Anasayfa » TURKIYE' NIN TEMEL MESELELERİ —Türkiye`nin Dış Politika Öncelikleri Üzerine

TURKIYE' NIN TEMEL MESELELERİ —Türkiye`nin Dış Politika Öncelikleri Üzerine

Yazar: yonetici
0 Yorum 191 Görüntüleyen



 

Türkiye`nin Dış Politika Öncelikleri Üzerine

Prof .Dr. NECMETTİN ERBAKAN`la
Türkiye`nin Dış Politika Öncelikleri Üzerine

“MNP, MSP ve RP Dönemlerinde Türkiye`nin Dış Politikasına, “Şahsiyetli Dış Politika” Dü-şüncemizle Bir Kimlik Kazırmaya Çalıştık.”
CEYLAN : Sayın Hocam Türk Dış politikası denilin-ce siyasî tarihimiz içerisinde şüphesiz önemli bir yere sa-hipsiniz. Çünkü 1923 yılından itibaren cumhuriyet tarihi içerisinde ilk kez bir bakan gensoru ile düşürülmüş ve bu bakan da dışişleri bakanı olmuştu.
“Milli ve Manevi Değerler”e bağlılığı olmayan dış politika stratejisinden dolayı 12 Eylül öncesi TBMM`de tenkid ettiğiniz zamanın Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen`in sizin ve partinizin verdiği gensoru ile düşürülmesi Türkiye`nin Dış politikasında unutulmayan bir olay olmuş-tu.
&9644; Neden gensoru vermiştiniz ve Türkiyenin Dış Politi-kası için hedefledikleriniz nelerdi?
ERBAKAN: Tabii bizi sorunuzla birlikte o günlere götürmüş oldunuz. Hatırlarsınız, 12 Eylülden önce İsrail devleti Ortadoğu`daki huzursuzluktan arttırmış, bugün bilinen tecavüz ve zulümlerini daha o yıllarda uygulamaya koymuş ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi Müslümanlar için kutsal belde olan Kudüs-ü Şerifi de başkent olarak ilan etmişti. Bu ilan, Nisan 1980 tarihinde oldu. Kutsal Kudüs artık yahudi İsrail devleti-nin başkenti ilan edilmişti. Olaya İslam ülkeleri büyük tepki gösterdiler. Hatta Batı devletlerinden de İsrail`in bu haddi aşan hareketini kınayanlar olmuştu. Öyle ki BM`de İsrail`in bu hare-keti 169 üyenin üçte iki çoğunluğuyla, yani kahir bir ekseriyet-le şiddetle kını ve reddedildi.
Bin yıl Kudüs`ün koruyuculuğunu ve kurtarıcılığını yap-mış olan bizim milletimiz de bu tecavüz karşısında hareketsiz kalamazdı. Nitekim o aylarda yurdun dört bir tarafında İsrail`i tel`in ve Kudüs`ü kurtarma mitingleri yapıldı. Halkın o kadar coşkuyla katıldığı, bu mitinglere rağmen hükümetimiz, bırakın İsrail`i kınamayı, İsrail`le ilişkileri artırmak için elinden geleni yapıyordu. İkili ilişkilerin artması için gizli ve açık görüşmeler yapılıyordu.
Dışişleri Bakanını Düşürdük
İşte buna tahammül edemezdik. Bir gensoru hazırladık ve Meclise verdik. Gensoru Meclistekilerin çoğunluğuyla kabul edildiği için Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde de ilk kez bir Bakan ve bir Dışişleri Bakanı düşürülmüş oluyordu. Sırf bir bakanın ve ürettiği politikasının; -eğer bu dış politika olur-sa bizim için çok çok önemlidir,- düşürülmesi çok önemli gö-rüldüğü için, zamanın gazetelerinde hareketimize dikkat çe-kilmişti. Gazeteler ortaklaşa şunu söylüyordu: “Düşürülen Hayrettin Erkmen değil, Türk dış politikacıdır; 1923 yılından buyana gelen “geleneksel hariciye anlayışıdır.”
&9644; Tabii bu söyledikleriniz olayın dışarıdan görünüşü-dür. Sizce ve partinizce Hayrettin Erkmen`le birlikte “Türk dış politikasını” düşürten asıl sebepler nelerdi?
Elbette böyle önemli bir olayın bizce çok mühim sebep-leri vardı. Sebep, inanç ve temel görüş meselesidir. Şöyle ki, her zaman ifade etmekteyiz: Bu millet bin yıldır “milli görüş`le dünyaya hakkı, adaletçi dağıtmış ve dünyaya hakim olmuştur. Ve bu millet bin yıldır “ilay-ı kelmetullah” “Allah`ın şanını yücelme” uğruna yeryüzünde “batıl”n karşı hep mücadele etmiş ve her seferinde de Allah`ın lütfuyla galip gelebilmiştir.
Fakat ne var ki, son ikiyüz yıldır dünya siyonizmi boş durmamış ve bu milleti doğru yolundan saptırabilmek için “milli görüş”ün karşısına birtakım “taklitçi görüş`ler ortaya atabilmiştir. Bu görüşler, ister faizci kapitalist görüş, ister solcu görüş olsun, temel görüşten uzak ve taklitçi görüşler ol-duğu için hiçbir zaman insanımıza saadet getirmesi söz konu-su olmamıştır.
12 Eylül öncesi bizim dışımızda kalan bazı partiler de bu taklitçi görüşlere sahip olarak “Türk dış politakası”nı yürüttükleri için, ister istemez taklit ettikleri Batı`nın ve İsrail`in politikalarına uygun tarzda hareket etmek durumunda kalmışlar-dır. Çünkü zihniyet itibariyle Batı`yı kendilerinden üstün gör-dükleri için ona uymayı kendileri için bir vecibe sayıyorlar. Esareti böylesine baştan kabul eden zihniyetlerin, partilerin inananların hakkını koruması elbette mümkün olamazdı. Bu sebeple bu taklitçi zihniyetlerin sahipleri, yıllarca milletimizin benliğine uymayan dış politikalar ve iç politikalar ürettiler. Hep Batı lehine, ABD lehine ve dolaylı da olsa İsrail lehine politikalar üretildiği için bunlara dur demek lazım geliyordu. Biz 12 Eylül öncesi Nisan 1980^6, üretilen bu yanlış politika-ların sahiplerinden birisini, Dışişleri Bakanım işte bu mülaha-zalarla düşürdük ve meclisi “şahsiyetli dış politika”ya. davet ettik.
Şahsiyetli Dış Politikaya Davet
Tabii o gün imkanımız vardı ve Dışişleri Bakanını bu yanlış politikasından dolayı düşürebilmiştik.
Aynı yanlışlar bugün daha kuvvetli bir şekilde devam et-mektedir. İnsaf sahibi bir insan bugün Türk dış politikasının 6 Kasım 1983`ten bu yana nasıl hep Batı lehine gelişmeler içeri-sinde olduğunu rahatlıkla görebilir. Batı Trakya Türkleri ile il-gili Yunanistan`ın baskılarına sessiz kalışımız,Bulgaristan`daki kardeşlerimizin isimlerinin zoraki değiştirildiği, zorla Türk ço-cuklarının vaftiz edildiği bir zama, Belgrad zirvesine katılı şımız, Davos Ruhu diye başta Ege`deki haklarımızı ve Kıb-rıs`taki haklarımızı feda etmekten kaçınmayışımız, bu “şahsi-yetsiz dış politika” uygulamalarına sadece birer örnektir.
Neden böylesine haysiyetimizi rencide edici dış politi-kalar üretiliyor derseniz, yaptıkları ve uyguladıklarının karak-terlerinin ve zihniyetlerinin gereği olduğunu söyleyebiliriz.
Bakın bir Türk Başbakanı, Atina`ya gidiyor ve Yunanis-tan Başbakanı ile görüyor. Görüşmeden birkaç gün önce o ül-kede bulunan Müslüman kardeşlerimizin camileri bombalanı-yor, molotof kokteylleri atılıyor. (Gümülcine Yeni Camii ve Tabakhane Camii. HHC.) Kardeşlerimiz mabedlerine yönelik bu saldırıyı telin ediyorlar, fakat Türk Başbakanı Atina`da bu konuyla ilgili bir tek cümle bile etmiyor.
reas Papreu açıkça “Kıbrıs`la ilgilenmemiz in-sanlığımız ve ahlaki değerlerimiz gereğidir” diyebiliyor. Hemen yanıbaşındaki Türk Başbakanı bu söze bir tek satırla olsun cevap vermiyor.
Kıbrıs`ta Türk askerleri işgalcidir deniliyor. Bizimkiler “şartlar oluştuğunda Kıbrıs`tan asker çekebiliriz,” diyerek adeta “işgalci” suçlamasını kabullenmiş oluyorlar. Bütün bun-lar niye yapılıyor, biliyor musunuz? ABD’li ağabeyleri tek üzülmesin diye. Batı menfaatlerinin korunması ve kollanması içindir. Ne yapsınlar emir büyük yerden geliyor Sen zihniye-tinle, düşüncenle görüşünle Batı`ya, ABD`ye bağlanırsan, onla-rı üzmemek için elbette elinden geleni yaparsın. Çünkü bu bir nevi ideolojik anlaşmadır.
İşte biz bu yüzden şahsiyetli dış politika derken, taklitçi görüş-leri bırakmayı, birtakım yerlere bağımlı çalışmaya son vermeyi ve tamamen millî ve manevî değerlerimizden doğan politika-ların uygulanması çağrısında bulunuyoruz.
Bugün yine Meclis`te olsaydık bu temel yanlışlardan do-layı; Ege, Bati Trakya, Bulgaristan ve Kıbrıs meselelerinde iz-lenen yanlış tavırlardan dolayı Meclise gensoru verir ve yine Dış İşleri Bakanının düşmesi için elimizden geleni yapardık.
İşte son Rauf Denktaş-Vasiliu görüşmesi öncesi Başba-kanın sarfettiği sözler Kıbrıs için tam bir cinayet olmuştur.
Bizim Kıbrıs Diye Bir Problemimiz Yoktur
&9644; Sizce Kıbrıs sorunu nasıl çözüme ulaşacaktır? İkili görüşmeler çözüme götürücü bir yol olarak gözüküyor mu?
Bizim için en başta Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur. Sorun olmayınca da, çözümü için bir gayret göstermek veya natifler aramak beyhudedir.
Bizim için gerçek olan sudun Türk askeri, Kıbrıs`taki ırkdaşlarımızı korumak ve yıllardır süren tüm zulme son vermek için 1974 yılında Ada`ya asker çıkarmış ve vataşlarımızı zulümden kurtarmıştır. Ve 1974`ten beri Yeşil Hatla çizili olan sınıra kadar KKTC dediğimiz bölgede Kıbrıs Türk`ü huzur içe-risinde yaşamaktadır. Bu bölge şimdi tam bir bağımsız Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`dir. Bu devletin bağımsızlığı ilan edilmiş ve Türkiye bunu tanımıştır. Askerlerini bulundurmakla da bu işe fiilî destek verdiğini dünyaya göstermiştir.
Şimdi kalkıp böyle bir yapıda, durup dururken ortaya Kıbrıs sorunu diye bir sorun atmak başımıza iş almak de-mektir. Orada bizim için iki devlet vardır. Ve ikisi de birbi-rinden bağımsızdır. 14 seneden beri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir vakıa olarak vardır. Bunu ister Rum tarafı, ister Yunanistan, ister Batı ve ister Amerika kabul etsin etme-sin, bizi hiç enterese etmez. Onlar kabul etmiyorlar diye mev-cut statüyü bozmak, dengeler gözeteceğiz diye tavizler vermek akıllı insanların yapacağı iş değildir. Ayrıca bu dava bizim bir manevî davamız olduğu için Kıbrıs`tan taviz verdi-riri her görüş ve her zihniyet hain”lik suçlamasına muhatap olacaktır.
Tekrar ediyorum; bizim Kıbrıs`ta hiç bir meselemiz yok-tur. Meselesi olanlar Rum tarafı, Yunan tarafı, ve Helen Hıris-tiyan âlemidir.
Şimdi ikili görüşmeler altında ne yapılmak istenmekte-dir? İki toplumlu bir ortak Federe Devlet Bu şu demektin Rumlarla Türkleri aynı çuvala doldurmak…. Tarih göstermiştir ki, bu iki unsur yan yana geldiğinde hep Rum tarafı zulmeden, tecavüz eden, katleden taraf olmuştur. Tarih yeterince bu dersi bize vermiştir.
Efendim toplumlararası görüşmelerle bu işi halledelim, Denktaş-Vasiliu görüşmeleri ile çözüme ulaşalım diyerek Cenevrelerde zirveler düzenlemek aslında bir delinin yapacağı iş değildir.
Yapılacak iş toplumlararası görüşmelerle zaten çözül-müş olan meseleye çözüm aramak değil, İslam ülkeleri ile çok sıkı işbirliğine girerek KKTC`nin bir an önce tanınmasını sağ-lamaktır . Problem budur.
Başbakan Kıbrıs Davasını Baltalamaktadır
Başbakan Özal, Pakistan dönüşü gazetecilere verdiği demeçte: “Maziyi unutmak lazım… Kavga ortamından her iki tarafın da uzak kalması gerek… Vizeler kalksın, Rum-lar Türk tarafında serbestçe doluşabilsin, bakalım ne ola-cak..” gibi Kıbrıs görüşmelerini direkt olarak etkileyebile-cek sözler sarf etmesi büyük tepkilere yol açtı. Konu Kıbrıs olduğu için soruyorum: Cenevre görüşmeleri öncesi söyle-nen bu sözler Kıbrıs`ı ne kadar etkiyecektir?
Bu sözler hangi parti olursa olsun asla sarfedilemeyecek ve Kıbrıs davamızı baltalayıcı, oradaki millî ve manevî menfa-atlerimizi ortadan kaldırıcı talihsiz sözlerdir.. Bu sözün sahibi-nin Türk Başbakanı olması talihsizliğin ötesinde şeyleri çağrış-tırmaktadır.
Hele hele vizelerin kalkması ve Rumların serbest dola-şım hakkına sahip olması bile bile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan vataşlarımızı yıllardır bildiğimiz, tanıdığımız Rumların eline atmak demektir. Cenevre görüşmele-ri başlamadan iki gün önce sarfedilen bu sözlerin açık manası, Denktaş`ı sıkıştırmak ve onu taviz vermeye yönlendirmektir. Hatta zorlamaktır.
Allah`tan ki Rauf Denktaş çok akıllı ve çok ciddi bir si-yaset adamıdır. Denktaş şimdi bir taraftan Rumlarla, Rum gö-rüşmeleriyle boğuşmakta, diğer taraftan da bizim akılsızlarla mücadele etmektedir. İnşaallah bütün bu şahsiyetsiz politikala-ra rağmen Kıbrıs`taki haklarımız korunur ve orada Federe dev-let gibi siyasî oyunlarla taviz verilmemiş olur.Kıbrıs için görüş ve temennimiz budur.
&9644; O zaman çözüm için görüşmeleri kabul etmiyoruz demek mi istiyorsunuz?
Çözüm diye bir şey yok ki Biz zaten bu problemi 1974 Barış Harekatı ile çözmüşüz ve oradaki kardeşlerimize tam 14 yıldır huzurlu bir hayat takdim etmişiz. Sonunda da biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye müstakil bir devletiz diye ci-hana ilan etmişiz. Hadise bundan ibarettir.
Bu gerçekler kabul edildikten sonra Türkiye-Yunanistan nasıl iki devlet olarak görüşüyorlarsa KKTC ve Kıbrıs Rum Devleti iki ayrı devlet olarak birbirleriyle gayet tabii görüşebi-lirler.
Avrupa Topluluğu Denilen Hıristiyanlar Kulübü
&9644; Türk dış politikasında AT ile ilişkiler de son yıllarda önemli bir yer tutuyor. Avrupa Topluluğu`na üyeliği nasıl karşılıyorsunuz?
Avrupa Topluluğu, bilindiği gibi 12 tane Hıristiyan ül-kenin birleşerek bir ortak Hıristiyan devletini kurma teşebbü-südür. Otuz yıldan beri kademe kademe bu noktaya doğru yü-rümektedirler. Eskiden Avrupa Ekonomik Topluluğu diyorlardı. Adamlar kendi içlerinde tartıştılar, “ne alakası var, biz bir kültürel ve siyasi topluluğuz” diye. Sonunda kırma-ca olan görüntüdeki “ekonomik” kavramını da çıkararak siyasi ve kültürel manada Hıristiyan devletler topluluğu adına Avru-pa Topluluğu, “AT” demeyi daha uygun buldular.
Göreceksiniz, 3-5 sene sonra hedefledikleri devletin bir yansıması olarak tek bir para, tek bir ordu, tek bir meclis, tek bir hükümet, tek bir pasaport ve tek bir devlet olarak karşımıza çıkacaklardır.
12 tane hristiyan ülke bir araya gelip, kendi işlerinde haklı da olsalar, ortak bir devlet kurmak isteseler bizi ne ilgilendirir? Bizim bunların arasında ne işimiz olacaktır?
Bunların hedefleri şudur. 13. devlet olarak bunların ara-sına katılmak ve kendi millî ve manevî değerlerimizi bırakarak bunların potasında erimektir. Ben gelecekte olacak şeyden şimdiden sizleri haberdar etmek isterim: Bu topluluğa 14. devlet olarak da İsrail`i alacaklardır.,
İsrail ile aynı toplulukta, ortak menfaatler doğrultusunda çalışan iki müttefik devlet olacağız. Bu bizim en başta Müs-lümanlığımıza ve insanlığımıza aylır, İsrail ile nerede ve ne şekilde olursa olsun yan yana gözükmek bizim için bir züldür.
AT projesinin nihai hedefi Türkiye`nin AT`a girme-siyle politik mana da İsrailleştirilmesidir.
Bir anımı anlatmak isterim: 29 Kasım seçimlerinden hemen sonra Avrupa parlamentosunda.Türkiye-AT müşterek komisyonunun Başkanlığını yürüten zat ziyarete gelmişti bizi. Bizden Türkiye`nin AT`a girmesini nasıl karşıladığımızı ve bu konuda neler düşündüğümüzün cevabını istemişti. Kendisi-ne şu cevabı verdim: “Bakın biz Türkiye`nin AT`a girmesini asla uygun görmüyoruz. Bir apayrı kültürel kökleri olan mil-letleriz, bu istense de yapılamaz. Çünkü biz Müslümanız, sizler de Hıristiyansınız. Bizim bin yıllık tarihimizi bir çırpıda ata-rak AT`a girmemiz elbette beklenemez. Bu sözlerimizi sakın ha yanlış anlamayın, sizin iyiliğiniz için sarfedîyoruz. Size karşı ve size kötülük hisleriyle dolu olduğumuz için değil, bila-kiz size kargı gelen şefkatimizden dolayı da bunları söylüyoruz.
AT Temsilcisi “nasıl olur, bunun şefkatle ne alakası vardır?” diye sorunca adama şu cevabı vermiştim:
“Bakınız, ATın temeli Roma Antlaşmasıdır. Bu antlaş-manın da iki temel maddesi vardın Biri kurulacak olan Avru-pa devletinin, hukuki, kültürel ve siyasî yönden kaynağını eski Roma ve Yunan`ın teşkil edeceği yani Hıristiyan kökenli ola-cağı ve ona bağlı kalacağı.
İkincisi de bu Avrupa devleti içerisinde ekonomik yasa-ların “faize dayalı kapitalist sistem”e bağlı olacağıdır.
İşte bu iki sakat madde sizin anayasanızda bulunduğu müddetçe sizin kuracağınız düzenden asla hayır gelmeyecek-tir. Çünkü eski roma ve Yunan kuvveti üstün sayanların tem-silcileridir. Bütün mesele Bati ile bizim aramızdaki “hak” anlayışındır. Yunan felsefelerinde “hak” şu dört anlayıştan neş`et eder:
Birincisi kuvvet. Kuvvetiniz varsa haklısınız. Ve bu kuvvetiniz oranında haklı sayılırsınız.
İkincisi çoğunluktur. Bu da kuvvet gibi mücmel bir kavramdır. Efendim çoğunluk böyle istiyor deniliyor. Ne yapa-lım şimdi çoğunluk haksız olduktan sonra. Şimdi parlamentoda bir çoğunluk var. Tamamen haksızlık üzerine kurulu bir ço-ğunluk. Çoğunluk onlar diye hep haklı olacaklar da onlar değillerdir. Batıda bugün çoğunluk; nasıl olursa olsun, haklılık unsuru sayılmaktadır.
Üçüncüsü imtiyazlar. Batı sınıflaşmayı, imtiyazı kabul eder. Bu sınıflaşma insanlar arasında değil, genellikle ülkeler üzerinde olmaktadır.
Mesela Amerika kalkıyor, “Körfezde benim menfaatlerim var,” diyor. “Akdenizdeki imtiyazlarımdan vazgeçemem,” diyor. “Filipinler`deki menfaatlerime göz yumamam” diyor. İşte bun-lar bir devletin başka devletler üzerindeki imtiyazlarıdır.
Dördüncüsü de çıkardır, menfaattir. Menfaat hak se-bebi sayılmaktadır. Amerikanın Ortadoğu`da çıkartan vardır. Batı`nın Ortadoğu`da çıkartan vardır. Ta ki bu çıkarlar İslam ülkelerinin menfaatlerine olmayan şeylerdir… Adamlar kalkıp şimdi Ortadoğu`da çıkarlarımızdan vazgeçemeyiz diyerek adeta “Airbus” tipli İran yolcu uçağının düşürülmesini nere-deyse hak olarak görmüşlerdir.
Görüyorsunuz bu “hak” anlayışı bizim felsefemize göre tamamen yanlış ve hatta tamamen haksızlıktır. Bati işte bu temel yanlışın ve haksızlığın üzerine bina edilmiştir. Bizim böyle bir yapıya girmemizi istemeniz insan oluşumuza aykırı-dır. Bilerek bize de haksızlığı teklif etmenizdir.
İslam`ın “Hak” Ölçüsü Çok Farklıdır
Bizde de “hak” dört sebepten teşekkül eder, ama bam-başka dört sebeptir bu. Cenab-Hakk`ın insanlara verdiği bir takım haklar vardır.
Birincisi: İnsanın doğuştan kazığı haklardır. Bunlar yaratılmış olmanın kazırdığı haklardır.
İkincisi: Kardeşinin külfetini azaltıcı, nimetini yüksel-tici faaliyetlerde bulunmak bir hak sebebidir. Bunu yapan insan yaptığı işten dolayı bir “hak” kazanmış olur.
Üçüncüsü : Yapağımız bir hizmetten dolayı adalet gereği kazığımız haklardır. Hizmet ettiklerinize karşı hak ka-zanmış olursunuz. Bu hak adil bir hak`tır.
Dördüncüsü: Karşılıklı görüşme ve anlaşmalardan doğan haklardır. Birine söz verdiğiniz zaman, sözünüzü yerine getirme hakkınız vardır.
Bizim kültürümüzde işte bu dört sebepten “hak” doğar Bunun dışında Batı`nın dediği şeylerden dolayı hak doğmaz. Bu sebeple biz ve siz, daha temelde birbirimize taban tabana zıddız. Bir araya gelmemiz mümkün değildir. Sizin şamarınız-la şartlanmış olursak biz de yarın zalim oluruz, sömürücü olu-ruz, adaletsiz ve eşitsiz davranırız. İnsanları ezer, sosyal patla-malara sebep oluruz.
Bugün Batı bu tabloyu yaşamaktadır. Faize dayalı eko-nomik yapısıyla da sömürü çarkım daha kolay döndürülebilmektedir. İnsanlar ezen ve ezilen diye ikiye ayrılmaktadırlar. Zengin-fakir arası uçurum hergün biraz daha büyümektedir. Yarın Avrupa Topluluğu ülkeleri içerisinde bu farklılıklardan dola-yı sosyal patlamalar meydana gelecektir.
Şimdi kalkıp içinde saatli bomba taşıyan ve her an infi-lak edecek olan AT otobüsüne bizim binmemizi elbette bekle-meniz gerekmemektedir. Ayrıca bizim de o otobüse binmeyişimiz sizin menfaatiniz icabıdır. Çünkü size zihniyet olarak, otobüsünüzde patlamaya hazır bir saatli bomba taşıdığınızı söyleyerek sizin de parçalanmamanızı sağlamış oluyoruz. İşte bu size karşı şefkat duygumuzdan dolayıdır.
Ben böyle söyleyince Belçikalı AT temsilcisi parlamenter donup kaldı ve hiçbir şey söylemeden çekip gitti.
Bu bağlamda gerek iktidarda, gerekse muhalefette olan partilerin AT`a girme istekleri için ne diyorsunuz?
Elbette onlar AT’a girmek isteyeceklerdir. Demin ifade ettiğim gibi sakat ve zalim zihniyetlere bağlı olan ve onları taklit eden partilerden başka görev beklemek beyhudedir. Bu taklitçi zihniyetlerin yaptığı dış politika da işte gördüğünüz ka-dardır.
AT’a girmeye bunları mecbur tutan bir diğer husus dışa-rıya karşı olan borçlanmalarıdır. Bugün 423 milyon dolar borcu olan (632 trilyonTL.) bir Türkiye, dış borçlarını ödeye-bilmek için elbette dış krediye ihtiyaç duyacaktır. Krediyi veren Yahudi bankaları da karşılık olarak bizim Hıristiyan potasında erimemizi beklemektedir. Hedef Türkiye`yi dünya siyonizminin oyuncağı haline getirmektir. Siyonizmin istediği zaman oynayacağı ve oynatacağı bir oyuncak…
İslâmî Gelişmeleri Önlemek İçin AT`a Sokuyorlar
&9644; AT`a giriş, söylendiği kadarıyla Türkiye`deki İslâm hareketi absorbe edici bir unsur olarak mı görülmektedir? Batının ve Batılı gazetecilerin verdikleri raporların bir kısmı bu tezi doğrular mahiyettedir.
Hiç şüphesiz, gayet tabii ki asıl hedef söylediğiniz hu-sustur. Avrupa bizim ne kara kaşımıza, ne kara gözümüze hayrır. Bizden beklediği tek şey bizim İslâm elbisesinden soyunmamızdır. İslâm kültürüne sırt çevirmemizdir. Yoksa Müs-lüman kalan ve AT dışında olan bir Türkiye sömürgeci güçle-rin ve emperyalistlerin her zaman amansız düşmanı olacaktır.
Batı’da şu düşünce yaygındır “Bakın Türkiye`de İslâm güçlenmektedir. Eğer gericiler, “Milli Görüş”çüler iktidarı bir ele alırlarsa bir daha Türkiye`yi AT’a sokmamız hayal olur. Gelin şimdiden Türkiye`yi ATa almakta acele etmiş olalım.”
Bu görüş nedeniyledir ki, eski Halkçı Partili Güven Gürkan, sol zihniyet adına Türkiye`nin neden AT`a girmesi gerektiğini söylerken, aynen Batı`nın yukarıda söyledi-ğimiz mülahazalarım dile getirmiştir. (Prof. Dr. Aydın Güven Gürkan`ın konuşması. 26 Mayıs 1986 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmıştır.)
Türkiye`deki İslâmî sınırlanmaya İslâmî gelişmelere pa-ralel olarak Türkiye`nin AT`a girişi hızlırılacaktır.
Dünya siyonizminin asıl maksadı da bir İslâm ülkesi olan Türkiye`yi ATa sokarak önce ortadan kaldırmak, sonra kendisine benzeterek, kendi ideallerine hizmet ettirmektir.
Şimdi hangi insan ve hangi sağduyu sahibi AT’a evet di-yecektir? Bunun mücadelesinin, çok ciddi boyutlarda yapılma-sı Türk dış politikasına şahsiyet kazıracaktır.
&9644; 12 Eylül öncesi siyasî hayatta Kudüs temasını çok iş-liyordunuz. Hatta Kudüs`ün başkent yapılması dolayısıyla İsrail`i kınamayan Türk dış politakasını Dışişleri Bakanı-nın şahsında TBMM`de düşürmüştünüz. Kudüs`ü başkent yapan İsrail, sekiz yıldır zulümleri-ne devam ediyor. Bir gün geçmiyor ki bir Filistinlinin İsra-il askerlerince öldürüldüğünü duymayalım. Filistin sorunu sizce nasıl çözümlenecektir?
Filistin Meselesinde İsrail`e Prim Veriliyor
Bin yıllık tarihimiz göstermiştir ki, Mescid-i Aksa`yı koruyan biz olmuşuz, Kudüs`ten Yahudi ve Hıristiyan çizme-lerim kaldıran biz olmuşuz. Sultan Selahaddin Eyyübi`den Sultan Abdülhamid`e kadar Filistin, Mescid-i Aksa`nın ve bir “emin belde” olan Kudüs`ün bizdeki yeri çok önemlidir. Buraları biz kollamışız ve tarih boyu biz korumuşuzdur. Şimdi İsrail, Filistinlileri yok ediyor. Hergün yeni Sabra-Şatilla`lar meydana getiriyor. TV`den gördüğümüz gibi kemik kırarak, kafaları parçalayarak, cardı canlı Müslümanları öldürüyor, biz hala basit bir kınamadan öte, İsrail`e birşey yapamıyoruz. Ke-mikleri kırılan kardeşlerimizdir. Topluca öldürülenler kardeşlerimizdir. Ve üstelik o topraklar Müslüman Filistin toprakla-rıdır.
İsrail`e karşı devlet olarak yaptıklarını kınamış olmamız ona adeta teşvik gibi geliyor. Çünkü biz en fazla, “Bunu da yapmamalıydın, ayıp oluyor” derecesine İsrail`i kınamış oluyo-ruz.
Bu günkü siyasî iktidar maalesef dış politikadaki tavır-larıyla İsrail`e adeta prim vermektedir.
&9644; Ziya-ül Hak`ın bir suikast sonucu öldürülmesinin sizce temel sebebi ne idi?
Bu tabii dünya siyonizminin, Müslüman ülkelerin empe-ryalizmin pençesinden kurtulmamasını sağlamak için attıkları adımlardan birisidir. Nasıl Kral Faysal, İslâmî şuurundan do-layı hedef seçilip kurban edildiyse, bugün de Ziya-ül Hak, İslâmî şuurundan ve bu şuuru cihetiyle Müslümanlara kazan-dırdığı menfaatler dolayısıyle; özellikle Afgan cihadına sağla-dığı destekler dolayısıyla hedef seçilip şehit edilmiştir.
Siyonizmin şu veya bu kolu, hangisi yaparsa yapmış olsun Ziya-ül Hak, İslâmî şuurundan ve İslâmî Devlet anlayı-şından dolayı kurban gitmiştir.
Tekrar ediyorum: Müslümanların emperyalizmin pençe-sinden kurtulacak şuuru göstermemesi için Ziya-ül Hak şehit edilmiştir.
Çünkü gerçekten Ziya-ül Hak, çok yakından tanıdığım kadarıyla ve çok özel görüşmelerimizde edindiğim intibalar dolayısıyla Müslümanlıkta çok samimi bir insı.
Allah mağfiret eylesin.
İslâm dünyasının başı sağolsun.
(Dış Politika, 1987, Sayı:2)

 

Prof. Dr. NECMEDDİN ERBAKAN:
“Biz Türkiye`nin Hak Devleti Olmasını İstiyoruz”
Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, tereddütsüz, Türk Politika hayatının en renkli şah-siyetlerinin başında gelir 1973 seçimlerinden sonra yıl-dızı parlayan Erbakan, kurucusu olduğu Milli Selamet Partisi ile 12 Man 1980 askeri müdahalesine kadar büyük siyasi partileri kontrolü altında tutabilmiş ve gerek CHP`yi gerek AP`yi, anahtar rolü oynayarak, or-tağı olduğu koalisyon hükümetlerinde kızdırıldığı zaman felce uğratmıştır. Siyasi fikirleri, dünya görüşü, Türkiye`nin geleceği hakkındaki iyimser düşünceleri diğer liderlerinkinden farklıdır. Rahat ve tatlı konuşur, halkın anlayacağı dili kullanır. Mizah yeteneği vardır, kendisine has bazı deyimleri, halkın belleğine yerleşmiş-tir. Kendi kendisine sadık kalmış, çizdiği yoldan ayrıl-mamış, kimi politikacılar gibi yan yolda at değiştirme-miştir. Fikirleri ve çalışma metotları paylaşılsın paylaşılmasın, yabana atılacak politikacı değildir. Ma-nevra kabiliyeti yüksek, muhayyelesi geniş, `vaatlerinde cömerttir. 1980`den sonra, çok çekmiş, sürülmüş, tutuk-lanmış, ağır suçlamalarla mahkemeler önünde kendisini savunmuştur. Bütün bu sıkıntılı günler Erbakan`ı yıldır-mamıştır. Bugün, yeni partisinin başında geleceğe yine ümitle bakmaktadır.
Sayın Erbakan ile başbakan yardımcılığı devirle-rinde tanıştım.
1975 Eylül`ünde beni Avrupa Konseyi`ne daimi delege olarak atayan kararnamede, Başbakan Yardım-cısı Necmettin Erbakan`ın da imzası vardı. Emeklilikten sonra3 birkaç kez istanbul uçağında karşılaştık. Yan yana oturduk, dostça görüştük.
Bu defa da Milliyet adına kendisi ile söyleşi yap-mak isteğimi tereddütsüz kabul etti. Konuşmayı ilginç bulacaksınız.
Semih GÜNVER
Nato, Avrupa Topluluğu ve Refah Partisi
&9644; Günver: “Dünyadaki son gelişmeler, Türkiye`nin NATO içindeki önemini ve Avrupa Topluluğu ile ilişkileri-ni ne şekilde etkiliyor? Bu gelişmelerin aleyhimize islediği-ni düşünen ve endişe duyanlar var. Siz ne düşünüyorsu-nuz?”
Erbakan: “Doğu Avrupa`da büyük olaylar oldu. Yıllar-dan beri süren istibdat rejimi karşısında halk ayaklı. Hürri-yet ve daha fazla hak elde etmek için sokaklara döküldü ve du-varlar yıkıldı. Diğer yan, Amerika ile Rusya yeni şartlar altında bir araya gelerek, tekrar dünyada kendi menfaatlerini tanzim için görüşmeler yaptılar. Önce bir defa Amerika ile Rusya arasındaki bu yumuşama hiç şüphesiz NATO içinde Türkiye`nin önemini onların görüşüne göre azaltmıştır. Ancak bizim inanışımıza göre, Türkiye`nin yeryüzündeki önemi, Amerika ile Rusya arasındaki münasebetlere bağlı değildir.
Türkiye`nin yeryüzünde asıl önemi, Müslüman ülkelerle bir araya gelerek teşkil edeceği bloktan ileri gelmektedir. Bu ehemmiyet ise gerçekte bundan sonra daha da artmıştır. Çünkü Doğu ile Bati birbirine nasıl yaklaşıyor ise Müslüman ülkele-rin aynı şekilde birbirlerine yaklaşma ihtiyacı artacaktır. Zira bugün önümüze bir dünya haritası alıp baktığımız zaman görü-yoruz ki, hem Doğu Bloku, hem Batı Bloku yani hem Rusya ve Amerika, Batı`dakiler, Müslüman ülkeleri bir masanın üzeri-ne koyun gibi yatırmışlar. Hepsi bir tarafını koparıyor, işte Bulgaristan`daki zulüm, Yunanistan`daki zulüm, Kıbrıs`ı tekrar alıp Yunanistan`a verme çalışmaları, işte Azerbaycan, işte Af-ganistan, işte Filistin ve diğerleri, İslam âlemi her tarafından Batı`nın haksız tecavüzlerine uğruyor. Şimdi onlar kendi arala-rında yaklaşıp, kaynaştıkça Müslüman ülkeler de kendi arala-rında yaklaşmak ihtiyacını duyacaktır. Bu yaklaşma, Türki-ye`nin bütün dünya dengesinde önemim artırmaktadır. Çünkü Türkiye, Müslüman ülkelerle bir araya geldiği zaman işte Batı`ya karşı dünyadaki asıl yeni natif meydana gelecektir. Bu bakımdan biz bu cereyan eden olayları Türkiye ile diğer Müslüman ülkeler arasındaki münasebetleri geliştirmeye vesi-le olacağı için faydalı olaylar olarak görüyoruz. Bunun gibi diğer bir faydalı olay da Türkiye`nin AT’a girmesinin şimdilik tehir edilmiş olmasıdır. Girme müzakerelerinin başlatılması dahi 1993`e kadar ertelenmiş oluyor. Bu çok sevinilecek bir olaydır bizim açımızdan. Biz bu karan alanlara hatta teşekkür mektubu yazmayı düşünüyoruz. Çünkü bize en büyük iyiliği yapmışlardır. Biz, Bati sempatizanı partilerin aksine olarak, Türkiye`nin AT’a girmek suretiyle neticede İsrail ile tek devlet haline getirilmesine şiddetle karşıyız. Bu bizim bin yıllık tarih boyunca adeta Müslüman ülkeler safından çıkıp, gayri Müslim safına asker olarak, uşak olarak kaydedilmemiz olayıdır, siyonist planların bir adımıdır. Böyle bir planın yürümesinin şim-dilik durmuş olması sevinilecek bir olaydır. Ve inşallah bu plan yürümeyecek, Türkiye, Müslüman ülkelerle ortak pazar kuracaktır. Biz en büyük millî olaylarda bugüne kadar çok şükür adeta rakiplerimizin, düşmanlarımızın diyeyim -ama bu-rada düşmanlığı bir kin ve intikam manasında söylemiyorum- yardımını gördük.
&9644; “Bu görüşler yalnız Refah Partisi tarafında benim-senmiş görünüyor. Bu politikanızı gerçekleştirmek olana-ğını bulamazsanız, o zaman ne olacaktır?”
“İşaret ettiğiniz husus doğrudur. Bu fikirleri Türkiye`de yalnız millî görüş zihniyetini temsil eden Refah Partisi ortaya koyuyor, savunuyor, bunların gerçekleşmesi için bütün gücü ile gece-gündüz çalışıyor. Bu çalışmalarımız başarıya ulaşmaz ise, Bati sempatizanı partilerin takip ettikleri yol bugüne kadar Türkiye`yi nasıl geri bıraktı ve tahrip etti ise, bundan sonra da Türkiye`yi uşaklığa götürecektir. Esasen taklitçiliğin sonu da budur. Onlar ne istiyorlar, Batı taklitçileri? Önce, IMF ve reçe-teleri ile Türkiye`nin tüm kalkınmasını tahrip ettikleri yetmi-yormuş gibi `İsrail ile beraber AT’a girelim ve tek devlet ola-lım` diye düşünüyorlar. Yollan budur. Bu yol, Türkiye`yi uşak-lığa götürür. Neticede ne olacak, Ermeniler, Yahudiler gele-cekler… Vaktiyle harple alamadıktan topraklan şimdi işgal edecekler. Müesseseleri satın alacaklar. Bizim kanunlarımızı onlar yapacak. Bağımsızlığımızı onlara veriyoruz. Roma An-laşması bu. Zaten dünyada böyle bir olay görülmemiştir. Gidip onların kapılarında yalvarıyorlar, aman bizim kanunları-mızı siz yapın, bizi size köle alın. Ortak Pazar`ın manası budur. Tarihte biz sizi köle yapacağız diyen kavimler, milletler oldu. Ama bizi size köle yapın diye yalvaran hiçbir kavim ve hiçbir kavmin yöneticisi gelip geçmemiştir. Bu bir çılgınlıktır. Bin yıl hakkı, adaleti dünyaya tanıtan en büyük medeniyeti kurmuş bir milletin evlatları olarak bizim kanunlarımızı siz yapın demek, ne tarih bilmektir, ne milletimizi tanımaktır. Strasbourg kanun yapacak, onların yaptıkları kanunları görü-yoruz. Erkekle erkek evlenecek diye kanun çıkartıyor bu adamlar. Bunlar mı bizim ülkemize gelsin diye AT`a giriyo-ruz? Yani eğer orta yere attığı Türkiye`yi lider ülke yapma ni-yetine muvaffak olamazsa onun altenatifi uşak olmaktır.”
&9644; “Sayın Başkan, Avrupa Topluluğu karşısınaki bu fi-kirleriniz, Avrupa ülkeleri ile ikili olarak işbirliği yapılma-sına engel teşkil eder mi?”
“Bilakis, bunu vaktiyle hükümetteyken Avrupa`dan gelen temsilcilere her zaman ifade etmişizdir. Biz, Avrupa ile münasebetlerimizi ticarî münasebet hatta kültürel münasebet, bunların hepsini en azami derecede geliştirmeye taraftarız. Bir ikincisi mesela Türkiye korumasız sanayie sahip bir ülke olsun. Mamullerimiz rekabet gücüne sahip olsun, bu millî gö-rüşün temel davasıdır. Bu taklitçilerin değil. Nitekim vaktiyle AT temsilcileri geldiği zaman biz hükümetteyken Ortak Pazar`ın Ankara Anlaşmasındaki aleyhimizdeki maddelerini durdurduk.”
Seçimler ve Refah Partisi
&9644; “Sayın Başkan, yapılan son kamuoyu araştırmaları, RP`nin oy potansiyelini artırdığını gösteriyor. Siz bu konu-da ne düşünüyorsunuz”
“Evet doğrudur. RP, bugün Türkiye`nin her yerinde güç-lenmektedir. Kamuoyu araştırmaları da bunu teyit ediyor. Bunu çok tabii bir olay olarak karşılıyoruz. Biz hiçbir zaman temsil ettiğimiz fikrin gerektirdiği oyu bugüne kadar zaten ala-bilmiş değiliz. Çünkü RP`nin fikriyatı nedir, bunu millete tanı-tamıyoruz, tanıtmamıza engel oluyorlar. Millet, RP`yi tanımı-yor. RP`nin ne olduğunu görüp de, ben de Refahçıyım deme-yecek insan tasavvur edilemez. RP demek, bugün kazığı-nın beş mislini, on mislini kazırmak demektir. Ama bu nasıl olacaktır? Bunu halka anlatmamıza fırsat verilmiyor. TRT bahsetmez, birtakım holdingci basın, RP`nin fikirlerini millete duyurmaz. Bu sebepten dolayı milletimiz, Refah Partisi`ni tanımaz. Bu gelişme bizi ancak bize inanan insanları, köy köy, ev ev dolaşarak davamızı anlatmamızla mümkün ola-biliyor. Eğer diğer partilerle eşit şartlarda olsak, derhal bir pat-lama olur. Nitekim, son 26 Mart seçimlerinde bize televizyon-da bir defa on dakika müsaade verdiler, yüzde 10 aldık. Kırk dakika konuşma hakkı tanısalardı yüzde kırk alırdık.”
&9644; “Peki, Sayın Başkan. Bugünkü Seçim Kanunu ile önümüzdeki genel seçimlere girdiğiniz zaman, mevcut ba-rajları aşabilecek misiniz?”
“Hatırlıyorsanız, kısa bir zaman önce sabah gazetelerin-den birisinde, bugün seçim olsa hangi parti, ne kadar milletve-kili çıkarır diye bir anket yapıldı. Bu araştırmada Refah Parti-si`ne 41 milletvekilliği verildi. Ankette, bugünkü kanuna rağmen, Refah Partisi`nin Konya`da, Diyarbakır`da, Sivas`ta, Van`da milletvekillerinin tamamını çıkarabileceği belirtildi. Ankete göre ANAP ise sadece 8 milletvekili çıkarabiliyor.”
&9644; “Sayın Başkan, nispi seçim kanununu tercih eder mi-siniz?”
Erbakan: “Hiç şüphesiz, bu sadece bir tercih değil, bizim inancımıza göre, Anayasamızın da bir emridir. Ancak, Türkiye`de hep Anayasa`ya aykırı hareket ediliyor. Oysa, Anayasa`da `Oylar eşittir` deniliyor. Eşit oy, ancak nispi temsille tahakkuk eder. Bugün Seçim Kanunu`nda on bir defa yapılan değişikliklerle, bu hileli seçim Kanunu ile, bakınız nasıl bir oyun hazırlanmıştır. Refah Partisine, oy verirseniz, oyunuz sıfır sayılıyor. ANAP`a oy verirseniz, üç oy sayılıyor. SHP`ye oy verirseniz 0.89, DYP`ye oy verirseniz 0.66 oy sayılıyor. Ayrıca Anayasa`da da herkesin oyu eşittir diyor. Düşününüz, RP en dengesiz şartlara rağmen yüzde 10 oy alıyor, yani 60 milyona yakın nurusun 6 milyonunu temsil ediyor. İsviçre`nin, Danimarka`nın yekunundan büyük ama parlamentoda bir tek milletvekili dahi yok. Böyle demokrasi olmaz.”
&9644; “Sayın Başkan, erken seçim için sizin tercih ettiğiniz bir tarih var mı?”
“Var. Biz, 1990 yılı için bir program öneriyoruz. Muhalefet partilerine önce diyoruz ki, hep beraber bir araya topla-nalım, milletin hakkını koruyalım. Çünkü siz, parlamentonun içinde bulunan iki muhalefet partisi, siz figüranlıktan başka bir şey yapmıyorsunuz ve milletin hakkını koruyamıyorsunuz. Gemi hep beraber bu gidişatımızı değiştirelim. Memleketin gündemine el koyalım. Ve bir program yapalım. Bu programı-mızı da ilan edelim ve ANAP`a da bildirelim. Program şudur Önce, ANAP`a bu Meclis`te adil bir seçim kanunu yapacağız ve derhal ilkbaharda büyük seçime gideceğiz diyeceğiz. Ama bunu kabul etmediği takdirde biz muhalefet partileri olarak kendiliğimizden 18 ilden milletvekilleri istifa edecekler. 18 milletvekili bu rakam şuradan çıkıyor. Beş tane zaten boş var-dır, münhal var. Bu sene nasıl olsa bir ara seçim yapılır. Ama on sekiz tane istifa ettiği zaman yani boş üyelikler 23`e çıktığı zaman Anayasa`nın ilgili maddesine göre, en geç üç ay içinde ara seçim yapılması şart. Bu ara seçimi bu ilkbaharda yaptırttıralım, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana buradan birer tane mil-letvekili istifa etsin. Bunların bölgelerinden Türkiye`nin yan-dan fazla nüfusu ara seçime gidiyor. Ve bu ara seçimde düşününüz ki, ANAP hiçbir milletvekili çıkaramıyor. Ve iflas ettiği kesinlikle tescil ediliyor- ki, bu, bugünkü tabii halidir.-İstifa eden milletvekilleri nasıl olsa yeniden seçilecekler. Onun için bu istifalar nihayet üç ay için parlamentodan uzak-laşmadan ibaret. Bu yapılırsa, ANAP`ın iflas ettiği bir kere daha tescil edilecek. Efendim, ANAP, `Bu mahalli seçimdi` ba-hanesini atamayacak. Orta yerde işte, milletvekili seçimi, işte milletin yan fazlasının oyu, işte haliniz diyebileceğiz. Bunun karşısında istifaya mecbur kalacaklar. Erken seçime gitmeye mecbur kalacaklar. Bu yetmediği takdirde, kanunla-rın çerçevesi içinde kalınarak, sine-i millete dönülecek. Beş miting tertiplenecek 1990 Ekim`e kadar. Ekim`de genel seçim-leri yapabilmek gayesi ile.
Bu mitinglerden birincisi: insan haklan mitingi, ikincisi: Bugünkü ekonomik köle düzeni yerine adil bir düzen istiyoruz mitingi. Üçüncüsü: Bugünkü siyasi hile rejimi yerine dürüst bir devlet rejimi istiyoruz mitingi. Dördüncüsü: Bugünkü ağır sanayi fabrikalarını satıp plaj, kumarhane ve beş yıldızlı otel yapan sakim zihniyet karşısında millî kalkınma stratejisi mitin-gi. Ve nihayet beşincisi de erken seçim mitingi.
Bu mitinglerin milletin yüzde 80`den fazlasının temsilci-si olan muhalefet partilerince birlikte tertiplenmesini teklif edi-yoruz. Milyonlarca insanın iştiraki ile bu mitinglerden bir tane-sinin yapılması bile yeri yerinden oynatır. Milletin isteği karşısında durulamaz ve biz inanıyoruz ki, böyle bir program uygulığı takdirde en geç 1990 Ekim`inde erken seçim yapı-lır ve bu gidişata `dur` denilir.”
&9644; “Sayın Başkan, Cumhurbaşkanının seçimi hakkın-da ne düşünüyorsunuz? Basında çıkan son haberlere göre, Cumhurbaşkanının sizi de Çankaya`ya daveti söz kopuşu imiş. Böyle bir davet yapılırsa cevabınız ne olur?”
“Efendim, Cumhurbaşkanı seçimi hakkındaki görüşlerimi-zi bu seçim yapılırken çeşitli basın toplantıları ile arzettik. Bu seçim Anayasa`ya aykırıdır. Demokrasinin temel kurallarına da aykırıdır. Bir ülkede milletin yüzde 80`den fazla kahir çoğunluğu biz bu kimseyi, bu zihniyeti başbakan olarak dahi görmek istemiyoruz dediği halde, Seçim Kanunu`ndaki hilelerle, fırsa-ta dayanarak Cumhurbaşkanı seçimi, sadece ANAP milletve-killeri tarafından ve Anayasa`ya aykırı olarak yapılmış olması elbette hukuka uygun bir durum değildir. Anayasa`ya aylardır. Buradan Anayasa`nın nisap maddesi, Cumhurbaşkanı seçimi yapılırken, birinci ve ikinci turda meclis`te üçte iki çoğunluk bulunmasını emrediyor. Madde dikkatle okunursa, Cumhur-başkanı üçte iki çoğunlukla seçilir deniyor. Bu aynı zama nisaba malik eden bir maddedir. Nitekim nisapla ilgili bir maddede de Meclis işte bu kadarla toplanır, eğer bu Anayasa`da aksine başka bir hüküm olmadığı hallerde diyor. Anayasa`da başka bir hüküm var. Ve yalnız Cumhurbaşkanı seçimin-de başka bir hüküm var. Ve uygulanması lazım gelirdi. Kanuna aylır. Biz inanıyoruz ki, bugün sayın Özal`ın Cumhurbaşkanı diye imza atacağı herhangi bir kanun, bu im-zanın hukuksuzluğu dolayısı ile Anayasa Mahkemesi`ne götü-rülürce, Anayasa Mahkemesi bu seçimin Anayasa`ya uygun ol-madığını inceleyerek ve o kanunun dolayısı ile Anayasa`ya uygun olmayacağı sonucuna vararak, bu durumu tashih ede-cektir. Bu imkân hâlâ mevcuttur.
Cumhurbaşkanı seçimi hakkındaki görüşümüz budur. Kendilerinden bir davet vaki olursa buyurdunuz, müsaade ederseniz, şimdilik cevabım `Şafiî uleması, olmayan olaylar hakkında fetva vermezler` şeklinde tecelli edecektir.”
İnsan Haklan, Laiklik ve Refah Partisi
&9644; “Türkiye`de idam cezasının kaldırılması konusunda-ki fikirleriniz nedir.”
“Biz Türkiye`de adalet düzenin hakikaten bastan sona kadar adil hale getirilmesinden yanayız. Bunun için `muhake-me usulü kanunları`nın ve tahkikat usullerinin baştan sona de-ğiştirilmesini istiyoruz. Çünkü bugünkü Türkiye`deki sistem ile adaleti tahakkuk ettirmek mümkün değildir. Yirmi, kırk yılı aşan davalar sürüyor. Bu meya da gereken hallerde de in-sanlara ölüm cezası verilebiliyor. Ancak o haller hangi haller-dir? O hallerin sabit olduğu nasıl ispat edilecektir? Bunlar için gerçekten adil, hukuka, insan haklarına dayanan esasların tan-zim edilmesi lazım gelir. Bu esaslar tanzim edilmeden bizim bugünkü muhakeme usullerimiz içinde, bugünkü adalet düze-nimiz içerisinde insanların hayatlarına son verilmesi yanlış bir olaydır. Kökünden düzeltilmelidir.”
&9644; “141,142 ve 163`ün kaldırılmasını mı, yoksa tadilini mi düşünürsünüz?”
“Derhal kaldırılmalıdır. Tadil diye bir şey söz konusu olamaz. Çünkü bunlar insan haklarını ortadan kaldırıyor. Dü-şünce ve inanç özgürlüğünü ortadan kaldıran maddelerdir. Dü-şünce ve inanç özgürlüğü Anayasa`dan önce gelir. Anayasalar, insan haklarını ortadan kaldırmak için değil, onları olsa olsa teyit ve muhafaza için çıkartılırlar. Onların değiştirilmesi bir hileden ibarettir. Faşist zihniyeti, tahakküm zihniyetli insanların bir teklifidir. Yoksa `Efendim, şiddet unsurunu içine koya-lım.` Şiddet unsurunu içine koyacaksanız o şiddetin türüne göre şiddete verilecek cezaları gösteren kanun maddeleri olur. Şiddet yapmış da ne yapmış? Silah kullanmış, birisini vurmuş. Bunların hepsinin kanunda cezalan var. Bu itibarla şiddet kul-lanma gibi tabirler bunun içerisine konulursa bu yanlış olur, çünkü o şiddetlerin cezası vardır. Kaldı ki, tatbikatta birtakım yorumlara yol açacaktır. Müspet şiddet, mührez şiddet, vesaire gibi birtakım icatlar ile yine masum insanların insan haklarına tecavüz edilecektir. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu maddeler yok. Yalnız Türkiye`de böyle maddeler var. Bu maddelerin, bu insan haklarına en aykırı durumun, bir an evvel kökünden or-tadan kaldırılması gerekir..”
&9644; “Sayın Başkan, son sorum, Türkiye`deki laiklik ilke-sinin uygulama anlayışı ve şekliyle ilgili olacak. Laikliği nasıl tarif ediyorsunuz? Ve Türkiye`deki uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?”
“Çok teşekkür ederim, çok temel ve önemli bir sual tev-cih buyurdunuz. Önce bir defa Türkiye`de demokrasi yoktur. Ve Türkiye`de demokrasi istiyoruz veya demokrasi yapıyoruz diyenler de samimi değildir. Şöyle ki, mesela şu 163. madde-nin kalkması efendim bu madde kalkarsa ya milleti aldatırlar-sa, eee millet aldatılacak da demokrasi nerde kalacak? Siz mil-letin vasisi misiniz? Kimin adına bu endişeyi duyuyorsunuz? Bırakın da millet ne istiyorsa ona karan kendisi versin. Şimdi nasıl Türkiye`de demokrasi yok ise laiklik de yoktur ve tatbi-kat tam bir çelişki içindedir. Dinî inançları ile saçlarını örten bir genç kız suçlu değildir. Faiz haramdır diyen vaiz gözaltına alınamaz. Diyanet işleri Başkanuğı`nın devletten ayrılması uygun değildir. Devlet ye Diyanet işleri birbirine destek olmalı ve birlikte kalmalıdırlar.
Biz gerçek demokrasiye inanıyoruz. Milli görüşe bağlı-yız. Türkiye`nin bir `hak devleti` olmasını istiyoruz.”
(Semih Günler – Milliyet, 1989)

 

Haftalık Yankı dergisinin Refah Partili Genel Başkanı Necmeddin Erbakan`la 18 Kasım 1985 tarihinde yaptığı bu konuşma, o za-manlar siyasî yasakların kaldırılıp – kaldırılma-ması tartışmalarına rastlamıştı. Hele eski siyasî liderler üzerindeki baskılar yoğun bir şekilde sürdüğünden hemen her eski siyasi liderin hare-keti, konuşmaları veya gezileri olay haline geli-yordu, işte böyle bir zama Yankı dergisinden Hilmi Bengi’nin Prof. Dr. Necmeddin Erba-kan`la yaptığı röportaj basında ve kamuoyunda çok ilgi görmüştü. Biz bu konuşmanın tamamını buraya alıyoruz.

ERBAKAN:
Freidman Ekonomisi Halkı Fakirleştirir.
Çözüm: Adil Ekonomik Düzendir.
Türkiye bir süredir eski politikacıları konuşuyor. Eskiden televizyonda, radyoda sık sık duyduğumuz bu sesleri beş yıldır özlemişiz anlaşılan. Ağızlarından dö-külen her söz gazeteler de manşet oluyor. Isparta`da Demirel, Konya`da Erbakan büyükilgi görüyor.
Aslında kapatılan MSP`nin Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan`la Konya gezisinden önce ko-nuşmak istiyorduk. Ancak Konya gezisinin izlenimleriyle yaptığımız görüşme dana anlamlı ve doyurucu oldu.
Erbakan, Konya gezisinden oldukça memnun, Konya gezisi bizi bahtiyar etti diyor ve devam ediyor: “Konyalı kardeşlerimizin büyük sevgisine muhatap olduk.”
Hocanın dediği kadar da vardı. Yağmurlu bir gün olmasına rağmen Konya`dan 20 kilometre uzaktaki Ka-yacık mevkiinde bini aşkın bir grup tarafından karşılan-mışa Erbakan. Trafik bir süre aksadı. Kalabalıkla bir-likte bir kilometre kadar yüründü. Hocaya hoşgeldin di-yebilmek için ileri atılanlar, durdurulamıyordu. Sonunda gençler Erbakan`ın çevresini halka ile çevirdi-ler. Yarım saatlik bu karşılama f aslından sonra arabala-ra binildi. Bu kez 10 kilometre ilerde TÜMOSAN tesis-leri önünde öncekinin iki misli bir kalabalık vardı. Temelini attığı fabrikayı şöylece bir tanıttı basın men-suplarına Erbakan. Konvoy İnsaniye dönüşünde, MSP eski il başkanı Ali Güneri`nin evinin önünde durdu. Konya`da dikkati çeken kalabalığın hiçbir taşkınlık için-de bulunmamasıydı. Bir tek slogan bile atılmadı, “hoş-geldin” yazan pankartlar da açılmadı. Sıkı bir güvenlik tedbiri alınmışa. Emniyet görevlileri hocayı karşılayan-ları video ve fotoğraf makinalarıyla tesbit ediyordu.
MSP yöneticileri hakkında açılan davanın beraat-le sonuçlanması, ardından ilk ziyaretini Konya`ya yapan Erbakan`ın bu gezisi kimi muhaliflerce anlamlı bulunu-yor, 5 yıl önceye dönülerek 12 Eylül`den hemen önce ya-pılan “Kudüs`ü kurtarma mitingi” hatırlatılıyordu. Er-bakan ise Konya gezisinin hiç bir özel anlamının bulunmadığını söylüyordu. Hocaya göre bu gezinin özel manası şu olabilirdi; Erbakan 11 y il Konya milletvekili olarak görev yapmıştı. Konya`ya yakın bir bağ içindey-di. 5 yıllık donemde pek çok Konyalı ziyarete gelmişti, onlara iade-i ziyaret yapmak gerekiyordu. Hem Konya Ankara`ya çok yakın bir komşu idi. Onun için “iade-i zi-yaret” gezilerinin ilki Konya`dan başlamıştı. Konyalılar da iyi ağırlamıştı hani.
İşte bu izzet-ikramı bol Konya gezisinde hocanın yaptığı basın toplantısında söylediği özenle seçilmiş ke-limelerde nelerin anlatılmak istendiğini merak etmemek elde değildi. Onun için hoca ile görüşmenin yolunu Konya`da aradık. Şener Battal görüşmenin bu sayıya ye-tişmesi için elinden gelen yardımı esirgemedi. Hoca`nın Aşağı Ayrancıdaki Güvenlik Caddesi ile Güven Sokak`ın kesiştiği yerde bulunan Gül Apartmanı`ndaki dairesinin kapısını tam üç kez çaldık. Bazı zorunluklar yüzünden ilkinde foto muhabiri arkadaşımız Kubilay Çalkoğlu resim çekti, ikincisinde mülakatı gerçekleştirdik, üçün-cüsünde konuştuklarımızı gözden geçirdik.
5 yıl geçmesine rağmen hoca dinçliğinden bir şey kaybetmemiş, yalnızca saçları ve badem bıyıkları ağar-mış. Oldukça şık giyiniyor. Üç ayrı günde üç ayrı giysi içinde görüyoruz. Önce açık mavi, sonra krem rengine yakın bir kahve, daha sonra griye yakın bir mavi kos-tüm. Gömlek, kravat, ve süeter, elbiselerle uyumlu renk-lerde.
Gül apartmanının zemin katında misafir kabul yeri olarak kullığı daire oldukça sade döşeli. Hoca-nın evi esasen bu apartmanın üçüncü katında bulunu-yor. Her iki dairenin mülkiyeti de hocanın kendisine ait. Zemin kattaki daire 12 Eylül`den sonra kullanıma açıl-mış.
Hoca`nın yakınlarına gelir durumunu soruyoruz. Birinci dereceden emekli olduğu anlatılıyor. Bir de eşi-nin hali vakti yerinde bir Balıkesirli aileden olduğu fısıl-danıyor kulağımıza.
içeriye kalınca bir terlikle girişimizi yadırgamış olabileceğimiz ihtimalini düşündüğünden olacak Şener Battal “Bunlar takunya değil” deme gereğini duyuyor, takunyanın yerinin ayrı olduğunu söylüyor. Daire sade döşeli dedik, döşeli yer olan misafir kabul salonunda bile bu sadelik hakim. (L) tipi salon da bir çalışma, bir yemek masası var. Bordo renkli koltukların arasında bir mermer üstlü sehpa bulunuyor. Üzerindeki dikdörtgen şeklindeki vazoya her gün taze çiçekler konuyormuş. Yer, gül kurusu renginde düz halı, kalın perdeler ise ha-lıdan biraz daha koyu renkte. Halı, perdeler ve koltuklar birbirini tamamlıyor. Çalışma masasının üzerinde dosyalar, raporlar, kitaplar üzerinde İSTİ kısaltması ya-zılı bir klasör dikkatimizi çekiyor. Hocanın özel dosyası olabileceği söyleniyor. Masada özenle yerleştirilmiş, bir saatlik, kalemlik, bir de mermer masa takımı var. Sade salondaki tek ayrıntı girişte sol köşede duran bir metre yüksekliğinde işleme bakır vazo.
12 Eylülden sora Erbakan`a günde 10 ile 100 kişi arasında ziyaretçi geliyormuş. Hoca vaktinin büyük bölümünü ziyaretçilerle görüşmekle geçiriyor, arta kalan zama bol bol kitap okuyormuş. Özellikle ülke-nin temel sorularına ve aktüel konulara ilişkin kitaplar. Bunlar arasında ekonomik konulardaki kitaplar daha çökmüş. Erbakan, “5 yıldan beri Türkiye`de tatbik edi-len Freidman ekonomisi denilen ekonominin tahlillerine ye değerlendirmelerine ait pek çok kitap okumak fırsatı bulduk” diyor. Hukukla ilgili olanlar ve bu arada “ma-nevi konularla ilgili kitapları da okuma inceleme zama-nı elde ettiğini söylüyor.
Erbakan hoca bizi oldukça sıcak karşılıyor. Tey-bimiz için priz istediğimiz uzatma kablosunu bizzat ken-disi bulup getiriyor. Sorularınızı nasıl cevaplayacak şeklindeki tedirginlikle karışık merakımız gittikçe kay-boluyor. Hoca ekonomik sorularımızı görünce daha bir memnun. “Milli görüş” ekonomisini açıklamak istiyor anlaşılan. Ancak “faiz Üzerine kurulu dünya ekonomisinde faizsiz bir modele nasıl geçilebilir?” şeklindeki sorumuza sınırlı görüşmede cevap veremeyeceğini, bunun bir konferans konusu olduğunu söylüyor. Enflasyonist ortamda faizin haram sayılıp sayılmaması gerek-tiği yolunda tanışmalar bulunduğunu hatırlattığımızda aynı cevabı alıyoruz: “Bu bir konferans konusudur.” Görüşme sürerken bir yan nefis çaylarımızı yudumluyoruz. Hoca çayı çok severmiş, hele limonlu olursa.
Politikanın sempatik tipi Necmettin Erbakan, her üç gidişimizde de bize oldukça kibar davranıyor. Çıkışta kapıya kadar geçirme nezaketini gösteriyor. Bundan sonra da sık sık görüşmemizi temenni ederek uğurluyor bizi. Prof. Dr. Necmettin Erbakan`ın YANKI`nın siyasî ve ekonomik konulardaki sorularına yanıtları şöyle:
YANKI: 12 Eylül öncesine göre Türkiye`nin yalnız siyasî yapısında değil, sosyal yapısında ve halkın eğilimle-rinde de değişmeler oldu. Bu değişimi nasıl değerlendiri-yorsunuz?
ERBAKAN: 12 Eylül`den önce ülkenin ana meselesi önce can güvenliği ve huzur idi. 12 Eylül`den sonra Türki-ye`nin meselelerinde değişiklikler oldu.
Bu gün insan haklan başta olmak üzere, hürriyetle ilgili konular, Türkiye`nin güçlenmesine ait konular ve milletin bu fakirleşmeden nasıl kurtulabileceğine dair konular daha büyük önem kazanmış bulunmaktadır.
YANKI: Konya`da yaptığınız basın toplasında milli görüşün, Anayasa`daki temel ilkeleri hakiki manada temsil eden görüş olduğunu söylediniz. Oysa sizin, 1982 Anayasası`na karşı olduğunuz şeklinde haberler yayılıyordu. Mevcut Anayasa`yı nasıl değerlendiriyorsunuz.
ERBAKAN: Biz Türk milletinin, her şeyden önce bu-günkü tatbikattan daha fazla hürriyete layık olduğu inancında-yız. Basın toplantısında da ifade ettiğim gibi, önemli olan tat-bikattır. Bazı konuların Anayasa`da yeralması, eğer fiiliyat ta tatbik edilmiyorsa, bir şey ifade etmez. Anayasa`daki bağım-sızlık ilkesi, tam ve hakiki manada tatbik edilmeli. Mesela bir memlekette, şayet memur maaşını IMF tayin ederse, o takdir-de o ülkede millî görüş anlayışına göre tam bağımsızlık oldu-ğunu söylemek mümkün olmaz. Diğer yan, bir ülkenin anayasası her türlü sömürü ve angaryayı reddeder ve bütün ekonomik düzenin adil esaslara dayanması lazım geldiği pren-sibini koyarsa, ama o ülkede tatbikatta çok yüksek faizler ve para değerinin sürekli düşülmesi yoluna sapılırsa, o zaman büyük bir sosyal dengesizlik meydana gelir. Yine emek serma-ye dengesinde de büyük bozukluklar meydana gelir. Böyle bir neticede Anayasa`daki temel prensiplerin özüne uymayan bir tatbikat yürümüş olur. Bundan dolayı önemli olan tatbikattır.
YANKI: Anayasa`nın geçici dördüncü maddesi 11 Eylül 1980 tarihindeki iktidar ve ana muhalefet partilerinin dışındaki partilerden haklarında kamu davası açılan parti yöneticileri içîn kısıtlamalar getiriyor. MSP beraat ettiğine göre bu parti yöneticilerinin Anayasa ile getirilen kısıtlamalar dışında kalacağı şeklinde görüşler var. Bu ko-nuda siz ne düşünüyorsunuz?
MSP İçin Tahdit Olmamalı
ERBAKAN: Anayasa birçok temel esasları ihtiva eden bir hukuki belgedir. Anayasal beraat demek, dava açılmadan önceki durumda mevcut bütün hakların elde edilmesi, hatta daha fazlasının elde edilmesi demektir. Şöyle ki, aynı konuda yeniden dava açılamaması bu haklardan fazlasına işaret eder. Ama genel olarak, beraat demek, dava açılmadan önceki hak-ların elde edilmesi demektir. Bu durumda yöneticileri hakkın-da dava açılmış partiler sözü, ancak davanın devam ettiği süre-ce bir mana taşır. Dava neticelendiği a ve hele bu dava beraatle neticelenmişse o takdirde bu sözün herhangi bir tahdit edici manası kalmaz, Anayasa`nın diğer temel prensiplerinden dolayı. Yani Anayasa`nın içindeki herhangi bir maddeyi Ana-yasa`nın bütünü içinde değerlendirmek ve tefsir etmek lazım gelir. Budan dolayıdır ki bizim kanaatimizce hukuken bugün, Milli Selamet Partisi yöneticileri için bu 4. maddedeki tahdit-ler, söz konusu olamaz.
Şayet o maddenin içinde beraat etseler dahi diye bir kayıt olsaydı, o takdirde bir tahdit sözkonusu olabilirdi. Mad-deyi Anayasa`nın bütünü içinde değerlendirmek lazım geldiği için, Milli Selamet Partisi yöneticilerine bugün herhangi bir tahdit sözkonusu olmamak icabeder. Bu durum hukuk devleti prensibinin tabii neticesidir.
YANKI: Bu günkü siyasî durumu nasıl değerlendiri-yorsunuz?
ERBAKAN: Bildiğimiz gibi önemli olan bir milletin o dönemdeki sosyal yapısıdır. Türkiye`de son dönemlerin mey-dana getirdiği sosyal yapı incelendiğinde üç temel görüş oldu-ğu görülür. Bunlardan birisi milli görüş dediğimiz görüştür ve Anayasa`daki temel ilkeleri ciddiye alan, onların tatbikatta da hakiki manasıyla yürütülmesini isteyen görüştür. Diğer iki görüş ise daha ziyade Ban ülkelerinden bize intikal etmiş gö-rüşlerdir. Bunlardan birisi “faizci kapitalist görüş” öbürü ise “solcu ve marxist görüştür”. Üç ana grupta bu görüşler top-lığı için Türkiye`de üç tane ana siyasi partinin bulunması, bu sosyal yapının bir neticesidir. Bundan dolayı bugün Türki-ye, böyle bir oluşuma doğru hızla gidiyor, yani faizci kapitalist sistemden fayda umanlar, bir çatı altında, solcu sistemlerden fayda umanlar bir çatı altında. Türkiye`nin kurtuluşunun milli görüşte olduğuna inananlar ise bir çatı altında toplanacaklardır. Şu a böyle bir istikamete doğru bir intikal dönemi yaşadığı-mız, her olay vesilesiyle görülüyor. Türkiye çok süratli bir şe-kilde bu üç temel yapıya doğru ilerliyor.
YANKI: Bu yapıyı hangi partiler temsil eder?
ERBAKAN: Bunlar işin teferruatı. Buna girmeye lüzum görmüyorum. Partiler birtakım değişiklikler de kaydedi-yorlar gördüğümüz gibi. Bunların hepsi, yerli yerine oturacak-tır, en kısa zama. Kanaatimiz, inancımız budur. Partilerin isimleri şeklinde bir değerlendirme içerisine girmiyorum. Bu, bizzat partilerin kendileri tarafından hangi görüşü temsil ettik-lerini ifade etmek suretiyle, esasen belirtilmektedir.
“Milli Görüş”ün Oyları
YANKI: Milli görüşün milletin görüsü olduğunu söylüyorsunuz. Ama bu görüş, dün de bugün de hep azın-lıkta kaldı. Bunu neye bağlıyorsunuz?
ERBAKAN: Bunun iki önemli sebebi var Birincisi dış etkenler, Onlar, Türkiye`de milli görüşün güçlenmesini istemi-yorlar. Niçin? Çünkü milli görüş güçlendiği zaman Türkiye güçlenecek, Türkiye`ye ve komşu ülkelere kendi mallarını satamayacaklar. Bunu istemeleri çok tabiidir. Ellerinde pek mühim tesir imkanları vardır. Bu tesir imkanlarıyla, milli gö-rüşün Türkiye`de tanınmasını istemiyorlar.
Diğer yan ise, zaten milli görüşün tanıtılması için Türkiye`de bugün tanıtma vasıtaları arasında çok büyük bir dengesizlik var. Bundan dolayıdır ki, milletimize milli görü-şün ne olduğu tamamlamıyor. Konu budur. Bizim milletimizin evladı olup da, ona milli görüşün ne olduğu anlatıldığı zaman, bunu benimsemeyecek kimse yoktur. Bunun için bir insanla ya iki dakika ya iki saat, ya da iki ay uğraşmanız lazım gelir. Tabii, ön şart nedir, birtakım yanlış düşüncelere katı katıya saplanmış olmamak. Bir saplantısı yoksa, o insan,, mutlaka ve mutlaka, bu memleketin evladı olduğu için, milli görüşe ge-lecektir. Mesele tanıtma meselesidir. Bu ne nisbette başarılırsa milletimizi milli görüşü o kadar çok tanıyacak ve o kadar çok benimseyecek, böylece de inşallah bu günkü sıkıntılardan kur-tulmanın kapısı açılacaktır.
YANKI: Fakat efendim sizin parti olarak ilk kurul-duğunuz dönemdeki gücünüz, daha sonra azaldı.
ERBAKAN: Hayır bu dediğiniz doğru değil.
YANKI: Partiniz parlamentoda daha az milletvekili elde edebildi.
ERBAKAN: Söylediğiniz tezahür, dış etkenlerin son derece büyük bir gayretle çalışmaları neticesinde meydana gelen sun`i bir görünümdür. Esasen “d`hont sistemi” milleti-mizin oyunu parlamentoya tam olarak yansıtmayan ve geliş-mekte olan partileri engelleyici bir sistemdi. Ve 77 seçimle-rinde büyük ora kaçak oy kullanılmıştı. Bütün bunlara rağmen, “milli görüş” ün oyu her zaman arttı. Enson 1979 se-çimlerinde “millî görüş” yeniden büyük bir basan elde etti.
“Demirel ve Ecevit`le Beşeri Münasebetimiz Sürüyor”
YANKI: Eski ve yeni liderlerle görüşüyor musunuz?
ERBAKAN : Eski liderler, bildiğiniz gibi uzun yıllar parlemento da arkadaşlık yaptığımız kimselerdir. Hükümetler-de ve parlamentoda kendileri ile beraber çalışmışızdır. Aynı milletin evlatlarıyız. Her zaman olduğu gibi, beşeri münasebet-ler bakımından yakın bir ilgi mevcuttur. Milli görüş, elli mil-yonun kardeş olduğunu her zaman söyleyen bir görüştür. Dola-yısıyla hangi görüşün ülkemiz için faydalı olduğunu düşünürse düşünsün, başta parti liderleri olmak üzere hepsini her zaman aynı milletin evlatları, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz olarak görmüşüzdür. Bugün de aynı şekilde görüyoruz, bunun tabii neticesi olarak bilhassa beş yıldan beri geçirdiğimiz bir takım mahkeme dönemlerinin safhasında, hükümet ve parlamento arkadaşlarımız olan Sayın Demirel ve Sayın Ecevit, daima bu beşeri münasebetleri yakinen yürütmüşlerdir. Geçmiş olsun di-lekleri, bayram tebrikleri ve çeşitli vesilelerle birbirimize iyi dileklerimizi bildirimsizdir.
Bugünkü parti mensubu kimselerden de pek çoğu ziya-retimize gelmektedir. Bunların içerisinde büyük bir kısmı ar-kadaşımızdır. Dediğim gibi, beşeri münasebetler bakımından herkesle kardeşlik bağımız mevcuttur.
Bu geçtiğimiz beş sene esnasında yalnız bir defa Sayın Ecevit`le tesadüfen aynı güne mahkeme duruşmalarının rastla-ması münasebetiyle bir görüşme vaki oldu. Sadece bir selam-laşma ve beraberce bize ikram edilen çayı içmekten ibaret bir görüşme oldu. Bu güne kadar herhangi bir şekilde, ayrıca gö-rüşme fırsatını elde edemedik. Ama önümüzdeki günlerde ümidederim ki arkadaşlarımızla beşeri münasebetlerimiz her zamanki gibi iyi bir şekilde devam edecektir.
YANKI: Hakkınızda açılan dava beraat etmekle “milli görüş” zihniyetinin meşru görüş olduğunun mahke-me neticesiyle sabit olduğunu söylediniz. “Milli Görüş” zihniyetinde, 12 Eylül öncesine göre, revize ettiğiniz yönler var mı?
ERBAKAN: Milli görüş zihniyeti, temel esaslara daya-nan bir görüştür. Bu temel esaslar, zaten insan haklarıyla tesbit edilmiş esaslardır, devletin ve vataşların temel haklarına ta-alluk eden esaslardır. Bunlar eski Anayasa`da da, yeni Anayasa`da da birbirlerine paraleldirler. Temel prensipler açısından milli görüş, her zaman aynı prensiplere sahip olmuş bir görüş-tür. Şu veya bu şekilde değişen şartlarla bu temel esasların re-vize edilmesi söz konusu değildir. Bunlar, Türkiye’nin her zaman muhtaç olduğu, her zaman tatbik edilmesi lazım gelen prensiplerdir.
Ağır Sanayinin Kaynakları
YANKI: Ağır sanayii hesi üzerinde ısrarla duru-yorsunuz. Türkiye`deki sermaye birikimi ne kadar sefer-ber edildiyse de yatının kapasitesi ayrıca bütün sanayile-şen ülkelerin ihtiyaç duyduğu dev boyutlardaki teknoloji, teçhizat, enerji bütün hammadde, ara mallar ve yatırım malları için ihtiyaç duyulan döviz gibi kaynaklan nasıl temin edeceksiniz? Özetle ağır sanayii hamlesinin bugün var olup da kullanılmayan iktisadî kaynağı nedir?
ERBAKAN : Bu sualinize bilhassa teşekkür ediyorum. Çünkü, öteden beri hep açıklanmasına özen gösterdiğimiz bir konuya temas ediyorsunuz. Burda iki önemli nokta var. Bun-lardan bir tanesi, bizim temel görüşümüze göre ağır sanayinin kurulması, her şeyden önce, eldeki imkanların en akıllıca ve en faydalıca kullanılması prensibine dayanıyor. Bunun manası şudur Siz Türkiye`ye bin tane otobüs alacağınıza aynı parayla, o otobüsü yapacak fabrikaya ve bin tane otobüsün kendisine de sahip olabilirsiniz. Bu size söylediğim cümleyi taa 1950 yıllarında İstanbul`a otobüs alınırken, Teknik Üniversite`deki hocalığımız sırasında bize sorulduğunda cevaben verdiğim ra-porumda söylemiştim. O zaman, efendim, Türkiye`de otobüs yapılabilir mi, diyen insanlar o kadar çoktu ki, uzun yıllar bun-larla mücadele etmek mecburiyetinde kaldık. Bu gün Türkiye otobüs ihraç eden bir ülke ise bu mücadelelerin neticesidir.
Biz diyorduk ki Türkiye motorunu ithal etmesin, o itha-lata vereceği parayla hem fabrikasına sahip olur hem de o mo-tora sahip olur. Bundan dolayı gelin Türkiye`de bunların fabri-kasını kuralım, ülkemiz güçlensin, teknoloji kazanalım diyen bir fikre karşı, parayı nereden bulacaksın suali haksız ve yer-siz bir sualdir. Senin motor almak için vereceğin parayla ben hem motorun fabrikasını kuracağım ve hem de aynı adette mo-toru Türkiye`de yapıp sana vereceğim diyen insana, şayet bu bir ilmî gerçekse o zaman parayı nereden bulacaksın diye sor-mak haksızlıktır. Bu propaga, dış güçlerin meydana getir-diği bir propagadır ve dolayısıyla “milli görüş” gerçekleri gözden kaçırmak isteyen bu art maksatlı propagalarla mü-cadele ediyor.
Bunun manası demek değildir ki bir a her şeyin Türkiye`de fabrikası kurulsun… Hayır. Türkiye`nin belli bir kalkınma programıyla bu söylediğimiz yola gelmesi gerekir.
Bu program yapılmış, tatbikine geçilmişti, hızla başarıya ula-şacağı sırada dış güçlerin hoşuna gitmediği için her türlü takti-ğe başvurularak bir müddet için gecikmeye uğratılmıştır âmâ bu öyle bir milli zaruret ve hedeftir ki, milletimiz mutlaka bu ağır sanayii tesislerini kuracaktır.
Bu noktada ifade etmek istediğim diğer bir husus şudur: Kaynağı nereden bulacaksınız sorusunun cevabı, sadece bu mevcut kaynağı daha isabetli kullanacağız düşüncesinden iba-ret değildir. Çünkü diğer yan da, Türkiye`nin kaynaklarını geliştirmek bakımından büyük bir potansiyele sahip olduğu da diğer bir gerçektir. Biz diğer zihniyetleri hep bu kakımdan ten-kit etmişizdir.
Daha önce hükümetler döneminde biz onlara şunu söy-ledik: Sizin tutumunuz şudur, devlete para mı lazım p halde vergi koyalım, döviz mi lazım öyleyse borç alalım diyorsunuz. Peki sizin hükümet olarak katkınız ne olacaktır, siz ne yapa-caksınız? Böyle düşünen bir hükümet bir otomattan, bir trafik lambasından ibarettir. Önemli olan Türkiye`nin döviz ve para kaynaklarını geliştirmektir, ağır sanayii bizzat bunu geliştirme-nin en büyük hamlesi olduğu gibi, o ağır sanayii kurmak için de bugün mevcut olan kaynakların geliştirilmesi gerekir. Ne gariptir ki, dış güçler Türkiye’nin ne kadar büyük bir kaynak potansiyeline sahip olduğunu biliyorlar ve bunu önlüyorlar. Önemli olan bu imkanları milletimize tanıtmaktır. Bu sorunuza bilhassa bunun için teşekkürle başladım.
İslâm Ülkeleri ve Batı ile İlişkiler
YANKI: OPEC`in etkinliğini kaybetmesi, petrol fi-yatlarındaki düşme, petrol ihracatçısı ülkeler sayısının art-ması gibi sebeplerle İslam ülkelerinde de ödeme zorluklan, sermaye yetersizlikleri yüzünden yatırımlarda nisbi yavaş-lama görülüyor. Petrol yerine ikame enerji kaynaklarının da araştırılıp tedricen devreye sokulduğunu gözeterek, Türkiye`nin İslâm dünyasındaki sermayeden yararlanma-sının fizikî sınırlarının daraldığı görüşüne katılır mısınız?
ERBAKAN : Müslüman ülkeler dünyanın en büyük petrol üreticisi ülkeleridir. Gelirlerinin büyük kısmı da petrol gelirlerine dayanmaktadır. Dünyada son 10 yıldan beri bilhas-sa başka enerji kaynaklan devreye sokulmaktadır. Müslüman ülkelerden petrol alımını mümkün olduğu kadar azaltmak hu-susunda büyük bir gayretle aldıkları tedbirlerin neticesi olarak, bugün Müslüman ülkelerin petrol gelirlerinde önemli bir azal-ma meydana gelmiştir. Bu bir gerçektir ancak, bu azalmaya mukabil, Türkiye`nin de bu ülkelerde yatırım hacimleri ve iş-gücü hacimleri artmıştır.
Bundan dolayıdır ki Türkiye açısından meseleye bakıl-dığı zaman bu ülkelerdeki mevcut sınır daralmasına mukabil, bizim bu sınırlar içindeki payımızı arttırmamız mümkündür ve bunu temin etmeye çalışmalıyız.
YANKI: Mevcut hükümet dış ticarete önem veriyor. İslam ülkelerinin dış ticaretteki payı günden güne artıyor fakat AET ile ilişkilerde pürüzler var. AET`ye tam üyelik konusunda sizin görüşünüz nedir?
ERBAKAN : Bati ülkeleriyle her türlü işbirliğine taraf-tarız. Türkiye`deki bütün üretimin Bati ülkeleriyle rekabet ede-bilecek sağlık içinde geliştirilmesine de çok önem veriyoruz ancak bunlar ne kadar önemliyse, Türkiye’nin özellikle Batı ül-kelerinin teşkil ettiği topluluk içerisinde bilhassa bağımsızlık ilkesine aykırı düşecek kendi çıkarlarını korumak bakımından bir takım yetkilerini kaybedeceği bir bağlantıyı uygun görmü-yoruz. Türkiye`nin Batı`yla her türlü ticari münasebeti geliştir-mesi her türlü işbirliğini yapması hem Bati için, hem de hem de bizim için faydalıdır. Ancak Türkiye daha yakın işbirliğiyle hareket edecek ise, Müslüman ülkelerle bir ortak pazar kurma-lıdır. Bu yol Türkiye`nin dünya milletleri arasında şerefli bir yer alması bakımından daha uygundur. Bu takdirde Türkiye daha güçlü olacaktır, kendi millî menfaatlerini daha iyi koru-yacaktır, ancak biz bütün ülkelerle Türkiye`nin her zaman gerek ticari bakımdan gerek dostluk bakımından en iyi müna-sebetleri kurmasını istiyoruz. Bu meya komşumuz sayılan AET ülkeleri ile münasebetlerin de en ileri dereceye kadar geliştirilmesine taraftarız.
Faiz ve Kâr Ortaklığı
YANKI: Faize karşı çıkıyorsunuz. Yüksek faiz oranında sıfır faiz mevduat sahibini zarara uğratan, o bakım-dan da tasarruftan caydıran bir özellik taşımaz mı?
ERBAKAN : Bu soru bir bakıma konunun açıklanması bakımından faydalı bir soru. Yani faizsiz bir sistemle çalışma şekli tasarrufları daraltmayla alakalı bir konu değildir, mevcut tasarrufların nasıl kullanılacağına ait bir konudur.
Türkiye`nin bugün takriben iki trilyon tasarrufu var. Bu iki trilyon tasarruf faizle kullanılıyor. Faizle kullanıldığı zaman birçok hastalıklar meydana geliyor ve böylece Türk ekonomisi cansızlaşıyor. Herkes yaşama derdine düşüyor, iş-sizlik, fukaralık artıyor. Yüksek faiz bütün kuruluşları tehdit` ediyor. Bugün bankalar müesseselere borçlarınızı ödeyin dese-ler, Türkiye`de bir tane müessese kalmaz ayakta. Ancak faizle çalışmayan bazı müesseseler kendilerini kurtarabilirler. Ülke-nin tasarrufları en faydalı yere nasıl tevcih edilmeli. Burada iki yol var; biri faiz sistemiyle kullanmak, biri de kar ortaklığıyla kullanmak. Faiz yoluyla kullanılırsa ekonomiyi tahrip ediyor, kâr ortaklığıyla kullanılırsa sıhhatli bir ekonomi meydana geli-yor.
Ülkemizde son zamanlarda kar ortaklığıyla çalışan bazı kuruluşlar var. Görülüyor ki, bu kuruluşlar diğer faizle çalışan bankalara nazaran kendilerine tevdi edilen tasarrufları daha iyi nemalırıyorlar. Kaldı ki faiz, enflasyonu körükleyen, gelir dağılımını, emek, sermaye dengesini bozan bir hastalıktır. Bundan ekonominin kurtulması lazımdır.
Bir ülkede ekonomiyi tahrip etmek istiyorsanız, bu ülkeye iki tane virüs yerleştirmeniz kafidir. Bunlardan birisi faiz, diğeri de para değerini düşürmektir. Bu virüs tabirini şunun için kullanıyorum… Virüsleri gözle göremezsiniz ancak, mik-roskopla incelenir, faiz de yapısı itibariyle başlangıçta çok küçük gözükür, göze batmaz, ancak faizin zaman geçtikçe ne kadar büyük bir ejderha haline geldiğini faizle borçlananlar bilmektedirler.
Bu gerçek matematik yönden kolaylıkla açıklanabilir. Zaman üzerine faizle alman bir borcun nasıl ödeneceğinin eğ-risi çizildiği takdirde, bu eğrinin bir üstel fonksiyon olduğu gö-rülür. Bu eğriyi çizerseniz ilk başlangıçta hafif hafif gittiğini ama, belli bir noktaya geldikten sonra birdenbire yukarıya fır-ladığını görürsünüz. Bu durum her üstel fonksiyonun tabii ha-lidir. Mesela motorlardaki patlama bu espiriye uygun bir olay-dır. Bir motor oksijenle yakıt molekülleri arasındaki kimyasal reaksiyon önce yavaş yavaş başlar fakat, bir süre sonra patla-ma meydana gelir. Sosyal olayların yapısı da üstel fonksiyona uygundur. Faiz olayı da böyledir. Birinci yılda yüzde 5.6 dersi-niz, ikinci yılda şu kadar dersiniz, birkaç sene sonra karşılan-mayacak büyük bir değere ulaşır. Şimdi bu münhaniyi fiilen yaşıyoruz.
1980`de 24 Ocak kararlan denilen karalarla faizler yük-seltildiği bir yan da para değeri düşürüldüğü için 24 Ocak tan önce 10 milyon liraya getirtilmiş olan makina için bugün iki milyar üç milyar ödeme yapmak lazım gelmektedir. 6-7 sene içerisinde hem para değeri büyük ora düşürülmüştür. Hem de faizler büyük ora artmıştır. Üst üste konduğu zaman karşılamak imkanı yoktur.
YANKI: Tasarrufçu açısından düşündüğümüz zaman enflasyonist bir ortamda faizin sıfır olması tasar-rufçunun hemen hemen iki misli bir kaybına sebebiyet ver-mez mi?
ERBAKAN : Hayır, Çünkü faiz sıfır olsun diyen dü-şünce bunun yanında tasarrufa nema gelmesin demiyor ki. Daha çok nemayı kar ortaklığı veriyor. Faizli sistemin hiçbir yönden getireceği bir faide yoktur, sadece bir hastalıktır. Batı`nın ekonomik hastalıklarından birisidir. Bundan bizzat Batı`nın kendisi zaten şikayetçidir.
Vaktiyle bize OECD başkanı bir ziyarette bulunmuştu. Bu ziyarette kendisi, Batı`da enflasyon ve issizlik problemiyle başedemediklerinden şikayette bulunmuş idi. Kendisine o zaman dedim ki, bu şikayet çok doğru bir şikayet ancak bunu nasıl önleyeceğiz dediğiniz zaman, bunun kusurunu kabahatim tatbikatta aramayın. Sizin sisteminizde bir sakatlık var. Sizin sisteminizin tabii çocukları bunlar. Faizci kapitalist sistemde işsizlik ve enflasyon çok tabiidir. İstediğiniz kadar mücadele edin, bu bünyeden doğuyor, bünyede sakatlık var. Siz Batı`da sosyalist görüşlerle kapitalist görüşlerin münakaşasını yapı-yorsunuz. Mesela Fransa`da bundan önceki seçimlerde her iki düşüncedeki insanlar televizyonda uzun münakaşalar yaptılar. Bu münakaşada sosyalistler kapitalistlerin birçok hatasını orta-ya koydu, kapitalistler de sosyalistlerin. Aslında hepsinin dedi-ği de doğruydu. Çünkü her iki sistem de kendi bünyelerinde sakatlıkları ihtiva ediyor. Bu durumda ne yapılacak? Bu durumda bu işin sıhhatlisi aranacak. İşte o zaman OECD başka-nına teklif etmiştik, dedik ki: Bu münakaşaları ikili yapmayın. Siz bu konuda ekonomi uzmanlarınızı koyun, biz de milli gö-rüşün ekonomi uzmanlarını koyalım, bu görüşmeleri üçlü yapın, bundan çok yararlanacaksınız. Bunu çok enteresan bir teklif olarak gördü, gideceğim ve bunu OECD`ye teklif edece-ğim ve bunu yapacağım dedi. Fakat o zatın iki ay sonra yeni başkanlık seçimi gelmişti, bunu tahakkuk ettiremedi. Bundan kısa bir süre sonra da Türkiye`de 12 Eylül oldu. Bu konu o zaman olduğu gibi, bugün de aktüalitesini korumaktadır. Biz insanlık için bu kabil sakatlıkları, çarpıklıkları ihtiva etmeyen, doğru bir sistemin, haklı bir sistemin, insanlara menfaat getire-cek bir sistemin mevcudiyetine inanıyoruz.
YANKI : Biliyorsunuz, hükümetin çıkardığı kar or-taklığı senetleri bir noktadan sonra alıcı bulmadı.
ERBAKAN : Biraz evvel temas ettim. Tıkanma sistem-le alakalı değil. Tıkanmanın sebebi şudur: 24 Ocak`tan beri tat-bik edilen sistemin neticesi olarak Türkiye fakirleştirilmiştir. Çünkü, zaten bu Freidman ekonomisi denilen ekonomi, ileri ülkeler için geliştirilmiş olan bir ekonomik sistem değildir. Geri kalmış ülkeleri ilerlemiş ülkeler lehine takati olmadığı halde limon gibi daha da fazla nasıl sıkacaksınız, onlara men-faat temini için… Bunun için geliştirilmiş sistem… Bundan do-layı halk Türkiye`de fakir düşmüştür.
Şimdi yapılan tatbikata gelince şunu,, bunu satacağım dendi. Aslı ne? Yüksek faizle borçlanma… Bütçesini denk ya-pamıyor, memleketin millî gelirini geliştiremiyor, daha çok vergi alayım diyor, açığı kapatmak için o da yetmiyor. O zaman da çok yüksek faizle borç toplayayım diyor. Diyor ama halkta takat kalmamış ki. Milletin tasarrufu belli. Bu tasarruf-ları ya banka faizine koymuş, ya devlet tahviline yatırmış, ayrıca bir ilave tasarruf yok. Siz bunu almak istediğiniz zaman banka faizlerinden daha yüksek faiz vereceksiniz. Yapılan budur.
Fakat faizleri yükseltmenin çok daha büyük mahzurları görülünce bunun bir çıkar yol olmadığı anlaşılmıştır.
Burada ifade etmek istediğim husus şudur: Devletin daha fazla tahvil satamamasının sebebi, halkın takatı kesil-miş olmasıdır, bu takati da tabii, ekonomik model kesiyor.
(Hilmi Bengi – YANKI, 18-24 Koşun 1985.)

ABD, CIA ve İrtica Üçgeni
Carter döneminin Ulusal savunma konseyi Türki-ye masası uzmanı Paul Henze, Koşun ayı sonlarına doğru ülkemize yapağı esrarengiz ziyaretle tüm dikkat-leri üzerine çekmişti. Yaptığı basın toplantısında, Türk basınının `irtica kampanyası`nı övme hakkını kendinde gören bu kişi aslında pek yabancı biri değildi: ABD`de Stevart Incorporated yayınevinin neşrettiği kitabın 382-383. sayfalarında CIA`de general rütbesinde kad-rolu olarak görev yaptığı belirtilen, çok iyi konuştuğu Türkçe`nin yanında Habeşce, Rusça, Fransızca, Alman-ca ve İspanyolca bilen Paul Henze`in ta kendisiydi.
Bu eski CIA görevlisi Paul Henze, bir toplantıda: “Türk basınının aşırı  dinci akanlara karşı yürüttüğü mücadele, Washington`da takdirle karşılanıyor ve teş-vik ediliyor” diyerek, aslında o günlerde Türkiye`de yü-rütülmekte olan `irtica kampanyalarına karşı ABD`nin, CIA`in ve Washington`daki `Siyah Saray`ın irticaya
karşı tavrını da -yetkisi gereği- belirtmiş oluyordu.
Yine bir görevli olan ve geçtiğimiz ay imzalanan SEİA anlaşması için Türkiye`ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı Richarda Perle`ün de daha önce; `Türk basını irticaya ateş püskürmesidir” dediğini hatır-latırsak, Türkiye`de belli aralıklarla gündeme getirilen irtica konusunun perde arkasını da aralamış oluruz.
Müslümanların, CIA`de general rütbesiyle hizmet etmiş Paul Henze ve ABD Savunma Bakanı Richarda Perle`ün ifadelerini okuyup “bizim ülkemizden bunlara ne” diyecek kadar bir basiretsizlik ve bilinçsizlik içeri-sinde olmamak için bu tür perde aralamalarına gidiyo-ruz. Sahnede oynanan oyunun daha netfarkedilebilmesi içindir bütün yapmak istediklerimiz
Dışımızda tezgahlanan ve içimizdeki aktörlerce sahneye konan oyunları farkedebılmek için, kendi basın ye yayın hayatımıza sahip çıkmak da gerekiyor. Çünkü oyunların sahnelendiği yerler hep basın ve yayın organ-ları olmaktadır.
Biz de basın ve yayın organlarıyla bu konunun perde arkasını aralamaya çalıştık. CIA ajanı ve Türki-ye`yi çok iyi tanıyan Paul Henze`in Türkiye`de verdiği bir konferans aslında irticanın perde arkasını bir hayli aralamıştı.
Paul Henze 19-23 Mart 1986 tarihleri arasında İstanbul`da verdiği “Demokrasi ve Terörizm” adlı bir konferansında Türkiye`de henüz demokrasinin oluşma-dığını dile getirmiş ve fakat Türkiye için sadece bir şeyi övmüştür. O da Türk basınının yıllardır yılmadan, usan-madan yürüttüğü irtica kampanyalarıdır. Paul Henze açıkça şunları söylemiştir: “Türk basınının asm dinci akanlara kargı yürüttüğü mücadeleler Washingtan’da ve White House`de takdirle karşılanıyor ve teşvik edili-yor” (Ufuk Güldemir- Çevik Kuvvetin Gölgesinde TttrUye,s.84)
Ayrıca eski ABD Başkanı Jimmy Carter`ın Ulusal Güvenlik danışmanlarından Zibigniew Brzezinsky`nin Türkiye, Mısır ve Pakistan`ı işaret ederek: “İslâm dost-larımızda başarılmalı, düşmanlarımızda teşvik edilme-li…” (30.61986 U.S Nem Repon) sözünü de ha-tırlatırsak, İslâm`ı ve Müslümanları irtica adına bastırmak isteyenlerin kimler olduğunu tesbitte artık pek zorluk çekmezsiniz sanırız.
İşte böyle bir atmosferde Refah Partisi Genel Başkam Sayın Necmettin ERBAKAN`la yaptığımız gö-rüşme “irtica ve irticanın dış bağlantıları” adlı konumu-zun daha bir aydınlatıcısı oldu.
Sizi bu güzel konuşmayla başbaşa bırakıyoruz.

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi