecek. Efendim, ANAP, `Bu mahalli seçimdi` ba-hanesini atamayacak. Orta yerde işte, milletvekili seçimi, işte milletin yan fazlasının oyu, işte haliniz diyebileceğiz. Bunun karşısında istifaya mecbur kalacaklar. Erken seçime gitmeye mecbur kalacaklar. Bu yetmediği takdirde, kanunla-rın çerçevesi içinde kalınarak, sine-i millete dönülecek. Beş miting tertiplenecek 1990 Ekim`e kadar. Ekim`de genel seçim-leri yapabilmek gayesi ile.
Bu mitinglerden birincisi: insan haklan mitingi, ikincisi: Bugünkü ekonomik köle düzeni yerine adil bir düzen istiyoruz mitingi. Üçüncüsü: Bugünkü siyasi hile rejimi yerine dürüst bir devlet rejimi istiyoruz mitingi. Dördüncüsü: Bugünkü ağır sanayi fabrikalarını satıp plaj, kumarhane ve beş yıldızlı otel yapan sakim zihniyet karşısında millî kalkınma stratejisi mitin-gi. Ve nihayet beşincisi de erken seçim mitingi.
Bu mitinglerin milletin yüzde 80`den fazlasının temsilci-si olan muhalefet partilerince birlikte tertiplenmesini teklif edi-yoruz. Milyonlarca insanın iştiraki ile bu mitinglerden bir tane-sinin yapılması bile yeri yerinden oynatır. Milletin isteği karşısında durulamaz ve biz inanıyoruz ki, böyle bir program uygulığı takdirde en geç 1990 Ekim`inde erken seçim yapı-lır ve bu gidişata `dur` denilir.”
&9644; “Sayın Başkan, Cumhurbaşkanının seçimi hakkın-da ne düşünüyorsunuz? Basında çıkan son haberlere göre, Cumhurbaşkanının sizi de Çankaya`ya daveti söz kopuşu imiş. Böyle bir davet yapılırsa cevabınız ne olur?”
“Efendim, Cumhurbaşkanı seçimi hakkındaki görüşlerimi-zi bu seçim yapılırken çeşitli basın toplantıları ile arzettik. Bu seçim Anayasa`ya aykırıdır. Demokrasinin temel kurallarına da aykırıdır. Bir ülkede milletin yüzde 80`den fazla kahir çoğunluğu biz bu kimseyi, bu zihniyeti başbakan olarak dahi görmek istemiyoruz dediği halde, Seçim Kanunu`ndaki hilelerle, fırsa-ta dayanarak Cumhurbaşkanı seçimi, sadece ANAP milletve-killeri tarafından ve Anayasa`ya aykırı olarak yapılmış olması elbette hukuka uygun bir durum değildir. Anayasa`ya aylardır. Buradan Anayasa`nın nisap maddesi, Cumhurbaşkanı seçimi yapılırken, birinci ve ikinci turda meclis`te üçte iki çoğunluk bulunmasını emrediyor. Madde dikkatle okunursa, Cumhur-başkanı üçte iki çoğunlukla seçilir deniyor. Bu aynı zama nisaba malik eden bir maddedir. Nitekim nisapla ilgili bir maddede de Meclis işte bu kadarla toplanır, eğer bu Anayasa`da aksine başka bir hüküm olmadığı hallerde diyor. Anayasa`da başka bir hüküm var. Ve yalnız Cumhurbaşkanı seçimin-de başka bir hüküm var. Ve uygulanması lazım gelirdi. Kanuna aylır. Biz inanıyoruz ki, bugün sayın Özal`ın Cumhurbaşkanı diye imza atacağı herhangi bir kanun, bu im-zanın hukuksuzluğu dolayısı ile Anayasa Mahkemesi`ne götü-rülürce, Anayasa Mahkemesi bu seçimin Anayasa`ya uygun ol-madığını inceleyerek ve o kanunun dolayısı ile Anayasa`ya uygun olmayacağı sonucuna vararak, bu durumu tashih ede-cektir. Bu imkân hâlâ mevcuttur.
Cumhurbaşkanı seçimi hakkındaki görüşümüz budur. Kendilerinden bir davet vaki olursa buyurdunuz, müsaade ederseniz, şimdilik cevabım `Şafiî uleması, olmayan olaylar hakkında fetva vermezler` şeklinde tecelli edecektir.”
İnsan Haklan, Laiklik ve Refah Partisi
&9644; “Türkiye`de idam cezasının kaldırılması konusunda-ki fikirleriniz nedir.”
“Biz Türkiye`de adalet düzenin hakikaten bastan sona kadar adil hale getirilmesinden yanayız. Bunun için `muhake-me usulü kanunları`nın ve tahkikat usullerinin baştan sona de-ğiştirilmesini istiyoruz. Çünkü bugünkü Türkiye`deki sistem ile adaleti tahakkuk ettirmek mümkün değildir. Yirmi, kırk yılı aşan davalar sürüyor. Bu meya da gereken hallerde de in-sanlara ölüm cezası verilebiliyor. Ancak o haller hangi haller-dir? O hallerin sabit olduğu nasıl ispat edilecektir? Bunlar için gerçekten adil, hukuka, insan haklarına dayanan esasların tan-zim edilmesi lazım gelir. Bu esaslar tanzim edilmeden bizim bugünkü muhakeme usullerimiz içinde, bugünkü adalet düze-nimiz içerisinde insanların hayatlarına son verilmesi yanlış bir olaydır. Kökünden düzeltilmelidir.”
&9644; “141,142 ve 163`ün kaldırılmasını mı, yoksa tadilini mi düşünürsünüz?”
“Derhal kaldırılmalıdır. Tadil diye bir şey söz konusu olamaz. Çünkü bunlar insan haklarını ortadan kaldırıyor. Dü-şünce ve inanç özgürlüğünü ortadan kaldıran maddelerdir. Dü-şünce ve inanç özgürlüğü Anayasa`dan önce gelir. Anayasalar, insan haklarını ortadan kaldırmak için değil, onları olsa olsa teyit ve muhafaza için çıkartılırlar. Onların değiştirilmesi bir hileden ibarettir. Faşist zihniyeti, tahakküm zihniyetli insanların bir teklifidir. Yoksa `Efendim, şiddet unsurunu içine koya-lım.` Şiddet unsurunu içine koyacaksanız o şiddetin türüne göre şiddete verilecek cezaları gösteren kanun maddeleri olur. Şiddet yapmış da ne yapmış? Silah kullanmış, birisini vurmuş. Bunların hepsinin kanunda cezalan var. Bu itibarla şiddet kul-lanma gibi tabirler bunun içerisine konulursa bu yanlış olur, çünkü o şiddetlerin cezası vardır. Kaldı ki, tatbikatta birtakım yorumlara yol açacaktır. Müspet şiddet, mührez şiddet, vesaire gibi birtakım icatlar ile yine masum insanların insan haklarına tecavüz edilecektir. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu maddeler yok. Yalnız Türkiye`de böyle maddeler var. Bu maddelerin, bu insan haklarına en aykırı durumun, bir an evvel kökünden or-tadan kaldırılması gerekir..”
&9644; “Sayın Başkan, son sorum, Türkiye`deki laiklik ilke-sinin uygulama anlayışı ve şekliyle ilgili olacak. Laikliği nasıl tarif ediyorsunuz? Ve Türkiye`deki uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?”
“Çok teşekkür ederim, çok temel ve önemli bir sual tev-cih buyurdunuz. Önce bir defa Türkiye`de demokrasi yoktur. Ve Türkiye`de demokrasi istiyoruz veya demokrasi yapıyoruz diyenler de samimi değildir. Şöyle ki, mesela şu 163. madde-nin kalkması efendim bu madde kalkarsa ya milleti aldatırlar-sa, eee millet aldatılacak da demokrasi nerde kalacak? Siz mil-letin vasisi misiniz? Kimin adına bu endişeyi duyuyorsunuz? Bırakın da millet ne istiyorsa ona karan kendisi versin. Şimdi nasıl Türkiye`de demokrasi yok ise laiklik de yoktur ve tatbi-kat tam bir çelişki içindedir. Dinî inançları ile saçlarını örten bir genç kız suçlu değildir. Faiz haramdır diyen vaiz gözaltına alınamaz. Diyanet işleri Başkanuğı`nın devletten ayrılması uygun değildir. Devlet ye Diyanet işleri birbirine destek olmalı ve birlikte kalmalıdırlar.
Biz gerçek demokrasiye inanıyoruz. Milli görüşe bağlı-yız. Türkiye`nin bir `hak devleti` olmasını istiyoruz.”
(Semih Günler – Milliyet, 1989)

 

 


Haftalık Yankı dergisinin Refah Partili Genel Başkanı Necmeddin Erbakan`la 18 Kasım 1985 tarihinde yaptığı bu konuşma, o za-manlar siyasî yasakların kaldırılıp – kaldırılma-ması tartışmalarına rastlamıştı. Hele eski siyasî liderler üzerindeki baskılar yoğun bir şekilde sürdüğünden hemen her eski siyasi liderin hare-keti, konuşmaları veya gezileri olay haline geli-yordu, işte böyle bir zama Yankı dergisinden Hilmi Bengi’nin Prof. Dr. Necmeddin Erba-kan`la yaptığı röportaj basında ve kamuoyunda çok ilgi görmüştü. Biz bu konuşmanın tamamını buraya alıyoruz.

 

ERBAKAN:
Freidman Ekonomisi Halkı Fakirleştirir.
Çözüm: Adil Ekonomik Düzendir.
Türkiye bir süredir eski politikacıları konuşuyor. Eskiden televizyonda, radyoda sık sık duyduğumuz bu sesleri beş yıldır özlemişiz anlaşılan. Ağızlarından dö-külen her söz gazeteler de manşet oluyor. Isparta`da Demirel, Konya`da Erbakan büyükilgi görüyor.
Aslında kapatılan MSP`nin Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan`la Konya gezisinden önce ko-nuşmak istiyorduk. Ancak Konya gezisinin izlenimleriyle yaptığımız görüşme dana anlamlı ve doyurucu oldu.
Erbakan, Konya gezisinden oldukça memnun, Konya gezisi bizi bahtiyar etti diyor ve devam ediyor: “Konyalı kardeşlerimizin büyük sevgisine muhatap olduk.”
Hocanın dediği kadar da vardı. Yağmurlu bir gün olmasına rağmen Konya`dan 20 kilometre uzaktaki Ka-yacık mevkiinde bini aşkın bir grup tarafından karşılan-mışa Erbakan. Trafik bir süre aksadı. Kalabalıkla bir-likte bir kilometre kadar yüründü. Hocaya hoşgeldin di-yebilmek için ileri atılanlar, durdurulamıyordu. Sonunda gençler Erbakan`ın çevresini halka ile çevirdi-ler. Yarım saatlik bu karşılama f aslından sonra arabala-ra binildi. Bu kez 10 kilometre ilerde TÜMOSAN tesis-leri önünde öncekinin iki misli bir kalabalık vardı. Temelini attığı fabrikayı şöylece bir tanıttı basın men-suplarına Erbakan. Konvoy İnsaniye dönüşünde, MSP eski il başkanı Ali Güneri`nin evinin önünde durdu. Konya`da dikkati çeken kalabalığın hiçbir taşkınlık için-de bulunmamasıydı. Bir tek slogan bile atılmadı, “hoş-geldin” yazan pankartlar da açılmadı. Sıkı bir güvenlik tedbiri alınmışa. Emniyet görevlileri hocayı karşılayan-ları video ve fotoğraf makinalarıyla tesbit ediyordu.
MSP yöneticileri hakkında açılan davanın beraat-le sonuçlanması, ardından ilk ziyaretini Konya`ya yapan Erbakan`ın bu gezisi kimi muhaliflerce anlamlı bulunu-yor, 5 yıl önceye dönülerek 12 Eylül`den hemen önce ya-pılan “Kudüs`ü kurtarma mitingi” hatırlatılıyordu. Er-bakan ise Konya gezisinin hiç bir özel anlamının bulunmadığını söylüyordu. Hocaya göre bu gezinin özel manası şu olabilirdi; Erbakan 11 y il Konya milletvekili olarak görev yapmıştı. Konya`ya yakın bir bağ içindey-di. 5 yıllık donemde pek çok Konyalı ziyarete gelmişti, onlara iade-i ziyaret yapmak gerekiyordu. Hem Konya Ankara`ya çok yakın bir komşu idi. Onun için “iade-i zi-yaret” gezilerinin ilki Konya`dan başlamıştı. Konyalılar da iyi ağırlamıştı hani.
İşte bu izzet-ikramı bol Konya gezisinde hocanın yaptığı basın toplantısında söylediği özenle seçilmiş ke-limelerde nelerin anlatılmak istendiğini merak etmemek elde değildi. Onun için hoca ile görüşmenin yolunu Konya`da aradık. Şener Battal görüşmenin bu sayıya ye-tişmesi için elinden gelen yardımı esirgemedi. Hoca`nın Aşağı Ayrancıdaki Güvenlik Caddesi ile Güven Sokak`ın kesiştiği yerde bulunan Gül Apartmanı`ndaki dairesinin kapısını tam üç kez çaldık. Bazı zorunluklar yüzünden ilkinde foto muhabiri arkadaşımız Kubilay Çalkoğlu resim çekti, ikincisinde mülakatı gerçekleştirdik, üçün-cüsünde konuştuklarımızı gözden geçirdik.
5 yıl geçmesine rağmen hoca dinçliğinden bir şey kaybetmemiş, yalnızca saçları ve badem bıyıkları ağar-mış. Oldukça şık giyiniyor. Üç ayrı günde üç ayrı giysi içinde görüyoruz. Önce açık mavi, sonra krem rengine yakın bir kahve, daha sonra griye yakın bir mavi kos-tüm. Gömlek, kravat, ve süeter, elbiselerle uyumlu renk-lerde.
Gül apartmanının zemin katında misafir kabul yeri olarak kullığı daire oldukça sade döşeli. Hoca-nın evi esasen bu apartmanın üçüncü katında bulunu-yor. Her iki dairenin mülkiyeti de hocanın kendisine ait. Zemin kattaki daire 12 Eylül`den sonra kullanıma açıl-mış.
Hoca`nın yakınlarına gelir durumunu soruyoruz. Birinci dereceden emekli olduğu anlatılıyor. Bir de eşi-nin hali vakti yerinde bir Balıkesirli aileden olduğu fısıl-danıyor kulağımıza.
içeriye kalınca bir terlikle girişimizi yadırgamış olabileceğimiz ihtimalini düşündüğünden olacak Şener Battal “Bunlar takunya değil” deme gereğini duyuyor, takunyanın yerinin ayrı olduğunu söylüyor. Daire sade döşeli dedik, döşeli yer olan misafir kabul salonunda bile bu sadelik hakim. (L) tipi salon da bir çalışma, bir yemek masası var. Bordo renkli koltukların arasında bir mermer üstlü sehpa bulunuyor. Üzerindeki dikdörtgen şeklindeki vazoya her gün taze çiçekler konuyormuş. Yer, gül kurusu renginde düz halı, kalın perdeler ise ha-lıdan biraz daha koyu renkte. Halı, perdeler ve koltuklar birbirini tamamlıyor. Çalışma masasının üzerinde dosyalar, raporlar, kitaplar üzerinde İSTİ kısaltması ya-zılı bir klasör dikkatimizi çekiyor. Hocanın özel dosyası olabileceği söyleniyor. Masada özenle yerleştirilmiş, bir saatlik, kalemlik, bir de mermer masa takımı var. Sade salondaki tek ayrıntı girişte sol köşede duran bir metre yüksekliğinde işleme bakır vazo.
12 Eylülden sora Erbakan`a günde 10 ile 100 kişi arasında ziyaretçi geliyormuş. Hoca vaktinin büyük bölümünü ziyaretçilerle görüşmekle geçiriyor, arta kalan zama bol bol kitap okuyormuş. Özellikle ülke-nin temel sorularına ve aktüel konulara ilişkin kitaplar. Bunlar arasında ekonomik konulardaki kitaplar daha çökmüş. Erbakan, “5 yıldan beri Türkiye`de tatbik edi-len Freidman ekonomisi denilen ekonominin tahlillerine ye değerlendirmelerine ait pek çok kitap okumak fırsatı bulduk” diyor. Hukukla ilgili olanlar ve bu arada “ma-nevi konularla ilgili kitapları da okuma inceleme zama-nı elde ettiğini söylüyor.
Erbakan hoca bizi oldukça sıcak karşılıyor. Tey-bimiz için priz istediğimiz uzatma kablosunu bizzat ken-disi bulup getiriyor. Sorularınızı nasıl cevaplayacak şeklindeki tedirginlikle karışık merakımız gittikçe kay-boluyor. Hoca ekonomik sorularımızı görünce daha bir memnun. “Milli görüş” ekonomisini açıklamak istiyor anlaşılan. Ancak “faiz Üzerine kurulu dünya ekonomisinde faizsiz bir modele nasıl geçilebilir?” şeklindeki sorumuza sınırlı görüşmede cevap veremeyeceğini, bunun bir konferans konusu olduğunu söylüyor. Enflasyonist ortamda faizin haram sayılıp sayılmaması gerek-tiği yolunda tanışmalar bulunduğunu hatırlattığımızda aynı cevabı alıyoruz: “Bu bir konferans konusudur.” Görüşme sürerken bir yan nefis çaylarımızı yudumluyoruz. Hoca çayı çok severmiş, hele limonlu olursa.
Politikanın sempatik tipi Necmettin Erbakan, her üç gidişimizde de bize oldukça kibar davranıyor. Çıkışta kapıya kadar geçirme nezaketini gösteriyor. Bundan sonra da sık sık görüşmemizi temenni ederek uğurluyor bizi. Prof. Dr. Necmettin Erbakan`ın YANKI`nın siyasî ve ekonomik konulardaki sorularına yanıtları şöyle:
YANKI: 12 Eylül öncesine göre Türkiye`nin yalnız siyasî yapısında değil, sosyal yapısında ve halkın eğilimle-rinde de değişmeler oldu. Bu değişimi nasıl değerlendiri-yorsunuz?
ERBAKAN: 12 Eylül`den önce ülkenin ana meselesi önce can güvenliği ve huzur idi. 12 Eylül`den sonra Türki-ye`nin meselelerinde değişiklikler oldu.
Bu gün insan haklan başta olmak üzere, hürriyetle ilgili konular, Türkiye`nin güçlenmesine ait konular ve milletin bu fakirleşmeden nasıl kurtulabileceğine dair konular daha büyük önem kazanmış bulunmaktadır.
YANKI: Konya`da yaptığınız basın toplasında milli görüşün, Anayasa`daki temel ilkeleri hakiki manada temsil eden görüş olduğunu söylediniz. Oysa sizin, 1982 Anayasası`na karşı olduğunuz şeklinde haberler yayılıyordu. Mevcut Anayasa`yı nasıl değerlendiriyorsunuz.
ERBAKAN: Biz Türk milletinin, her şeyden önce bu-günkü tatbikattan daha fazla hürriyete layık olduğu inancında-yız. Basın toplantısında da ifade ettiğim gibi, önemli olan tat-bikattır. Bazı konuların Anayasa`da yeralması, eğer fiiliyat ta tatbik edilmiyorsa, bir şey ifade etmez. Anayasa`daki bağım-sızlık ilkesi, tam ve hakiki manada tatbik edilmeli. Mesela bir memlekette, şayet memur maaşını IMF tayin ederse, o takdir-de o ülkede millî görüş anlayışına göre tam bağımsızlık oldu-ğunu söylemek mümkün olmaz. Diğer yan, bir ülkenin anayasası her türlü sömürü ve angaryayı reddeder ve bütün ekonomik düzenin adil esaslara dayanması lazım geldiği pren-sibini koyarsa, ama o ülkede tatbikatta çok yüksek faizler ve para değerinin sürekli düşülmesi yoluna sapılırsa, o zaman büyük bir sosyal dengesizlik meydana gelir. Yine emek serma-ye dengesinde de büyük bozukluklar meydana gelir. Böyle bir neticede Anayasa`daki temel prensiplerin özüne uymayan bir tatbikat yürümüş olur. Bundan dolayı önemli olan tatbikattır.
YANKI: Anayasa`nın geçici dördüncü maddesi 11 Eylül 1980 tarihindeki iktidar ve ana muhalefet partilerinin dışındaki partilerden haklarında kamu davası açılan parti yöneticileri içîn kısıtlamalar getiriyor. MSP beraat ettiğine göre bu parti yöneticilerinin Anayasa ile getirilen kısıtlamalar dışında kalacağı şeklinde görüşler var. Bu ko-nuda siz ne düşünüyorsunuz?
MSP İçin Tahdit Olmamalı
ERBAKAN: Anayasa birçok temel esasları ihtiva eden bir hukuki belgedir. Anayasal beraat demek, dava açılmadan önceki durumda mevcut bütün hakların elde edilmesi, hatta daha fazlasının elde edilmesi demektir. Şöyle ki, aynı konuda yeniden dava açılamaması bu haklardan fazlasına işaret eder. Ama genel olarak, beraat demek, dava açılmadan önceki hak-ların elde edilmesi demektir. Bu durumda yöneticileri hakkın-da dava açılmış partiler sözü, ancak davanın devam ettiği süre-ce bir mana taşır. Dava neticelendiği a ve hele bu dava beraatle neticelenmişse o takdirde bu sözün herhangi bir tahdit edici manası kalmaz, Anayasa`nın diğer temel prensiplerinden dolayı. Yani Anayasa`nın içindeki herhangi bir maddeyi Ana-yasa`nın bütünü içinde değerlendirmek ve tefsir etmek lazım gelir. Budan dolayıdır ki bizim kanaatimizce hukuken bugün, Milli Selamet Partisi yöneticileri için bu 4. maddedeki tahdit-ler, söz konusu olamaz.
Şayet o maddenin içinde beraat etseler dahi diye bir kayıt olsaydı, o takdirde bir tahdit sözkonusu olabilirdi. Mad-deyi Anayasa`nın bütünü içinde değerlendirmek lazım geldiği için, Milli Selamet Partisi yöneticilerine bugün herhangi bir tahdit sözkonusu olmamak icabeder. Bu durum hukuk devleti prensibinin tabii neticesidir.
YANKI: Bu günkü siyasî durumu nasıl değerlendiri-yorsunuz?
ERBAKAN: Bildiğimiz gibi önemli olan bir milletin o dönemdeki sosyal yapısıdır. Türkiye`de son dönemlerin mey-dana getirdiği sosyal yapı incelendiğinde üç temel görüş oldu-ğu görülür. Bunlardan birisi milli görüş dediğimiz görüştür ve Anayasa`daki temel ilkeleri ciddiye alan, onların tatbikatta da hakiki manasıyla yürütülmesini isteyen görüştür. Diğer iki görüş ise daha ziyade Ban ülkelerinden bize intikal etmiş gö-rüşlerdir. Bunlardan birisi “faizci kapitalist görüş” öbürü ise “solcu ve marxist görüştür”. Üç ana grupta bu görüşler top-lığı için Türkiye`de üç tane ana siyasi partinin bulunması, bu sosyal yapının bir neticesidir. Bundan dolayı bugün Türki-ye, böyle bir oluşuma doğru hızla gidiyor, yani faizci kapitalist sistemden fayda umanlar, bir çatı altında, solcu sistemlerden fayda umanlar bir çatı altında. Türkiye`nin kurtuluşunun milli görüşte olduğuna inananlar ise bir çatı altında toplanacaklardır. Şu a böyle bir istikamete doğru bir intikal dönemi yaşadığı-mız, her olay vesilesiyle görülüyor. Türkiye çok süratli bir şe-kilde bu üç temel yapıya doğru ilerliyor.
YANKI: Bu yapıyı hangi partiler temsil eder?
ERBAKAN: Bunlar işin teferruatı. Buna girmeye lüzum görmüyorum. Partiler birtakım değişiklikler de kaydedi-yorlar gördüğümüz gibi. Bunların hepsi, yerli yerine oturacak-tır, en kısa zama. Kanaatimiz, inancımız budur. Partilerin isimleri şeklinde bir değerlendirme içerisine girmiyorum. Bu, bizzat partilerin kendileri tarafından hangi görüşü temsil ettik-lerini ifade etmek suretiyle, esasen belirtilmektedir.
“Milli Görüş”ün Oyları
YANKI: Milli görüşün milletin görüsü olduğunu söylüyorsunuz. Ama bu görüş, dün de bugün de hep azın-lıkta kaldı. Bunu neye bağlıyorsunuz?
ERBAKAN: Bunun iki önemli sebebi var Birincisi dış etkenler, Onlar, Türkiye`de milli görüşün güçlenmesini istemi-yorlar. Niçin? Çünkü milli görüş güçlendiği zaman Türkiye güçlenecek, Türkiye`ye ve komşu ülkelere kendi mallarını satamayacaklar. Bunu istemeleri çok tabiidir. Ellerinde pek mühim tesir imkanları vardır. Bu tesir imkanlarıyla, milli gö-rüşün Türkiye`de tanınmasını istemiyorlar.
Diğer yan ise, zaten milli görüşün tanıtılması için Türkiye`de bugün tanıtma vasıtaları arasında çok büyük bir dengesizlik var. Bundan dolayıdır ki, milletimize milli görü-şün ne olduğu tamamlamıyor. Konu budur. Bizim milletimizin evladı olup da, ona milli görüşün ne olduğu anlatıldığı zaman, bunu benimsemeyecek kimse yoktur. Bunun için bir insanla ya iki dakika ya iki saat, ya da iki ay uğraşmanız lazım gelir. Tabii, ön şart nedir, birtakım yanlış düşüncelere katı katıya saplanmış olmamak. Bir saplantısı yoksa, o insan,, mutlaka ve mutlaka, bu memleketin evladı olduğu için, milli görüşe ge-lecektir. Mesele tanıtma meselesidir. Bu ne nisbette başarılırsa milletimizi milli görüşü o kadar çok tanıyacak ve o kadar çok benimseyecek, böylece de inşallah bu günkü sıkıntılardan kur-tulmanın kapısı açılacaktır.
YANKI: Fakat efendim sizin parti olarak ilk kurul-duğunuz dönemdeki gücünüz, daha sonra azaldı.
ERBAKAN: Hayır bu dediğiniz doğru değil.
YANKI: Partiniz parlamentoda daha az milletvekili elde edebildi.
ERBAKAN: Söylediğiniz tezahür, dış etkenlerin son derece büyük bir gayretle çalışmaları neticesinde meydana gelen sun`i bir görünümdür. Esasen “d`hont sistemi” milleti-mizin oyunu parlamentoya tam olarak yansıtmayan ve geliş-mekte olan partileri engelleyici bir sistemdi. Ve 77 seçimle-rinde büyük ora kaçak oy kullanılmıştı. Bütün bunlara rağmen, “milli görüş” ün oyu her zaman arttı. Enson 1979 se-çimlerinde “millî görüş” yeniden büyük bir basan elde etti.
“Demirel ve Ecevit`le Beşeri Münasebetimiz Sürüyor”
YANKI: Eski ve yeni liderlerle görüşüyor musunuz?
ERBAKAN : Eski liderler, bildiğiniz gibi uzun yıllar parlemento da arkadaşlık yaptığımız kimselerdir. Hükümetler-de ve parlamentoda kendileri ile beraber çalışmışızdır. Aynı milletin evlatlarıyız. Her zaman olduğu gibi, beşeri münasebet-ler bakımından yakın bir ilgi mevcuttur. Milli görüş, elli mil-yonun kardeş olduğunu her zaman söyleyen bir görüştür. Dola-yısıyla hangi görüşün ülkemiz için faydalı olduğunu düşünürse düşünsün, başta parti liderleri olmak üzere hepsini her zaman aynı milletin evlatları, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz olarak görmüşüzdür. Bugün de aynı şekilde görüyoruz, bunun tabii neticesi olarak bilhassa beş yıldan beri geçirdiğimiz bir takım mahkeme dönemlerinin safhasında, hükümet ve parlamento arkadaşlarımız olan Sayın Demirel ve Sayın Ecevit, daima bu beşeri münasebetleri yakinen yürütmüşlerdir. Geçmiş olsun di-lekleri, bayram tebrikleri ve çeşitli vesilelerle birbirimize iyi dileklerimizi bildirimsizdir.
Bugünkü parti mensubu kimselerden de pek çoğu ziya-retimize gelmektedir. Bunların içerisinde büyük bir kısmı ar-kadaşımızdır. Dediğim gibi, beşeri münasebetler bakımından herkesle kardeşlik bağımız mevcuttur.
Bu geçtiğimiz beş sene esnasında yalnız bir defa Sayın Ecevit`le tesadüfen aynı güne mahkeme duruşmalarının rastla-ması münasebetiyle bir görüşme vaki oldu. Sadece bir selam-laşma ve beraberce bize ikram edilen çayı içmekten ibaret bir görüşme oldu. Bu güne kadar herhangi bir şekilde, ayrıca gö-rüşme fırsatını elde edemedik. Ama önümüzdeki günlerde ümidederim ki arkadaşlarımızla beşeri münasebetlerimiz her zamanki gibi iyi bir şekilde devam edecektir.
YANKI: Hakkınızda açılan dava beraat etmekle “milli görüş” zihniyetinin meşru görüş olduğunun mahke-me neticesiyle sabit olduğunu söylediniz. “Milli Görüş” zihniyetinde, 12 Eylül öncesine göre, revize ettiğiniz yönler var mı?
ERBAKAN: Milli görüş zihniyeti, temel esaslara daya-nan bir görüştür. Bu temel esaslar, zaten insan haklarıyla tesbit edilmiş esaslardır, devletin ve vataşların temel haklarına ta-alluk eden esaslardır. Bunlar eski Anayasa`da da, yeni Anayasa`da da birbirlerine paraleldirler. Temel prensipler açısından milli görüş, her zaman aynı prensiplere sahip olmuş bir görüş-tür. Şu veya bu şekilde değişen şartlarla bu temel esasların re-vize edilmesi söz konusu değildir. Bunlar, Türkiye’nin her zaman muhtaç olduğu, her zaman tatbik edilmesi lazım gelen prensiplerdir.
Ağır Sanayinin Kaynakları
YANKI: Ağır sanayii hesi üzerinde ısrarla duru-yorsunuz. Türkiye`deki sermaye birikimi ne kadar sefer-ber edildiyse de yatının kapasitesi ayrıca bütün sanayile-şen ülkelerin ihtiyaç duyduğu dev boyutlardaki teknoloji, teçhizat, enerji bütün hammadde, ara mallar ve yatırım malları için ihtiyaç duyulan döviz gibi kaynaklan nasıl temin edeceksiniz? Özetle ağır sanayii hamlesinin bugün var olup da kullanılmayan iktisadî kaynağı nedir?
ERBAKAN : Bu sualinize bilhassa teşekkür ediyorum. Çünkü, öteden beri hep açıklanmasına özen gösterdiğimiz bir konuya temas ediyorsunuz. Burda iki önemli nokta var. Bun-lardan bir tanesi, bizim temel görüşümüze göre ağır sanayinin kurulması, her şeyden önce, eldeki imkanların en akıllıca ve en faydalıca kullanılması prensibine dayanıyor. Bunun manası şudur Siz Türkiye`ye bin tane otobüs alacağınıza aynı parayla, o otobüsü yapacak fabrikaya ve bin tane otobüsün kendisine de sahip olabilirsiniz. Bu size söylediğim cümleyi taa 1950 yıllarında İstanbul`a otobüs alınırken, Teknik Üniversite`deki hocalığımız sırasında bize sorulduğunda cevaben verdiğim ra-porumda söylemiştim. O zaman, efendim, Türkiye`de otobüs yapılabilir mi, diyen insanlar o kadar çoktu ki, uzun yıllar bun-larla mücadele etmek mecburiyetinde kaldık. Bu gün Türkiye otobüs ihraç eden bir ülke ise bu mücadelelerin neticesidir.
Biz diyorduk ki Türkiye motorunu ithal etmesin, o itha-lata vereceği parayla hem fabrikasına sahip olur hem de o mo-tora sahip olur. Bundan dolayı gelin Türkiye`de bunların fabri-kasını kuralım, ülkemiz güçlensin, teknoloji kazanalım diyen bir fikre karşı, parayı nereden bulacaksın suali haksız ve yer-siz bir sualdir. Senin motor almak için vereceğin parayla ben hem motorun fabrikasını kuracağım ve hem de aynı adette mo-toru Türkiye`de yapıp sana vereceğim diyen insana, şayet bu bir ilmî gerçekse o zaman parayı nereden bulacaksın diye sor-mak haksızlıktır. Bu propaga, dış güçlerin meydana getir-diği bir propagadır ve dolayısıyla “milli görüş” gerçekleri gözden kaçırmak isteyen bu art maksatlı propagalarla mü-cadele ediyor.
Bunun manası demek değildir ki bir a her şeyin Türkiye`de fabrikası kurulsun… Hayır. Türkiye`nin belli bir kalkınma programıyla bu söylediğimiz yola gelmesi gerekir.
Bu program yapılmış, tatbikine geçilmişti, hızla başarıya ula-şacağı sırada dış güçlerin hoşuna gitmediği için her türlü takti-ğe başvurularak bir müddet için gecikmeye uğratılmıştır âmâ bu öyle bir milli zaruret ve hedeftir ki, milletimiz mutlaka bu ağır sanayii tesislerini kuracaktır.
Bu noktada ifade etmek istediğim diğer bir husus şudur: Kaynağı nereden bulacaksınız sorusunun cevabı, sadece bu mevcut kaynağı daha isabetli kullanacağız düşüncesinden iba-ret değildir. Çünkü diğer yan da, Türkiye`nin kaynaklarını geliştirmek bakımından büyük bir potansiyele sahip olduğu da diğer bir gerçektir. Biz diğer zihniyetleri hep bu kakımdan ten-kit etmişizdir.
Daha önce hükümetler döneminde biz onlara şunu söy-ledik: Sizin tutumunuz şudur, devlete para mı lazım p halde vergi koyalım, döviz mi lazım öyleyse borç alalım diyorsunuz. Peki sizin hükümet olarak katkınız ne olacaktır, siz ne yapa-caksınız? Böyle düşünen bir hükümet bir otomattan, bir trafik lambasından ibarettir. Önemli olan Türkiye`nin döviz ve para kaynaklarını geliştirmektir, ağır sanayii bizzat bunu geliştirme-nin en büyük hamlesi olduğu gibi, o ağır sanayii kurmak için de bugün mevcut olan kaynakların geliştirilmesi gerekir. Ne gariptir ki, dış güçler Türkiye’nin ne kadar büyük bir kaynak potansiyeline sahip olduğunu biliyorlar ve bunu önlüyorlar. Önemli olan bu imkanları milletimize tanıtmaktır. Bu sorunuza bilhassa bunun için teşekkürle başladım.
İslâm Ülkeleri ve Batı ile İlişkiler
YANKI: OPEC`in etkinliğini kaybetmesi, petrol fi-yatlarındaki düşme, petrol ihracatçısı ülkeler sayısının art-ması gibi sebeplerle İslam ülkelerinde de ödeme zorluklan, sermaye yetersizlikleri yüzünden yatırımlarda nisbi yavaş-lama görülüyor. Petrol yerine ikame enerji kaynaklarının da araştırılıp tedricen devreye sokulduğunu gözeterek, Türkiye`nin İslâm dünyasındaki sermayeden yararlanma-sının fizikî sınırlarının daraldığı görüşüne katılır mısınız?
ERBAKAN : Müslüman ülkeler dünyanın en büyük petrol üreticisi ülkeleridir. Gelirlerinin büyük kısmı da petrol gelirlerine dayanmaktadır. Dünyada son 10 yıldan beri bilhas-sa başka enerji kaynaklan devreye sokulmaktadır. Müslüman ülkelerden petrol alımını mümkün olduğu kadar azaltmak hu-susunda büyük bir gayretle aldıkları tedbirlerin neticesi olarak, bugün Müslüman ülkelerin petrol gelirlerinde önemli bir azal-ma meydana gelmiştir. Bu bir gerçektir ancak, bu azalmaya mukabil, Türkiye`nin de bu ülkelerde yatırım hacimleri ve iş-gücü hacimleri artmıştır.
Bundan dolayıdır ki Türkiye açısından meseleye bakıl-dığı zaman bu ülkelerdeki mevcut sınır daralmasına mukabil, bizim bu sınırlar içindeki payımızı arttırmamız mümkündür ve bunu temin etmeye çalışmalıyız.
YANKI: Mevcut hükümet dış ticarete önem veriyor. İslam ülkelerinin dış ticaretteki payı günden güne artıyor fakat AET ile ilişkilerde pürüzler var. AET`ye tam üyelik konusunda sizin görüşünüz nedir?
ERBAKAN : Bati ülkeleriyle her türlü işbirliğine taraf-tarız. Türkiye`deki bütün üretimin Bati ülkeleriyle rekabet ede-bilecek sağlık içinde geliştirilmesine de çok önem veriyoruz ancak bunlar ne kadar önemliyse, Türkiye’nin özellikle Batı ül-kelerinin teşkil ettiği topluluk içerisinde bilhassa bağımsızlık ilkesine aykırı düşecek kendi çıkarlarını korumak bakımından bir takım yetkilerini kaybedeceği bir bağlantıyı uygun görmü-yoruz. Türkiye`nin Batı`yla her türlü ticari münasebeti geliştir-mesi her türlü işbirliğini yapması hem Bati için, hem de hem de bizim için faydalıdır. Ancak Türkiye daha yakın işbirliğiyle hareket edecek ise, Müslüman ülkelerle bir ortak pazar kurma-lıdır. Bu yol Türkiye`nin dünya milletleri arasında şerefli bir yer alması bakımından daha uygundur. Bu takdirde Türkiye daha güçlü olacaktır, kendi millî menfaatlerini daha iyi koru-yacaktır, ancak biz bütün ülkelerle Türkiye`nin her zaman gerek ticari bakımdan gerek dostluk bakımından en iyi müna-sebetleri kurmasını istiyoruz. Bu meya komşumuz sayılan AET ülkeleri ile münasebetlerin de en ileri dereceye kadar geliştirilmesine taraftarız.
Faiz ve Kâr Ortaklığı
YANKI: Faize karşı çıkıyorsunuz. Yüksek faiz oranında sıfır faiz mevduat sahibini zarara uğratan, o bakım-dan da tasarruftan caydıran bir özellik taşımaz mı?
ERBAKAN : Bu soru bir bakıma konunun açıklanması bakımından faydalı bir soru. Yani faizsiz bir sistemle çalışma şekli tasarrufları daraltmayla alakalı bir konu değildir, mevcut tasarrufların nasıl kullanılacağına ait bir konudur.
Türkiye`nin bugün takriben iki trilyon tasarrufu var. Bu iki trilyon tasarruf faizle kullanılıyor. Faizle kullanıldığı zaman birçok hastalıklar meydana geliyor ve böylece Türk ekonomisi cansızlaşıyor. Herkes yaşama derdine düşüyor, iş-sizlik, fukaralık artıyor. Yüksek faiz bütün kuruluşları tehdit` ediyor. Bugün bankalar müesseselere borçlarınızı ödeyin dese-ler, Türkiye`de bir tane müessese kalmaz ayakta. Ancak faizle çalışmayan bazı müesseseler kendilerini kurtarabilirler. Ülke-nin tasarrufları en faydalı yere nasıl tevcih edilmeli. Burada iki yol var; biri faiz sistemiyle kullanmak, biri de kar ortaklığıyla kullanmak. Faiz yoluyla kullanılırsa ekonomiyi tahrip ediyor, kâr ortaklığıyla kullanılırsa sıhhatli bir ekonomi meydana geli-yor.
Ülkemizde son zamanlarda kar ortaklığıyla çalışan bazı kuruluşlar var. Görülüyor ki, bu kuruluşlar diğer faizle çalışan bankalara nazaran kendilerine tevdi edilen tasarrufları daha iyi nemalırıyorlar. Kaldı ki faiz, enflasyonu körükleyen, gelir dağılımını, emek, sermaye dengesini bozan bir hastalıktır. Bundan ekonominin kurtulması lazımdır.
Bir ülkede ekonomiyi tahrip etmek istiyorsanız, bu ülkeye iki tane virüs yerleştirmeniz kafidir. Bunlardan birisi faiz, diğeri de para değerini düşürmektir. Bu virüs tabirini şunun için kullanıyorum… Virüsleri gözle göremezsiniz ancak, mik-roskopla incelenir, faiz de yapısı itibariyle başlangıçta çok küçük gözükür, göze batmaz, ancak faizin zaman geçtikçe ne kadar büyük bir ejderha haline geldiğini faizle borçlananlar bilmektedirler.
Bu gerçek matematik yönden kolaylıkla açıklanabilir. Zaman üzerine faizle alman bir borcun nasıl ödeneceğinin eğ-risi çizildiği takdirde, bu eğrinin bir üstel fonksiyon olduğu gö-rülür. Bu eğriyi çizerseniz ilk başlangıçta hafif hafif gittiğini ama, belli bir noktaya geldikten sonra birdenbire yukarıya fır-ladığını görürsünüz. Bu durum her üstel fonksiyonun tabii ha-lidir. Mesela motorlardaki patlama bu espiriye uygun bir olay-dır. Bir motor oksijenle yakıt molekülleri arasındaki kimyasal reaksiyon önce yavaş yavaş başlar fakat, bir süre sonra patla-ma meydana gelir. Sosyal olayların yapısı da üstel fonksiyona uygundur. Faiz olayı da böyledir. Birinci yılda yüzde 5.6 dersi-niz, ikinci yılda şu kadar dersiniz, birkaç sene sonra karşılan-mayacak büyük bir değere ulaşır. Şimdi bu münhaniyi fiilen yaşıyoruz.
1980`de 24 Ocak kararlan denilen karalarla faizler yük-seltildiği bir yan da para değeri düşürüldüğü için 24 Ocak tan önce 10 milyon liraya getirtilmiş olan makina için bugün iki milyar üç milyar ödeme yapmak lazım gelmektedir. 6-7 sene içerisinde hem para değeri büyük ora düşürülmüştür. Hem de faizler büyük ora artmıştır. Üst üste konduğu zaman karşılamak imkanı yoktur.
YANKI: Tasarrufçu açısından düşündüğümüz zaman enflasyonist bir ortamda faizin sıfır olması tasar-rufçunun hemen hemen iki misli bir kaybına sebebiyet ver-mez mi?
ERBAKAN : Hayır, Çünkü faiz sıfır olsun diyen dü-şünce bunun yanında tasarrufa nema gelmesin demiyor ki. Daha çok nemayı kar ortaklığı veriyor. Faizli sistemin hiçbir yönden getireceği bir faide yoktur, sadece bir hastalıktır. Batı`nın ekonomik hastalıklarından birisidir. Bundan bizzat Batı`nın kendisi zaten şikayetçidir.
Vaktiyle bize OECD başkanı bir ziyarette bulunmuştu. Bu ziyarette kendisi, Batı`da enflasyon ve issizlik problemiyle başedemediklerinden şikayette bulunmuş idi. Kendisine o zaman dedim ki, bu şikayet çok doğru bir şikayet ancak bunu nasıl önleyeceğiz dediğiniz zaman, bunun kusurunu kabahatim tatbikatta aramayın. Sizin sisteminizde bir sakatlık var. Sizin sisteminizin tabii çocukları bunlar. Faizci kapitalist sistemde işsizlik ve enflasyon çok tabiidir. İstediğiniz kadar mücadele edin, bu bünyeden doğuyor, bünyede sakatlık var. Siz Batı`da sosyalist görüşlerle kapitalist görüşlerin münakaşasını yapı-yorsunuz. Mesela Fransa`da bundan önceki seçimlerde her iki düşüncedeki insanlar televizyonda uzun münakaşalar yaptılar. Bu münakaşada sosyalistler kapitalistlerin birçok hatasını orta-ya koydu, kapitalistler de sosyalistlerin. Aslında hepsinin dedi-ği de doğruydu. Çünkü her iki sistem de kendi bünyelerinde sakatlıkları ihtiva ediyor. Bu durumda ne yapılacak? Bu durumda bu işin sıhhatlisi aranacak. İşte o zaman OECD başka-nına teklif etmiştik, dedik ki: Bu münakaşaları ikili yapmayın. Siz bu konuda ekonomi uzmanlarınızı koyun, biz de milli gö-rüşün ekonomi uzmanlarını koyalım, bu görüşmeleri üçlü yapın, bundan çok yararlanacaksınız. Bunu çok enteresan bir teklif olarak gördü, gideceğim ve bunu OECD`ye teklif edece-ğim ve bunu yapacağım dedi. Fakat o zatın iki ay sonra yeni başkanlık seçimi gelmişti, bunu tahakkuk ettiremedi. Bundan kısa bir süre sonra da Türkiye`de 12 Eylül oldu. Bu konu o zaman olduğu gibi, bugün de aktüalitesini korumaktadır. Biz insanlık için bu kabil sakatlıkları, çarpıklıkları ihtiva etmeyen, doğru bir sistemin, haklı bir sistemin, insanlara menfaat getire-cek bir sistemin mevcudiyetine inanıyoruz.
YANKI : Biliyorsunuz, hükümetin çıkardığı kar or-taklığı senetleri bir noktadan sonra alıcı bulmadı.
ERBAKAN : Biraz evvel temas ettim. Tıkanma sistem-le alakalı değil. Tıkanmanın sebebi şudur: 24 Ocak`tan beri tat-bik edilen sistemin neticesi olarak Türkiye fakirleştirilmiştir. Çünkü, zaten bu Freidman ekonomisi denilen ekonomi, ileri ülkeler için geliştirilmiş olan bir ekonomik sistem değildir. Geri kalmış ülkeleri ilerlemiş ülkeler lehine takati olmadığı halde limon gibi daha da fazla nasıl sıkacaksınız, onlara men-faat temini için… Bunun için geliştirilmiş sistem… Bundan do-layı halk Türkiye`de fakir düşmüştür.
Şimdi yapılan tatbikata gelince şunu,, bunu satacağım dendi. Aslı ne? Yüksek faizle borçlanma… Bütçesini denk ya-pamıyor, memleketin millî gelirini geliştiremiyor, daha çok vergi alayım diyor, açığı kapatmak için o da yetmiyor. O zaman da çok yüksek faizle borç toplayayım diyor. Diyor ama halkta takat kalmamış ki. Milletin tasarrufu belli. Bu tasarruf-ları ya banka faizine koymuş, ya devlet tahviline yatırmış, ayrıca bir ilave tasarruf yok. Siz bunu almak istediğiniz zaman banka faizlerinden daha yüksek faiz vereceksiniz. Yapılan budur.
Fakat faizleri yükseltmenin çok daha büyük mahzurları görülünce bunun bir çıkar yol olmadığı anlaşılmıştır.
Burada ifade etmek istediğim husus şudur: Devletin daha fazla tahvil satamamasının sebebi, halkın takatı kesil-miş olmasıdır, bu takati da tabii, ekonomik model kesiyor.
(Hilmi Bengi – YANKI, 18-24 Koşun 1985.)

 


ABD, CIA ve İrtica Üçgeni
Carter döneminin Ulusal savunma konseyi Türki-ye masası uzmanı Paul Henze, Koşun ayı sonlarına doğru ülkemize yapağı esrarengiz ziyaretle tüm dikkat-leri üzerine çekmişti. Yaptığı basın toplantısında, Türk basınının `irtica kampanyası`nı övme hakkını kendinde gören bu kişi aslında pek yabancı biri değildi: ABD`de Stevart Incorporated yayınevinin neşrettiği kitabın 382-383. sayfalarında CIA`de general rütbesinde kad-rolu olarak görev yaptığı belirtilen, çok iyi konuştuğu Türkçe`nin yanında Habeşce, Rusça, Fransızca, Alman-ca ve İspanyolca bilen Paul Henze`in ta kendisiydi.
Bu eski CIA görevlisi Paul Henze, bir toplantıda: “Türk basınının aşırı  dinci akanlara karşı yürüttüğü mücadele, Washington`da takdirle karşılanıyor ve teş-vik ediliyor” diyerek, aslında o günlerde Türkiye`de yü-rütülmekte olan `irtica kampanyalarına karşı ABD`nin, CIA`in ve Washington`daki `Siyah Saray`ın irticaya
karşı tavrını da -yetkisi gereği- belirtmiş oluyordu.
Yine bir görevli olan ve geçtiğimiz ay imzalanan SEİA anlaşması için Türkiye`ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı Richarda Perle`ün de daha önce; `Türk basını irticaya ateş püskürmesidir” dediğini hatır-latırsak, Türkiye`de belli aralıklarla gündeme getirilen irtica konusunun perde arkasını da aralamış oluruz.
Müslümanların, CIA`de general rütbesiyle hizmet etmiş Paul Henze ve ABD Savunma Bakanı Richarda Perle`ün ifadelerini okuyup “bizim ülkemizden bunlara ne” diyecek kadar bir basiretsizlik ve bilinçsizlik içeri-sinde olmamak için bu tür perde aralamalarına gidiyo-ruz. Sahnede oynanan oyunun daha netfarkedilebilmesi içindir bütün yapmak istediklerimiz
Dışımızda tezgahlanan ve içimizdeki aktörlerce sahneye konan oyunları farkedebılmek için, kendi basın ye yayın hayatımıza sahip çıkmak da gerekiyor. Çünkü oyunların sahnelendiği yerler hep basın ve yayın organ-ları olmaktadır.
Biz de basın ve yayın organlarıyla bu konunun perde arkasını aralamaya çalıştık. CIA ajanı ve Türki-ye`yi çok iyi tanıyan Paul Henze`in Türkiye`de verdiği bir konferans aslında irticanın perde arkasını bir hayli aralamıştı.
Paul Henze 19-23 Mart 1986 tarihleri arasında İstanbul`da verdiği “Demokrasi ve Terörizm” adlı bir konferansında Türkiye`de henüz demokrasinin oluşma-dığını dile getirmiş ve fakat Türkiye için sadece bir şeyi övmüştür. O da Türk basınının yıllardır yılmadan, usan-madan yürüttüğü irtica kampanyalarıdır. Paul Henze açıkça şunları söylemiştir: “Türk basınının asm dinci akanlara kargı yürüttüğü mücadeleler Washingtan’da ve White House`de takdirle karşılanıyor ve teşvik edili-yor” (Ufuk Güldemir- Çevik Kuvvetin Gölgesinde TttrUye,s.84)
Ayrıca eski ABD Başkanı Jimmy Carter`ın Ulusal Güvenlik danışmanlarından Zibigniew Brzezinsky`nin Türkiye, Mısır ve Pakistan`ı işaret ederek: “İslâm dost-larımızda başarılmalı, düşmanlarımızda teşvik edilme-li…” (30.61986 U.S Nem Repon) sözünü de ha-tırlatırsak, İslâm`ı ve Müslümanları irtica adına bastırmak isteyenlerin kimler olduğunu tesbitte artık pek zorluk çekmezsiniz sanırız.
İşte böyle bir atmosferde Refah Partisi Genel Başkam Sayın Necmettin ERBAKAN`la yaptığımız gö-rüşme “irtica ve irticanın dış bağlantıları” adlı konumu-zun daha bir aydınlatıcısı oldu.
Sizi bu güzel konuşmayla başbaşa bırakıyoruz.

 



 

Televizyonda Gösterilen Kıbrıs Belgeseli

 

 

Televizyonda Gösterilen Kıbrıs Belgeseli ve Kıbrıs Harekatının Saklanan Gerçekleri

 

1990 yılı Temmuz-Ağustos aylarında Türk tele-vizyonlarında gösterilen gazeteci ve televizyon yapımcı-sı Mehmed Ali Bir`ın hazırladığı sekiz dizilik “Kıb-rıs Belgeseli” haklı olarak kamuoyunun takdirlerini ka-zanmıştı.
Ancak ne varki gazeteci Mehmed Ali Bir 1974 Kıbrıs barış harekatını nedense hep o günkü hükümetin iki ortağından özellikle birisinin gözüyle görmeyi ve olayları öylece kamuoyuna aktarmayı yeğledi. Oysa 1974 hükümetinin iki ortağından biri de Milli Selamet Partisi idi. Koca sekiz dizilik Kıbrıs belgeselinde hükü-met ortaklarından Halk Partisi Lideri Sayın Bülent Ecevit`e toplam l saatlik bir zaman ayrılırken, asıl barış harekatı oylarıyla ve tavırlarıyla gerçekleştiren MSP`ye, MSP`li parlementerlere ve onun lideri Prof. Dr. Necmeddin Erbakan`a sekiz dizide toplam üç daki-kalık bir yer “lütfen” ayrılmış oldu.
Dizi hazırlanırken M. Ali Bir, Bülen Ecevit`le yaptığı uzun görüşmeler gibi Sayın Necmeddin Erba-kan`la da uzun görüşmeler yapmışa ve eğer bu görüş-meler TV`den yayınlansaydı Kıbrıs Barış harekatının bi-linmeyen yönleri de halkın gözünde daha bir aydınlanmış olacaktı.
Özellikle halk, Bülent Ecevit`in de doğruladığı gibi Kıbrıs`a çıkarma emrini ve gemilerin yükletilmesi emrini Başbakan yardımcısı Necmeddin Erbakan`ın verdiğini anlayacaktı. Hem de halkın gözünde populasyonu bir hayli yüksek bir gazeteci olan Mehmed Ali Bir`ın yapımında bu gerçek öğrenilmiş olunacaktı.
Herkesin bildiği gibi bu gerçekler televizyona yansımadı ve bir saatlik konuşma koskoca setiz dizide üç dakika gibi çok küçük bir zamana sıkıştırılıverdi.
Şimdi biz burada Mehmed Ali Bir`ın RP Me-ri Necmeddin Erbakan`la yaptığı o güzel fakat TV`de makaslanan konuşmasını buraya aynen alıyor ve bir kez daha Kıbrıs Barış harekatının gerçeklerini gözönüne sermiş oluyoruz.
Prof. Dr. Necmeddin ERBAKAN:
Kıbrıs Barış Harekatı ile Kıbrıs Meselesi Bizce Bitmiştir.
Mehmet Ali Bir: Kıbrıs Harekâtı Türkiye`nin en önemli olaylarından biri. Kıbrıs Harekâtı bütün Cumhuri-yet tarihinde ilk defa Türk ordusunun kendi sınırlarının dışına çıktığı bir olay. Kararın alınması aşamasını biliyoruz Kararın buraya nasıl geldiğini biliyoruz. Fakat en önemlisi eğer yanılmıyorsam sizin koalisyon ortağı olarak Başba-kan Ecevit Londra`ya giderken havaalanında askerlerle yaptığınız bir konuşmadır. Ve sizin deyişinizle ilk kez yeşil ışığın yakılmağıdır. Nasıl oldu bu konuşma?
Prof. Dr. Necmeddin ERBAKAN: Evet. Kısaca açıklı-yayım. Biz Sayın Başbakan`ı, Hasan Esat Işık ve Oğuzhan Asiltürk Bey ile birlikte havaalanından Londra`ya uğurladık. Bu uğurlama merasiminde Kuvvet Komutanları, Genelkurmay Başkanı da beraberinde bulunmaktaydılar. Kendileri ile hemen bir durum müzakeresi yapmak üzere hemen bir odaya çekil-dik. Bizim o zamanki Devlet Bakamımız Sayın Süleyman Arif Emre Bey de dışarıda bekliyordu. Kuvvet Komutanları ile “Şimdi Ecevit İngiltere`ye gidiyor, durum nedir?” diye ara-mızda müzakare ettik. Onlar da “Siz şimdi Başbakan vekilisi-niz. Bizim şu a dahi önemli bazı hususlarda nasıl hareket edeceğimizin bize bildirilmesine ihtiyacımız vardır” dediler. Bunun üzerine vaziyeti karşılıklı müzakere ettik. Şimdi tabiî o esnada çok önemli bir konu zaman faktörünü çok iyi kullan-maktı. Samson, Ada`da ihtilâl yapmış ama herkes onu hemen kabul etmemiş. Makarios taraftarları ile Samson arasında çe-şitli yerlerde silahlı mücadele oluyor işte biz bu kargaşalıktan yararlanmaya önem veriyorduk. Onun için bir an evvel çıkart-; manın yapılmasını istiyorduk. Kuvvet Komutanları da aynı arzu içerisindeydiler. Onlar da bunu takdir ediyorlardı. Ve böyle olmalıdır diyorlardı. Ancak dediler, bunun böyle olması için bize şimdi bir emir verilmesi lâzım. Şu manada. “Bakınız bizim askerimiz, ordumuz bu Kıbrıs olayları tarihînde bugüne , kadar iki defa bir nevi düş kırıklığına uğramıştır. Bunlardan bir tanesi İnönü zamanında “yükleyin dendi, yükledik.” Sonra ar-kasından Jhonson`un mektubu üzerine “Hayır geri dönün” dediler. Biz götürdük askeri İskenderun`a çıkarttık Ve böylece bir j manevra görüntüsüne büründü yaptığımız iş. Demirci zama-nında da “Yükleyin dendi, yükledik” Tekrar bizim toprakları-mıza çıkardık. Şimdi bu aynı ordudur. Bugün bu ordunun içe-risinde siz bize yükleyin ve yola çıkın derseniz ve ondan sonra da yoldan geriye çevirirseniz, ondan sonra biz arak bu askeri | hiçbir zaman hakiki harekatın yapılacağını inıramayız. Bunun önemini dikkate alarak ne yapacağız söyleyin dediler?” O an kendilerine şu suali sordum: “Şimdi şu a farzedin ki biz hükümet olarak bu emri size verdik. En erken ne zaman Girne`ye çıkarma yapacaksınız?” Dediler ki “Bizim birtakım birliklerimiz tu İskenderun`da. Niğde`de. (Koma birliği ve-saire..) Bunları biz o tarafa doğru kaydırıyoruz. Ancak şu a bunları oralara getirip bu gemilerin hepsini yüklemek bütün her türlü silahlarla beraber. Ondan sonra da oradan hareket edip Ada`ya gitmek bütün bunların hepsi en erken Cumartesi günü sabahleyin olabilir. Eğer şimdi bu emir bize kesin olarak verilirse…”
Bir An Evvel Müdahele
&9644; O ana kadar o emir kesin olarak verilmemiş miydi?
Hayır verilmemişti. Çünkü Ecevit İngiltere`ye gidecek. İngilizlerin ne diyeceği belli değil Ecevit hiçbir zaman kesin emir vermedi. Biz Millî Güvenlik Kurulu`nda konuyu konuş-tuk, konuştuğumuz zaman zaten Afyon`a giderken Ecevit`e olay çok önemlidir gitmeyin dedik. Ondan sonra da biz MSP olarak Ecevit, Afyon`da iken kendi Genel İdare Kurulu toplan-tımızı yaptık. Mutlaka müdahale etmek lâzımdır noktasına gel-dik biz MSP olarak. Onun için Millî Güvenlik Kurulu`nda da MSP kanadı olarak biz hep bir an evvel müdahale edilmelidir diyorduk. Halk Partisi`nin önemli bir kısmı bu macera olur, sakın ha böyle birşey yapılmasın, edilmesin dediği için bir oyalama oluyordu. Ve biz ne Bakanlar Kurulu olarak ne Millî Güvenlik Konseyi olarak kesin bir karara varmış değildik. Bununla beraber olayın gecikmemesi gerektiği için işte bendeniz, “Yükleyin ve bu harekatı başlatın” dedim. Neyi düşünerek söyledim? Şunu düşünerek söyledim: “Ecevit perşembe günü akşamı. Geldiği zaman şayet çünkü bu hazırlıklar yapılacak, yüklenecek ancak harekât cuma sabahıı olabilecek. Şayet bir aksilik olursa yani ille de hayır yapılmasın, edilmesin derlerse bu takdirde gemileri hareket ettirmemek veya hareketi tekrar bizim kıyılarınıza çıkartmak yani eski hükümetlerin yaptığının bir tekrarına dönüşür diye düşündüğüm için yapın bunu dedim. Ve diğer bir de tabiî Ecevit gitmeden önce İngiliz bölgesine çıkartalım; gerekirse diye düşünceleri vardı konuşmalar esnasında. Bir f mal olarak da onu gözetiyordum. Askerlerin bir an evvel katı başlatmak için istedikleri hükümet adına söz, bir orada kendilerine söylenmiş oldu. Bu ihtiyatlar hesaba katmak suretiyle.
`Zaman Çok Mühimdi
&9644; Siz Bülent Ecevit`in İngiltere`ye gitmesini tensip etmiş miydiniz?
Efendim biz başlangıçta tensip etmiyorduk. Biz Bülent Ecevit`in Londra`ya gitme teklifine muhatap olduğumuz a bunun lüzumsuz birşey olduğu kanaatindeydik. Çünkü çok mühimdi. Bize zaman kaybettirecek, oyalanacaktık, bir. ikincisi İngiliz`ler ile yapılacak harekat bu Ada`nın dolaylı yoldan yine Yunanlılara verilmesi demektir. Biz bunları bili-riz. Biz garantör devlet iniyiz? Biz vazifemizi yapalım. Biz bunun üzerinde durmuşuzdur. Biz böyle dururken onlar tered-dütte oldukları için konu Milli Güvenlik Konseyi`ne geldi. Yani önce “Gidilsin” denildi, en kısa zama. Bir iki gün ge-cikebiliriz de buna razı olun dediler biz de onun üzerine razı olduk.
CHP`de Tereddüt
&9644; Yani MSP`nin bu çıkarmadaki tutumu ne idi?
Bu çıkarma için daha ilk günden itibaren yıllardan beri birikim içindeyiz. Şu kargaşalık esnasında gidip Ada`ya huzu-ru getirmek lazımdı. Ecevit`i Afyon`a uğurladıktan sonra yap-tığımız Genel idare Kurulu toplantımızda kesinlikle bir kanaa-te vardık, bu kararı aldık biz. Bir an evvel bu müdahele yapılmalıdır. Bir nevi bendeniz tam yetki ile partimiz adına bir an evvel bu harekatı yaptırmanın gayreti içindeydim arkadaş-larımla beraber.
&9644; Halk Partisi`nde tereddüt var mıydı? Yani kabinede tereddüt var mıydı?
Tabiî. O gitmeden önce yapılmış olan Bakanlar kurulu toplantısında ki, Millî Güvenlik Kurulu`nun arkasından yaptık Halk Partisi`nin bir kısmı bizi destekliyordu. Bir kısmı ise bu macera olur, sakın böyle birşey yapılmasın bu bütün dünyaya karşı savaş açmak demektir vesaire gibi uzun uzun sözler söylediler. Biz de bunların hep aksini savunduk Ve bir nevi onları ikna etmek için saatlerce uğraştık. Onar peki hele bir İngilte-re`ye bakalım diye bir nevi zaman kazanmaya çalışıyorlardı, oyalanıyorlardı.
MSP`nin Tarihi Rolü
&9644; Bir yerde MSP`nin harekâtın yapılmasındaki ağırlığı-nı bir defa daha tekrar eder misiniz?
Hemen şunu söyleyeyim. MSP bu harekâtın fiilen başla-masında en önemli tarihî rolü oynamıştır. Çünkü Ecevit, Londra`dan döndükten sonra biz Başbakanlıkta Kuvvet Komu-tanları ile kendisini bekliyorduk. O havaalanında” Oğuzhan Asiltûrk Bey ve Esat Işık Bey ile beraber döndüler, geldiler. O`nu uğurladığımız zaman kendilerine yani Kuvvet Komutanları`na “Yükleyin askerleri bindirin, toplayın. Harekat bir nevi fiilen başlasın” dedik. Onlar da bunu yaptılar. Ecevit geldiği zaman gemiler yüklenmişti. Ve artık ertesi gün sabahleyin li-man ayrılacakları noktadaydık. Şimdi bir daha eski hükü-metlerin durumuna düşmemek için kumanlarla Ecevit’i bu işe ikna edelim. Bundan dolayıdır ki hep beraber artık dönüş olmayacağını savunalım diye de bir hazırlık yaptık. Geldi ken-disi Londra`daki görüşmelerini anlam. Biz de Türkiye`de neler yapıldı onu anlattık. Ve sonunda da dedik ki, işte şu a ge-miler yüklenmiştir. Ok yaydan çıkmıştır. Bunun dönüşü yok-tur. Eğer dönülecek olursa bak işte askerler burda bir daha bu harekatı yapamıyoruz dedik. Birden bire telaşlı. Bunu belki arzu ediyordu ama böyle bir karar verilmiş olması onu o a telaşlırdı.
&9644; Tereddütleri var mıydı yani?
O a başlatmakta tereddütü vardı, ama baktı ki bu iş başlamış. Şimdi kendini buna hazırladı ve o şekilde meseleyi düşünmeye çalın. Ve Kuvvet Komutanları`na gidersek muha-rebeyi yürütecek gücümüz var mıdır, yok mudur? diye tekrar sualler sorduğu zaman Deniz Kuvvetleri Komutanı, “Ben Ka-radeniz çocuğuyum. Bir kayıkla bile gider oraya çıkarım” dedi. Onun bu sözü çok memnuniyet verici, güven verici bir söz oldu. Diğer komutanlar da başta Sancar Paşa olmak üzere bunun yürütülmesi lazımdır noktasında ısrarla durunca o halde Bakanlar Kurulu`nu toplayalım orada konuşalım dedik. Bir nevi bir emrivaki ile karşılaştı. O yüklemelerin plânların yapıl-mış olacağını tahmin etmiyordu. Ve böyle bir durumla karşı-laştı. Bakanlar Kurulu`nu topladık. Şimdi Bakanlar Kurulu`nda bu sefer Halk Partili birtakım bakanlar baktılar ki bu iş çok ciddileşmiş bunun üzerine kırk dereden su getirmeye başladı-lar. İşte üzerimize şu da gelir, bu da gelir, bütün dünyaya karşı harb açıyorsunuz, nasıl olur? Bunun önü var, sonu var Saatler-ce konuşmalar yaptık. Ama konuşmalar esnasında kendilerini tekrar tekrar ikna ettik. Bakınız bu harekatı yapmaya mecbu-ruz. Bu yılların birikimidir. Ve yapacaksak şimdi yapmaya mecburuz diye bunları tekrar tekrar izah edilince o gece o ha-rekatın yapılmasına Bakanlar Kurulu olarak karar verdik, işte Bakanlar kurulu kararı böyle alınmıştır. Karar alındıktan sonra yine tarihi bir olaydır hatta arkadaşlarımızdan birisi Halk Parti-li bir Bakan`a “Bak tarihi bir karar aldık. Şimdide işte bugün cuma günü gelmiştir. Hep beraber gelin cuma namazını Koca-tepe Camii`nde kılalım. Kimseye bir şey hissettirmeyiz ama Cenâb-ı Hakk`tan zafer nasib etmesi için dua ederiz.” dedi. ama ertesi gün Kocatepe`ye sadece MSPli Bakanlar geldi. Halk Partili bakanlar ya başka camiye gittiler ya da gelmeyi uygun görmediler. Bir teklifimiz daha oldu: “Şimdi Diyanet iş-leri Başkanımız gitsin sabahleyin gemiler hareket edecek bir an evvel haber verelim ve gemiler hareket etmeden bir dua yapsın” dedik, o zaman Devlet Bakanı Arif Emre Bey Diya-net işleri Başkanı`nı buldu Mersin`e gidip bu duayı yaptırdı. Diyanet işleri Başkam gemiler sahilden ayrılmadan önce git-miş orda dua yapmıştır…
Liderler Tereddütlü
&9644; Liderler toplantısında kim ne dedi?
Tabiî bu çok önemli bir konudur. Şu kadarını açıklaya-yım ki, liderler toplantısında biz hiçbir lideri -evet böyle birşey yapılmasını arzu ediyordu önemli bir kısmı ama- bizim istedi-ğimiz kararlılıkta görmedik. Hepsi tereddütler ihsar ediyordu. Belki ismini açıklamak doğru olmaz Baykal Bey de müzakere-de beraberdi.
&9644; Ana muhalefet lideri ne dedi meselâ?
Efendim şimdi tabi macera olur diyorlar şimdi bunlar. Onların şeyi bu. Bir tanesi de Amerika`dan yazılı muafakat al-madan bu harekata kalkışmayın diyecek kadar tekliflerde bu-lunmuştur. Bunları yaşadık. Biz içimizden zaten ki bendeniz harekatı başlatmış idim. Demin söylediğim şekilde. O hüsnü niyetle dinliyorduk bunları. Onların bu konuşmalarında biz ko-nuşmalarda yetkimiz olduğunu teyid etmekti asıl kastimiz buydu. Bir de hakikaten teklifleri nedir görelim ve bunları böyle bir harekata hazırlayalım. Biz hep iyi ama nasıl olur müdahale etmek gerekmez mi? Bunları hep müdahaleye çek-meye çalışıyorduk. Onlar da hep tereddüt gösteriyorlardı. Bize ihtiyatlı olun sakın haa diye tavsiyelerde bulunuyorlardı.
&9644; Harekat başladı Ateşkesi nasıl karşıladınız?
Şimdi tabiî efendim bu olayın çok önemli kısmı da budur. Harekatın başladığı ve o gün daha hemen akşamleyin Şişko harekat başlarken hemen hemen doğru havaalanına koşup Atina`ya gitmişti. Orada bir muhatap bulamamış akşam üzeri tekrar dönmüş gelmişti. Dönünce tabiî Ecevit ile görüş-müş o gün de Birleşmiş Milletler karar almış saat: 5`te. “Ateş-kes” diye. Şimdi Şişko da o karara dayanarak ve Amerikan …emirlerini bildirerek bir arada ateşi kesin olduğunuz yerde durun daha ileriye gitmeyin diyerek Ecevit`i sıkıştırmış. Biz orada yoktuk onlar konuştuklarında ama Ecevit bunun üzerine Bakanlar Kurulu`nu topladı. Biz geldik. Birleşmiş Milletlerin bu karan üzerine asıl o zaman biz ateşi başlattık ateş püskürt-tük. Asıl o zaman biz başlattık ateşi Bakanlar Kurulu`nun için-de. Nasıl olur? Biz daha Ada`da yerleşmiş değiliz? Gelen haberler o kadar tereddütlü ki.. Ve o gece Yunan alayının bir mu-kabil taarruza geçtiği haberi geldi bize. Acaba topyekûn denize mi dökülüyoruz diye tereddüt geçirdik. Bize gelen haberlere göre bu şartlar altında yani Ada`ya kesin olarak yerleşmemiz belli olmayan bir noktada ateş kesin sizi denize döksünler demek mümkün müdür? Hararetle katiyyen biz bir karar aldık. Ne o karanınız önce G-5 hattına kadar geleceğiz. Yani büyük bir harekat ilk önce yapılacak sonra ikinci kısım devam edecek idi. Şu a biz G-5 hatana geleceğiz diye karar almadık mı? Bu karar daha önce niçin alındı? Şimdi bugün gelmişsiniz -beş gün bu hareket devam edecek-, ateşkes: “Efendim Birleşmiş Milletler Karar aldı …Birleşmiş Milletler`in aldığı hangi kara-ra bu İsrail bugüne kadar uydu. Yani karar alınıyor biz uyaca-ğız başkası uymayacak. Böylesine önemli bir hayat meselesinde bu kararlar gözetilmez. Mutlaka yerine gelecek, dedik ve Ecevit`i ikna ettik. Ecevit hatta MSP kanadına Teşekkür ederim. Bizi bir yanılgıdan kurtardılar” dediler ve yanılmıyorsam kısa bir müddet önce, bir gazetedeki bir açıklamalarında bu olayı tekrar ettiler. Fakat ateşkes isi bununla bitmedi. Sabahleyin tekrar Bakanlar Kurulu toplı bu haberler üzerine. Sabahki Bakanlar kurulu`nda Halk Partili Bakanların bir kısmı susuyor, fakat diğer bir kısmı görseniz bizim üzerimize nasıl geliyorlar.. Diyorlar ki; gördünüz mü bakın şimdi. Taşucundaki telsizimiz çalışmıyor. Eeee işte şimdi gördünüz mü; füzeler tükeniyor. Kendilerine dedik ki, sizin verdiğiniz bilgilere inanmıyoruz, askerin durumunu bizzat askerlerimizden dinleyelim. Bunun üzerine Necdet Uruğ Paşa, Plân Prensipler Dairesi Başkanıydı o zaman. Diğer bir general ile beraber Bakanlar Kurulu`na geldiler. Bakanlar Kurulu`nda; “Durum nedir yani, büyük bir ha-rekat yapılmış bize malumat verdiler. Biz bundayız onlar bura-da sonra kendilerine sualler sorduk. Dedik ki: Arkadaşlarımız Şevket Kazan Bey bilhassa diğer Halk Partili bakanlara söyle-diği sözleri bir şey söyledi. Dedi ki: Taşucundaki telsisimiz bozulmuş doğru mu? Hayır kim söyledi bunu? Peki dedik: Füzelerimiz tükeniyormuş doğru mu? Bunun gibi beş tane ha-rekatı yapacak füzemiz var, dendi. Bu esnada ismini açıklama-yı uygun görmediğim bir bakan, askerlere politik sual soruyor-sunuz? Ben bu toplantıda bulunamam dedi. Ki biraz önce bu haberleri getiren bakan arkadaşımız içeride oturamadı dışarıya çıktı. Fakat bu hiçbir şeyi değiştirmedi. Müzakere devam etti ve bu müzakerenin sonunda bendeniz sadece bu ateşkes için değil. Bilahare mutlaka harekat sonuna kadar gitmesi lâzım gel-mesini istediğim ve inığım için o müzakerede en son as-kerlere şu suali sordum: “Dedim ki; şu bulunduğunuz yerde veya G-S`te bizim kendimizi savunmamız mümkün mü` O zaman askerlerin verdiği cevap şu oldu: Biz oraya götürdüğü-müz birlikleri yerleştirmek isteseydik bu bahçe kadarlık yere zaten yerleştirenleyiz. Burada durmak mümkün değildir. Kaldı ki bir muharebedeyiz. Böyle yoğun bir yerleşme halinde yoğun bir bombardımana maruz kalacak olursak çok büyük zayiat veririz. Askerî balamdan buralarda durmak hiç müm-kün değil. Peki teşekkür ederiz dedik. Ondan sonra bizim işi-miz kolaylaştı. Ve o gün ikinci defa pazar sabahı ateşkesi ön-ledik. Ve Ecevit gitti Sisko`ya hedeflere ulaşıncaya kadar yapılacak birşey yoktur, dedi. Ancak iş gene de bitmedi.
İkinci günün akşamı yani pazarı pazartesiye bağlayan akşam tekrar ateşkes için geldiler. Geldikleri zaman dediler ki: Efendim bütün dünyayı karşımıza alıyoruz, şöyle oluyor, böyle oluyor. Biz askerin durumuna bakarız dedik. Bizim kendi ordumuzun durumuna. Savunulabilecek bir yere geldi mi buna bakarız. Efendim ben askerlerle konuştum böyle bir dunun olduğunu söylüyorlar, dedi. O halde müsaade ederseniz ben de bir konuşayım dedim. Bakanlar Kurulu`ndaki arkadaş-lar beklerken çıktım Genelkurmay Başkanlığı`na gittim. Rah-metli Sancar orada harekatı takip ediyordu. Kendisinden ma-lumat rica ettim Kendisi o malûmat esnasında dedi ki, biz G-S hedeflerine vaktinden önce ulaşırız. Sizden ricam şudur Ateş-kesi yarın saat 5’ten önce ilân etmeyin. Çünkü bizim 5`e kadar gideceğimiz yerler var. Yarın saat 5`te askerî bakımdan G-S hattını tutmuş olacağız. Zaten harekâtın birinci kısmı buydu. Ondan sonra da ikinci kısmım yapacağız. Kendine dedim ki, bakın sizin uzmanlarınız, generalleriniz geldiler bize burada tutunamayız ilanihaye dedi. Yeşil hatta kadar geleceğiz. Ken-disine şunu dedim. Bakın Sayın Genelkurmay Başkanım, şimdi bizim durumumuza inanmayın. MSP kanadı olarak ateş kesilsin diye karara iştirak edebiliriz, kestirebiliriz. Ama daha sonra ikinci harekatı başlatmaya gücümüz yetmiyor. Genelkur-may Başkanı`na durumun ne dar kötü ve önemli ve kritik oldu-ğunu izah ettim. Dedim ki; bakınız biz ateşkes karan alabiliriz MSP kanadı olarak. Bu kararın alınmasına gücümüz yetiyor. Ama tekrar ikinci harekatın başlatılması için emir vermeye tek başımıza gücümüz yetmiyor. Onun için ben sizden asker ola-rak bir söz istiyorum. Ne yapıp ne edip ikinci harekatı devam ettireceksiniz. Burada tutunmanız zaten mümkün değil. Size asker sözü veriyorum, dedi. Ve eliyle çizmiş olduğu haritayı da hatıra olarak aldım, Bakanlar Kurulu`na geldim. Bakanlar Kurulu`nda arkadaşlara izahat verdim. Bakınız Genelkurmay Başkanımız dedi ki, burada tutunmak mümkün değil. Daha önce düşünülmüş olan yeşil hatta kadar gidilmesi şarttır. Biz G-S hudutlarına çok yaklaştık. Buralara geliyoruz. Yarın saat 5`te ateş kesilecek olursa o takdirde G-S le ilgili plânladığımız bölge tamamen kontrolümüz altına girecektir. İşte bu sebepler den dolayıdır ki, biz MSP Kanadı olarak bu şartlarla ateşkese evet diyoruz. Şartımız şudur: Ateşkes yarın saat 5`te ilân edile-cek. Bunu Genelkurmay Başkanı`ndan bilhassa rica ettik. Hem orada durduğu zaman askerlerin harekatı gevşemesin, hem de yanlış bir yerde kalma mecburiyetinde kalmayalım. Ve arka-dan ikinci harekat da en kısa bir süre içerisinde başlatılacak. Bu şartlarla ateşkese şimdilik evet diyoruz, dedik Ancak çok önemli bir noktayı açıklamak mecburiyetindeyim. Sayın Ecevit bilhassa gazetecilikten gelme alışkanlığıyla olacak o gün saat beşe kadar beklemedi saat 11.00`de ateşkesi açıkladığın-dan dolayı da çok büyük kayıba uğradı. Çünkü sonradan yapı-lan tesbitlere göre Lefkoşe`nin tümü bugün kontrolümüzde olacağından dolayı sırf erken ateşkes ilân etme yüzünden Lef-koşe`nin bir kısmını kaybetmişizdir. Havaalanını kontrol edememişizdir. Hava alanını tekrar savunmaya başladılar. Ve Lef-koşe`deki TRT’yi kontrolümüz altına alacaktık, bunları alamadık. Erken ilândan dolayı askerlerin söylediği tavsiyeye uyulmadı. Halbuki Bakanlar Kurulu kararında bu şart alındı. Kıbrıs olayları da maalesef Bakanlar Kurulu`nda hükümet ola-rak alınan kararlara sonraki tatbikatta bazı konulara uyulmadı-ğını üzülerek görmüşüzdür.
 Kıbrıs`ın Tamamı Alınmalıdır
&9644; Beyefendi MSP`nin askerî harekat sırasında harekat ile ilgili olarak Kıbrıs`taki hedefleri veya plânı neydi? Askeri harekât sizce nereye kadar gitmeliydi?
Kıbrıs`taki bu harekattaki hedefimiz bütün Kıbrıs`ın ta-mamını kontrolümüz altına almak idi. Ancak burada şu açıkla-mayı yapmam lâzım. Onun için bunun birkaç önemli sebebi vardı. Bunlardan bir tanesi biz garantör devlet olarak bu harekâtı yapıyoruz. Burada bizim garantimiz Kıbrıs`ın tümü üzerindedir. Öyleyse Kıbrıs`ın tümü üzerinde can güvenliğini sağlamamız bizim vazifemiz. Bütününü aldığımız zaman Ada`nın savunması çok daha kolaydır, bugünküne nazaran. İkincisi Rum tarafında da birçok kardeşimiz var. Orada köyler-de katliamlar oluyor. Biz Ada`nın bir kısmını kontrolümüz ata-na alıp öbür kısmını kontrolümüz dışında bırakırsak burada katliamlar hatta intikam için daha da şiddette devam eder. Bundan başka bizim pazarlık marjımız olacak yani biz daha o harekatı yaparken hedefimiz Ada`nın tamamına sahip olmak değil. Bizim kısmı ayıralım, huzur istiyoruz. Rumlar başka yerde yaşasın, biz başka yerde yaşayalım. Ancak bunu Rumlar`a kabul ettirebilmek için tamamında görevimizi yapalım sonra kabul ederseniz çekiliriz. Kabul etmezseniz çekilmeyiz diyelim.
&9644; Türkiye tamamını aldığı takdirde bütün dış dünya-nın şeyini…
Hiç şüphesiz. Tamamını alması ile yansını alması ara-sında hiçbir fark yoktur. Çünkü dış dünya Türkiye`ye zaten hiçbir noktada hiçbir sebepten dolayı insaf göstermiyor ki.
&9644; Bütün politikanız da bu mu oldu?
Biz tabiî harekatta bunun yapılmasını istedik. Fakat coğ-rafî taksimatı esas aldık. Bundan dolayıdır ki ikinci harekatı başlatmayı mutlaka şart görüyorduk. Onsuz olamaz idi. Ve binbir uğraşmalarla ikinci harekatı başlattık. Ve ikinci harekat durdurulurken de biz o hedeflere ulaşılmasını ısrarla istedik. En azından Larnaka mutlaka alınmalıdır dedik. Sonradan öğre-niyoruz ki Larnaka`yı almak üzere giden bizim Kuvvet Komu-tanı`na bizden gizli olarak hayır gitmeyin geri dönün diye emir verilmiş kendisine. Bunu sonradan öğrendik. Hatta Sayın Er-bakan bizi Larnaka yolundan çevirmeseydiniz çok daha iyi olacaktı dedi. Ecevit te oradaydı. Ben de dedim ki: Bak işte kendisi burada. Biz çevirmedik, o çevirmiş demek ki. Bunu da burada tesbit etmiş oluyoruz dedik.
Cenevre Konferansı
&9644; Siz Cenevre Konferansından ne bekliyordunuz?
Biz Cenevre Konferansından hiçbir şey beklemiyorduk, Aman bunlarla aramızda hiçbir anlaşma olmasın diye gece-gündüz uğraşıyorduk. Çünkü Cenevre Konferansı bizim millî menfaatlerimiz açısından son derece yersiz bir konferans.
Cenevre Konferansı yapıldı malûm. Birincisi ateşkes anlaşma-sı. Bu ateşkes anlaşması için götürülen Rumlar`ın bizim G-5 hattından 5 kilometre geriye çekilmeleri teklifini götürdü. Bu teklif bize hiçbir şey kazırmıyor. Farz edin ki evet dediler hapı yuttuk. Neden bir müddet sonra gelecekler, bizim madem ki G-5`i askerî bakımdan tutmamız mümkün değildi hazırlık yapacaklar. Yunanistan`dan kuvvet getirecekler, başka yerler-den kuvvetler alacaklar bizi buradan geri püskürtecekler. Biz hem bir maceraya girmiş olacağız, hem de çok ağır zayiat ve-receğiz. Çünkü askerler bize izahat verirken demişlerdi ki, ba-kınız bu askerî harekat o günkü parayla 9 milyar liraya mal olur. Yani 500 milyon dolar harcadık haberiniz olsun. İkincisi de en az 40 bin kişilik kuvvet ile yapılması gerekir. Bugüne kadarki denemelerde böyle bir harekatta dörtte birlik zayiatın göze alınması gerekir. Allah`ın büyük lütfudur ki bize 500 tane şehitle bu harekatı başarmak nasip olmuştur. Bu rakam ordu-muzun ne derece kaabiliyetli olduğunu gösteren bir rakamdır. Uzmanların fikri böyle bir harekatta dörtte birlik zayiatı göze almak lâzım gelir kanaatindeydi.
&9644; Çok kantonlu öneri teklifine sizin teklifiniz ne oldu?
Biz bunun tamamen Rumlar`ın işine yaramayacağını ve kısa bir süre sonra önce Rumlar`m sonra da Ada`nm Yunanistan`a gitmesinin en rahat, en kolay yolu olduğunu düşünüyoruz. Siz kantolara ayıracaksınız. Orada bizim muhtarlarımız olacak. Yönetim bunlarda olacak. Bu nasıl şey? Yani Rumlar`ı tanıma-dan hayalî bir teklif idi bu. Ondan dolayı biz kesinlikle bunun karşısına çıktık. Bu münakaşalarımız Millî Güvenlik Kurulu`na gitti. Allah`tan askerler iki deneme yanıltması arasında bizim tararımızı tuttu. Böyle bir kanton çözümü bize hiçbirşey getir-mez. Hiçbir şeyi kontrol edemeyiz, hiçbir şeyi muhafaza ede-meyiz. Biz fikirlerimizi açtık baktık ki askerler de aynen bizim gibi düşünüyor. Bizi desteklediler ve nitekim Cenevre Antlaşmalarına yanlış coğrafi taksimatın götürülmesine karar verdik dendi. Hatta o günkü Dışişleri Bakanı bana, “Hiçbir pazarlık marjı bırakmıyorsunuz. Nasıl pazarlık edeceğim. Bir anlaşma umudu yok” dedi. İçimizden aman Allah`a şükür iyiki bir an-laşma imkanı olmasın dedim. Çünkü o günkü tekliflerden han-gisine Rumlar evet dese her ikisi de bizim için doğru değildi. Çünkü onlar coğrafi taksimatı yine de Federal Devlet taksi-matı olarak düşünüyordu. Onarın götürdükleri taksimat her iki şıkkı da bizim kabul edebileceğimiz bir taksimat değildi. Biz ise   coğrafî taksimatı iki bağımsız devlet olarak düşünüyor-duk. Kıbrıs Harekatı sırasında şunu bu fırsatla açıklamak iste-rim. Cenab-ı Hakk, bize hep Makarios ve Rum tarafı vasıtası ile yardım etti. Çünkü bizim kendi ortaklarımızın bütün bu olumsuz teklifleri oraya gitmiştir. Onlar hayır demişlerdi. Eğer bir tanesine, evet demiş olsalardı ada Yunanlılar`ın olurdu. Biz bugün de aynı kanaatteyiz. Şimdi bugünkü hükümet, bugünkü siyasî iktidar teklifler götürüyor. Şu götürdükleri tekliflere bir evet deseler hapı yuttuk. Bu Ada tekrar Yunanistan`a gider.
Bağımsız Devlet Şart
&9644; Siz hiç Kissinger ile görüştünüz mü?
Hayır, hayır.
&9644; Harekât sonrasında MSP`nin politikası ne idi?
İkinci harekât ta bitti. Ondan sonra bizim politikamız: Biz Kıbrıs`ta coğrafî taksimat yapılsın iki tane bağımsız devlet kurulsun. Zaten barış harekatı başlarken bizim karanınız buydu. Sonunda açıkça bunu ilân ettik. Biz federe devlet, fede-ral devlet istemeyiz. Ya ne olacak? İkisi de aynı, hudutları kesin şekilde ayrılmış iki tane bağımsız devlet olacak. Tabiî buranın muhafaza altında bulunması lâzım. Bizim tarafımızdan taki burada huzur yerleşsin kesin kararımız buydu. Ancak or-taklarımız başta olmak üzere aman efendim nasıl olur, nasıl ederiz illa federe devlet dedikleri Ada`yı Rumlar`a vermektir. Biz Rumları biliyoruz tanıyoruz. Bunlar 7 senedir kesmedik adam mı bıraktı? Bir araya geleceksiniz hır gürden başka ne olacak? Şimdi Allah`a şükür ki Ada`da huzur var. Bu kadar yıl-dan beri bu huzur ne ile temin ediliyor? Arada kesin bir hudu-dun bulunması ile yani bizim tezimiz. O vakit bunun konuşul-masını bile büyük bir cesaret sayıyorlar. Hatta o vakit, sus, yapma, etme de dediler. Niye? Abileri hoşlanmazmış. Eee ne oldu sonra? 10 sene geçti orada bağımsız bir devlet kurmaktan başka çare yoktur dediler. Ondan sonra yine de bunu göster-melik yaptılar ciddi yapamadılar. Çünkü bunlarda Millî Görüş yok. Bizim bugün dahi her zaman ifade ettiğimiz gerçek odur ki, şu Rumlar`ın peşine düşüp, dış güçlerin emriyle onlara yal-varıp yakaran durum bir a bırakılsa biz bilakis orada kurul-muş olan bağımsız devletin bütün Müslüman devletler tarafın-dan tanınmasına bu gayretleri harcasak çok daha akıllıca bir iş yaparız. Ve Ada`da yaşayanların huzuru için de en hayırlı işi yapmış oluruz.
&9644; Son sorum beyefendi. Kıbrıs meselesi sizce bitti mi?
Kıbrıs meselesi bizce bitmiştir. Bizim Kıbrıs meselesi diye bir meselemiz yoktur. Adada iki tane ayrı bölge var. İn-sanlar huzur içerisinde yıllardan beri yaşıyorlar. Kıbrıs mese-lesi diye bir meselemiz yoktur. Bütün bunlar dış güçlerin mey-liyle bu taklitçilerin ille de kendilerine yaranmak için yaptıkları lüzumsuz, manasız gayr-i millî davranışlardır, hare-ketlerdir. Cenâb-ı Hakk bize yine Rumlarla yardım ediyor, bunlarla değil. Onlar yine bu tekliflere hayır diyor. Allah`a şükür.
Çok çok teşekkür ederim. Sağolun.
(Haziran 1990 – RP Genel Merkezi Mehmet Ali Birana – N. Erbakan Görüşmesi)

 

 

Avrupa Topluluğu Bir Haçlı Topluluğu mu?

 

 

“Biz üç temel değer üzerine Avrupa`yı inşa etme-ye çalışıyoruz: Biri tam kapitalizm, diğeri gerçek de-mokrasi, sonuncusu ise Hıristiyanlık. Bunlar bizim birbi-rimize bağlanmamızı sağlayan ortak noktalardır” diyen AET yetkilileri 25 Mart 1957`de Altılarca imzalanan ve l Ocak 1958`de yürürlüğe giren Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu`nu oluşturmuş oldular.
Roma Anlaşması`nın 2. maddesine göre AET’nin kuruluş nedeni olarak her ne kadar iktisadi birlik hedeflenmişse de, asıl hedefin siyasi birlik olduğu, iktisadi yönün, siyasi ciheti sağlamlaştıran bir fonksiyon olduğu bugün herkesin malumudur.
Bir Avrupa Birliği fikri AET’nin kurlusundan asırlar önce de gündeme getirilmişti. Haçlı Seferleri fi-ziki pla bunun ilk örneğini oluşturdu. 17.asrın baş-larında Hugo bir konuşmasında: “Bir gün mutlaka Av-rupa kardeşliği kurulacak ve böylece üstün bir birliğin temeli atılacaktır”demişti. De Gaulle ise, “Atlantik’ten Urallara kadar büyük Avrupa” sloganını ortaya atar.
Politik yönden bu bütünleşmenin 1946 Mart’ında Churchill`in, 1947 Haziranı’nda Marshall`ın, 1948 Ocağında Bevin`in nutuklarından itibaren ilerleme kay-dettiği müşahede edilir.
Bu politik hedeflemeyi AET Komisyonu eski baş-kanlarından Dr. W Hallstein: “Biz asla iktisatçı değiliz. Bizler politikacıyız, iktisadi bağlarımız nihai olarak politik bir Avrupa birliğine götürecektir.”
12 Eylül 1963 tarihinde AET ile Türkiye arasında ortaklık anlaşması Ankara`da imzalanırken hükümetin başkanı bu hedefi açıkça ilan ediyordu: “Hakikaten, bugün Türkiye`yi ebediyen Avrupa`ya bağlayacak anlaş-mayı imzalamış bulunuyoruz.”
Dışişleri eski bakanlarından Bayülken de bir ko-nuşmasında: “…Kanaatimizce, ortaklığın ekonomik ve politik cepheleri birbirini tamamlayan unsurlardır…” di-yerek AET ortaklığının siyasi boyutunu belirtmişti.
Bütün bunlar gösteriyor ki, AET sadece ekonomik bir topluluk değil bir siyasi topluluktur ve bir haçlı topluluğudur. Zaten ortaklığın şartlarından biri de `hristiyanlık’ olarak belirtilmiştir. Böyle olduğu için Brük-sel`deki AET binası mimari proje yarışmasını haç işaretini simgeleyen proje kazanmıştır. Ve bugünkü Brüksel`deki AET binası, tam anlamıyla Hz. İsâ`nın çar-mıha gerilişini simgeleyen sâdece muhtevasıyla değil, şekliyle de bir siyasi bina olmuştur, Herşeyiyle bir Hristiyanlık binası… Şekliyle ve muhtevasıyla um bir hristiyanlık merkezi olan Avrupa Topluluğu binasına tam üyelik kaydımızın yapılması için AET işlerinden sorum-lu Devlet Bakam Ali Bozer, 14 Nisan 1987 tarihinde tarihî üyelik müracaatında bulununca, AET’nun bu en görünür yanını ideolojik manada bilerek göremediğinden eminiz.
İster bilerek, ister bilmeyerek bu tarihi yanılgıyı gerçekleştiren ANAP iktidarına, Prof. Dr. Mümtaz SOYSAL`ın dediği gibi “Tarihsel Enayilik” demekten ken-dimizi alamıyoruz. Türkiyenin AT’a tam üyelik müracaatını değerlendiren Prof. Dr. Mümtaz Soysal konuya çok güzel bir açılım kazırıyor. Bakın neler söylüyor:
“Günü gelince, yüzyıllar öncesinin haçlı dayanış-ması hâlâ kolayca ulaşabilmekledir. Avrupa Topluluğundaki Türkiye, Rodos şövalyelerinin eline düşmüş bir Osmanlı kadırgası kadar yalnızdır. Vur Saint Jean aşkı-na, vur ki salip (haç) düşmanı Müslüman Türkün kellesi uçsun”
Evet adamlar açıkça bunu demek istiyorlar bize. Daha bu tarihsel enayiliğin henüz ilk perdesidir. Avrupa`nın istekleri bitmez tükenmezdir. Şimdi istenenlerin, hepsini yapsanız bile arkası gelecektir.
Sivas`a ermeni anıtı dik, önünde Willy Brt gibi diz çök.
Van`ı Aktamara ile birlikte Ermenilere ver. Kıb-rıs`taki Türkleri geldikleri yere, Anadolu`ya çek.
Yunan varlığına İyonya kapılarını yeniden aç. Federe Kürt devleti kur.
Sanayiini dağıt.
Fabrikalarını sat…… Ve daha yüzlerce istek.
Bu enayiliğin şu ya da bu aşamasında Türki-ye`deki demokrasi yıkılıp insan haklan çiğnendiği zaman, Avrupa`nın imdada yetişerek herşeyi durduraca-ğını sanan Türk Sosyal Demokratları da aldanıyor: Av-rupa, Türkiye`yi dışlamak, ya da dize getirmek için böyle bir bahanenin cumasından ancak memnun olacaktır.
Strasbourg`daki Türkiye aleyhine ittifakla alınan son karardan sonra haydi simdi gidin, Avrupa kapıla-rında ne kadar”Avrupalı” olduğunuzu ispata devam edin yine.
Sanki Avrupayla başka türlü bir ekonomi ilişkisi kurulmazmış gibi.
Beyler Kendinizi inkâr ederek bir yere varamaz-sınız…..”
ProfJtr.MOmtaz Soysal, Avrupalı olmak adına kendimizi inkâr eden zihniyete haklı olarak karşı çıkıyor ve aslında ATa tam üyelik müracaatını “Tarihi karar” olarak değil, “tarihsel enayilik” olarak değer-lendiriyor.
“Doğru söze tefsir gerekmez diyerek, biz sizi Refah Partisi Genel Başkanı Prof . Dr. Necmettin Erbakan`la gerçekleştirdiğimiz Türkiye-AT ilişkilerinin ekonomik ve kültürel boyutunu değerlendiren konuşma-mızla baş başa bırakalım.

 

Hasan Hüseyin CEYLAN

 



 

Avrupa Topluluğu`na Giriş Vatana ihanettir

 

 

Prof. Dr. NECMEDDİN ERBAKAN:

 

&9644; Hasan Hüseyin CEYLAN: Hocam, 6 Kasım 1983 se-çimlerinden bu yana Türkiye`nin gündeminde hiç değişme-yen yoğunlulukta bir olay var: Avrupa topluluğuna tam üyelik olayı. Eski Devlet Bakanı Ali Bozer`in, 14 Nisan 1987 tarihinde Brüksel`de yaptığı AT`a tam üyelik müra-caatından itibaren herkes iyiden iyiye eski adıyla, Avrupa Ekonomik Topluluğu`nu, yeni adıyla AT’ı tartışmaya baş-ladı. Türkiye`nin ilk başvuru tarihi olan Demokrat Partisi`nin 1959 başvurusundan bu yana olay hep ekonomik ve iktisadi cihetlerle ele alındı ve tartışıldı. Fakat sizin ve par-tinizin dışında hiç bir oluşum Türk halkına AT’ın politik yanından hiç bir zaman söz etmedi.
Şimdi biz sizinle daha çok AT’ın politik yanı, siyasi hedeflemeleri ve asıl amaçlarının neler olduğu üzerine ko-nuşmak ve tartışmak istiyoruz.
Önce kuruluşundan başlayalım hocam.
&9644; Prof. Dr. Necmeddin ERBAKAN: Ortak Pazar (AET), 25 Mart 1957 tarihinde Roma`da altılarca imzalanan ve l Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Antlaşması`yla kurul-muştur.
Ortak Pazar, diğer adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) çok yönlü milletlerarası bir kuruluştur. Ortak Pazar`ın her yönü, siyasî ve sosyal anlam taşır. Ülkelerarası münasebet-lerde, politika ile ekonomiyi ayırmak doğru olmamaktadır. Ça-ğımız dünyasında ise bu hiç mümkün değildir. Bu nedenle, Ortak Pazar konusu, mutlaka siyasî yönü de nazarı itibara alı-narak, bir bütünlük içinde değerlendirilmelidir. Ancak bu şe-kilde konu açıklığa kavuşabilir. Bu yönü ele alınmadan Ortak pazar kuruluşunu değerlendirmek, bizi yanlış neticelere götürecektir.
&9644; Ortak Pazar Nedir?
Ortak Pazarın gayesini Roma laşması`nın 2. madde-si belirlemektedir. Bu maddenin ışığı altında tanımı yapılabilir. Ortak Pazar`a en genel şekliyle, bir ticaret laşmasıdır deni-lebilir. Bu protokola uygun bir tanımdır. Fakat, Ortak pazar çe-şitli açılardan değişik anlayışlarla tanımlanmaktadır. Siyasî yöne ağırlık verenler, Avrupa Birliği hazırlığı olarak nitele-mekte, iktisadî yönü esas alanlar ise, Ortak pazar tezini savun-maktadır. Sadece statüsü göz önünde tutularak, en isabetli tari-fini, “Ortak Pazar, üyeleri arasında geniş piyasanın gerçekleştirilmesine yönelmiş bir ekonomik birleşme teşebbüsüdür.” şeklinde alabilire.
Esasen, Ortak Pazar`ın kuruluşu, tarihçesi ve gayesi kısa olarak belirlendiğinde, tanımı daha kolay yapılabilecek, mahi-yeti açık olarak anlaşılcaktır.
Kuruluş ve Tarihçeye de Biraz Değinelim
Ortak Pazar (AET) 25 Mart 1957 tarihinde Roma`da Altılarca imzalanan ve l Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma laşması ile kurulmuştur. Bu laşma 248 madde-den oluşmaktadır. Bu belirtilen tarih sadece resmî akid tarihi-dir. Aslında bunun ortamı II.Cihan Savaşından itibaren hazır-lanmaya başlanmıştır. Bu vesile ile, bunun benzeri olan bazı kuruluşlara gidilmiş, fakat tam basan sağlanmamıştır. Avrupa Savunma Topluluğu (C.E.D.), Avrupa Kömür ve Çelik Birliği (C.E.C.A.), Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı bu kuruluşlardır. Bu kuruluşlar ortak Pazar`a yaklaşır olmuş-lardır. Bu gelişmelerden ve çok yönlü temaslar ve çalışmalar-dan sonra, Roma`da AET Ortaklık laşması imzalanmıştır.
Ortak Pazarın amacını laşmamn metninden bizzat çı-karmak mümkündür: Roma laşmasmın 2. maddesi kurulu-şun amacını tanımlar. “Bir müşterek ek pazar tesisi ve üye devletlerin iktisadi politikalarının tedricen birbirlerine yaklaştırılması yolu ile, camianın bütünü içindeki iktisadi faaliyetlerin ahenkli şekilde gelişmesini, devamlı ve muva-zeneli bir inkişafı, gittikçe artan bir istikran, hayat seviye-sinin süratle yükselmesini ve kendisine dahil devletler ara-sında daha sıkı münasebetler tesisini teşvik etmektir.”
Yani Ortak Pazar bu gayeyi gerçekleştirecek bir müşterek ku-ruluştur. Devletler arası bir birliktir.
Anlaşmayı ilk imzalayan devletler 6 tanedir ve Altılar olarak anılmaktadır. Bunlar. Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Holla ve Lüksemburg devletleridir. Sonra altı devlet daha iştirak etmiş ve onikiler olmuştur. Bunlar İngiltere, Danimar-ka, İrla, Yunanistan, İspanya ve Portekiz`dir.
&9644; Türkiye`nin Birliğe Katılması Nasıl Olmuştur?
Roma laşması`nın yürürlüğe girmesinden çok süre geçmeden Türkiye, topluluğa girmek için müracaat etmiştir. 29 Temmuz 1959`da bu müracaat yapılmıştır. 11 Eylül 1959`da da teklif olumlu karşılanmış ve görüşmelere başlanmıştır. Bu müzakereler, çeşitli fasılalarla 20 Haziran 1963 tarihine kadar devam eder.
Ankara Anlaşması ile Türkiye Avrupa Topluluğu`na Giriyor
12 Eylül 1963 tarihinde Ankara laşması diye anı-lan, Türkiye`nin Ortak Pazar`a girişim tanzim eden laşma imzalanmıştır. Bu laşma l Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. laşmaya göre, önce bir hazırlık dönemi tesbit edilmiştir. Bu beş yıldır; fakat 12 yıla kadar uzatılabilecektir. 23 Kasım 1970 tarihinde Geçiş Dönemi Protokolü imzalanmış,
l Ocak 1973`de bu dönem biterek Geçiş Dönemi yürürlüğe gir-miştir.
Bu Ortak Pazarla ilgili, çok genel statü tesbitidir. Esas konumuz ise, Ortak Pazar`ın kuruluşunun nedeni ve bilhassa siyasî yönü üzerinedir.
&9644; Ortak Pazar`ın Kuruluş Nedeni ve Siyasi Yönünü Açıklar mısınız?
Kuruluş nedenini iyi tesbitlersek, Türkiye`nin girişinin siyasî sebepleri de daha kolay açıklığı kavuşabilecektir. Ortak Pazar`ın kuruluş sebebi, kendi diliyle, Roma laşmasının 2. maddesinde belirlenmektedir. Burada iktisadî gayesi yansı-maktadır. Bu konuda oldukça çok öneriler de ileri sürülmüş-tür. Bütün önerilerdeki ortak yön, bu kuruluşun esas anlamının siyasî yönde yorumlanması gerekliliği oluşudur. En genel ola-rak, bu birliğin bir Avrupa siyasî birliği olduğu, politik neden-lerle kurulduğu, iktisadî yönün bu siyasî yönü sağlamlaştıran fonksiyon taşıdığı belirtilmektedir.
Kuruluşun sebebini Avrupalı düşüncesi ile belirlemek daha gerçekçi olacaktır. Belçika`nın AET nezdindeki temsilci-si Wendelen verdiği bir konferansta aynen şöyle tesbit eder bunu: “Niçin Ortak Pazar sorusuna, şu kanaate dayanarak cevap vermek isterim, Avrupa Ekonomik Topluluğunun zihni-yeti, ekonomik amaçların gerçekleştirilmesi değildi.
Politik yönden bu bütünleşmenin 1946 Mart’ında Churchill`in 1947 Haziranınında Marshall`ın, 1948 Ocağında Bevin`in nutuklarından itibaren ilerleme kaydettiği müşahade edilir. 4 Nisan 1949 Kuzey Atlantik Paktı, ittifak politikasın-dan doğmuştur…
Bu fikir Monnet, Schuman, De Gasperi ve Spaak gibi politika adamlarının düşüncelerine hakim olmaktaydı; bu adamlar iktisatçı değillerdi, onlar için Ortak Pazar, genellikle politik bütünleşmeye doğru bir adım teşkil ediyordu. Bütünleş-me lehinde bilinen iktisadî münakaşalar, bu anlaşmayı politika adamlarınca daha çok kabul edilebilir bir şekle sokuyordu…”
Bir Avrupalı ve altılardan birinin temsilcisi bunları söy-lemektedir. Ona göre, esas amaç Avrupa siyasi birliğini sağla-maktır. Fakat ekonomi bunu kolaylaştırmakta, daha etken ol-maktadır.
Bir Avrupa Birliğinin kökünün çok gerilerde olduğu ileri sürülmektedir. Haçlı Seferlerindeki birlik dahi buna ben-zetilmektedir. Saint Simon ve Augustin`in dahi “Avrupa parlamentosundan bahsettiği, Viktor Hugo`nun Avrupa Birliği dü-şüncesini taşıdığı kaydedilmektedir. Hatta Victor Hugo`nun şu sözleri nakledilmektedir. “… Şahsi şerefinizi ve üstün birliğin temelini atacaksınız…” Ve hatta Strazburg`taki Avrupa Konse-yi binasında şu sözler vardır: “Avrupa Konseyi Avrupalık ruhu-nu yaratmıştır. Avrupalılık ruhu sınırları yok etmektir. Avrupa halklarının sağduyuları onları hür kılacaktır.”
De Gaulle ise, Atlantik`ten Urallara kadar büyük Avru-pa sloganını onaya atar. Yalnız De Gaulle`ün Avrupa Birliğin-de her ülke milli özelliklerini koruyacaktır. Hugo`nun birleşme tezine uymaktadır bu. Birleşme yolunda çalışan önemli şahsiyetlerden biri de Fransız Monet`tir. Monet C.E.C.A.`nın da başkanlığını yapmıştır. Monet, Avrupa`yı yeni baştan yaratma tezi ile De Gaulle`den biraz ayrılıyordu.
İkinci Cihan Savaşı sonrası, bilhassa 1950`den sonra Avrupa birliği hareketleri hızlanır. Bilhassa Atom Enerjisi Topluluğu (EURAON)’nun Başkanı Belçikalı Spaak`ın çalış-maları ile Ortak Pazar görüşmeleri 26 Aralık 1956 da Brük-sel`de başlar. 25 Mart 1957`de ise anlaşma imzalanır. laş-ma eski Roma`nın Başkenti Roma`da imzalanır. Ve ikinci maddesinde gayesi iktisadî birlik olarak nitelenir. İlk hedef, sı-nırların, gümrüklerin kaldırılması, iktisadî bütünleşmedir.
Fakat kuruluş çalışmaları da göstermektedir ki; esas gaye siyasî bütünleşmedir.
Niçin Siyasi Bütünleşme, sorusuna çeşitli cevaplar ve-rilmektedir.
Birincisi, Avrupalı gerekçesi ile, Avrupa Ülkeleri birbi-riyle savaşmaktan kurtulacak, dışa karşı bütünlük ve güçlülük arzedecektir. Zaten bu ülkeler ortak kültür ve medeniyete sa-hiptirler.
Sol düşünce, bu Avrupa Birliğini, Avrupa`nın sosyalizm ve komünizm`den korunması için Amerika`nın teşviki ve yar-dımı ile kurulan bir teşkilat kabul eder.
Lenin ise, ta 1915’lerde mevcut olan Birleşik Avrupa düşüncesini şöyle yorumlar, “Kapitalistler ve devletler arasın-da geçici laşmalar mümkündür. Bu anlamda Avrupalı ka-pitalistler arasında bir laşma olarak-Birleşik Avrupa Devleti mümkündür. Fakat hangi amaçlar için? Sadece birleşmiş olarak, Avrupa`daki Sosyalizmi bastırmak için birleşmiş ola-rak, Japonya ve Amerika`ya karşı sömürge ganimetlerini koru-mak için…” Solun bir ayrı tezi de bu olmaktadır. Fakat, Ameri-ka`nın İkinci Cihan Savaşı`ndan sonraki teşviki tezin ikinci kesimini çürütmüş olmaktadır.
“İktisadi Bağlar Politik Birlik İçindir”.
Bizde Ortak Pazan savunan yazarlar genellikle bunun Avrupa için de eknomik yönünü kabul ederler. Yani, protokol dışı yorumlara pek katılmazlar. Roma laşması`nın 2.maddesi de bu ekonomik amacı belirlemektedir. Batılılar bu siyasî anlayışı, Avrupa Birliği tezini daha açık kabullenmekte ve belirtmektedirler. Bir Batılı yazarın şu sözleri enteresır: “Avrupa Ekonomik topluluğu Komisyonu eski başkanı Dr. W Hallstein`in dediği gib, biz asla iktisatçı değil, politika ile ilgiliyiz. İktisadi bağlar, nihai olarak politik birliğe götüre-cektir.” , –
Netice olarak şunu kabul etmek mümkündür: AET`yi sa-dece iktisadi bir işbirliği kabul etmek imkansızdnr. Sebep o da olsa, o yine bir vasıtadır ve neticedir. İktisadî prensipler yarar sağlıyacak ve ilkeler uygulanacaktır. Görünümü sadece ikti-sadî bir kuruluş; olduğudur. Fakat asıl amaç siyasî birliktelik-tir.
&9644; Türkiye`nin AET`ye Giriş Nedeni Sistem Açısından Ne İdi?
Türkiye`nin AET`ye girişi de değişik şekillerde yorum-lanmıştır.
l Temmuz 1963 tarihli, Bakanlıklar Arası Dış İktisadî Münasebetler Komitesi Daimi Sekreterliği’nin bir dökümanın-da Türk Hükümetinin AET`ye girme karan ad nedene dayan-dırılmıştır;
“l. Türkiye`nin batı dünyasına mensup oluşu,
2. Türkiye`nin son on yıllık ihracatının ortalama 35 oranında bir kısmının altılara yönelik oluşu,”
Bu resmi hüviyetli belgede iki sebep ileri sürülmekte, birisi siyasî, diğeri iktisadîdir. Siyasî sebep, Türkiye’nin batı dünyasına mensup oluşudur. Bu belgede belirtilmemekle bera-ber, bir üçüncü sebep daha ileri sürülmektedir ve AET`ye giri-şimiz böylece, başlıca üç sebep altında toplanmaktadır. Diğer yan nedenler bu üçün tamamlayıcısı ve veya unsuru sayılmalı-dır.
Bu üçüncü sebep, komşumuz Yunanistan`ın AET’ye giriş için müracaat etmiş olmasıdır.
Böylece, AET’ye katılışımız üç açıdan yorumlanmakta-dır, birisi iktisadî, diğeri Yunanistan rekabeti, sonuncusu da Avrupa blokuna dahil oluşumuzdur. Bunları birbirinden kopuk olarak incelemek isabetli olmayacaktır.
Buradaki siyasî sebep, bir Avrupa devleti oluşumuz tezidir. Hükümet yetkilileri de bu konu üzerinde fazlaca durmuş-lardır. AET’ye girişimiz, bu yönü ile bir blok seçimi olarak yo-rumlanmaktadır. Dışişleri eski bakanı Bayülken bir konuşma-sında; “… kanaatimizce, ortaklığın ekonomik ve politik cepheleri birbirini tamamlayan unsurlardır. Ve ancak birisi varoldukça öteki yasabilir. Stratejik ve politik alanlardaki önemi belli olan Türkiye`siz Avrupa düşünülemez. Diğer taraf-tan, ekonomik tedbirlerle donatılmış bir ortaklık içerisinde Av-rupa ekonomik topluluğuna bağlanmamış bir Türkiye de öngö-rülmez…” Dışişleri Bakanı siyasî yöne önem vermektedir. Hatta Türkiye`nin önemli jeopolitik yönüyle Avrupa`nın Türki-ye`ye ihtiyacı olduğunu ifade etmektedir. Bu ifadeden çıkan netice, iki yönlü menfaate dayanır. Türkiye önemli yeri dolayısıyla teşkilatlar içinde korunmaya muhtaçtır. Nato`ya girişin nedeni burada da görülebilir.
Eski Dışişleri Bakanı Hasan Esat Işık ise, Türkiye`nin yalnızlık politikası seçmesinin mümkün olmadığını, mutlaka bir bloka bağlanması gerektiğini, bunun için de en uygununun AET olduğunu belirtiyor. Aynca komşu ve aynı coğrafi şartla-ra sahip Yunanistan`ın bu teşebbüsünün de etkisi olduğunu açıklıyor ve ilave ediyor, “Türkiye`nin AET ile ilişkilerinin esas temalı siyasîdir. Yoksa Türkiye bugün için sadece ekono-mik nedenlerle AET ile bu konuda öyle bir ortaklık anlaşması akline lüzum görmezdi ve mümkün de olmazdı. Gene ikinci bir vakıadır ki, AET iktisadî alaki entegrasyon ile yetinmemek-te ve bunu politik bir entegrasyonla tamamlamak çabası için-dedir. Ancak bu altıların, bugün dokuzların içinde dahi Roma laşması`nın zaruri, kaçınılmaz birşeyi olarak, icabı olarak yürütülmemekte, bu kadar ekonomik entegrasyonun, politik bir entegrasyonla tamamlanmadıkça kafi bir ekonomik entegras-yona gidilemeyeceği faraziyesine istinad ederek, memleketleri ayrıca aralarında bir mülakatla politikalarında birleşmeye sevk etmektedir.” Yani her dış ülkeye karşı bir ortak politika güdülmesini istemektedirler.
Bu siyasî yönü ihmal etmek mümkün olmamaktadır. Batılılar da Türkiye için bunu kabul etmektedir. Türkiye`nin AET’ye alınışında, Ortak Pazar Konseyi Başkanı Dr. Luns surdan söylüyor: “Türkiye`nin Ortak Pazar`a üye olarak alın-masında siyasî düşüncelerin önemli bir rol oynamış olduğunu belirtmem gerekiyor. Gerçekten de Atlantik ittifakının üyesi olan Türkiye, Avrupa`nın en önemli kavşak noktalarından bi-rinde yer almakta ve batının savunmasında hayati bir önem ta-şımaktadır.” Belki de bu batili gözüyle durumun en isabetli yorumudur. Türkiye`nin önemli coğrafi yeri ve bunun başka blokta olmasının batinin ne kadar zararına olacağı……
İnönü: “AET ile Avrupa`ya Fiilen Bağlanmış Oluyoruz”.
Görüldüğü gibi, bizim devlet adamımızın görüşünde ba-tılı olma tezi önemli yer tutuyor.
İsmet İnönü, laşmayı imzalayan hükümetin başkanı olarak; “Hakikaten, bugün Türkiye`yi ebediyen Avrupa`ya bağ-layacak anlaşmayı imzalamış bulunuyoruz.” diyordu.
Bütün yorumcular, bu konuşmaların da ışığında, ban blokuna dahil olma siyasî nedenini mutlaka zikretmektedirler.
Nasıl AET’nin Altılar arasında ilk kuruluşu siyasî gaye, Avrupa Birliğini sağlama, sosyalist ülkelere karşı korunma, birbiri ile savaştan kurtulma, sömürgelerini büyüyen devletlere karşı koruma gibi siyasî sebeplerle yorumlanmışsa, Türki-ye`nin AET’ye girişi de bu çeşit siyasî sebeplere bağlanmıştır.
Türkiye Hükümeti yetkilileri genellikle batılı, Avrupalı olma tezini benimsemişlerdir. Batı içinde Türkiye`yi kabul et-tirmeyi hedef almışlardır. Eski Dışişleri Bakanı Çağlayangil`in “Ortak Pazar`a girişimiz, Avrupalılaşmamızın son halka-sıdır” deyişi bunu çok açık ifade eder.
Yine, bunun yanında, NATO`da oluşumuz gibi, AET’ye girmemiz de dünya kuvvetler dengesinde bir yer edinmek ga-yesine yöneliktir. Coğrafi önemli durumumuz bunun baş nede-nidir. Avrupa için söz konusu olan sosyalist ülkelere karşı ko-runma, bizim için daha da geçerlidir.
Avrupalı, AET yetkilileri ise, Avrupa`nın coğrafi konu-mundaki önemli yerimizi işaret etmişlerdir. Yani Avrupa`nın korunması Türkiye o birlik içinde çok gereklidir. Yani Avru-pa`nın korunması için Türkiye o birlik içinde çok gereklidir. COMECON gibi bir Doğu Avrupa Birliğine veya bir sosyalist birliğe girmemiz, Avrupa için, AET Devletleri için büyük teh-, en azından kayıp olurdu. AET’ye, gerçek bir Avrupa ülke-si olmadığımız halde, o ülkelerle din ve kültür ayrılığımıza rağmen alınışımızın nedeni de budur. Hedef Türkiye`yi İslam Dünyasından ayırmaktır.
Sayın Hocam Avrupa Topluluğunun kuruluş tarih-çesi ve nasıl bir birlik olduğunu resmi verilerle ortaya koy-dunuz. Görülüyorki AT tam anlamıyla Siyasi bir teşekkül ve kuruluş maksadına göre de tam bir haçlı entegrasyonu.
&9644; AT`ın bu özelliğini gözönünde bulundurarak şunu sormak istiyorum: Cumhuriyet dönemi boyunca Cumhuri-yet döneminin ve Cumhuriyet aydınının kendi değerlerin-den, kendi tarihinden, kendi medeniyetinden, kısaca kendinden uzaklaşması sözkonusu üstelik halka ve millete rağmen. Biraz da bu açıdan, halkın uzaklaştırılmak isten-diği, fakat halkın da ısrarla sahip çıktığı kimliği açısından AT`a tam üyelik başvurusu için neler söylüyorsunuz?
Bu başvuruyu tam anlamıyla tarihimize, medeniyet an-layışımıza, kültürümüze ve en önemlisi de bağımsızlığımıza karşı bir ihanet tavrı olarak görüyorum. Bakınız büyük düşü-nürümüz Mevlana Celaleddin Rumi, “Neyi arıyorsan, osun sen” diyor. Biz ise kendi tarihimizi, kendi kültürümüzü ve kendi mukaddeslerimizi bırakmışız başka şeyler arıyoruz.
Biz Kendi Tarihimize ve Kendi Kültürümüze Dönmeliyiz.
Biz ikiyüzyıldır, Batı`yı arıyoruz. Ancak ne Avrupalı olabildik, ne de Müslüman kimliğimizi koruyabildik. İkiyüz yıldır batılaşmak için savaş veriyoruz. Eğitimden aile düzeni-ne, devlet örgütlenmesinden adliye düzenine kadar herşeyi Av-rupa kültürü içinde aradık. Avrupalı olmak için kendi kültürü-müzü, değerlerimizi, tarihimiz ve kimliğimizi reddettik. AT’na başvuru, Türkiye`de Tanzimattan buyana sürdürülen Avrupalı olma gayretlerinin, Cumhuriyet döneminde ulaştığı son halka olarak değerlendirilebilir. Daha açık bir deyişle AT’na başvuru Avrupalı olmak ve AT ile siyasal, kültürel ve ekonomik alan-da bütünleşmek için, Müslüman kimliğimizin inkar edilmesi-dir. Yani geçmişimizin, tarihimizin, kültürümüzün, sanatımı-zın ve ekonomimizin Avrupalı olmak adına AT’na ipotek edilmesidir.
Asya ve Afrika`nın kaynaklarına değişik yollardan el ko-yarak büyük zenginliğe kavuşan Avrupalılar, İkinci Dünya Sa-vaşının korkunç yıkımı karşısında, ele geçirdikleri ekonomik gücün yok olup gittiğini gördüler. Avrupalılar varlıklarının, kültürlerinin sürekliliğini yalnızca “Avrupa Birliği” içinde sağ-layabileceklerini gördüler. Avrupa birleşirse, Amerika ve Rusya`nın ekonomik baskılarını kolaylıkla hafifletebilecekti. Yalnızca Avrupa Birliği ile Avrupa eski gücüne kavuşabilirdi. Avrupa ancak böyle siyasal ve ekonomik bir birlik kurarak dünyanın iki dev ülkesi Amerika ve Rusya`ya karşı varlığım koruyabilirdi. Avrupa bu varoluş savaşında önemli bir kısmı eski kolonileri olan Müslüman ülkeleri de yanına almak isti-yor. Bunu yapabilmek için ilk önce birliğine katması gereken Müslüman ülke kuşkusuz Türkiye`dir. Çünkü Müslüman ülke-leri arasında birlik kurulmasında toparlayıcı bir işlev yüklene-cek tek ülke, Türkiye`dir.
Birleştirici ülke olmayı bir süre Mısır üstlendi. Ancak Mısır’ın Amerika`ya bağlı ve İsrail`le ayarlı politikası, siyasal ve ekonomik yapısı, Müslüman ülkeler arasında başçekici bir işlev yüklenmesine engel oldu.
Müslüman ülkeler arasında birleştirici bir rol oynayabi-lecek ülke; nüfusu ile Müslüman Ülkeler arasında birinci ve3 dünyada besinci ülke olan Endonezya`dır. Ancak Endone-zya`nın Müslüman Ülkelerin merkezinden uzak olması ve ta-rihsel birikimi; böyle bir rolü yüklenmesini zorlaştırıyor.
Geriye Pakistan ve Türkiye kalıyor. Pakistan`ın ekono-mik zorluklan ve Afganistan`daki savaş, onun da toparlayıcı ülke olma şansını ortadan kaldırıyor. Ekonomik gücü, coğrafik konumu, tarihsel birikimi ile Türkiye, müslüman ülkeler ara-sındaki işbirliğinde öncülük yapabilecek tek ülke durumunda. Avrupalılar bunu çok iyi bildikleri için, Türkiye`yi AT’na ala-rak, yalnızca Türkiye`yi değil, Türkiye ile birlikte tüm müslü-man Ülkeleri de kontrol altında tutmak istiyorlar. Böylece hem kendi ekonomik ve siyasal birliklerim güçlendiriyorlar, hem de Amerika ve Rusya yanında üçüncü bir rakip gücün de oluşmasını önlemiş oluyorlar.
Avrupa Türkiye`nin İslam Ülkelerinin Lideri Ol-masından Korkuyor.
Avrupalıların bu hesabı çok açık; gizli ve kapalı hiçbir yanı yok. Davit Hotham, David Barchard gibi Türkiye`de bulunan ve bulunmuş gazeteciler. Prof. Dr. Neumark gibi bilim adamları bu gerçeği sık sık diley getiriyorlar. Fransız, L`express dergisinde Yvesl Cuan aynen surdan söylüyor: “Avrupa’nın Türkiye`yi geri çevirmesi durumunda, önümüzdeki yirmi yıl içinde iki Almanya`nın toplam nüfusundan daha kala-balık olacak bu ülke, başka birlikler kurmaya yönelebilir ve Avrupa`nın sadık bir dostu olma yerine, Avrupa’ya düşman ha-line gelebilir.”
Söylediklerimizi toplarsak, Türkiye AT’na tam üyelik için başvururken, yöneticiler insanımızın kimliğim inkar ede-rek, Avrupalı olmak için, kültürümüzü, insanımızı, sanatımı-zı ve ekonomimizi ipotek vermekle kalmıyorlar, Türkiye ile birlikte büyük bir hız kazanabilecek, kendilerine rakip Müslü-man Ülkeler Birliğinin de kurulmasını da önlemiş oluyorlar. Ve en önemlisi hayatiyet kavramımız “bağımsızlık” olayı da elden gitmiş oluyor.
Türkiye`nin AT`a tam üyelik başvurusu kominizmin ölmeye başladığı, bütün dünyanın bir nizam arayışı içerisi-ne girdiği ve Türkiye`de bu kindik arayışlarının en yoğun olduğu bir zama dahası toplumda “adil düzen” arayış-larının gözle gözükür hale geldiği bir zamana rastlıyor.
&9644; Bu zamanlama dikkat çekmiyor mu?
Sualiniz çok güzel ve aynı ora da düşündürücü. Ön-celikle şunu hemen belirtelim ki batıyla ilgili bu tür entegras-yonlar hep halkın kendine geleceği ve kendine döneceği za-manlarda gerçekleşmektedir. Cumhuriyet döneminde bu hep böyle olmuştur.
Evet söylediğiniz gibi kimlik arayışlarının yoğunlaşması ve Türkiye`de İslamî değerlere sahip çıkma eylemlerinin yoğun olduğu bir dönemde AT’na tam üyelik için başvurulu-yor. Elbette bu bir rastlantı değildir. Yukarıda yoğun bir ekono-mik, sosyal, kültürel işbirliği gayretleri var.
Bir Tarafta Avrupa Topluluğu`na Tam Üyelik, Diğer Tarafta Halkın Kendi Kimliğini Arayış Var
Müslüman Ülkeler, Avrupalıların birkaç yüzyıl süren parçalama gayretlerine rağmen, tarih, kültür, ekonomik ve so-syal yapı bakımından doğal bir bütünleşme içindedir. Müslü-manları birbirinden ayırmak için masa başında cetvelle çizilen sınırlar, yapaylığını koruyor.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada bağımsız yal-nızca Türkiye, İran ve Afganistan varken, bugün bağımsız DİC üyesi 44 Müslüman ülke var. Bir zamanlar hayal gibi, rüya gibi kabul edilen Müslüman Ülkelerin, bir araya gelerek, kendi sorunlarını tartışması ve çözümler araması artık gerçek oldu. Ortadoğu`da nüfusu 55 milyon, önemli bir ekonomik güce ve teknolojik seviyeye ulaşmış bir Türkiye var. Avru-palıların “hasta adam” diye nitelendirdikleri Türkiye, bu yüz-yılın sonunda, Fransa, Almanya ve İngiltere`den daha büyük, 80 milyon nüfuslu bir ülke olacak. Üstelik her ala yoğun bir kimlik belirleme gayreti var. Solun ve sağın söyleyecek birşeylerinin kalmadığı bir ortamda, Müslümanlar yoğun bir kültürel faaliyet içindeler, Yüzün üzerinde yayınevi, ellinin üzerinde dergi ve beş tane gazete var. Müslümanların yayınla-dığı dergilerin toplam trajı 500 bini aşıyor. Böylesine bir canlı-lığın gözlendiği bir ortamda AT’na tam üye olmak için başvur-ma, elbette çok anlamlı. AT ile batı, Türkiye ve dünyadaki İslamî gelişmeyi kontrol altında tutmak istiyor. Ancak Batı`nın Müslüman Ülkeleri denetleyecek ya da İslam`a natif olabi-lecek bir kültürü ve uygarlığı yok artık. Bu yüzden Batı`nın he-sabı, bizdeki yöneticilerin hesabı gibi tutmayabilir. Bekledikle-ri sonuçları alamayabilirler.
Gerçekten Avrupa`nın ve Amerika`nın son birkaç yüzyıl içinde dünyada etkisi çok büyük ve derin oldu. Batı ülkeleri Asya ve Afrika`nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmayalayarak, tarihte eşi ve benzeri görülmedik bir zenginliğe kavuş-tular. Batı`nın modern bilim ve teknolojiye dayanan ve Asya ve Afrika Ülkelerinin kaynaklarıyla beslenen ve büyüyen eşya uygarlığının eğrisi inişe geçti. Batı bir umut ve uygarlık krizi içinde. Buna kimlik krizi de diyebiliriz. Bu yüzden pek çok ba-tılı düşünür, Avrupa kültürünün geleceğinden endişelenmekte-dir.   O.Spengler,  A.Camus,  A.Malraux,  A.Toynbee  ve W.FauIkner bunlardan birkaçı. A.Camus`un dediği gibi, Avru-pa kültürü ya yeni bir uygarlık bulacak, ya da toptan intihar edecektir. Son onyıllardaki, olaylar ve gelişmeler Camus`u gerçekten doğruluyor. Bir çok batılı aydın, R.Garaudy, Rene Gu`enon, Titus Burchart ve Frithof Shoun ve benzerleri, batı dışında, onun dayığı temellerden tamamen farklı te-mellere ve kaynaklara dayanan İslam uygarlığını seçiyorlar. Öte yan bilim ve teknoloji politikalarını gözden geçirmeye yanaşmayanlar, kendilerinin dışında bir İslam Dünyası ve Müslüman kültürü okluğunu görmezlikten gelen batılı ülkeler, Challenger ile, Cernobyl`le hidrojen ve nötron bombalarıyla, kendileriyle birlikte tüm dünyayı intihara sürüklemektedirler.
İlginç ve önemli olan, Avrupa İslam`a dönme sancılan geçirirken, Türkiye; kendisiyle birlikte tüm Müslüman ülkele-rine, AT’na üye olmaya çalışmakla başka natifin olmadığı-nı söylemek istiyor. Oysa, Avrupa dönemini tamamlamıştır. Kendinden önceki uygarlıklar gibi o da görev sırasını savdı. Artık kendi insanına bile umut vermiyor. Şimdi umut İslâm`dadır. Arak dünyada ekonomik ve kültürel üstünlük batı`dan doğu`ya geçiyor. Bir kavşak .noktasına gelmiş bulunu-yoruz. Kavşakta yapacağımız seçim, Türkiye ile birlikte Müs-lüman Ülkeleri ve Avrupa, Amerika ve Rusya`yı da elbette etkileyecektir. Kurtuluş, mutluluk, insanca yaşama, Avrupa`da aranmamalıdır. Türkiye için aydınlık gelecek, kendi tarihsel birikimi içinde aranmalıdır.
&9644; Hocam Türkiye NATO`ya girerek batının askerî alaki fonksiyonlarını batı adına ve batılı gibi yerine ge-tirmiştir. Avrupa Topluluğu`na da tam üye olunarak siya-sal, kültürel ve ekonomik ala da batı adına bir takım fonksiyonlar yüklenilmek istenilmiyor mu?
Aslında Türkiye, son yüzyıl içinde sürdürdüğü batılılaş-ma politikasının doğal bir sonucu olarak, NATO-OECD, Av-rupa Konseyi gibi, batılı ülkelerin egemen olduğu kuruluşlarda yer almıştır. NATO, bu kuruluşların içinde en önemlisidir ve askeri bir teşkilattır. Varşova Paktına karşı kurulmuştur. Şimdi Türkiye askerî ala yüklendiği fonksiyonları, AT’na katıla-rak, ekonomik, siyasal ve kültürel ala da yüklenmeye zor-lanmaktadır. Avrupa Türkiye`yi kendi birliğine çekerek, dün-yadaki siyasî gücünü artırmak istiyor. Bu yüzden, AT’na tam üye olma konusu herşeyden önce siyasi ve kültürel bir so-rundur. Avrupa Türkiye`nin Müslümanlaşarak, İslam Ül-keleri Birliği içinde yer almasını istemiyor. Yukarıda da be-lirttiğim gibi, bunu ne İngiltere, ne Almanya, ne Fransa istiyor. Alman devlet başkanı Türkiye`ye geldiği zaman ilk söylediği, Türkiye`deki seküler yapının korunmasına özen gösterilmesi gerektiği oluyor.
AT`a Tam Üyelik Herşeyden Önce Siyasi ve Kül-türel Bir Sorundur.
Öte yan Türkiye`deki bancı güçler, batıcı ve laik yö-netimlerin devam etmesinin garantisini AT’na tam üye olmakta görüyorlar. Ancak hiç kimse bu siyasî ve kültürel bütünleşme-nin, insanımıza nasıl bir fatura getireceğinin üzerinde düşün-müyor.
Nasıl bir kültürle karşılaşacağız?
Bu kültürün kaynaklan nelerdir?
Bizim kültürümüzden nerelerde ayrılıyor?
AT olayını sağlıklı olarak değerlendirebilmek için bu soruların cevabını araştırmak zorundayız.
Kuşkusuz Avrupa deyince aklımıza bir kıta gelmez. Av-rupa bir kültürün simgesidir. Bir yerde Sezar ve diğer Roma İmparatorları, Aristo, Platon ve Sokrat`ın adlan bir anlam ta-şıyor ve bir arada saygı görüyorsa, orda Avrupa vardır. Çünkü Paul Valery`in dediği gibi: “Birbiri ardından Romalaşan, hristiyanlaşan ve düşünce balonundan Esti Yunan`a bağlanan her ırk, her ülke salt Avrupa`lıdır.” T.S.Eliot, Avrupa kültürü-nünün kaynaklan olarak, Roma, Yunan ve hristiyanlığa ek olarak Museviliği de saymaktadır.
Şimdi AT’na tam üye olmak için çırpınırken, ne kadar farklı kültürlere sahip olduğumuzun üzerinde önemle durmalı-yız. Bizim kültürümüz ile Avrupa kültürünün kaynakları çok farklıdır.
Eninde Sonunda Avrupa ile Hesaplaşacağız.
Bizim tarihimiz Avrupa ve İslam kültürlerinin binbeşyüz yıllık çatışmasının tarihidir. AT’na tam üye olmak, binbeşyüz yıllık tarihî birikimimizin hesabını kapatmaya hiç bir zaman yetmez. Avrupa Kültürü ile er ya da geç hesaplaşaca-ğız. Bundan kurtuluş yok. Biz kararımızı bu hesaplaşmaya göre vermek zorundayız. Biz Batılı değiliz. Biz Avrupalı deği-liz. O zaman, hesabımızı ve çalışmalarımızı bu farklılık üze-rinde yoğunlaştırmak zorundayız.
Bizim için önemli olan, bu hesaplaşmanın, AT içinde mi, yoksa Müslüman Ülkelerle birlik kurarak mı, başarılı bir şekilde kazanılabileceğinin tartışılmasıdır. Bu tartışmalar so-nucu yerimizin neresi olduğu ortaya çıkacaktır. O zaman seçim yapmak ve yerimizi belirlemek kolaylaşacaktır. Yerimiz ise elbette Müslüman Ülkeler ve onlarla birlik kurmaktır.
&9644; Muhterem Hocam. Türkiye`de Ortak Pazara ve Av-rupa Topluluğu`na karşı akımın temsilcilerinden birisi ola-rak niçin bu birleşmeye karşı olduğunuzu özetleyebilir mi-siniz?
Birinci sorun, Avrupa Topluluğu ile herhangi bir ortak bağımızın olmaması, irken bağımız yok lisanen bağımız yok, kültür olarak bir bağımız yok, bir din bağı yok, coğrafi bağı-mız yok. Biz bunlarla herhangi bir bağımız yokken niye birle-şelim. Uzun yıllar Osmanlı döneminde de, biz daima Avrupalı-ların menfaat kavgalarına karşı çıkmışız. Bazen, aslında sanki biz müstemlekecilik yapmışız gibi hava doğurmaya çalışıyor-lar, ama işin aslı Avrupa’nın menfaat kavgasının karşısına sade-ce Osmanlı Devleti çıkmış. Osmanlı Devleti ortadan kalktıktan sonra geriye birçok İslam devleti ve bir de Türkiye kalmış nüve olarak.
Türkiye ise laikleşmiş, halifelikten feragat etmiş, ki bu mühim bir hadise. Aslında Türkiye halifeliği sırf ileride kulla-nırım diye bile tutsa, tamamen usulen ona bir mevki bile ver-miş olsaydı Türkiye`nin milletler arasındaki platformda çok daha etkin bir rolü olurdu, şimdi. Çünkü Müslümanlar “hiç ol-mazsa burada halife var” diyeceklerdi, bunu bile düşünmeden doğrudan doğruya kendilerine böyle bir teh hissettikleri için Avrupalıların talepleri üzerine bunlar kalkmıştır. Avrupa’nın bizi istediğini zannetmiyorum. Ama bizim Avrupayı iste-memiz icabettiği hakkında bazı kesimlerde bir kanaat oluştu-rulmaya çalışılıyor Aradan belli bir zaman geçtikten sonra da Türkiye`de ne olduğunu bilmeden bu kanaate iştirak edecek birçok insan doğar zannediyorum, bunu da belirteyim. Yani biz bir kamuoyu araştırması yapsak ne olur, herkes karşı çıkar mı çıkmaz mı, o a bunun nasıl takdim edileceğine bağlı.
&9644; Türkiye`nin Ortak Pazara girmesi, Türkiye`nin hiç mi menfaatine değil?
Evet, iktisadî açıdan da menfaatlerimiz yoktur. Siyasî açıdan zaten yok
&9644; Ortak Pazar`a girmeyi isteyenler böyle düşünmüyor ama
Evet iktisadiyatın dışında başka sebepler öne çıktı. Tabi Artık “Ortak Pazar yok şimdi. Şimdi Avrupa Topluluğu” var. Ortak Pazar, Avrupa Topluluğunun başlangıcı idi Önce maddi menfaatler dediler. O kademeyi aştılar. Gümrük birliği sağlı Avrupa`da. Avrupa`da vergilendirme hususunda bir birlik sağlı hemen hemen. Tam değil tarımda bazı prob-lemleri var. Şimdi bundan sonra “siyasi birliğe doğru” gidi-yorlar. Siyasî birliğe giderken önce Avrupa Topluluğu`nu oluş-turdular. Avrupa Topluluğu`nun oluşmasının manası da şu: Avrupa Parlamentosu fiilen teşekkül etti. Şimdiye kadar her millî parlamento kendisi Avrupa Parlamentosuna girecek olan milletvekillerini seçip gönderiyordu. Avrupa parlamentosu şimdi ilk defa doğrudan doğruya seçmen tarafından seçilerek oluşturuldu. Bunlar şimdi diyorlar ki “biz bütün Avrupa`yı tem-sil eden bir parlamentoyuz, o halde millî parlamentoların üs-tündeyiz” Şimdiden bu kavga başladı zaten. Ve bu ister iste-mez bir mücadele meydana getirecek, çünkü her memleketin içinde aslında Ortak Pazara girmek istemeyen topluluklar, gruplar var, bunlar kimisinde çok güçlü, mesela kuzey memle-ketlerinde reddedildi, ama diğer memleketlerde de kıl payı ile “evet” denildi girildi. “Evet” demeyen birçok insan var. Piş-man olanlar var. Şimdi Avrupa Parlamentosuna biz girdiği-miz zaman hiç mi fayda olmayacak, her işin muhakkak faydalı taran da vardır, zararlı tarafı da vardır. Ama fayda ile zararı tarttığı zaman, insanın hangisinin daha çok ağır bastığına ken-disinin karar vermesi icap eder. Ben mesela şöyle bir misal ve-reyim, bir insan çok rahat bir hayat yaşayayım dese bir sarayda hizmetçilik yapsa, çok rahat bir hayat yaşar, yani onun hayatı-nı değme zengin yaşayamaz, ne yapacak işte ondaki sarayın sa-hibine hizmet edecek, suyunu getirecek, ekmeğim getirecek, ama hiçbir zaman ne sarayın sahibi olacak ne kendi mülkünün sahibi olabilecek ne kendi kararını kendisi verebilecek ne kendi namına bir icraatta bulunabilecek. Bu hakkı yok. O hak-larının tamamından feragat ediyor sadece sarayın içinde yaşa-mış olmak için. Sarayın mal mülkü de kendisinin değil. Türkiye’de Ortak Pazar`a, girdiği zaman bazı şeylerden istifade edebilir, ne zaman edebilir o belli değil. Bunlar da artık Türki-ye`ye yarar vermeyecek bir noktaya geldiği zaman Avrupa`nın bizi kabul edeceğini zannediyorum, yani Avrupa bizi şimdi kabul etmez. Daha 10 sene de kabul etmez, ama Türkiye`yi öyle bir potada eritir ki ondan sonra Türkiye`yi kabul ettiği zaman kendisine herhangi bir zarar gelmeyeceği kesinlesin Ve böylece de Türkiye`nin ortak pazara girmesinde bir zarar olmaz. Nedir Türkiye`nin menfaatleri eğer girersek, Türkiye`de bugün inanç ve fikir hürriyeti kâmil manada yok, yani anaya-sada bu var, teminat olarak veriliyor, fakat pratik sonuçlarında bunu göremiyorsunuz, kanunlar da öyle. Aynen şu hayvanlar çiftliğinde bir hikaye vardır. 10 emir diye. Hayvanlar çiftliği ele geçiriyorlar, 10 tane emir yazıyorlar, işte her hayvan hür-dür, falan ve ardından yasaklar geliyor “Fakat şunları yapa-maz”, bizim anayasada insan olarak fikrinde hürsün fakat şun-ları yapamazsın, insan istediği gibi inancını yaşayabilir fakat şunları yapamaz. Bu “fakatlar” hep müslümanlara isabet edi-yor. Onun için Türkiye eğer Ortak Pazar`a girse bu yönden fa-ydası olabilir, girmese de olabilir, çünkü Türkiye bugün Ortak Pazar`a girmeden “insan haklan komisyonunun vereceği ka-rarları kabul ediyorum” dedi. insan haklan konusunda belki şimdi söylemekte fayda var, Avrupa’nın insan haklarına yakla-şımı nasıl? Bunu biz aslında tam olarak bilmiyoruz. Ameri-ka`nın nasıl bilmiyoruz. Rusya’nın nasıl bilmiyoruz. Çünkü bu memleketlerin hepsi kendilerinin insan haklarına riayet eden hür ülkeler olduklarını, demokratik ülkeler olduklarını söylü-yorlar ama Amerika`da daha 20 sene önce zencilere beyazlara verilen haklar verildi. O kadar uzun bir geçmişi yok. Buna rağ-men birçok beldede halen zenciler beyazlar kadar hakka sahip değil. Çünkü senin herhangi bir gruba bir hakkı vermen yetmi-yor ki, cemiyetin onu kabul etmesi lazım. Cemiyet onu kabul etmezse zaten iteliyor onu, dışlıyor. Avrupa’dakilerin ise bütün dünyaya son 300-400 senedir söyledikleri söz, biz medeniyeti geri kalmış ülkelere götürdük, aslında medeniyet diye götür-dükleri sadece kendi ülkelerini zenginleştirmek, o memleketle-ri de bir sömürü haline getirip, tabii imkanlarını kendi menfa-atlerine kullanmak. Bundan başka hiç birşey yok. Oradaki insanlar eskiden diyelim ki altın çıkarıyormuş, çok kötü bir tarzda çıkarıyormuş, Avrupalılar ise bunu daha modem makinalarla çıkarıyorlar ve sömürülürken daha teknik imkanlarla sömürülmelerini sağlıyorlar. Yani altını eskiden bilmem kazma ile çıkarırken, basit eleklerle elerken, şimdi tutuyor mo-dem makinalar tesisler kuruyor altını bu tesislerle çıkartıyor. Fakat düzen yine aynı. Sömürü düzeni hep.
&9644; Üstelik zannedersem, altını kendileri alırken, şimdi onu da alamıyorlar
Evet onu da alamıyorlar, Geçen gün Panoramada birşey oldu. Tesadüfen seyrettim, elmasla ilgili bir programdı. Adam-lar diyorlar ki şimdi Güney Afrika koskaca bir devletin elmas madenlerini yıllığı sadece 100 Sterline mi ne kiralamışlar, kaç senedir diyorlar ki bunlar öyle bir kullanıyorlar ki aradan 3-5 sene geçtikten sonra artık orayı bir daha işletmek mümkün değil, yani en zenginlerini alıyor, geriye kalan işletilmez olu-yor. Tahrip ediliyor.
Avrupa Başka Ülkelere Hiçbir Zaman Medeniyeti Götürmemiştir. Götürdüğü Tek Şey Sömürü Düzenidir.
Avrupa`nın onun için başka ülkelere medeniyet götürüyorum dediği sözde yalan ve yanlıştır. Bunu şimdi kendileri de kabul ediyorlar. Mesela, Avrupa Konseyinde yapılan konuş-malara dikkat ederek, bunların insan haklarına, insanların inançlarına, ırklarına, dillerine, hiç bakmadan riayet ettikleri kanaati uyanır herkeste. Çünkü öyle konuşuyorlar ki, insanla-rın haklarını öyle müdafaa ediyorlar ki bazı kimselerde, şahıs olarak bu adamlar hakikaten yarın birisinin başına bir bela gelse, kendi düşmanı bile olsa gider o adamın hakkını korur kanaati doğuyor. Bakın ben size bir şey anlatayım: Ve siz bati-nin çifte start uygulamasını açıkça görün bu uygulamada.. 12 Eylül hadisesinden sonra Avrupa Konseyi tabi Türkiye`de demokratik bir rejim olmadığı için Türkiye`den yeni delege is-tememişti. Delegeleri de onaylamadı. Ve Türkiye`de demokra-tik rejime geçilecek mi geçilmeyecek mi, eski parlamenterlere ne oluyor, liderlere ne oluyor, partilere ne oluyor diye birkaç defa heyet göndermişti. Bu heyetler o zaman biz hapiste oldu-ğumuz için bizimle görüştürülmediler. Aradan bir zaman daha geçti. Biz serbest bırakıldık, tahliye edildik ve bu sefer Avrupa parlamentosundan hem insan haklan komisyonu hem de ada-let komisyonu ikisi beraber Türkiye`ye geldiler. Avrupa Parla-mentosunun en güçlü komisyonları diyebileceğimiz komis-yonlar bunlar. Komisyonun her kesiminin başında bir ingiliz var. Birisi bizim Temel Karamanoğlu`nun yakından tanıdığı biri. Bekledik ki bunlar Demire ile görüştüler, Ecevit ile gö-rüştüler, gelip bizimle de görüşürler diye. Gelmediler. Suçu-muz MSP’li olmak. Neymiş, biz dinî bir partiye müntesipmişiz.
Şimdi bu örnekle şunu söylemek istiyorum, yani biz Ortak Pazar`a girsek, Ortak Pazar`da bize hakikaten bunlar bizim dediğimiz manada insan haklarını verecekler mi? Yoksa bizi ikinci sınıf bir vataş kabul edip bize ayrı bir insan hak-lan mı tatbik edecekler?
Avrupa Birliği`nin Tek Hedefi Var: Haç’ın HİLAL’e  Galibiyeti.
Şimdi Avrupa’ya bir bakalım, biz Avrupa Topluluğu`na fiye olmak için müracaat etmeden önce, Avrupa`da serbestçe dolaşabiliyorduk. Şimdi dolaşamıyoruz. Müracaat ettikten sonra bizim bu hakkımızı kastettiler. Yani adamlarda farklı bir yapı var. Avrupa ile bir geçiş dönemi anlaşması imzaladık geç-mişte. O zaman Avrupa`da serbest dolaşımın çoktan başlamış olması icabediyordu serbest dolaşım başlamadı Avrupa`da. Bizim Türkiye`den giden işçilerimize kendi işçilerine tanınan haklar aynen verilmiyor, başka işçilere tanınan haklar da veril-miyor. Bizim hükümetlerimiz de biraz gevşek olduğu için işçi haklarını çok uzun zaman olduğu halde alamadılar. Daha yeni yeni bazı haklan almaya başladılar, işçilerimizin birçoğunun parası orada kaldı. Hele hele bir Türk işçisinin malulen emekli olması Avrupa`da hemen hemen imkansız gibi bir şey. Yani adamı öldürebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Test üze-rine test Bu test dediğim bir ay, üç ay, beş ay, değil S şene 10 sene süren ve raporun çıkmadığı bir test Bu tabi insan haklan-ın çiğnemenin ta kendisi. Biz hakkımıza sahip çıkmıyorsak Avrupa bize bu hakkı niye versin. Bu hakkı biz onlardan nasıl alacağız. Yarın bu hakkın kendileri aleyhine islediği kanaatine gelirlerse herhangi bir şekilde bu hakkı rahatlıkla bizden ver-seler de alırlar ve ben buna hakikaten inanıyorum. Bu adamla-rın insan haklan konusunda kesinlikle de samimi olmadıkları kanaatindeyim, içlerinde istisna münferit olarak fikir adamları, düşünürler olabilir ama siyasî otorite siyasî mahfiller bu işin her zaman karşısında olmuştur. Kilisede bile hala Avrupa`da ayrılık var. Siyah papaz ile beyaz papaz. Siyah cemaatle beyaz cemaat Afrika`da, birbirinden ayrı iken nasıl olup da adam şimdi getirip burada Türkiye`de tamamen ayrı dine, ayrı dile, ayrı ırka mensup olan üstelik de senelerdir “barbar” diye tanıdıkları, kendileri ile harbetmiş kavme aynı hakları versinler. Verirler mi hiç.
&9644; Türkiye ekonomik olarak bunlarla bir rekabet içine girebilir mi daha doğrusu karşılıklı ticarette menfaatlerini koruyabilir mi?
Türk sanayii aslında bir sıçrama noktasında. Fakat Av-rupa ile her yönüyle rekabet edebilecek bir noktada değil. Sa-dece tüketim maddelerinde rekabet var. Zaten bir malı yok pa-hasına satarsanız satıyorsunuz, yoksa satamıyorsunuz. Yani onun milli gelire katkısı çok az. Teknolojik bir katkısı olma-yan, teknolojik bir mal olmayan her mal, her ürün yok pahası-na gider. Yani adamlar bizi adeta köle gibi kullanırlar. Çok ucuz bir işçiyi Türkiye`de kullanmış olurlar. Türkiye`de benim anladığım kadarıyla bunların yapmak isledikleri şu. Türkiye yarın herhangi bir şekilde müslüman ülkelerin başına geçerek, bir müslüman ülkeler ortak pazarının kurulmasını sağlarsa ve kendi karşılarında bir ekonomik güç olarak ortaya çıkarsa za-rarlarına olur diye Türkiye`yi Ortak Pazar`a alabilirler, başka hiç bir sebepten dolayı almazlar bence. Şimdi Türkiye de ileri-de başlarına ekonomik bir güç olmaması için yapacaktan iş ka-naatimce şu. Zaten şu a Türkiye`de de Özal hükümetinin iş-başına geldiğinden beri yaptığı iş de bu. Türkiye`de yüksek teknoloji gerektiren yatırımlar hiç yapılmıyor. Yani uçak sana-yi, tamamen uydurmadır. Türkiye`de Amerika ile beraber hiç-bir zaman uçak sanayi kurulmaz. Dünyanın hiçbir tarafında kurulmaz. Amerika kendi karşısında bir rakip istemez. Diğer sanayii dallan ise sadece tüketime dönük, yani tarıma dayalı, gıda sanayinde, tekstil sanayinde, bazı tüketim mallarında Tür-kiye`de bir sanayi potansiyeli oluşturulabilir, bunun oluşturul-masına çalışılıyor, Özal zamanında. İkincisi ve daha mühimi Türkiye Ortadoğu`da bulunduğu için dört tane mevsimi olan bir ülke. Yazı, sonbaharı kışı ve ilkbaharı var. Böyle bir mem-leket hakikaten zor bulunur. Uzun zaman denize girmek müm-kün. Avrupa’nın çok büyük bir kısmı zaten kış ile geçiyor Güney sahilleri ise İtalya ile İspanya kirlenme tehsi ile karşı karşıya. Kala kala Adriyatik sahilleri ile Türkiye kaldı. Türkiye şimdi süratle Avrupalılar için bir turizm cenneti haline getirilmeye çalışılıyor. Böylece Türkiye`ye bir gelir sağlanacak. Ama bu yarın Avrupalıların karşısına rakip olarak çıkabilecek olan bir gelir değil. Avrupalıların keyfi istediği zaman gelip dinlenecekleri, keyifleri istemedikleri zaman da canınız cehenneme diyecekleri bir sanayi, Bacasız sanayi di-yorlar ama hiçbir zaman devamı sağlanamaz. Ortadoğu`da ki huzursuzluk Türkiye`deki ufak bir huzursuzluk, herhangi bir si-yasi dalgalanma turisti zaten kaçırır. Yapılan yatırımlar da hiç bir gelir sağlamaz. Bunun için hiçbir memleket gelirinin tama-mını turizme dayalı sektörlerden kazanacağım diye bir fikri ana fikir olarak benimseyemez. Şimdi böyle olunca ne oluyor Türkiye`de? Bakın Türkiye`de yollar yapılıyor, alt yapı tesisi olarak. Büyük şehirlerde birçok yerlerde kaldırımlar, yapılı-yor, kanalizasyon teşkilatlan yapılıyor. Eskiden hakikaten ol-mayan yerlere telefon PTT gidiyor. Su, mümkün olduğu kadar götürülmeye çalışılıyor. Ama bunların hiçbir tanesi gelir geti-remez. Onu bir defa toprağa gömdükten sonra onu kazıra-bilecek olan bir mal üretmiyor. Borçla yapıyoruz ve o borcu ne Ue ödeyeceğiz belli değil. Halbuki bir tüccar bile borç aldı-ğı zaman önce kendisini rahat ettirecek bir ev kurmaz. Önce para kazanacak bir iş kurar ordan kazığı ile evini yapar. Herhangi bir tüccar bunu böyle yaparsa, yani önce evini yapar, sonra ticaretini geliştirmeye çalışırsa iflas eder. Bugün ülkede-ki tüccarların birçoğu da maalesef bundan dolayı iflas ediyor-lar. Bunun için bizim Ortak Pazar`a girmemiz ekonomik yön-den bizim esareti kesin olarak kabul etmemiz manasına gelir. Biz bundan sonra tankımız, topumuz, tüfeğimiz, yani millî müdafaamız için yeni teknoloji gerektiren bütün mallar için basit elektrikli ev aletlerinden elektronik temel elemanlara kadar bunların tamamı için biz batıya bağlı kalacağız. Batının geliştirdiği teknolojileri ya çok büyük ücretler ödeyerek alaca-ğız veya çok geriden takip edeceğiz.
&9644; Birde Avrupa ile birleşmenin siyasî yönü var. Yani siyasi yönden bizim Avrupa ile bir bütün olmamız Kurtuluş savaşı amaçlarına, Türk Parlamentosunun “egemenlik ulusundur” ilkesine aykırı olmaz mı?
İşin siyasî yönü aslında tabi bambaşka bir felaket? Biz istiklal harbini hür olalım, bizim sınırlarımız mahfuz olsun diye yaptık. Milyonlarca şehit verdik. O şehitlerin torunları, çocukları bugün bu memleketi kendi elleriyle Avrupa’ya götü-rüp teslim ediyorlar.
Avrupa Topluluğu,  “Avrupa Birleşik Devletleri”nin Nüvesi’dir.
Benim gördüğüm husus şu. Bir defa “Avrupa toplulu-ğu” ne olacak. Avrupa topluluğu “Avrupa Birleşik devletle-ri” nin nüvesidir.
Avrupa Birleşik Devletleri olunca ne olacak? Bunun mi-sali ne? Bugün Avrupa Birleşik Devletlerine benzer iki tane büyük devlet var. bir tanesi, ABD, bir tanesi de Sovyet Sosya-list Cumhuriyetleri Birliği, ikisi de birleşik devlet Rusya`da Azerbaycan Cumhuriyeti var, Sırbistan Cumhuriyeti var. Ermenistan Cumhuriyeti var, fakat bu cumhuriyetlerden hiçbir tanesi BM’de temsil edilebilir mi? Hele biz onları tanıyabilir miyiz? Bunlar sadece ve sadece bir eyalet mertebesindedir. Hiçbir zaman dış politikaya karışamazlar. Hiçbir zaman ordu besleyemezler, hiçbir zaman para basamazlar, hiçbir zaman kendi parlamentolarının Birleşik Devletler Parlamentosunun zıddına bir karar alamazlar. Bu 4 tane husus bence ana husustur. ABD`de de öyledir. ABD bundan 200 sene önce kuruldu. 100 sene önce bir grup insan madem bizimkiler diyorlar ki biz kurulur, hoşumuza gitmezse biz yarın çıkarız. Çıkamayız. Neden? Amerika`da bunun misali var. 200 sene önce ABD ku-ruldu. 100 sene önce Güney eyaletler dediler ki, bu kuzey eya-letler bizi sömürüyor, biz bunların sultasından kurtulalım. Harp açtılar. 4 yıl harp devam etti. Neticede kuzeyliler ayrıl-mak istedi ama artık iş işten geçmişti “Bir yere gidemezsiniz” dediler.
Türkiye bugün girdi, yarın, 10 sene sonra hoşumuza git-medi deyip çıkabilecek miyiz? O zaman çıkarmazlar. Nedir bu haklar. Demin söylediğimiz bu hususlar, 4 tane mühim husus. Bunu aslında artırmak mümkün.
Tam Bağımsızlık Türk Dış Politikasının Temel Dayanağı Olmalıdır.
Bunlardan bir tanesi bir memleketin en mühim bağımsızlığının timsali dış politikasıdır. Dış politikada kendisi istediği kararı istediği gibi alabilmeli, ikincisi yani hükümetler tamamen serbest olacak. Üçüncüsü kanunlarını tamamen serbestçe yapabilmeli ve yaptıktan kanunların üzerinde başka bir kanun (demokratik ülkeler için söylüyorum), olmamalıdır. Üçüncüsü bu ülkeler kendi menfaatlerine halel gelmemesi için gerektiğinde kendi menfaatlerini mutazarrır edecek, bir karşı davranış meydana geldiği takdirde başka bir devletten onu korumak için ordu beslemelidir. Bu ordu da sadece ve sadece kendi devletinin kendi hükümetinin, kendi parlamentosunun emrinde olmalıdır. Dördüncüsü de hükümranlık hakkıdır. Her memleketin kendi parası olmalıdır. Başka bir devletin parasını hiç bir devlet kullanamaz esas itibariyle. Amerika şimdi gerçi dünyaya “ben hakimim” diyor, dolarları bütün memleketlere kullanamıyor. Şimdi bu 4 hakları elimizden gidecek. Yani Brüksel`deki Avrupa Parlamentosu karar verecek, bizim Ankara`daki parlamentomuz o karara uymak mecburiyetinde kala-cak, o karar Türkiye`nin aleyhine dahi olsa o kararı iptal edici bir karar alamayacaktır. Türkiye`nin orada da parlamenterleri var, yani 550 tane diyelim ki her milyon, l kişi ile temsil edi-lirse, 550 milletvekilinin içinde 50 tane de bizim olacak, 50 oy 500`e karşı hiçbir mana ifade etmeyecek Yarın dış politikada Türkiye`nin menfaatlerine uygun olmayan herhangi bir davra-nış meydana geldiği zaman, mesela Kıbrıs politikasında, Tür-kiye AT’a girdiği zaman Kıbrıs Politikası diye bir politikası zaten ortadan kalkar, kendiliğinden yapamaz ki, ordusunu bir defa orada bulunduramaz. Parlamentoda böyle bir karar ala-maz. Onun için Kıbrıs meselesi ortadan kalkar
&9644; Özal, Papendreu ve Özal, Bush görüşmeleri ile özel-likle Davos görüşmeleri bunun ilk adımı sayılabilir mi?
90. Üçüncüsü Türkiye`nin yarın gene herhangi bir hakkı ihlal edildiğinde, kendi ordusunu kullanamayacak. Tür-kiye`de insanlar askere alınacak, askere gidecek, Türklerden “er” de olacak, belki “paşa” da olacak. Ama hiçbir zaman “ge-nelkurmay başkanı” olmayacak. Hiçbir zaman Türkiye`de ki askerler Türkiye`deki parlamentonun vereceği kararlar istika-metinde hareket etmeyecektir Ordu karma olacaktır. Bir ordunun içinde Türklerden de birlik bulunacak, fertler bulana-cak, İngilizden, Fransızdan, Almanlardan, Yunanlılardan da bulunacak. Onun için artık bizim ordumuz kendi haklarımızı korumayacak. Kendi ordumuz olmayacak çünkü Bunu ben daha önceleri söylüyordum, henüz misali yoktu. Sadece zaten NATO`dayız. Nato`daki güçlerimizi bile biz Kıbrıs için kullanamamıştık. Onun için de Ege ordusu teşekkül ettirilmişti. Halbuki şimdi, Almanlarla Fransızlar biraraya geldi. Bir sene önce Avrupa ordusunu kurmaya karar verdi. Nato dışında karar verdiler. Şimdi Avrupa ordusunun da nüvesi atılmış oldu. Dördüncüsü de zaten kendi paramız olmayacağı için, Merkez Bankası Brüksel`de olacağı için biz artık Avrupa’nın basacağı parayı onların dilediği tarzda, onların menfaatlerine gelecek tarzda kullanmak mecburiyetinde kalacağız. Para hü-kümranlık hakkıdır. Aslında para politikaları temel politikalar-dır, fertleri doğrudan doğruya ilgilendirmez gözükür, fakat çok ilgilendirir Yarın böyle bir hadisenin başımıza neler aça-cağı hiç belli olmaz. Bunun dışında eğitim politikası, hukuk politikası, alt yapı, vergilendirme usulleri bunların hiçbir tane-sini oturup da uzun uzun anlatmaya da gerek duymuyorum, çünkü lehte aleyhte çok şeyler söylenebilir, ama şu 4 unsur bence temel unsurdur, biz kısacası Avrupa topluluğuna girdi-ğimiz zaman, bizim parlamentomuz bir eyalet parlamentosu mesabesine düşer, yani bugün bizim vilayetlerimizde bulunan İl Genel Meclisleri ne ise, Türkiye parlamentosu da o olur. İl Genel Meclisi Sivas`ta Sivas’ı idare eder. Ama hiç kimse onu bilmez. Çünkü hiçbir zaman Ankara`daki parlamentonun zıddına bir karar alamaz. Onun kararlarını icra eder. Burada da aynı durum meydana gelir. Bizim hükümetlerimiz de hiçbir zaman hükümran değildir. Bizim hükümetlerimiz de eyalet hükümetleri, Rusya’daki eyalet hükümetleri ne ise bizimki de olur.
&9644; Türkiye`nin Avrupa Topluluğu`na girmesi sonrası da bir takım azınlıkların Türkiye`den haklar İddia ve hatta devlet kurmaya dahi gidebileceği söylenmekte, özellikle Ermeniler. Bu konunun GAP projesi ile bağlantılı olduğu söyleniyor. Ermenilerin GAP projesini çok akıllıca bir seçim olarak nitelendirdikleri de söyleniyor.
Şimdi tabi bunlara gelince biz fikir yürütmeye başlıyo-ruz. Ama bu fikirler geçmişe bakıldığı zaman yürütüldü zaman bir kıymet ifade eder. Geçmişe bakarak değerlendirdi-ğimiz zaman önümüzü görebiliriz. Şimdi geçmişte ne oldu” Osmanlı devleti yıkıldı. Osmanlı devleti hükümran iken yahu-f diler İsrail`de, Filistin`de bir devlet kurma hakkını kazanamadı-lar. Avrupa devletlerini zorlamaları ile bir vaad aldılar. Filistin’e yerleşmek ve bir devlet kurmak için. Osmanlı devletinin yıkılıp, Ortadoğu`nun Avrupalılara teslim edilmesinden sonra Yahudiler serbestçe geldiler, İsrail`e yerleştiler. Önce gönül rı-zası ile çok büyük paralarla belki küçük arsaları satın aldılar Bunu da kolaylıkla herkes sattı. Ki menfaat meselesidir. Yani bugün yüzbin liraya satacağın bir arsaya birisi bir milyon verse hemen satarsın, kimin aldığı bile belli olmaz bazen, komisyoncular vasıtasıyla gider. Onun arkasından zorla aldılar. Belli bir noktaya geldikten sonra. Şimdi insan hakları nasıl çalışıyor. Burada insan haklan yahudiler için kullanılıyor, araplar için değil, müslümanlar için değil. Belli bir noktaya geldikten sonra da bütün güçleriyle çalıştı, oraya hakim oldular, silah-lılar. Onun arkasından BM’i esas itibariyle İsrail`i kurmak üzere teşekkül ettirdiler ve BM’in aldığı ilk mühim siyasi karar İsrail devletinin kurulmasıdır. Bu karar asla icra edilemezdi, eğer diğer devletler buna karşı çıksaydı. Ama hiç bir devlet karşı çıkmadı, gücü de yoktu zaten ve İsrail devleti kurulmuş oldu, bir çıban başı Ortadoğuya yerleşti.
Hedef, Türkiye`yi İsrail`le Birlikte Aynı Kabın İçine Yerleştirmektir.
Şimdi Türkiye`ye döndüğümüz zaman aynı durumun meydana gelmemesi için hiçbir sebep yoktur. Türkiye`de kim-lerin iddiaları var. Türkiye`ye bundan 1000 sene önce gelmi-şiz. Türkiye`ye Türkler dervişler olarak girmiş, arkasından siyasî güç olarak girmiş onun arkasından da devlet olmuşlar, Selçukluları kurmuşlar, arkasından Osmanlı kurulmuş Türki-ye`de bulunan belki b zamanın birçok hristiyanı müslüman olmuş, şimdi Türkleşmiş ne olduğu belli değil, Türk olarak kabul ediliyor ve hıristiyanlarla müslümanlar uzun zaman Tür-kiye`de birarada yaşamış, yahudiler de dahil. Osmanlı devleti-nin yıkılması esnasında Türkiye`yi bölüşmek istemişler. O zaman henüz daha İsrail`in devlet olmadığı için hür gücü yok, ama Rumlar Egeyi, Ermeniler Doğu Anadolu’yu kendilerinin kuracakları devlete ilhak edilmesini istemişler. Bunu ne kadar yalanlarlarsa yalanlasınlar, kendi parlamentolarında da bunun haritalarını çizmişler, benimsemişler. Yunanlılar zaten İstan-bul`u dahi bir Türk şehri olarak kabul etmiyor. Ortak Pazara girdiğimiz zaman işte bu insan hakları nasıl çalışır. Bunlar bugün Türkiye`de toprak sahibi olamıyor. Arsa satın alamıyor, ama biz Ortak Pazar`a eğer üye olursak, bunlar rahatlıkla gele-cekler, Ermeniler Doğu Anadolu`yu hatta Orta Anadolu`nun bazı kesimlerini, Yahudiler, güneydoğu Anadolu`yu, Rumlar Ege sahillerini, İstanbul`u işgal etmeye başlayacak, işgal için silah gücüne ihtiyaç yok. Satın alacaklar, yerleşecekler. Bu il-keleri niye savunuyorlar, Yunanlılar, niye Ege adalarını Lozan anlaşmasının tam zıddına silahlırdılar. Burnumuzun dibin-de 12 Km. ötedeki aday silah deposu. Bunlar demin söyledik-lerimizin aslında işareti. Bu demektir ki bu gelişmeler memle-ketimizin parçalanmasına vesile olacak adımların atılmasının başlangıcı olacaktır. Allah muhafaza etsin.
Farklı bir konuya gelelim:
&9644; Biz bazı Batı Trakyalı müslûman temsilcilerle görüş-tük, Yunanistan vataşı olan. Onların söylediği Davos`ta Türkiye Batı Trakya`daki müslümanlara ihanet etti. Siz bu konuda ne diyorsunuz?
Batı Trakya aslında Lozan`da kaybedilmiştir. Yani Batı Trakya Kerkük, Ege adaları Lozan`da verilmişti. Ve ondan sonra da oralarda zaten bizim unsurlarımız azınlık olarak kal-dılar. Biz Baü Trakya`da 70 küsurduk. 78 hatta. Şu a 5 civarında var mıyız bilmiyorum. Ama Lozan laşmasının getirdiği bazı haklar var. Yani o haklan ne Yunanlılar ihlal ede-biliyor, ne de Türkiye`deki Yunanlıların haklarını biz ihlal ede-biliyoruz. Bu haklarını belki koruyabilirdik. Ama bilemiyorum.
&9644; Türkiye`nin NATO ile ilişkileri gelecekte nasıl bir durum alacak?
Avrupalılarınki ne olursa bizimki de o olur. Ondan sonra arak bizim vereceğimiz bir karar yok. Zaten biz NATO`nun içinde güney kanadında asker besleyen ama alına-cak kararlarda etkinliği olmayan, işlemde kontrolümüz olma-yan bir ülkeyiz. Bizim işlerimizde daha, doğrusu Amerikalıla-rın işlerinde NATO`nun işlerinde onların dedikleri geçerli. Uçakları onlar uçururlar, kararlan onlar verirler. Nato`nun şartı budur. Biz NATO`ya bağlı olan birliklerimizi zaten NATO`nun dışında kullanamayız. Onun için pek farklı bir şey yapabileceğimizi zannetmiyorum. Amerika ile olan müşterek bağlarımız devam etsin. Bizim hala Amerika’ya ihtiyacımız var diye Avrupalılar düşünürse NATO devam etsin.
&9644; Türkiye’nin Bloklararası Mücadele de yeri ve konu-mu ne olmalıdır sizce?
Bu defa Türkiye`nin herhangi bir yerin parçası olmadan önce, “ben hür bir ülkeyim, ben büyük bir ülkeyim, herşeyi yapabilmeliyim. Dışarıya bağlı olmadan karar alabilmeliyim, kendi kendimi müdafaa edebilmeliyim” diye bir zihniyetin Tür-kiye`yi idare edenlerde bulunması lazım. Bizim insanımıza bu zihniyet maalesef verilmiyor. Bugün Özal iktidarında Anavatan iktidarında bu temel bir ilke olarak benimsenmiş vaziyette. Yani biz ekonomikman bir defa bağımsız olamayız. Bunu kesin kabul etmişler. Ve diyarlarla başkalarına da: “Yahu siz bunu nasıl kabul etmiyorsunuz.” Hayret ediyorlar, biz ekono-mik olarak bağımsız olabilir miyiz? Böyle düşünen bir insan Türkiye`yi idare ederse, Türkiye hiçbir zaman bağımsız ola-maz. Kendi basma karar alamaz. Önce idareye gelen insanların şahsiyet sahibi olmaları, şahsiyetli bur politika gütmeye karar vermeleri lazım. Türkiye`de manevi değerler güçlenmeden, sa-dece Türkiye değil hiçbir ülkede manevî değerler güçlenme-den şahsiyetli bir politikanın ilan edilmesi mümkün değil.
Uluslararası platformlarda hanen hemen hepsinde Türkiye temsil ediliyor. Türkiye`nin bu temsfl lehine raf iş-liyor, aleyhine rai? NATO`sundan Birleşmiş Milletlerine, insan haklarından ziraat birliğine kadar.
Lehine hiçbir yerde işlediğini zannetmiyorum, Aleyhine işlediğine dair de delil getirmek lazım. Mesela NATO`da en büyük yükü biz çekiyoruz l milyona yakın asker besliyoruz. Kendi ülkemizde kendi toprağımızı başka memleketlerin insanına ve askerlerine üs olarak veriyor. Buna rağmen bunun kar-şılığında hiç birşey alamıyoruz.
Türkiye`nin Uluslararası Bloklaşmadaki Yeri İslam Dünyasıdır.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Her şey menfaat meselesidir. Başka ülkelerle yapılırken. Birşey verirsin ama karşılığında da birşey alırsın. Bu bir defa tek taraflı işliyor. İkincisi bizim maalesef dış politikamız dış politikayı yürüten insanlarımız Türkiye`nin derdini bilen, Türk insanının köylüsünün dertleriyle dertlenen, onun ızdırabını duyan, onun gönlünden geçen ideali kendi gönlünde taşıyan insanlar değil-dir. Onun gibi düşünen, onun gibi hisseden, onun gibi mefku-resi olan insanlar değil. Bu insanlar şaton, kokteyl adamı diye-ceğimiz, salon centilmeni diyeceğimiz insanlar. Sadece Uluslararası platformlarda güzel laflar yapıp, şöyle bir söz de ben söyledim demek için konuşan insan. Yoksa icraat yapan insan değil maalesef. Ve dış politika mensupları genel olarak Türkiye`de ayrı bir kulüp gibi. Dışarıdan bunların içlerine sızılamıyor. Tek tük eski paşalardan tek tük sefir oluyor, onun dı-şında Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir insan gidip de Washington`da sefir olamıyor. O zaman tabi Türk insanından kopuk temsilcilerle bu iş yürümez. Bir de hükümetinin tabi aynı hissiyatı duyması lazım. Hükümetler de bunu duymuyor-sa zaten öbürlerine duyuramazlar isteklerini.
&9644; Çok teşekkür ederim hocam.
Bana bu fırsatı verdiğiniz için asıl ben teşekkür ederim sizlere.

 



 

Yeniden Büyük Türkiye İçin…

 

 

Türkiye gazetesi siyasi parti liderleriyle bir dizi, röportaj yapmıştı. Mesut Yılmaz, Erdal İnönü, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Al-parslan Türkeş ve Aykut Edebali ile yapılan konuşmala-rın bağlığı “2000’lerin Türkiye`sine Nasıl Bakıyorsunuz?” idi.
Soru böylesine genel ve siyasî parti liderleri açı-sından da bir nevi iktidara geldiklerinde neler yapabileceklerini söyleme fırsatı verdiği için her siyasî lider kendi siyasî hareketinin icraatlarını anlatma fırsatı buldu.
Refah Partisi Genel Başkanı, Prof. Dr. Necmet-tin Erbakan da Türkiye gazetesinden Hasan Mesut Hazar`ın bu güzel incelemesine konuk oldu.
Prof. Dr. Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin “icraat programı” ile “adil ekonomik düzen” programını şu başlıklarda sunmuştu:
Refah Partisi`nin İcraat Programı
“Taklitçilik hastalığını tedavi edeceğiz./ Taklitçilik yerine milletimize Milli Görüş`ü kazıracağız./ Maddî ve manevî tahribatı durduracağız./ Maddi ve manevî kalkınmayı gerçekleştireceğiz./ 60 milyonun kardeş olmasını sağlayacağız./ Devlet Millet kaynaşma-sını temin edecek, inanç ve fikir hürriyetini tam uygula-yacağız./ Manevî kalkınma hamlesini de plânlı yürüte-ceğiz./ Adil düzeni kuracağız./ Millî, güçlü, süratli ve yaygın bir kalkınmayı gerçekleştireceğiz./ Herkese refah getireceğiz./ Yeni programlarla ağır sanayi ham-lelerini hedeflerine ulaştıracağız./ Borçla değil kendi gücümüzle kalkınmaya ağırlık vereceğiz./ Milli harp sa-nayini kuracağız./ Şahsiyetli dış politika takip edeceğiz./ Müslüman ülkelerle işbirliği yapacağız./ Uydu değil Lider Türkiye`yi kuracağız./ Manen ve maddeten kalkın-mış yeniden büyük Türkiye`yi gerçekleştireceğiz./ Sos-yal adalet ve refah artışını “Adil Ekonomik Düzen” mo-delimizle sağlayacağız./ Bütün faizleri kaldıracağız./ Halihazır bütün vergi ve fon kanunlarını lağvedeceğiz./ Devletin, ancak ve sadece üretime yaptığı katkı kadar gelirden pay almasını sağlayacağız./ Adil Ekonomik Düzenimizde; bankaların fakirin hakkını zengine vermesini, batık kredileri, kredi dağılımındaki yolsuzluklar ve yüksek kredi faizleriyle milyonların ezilmesini, gelir dağılımının bozulmasını, ekonominin tahribatını kesinlikle önleyeceğiz/ Ekonomik köle düzeninin faiz, haksız vergi, darphane, kambiyo ve mevcut bankacılık sistemi mikroplarının kökünü kazıyacağız./ Adil Ekonomik Düzen`de herkes kazığının yüzde 92`sine sahip olma imkânına kavuşacak./ Bugüne nazaran üretimi üç kat ar-tıracak, bugüne nazaran üç misli istihdam sağlayacağız./ Kabiliyetli gençleri kahvehanelerde çürümekten kurta-racağız./ En ucuz üretimi gerçekleştireceğiz./ İhracat patlaması sağlayacağız./ 1,5 milyarlık İslâm Alemi`nin ihtiyaçlarını öncelikle Türkiye`den karşılamalarını temin edeceğiz./ Sanayi ve turizmde gerçek patlama olacak./ Enflasyonu yok edecek, yüzde sıfır yapacağız.”
Refah Partisi Lideri Sayın Necmettin Erbakan`ın “Yeniden Büyük Türkiye için…” işte bu icraatlar vazgeçilmez şarttır diye öne sürdüğü bu natif teklifler ka-muoyunun da haklı ilgisine muhatap oldu.
Necmettin Erbakan 2000`li yılların kendileri için tek hedefini bir cümleyle özetliyordu: “Adil Düzeni Kuracağız.”
Yeniden Büyük Türkiye idealinin ancak adil düzen-le mümkün olacağını vurgulayan Erbakan`ın, Türkiye gazetesinin 16,17 Temmuz günlerinde manşetten verdiği konuşmasını önemine binaen aşağıya aynen alıyoruz.
Türkiye`nin önünde bulunan darboğazlar ve en önemli meseleleri size göre nelerdir? 2000 yı-lına kadar iktidarda olsanız, bunları nasıl sağlaya-caksınız?/ Sosyal adalet ve refah artışı sağlaya-cak ne gibi bir ekonomik kalkınma modeli düşünüyorsunuz? / Türkiye`yi 2000`lere gelişmiş, bir ülke olarak götürecek makro hedefleriniz neler?/ Bunları gerçekleştirmek için nasıl bir program tatbik edeceksiniz./ 2000`lerin Türki-ye`sine hangi sayısal büyüklükleri kazıracaksınız/ Enflasyonla nasıl mücadele edeceksiniz?/ Uygulayacağınız programla enflasyon rakamını yüzde kaçlara düşürmeyi plânlıyorsunuz?

 

2000`lerin Türkiyesinde Refah Partisi

 

Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN:
“Büyük Türkiye`yi `biz` kuracağız”

 

“Sosyal adaleti ve refah artışını `Adil Ekonomik Düzen` modelimizle sağlayacağız”
Türkiye Gazetesi`nin, bütün partilere, ülkenin tema meselelerini nasıl çözecekleri hakkında somlar yöneltmesi ve onlardan natif çözümler istemesi önemli bir olaydır, çok hayırlı bir adımdır. Refah Partisi olarak bizi sevindiren bir ha-dişedir. Biz bütün milletimizin, partilerin ne yapabileceğini açıkça bilmesini temin için bu yoldaki çalışmaların yoğun bir şekilde devam etmesini temenni ediyoruz.
Türkiye`nin önünde bulunan en Önemli darboğaz ve me-sele, emperyalizm ve Siyonizm tarafından milletimize maksadı olarak dışarıdan aşılanmış bulunan “taklitçilik zihniyeti`nin or-tadan kaldırılması, yerine “Milli Görüş” zihniyetinin yerleştirilmesidir. İnsanların vücudunda kanser hastalığı ne ise millet-lerin yapısında, kültür ve inanışlarında taklitçilik hastalığı aynı şeydir. Nasıl kanser hastalığı bir bünyede başladıktan sonra muhtelif devrelerden geçerek sonunda o vücudu öldürüyorsa taklitçilik hastalığı da bir millete aşılanır ve eğer bunun şuurlu bir  şekilde tedavisi yapılmazsa o millet çeşit çeşit safhalardan geçerek sonunda öz benliğini kaybeder, yok olur. İşte Türki-ye`nin baş meselesi budur.
Taklitçilik Hastalığını Tedavi Edeceğiz
Çünkü Türkiye`ye 200 yıldan beri emperyalizm ve siyonizmin plânlan çalışmalarının sonucu olarak dışardan taklitçilik hastalığı aşılanmıştır. Bu yüzden Türkiye geri bıraktırılmıştır. “Modern Müstemlekecilik” yoluyla ve Türkiye’de kurulan ha-lihazır “Ekonomik Köle Düzeni” vasıtasıyla Türkiye gün geç-tikçe daha çok sömürülmüş, dış borçlara ve iç borçlara esir edilmiştir. Şimdi de hastalığın üçüncü şamasına intikal ettiril-mek istenmektedir. Bu ise “Ortak Pazar Oyunu” ile gerçekleştirilmek istenmektedir. Ortak Pazar`a girmek yani asırlardan beri mensup olduğumuz ve millî özbenliğimizin tabii yeri olan Müslüman Ülkeler âleminden ayrılıp AT’a tam üye demek ulusal bağımsızlığımızı terk edip “İkinci Sevr”i kabul etmek demektir. Böyle bir durumda ertesi gün İsrail de AT’a girecektir. Türkiye AT’a üye yapılmak adı altında bu oyunun içine sokulduğu zaman bağımsızlığını kaybedecek, bunu taki-ben de özbenliğini kaybedecektir. Böylece iki asırdan beri ba-tının içimize aşıladığı taklitçilik hastalığı son devresine ve he-define ulaşmış olacaktır.
Ağır Sanayi Hamlesi Tamamlanacak
Türkiye`nin bati taklitçiliğini bırakıp MilliGörüş`e dön-mesinde en büyük etken bizzat Refah Partisi’nin iktidara gel-mesi olayı olacaktır. Bu etken bütün milletimizi elektrikleyerek bugün batı etkisinde kalanları dahi uyırarak Milli Görüş şu-uruna ermelerine zemin hazırlayacak, yardımcı olacaktır. Tür-kiye`nin Önünde bulunan diğer önemli meselelerin çözülebil-mesi için ilk, temel ve en mühim mesele “Taklitçi”lik zihniyetinin yerine “Milli Görüş” zihniyetinin yerleştirilmesidir.
Refah Partisinin işbaşına gelip 2000 yılına kadar iş ba-şında kalması halinde milletimize yapacağı en büyük hizmet-lerden birisi “Taklitçi” zihniyetlerin yaptıkları “manevî ve maddî tahribat”ı durdurmak, bunun yerine “manevi ve maddi kalkınmayı geliştirmek olacaktır. Refah Partisi bu hamleyi “Milli Görüş”e ve “inançlı kadrolar”la başaracaktır ve Millî Görüşün programında bulunan tahribatı durduracak prensip ve hamleleri şunlardır:
/ 60 milyon kardeşiz. / Devlet millet kay-naşması. / “önce ahlak ve maneviyat” inanç ve fikir hürriyeti, / Manevî kalkınma hamlesinin Plânla yürütülmesi. / Adil Düzen`in kurulması. / Milli, güçlü, süratli, yaygın kalkınma. / Herkese refah. / Yeni programlarla ağır sanayi hamlelerinin he-deflerine ulaştırılması. / “Borçla değil kendi gücüyle kalkınmaya ağırlık verilmesi. / Milli harp sanayi. / Şahsiyetli dış politi-ka. /Müslüman ülkelerle işbirliği. / Uydu değil lider ülke Tür-kiye. / “Manen ve maddeten kalkınmış yeniden büyük Türki-ye”./
Sosyal adalet ve refah artışı sağlayacak modelimiz “ADİL DÜZEN” dir Adil Düzen tam, kamil ve mükemmel bir düzendir. Bizim ekonomik modelimiz “Adil Düzen”in “Adil Ekonomik Düzendir. Faizci kapitalist düzen, içindeki 5 mik-ropta milleti ezmekte, sömürmekte ve ekonomiyi tahrip etmek-tedir. Bu mikroplar faiz, haksız vergi, darphane, kambiyo, hali-hazır bankacılık düzeni mikroplarıdır. Bu mikropların her biri ayrı ayrı milyonlarca işçi, köylü, memur, esnaf, dar gelirliyi ez-mekte, bunları sömürüp fakirleştirmekte.
Adil Ekonomik Düzen Modeli
Buna mukabil çok ufak bir işbirlikçi mutlu azınlığı daha da zengin etmektedir. Bunun sonucu olarak milyonlar pahalılık, enflasyon, işsizlik, açlık, geçim sıkıntısı, sefalet ve geri kalmışlık yüzünden ızdırap çekmekte ve ülkenin gelir dağılımı her geçen gün korkunç birşekilde bozulmakta ve ülke süratle sos-yal patlamalara doğru sürüklenmektedir. Ayrıca bu düzen fa-kirleri muhtaç duruma düşürülmelerinden dolayı zenginleri ise haksız büyük faiz gelirlerinden dolayı “ahlak çöküşü”ne itmek-tedir.
Adil Ekonomik Düzen`de bütün faizler kaldırılmıştır, faiz yoktur. Adil Ekonomik Düzen`de halihazır bütün vergi ve fon kanunlarının hepsi lağvedilmiştir. Adil Düzen`de devlet ge-lirini ancak ve sadece üretime yaptığı katkı karşılığında kendi hakkı olarak ve hakkı ne kadarsa o kadar alır ve devletin geliri böylece temin edilmiş olur. Adil Düzen`de darphanede karşı-lıksız para basarak milletin hakkını yemek yoktur. Adil Düzen`de emirle paranın değerini değiştirmek suretiyle mille-tin hakkını yemek yoktur. Adil Düzen`de, bugünkü bankacılık sisteminin yaptığı gibi “fakirin hakkını alıp zengine vermek düzeni” yoktur. Batık krediler,kredi dağıtımındaki haksızlıklar ve yüksek kredi faizleriyle milyonların ezilmesi, gelir dağılı-mının bozulması, ekonomik tahribi yoktur. Diğer bir ifadeyle Adil Düzen`de halihazır faizci kapitalist nizamın ve bugünkü “ekonomik köle düzeni”nin 5 mikrobunun hiçbirisine yer veril-memiştir.
İslâm Ortak Pazarını Kuracağız
Bugünkü düzen hakkı 100 olanın elinden yukarıda be-lirttiğimiz 5 mikropla 92`sini haksız olarak alıyor, hak sahibine sadece 8`ini veriyor. Adil Düzen, bu haksızlığı kaldıracağı için herkes kazığının 12 misli kazanma imkân ve fırsatını bula-cak. Bugünkü düzende satın aldığımız malların fiyatının üçte birini birikmiş faizler, üçte birini haksız vergiler teşkil etmekte-dir. Bunlar kalkınca bütün malların fiyatı takriben bugünkünün üçte birine inecektir. Dolayısıyla aynı işletme sermayesiyle bu-günkünün üç misli fazla üretim yap3ılacaktır ve aynı işletme ser-mayesiyle bugünkünün 3 misli fazla insan gücü istihdam oluna-caktır. Böylece bu aziz milletin çalışkan kabiliyetli evlatları kahvehanelerde işsiz çürütülmekten kurtulacaklardır.
Adil Düzen`de maliyetler içerisinde hiçbir faiz ve vergi bulunmadığı için bütün dünyada en ucuz üretim bizde olacak, böylece herkes ihtiyacını bizden karşılamak isteyecek ve bu yüzden hakiki ihracat patlaması olacaktır. Refah Partisi aynı zama Müslüman Ülkelerle Ortak Pazar kuracağı için 1.5 milyarlık İslâm Âlemi ihtiyaçlarını öncelikle Türkiye`den karşı-layacaklardır. Adil Düzen`de her bölgede kurulacak fabrikalar ve yatırımların projeleri devlet tarafından tanzim ettirilip tam bir teşvike tabi tutulacağı için sanayide, tarımda, turizm ve hiz-metlerde büyük bir patlama meydana gelecektir.
Ekonomik Kalkınma Hızlanacak
Ayrıca Adil Düzen`de ekonomik hayatta her türlü teşvik ve kolaylık mevcut olacağı için adeta makina yağlanacak ve ekonomik kalkınma görülmemiş bir hızla gelişecektir. Milli Görüş`ün büyük ağır sanayi hamlesi 1976-1977 yularında ya-pılmıştır. Bu hamle bilindiği gibi 200 adet milyarlık büyük te-sisin kurulmasını hedef almış, Türkiye`nin demir – çelik, uçak, tank, savunma sanayii ve fabrika kuran fabrikalar bakımdan bir ağır sanayi ülkesi olması için çok mühim ve büyük bir hamle olarak plânlanmıştır. 2 yılda bu tesislerin 70 tanesi ta-mamlı ve 200 tanesinin kuruluşu hızla yürütüldü. Eğer bu 7 yıllık plâna çeşitli hilelerle dış güçler tarafından mani olunmasaydı Türkiye, bugün bambaşka bir ülke olacaktı.
Ve ayrıca Milli Görüş antidemokratik yollardan hile ite iktidardan uzaklaştırılmasaydı ikinci 7 yıllık ağır sanayi ham-lesi de şimdi tamamlanmış olacak ve 2000 yılına kadar üçüncü 7 yıllık ağır sanayi hamlesinin de yapılması imkân dahiline girmiş olacaktı. Bu 3 Plân dönemi ile Türkiye takriben 25 yılda Almanya ve Japonya gibi sanayi devrimini yapmış ileri bir ülke durumuna kavuşacaktı.
Yıllık Enflasyon Oranı Yüzde Sıfır
Önümüzdeki seçimde Refah Partisi`nin en büyük parti olarak seçimi kazanması ve 2000 yılına kadar iktidarda kalma-sı gerçekleşirse, 2000 yılında Türkiye`nin sayısal bakımdan ne kadar büyük hedeflere ulaşacağını basit, klasik hesaplarla ölç-mek mümkün değildir. Muhtemel gelişmeyi ancak bir patlama olarak tarif etmek mümkündür. “Millî Görüş hakiki manasiyle iş başına gelir ve ” Adil Düzen” kurulur ve tatbik edilmeye başlanırsa hiç şüphesiz Türkiye görülmemiş bir kalkınmayı başarır ve batı taklitçisi faizci kapitalist zihniyet ve sistemlerin dar kalıplan ve ölçüleriyle ulaşılamayacak en ileri en büyük he-deflere ulaşır. Tek kelimeyle Türkiye daha o yıllarda bütün Müslüman ülkelerle beraber yeryüzünün yeni kutbu, yeni gücü ve yeni ümidi dur. Enflasyonla “Adil Ekonomik Düzen” vası-tasıyla mücadele edeceğiz. Enflasyon faizci kapitalist sistemin tabiî bir sonucudur. Batıda bunu sunî olarak azaltmak için baş-vurulan çare büyük kitlelerin daha da çok ezilmesi metotlarıdır. Yani bir zehirin diğer zehirle`tedavi edilmesi yoluna başvurul-maktadır. Ekonomik Adil Düzen`de enflasyon yoktur. Ekono-mik Adil Düzen`e geçildiğinde enflasyon yüzde sıfır olur.
Türkiye`de “Millî Görüşü” temsil eden “Refah Partisi”nden başka diğer partilerden hiçbirisi hangi memleket mese-lesini nasıl çözecekleri hakkında bir çözüm onaya koymamak-tadırlar. Hepsi batının çeşit çeşit “Taklitçisi” durumundadırlar, birbirlerinin yaptıklarını tenkit ediyorlar. Fakat ortaya çözüm koymuyorlar. Çözüm diye söyledikleri sadece basit bazı “pan-suman tedbirleri”nden ibaret kalıyor. Ve iddiaları “Ben ondan daha az acıtacağım, daha az zarar vereceğim”den ileri gitmiyor. Ban ülkelerinde basın ve efkarı umumiye partileri zorluyor on-lardan çözüm istiyor. Bizde ise bu görev yeterince yerine geti-rilmediği için demokratik yarış ilmî esaslara ve getirilecek çö-zümlere dayanılarak yapılmamakta ortalığı sadece bir “kör doğuşu” ve polemikler kaplamaktadır.
Türkiye`nin Önde Gelen Meseleleri
Türkiyemizin önünde bulunan önemli meseleleri şunlar-dır: /”Taklitçilik” zihniyetinin yerine “Mili Görüş”ün yerleşti-rilmesi. / “Manevi ve Maddi Tahribat”ın durdurulması “Manevi ve Maddi Kalkınma”nın sağlanması. / “Modern Müstemlekeci-lik” tatbikatına son verilmesi. Halihazır “Köle Düzeni”nin ve-rine “Adil Ekonomik Düzen”in kurulması. / “Tabu”ların ve “İnanç ve Fikir Hürriyeti” önüne konan engellerin kaldırılması halihazır “aldatma” rejimi yerine “Adil Devlet Düzeni”hin kurulması. / “Kuvveti Üstün Tutan” “AT”a uşak bir vilayet olma hedefi yerine “Müslüman Ülkelerle İşbirliği hedefinin yani “Hakkı üstün tutan” “Adil Düzen”e dayalı topluluğun ve böylece “Lider Ülke” hedefinin gerçekleştirilmesi.
Milli Görüş Taklitçiliğe Çaredir
Asırlar boyu süren tarihimizde olduğu gibi yakın bir ge-lecekte de milletler arasındaki en şerefli mevkiye ulaşabilmesi herşeyden önce taklitçilik hastalığından kurtulup “Milli Görüş”e dönmekle mümkündür.
Milletimiz Milli Görüş`e sahip olduğu müddetçe yeryü-zünde hakkı ve adaleti hakim kılmış en parlak medeniyeti kur-muş ve bütün insanlığa sayısız büyük hizmetler yapmıştır. Dış güçler milletimizi tahrip için cephelerde savaşlar yapmışlar, haçlı ordularıyla gelmişler, sayısız seferler yapmışlar fakat her defasında mağlup olmuşlar ve hedeflerine ulaşamamışlar. Bunun üzerine çareyi milletimizi Milli Görüş`ten uzaklaştır-makta aramışlar ve bulmuşlardır. Dış güçler tarafından bilhassa son iki asırda her türlü çareye başvurularak içimize taklitçilik hastalığı aşılı. Taklitçi bir milletin ilim adan orjinal kitap yazamaz, telif eser meydana getiremez sadece tercümelele oyalanır. Taklitçi bir millet ileri bir teknoloji ve sanayiye sahip olamaz, montajla, gazoz fabrikasıyla ve müstemleke tipi yatırımlarla vaktini geçirir, böylece geri kalır, ikinci safha sömürülme safhasıdır. Geri kalan bir milletin, ekonomik yönden sömürülmesi kültür bakımından da yabancı kültürlerin istilası-na uğraması çok tabiidir. Üçüncü safha bağımsızlığı kaybetme safhasıdır. Dördüncü safha ise özbenliğini kaybetme yani yok olma safhasıdır
Türkiye`de bizim iktidara gelmemiz en büyük devrimdir. Bunu sadece biz söylüyor değiliz. Türkiye uzmanı bütün batılı-lar da aynı inanıştadırlar. Meselâ uzun yıllar Almanya`da parlamento başkanlığı ve Schleswing-Hollstein eyaleti Başbakan-lığı yapmış bulunan Voh Hassel bir makalesinde Türkiye`de Refah Partisi`nin iktidara gelmesi demek “Yeni bir Türkiye`nin değil yeni bir Dünya`nın kurulması demektir.” diyor.
Türkiye Yedi Koldan Tahrip Ediliyor
Türkiye halen yedi koldan tahrip edilmektedir. Başta TRT yayınlan olmak üzere her türlü imkan ve vasıtayla büyük bir “Ahlâk ve maneviyat tahribatı” yapılmaktadır “İnanç ve fikir hürriyeti” tatbikatta her türlü vasıta ve imkanla engellen-mekte böylece gelişmeye mani olunmaktadır. IMF reçeteleriyle bütün millet fakirleştirilmekte, acımasız bir şekilde “Köle Düzeni”nin tatbiki suretiyle ülke ve millet geri bırakılmakta-dır. Millet ve ülke ağır iç ve dış borçlara ve bunların büyük fa-izlerine esir edilmekte, dış politikada “uydu” olunmakta ve milli menfaatler korunamamaktadır. Hakiki kalkınma yerine “Müstemleke tipi kalkınma” ile millet oyalanıyor. Tarım tahrip ediliyor, Türkiye dışa bağımlı hale getiriliyor. Ağır Sanayi hamlesi tahrip edildi, fabrikalar yabancılara satıldı. Alman borçlar ve toplanan vergiler yabancılar için yapılan beş yıldızlı otellere harcanıyor. Ağır sanayi hamlesi içerisinde programla-dığımız hakiki imalatçı “Milli Harp Sanayinin tahribi, yerine büyük cirolu sahaları yabancılara parselleyen, demode silah ve vasıtaların montajıyla Türkiye`yi oyalayan ve geri bırakan tah-ribat Ne pahasına olursa olsun AT’a vilayet olacağız zihniyeti-yle daha şimdiden millî menfaatler aleyhine adımların atılma-sı, bağımsızlığın terki için hazırlıklar yapılması, Milli Görüşle ilgili her türlü temel inanış ve zihniyetin yerine koyu bir taklit-çiliğin aşılanması ve bunun millete kabul ettirilebilmesi için yoğun propaga ve tahribatın yapılması.
Bütün bu tahribatı RP durduracak, maddî ve manevî kalkınmayı sağlayacaktır.
İnsanlık üç asırdan beri “Hakla” değil “Kuvveti Üstün Tutan” batı medeniyetinin zulmü altında inlemektedir. Bu me-deniyet iki koldan insanları ezmekte ve zulmetmektedir. Bunlardan biri “komünizm” diğeri de “kapitalizm “dir Komünizm ile kapitalizm iki ikiz kardeştir. Çünkü bunların ikisi de aynı “kuvveti üstün tutan zihniyet”e dayanmaktadır.
Biz Farklı Partiyiz
Bunun için ikisi de “ezen, ezilen” düzenidirler. Araların-daki tek fark komünizmde ezen güç “siyasi güç”tür Kapitalizm-de ise ezen güç “sermeye gücü”dür. Komünizm insanlığa 70 yıl zulmettikten sonra yıkılmıştır. Kapitalizm ise zulmüne devam etmektedir. Bu durum kapitalizmin insanlara saadet getirmesi yüzünden değildir. Tam tersine kapitalizm sadece emperyaliz-min ve siyonizmin bütün insanlığı sömürmek için kullığı bir araç olduğundan, adeta bir bardaktaki meşrubatı emmek için kullanılan kamış gibi, emperyalizmin ve siyonizmin bir aleti olmasından dolayı koruması ve desteği ile sunî olarak yaşatılmaktadır. Yoksa o da çökmeye ve yok olmaya mahkum-dur.
Refah Partisi dışındaki partilerin hepsi temelde faizci ka-pitalist düzenin bir taklitçisi olmaktan ibarettir. Biz liberaliz, sağcıyız diyenler bu modeli en koyu, acımasız faizle ve diğer sömürü araçlarıyla yürütmek isteyenlerdir. Biz solcuyuz, sosyal demokratız diyenler de aynı modeli sözde bazı “pansuman ted-birleriyle yürütmek isteyenlerdir. Bunun için hepsi birbirinin aynıdır ve bunların hiçbiri Türkiye”yi geliştiremezler. Bu çalış-kan milletin bu zengin ülkede halen çekmekte olduğu ızdırabın sorumlusudurlar.
Adil Ekonomik Düzen Konferansları
Yıllardan beri Türkiye`nin heryerinde “Adil Ekonomik Düzen” konferansları veriyoruz. Bu konferanslarımızda adil ekonomik düzenin nasıl bir düzen olduğu, nasıl islediği, bütün insanlarımıza nasıl refah getireceğini ve ülkenin nasıl hızla kalkındırılacağını bütün teferruatıyla anlatıyoruz. Bu konfe-ransların video kasetleri var, arzu eden herkes bu kasetlerden edinebilir ve bu konferansları aynen dinleyebilir. Faizler kalk-tığı zaman kredi nasıl bulunacak, faydalı iş yapacak insanın parayı nereden nasıl bulacağı, devletin gelirinin bütün haksız vergi kanunları kaldırıldığı halde, çalışanları ezmeden bugün-künün kat kat fazlasıyla devletin kendi hakkı olarak nasıl temin edileceği, adil bankacılık düzeninin nasıl yürüyeceği, serbest piyasa mekanizmasıyla arz ve talep kaidelerine uygun olarak fiyatların hakkani bir şekilde yurdun her yerinde ve her-kese eşit olarak nasıl teşekkül edeceği bütün bu konular adil düzen konferanslarımızla açıklanmıştır.
Almanya ve Japonya 30 yılda sanayileşme devrimlerini yapmışlardır, ficisi de 1870,1900 yıllan arasında yaptıkları atı-lımlarla 30 yılda geri kalmış bir ülke olmaktan çıkmış ileri bir sanayi ülkesi haline dönüşmüşlerdir. Bu sebeple dış güçler Refah Partisi`nin hamlelerinin hızla geliştiğini görünce her türlü çareye başvurarak her ne pahasına olursa olsun bunu ön-leme yoluna gittiler. Bugün Türkiye “modem müstemlekeci-liğin, IMF reçetelerinin ve taklitçi zihniyetin bir harebesi hali-ne getirilmiştir. Nitekim 1950 yılında Demokratik Parti  işbaşına gelip bazı kalkınma hareketlerini` başlattığı zaman dış güçler telaşa düşmüşler ve Amerika`da bazı uzmanlara Türkiye olsa olsa 10 senede ne kadar gelişebilir diye tahminler yaptır-mışlar ve kitaplar yazdırmışlar. Bu kitaplar ve tahminler bugün incelendiği zaman görülmektedir ki; enerji üretiminde durumla-rı şudur, ulaşımda, iletişimde, tarımda durumları şudur, imkan-ları, potansiyelleri budur. 10 yılda ilerleseler ilerleseler ancak gelecekleri nokta şu olabilir diye yapılan hesapların hiçbirisi tutmamış Türkiye o dönemdeki bütün menfi şartlara rağmen bu hesapların çok üzerinde bir gelişme göstermiştir, iktidara geldi-ğinde Refah Partisi`nin yürüteceği kalkınma hamlesi DP’nin kalkınmasının kat be kat üstünde olacak, adeta devrim niteliği taşıyacaktır.
(Türkiye, 25 Temmuz 1991, Hasan Mesut Hazar`ın Röportajından)

 

 

 

Türkiye Gazetesinin RP Lideri Erbakan’a sorduğu:
“Size göre 2000’lere uzanan bir perspektiften Türk Demok-rasisinin gelişmesi nasıl olacak? Bu konuda neler yapacaksı-nız? Nasıl bir anayasa, nasıl bir siyasi partiler ve seçim kanunu, nasıl bir siyasî yapı ile demokrasimizin ve ülkemizin ileriye gitmesi mümkündür? Türk Silahlı Kuvvetleri`nin mo-dernizasyonu ve reorganizasyonu hakkında ne düşünüyorsunuz? 2000 yılına kadar iktidarda olsanız, ordu-siyasî iktidar ilişkilerini nasıl düzenleyeceksiniz? Savunma sanayii ve büt-çeden askerî harcamalara ayrılacak pay konusunda nasıl bir program uygulayacaksınız? Türk çocukları ve gençliğinin ye-tişmesi için neler yapmayı düşünüyorsunuz? 2000`lerde nasıl bir Türk gençliği görmek istiyorsunuz ve bunu gerçekleştir-mek yönünde nasıl bir program uygulayacaksınız?..” soruları-na verdiği cevapları sizlere sunuyoruz.
Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN:
“Tam Bağımsızlığı Sağlayacak, Ülkenin Kaderinde Dış Telefonların Etkili Olmasını Önleyeceğiz”
2000’lere uzanan bir perspektiften Türk demokrasisinin gelişmesi her şeyden önce önümüzdeki seçimi Refah Parti-si`nin kazanıp kazanmamasına bağlıdır. Türkiye bati taklitçisi zihniyetler elinde kaldığı sürece bugünkü “aldatmaca rejimi” değişmez. Çünkü emperyalizm ve Siyonizm Türkiye için “Mo-dern müstemlekecilik” yoluyla bir “Köle Düzeni” yürütmekte ve bütün milletimizi bu yolla sömürerek İsrail`e yumuşak lokma olmamızı istemektedir. Bu köle düzeninin devam ettirilebilmesi ancak baskı ve aldatmaca rejimi ile mümkündür. Bu yüzden bu ekonomik düzenin yürümesi bu siyasî rejimi gerek-tirmektedir. Halihazır Anayasa`nın temel ilkesi “Bağımsızlık”tir. Halbuki batı taklitçisi partiler Ortak Pazar`a girerek bağımsızlığımızı ortadan kaldırmak istiyorlar. Kanunları Strasburg`daki AT meclisi yapacak icra kararlarını Brüksel`deki AT Bakanlar Kurulu alacak diyorlar. Böylece Anayasanın en temel ilkesini tamamen ortadan kaldırmayı hedef almışlardır. Esasen Türkiye`yi bir uydu ülke olarak yönetmektedirler, me-murun kat sayısını, tarım ürünlerinin taban fiyatlarını bile IMF heyetlerine tesbit ettirmektedirler. Anayasanın diğer bir temel ilkesi “Hakimiyetin millete ait olduğunu söylemektedir. Halbuki taklitçi zihniyetlerin kurduğu bugünkü düzende halen ülke, gerçekte millet tamamen devre dışı bırakılarak dış güçle-rin arzularına göre yönetilmekledir. Bu yönetimde TBMM ve hatta hükümet de tamamen devre dışı tutulmaktadır. Ülke-nin kaderini etkileyecek temel kararlara asil telefonlar etkili olmaktadır. Anayasa`da demokrasi prensibi yer almaktadır. Halbuki tatbikatta güdümlü demokrasi yürütülmektedir. Ana-yasa`da “laiklik” prensibi yer almaktadır. Halbuki taklitçiler bu prensibin yerine, laikliği “Din düşmanlığı” ve “Müslümanla-ra zulüm hakkı” olarak yürüterek böylece tam laikliğe aykırı bir baskı rejimi uygulanmaktadır.
Adil Devlet Düzenini Kuracağız
Bu “aidatım rejimi”nin yürütülebilmesi için gerek siyasî partiler kanununda ve gerekse seçim kanununu, TRT, demekler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunlarında da her türlü insan haklarına aykırı antidemokratik maddelere yer ve-rilmiştir. Taklitçilerin tatbikatı ortadadır. Yıllardan beri ülke milletin yüzde 80`den fazlasının istemediği bir azınlık tarafından yönetilmekte, TRT’de 2 yıldan beri yapılan seçimlerde mil-letin oylarının yüzde 25`ini alan Refah Partisinden tek keli-meyle dahi bahsedilmemektedir. Elbette bu rejimin adı sadece “aldatma rejimidir”, “hile rejimi”dir. Refah Partisi olarak biz bütün bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için “Adil Siyasi Düzen”i, “Adil Devlet Düzeni”ni kuracağız. Bunun için dışar-dan etkilenmiş hazır elbiseleri bir kenara atıp milletin bilerek, inanarak, severek kendi anayasasını kendi inanç, örf ve adetle-rine uygun Anayasasını kendisinin yapması ve seçmesine zemin hazırlayacağız. Bu maksatla; / Anayasanın geçerli bir “içtimai mukavele” yani “toplumsal barış ve uzlaşma anlaşması” olması sağlanacaktır. / İkinci temel esas inanç ve fikir hürriyetlerinin önündeki her türlü engelin ortadan kaldırılması-dır. / Anayasanın “Temel İnsan Haklarına” ve “Milletin inanç, adet ve örflerine” uygun olması. / Anayasanın bir takım şekil maddeleriyle milleti aldatıp neticede bir “Zulüm Nizamı” kurulmasına yaramayıp tam tersine ihtiva edeceği temel esas-larla neticede “Adil Bir Devlet Düzeni”nin ve bir “Saadet Nizamının kurulmasını gerçekleştirecek şekilde olması gerekli-dir. Hiç unutmamak lazım gelir ki demokrasi bir vasıtadır. Gaye değildir. Gaye “Saadet Nizamı”nın kurulmasıdır. Yoksa siz demokrasi adı altında; o onu seçer bu bunu seçer der-seniz ama bu seçimlerden sonra kurulan ve yürüyen nizam neti-ce itibariyle bir “zulüm nizamı” olursa o seçmenlerin ve şekil-lerin bir kıymeti kalmaz. / Milletin ne arzu ettiğinin ortaya konması için natifler millete sunulmalı ve bu natifler millete eşit şartlar altında ve yeterince tanıtılmalıdır. Yoksa bir tek anayasa yaparak ve “Ya bunu kabul edersiniz veya askeri rejim devam eder” ve “aleyhinde konuşmak yasaktır sadece lehinde konuşulacaktır” diyerek yapılan oylamalarla milletin arzusunu tesbit etmek mümkün değildir. İşte bu esaslara riayet ederek “Adil Düzen”i kuracağız. Adil düzende Ana-yasa herkese insan hakkı tanıyacaktır. Her türlü inanış sahibi-nin kendi inanışına göre yaşamasına müsaade eden bir barış ve uzlaşma anlaşması mahiyetinde olacaktır. Anayasa hem insan haklarını koruyacak hem de devletin zulüm yapmasını önleye-cek şekilde siyasî gücün sınırlarını ve hangi adil esaslara riayet edeceğini belirtecek, kuvveti değil hakkı üstün tutan bir anaya-sa olacak ve netice olarak bu anayasa bir Saadet Nizamı`nın kurulmasını teminat altına alacak esasları ihtiva edecektir. Siyasî partiler aynı zama üyeleri arasında bir yardımlaşma topluluğu olacaklardır. Parlamento ve temel düzenlerin meclis-leri partilerin aldıkları oylara göre düz ayna metoduyla teşek-kül edecek ve milletin temsilcileri bu konuda ehliyetli kimse-lerden seçilmiş olacaklardır.
“Millet-Ordu”nun Kurulması
Türk Silahlı Kuvvetleri`nin modernizasyonu ve reorganizasyonu aşağıdaki temel prensipler doğrultusunda yapılmalı-dır. / Ordu silah altında tutulan ateş kabiliyeti yüksek mevcudu gerekli en az dereceye indirilmiş ihtisas sahibi elemanlar ve profesyonel kadrolardan müteşekkil bir kısımla bütün vatan sathına yayılmış eli silah tutan ve gerektiğinde savaşa ait her türlü hizmeti yapabilecek inançlı vataşlardan meydana gelen bir millet-ordu haline dönüştürülecektir. / Silah altında olan ve olmayan millet-ordunun en belirgin hususiyeti asırlar boyu her zaman olduğu gibi manevî ve maddî eğitim derecesi-nin en üst düzeyde tutulması olacaktır. Manevî eğitimde şehidi şehit yapan, gaziyi gazi yapan mananın bilinmesine en büyük önem atfedilecektir. / Ordunun en gelişmiş harp silah ve vası-talarına sahip olması ve bu bakımdan da en üstün ordu olması temin edilecektir. Bunun için en modem harp silah ve vasıtalarının bütün tarihimiz boyunca olduğu gibi yurdumuzda üretil-mesi esas alınacaktır. / Ordunun gayesi ve görevi yurdu her türlü dış saldırı ve tehdite karşı korumak ve savunmak, yurttaki “Hakkı Üstün Tutan” “Adil Düzen”i yıkıp yerine “Sömürü ve Zulüm Nizamı” kurmak isteyen dış güçlere fırsat verme-mek olacaktır. / Bunun için aynı gayeyi benimsemiş kardeş müslüman ülkelerle “Savunma İşbirliği Teşkilatı” yani müslüman ülkelerin kendi NATO teşkilatını kurmalarına öncülük ya-pılacaktır. / Yukarıdaki amacı güden ordu, milleti ve devleti temsil eden siyasî otoritenin emrinde olacaktır. Bunu içtenlikle seve-rek yapacak şekilde bütün ülkedeki eğitim buna göre yönlendi-rilecektir. / En çok önem verilecek hususlardan birisi de ordu istihbaratının ve millî istihbaratın tamamen millî bir istihbarat olması hususudur. Her ne suretle olursa olsun bu istihbaratların işbirliği yapıyoruz adı altında CIA ve MOSSAD gibi zulüm düzenine hizmeti esas alan emperyalist ve Siyonist maksatlar için kurulmuş olan istihbarat teşkilatlarının art maksatlı etkileri-ne maruz kalmamaları en fazla dikkat edilecek husus olacaktır. Adil düzen kurulduğu zaman devletin, geliri bugünküyle kıyas-lanamayacak şekilde hızla artacaktır. Modem harp silah ve va-sıtalarının en ileri teknoloji ile yurdumuzda yapılması hamlesi, ülkeye sınırlı bir gelecekte ekonomik bakımından yük olmaya-cak bilakis başta kardeş müslüman ülkelerin ihtiyacının önemli bir kısmının Türkiye`den karşılanması gerçekleşeceği için bu hamle gerçekte Türkiye`ye bir malî kaynak ve güç sağlayacaktır.
Gençliği Taklitçilikten Kurtaracağız
Çocukların ve gençliğin yetiştirilmesi ülkenin en önemli konularından birisidir. Bunun için; / Yeni nesiller batı taklitçi-liği zihniyetinden ve ırkçılıktan kurtarılmış olarak yetiştirilme-li. / Çocuklann ve gençlerin bu zihniyette manevî ve maddî bakımdan gelişmiş kabiliyetli ve sıhhatli gençler olarak yetiştirilebilmesi için bütün düzenin bunu temin eden, bunu hazırla-yan ve buna hizmet eden bir düzen olmasında zaruret vardır. Bu hususta aile içinde ana babaya, toplum içinde de bütün devlete bu meya bilhassa devletin “Manevî ve Ahlâkî Düzen” i ve “İlmî Düzen”ine çok önemli görevler düşmekte-dir. / Çocukların ve gençlerin manevî ve maddî bakımdan ge-lişmiş şuurlu gençler olarak yetişebilmesi için devlet yeniden reorganize edilip “Adil Devlet Düzeni” kurulurken “Manevî ve Ahlakî Düzeninin ve “İlmi Düzen”inin bütün müessesele-riyle yurdun her yanında kurulması ve çalışmasına büyük önem verilecektir. Çocuklarımızı ve gençlerimizi; / Spor, Sağ-lık ve çevre bilinci, Hakkı üstün tutmak, / Cihad gayreti, mü-cahitlik ruh ve şuuruna sahip olmak, / Materyalist değil mane-viyatçı olmak, / Kötü ahlaklardan arınmış güzel ahlak sahibi olmak, / Manevî bilgilerle mücehhez nefis terbiyesi görmüş genç olmak, / İç huzuruna sahip olmak, / Herkese iyilik yap-mayı, cemiyet için faydalı olmayı gaye edinmiş olmak, / Mes-leki öğrenim ve eğitim bakımından en güzel şekilde yetişmiş olmak, gibi özelliklere sahip gençler olarak yetiştirmek hedefi-mizdir. “Adil Manevî ve Ahlakî Düzen”, “Adil Devlet Düzeni”nin aktif, hayati önemi haiz, canlı bir bölümüdür. Şu gerçek her zaman gözönünde bulunmalıdır: Din ve manevî gelişme insanlar için tabii bir ihtiyaçtır ve zaruridir. Bunu yok etmek hem mümkün değildir hem de topluma en büyük zararı ver-mektir. Asıl olan, toplumda genel “Adil Düzen” içerisinde “Manevî ve Ahlakî Düzeni” geliştirmek ve bunun bütün top-luma en hayırlı hizmetleri yapmasını sağlamaktır.
Tek çare “Milli Görüş”ü temsil eden “Refah Partisi”nin işbaşına gelmesi ve inançlı kadroların yapacakları ham-lelerle biran evvel “ADİL DÜZEN’in kurulmasıdır.
(Türkiye 16-17 Temmuz 1991, Hasan Mesut Hazar`ın Röportajından)

 



 

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi