Anasayfa » TURKIYE' NIN TEMEL MESELELERİ — İrtica Dumanının Arkasında Karanlık işler

TURKIYE' NIN TEMEL MESELELERİ — İrtica Dumanının Arkasında Karanlık işler

Yazar: yonetici
0 Yorum 174 Görüntüleyen



 

İrtica Dumanının Arkasında Karanlık işler

Prof. Dr. NECMETTiN ERBAKAN:
“İrtica Dumanının Arkasında Karanlık işler Halledilmektedir.”
CEYLAN: Muhterem Hocam. Basında son bir aydır gündemden hiç düşmeyen bir `irtica yaygarası* var. Basın, artık bu işi mevsimlik hale dönüştürdü: Yazlık irtica, kış-lık irtica, gibi. 1986 yılında tam dört kez, birer aylık süre-lerle bu mevsimlerde irtica gündeme getirildi. Ne diyorsu-nuz?
Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN: Aslında bugüne kadar basından, ajanslardan gelen bu konudaki somlara cevap vermemeye çalıştım. Zira `irtica` gündemi bizim dışımızda oluşturuluyor ve bizler de o gündeme dahil edilmeye çalışılı-yoruz. Böylece oluşturulan gündemlerle milletimiz belirlenen yönlere ve hedeflere kanalize edilmiş oluyor. Böyle bir oyunda rol almamak için bilerek, basın ve ajanslara demeç vermedim. Ancak İslâm Mecmuası gibi bir yayın organında meseleyi tesbit ve teşhis için vuzuha kavuşturmak elbette faydalı olacaktır.
Bu hususta iki noktanın üzerinde durmakta fayda vardın Birincisi, söylediğim gibi Türkiye`nin gündemini kimin tayin ettiğidir? Bu sual bütün aydınlan ve memleket sevenleri ilgi-lendiren^ bir sualdir. Bizim inancımıza göre bugün Türkiye, hem maddî, hem manevî kalkınma bakımından bir çok prob-lemlerle karşı karşıyadır. Milletini ve memleketim seven in-sanlar bu problemleri çözmeli, fikir vermeli ve yol göstermeli-dirler. Türkiye`de ekonomik büyük problemler vardır, millet geçim sıkıntısı çekmektedir, iflaslar birbirini takip ediyor. Her şey Avrupa`dan daha pahalı hale gelmiş, işçi ve memurumu-zun eline geçen para, Avrupalı işçi ve memurun eline geçenin onda biri kadar. Bu kadar zengin bir ülkede biz, niçin yokluk, fakirlik ve işsizlik felaketini yaşayalım? Herşeyden önce gün-demin bir numaralı maddesi bu olmalıdır. Diğer yan Türki-ye`nin savunma sanayiini kurması komşularıyla iyi ilişkiler içerisinde olan güçlü bir Türkiye olması lazımdır. Batı ittifak-ları yerine İslâm ülkeleriyle çeşitli ittifaklara girmek lazımdır, işte bunlar konuşulmalı, bunlar elbirliği ile halledilmelidir. Bunların hepsi bir kenara bırakılarak ortaya memlekette hu-zursuzluk çıkartmaktan başka hiçbir işe yaramayan sunî bazı yaygaraların konmuş olması fevkalede yanlış 9bir harekettir. Bu iddialar sizin de söylediğiniz gibi zaman zaman ve belirli maksatlar için ortaya atılmaktadır. Son irtica olayı incelendi-ğinde, ABD eski istihbarat görevlilerinden, CIA görevlilerin-` den birinin bir müddet evvel Türkiye`yi ziyaretleri esnasında söylediklerinin çok önemli yerinin olduğunu görürsünüz. Bu CIA eski görevlisi (Paul Henze) bir basın toplantısı yaparak; “Missouri zırhlısının gelişiyle Türkiye`deki matbuat ABD aleyh-tarlığı yapacağına, irtica hortluyor diye çığlık kopartmalıdır” tavsiyesinde bulunmuştur. Bu tavsiyelerin paralelinde `irtica` iddiaları ortaya atılmıştır. Yine aynı CIA görevlisi, daha önce-ki bir ziyaretlerinde (19-23 Mart) Türkiye`de düzenlenen “De-mokrasi ve Terörizm” toplantısında, Türkiye`de bir tek şeyi öv-müştür. O da Türk basınının irtica kampanyasıdır. “Türk basınının aşın dinci akımlara karşı yürüttüğü mücadele Was-hington`da takdirle karşılanıyor ve teşvik ediliyor.”
Dikkat edilirse bu iddianın ortaya atılmasında en önemli husus; dış güçlerin memleketimizde kendilerine ve kendi men-faatlerine göre ne zaman kabul ettirmek istedikleri bir mesele olursa hemen ortaya `irtica` haberleri atılmakta olmasıdır.
Türkiye`de milletini ve memleketini seven insanlara karşı irtica haberleri, sonunda bir baskıya dönüşmüş olmakta-dır.
Son günlerde Türk-ABD üsler anlaşması müzakere edil-mekteydi. Türkiye`ye üsler vesilesiyle çok büyük haksızlıklar yapılmaktadır. Bu şimdiki siyasî iktidar tarafından da belirtil-miş ve bunları düzelteceğiz diye vaadlerde bulunulmuştur. Halbuki şimdi, birtakım suni yaygaralarla millet oyalanırken sessiz sedasız milletin aleyhine anlaşmalar yapılmakta; bu irti-ca dumanının arkasında Türkiye`nin en önemli millî ve manevî menfaatleri halaldâr edilmektedir. Bu olaylar dikkatle incelen-diğinde görülecektir ki bu sunî yaygaralar, dış güçlerin menfaatlerinin gerçekleştirilmesi için plânlı programlı yürütülen kampanyalardır. Olay, bütün çıplaklığıyla budur.
Bir Dine İnanmak ve Gereklerini Yapmak En Tabiî Haklardır
&9644; Konunun bir başka yönüne eğilmek istiyoruz. Gerek 61 anayasası, gerek 82 anayasası `vicdan, kanaat ve inanç hürriyetini teminat altına almıştır. Bu hürriyetlerin hiçbir şekilde engellenemeyeceği de belirtilmiştir. Bunun yanında 1948`de imzalanan BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi`ndeki aynı maddelere de Türkiye olarak `imza` atılmıştır. Ancak bütün bunlara rağmen ve üstelik inanç olarak halkının yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir Türkiye`de irtica adına Müslümanların inançları-na ibadetlerine baskı yapılmaktadır. Demokrasi ve hukuk çerçevesinde konunun değerlendirilmesini istesek.
Çok önemli ve çok haklı bir noktaya temas ettiniz. Önce demin de işaret ettiğimiz gibi belli maksatlar için bir `yaygara` ortaya atılıyor, sonradan da bu `yaygara` o şekilde takdim edili-yor ki, adeta inanan insanların inancını yerine getirmeleri suç telakki edilmektedir. Halbuki anayasalar, temel hak olarak en başta inanç hürriyetini teminat altına almışlardır. Bu, 82 ana-yasasında belirtilmiştir. Herkesin dinine inanması ve inık-larını yerine getirmesi en tabii hakkıdır. Durum böyle iken, bu kampanyalar açıldığında, bir Müslümanın namaz kılması, çocuğuna Kur`an öğretmesi, onu ahlâkî ölçüler içerisinde yetiştir-mesi gibi Müslümanların temel haklan olan bu hususlar bir suçmuş gibi gösterilmektedir. Bu davranış anayasaya aykırıdır. Lâiklik din düşmanlığı demek değildir. Din düşmanlığı yap-mak lâikliğe aykırıdır. Anayasa ve kanunlar, bir dine inanan insanlara ve dinlerine karşı düşmanlık etmeyi de yasaklamış-lardır. Türkiye`de din hürriyetini zedeleyici davranışların da mutlaka TCK içerisinde bir müeyyidesi olması lazımdır. İna-nan insanları hiç kimse rahatça istediği gibi ve istediği zaman taciz edememelidir. Bir hukuk devleti, olmanın gereği de budur. Kaldı ki Türkiye Müslüman bir ülkedir, halkının yüzde doksan dokuzu İslâm`a inanmış bir ülkedir.
&9644; Türkiye`de inancını yaşamaya çalışan Müslümanlar, bu tür kampanyalar sonucu zarara uğratılması noktasında ne tür davranışlar sergilemelidir? Özellikle kampanya üre-ticileri olan basın yayına karşı.
Zaman zaman ve işaret ettiğimiz karanlık maksatların tahakkuku için `irtica yaygaralarının gündeme gelmesi, en başta ülke içinde huzur ve güven ortamını ortadan kaldırır. Bu milletin insanları, milletini ve memleketini seven insanlardır, dinine bağlı insanlardır. Bu insanlar arasında sunî olarak ayrım meydana getirmek, inananlara baskı yapmak, huzursuz-luğun temelini oluşturur. İnanç hürriyeti, temel hürriyetlerin en önemlisidir. İnançları baskı altına aldınız mı, çok tabii olarak inanan insanlar bunalır ve bu davranışlara karşı İster istemez reaksiyon göstermek mecburiyetinde kalırlar. Bu da huzursuz-luklara sebep olur. En başta sevgi, kardeşlik ve huzurun temininde basının `irtica` adına inanan insanları bunaltan ve onları huzursuz kılan davranışlardan uzak kalması gerekir. Milletim ve memleketini seven insanlar olarak en başta görevimiz bu olmalıdır.
Ayrıca, lâikliği din düşmanlığı seklinde tatbik etmek isteyenlere karşı anayasada çok geniş çerçeveli bir `ceza kanunu` bir an evvel oluşturulabilir ve yürürlüğe konulabilirce, toplu-mun içerisinde bu kabil huzursuzluklar meydana getirilemez. Böylece inançlarından dolayı baskıya uğrayan insanlar için ya-pılacak hareket, hukuk içerisinde ve kanunlar çerçevesinde halledilmiş olacaktır.
Dikkat edilecek diğer bir husus da, bu art maksatlı yay-garalara alet olmamaktır. Sağduyulu insanların sık sık günde-me getirilen bu haberler üzerinde durması, an maksatlı insan-ların hedeflerine alet olmak demektir. Bu da dikkat edeceğimiz bir diğer önemli husustur. Bunun neticesi ne olur bilir misiniz? Baktılar zaten asılsız ve abartma irtica haberleri artık hiç dikkate alınmıyor, üzerinde hiç durulmuyor, bu bir oyundur, işte o zaman bu haberlere tevessül edilmez hale gele-cektir. Bizlerin yapması gereken; yalanla ve çirkinle uğraşmak değil, doğru ve güzel olanla meşgul olmaktır.
&9644; Peki Hocam Türkiye`de bazı çevreler neden özellik-le İslâm`ı gericilikle paralel görüyorlar ve Müslümanlara sürekli mürteci damgası vurmak istiyorlar?
Önce şunu hemen belirtmeliyim ki yeryüzünün en ideal insanları, en aydın ve en ileri insanları şüphesiz müslümanlardır. Müslüman olmak zaten bu dünyadaki en büyük ayrıcalık-tır. Tabi bu böyle olunca, gerçek ilericilik adlırmasına yeryüzünde en layık ve ideal anlamda da tek layık` olan İslâm`ın ve Müslümanlığın gericilik diye bazı çevrelerce adlan-dırılması tabi çok acıklı ve çok üzülecek bir durumdur.
Bu gibi itham ve isnâdlar sizce neden kaynaklanı-yor?
Herşeyden önce bilmemiz gereken bir şey var. “İslam en yücedir ve ondan yüce hiç bir şey yoktur.” 3’ü gerçek peygam-ber hadisiyle ve Allah`ın kitabıyla hükümleşmiştir. Bunda tar-tışma olmaz. Bu tür iddia ve ithamlarda bulananları ben iki. kısma ayırıyorum. Biri, kendilerine İslâmî tebliğin ulaşmadığı insanlar, diğeri İslâm`ın yüceliğim bildikleri halde ona dil uza-tan ve onu bilerek gericilikle eş anlamlı gören kalpleri mühür-lü insanlar.
Halkımız İslâm`ı Bilmiyor
Birinciler bir dereceye kadar mazur olabilirler, ancak bugün hem kitaplarla, hem yazılarla ve hem de diğer kitle ileti-şim araçlarıyla İslâm`ın evrenselliğini ve herkes için saadet ni-zamı olduğunu hemen hemen tanımayan kalmamış gibidir.
Bizim ülkemizde bir farklı durum vardın ki bazı insan-lar ve bir kısım kitleler İslâm gerçeğini kavrayabilecek şart ve imkanlardan yoksun bir çevrede doğmuşlar ve öylesi bir çevrede de yetişmişlerdir. İslâm tebliği kulaklarına erişememiştir. Bizim vazifemiz sokaktaki bulvardaki bu insanlara sahip çık-maktır. Biz inanıyoruz ki, “bir insanı dirilten, bütün bir insan-lığı diriltmiş gibidir.”
Fakat yıllardır, özellikle de basın vasıtasıyla irtica adıy-la İslâm`ın mukaddeslerine tan edenleri ve irtica yaftasıyla da müslümanlığı karalamaya çalışanları bundan farklı görüyo-rum. İşte bunlar İslâm`ın aydınlığını bile bile gönüllü olarak karanlığı seçmektedirler.
&9644; Hocam Türkiye`de dikkat çeken bir husus var ki, o da irtica suçlamalarının dini atmosferin geliştiği dönemle-re rastlamasıdır. Özellikle de “siyasal İslâm”in geliştiği dö-nemlerde sürekli dış kaynaklı irtica kampanyaları pompalanmıştır ülkemizde Bunu en sade başörtüsü olaylarından tutunuz, imam Hatip Liseleri ve Kur`an kursları meselesi-ne kadar götürebilirsiniz. Bu tahammülsüzlüğün sebebi içte ve dışta nelerdir?
İlk sebep şu; önce batılı güçler ve tabi en başta Siyonist güçler kendilerine göre bir İslâm ve Müslüman tarifi yapmış-lardır. Onlara göre İslâm, bir insanın kalbiyle Allah’ı arasında-ki bağlantılar ve dialoglardan başka bir şey değildir. Kısaca sa-dece kalbî imanın yine -sadece kalpte kalmak kayıt ve şartıyla- kalpteki tezahürleridir. Toplumdan kopmuş, sosyal hayattan uzak infıradî bir İslâm`dır tariflenen. Böyle olunca bu İslâm`ı Reagan da alkışlamaktadır, Bush da alkışlamaktadır, Gorbacov da, Izak Şamir de… Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren`in ifadesiyle de böyle bir insan sabahlara kadar zikretse de, bütün bir gece namaz kusa da ona hiçbir zaman dokunul-mayacaktır ve hatta ona saygı duyulacaktır. Fakat bu insan di-yelim üniversitede okumakta olan başörtülü bir kız öğrenciyse, vay onun haline ki, o en başta gerici, yobaz ve mürteci olmuş-tur. Sebep inancını evin dışında, cemiyette de yaşamış olması-dır.
Kapitalizm ve Komünizm İflas Etmiştir
İşte batının tariflediği İslâm ve müslümanlık budur.
Tahammülsüzlüğün bizce birinci sebebi bu. Yani İslâm evlerin ve gönüllerin dışına taşmasın. Oysa İslâm hayat için vardır.
İkinci sebep artık bütün bir dünya bir arayışın içerisinde. Görüldü ki, komünizm insanlara fakirlikten, açlıktan, yoksul-luktan ve zulümden başka birşey vermedi ve komünizm bütün pansuman tedavilere rağmen hem şekilde ve hem de muhteva da çöktü. Kapitalizm de öyle. Uyuşturuculuk, gayri ahlakı ya-şayışlar, AİDS ve benzeri hastalıklar, kısaca toplumu çökerten bilumum mikroplar onu da çökertmek üzere. İnsanlık bir nizam arayışının içerisinde. Bu arayış hayatın her birimiyle il-gili. Siyasal sistemlerde bir arayış var, iktisadi sistemlerde bir arayış var, hukuk sistemlerinde bir arayış var, eğitim sistemle-rinde bir arayış var ve hatta genelde bir din arayışı da var.
İşte bütün bu arayışların çözümünü hakça bir nizamda görüyoruz. Ve ona “adil nizam” veya “adil düzen” diyoruz. O düzenin adaleti inanan, inanmayan herkes içindir. O düzende sırasıyla herkes için Adil Siyasî düzen, Adil Ekonomik düzen, Adil Hukuk düzeni, Adil Eğitim düzeni ve Adil Din düzeni olacaktır. Özellikle Türkiye`de 12 Eylül sonrası gelişmeler, toplumun her katmanındaki istekler bu doğrultuda olmaya başlayınca, “bunlar gerçekleşirse bizim iktidarımız elden gider” korkusunu yaşayanlarca sunî irtica pompalamaları gündeme gelmiştir, içerde irtica, dışarıda fundamantalist gelişmeler denilerek işte bu insanlığı kurtarıcı saa-det nizamından insanımız uzaklaştırılmak istenmiştir. Bu korku hali, irtica kampanyalarının dolayısıyla da tahammül-süzlüğün ikinci sebebini oluşturmaktadır.
Diğer bir sebepte şu: Batılı güçler, İslâm`ı, -Gorbaçov dönemine ve komünist bloktaki yeni yapılanmalara kadar- ancak komünizme karşı olan taran keskin, diğer taran ve özel-likle de siyonizm’e karşı olan taran köreltilmiş ve kütleşmiş bir kılıç olarak görmek isterler.
Batı İslam’ dan Korkuyor
Batı Ortadoğu`da bu anlayışını başarıyla sürdürttürmektedir. Ortadoğu devletten birer İslâm ülkeleridir. Fakat baktığı-nızda görürsünüz ki hepsinde de İslâm belli şuurlarla çizilmiş-tir. Kanun dairesinde bir İslâm yaşanmaktadır. Gazeteci Ufuk Güldemir`in “Çevik Kuvvetin Gölgesinde Türkiye” isimli kita-bında da belirttiği gibi bu yörelerde devlet gerçek İslâm`a kar-şıdır.
Bunları şunun için söylüyorum: Batı İslâm dünyasını sü-rekli kontrol altında tutabilmek için kendisinin tanımını yapıp, sınırlarını çizdiği İslâm`ın dışına çıkılmamasını istemektedir. Konuşmamızın tam burasında arak şunu rahatlıkla söyleyebili-riz: Oyun her yerde ve her İslâm ülkesinde oynanan oyunun aynısıdır. Bu oyunun adı irtica oyunudur.
Son olarak şunu ifade edebilirim: ister bati, ister doğu, yani ister kapitalizm, ister komünizm hangi sistem olursa olsun artık ahir ömürlerini yaşamaktadırlar. Bizim meşhur mi-salimizle her yerde söylediğimiz gibi, ne yaparlarsa yapsınlar, hangi oyunları oynarlarsa oynasınlar hepsi yok olup gidecek-lerdir. Ve Allah nurunu, onlar isteseler de, istemeseler de ta-mamlayacaktır.
Ben kesinlikle inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda bütün dünyada “en gür şada hakkın ve hakka inananların olacaktır.”
İşte bati bu yüzden böylesine korkulu bir rüya görmek-tense uyanık yatmayı veya uyumamayı daha hayırlı görmekte-dir.
(İslâm Ocak 1987. Yayınlanmamış; Bölümleriyle Birlikte.)

Refah Partisi genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Cumhuriyet yazarlarından Uğur Mumcu ile yaptığı bu söyleşide üç liderin TV`deki açıkoturu-munu değerlendiririn RP`yi ve milli görüsü de an-lattı. ANAP, SHP ve DYP`nin Batı taklitçisi ve bu üç partinin de temelde birbirinin aynı olduğunu be-lirtti. Bu partilerin ilmi muhtevası olmadığı için ara-larındaki polemik ve atışmaları ” Horoz Dövüşü” olarak niteleyen Erbakan, bugünkü ekonomik düzene “Köle Düzeni” derken siyasi düzeni de “Hile Reji-mi” olarak tanımladı.
Başbakan Özal`ı fizikteki “Yumuşak Demir”e benzeten Erbakan, “Böyle bir malzeme hangi mık-natıslı sakaya girene o sahanın etkisi ile mıknatıs-lanır. Bizim yontmanla iken milli görüş mıknatısı zihniyetinde idi. İzmir`de seçilmeyip de dış serma-ye çevrelerinin içine düşünce bu sefer de onların mıknatıs alanlarına girdi” dedi.
Aşağıda Prof. Dr. Necmettin Erbakan`la Uğur Mumcu`nun yaptığı söyleşiyi sunuyoruz.
RP Genel Başkanı ERBAKAN:
“ANAP, SHP ve DYP Batı Taklitçisidir”
UĞUR MUMCU: Sayın Erbakan, nihayet beklediği-miz bir televizyon açıkoturumu oldu. Üç parti lideri katıl-dılar; parlamentoda salye sahibi üç parti lideri. Oysa siz, yüzde 10`a yakın oy topladınız. Öteki partiler ile birlik-te neredeyse yüzde 24-25`e varan bir oy potansiyeli bu tar-tışmada göz ardı edildi. Bir parti lideri olarak hem de bir yurttaş olarak bu açık oturumu nasıl değerlendirdiniz?
ERBAKAN- Çok teşekkür ederim. Çok önemli bir ko-nuya temas buyurdunuz. Bu açıkoturumu değerlendirirken iki bölümde fikirlerimi arz etmek istiyorum. Bir tanesi anayasal kuruluş olan TRT’nin davranışı açısından.
TRT, anayasa ve kendi kuruluş kanununa göre bitaraf bir şekilde görev yapması gereken bir müessesedir. Halbuki buna rağmen uzun süreden beri ANAP’ın paralelinde yürümüş, onun arzularına alet olmuştur.
Liderler arasında açıkoturum bundan önce son defa tak-riben beş buçuk yıl evvel yapılmıştı. O günden bugüne kadar geçen uzun sürede birçok seçimler ve referumlar yapıldığı halde, hiçbir açıkoturum yapılmadı. Çünkü Özal açıkoturum-dan kaçıyordu.
&9644; Sürekli Sayın Özal`ı açıkoturuma çağırdınız.
Evet, sık sık açıkoturum davetleri yapak. Bütün bu da-vetlerden kaçındı.
26 Mart seçimleri, Özal`ı her türlü davranışına karşı milletin büyük bir reaksiyonu olmuştur. Yanlış gidişata karşı milletin indirdiği büyük darbe, herkesi hizaya getirmiştir. Ve bu yüzden bu açıkoturumun yapılması mecburi hale gelmiştir. Bu açıkoturum mecbur kalındığı için yapmıştır.
TRT bir açıkoturum yapacak idi ise bunu 26 Mart se-çimlerinden önce yapması gerekirdi, diğer demokratik ülkeler-de olduğu gibi.
Ancak bu açıkoturumun, anayasa ve kanunlar muvace-hesinde seçime girmeye hak kazanmış partilerin hepsiyle ya-pılması gerekirdi. Çünkü demokrasinin temel şartı, partilere eşit muamele yapılmasıdır. Görüşlerin millete eşitlik içinde takdimidir. Tercih hakkı ancak milletindir.
Yine anayasanın bir diğer amir hükmü de TRT’yi olay-ları ve görüşleri millete bütün yönleriyle tanıtmakla yükümlü kılmasıdır.
Türkiye`de temelde iki zihniyet vardır Bunlardan birisi millî görüş, diğeri de Batı taklitçisi görüşlerdir. Millî görüşü Refah Partisi temsil ediyor. Açıkoturumda milletin önüne ko-nulan 3 parti ile yapılan bir açıkoturum, milletimize hiçbir zaman gerçeği göstermez. Tam tersine gerçeklerin, milletten saklanmasına yardımcı olur.
&9644; Üçü de mi taklitçidir, yani aralarında bir fark yok mu?
Temelde aralarında bir fark yoktur. Üçü de Batı taklitçisidirler. Asıl natif ve çözüm millî görüştür. O millete tanı-tılmadan, sadece birbirinin benzeri üç taklitçi partiyi ortaya çı-karırsanız, yaptığınız iş, milleti oyalamak olur. Evvelden hatırlarsınız, bizim, ilmî bir muhtevası olmadan sadece pole-miklerle taklitçi partiler arasındaki atışmalar için “horoz dö-vüşü” diye bir tabirimiz vardı. Gerçekte yapılmak istenen bu üç taklitçi vasıtasıyla bugünkü sömürü düzeninin yürümesini devam ettirmektir. Burada önemle şu iki tabirimizi belirtmek is-tiyorum. Bu günkü tatbikattaki ekonomik düzene “köle düze-ni” diyoruz. Ve bugünkü tatbikattaki siyasi düzene de “hile rejimi” diyoruz. Çünkü tatbikattaki ekonomik düzen ile siyasî rejimin temel prensipleri, anayasada vaz’edilmiş olan ekono-mik düzen ile siyasi rejimle hiçbir ilgisi yoktur. Anayasada ekonomik düzen adil olacak diyor. Halbuki tatbikattaki düzen sadece köle düzenidir.
Anayasada siyasî rejim, demokratik olacak diyor. Eşitlik nispi temsil olacak diyor. Tatbikattaki rejimde ise tamamen bir hile rejimi yürütülüyor. Bugünkü tatbikatın anayasada yer alan temel esaslar ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.
&9644; Bunu surdan da biliyoruz. Anayasada hiç kimse gö-rüşlerinden dolayı kınanamaz deniyor. Tatbikatta ise 8 yıl-dan 15 yıla kadar hapis ediliyor.
Misaller sayılamayacak kadar çoktur. Anayasa tamamen raftadır. Tatbikatta, bilindiği gibi anayasadaki temel esasların tamamen aksi yapılmaktadır.
Teori İle Uygulama Aynı Değil
Yukarıda belirttiğimiz anayasa esaslarına uyulsa idi, bu açıkoturumdan önce seçime girme hakkı kazanmış bütün parti-lerin temsilcilerinin iştiraki ile bir hazırlık toplantısı yapılması gerekirdi. Açıkoturumun nasıl yapılacağının esasları müştere-ken tespit edilmeliydi. Mesela bu açıkoturum; yine 2 saattik bir süre içinde birinci turda 7’şer dakika, ikinci turda 5`er daki-ka, üçüncü turda 3`er dakika konuşma süresi tanınarak 7 parti-yle birlikte yapılabilirdi. Böylece milletimizin bütün partileri tanıma hakkı gasp edilmemiş olurdu.
&9644; Efendim, ben şahsen sizin Sayın Özal ile tartışmanızı merak ediyorum.
Merak ettiğiniz şekilde bir tartışma inşaallah yakın bir zama olur. Bunu temenni ediyoruz, Şayet böyle bir tartış-ma olsaydı, bu takdirde tahmin edeceğiniz gibi önce Özal`ın bizim yanımızda iken söylediği fikirler ile bugünkü taban ta-bana zıt fikir ve tatbikatının mukayesini yapacaktık. Bu değiş-me nasıl meydana gelebilmiştir? Bunu herkes merak ediyor. Biz bu değişikliği, bildiğiniz gibi fizik olayları ile açıklıyoruz. Fizikte bir “yumuşak demir” tarifi vardır. Böyle bir malzeme, hangi mıknatıslı sahaya girerse o sahanın etkisi ile mıknatısla-nır. Bizim yanımızda iken millî görüş mıknatısı zihniyetinde idi İzmir`den seçilemeyip de dış sermaye çevrelerinin içine düşünce, bu sefer de onların mıknatıs alanlarına girdi.
Hocam, sizin bilgi alanınıza girdi mi? Kusura bak-mayın, fizikte bir de “metal yorgunluğu” ve “paslanma” olayları var galiba. Acaba bu yaşadığınız olaylarda bunla-rın da etkisi var mı?
Haklısınız. Bazı davranışlarda bu olaylar da hissediliyor.
Bizim yanımızda iken 27 Mayıs 1977`de televizyonda yaptığı konuşma ortadadır. O zaman ne diyordu:
“Kurtuluş Milli Görüştedir. Türkiye, ağır sanayi hamlesi olmadan hiçbir meselesini halledemez. Ekonomik gelişme için bu yüksek faizlerin ortadan kaldırılması şarttır.” Şimdi ise tam tersini söylüyor: “Tek gayem hangi şan altında olursa olsun, Türkiye`nin Ortak Pazar kazanına atılmasıdır” diyor. Türki-ye`yi yüksek faizle ağır dış borçlarla dışarıya esir ediyor. Ağır sanayii fabrikalarını satıp yok ediyor. Faizleri 100’lere çıkar-tıyor.
&9644; Sizin parti olarak “sanayide devlet” sloganınız var değil mi?
Bizim sloganımız “ağır sanayi” sloganıdır. Sizin işaret buyurduğunuz “sanayide devlet” sözü hatırladığım kadarıyla Sümerbank`a ait bir sözdür. Biz Türkiye`nin sanayileşmesini bu meya ağır sanayi tesis ve teknolojisine sahip ileri bir ülke olmasını esas almışızdır. Ve ağır sanayi hamlemizi de bunun için yaptık.
Adil Düzen Tek Çözümdür
Biz müştereken temelleri birbirinin aynı ve Batı`daki fa-izci-kapitalist düzenin taklidinden ibaret oldukları halde birisi-nin “devletçiyiz” öbürünün “özel sektörcüyüz” diyerek sanki bu sözlerle ayrı birer ekonomik sistem tarif ettiklerini zannedenlerin, yaptıkları işin ilmî bir tasnif olmayıp sadece sathi bir ayrım olduğunu biliyoruz. Bizim için Önemli olan “adil düzen”dir. Millî görüşün adil düzeninde devlet; planlayıcı, yönlendirici, tanzim edici, teşvik edici ve destekleyicidir. Asıl iktisadî faaliyetler özel teşebbüs tarafından yapılır.
&9644; Peki ama siz “ağır-sanayi hamlesi”ni devlet eliyle yaptınız.
O gün özel teşebbüsün bunu yapacak imkanı olmadığı ve halbuki ülkenin hiç vakit kaybedilmeden bir an evvel bu te-sislere ve teknolojeiye sahip olması gerektiği için ağır sanayi hamlesini devlet öncülüğü ile başlattık. Kurduğumuz tesisle-rin, zamanla o bölgede oturanların ve içinde çalışanların sahip olmalarına imkan hazırlanmasını esâs almışızdır.
&9644; Özel sektörün böyle bir ağır sanayi kurma olanağı var mı?
Biz Refah Partisi olarak millî görüşün “adil düzeni” ni kurduğumuz zaman, o adil düzen içerisinde özel sektör bunu yapacak güç kazanacaktır. Maalesef bugün özel sektörün de devletin de hali ortada. Sanayiciler, değil yeni bir ağır sana-yii tesisi kurmak, mevcut fabrikalarını dahi yürütmek imkanın-dan mahrumdurlar. Hepsi kapasitelerim küçültmeye mecbur kalmışlardır. Birçoğu da iflas etmiştir. Gerçekte durum çok acıdır. Özal`ın yaptığı bütün bu tahribata mukabil hala sanayi-leşmeden bahsetmesi göz boyamaktan ibarettir. Bir ülkede ağır sanayi olmadan, yatırım yapılmadan, teknoloji geliştiril-meden sanayileşme nasıl olur? Sanayileşiyoruz adı altında söylediği sözler gülünçtür. Neymiş efendim, ihracatın içinde sanayi ürünlerinin payı artıyormuş. Gerçekte bu görüntünün önemli bir kısmı “hayali ihracat” tan ileri geliyor. Hayali ihracatçılar için sa-nayi ürünü ihraç ediyormuş gibi göstermek daha kolay oluyor. Fiilen yapılan ihracat incelenecek olursa 8 milyar dolarlık gös-terilen sanayii ürünü ihracatının 6 milyar dolarlık kısmını teks-til mamullerinin işgal ettiği, 1.5 milyar dolarlık kısmının ise çelik maddesi mamulleri olduğu görülür. Halbuki bu 1.5 mil-yar dolarlık çelik maddesi mamullerinin ihracı için l milyar 300 milyon dolarlık ithalat yapılıyor. Bu ihracatın ülkeye ka-zırdığı pay sadece 200 milyon dolardan ibarettir. O açıko-turumda biz olsaydık tabii bu konuların ilmî ve teknik detayına inecektik. Ve bu gerçekleri milletimizin önüne serecektik.
Netice olarak geçen yıl ki ihracatın asıl sanayi mamulü diye tarif edilecek kısmının sadece 300 milyon dolarlık elek-trik teçhizatı ve yine takriben 300 milyon dolarlık makine ve kimya sanayii ile ilgili üretimi olmak üzere ceman yekûn 600 milyon dolardan ibaret olduğu görülür. Bu miktar ise, 1970 ile 1980 yıllan arasında sanayi mamulleri ihracatındaki artış tren-di dikkate alındığında 1980 ile 1990 arasında sanayi mamulleri ihracatının artış hızının artmayıp, bilakis azaldığını gösterir. Zaten başka türlüsü de düşünülemez. Sanayi tesislerinizi iflas ettireceksiniz, bankalara devrettireceksiniz, kapatacaksınız, ka-pasitelerini düşüreceksiniz, bütün sanayicileri sanayici olduk-larına bin bir kere pişman ettireceksiniz ve sonra da sanayici-likten bahsedeceksiniz.
&9644; Sayın Erbakan açıkoturumu diğer yönleri bakımından nasıl buldunuz?
Açık oturum ilmî seviyeden mahrum, sadece polemik yapılan bir toplana olmuştur. Açıkoturumun konusu ne idi? `Türkiye 89″ adı ala Türkiye`nin halihazır meseleleri ve bunların nasıl çözüleceği konusunun tartışılmasıydı. Her üç konuşmacı da ne Türkiye`nin meselelerinin ilmî bir tahlilini yapabildiler, ne bu meselelerin nasıl çözüleceğini ortaya koya-bildiler.
Başka ülkelerde parti liderlerinin açıkoturumlarda ne kadar seviyeli, meselelerin ilmî ve teknik detaylarına inerek konularıyla ne kadar bilgili bir şekilde tartışmalar yaptıklarını görmüşüzdür.
Onların açıkoturumlarında gerçekler ortaya, çıkmaktadır.
Taklitçilerin Millete Vereceği Birşey Yoktur
Halbuki bu açıkoturumuda mesela Özal, İnönü`ye soru-yor. “Biz neyi yanlış yaptık, siz bunu nasıl düzelteceksiniz?”
Buna karşı İnönü ne diyor?
“Ben bunu şimdi söylersem, sen benden kopya alırsın.” Ne olacakmış? Önce hele kendisi bir seçilsinmiş, sonra bu so-runun cevabını açıklayacakmış. Böyle tartışma olur mu? Bu açıkçanınım bunu için mi yapılıyor?
Ve yine mesela yöneticinin “Hepiniz kalkınma için sanayileşme şart diyorsunuz. Nasıl bir sanayileşme yapacaksı-nız? Kaynağı nasıl bulacaksınız?“ Sorusuna Özal da İnönü de Demire de cevap verememiştir.
Demirel sadece, “Erken seçime gidilmesi lazım” sözünü sık sık tekrarlamış, ancak erken seçime gidildiği zaman, Türki-ye`nin meselelerini siz nasıl halledersiniz sorusunu her defasın-da cevapsız bırakmıştır.
Böylece bu açıkoturum, bizim her zaman belirttiğimiz “SHP, DYP ve ANAP” Türkiye`nin meselelerinin ilmî olarak ne teşhisini yapabilirler, ne de tedavisini yapabilirler, tespiti-mizi bir kere daha doğrulamıştır.
Diğer yan bu açıkoturum, her üç partinin temel fik-riyat olarak birer Bati taklitçisi oldukları gerçeğini de teyit et-miştir.
Şöyle ki; mesela Özal, “Geçen yıl 7,5 milyar dolar dış borç ödedik” diyor. Diğer iki parti lideri ise bunu pek tabii bîr olay olarak karşılıyorlar. Halbuki her iki muhalefet partisinin de bunun üzerinde şiddetle durmaları gerekirdi.
Çünkü bu sözün manası şudur
Bütün millet aç bırakılıyor. Her türlü yatırımlar durduru-luyor. Ve bir yılda dışarıya 15 tirilyon TL`si ödeniyor.
Dışarıya yapılan ödemelerin bundan daha da fazla olup olmadığı ayrı bir konudur. Ama bu söylenen doğru kabul edil-se bile durum şudur. 60 milyonluk Türkiye`nin 89 bütçesi ger-çekte 11 trilyondur. Bunun 7 trilyonu devlet memurlarının ödemeleri, diğer 4 trilyon ise devletin diğer cari masraflarıdır. Bütçede ve fiiliyatta yatırım diye bir şey yoktur.
Bütçenin 34 trilyon gösterilmesi fiiliyatta yapılmayan yatırımlar ve ödenecek dış borçların karşılığı yüzündendir. 60 milyonluk Türkiye kendi devletini yürütmek için 11 trilyon ödüyor.
Dış sermaye mihraklarına 15 trilyon ödüyor. Siz hiç yeryüzünde böyle başka bir ülke gördünüz mü?
&9644; Bu dış borçlar Duyun-u Umumiye`ye benzemiyor mu?
Çok daha daha kötü. Çünkü bugünkü dış borçlar takatımıza nazaran çok daha ağırdır ve bugünkü dış borçlar bizi ta-mamen, borç ve dış sermaye çevrelerinin arzularına esir et-mektedir. Nitekim bugün dış borcun miktarı FMS kredileri ve tekrar döviz olarak ödeme taahhüdünde bulunulan döviz mev-duat hesaplan da göz önünde bulundurulursa takriben 50 mil-yar dolardır.
&9644; Sayın Erbakan, bu kadar dış borcun altına girmiş bir ulusun egemen olması mümkün mü?
Şimdi ben de ona işaret edecektim. Bu borç, esareti de beraberinde getiriyor, ispatı da çok açıktır. Mesela soruyorum size, bugün Kıbrıs meselesi diye bizim temelde bir meselemiz var mı? Bir banş harekatı yapmışız. Adadaki katliamları önle-mişiz, Adaya huzur getirmişiz. Bağımsız bir devlet kurmuşuz. Bırakalım Rumlar bizim peşimizden koşsun. Böyle şahsiyetli bir politikayı kim yürütecek, Özal mı?
Özal yeni borç alabilmek ve borç taksidi erteletebilmek için oradan ne emir geliyorsa ona uyuyor. Onlar emretti diye Kıbns’ta taraflar arası görüşmeler için basla yapıyor. Onlar emretti diye Papreu`yu kucaklıyor. Onlar emretti diye Kıbns’ta ve Ege`de her gün yeni tavizler veriyor. Millî menfa-atlerimizin söz konusu olduğu her yerde dış güçlerin arzusu ne ise o tatbik ediliyor.
&9644; Siz hükümette iken dış güçlerin varlığını fark ettiniz mi?
Hiç şüphesiz. Ama hep bununla mücadele ettik. Dış güç de bizim varlığımızı hissetti. Misal mi istiyorsunuz? Mesela: Biz Adaya huzur ve barış getirmek için Kıbrıs Barış Harekatı`nı yaptık. Bize teşekkür edileceğine Kıbrıs Barış Harekatı`nın ar-kasından ambargo kondu. Bu haksızlık karşısında millî görüş olarak biz de üsleri kapattık.
&9644; Demirel hükümeti sırasında da hissettiniz mi?
Evet hissettik. Mesela bir misal olarak şu tarihî olayı açıklayayım: Biz Kıbrıs Barış Harekatı`nın arkasından ambar-go konunca sadece üsleri kapatmakla kalmadık. Bir yan da ağır sanayi hamlemizi başlattık, ihtiyacımız olan savunma si-lahlarını ve araçlarını biz kendimiz üreteceğiz dedik.
Ağır sanayi hamlesini hızla başlattığımız görülünce; “Si-lahlarınızı kendiniz yapmaya kalkışmayın. Eskiden olduğu gibi asgari ölçüde olmak şartıyla yine biz verelim. Ama bu verişi de yine de boşu boşuna yapmayalım. Buna karşılık da üsleri açtıralım.” dediler. Üslerin yeniden açtırılması esnasında dış güçlerle bizim aramızda, yani millî görüş arasında çetin bir mücadele olmuştur. Bizden önce yapılan üs anlaşmaları ihtiva ettikleri hükümler itibarıyla adeta bir müstemlekede tesis edi-len üsler gibi tanzim edilmiş idi. Üslere ne giriyor, ne çıkıyor, üslerin içinde ne oluyor, bunları kimse soramaz, kimse içeri giremez. Üslerin işgal ettiği geniş araziler için kira bile öden-mez. Üstelde bulunan yabancı personel dışarı çıkar da arabası ile bir çocuğumuzu ezerse bunun mahkemesi Türkiye`de görü-lemezdi.
Millî görüş olarak bizim bu kabil tek yanlı, dengesiz dikte ettirilen hükümleri kabul etmemiz mümkün değildi. Bun-dan dolayı üslerin yeniden açılmasının, ancak hangi şartlar al-tında mümkün olabileceği hakkındaki görüşlerimizi o zamanın dışişleri bakanına Bakanlar Kurulu`nda madde madde yazdır-dık.
Ancak bu şanlar kabul edilirse biz koalisyon kanadı ola-rak üslerin yeniden açılmasına müsaade edebiliriz, aksi halde müsaade edemeyiz dedik. Millî görüş neyi gerektiyorsa onları belirttik. Dışişleri bakanı, Amerika`ya gitti. Uzunca bir müddet mücadele etti. Döndü geldi. Bakanlar Kurulu`nda nasıl bir ko-nuşma yaptı biliyor musunuz?
&9644; Çağlayangil mi?
Evet tarihi bir olaydır, önemine binaen arz edeyim: “Sayın Erbakan`a teşekkürle sözlerime başlatıyorum” dedi. “Kendileri gitmeden önceki müzakerelerde bize fikirlerini açıklamıştı. Bu fikirlerden oradaki müzakerelerde  çok yararlım. Müzakereler şöyle oldu: Eskiden de ben birçok konu-larda benzeri müzakereler yapmıştım. Amerikalılar her sefe-rinde bize şöyle diyorlardı:
`Biz yönetim olarak sizinle beraberiz. Söylediklerinizin hepsinin haklı olduğuna koniyiz. Hepsini de aynen kabule razı-yız, ama bizim basımızda bir senato var ki bu Senato bunların hiçbirini kabul etmez.`
Neticede istediklerimizi geri çeviriyorlardı. Ama bu sefer iş tersine döndü. Bu sefer onlar aynı sözü söylediklerinde ben de onlara şöyle dedim:
– Bakına, siz bu üsler açılsın istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Eğer bu üsler açılsın istiyorsanız bu makul, haklı şartlan kabul etmeniz gereklidir. Sizin Senatonuz ne ifade eder ki, asıl bizim başımızda öyle bir `Milli Selamet` var ki onlar bu sizin teklif ettiğiniz değişikliklerden hiçbirini kabul etmezler.
İşte bu sayede milli menfaatlerimize uygun bir anlaşma yaptım.”
Milli görüş nedir, arz edebiliyor muyum?
Taklitçi Zihniyetin Birbirinden Farkı Yoktur?
&9644; Yanlış hatırlamıyorsam, “Savunma İşbirliği Anlaş-ması” na karşı bir tavrınız vardı. Fakat kısmet olmadı. 12 Eylül geldi.
Evet efendim tabii. Biz Millî görüşçüyüz. TV`ye çıkarı-lan 3 partiden birisi değiliz.
Bu partilerden birisinin Avrupa`daki sosyal demokratları örnek alarak kendisine sosyal demokrat demesi, öbür ikisinin ise Avrupa`daki liberalleri örnek alarak kendilerine liberal de-meleri, temelde birbirinin, aynı olmaları gerçeğini ortadan kal-dırmaz.
Çünkü, bunların üçü de faizcidir. Üçü de vergiyi fakire ödetir. Üçü de piyasaya karşılıksız para sürerek, paranın değe-rini sürekli düşürerek ve bugünkü kredi düzeni ile kredileri faydalı yerlere değil, “batık krediciler”e vererek milyonları ezerler. Üçü de Ortak Pazarcı`dırlar.
Peki temelde farkları nedir? Hiç…
Şu son derece haksız bir uygulama olan KDV Kanunu çıkarılırken, bu haksızlığa karşı hiç bir tanesinin itiraz ettiğini gördünüz mü?
&9644; Peki Sayın Erbakan, Marksist partiler kurulursa nasıl olur sizce?
Bu husustaki görüşlerimizi birçok kereler açıklamışız-dır. Biz fikir hürriyetine taraftarız. Bir insan şiddetle alakası olmaksızın, iyi niyetle ülkenin yararına hangi çeşit fikir söy-lerse söylesin, bu insana ancak teşekkür edilmesi gerekir kana-atindeyiz. Bunu rahatlıkla söylüyoruz. Çünkü inanıyoruz ki doğru fikir ortaya çıktığı zaman hiçbir çeşit batılın barınması mümkün değildir.
&9644; Şunu demek istiyorsunuz galiba: Bir insanın düşün-cesinden dolayı baskı görmesi zulümdür, ister dinsel ister-se Marksist olsun.
Evet Bu zaten bizim bin yıllık tarihimizde de böyle ce-reyan etmiştir. Kimseye inancından dolayı baskı yapılmamış-tır. Nitekim Sultan Fatih İstanbul`u fethetti. Mutlak hakim. Ama Hakk`a bağlı, adaletten ayrılmıyor. Patrikhane`nin daha önce gasp edilmiş haklarını geri alarak tekrar onlara geri verdi. Sultan Fatih, onların inanışlarını doğru bulur muydu? Hayır. Ama, hak haktır.
Hakkı alıp sahiplerine vermek millî bir meziyetimizdir. Halen Türkiye`de tatbikatta ekonomik yönden bir köle düzeni kurulmuştur. Bu köle düzeni, ancak bir baskı rejimi ile yürü-tülmektedir. Bugün Türkiye`de insan haklarına aykırı olarak yapılan tatbikatın hepsi, aslında dış güçlerin arzularına erişme-sine yardımcı olmaktadır. Yani sömürü düzeni yürüyebilmek için baskıya ihtiyaç duymaktadır. Demokrasi adı ala yapı-lan tatbikat, demokrasinin temel esaslarına taban tabana zıttır. Eşitlik nerede? Nispi temsil nerede? Çoğulcu demokrasi nere-de?
&9644; Parti olarak Türkiye`nin Avrupa Topluluğu`na gir-mesine şiddetle karşısınız. Bunun gerekçesini açıklar mısı-nız?
Çok teşekkür ederim. Önemli bir konuya temas ettiniz. Bu soruyu sormasaydınız, konuştuklarımız çok eksik kalırdı.
Geçenlerde Türkiye`ye, Avrupa parlamentosu komisyon başkanlarından birisi geldi. Bendenizi de ziyaret etti. Aynı suali sordu. Kendisine söylediğim şudur: “Zannetmeyin ki bizim Türkiye`nin, Avrupa Topluluğu`na girmesine karşı oluşumuz size bir husumetten ileri geliyor. Tam tersine AT’ye karşı oluşumuz, Avrupa`ya şefkatimizdendir. Biz size acıyoruz, onun için AT`ye girmiyoruz.”
&9644; Zarar mı veriyoruz?
Hayır onun için değil, tam tersine. Avrupa Toplulu-ğu`nun anayasası Roma Aıüaşması`dır. Roma Anlaşması`nda 2 temel esas vardır. Bunlardan birincisi yeni kurulan Avrupa devletinin kültür kökünün eski Roma ve Yunan`a dayırıl-masıdır, ikincisi de ekonomik düzenin kapitalizm olmasıdır. Bu 2 temel esasa 2 virüs diyorum. Bunların esas alındığı bir kuruluştan hayır gelmez. Çünkü eski Yunan ve Roma temelin-den yanlıştır. Bunların hak mefhumları batıldır, yanlıştır. Bun-lara göre hak 4 sebepten doğar. 1) Kuvvet, 2) Çoğunluk, 3) imtiyaz, 4) Çıkar. Bu yüzden mesela ABD`de bir beyaz bir Zenciye zulmetmeyi hak sayıyor, beyazlan imtiyazlı sınıf say-dığı için. Eski Roma ülkeleri fetheder, onların halkını esir ola-rak kullanırdı, çünkü ben Romalıyım, imtiyazlıyım derdi. Bugün de mesela ABD Basra Körfezi`nde harp gemilerini bu-lundurmayı haklı sayıyor. Sebep neymiş? Çıkan varmış. Bir insanın kendi çıkan, başkasının hakkına tecavüz için sebep olabilir mi? Bunların kültürleri bu. Eğitilmeleri lazım. Bu ger-çek insanlığın büyük bir felaketidir. Batı kültürlerinin temeli yanlıştır, bunların hak dediği şey haksizliktir. Bizim kültürü-müze gelince, bizde de hak 4 sebepten doğar. Ama bu sebepler bambaşkadır: 1) Allah`ın bütün insanlara yaradılışta verdiği haklar. Siyah olsun, beyaz olsun herkesin eşit insan haklan vardır. Bunlar a) Yaşama hakkı, b) Mülkiyet hakkı, c) Irz ve namusun korunma hakkı, d) Aklın korunması hakkı, e) İnancın konuna hakkı. 2) Bir kimsenin başkasının nimetinin artmasına veya külfetinin azalmasına sebep olması dolayısıyla yani emek karşılığı kazığı hak. 3) Karşılıklı imza ile yapılan anlaşmalar dolayısıyla doğan hak. 4) Adalet gereği doğan hak. Mesela 3 İşçiyi aynı işte aynı müddet çalıştırıyorsunuz. 3`ünün de kabili-yeti ve üretimi aynı, o halde 3`üne de aynı ücreti vermeniz ge-rekir.
Batı`da hak anlayışı kuvveti üstün tuttuğu için batı sö-mürücüdür. Kapitalizm demek, sermaye sahiplerinin emekçile-ri ezmesi demektir. Kapitalizmde bir ezen bir de ezilen sınıf mevcuttur. Onun için kapitalizm zamanla sosyal patlamaya sebep olmaktadır. Geçen asırda kapitalizmi bir asır tatbik etti-niz sonunda da sosyal patlama oldu. Bu patlamadan komünizm doğdu. Komünizmi, insanlığın başına bela ettiniz. Şimdi Ortak Pazar kurdunuz, 30 yıldan beri ezen ve ezilenler ara-sında gerilim gittikçe artıyor. Yeni patlama olduğu zaman in-sanlığın başına hangi ucubeyi bela edeceksiniz, şimdiden bilin-mez. Necite olarak siz içinde saatli bomba bulunan bir otobüsün içindesiniz. Ortak Pazar dediğiniz budur. Yanlış te-mele dayığı için bir süre sonra patlayacaksınız. Biz bu oto-büse binmiyoruz. Dışarıda duralım, adil bir düzen kuralım. Güzel bir örnek tesis edelim. Bu saatli bombayı size gösterilin. Sizi de kurtaralım. İşte bunun için, Ortak Pazar`a girmiyoruz dediğim zaman bu zat: “Ama bunlar çok önemli konular, ben
tekrar ilk fırsatta sin ziyarete gelip bunları daha geniş bir şe-kilde sizinle konuşmak istiyorum” dedi ve böylece ayrıldı.
&9644; Peki özel sektöre değiniyorsunuz, o da kapitalist düzen olmuyor mu?
Hayır. Bizim “adil düzenimizi” temel esaslarıyla baş-tan başa tanımak lazım. Bunun için sizinle başlı başına bir otu-rum yapmamız gerekir.
&9644; Peki onu başka bir zamana bırakalım. Önümüzde Millî Egemenlik Bayramı davetiyeleri var. Bu davetiyele-rin bazı kısımlarının altını çizmişsiniz. Bu çizgiler nedir? Ayrıca Avrupa Topluluğu`na girince millî egemenlik zede-lenir diyorsunuz. Bunları biraz açıklar mısınız?
Çok teşekkür ederim, bunları açıklamak için önce Tür-kiye`nin baş meselesi üzerinde durmak gerekir.
Milletimiz tarihin en şerefli milletidir. Milletimiz asırlar boyu millî görüşle bütün insanlığa hakkı, adaleti öğretmiş, par-lak medeniyetler kurmuştur. Batı`nın kültür temeli yanlıştır. Hak anlayışları haksızlıktır. Bunu için sömürücüdürler. Islah edilmeleri lazım, eğitilmeleri lazım. Batı kendi hatasını bilmi-yor. Bu hataların nereden çıktığını da bilmiyor. Kendisini tanı-mıyor. Teferruata girmeden özetlemek istiyorum. Batı, bizim milletimizin, hakkı üstün tutan kültürünü kendi sömürüsüne engel saymıştır. Bunun için de bizi kendi öz kültürümüzden uzaklaştırmak, kendi kültüründe eritmek, haksızlığa ortak olan bir topluluk haline getirmek istiyor. Bu gayeye ulaşmak için iki asırdan beri yoğun bir çaba içindedir. Son döneme geldiğimizde Trablus harbinden başlayıp İstiklal Harbimizin sonuna kadar devam eden, takriben 15 yıla yakın bir dönemde, milleti-mizi esir etmek için sürekli harpler yaptılar. Fakat bunda mu-vaffak olamadılar. Ama gayelerinden de vazgeçmediler. Kur-tuluş Savaşımızın arkasından dediler ki yıllardan beri sizinle harpler yaparak yorulduk, biraz ara verelim, daha iyi hazırla-nalım. Bu işi harp yapmadan ustaca halledelim. Şimdi yeni hamlelerini yapmaktadırlar.
Taklitçilik Hastalığının Belirtileri
Bu hamlede önce içimize “taklitçilik hastalığını aşıla-dılar. Meselenin özü bu hastalığın üzerinde toplanıyor. Taklit-çilik hastalığını çok iyi tanımak lazımdır. Taklitçilik hastalığı öyle bir hastalıktır ki ufak bir noktadan başlar, kademe kademe içine girmiş olduğu toplumu yok edinceye kadar devam eder. Taklitçilik hastalığının belirtilerini 5 kademede tasnif etmek mümkündün
1. Kademe: Batı`yı kendinden üstün görme. Hastalık böyle başlar. Hastalık bir kere böylece aşılı mı, arkasından ikinci kademe gelir.
2. Kademe: İlim ve teknolojide geri kalmak. Siz Batı`yı üstün gördünüz mü telif eser yazamazsınız. Tercüme seviye-sinde kalırsınız. İlmî araştırma yapamazsınız. Bu ise ilmen ge-rilemek demektir.
3. Kademe: Şimdi Türkiye bu 3. döneme getirilmiştir. İşte açıkoturum: Özal geçen yıl 7.5 milyar dolar dış borç öde-dim diyor. Kendi devletimizin fiilî bütçesi 11 trilyon, dışarı ödenen borç 15 trilyon. Millet ezilmiş, aç, sokağa dökülmüş. Bu, hala dış borcu ertelemem, mutlaka gününde ödeyeceğim diyerek milleti ezmeye, devam ediyor. Bu nedir? Bu taklitçiliğin 3. kademesinin had safhasıdır. Şimdi bunun arkasından 4. safha geliyor.
4. Kademe: Köle olma kademesidir. Ortak Pazar denen budur. ATye tam üye olacağız diye kastedilen budur.
5. Kademe: AT içinde yok olmaktır. Bu açıklamalardan sonra sorunuza cevap veriyorum: Bilindiği gibi 23 Nisan millî hakimiyet günüdür. Anayasada hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, devletin bağımsız olduğu ilkesi yer almıştır. Ve bu ilke anayasamızın temel ilkesidir. 23 Nisan bu ilkeyi şu-urlara yerleştirmek için bayram günü ilan edilmiştir.
Hal böyle iken bu yıl birden bire ne görüyoruz? Bu bay-ram kutlanırken 24 Nisan`da Millet Meclisi`nin içinde bir sem-pozyumun adı: “Milli Egemenlik tikesi ve Devletler Üstü Kuruluşlar”. Konuşulacak konulara bakıyorsunuz, asıl mak-sat millî egemenliği sınırlama adı altında yavaş yavaş hüküm-ranlık haklarının Ortak Pazar`a devredilmesi için fikri hazırlık yapmak.
Bu hazırlık yeni değildir. Daha 1983 yılında hazırlanan Devlet Planlama Teşkilatı neşriyatı arasında 1871/292 numa-ralı özel ihtisas Komisyonu raporunun 95.96. sayfalarında hakimiyetin Ortak Pazar`a nasıl devredileceğinin teklifleri ya-pılmaktadır.
Bu teklifler arasında yapılan tavsiyenin anlamı şudur
“Hükümranlık haklan Avrupa`ya devredilirken bunu anayasaya sarih madde koyarak yapmayın. Millet anlar, büyük reaksiyon gösterir. Milletten gizli olarak bu neticeye ulaşabilmek için anayasanın uluslararası anlaşmalar bölü-müne bir fıkra ekleyin ve deyin ki usulüne uygun olarak yapı-lan uluslararası anlaşmaların hükümleri anayasa ve kanunlar-dan önce gelir.”
Bu tavsiyeleri yapanlar taklitçilik hastalığına tutuldukla-rı için ne yaptıklarım bilmiyorlar. Yaptıkları bağımsızlıktan vazgeçmektir. Anayasanın temel ilkesini ortadan kaldırmaktır. Millî menfaatlerimizin aleyhindedir. Millî görüş sahiplerinin en önemli görevi bunları uyırmaktır.
Bu Rejim Hile Rejimidir
&9644; Uyırmanın yolu TV`de açıkoturumda konuşmak. Bunu da engelliyorlar.
Evet. Bugünkü sözde demokrasi adı ala tatbikatta anayasaya aykın olarak yürütülen, “hile rejimi”nin bir diğer tatbikatı da budur. Yani TV`de biz konuşmayacağız.
&9644; Yani bir çeşit yasadışı yasak.
Evet bu tatbikat yasalara aykın olarak yapılıyor. Anaya-sanın temel hükümleri TV`de bütün partilere eşit muamele ya-pılmasını amirdir. Zaten başka türlü demokrasi olamaz. Düşü-nebiliyor musunuz? 26 Mart seçimlerine giderken ki şu alacalı bohçayı bir düşünün. Faniler seçime gidiyor.
Partinin biri 40 dakika konuşuyor. 4 defa 10 dakika, öbürü 3 defa konuşuyor, bir diğeri 2 defa konuşuyor. Diğer ikisi l er defa konuşuyorlar. Diğer 2`si de hiç konuşturulmu-yor. Bu nasıl demokrasi? Bu nasıl eşitlik? Bu nasıl tatbikat? Yeni bir seçime gidilirken her bir partinin geçen dönemde ne kadar milletvekili vardı? Bunun ne kıymeti olur? Yeni bir seçim olacak, millet yeniden karar verecek, milletin huzuruna eşit şartlar altında gidilmesi şarttır. Milletin bütün partileri eşit şartlarla dinlemesi en tabii hakkıdır. Demokrasilerde tercih hakkı milletindir. Milletten başka bir merci, tercih hakkı kulla-nırsa bu demokrasi olmaz, çünkü güdümlü demokrasi, demok-rasi değildir.
Peki sizin partinizin bir adayıydı Sayın Özal. Karde-şi de öyle. Kendisiyle bir diyalogunuz yok mu? Görüşüyor musunuz?
Uzun zamır görüşmedik,
&9644; Hiç görüşmediniz mi?
Hayır, Başbakan olduğundan beri hiç görüşmedik. Ken-disiyle bir şifai görüşmemiz olmadı.
&9644; 12 Eylül`den sonra geçmiş olsun dahi demedi mi?
Hayır böyle bir görüşmemiz de olmadı.
&9644; Peki aranız bu kadar iyi iken bu durumu neyle yo-rumluyorsunuz?
Şahıs olarak gene iyidir. Fakat bu dönemdeki zihniyeti, davranışı ve gidişatı tamamen eski durumunun tersinedir. Çünkü dış güçlerin mıknatıs sahasında bulunuyor. O sahanın o kadar etkisinde ki bir türlü kendisine gelemiyor.
&9644; Eski dostlarını ve eski liderlerini aramıyor. Ama siz herhalde kızmıyorsunuz. Kendisi için hayır diliyorsunuz.
Evet, biz onun iyiliğini temenni ediyoruz. Hayrını dili-yoruz. Bu yaptığı tahribatlardan vazgeçmesini temenni ediyo-ruz. Allah ona akıl versin.
&9644; Allah dualarınızı kabul etsin.
Amin. İnşallah
(Cumhuriyet, 24.4.1989)

Türkiye`de yıllardır Of m bir uygulama-dan tava 141-142-163. maddelerin kaldırılması bu yasaklar nedeniyle çeşitlii ceza ve kı-sıtlamalara hedef olan gruplar arasında tepkilere yol açtı. Ülkemizde yaklaşık. 20 yıl-dır “İslami İnanç” temelinde politik bir mü-cadeleyi sürdüren Prof. Necmettin Erbakan ile ceza yasasındaki değişiklikler, anayasa ve toplum düzeni üzerine Cumhuriyet Gazetesi Eğitim Servisi Şefi Prof. Dr. Gencay Şayian konuştu.

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi