Anasayfa » TURKIYE' NIN TEMEL MESELELERİ —Avrupa Topluluğu`na Giriş Vatana ihanettir

TURKIYE' NIN TEMEL MESELELERİ —Avrupa Topluluğu`na Giriş Vatana ihanettir

Yazar: yonetici
0 Yorum 138 Görüntüleyen



 

Avrupa Topluluğu`na Giriş Vatana ihanettir

Prof. Dr. NECMEDDİN ERBAKAN:

&9644; Hasan Hüseyin CEYLAN: Hocam, 6 Kasım 1983 se-çimlerinden bu yana Türkiye`nin gündeminde hiç değişme-yen yoğunlulukta bir olay var: Avrupa topluluğuna tam üyelik olayı. Eski Devlet Bakanı Ali Bozer`in, 14 Nisan 1987 tarihinde Brüksel`de yaptığı AT`a tam üyelik müra-caatından itibaren herkes iyiden iyiye eski adıyla, Avrupa Ekonomik Topluluğu`nu, yeni adıyla AT’ı tartışmaya baş-ladı. Türkiye`nin ilk başvuru tarihi olan Demokrat Partisi`nin 1959 başvurusundan bu yana olay hep ekonomik ve iktisadi cihetlerle ele alındı ve tartışıldı. Fakat sizin ve par-tinizin dışında hiç bir oluşum Türk halkına AT’ın politik yanından hiç bir zaman söz etmedi.
Şimdi biz sizinle daha çok AT’ın politik yanı, siyasi hedeflemeleri ve asıl amaçlarının neler olduğu üzerine ko-nuşmak ve tartışmak istiyoruz.
Önce kuruluşundan başlayalım hocam.
&9644; Prof. Dr. Necmeddin ERBAKAN: Ortak Pazar (AET), 25 Mart 1957 tarihinde Roma`da altılarca imzalanan ve l Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Antlaşması`yla kurul-muştur.
Ortak Pazar, diğer adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) çok yönlü milletlerarası bir kuruluştur. Ortak Pazar`ın her yönü, siyasî ve sosyal anlam taşır. Ülkelerarası münasebet-lerde, politika ile ekonomiyi ayırmak doğru olmamaktadır. Ça-ğımız dünyasında ise bu hiç mümkün değildir. Bu nedenle, Ortak Pazar konusu, mutlaka siyasî yönü de nazarı itibara alı-narak, bir bütünlük içinde değerlendirilmelidir. Ancak bu şe-kilde konu açıklığa kavuşabilir. Bu yönü ele alınmadan Ortak pazar kuruluşunu değerlendirmek, bizi yanlış neticelere götürecektir.
&9644; Ortak Pazar Nedir?
Ortak Pazarın gayesini Roma laşması`nın 2. madde-si belirlemektedir. Bu maddenin ışığı altında tanımı yapılabilir. Ortak Pazar`a en genel şekliyle, bir ticaret laşmasıdır deni-lebilir. Bu protokola uygun bir tanımdır. Fakat, Ortak pazar çe-şitli açılardan değişik anlayışlarla tanımlanmaktadır. Siyasî yöne ağırlık verenler, Avrupa Birliği hazırlığı olarak nitele-mekte, iktisadî yönü esas alanlar ise, Ortak pazar tezini savun-maktadır. Sadece statüsü göz önünde tutularak, en isabetli tari-fini, “Ortak Pazar, üyeleri arasında geniş piyasanın gerçekleştirilmesine yönelmiş bir ekonomik birleşme teşebbüsüdür.” şeklinde alabilire.
Esasen, Ortak Pazar`ın kuruluşu, tarihçesi ve gayesi kısa olarak belirlendiğinde, tanımı daha kolay yapılabilecek, mahi-yeti açık olarak anlaşılcaktır.
Kuruluş ve Tarihçeye de Biraz Değinelim
Ortak Pazar (AET) 25 Mart 1957 tarihinde Roma`da Altılarca imzalanan ve l Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma laşması ile kurulmuştur. Bu laşma 248 madde-den oluşmaktadır. Bu belirtilen tarih sadece resmî akid tarihi-dir. Aslında bunun ortamı II.Cihan Savaşından itibaren hazır-lanmaya başlanmıştır. Bu vesile ile, bunun benzeri olan bazı kuruluşlara gidilmiş, fakat tam basan sağlanmamıştır. Avrupa Savunma Topluluğu (C.E.D.), Avrupa Kömür ve Çelik Birliği (C.E.C.A.), Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı bu kuruluşlardır. Bu kuruluşlar ortak Pazar`a yaklaşır olmuş-lardır. Bu gelişmelerden ve çok yönlü temaslar ve çalışmalar-dan sonra, Roma`da AET Ortaklık laşması imzalanmıştır.
Ortak Pazarın amacını laşmamn metninden bizzat çı-karmak mümkündür: Roma laşmasmın 2. maddesi kurulu-şun amacını tanımlar. “Bir müşterek ek pazar tesisi ve üye devletlerin iktisadi politikalarının tedricen birbirlerine yaklaştırılması yolu ile, camianın bütünü içindeki iktisadi faaliyetlerin ahenkli şekilde gelişmesini, devamlı ve muva-zeneli bir inkişafı, gittikçe artan bir istikran, hayat seviye-sinin süratle yükselmesini ve kendisine dahil devletler ara-sında daha sıkı münasebetler tesisini teşvik etmektir.”
Yani Ortak Pazar bu gayeyi gerçekleştirecek bir müşterek ku-ruluştur. Devletler arası bir birliktir.
Anlaşmayı ilk imzalayan devletler 6 tanedir ve Altılar olarak anılmaktadır. Bunlar. Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Holla ve Lüksemburg devletleridir. Sonra altı devlet daha iştirak etmiş ve onikiler olmuştur. Bunlar İngiltere, Danimar-ka, İrla, Yunanistan, İspanya ve Portekiz`dir.
&9644; Türkiye`nin Birliğe Katılması Nasıl Olmuştur?
Roma laşması`nın yürürlüğe girmesinden çok süre geçmeden Türkiye, topluluğa girmek için müracaat etmiştir. 29 Temmuz 1959`da bu müracaat yapılmıştır. 11 Eylül 1959`da da teklif olumlu karşılanmış ve görüşmelere başlanmıştır. Bu müzakereler, çeşitli fasılalarla 20 Haziran 1963 tarihine kadar devam eder.
Ankara Anlaşması ile Türkiye Avrupa Topluluğu`na Giriyor
12 Eylül 1963 tarihinde Ankara laşması diye anı-lan, Türkiye`nin Ortak Pazar`a girişim tanzim eden laşma imzalanmıştır. Bu laşma l Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. laşmaya göre, önce bir hazırlık dönemi tesbit edilmiştir. Bu beş yıldır; fakat 12 yıla kadar uzatılabilecektir. 23 Kasım 1970 tarihinde Geçiş Dönemi Protokolü imzalanmış,
l Ocak 1973`de bu dönem biterek Geçiş Dönemi yürürlüğe gir-miştir.
Bu Ortak Pazarla ilgili, çok genel statü tesbitidir. Esas konumuz ise, Ortak Pazar`ın kuruluşunun nedeni ve bilhassa siyasî yönü üzerinedir.
&9644; Ortak Pazar`ın Kuruluş Nedeni ve Siyasi Yönünü Açıklar mısınız?
Kuruluş nedenini iyi tesbitlersek, Türkiye`nin girişinin siyasî sebepleri de daha kolay açıklığı kavuşabilecektir. Ortak Pazar`ın kuruluş sebebi, kendi diliyle, Roma laşmasının 2. maddesinde belirlenmektedir. Burada iktisadî gayesi yansı-maktadır. Bu konuda oldukça çok öneriler de ileri sürülmüş-tür. Bütün önerilerdeki ortak yön, bu kuruluşun esas anlamının siyasî yönde yorumlanması gerekliliği oluşudur. En genel ola-rak, bu birliğin bir Avrupa siyasî birliği olduğu, politik neden-lerle kurulduğu, iktisadî yönün bu siyasî yönü sağlamlaştıran fonksiyon taşıdığı belirtilmektedir.
Kuruluşun sebebini Avrupalı düşüncesi ile belirlemek daha gerçekçi olacaktır. Belçika`nın AET nezdindeki temsilci-si Wendelen verdiği bir konferansta aynen şöyle tesbit eder bunu: “Niçin Ortak Pazar sorusuna, şu kanaate dayanarak cevap vermek isterim, Avrupa Ekonomik Topluluğunun zihni-yeti, ekonomik amaçların gerçekleştirilmesi değildi.
Politik yönden bu bütünleşmenin 1946 Mart’ında Churchill`in 1947 Haziranınında Marshall`ın, 1948 Ocağında Bevin`in nutuklarından itibaren ilerleme kaydettiği müşahade edilir. 4 Nisan 1949 Kuzey Atlantik Paktı, ittifak politikasın-dan doğmuştur…
Bu fikir Monnet, Schuman, De Gasperi ve Spaak gibi politika adamlarının düşüncelerine hakim olmaktaydı; bu adamlar iktisatçı değillerdi, onlar için Ortak Pazar, genellikle politik bütünleşmeye doğru bir adım teşkil ediyordu. Bütünleş-me lehinde bilinen iktisadî münakaşalar, bu anlaşmayı politika adamlarınca daha çok kabul edilebilir bir şekle sokuyordu…”
Bir Avrupalı ve altılardan birinin temsilcisi bunları söy-lemektedir. Ona göre, esas amaç Avrupa siyasi birliğini sağla-maktır. Fakat ekonomi bunu kolaylaştırmakta, daha etken ol-maktadır.
Bir Avrupa Birliğinin kökünün çok gerilerde olduğu ileri sürülmektedir. Haçlı Seferlerindeki birlik dahi buna ben-zetilmektedir. Saint Simon ve Augustin`in dahi “Avrupa parlamentosundan bahsettiği, Viktor Hugo`nun Avrupa Birliği dü-şüncesini taşıdığı kaydedilmektedir. Hatta Victor Hugo`nun şu sözleri nakledilmektedir. “… Şahsi şerefinizi ve üstün birliğin temelini atacaksınız…” Ve hatta Strazburg`taki Avrupa Konse-yi binasında şu sözler vardır: “Avrupa Konseyi Avrupalık ruhu-nu yaratmıştır. Avrupalılık ruhu sınırları yok etmektir. Avrupa halklarının sağduyuları onları hür kılacaktır.”
De Gaulle ise, Atlantik`ten Urallara kadar büyük Avru-pa sloganını onaya atar. Yalnız De Gaulle`ün Avrupa Birliğin-de her ülke milli özelliklerini koruyacaktır. Hugo`nun birleşme tezine uymaktadır bu. Birleşme yolunda çalışan önemli şahsiyetlerden biri de Fransız Monet`tir. Monet C.E.C.A.`nın da başkanlığını yapmıştır. Monet, Avrupa`yı yeni baştan yaratma tezi ile De Gaulle`den biraz ayrılıyordu.
İkinci Cihan Savaşı sonrası, bilhassa 1950`den sonra Avrupa birliği hareketleri hızlanır. Bilhassa Atom Enerjisi Topluluğu (EURAON)’nun Başkanı Belçikalı Spaak`ın çalış-maları ile Ortak Pazar görüşmeleri 26 Aralık 1956 da Brük-sel`de başlar. 25 Mart 1957`de ise anlaşma imzalanır. laş-ma eski Roma`nın Başkenti Roma`da imzalanır. Ve ikinci maddesinde gayesi iktisadî birlik olarak nitelenir. İlk hedef, sı-nırların, gümrüklerin kaldırılması, iktisadî bütünleşmedir.
Fakat kuruluş çalışmaları da göstermektedir ki; esas gaye siyasî bütünleşmedir.
Niçin Siyasi Bütünleşme, sorusuna çeşitli cevaplar ve-rilmektedir.
Birincisi, Avrupalı gerekçesi ile, Avrupa Ülkeleri birbi-riyle savaşmaktan kurtulacak, dışa karşı bütünlük ve güçlülük arzedecektir. Zaten bu ülkeler ortak kültür ve medeniyete sa-hiptirler.
Sol düşünce, bu Avrupa Birliğini, Avrupa`nın sosyalizm ve komünizm`den korunması için Amerika`nın teşviki ve yar-dımı ile kurulan bir teşkilat kabul eder.
Lenin ise, ta 1915’lerde mevcut olan Birleşik Avrupa düşüncesini şöyle yorumlar, “Kapitalistler ve devletler arasın-da geçici laşmalar mümkündür. Bu anlamda Avrupalı ka-pitalistler arasında bir laşma olarak-Birleşik Avrupa Devleti mümkündür. Fakat hangi amaçlar için? Sadece birleşmiş olarak, Avrupa`daki Sosyalizmi bastırmak için birleşmiş ola-rak, Japonya ve Amerika`ya karşı sömürge ganimetlerini koru-mak için…” Solun bir ayrı tezi de bu olmaktadır. Fakat, Ameri-ka`nın İkinci Cihan Savaşı`ndan sonraki teşviki tezin ikinci kesimini çürütmüş olmaktadır.
“İktisadi Bağlar Politik Birlik İçindir”.
Bizde Ortak Pazan savunan yazarlar genellikle bunun Avrupa için de eknomik yönünü kabul ederler. Yani, protokol dışı yorumlara pek katılmazlar. Roma laşması`nın 2.maddesi de bu ekonomik amacı belirlemektedir. Batılılar bu siyasî anlayışı, Avrupa Birliği tezini daha açık kabullenmekte ve belirtmektedirler. Bir Batılı yazarın şu sözleri enteresır: “Avrupa Ekonomik topluluğu Komisyonu eski başkanı Dr. W Hallstein`in dediği gib, biz asla iktisatçı değil, politika ile ilgiliyiz. İktisadi bağlar, nihai olarak politik birliğe götüre-cektir.” , –
Netice olarak şunu kabul etmek mümkündür: AET`yi sa-dece iktisadi bir işbirliği kabul etmek imkansızdnr. Sebep o da olsa, o yine bir vasıtadır ve neticedir. İktisadî prensipler yarar sağlıyacak ve ilkeler uygulanacaktır. Görünümü sadece ikti-sadî bir kuruluş; olduğudur. Fakat asıl amaç siyasî birliktelik-tir.
&9644; Türkiye`nin AET`ye Giriş Nedeni Sistem Açısından Ne İdi?
Türkiye`nin AET`ye girişi de değişik şekillerde yorum-lanmıştır.
l Temmuz 1963 tarihli, Bakanlıklar Arası Dış İktisadî Münasebetler Komitesi Daimi Sekreterliği’nin bir dökümanın-da Türk Hükümetinin AET`ye girme karan ad nedene dayan-dırılmıştır;
“l. Türkiye`nin batı dünyasına mensup oluşu,
2. Türkiye`nin son on yıllık ihracatının ortalama 35 oranında bir kısmının altılara yönelik oluşu,”
Bu resmi hüviyetli belgede iki sebep ileri sürülmekte, birisi siyasî, diğeri iktisadîdir. Siyasî sebep, Türkiye’nin batı dünyasına mensup oluşudur. Bu belgede belirtilmemekle bera-ber, bir üçüncü sebep daha ileri sürülmektedir ve AET`ye giri-şimiz böylece, başlıca üç sebep altında toplanmaktadır. Diğer yan nedenler bu üçün tamamlayıcısı ve veya unsuru sayılmalı-dır.
Bu üçüncü sebep, komşumuz Yunanistan`ın AET’ye giriş için müracaat etmiş olmasıdır.
Böylece, AET’ye katılışımız üç açıdan yorumlanmakta-dır, birisi iktisadî, diğeri Yunanistan rekabeti, sonuncusu da Avrupa blokuna dahil oluşumuzdur. Bunları birbirinden kopuk olarak incelemek isabetli olmayacaktır.
Buradaki siyasî sebep, bir Avrupa devleti oluşumuz tezidir. Hükümet yetkilileri de bu konu üzerinde fazlaca durmuş-lardır. AET’ye girişimiz, bu yönü ile bir blok seçimi olarak yo-rumlanmaktadır. Dışişleri eski bakanı Bayülken bir konuşma-sında; “… kanaatimizce, ortaklığın ekonomik ve politik cepheleri birbirini tamamlayan unsurlardır. Ve ancak birisi varoldukça öteki yasabilir. Stratejik ve politik alanlardaki önemi belli olan Türkiye`siz Avrupa düşünülemez. Diğer taraf-tan, ekonomik tedbirlerle donatılmış bir ortaklık içerisinde Av-rupa ekonomik topluluğuna bağlanmamış bir Türkiye de öngö-rülmez…” Dışişleri Bakanı siyasî yöne önem vermektedir. Hatta Türkiye`nin önemli jeopolitik yönüyle Avrupa`nın Türki-ye`ye ihtiyacı olduğunu ifade etmektedir. Bu ifadeden çıkan netice, iki yönlü menfaate dayanır. Türkiye önemli yeri dolayısıyla teşkilatlar içinde korunmaya muhtaçtır. Nato`ya girişin nedeni burada da görülebilir.
Eski Dışişleri Bakanı Hasan Esat Işık ise, Türkiye`nin yalnızlık politikası seçmesinin mümkün olmadığını, mutlaka bir bloka bağlanması gerektiğini, bunun için de en uygununun AET olduğunu belirtiyor. Aynca komşu ve aynı coğrafi şartla-ra sahip Yunanistan`ın bu teşebbüsünün de etkisi olduğunu açıklıyor ve ilave ediyor, “Türkiye`nin AET ile ilişkilerinin esas temalı siyasîdir. Yoksa Türkiye bugün için sadece ekono-mik nedenlerle AET ile bu konuda öyle bir ortaklık anlaşması akline lüzum görmezdi ve mümkün de olmazdı. Gene ikinci bir vakıadır ki, AET iktisadî alaki entegrasyon ile yetinmemek-te ve bunu politik bir entegrasyonla tamamlamak çabası için-dedir. Ancak bu altıların, bugün dokuzların içinde dahi Roma laşması`nın zaruri, kaçınılmaz birşeyi olarak, icabı olarak yürütülmemekte, bu kadar ekonomik entegrasyonun, politik bir entegrasyonla tamamlanmadıkça kafi bir ekonomik entegras-yona gidilemeyeceği faraziyesine istinad ederek, memleketleri ayrıca aralarında bir mülakatla politikalarında birleşmeye sevk etmektedir.” Yani her dış ülkeye karşı bir ortak politika güdülmesini istemektedirler.
Bu siyasî yönü ihmal etmek mümkün olmamaktadır. Batılılar da Türkiye için bunu kabul etmektedir. Türkiye`nin AET’ye alınışında, Ortak Pazar Konseyi Başkanı Dr. Luns surdan söylüyor: “Türkiye`nin Ortak Pazar`a üye olarak alın-masında siyasî düşüncelerin önemli bir rol oynamış olduğunu belirtmem gerekiyor. Gerçekten de Atlantik ittifakının üyesi olan Türkiye, Avrupa`nın en önemli kavşak noktalarından bi-rinde yer almakta ve batının savunmasında hayati bir önem ta-şımaktadır.” Belki de bu batili gözüyle durumun en isabetli yorumudur. Türkiye`nin önemli coğrafi yeri ve bunun başka blokta olmasının batinin ne kadar zararına olacağı……
İnönü: “AET ile Avrupa`ya Fiilen Bağlanmış Oluyoruz”.
Görüldüğü gibi, bizim devlet adamımızın görüşünde ba-tılı olma tezi önemli yer tutuyor.
İsmet İnönü, laşmayı imzalayan hükümetin başkanı olarak; “Hakikaten, bugün Türkiye`yi ebediyen Avrupa`ya bağ-layacak anlaşmayı imzalamış bulunuyoruz.” diyordu.
Bütün yorumcular, bu konuşmaların da ışığında, ban blokuna dahil olma siyasî nedenini mutlaka zikretmektedirler.
Nasıl AET’nin Altılar arasında ilk kuruluşu siyasî gaye, Avrupa Birliğini sağlama, sosyalist ülkelere karşı korunma, birbiri ile savaştan kurtulma, sömürgelerini büyüyen devletlere karşı koruma gibi siyasî sebeplerle yorumlanmışsa, Türki-ye`nin AET’ye girişi de bu çeşit siyasî sebeplere bağlanmıştır.
Türkiye Hükümeti yetkilileri genellikle batılı, Avrupalı olma tezini benimsemişlerdir. Batı içinde Türkiye`yi kabul et-tirmeyi hedef almışlardır. Eski Dışişleri Bakanı Çağlayangil`in “Ortak Pazar`a girişimiz, Avrupalılaşmamızın son halka-sıdır” deyişi bunu çok açık ifade eder.
Yine, bunun yanında, NATO`da oluşumuz gibi, AET’ye girmemiz de dünya kuvvetler dengesinde bir yer edinmek ga-yesine yöneliktir. Coğrafi önemli durumumuz bunun baş nede-nidir. Avrupa için söz konusu olan sosyalist ülkelere karşı ko-runma, bizim için daha da geçerlidir.
Avrupalı, AET yetkilileri ise, Avrupa`nın coğrafi konu-mundaki önemli yerimizi işaret etmişlerdir. Yani Avrupa`nın korunması Türkiye o birlik içinde çok gereklidir. Yani Avru-pa`nın korunması için Türkiye o birlik içinde çok gereklidir. COMECON gibi bir Doğu Avrupa Birliğine veya bir sosyalist birliğe girmemiz, Avrupa için, AET Devletleri için büyük teh-, en azından kayıp olurdu. AET’ye, gerçek bir Avrupa ülke-si olmadığımız halde, o ülkelerle din ve kültür ayrılığımıza rağmen alınışımızın nedeni de budur. Hedef Türkiye`yi İslam Dünyasından ayırmaktır.
Sayın Hocam Avrupa Topluluğunun kuruluş tarih-çesi ve nasıl bir birlik olduğunu resmi verilerle ortaya koy-dunuz. Görülüyorki AT tam anlamıyla Siyasi bir teşekkül ve kuruluş maksadına göre de tam bir haçlı entegrasyonu.
&9644; AT`ın bu özelliğini gözönünde bulundurarak şunu sormak istiyorum: Cumhuriyet dönemi boyunca Cumhuri-yet döneminin ve Cumhuriyet aydınının kendi değerlerin-den, kendi tarihinden, kendi medeniyetinden, kısaca kendinden uzaklaşması sözkonusu üstelik halka ve millete rağmen. Biraz da bu açıdan, halkın uzaklaştırılmak isten-diği, fakat halkın da ısrarla sahip çıktığı kimliği açısından AT`a tam üyelik başvurusu için neler söylüyorsunuz?
Bu başvuruyu tam anlamıyla tarihimize, medeniyet an-layışımıza, kültürümüze ve en önemlisi de bağımsızlığımıza karşı bir ihanet tavrı olarak görüyorum. Bakınız büyük düşü-nürümüz Mevlana Celaleddin Rumi, “Neyi arıyorsan, osun sen” diyor. Biz ise kendi tarihimizi, kendi kültürümüzü ve kendi mukaddeslerimizi bırakmışız başka şeyler arıyoruz.
Biz Kendi Tarihimize ve Kendi Kültürümüze Dönmeliyiz.
Biz ikiyüzyıldır, Batı`yı arıyoruz. Ancak ne Avrupalı olabildik, ne de Müslüman kimliğimizi koruyabildik. İkiyüz yıldır batılaşmak için savaş veriyoruz. Eğitimden aile düzeni-ne, devlet örgütlenmesinden adliye düzenine kadar herşeyi Av-rupa kültürü içinde aradık. Avrupalı olmak için kendi kültürü-müzü, değerlerimizi, tarihimiz ve kimliğimizi reddettik. AT’na başvuru, Türkiye`de Tanzimattan buyana sürdürülen Avrupalı olma gayretlerinin, Cumhuriyet döneminde ulaştığı son halka olarak değerlendirilebilir. Daha açık bir deyişle AT’na başvuru Avrupalı olmak ve AT ile siyasal, kültürel ve ekonomik alan-da bütünleşmek için, Müslüman kimliğimizin inkar edilmesi-dir. Yani geçmişimizin, tarihimizin, kültürümüzün, sanatımı-zın ve ekonomimizin Avrupalı olmak adına AT’na ipotek edilmesidir.
Asya ve Afrika`nın kaynaklarına değişik yollardan el ko-yarak büyük zenginliğe kavuşan Avrupalılar, İkinci Dünya Sa-vaşının korkunç yıkımı karşısında, ele geçirdikleri ekonomik gücün yok olup gittiğini gördüler. Avrupalılar varlıklarının, kültürlerinin sürekliliğini yalnızca “Avrupa Birliği” içinde sağ-layabileceklerini gördüler. Avrupa birleşirse, Amerika ve Rusya`nın ekonomik baskılarını kolaylıkla hafifletebilecekti. Yalnızca Avrupa Birliği ile Avrupa eski gücüne kavuşabilirdi. Avrupa ancak böyle siyasal ve ekonomik bir birlik kurarak dünyanın iki dev ülkesi Amerika ve Rusya`ya karşı varlığım koruyabilirdi. Avrupa bu varoluş savaşında önemli bir kısmı eski kolonileri olan Müslüman ülkeleri de yanına almak isti-yor. Bunu yapabilmek için ilk önce birliğine katması gereken Müslüman ülke kuşkusuz Türkiye`dir. Çünkü Müslüman ülke-leri arasında birlik kurulmasında toparlayıcı bir işlev yüklene-cek tek ülke, Türkiye`dir.
Birleştirici ülke olmayı bir süre Mısır üstlendi. Ancak Mısır’ın Amerika`ya bağlı ve İsrail`le ayarlı politikası, siyasal ve ekonomik yapısı, Müslüman ülkeler arasında başçekici bir işlev yüklenmesine engel oldu.
Müslüman ülkeler arasında birleştirici bir rol oynayabi-lecek ülke; nüfusu ile Müslüman Ülkeler arasında birinci ve3 dünyada besinci ülke olan Endonezya`dır. Ancak Endone-zya`nın Müslüman Ülkelerin merkezinden uzak olması ve ta-rihsel birikimi; böyle bir rolü yüklenmesini zorlaştırıyor.
Geriye Pakistan ve Türkiye kalıyor. Pakistan`ın ekono-mik zorluklan ve Afganistan`daki savaş, onun da toparlayıcı ülke olma şansını ortadan kaldırıyor. Ekonomik gücü, coğrafik konumu, tarihsel birikimi ile Türkiye, müslüman ülkeler ara-sındaki işbirliğinde öncülük yapabilecek tek ülke durumunda. Avrupalılar bunu çok iyi bildikleri için, Türkiye`yi AT’na ala-rak, yalnızca Türkiye`yi değil, Türkiye ile birlikte tüm müslü-man Ülkeleri de kontrol altında tutmak istiyorlar. Böylece hem kendi ekonomik ve siyasal birliklerim güçlendiriyorlar, hem de Amerika ve Rusya yanında üçüncü bir rakip gücün de oluşmasını önlemiş oluyorlar.
Avrupa Türkiye`nin İslam Ülkelerinin Lideri Ol-masından Korkuyor.
Avrupalıların bu hesabı çok açık; gizli ve kapalı hiçbir yanı yok. Davit Hotham, David Barchard gibi Türkiye`de bulunan ve bulunmuş gazeteciler. Prof. Dr. Neumark gibi bilim adamları bu gerçeği sık sık diley getiriyorlar. Fransız, L`express dergisinde Yvesl Cuan aynen surdan söylüyor: “Avrupa’nın Türkiye`yi geri çevirmesi durumunda, önümüzdeki yirmi yıl içinde iki Almanya`nın toplam nüfusundan daha kala-balık olacak bu ülke, başka birlikler kurmaya yönelebilir ve Avrupa`nın sadık bir dostu olma yerine, Avrupa’ya düşman ha-line gelebilir.”
Söylediklerimizi toplarsak, Türkiye AT’na tam üyelik için başvururken, yöneticiler insanımızın kimliğim inkar ede-rek, Avrupalı olmak için, kültürümüzü, insanımızı, sanatımı-zı ve ekonomimizi ipotek vermekle kalmıyorlar, Türkiye ile birlikte büyük bir hız kazanabilecek, kendilerine rakip Müslü-man Ülkeler Birliğinin de kurulmasını da önlemiş oluyorlar. Ve en önemlisi hayatiyet kavramımız “bağımsızlık” olayı da elden gitmiş oluyor.
Türkiye`nin AT`a tam üyelik başvurusu kominizmin ölmeye başladığı, bütün dünyanın bir nizam arayışı içerisi-ne girdiği ve Türkiye`de bu kindik arayışlarının en yoğun olduğu bir zama dahası toplumda “adil düzen” arayış-larının gözle gözükür hale geldiği bir zamana rastlıyor.
&9644; Bu zamanlama dikkat çekmiyor mu?
Sualiniz çok güzel ve aynı ora da düşündürücü. Ön-celikle şunu hemen belirtelim ki batıyla ilgili bu tür entegras-yonlar hep halkın kendine geleceği ve kendine döneceği za-manlarda gerçekleşmektedir. Cumhuriyet döneminde bu hep böyle olmuştur.
Evet söylediğiniz gibi kimlik arayışlarının yoğunlaşması ve Türkiye`de İslamî değerlere sahip çıkma eylemlerinin yoğun olduğu bir dönemde AT’na tam üyelik için başvurulu-yor. Elbette bu bir rastlantı değildir. Yukarıda yoğun bir ekono-mik, sosyal, kültürel işbirliği gayretleri var.
Bir Tarafta Avrupa Topluluğu`na Tam Üyelik, Diğer Tarafta Halkın Kendi Kimliğini Arayış Var
Müslüman Ülkeler, Avrupalıların birkaç yüzyıl süren parçalama gayretlerine rağmen, tarih, kültür, ekonomik ve so-syal yapı bakımından doğal bir bütünleşme içindedir. Müslü-manları birbirinden ayırmak için masa başında cetvelle çizilen sınırlar, yapaylığını koruyor.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada bağımsız yal-nızca Türkiye, İran ve Afganistan varken, bugün bağımsız DİC üyesi 44 Müslüman ülke var. Bir zamanlar hayal gibi, rüya gibi kabul edilen Müslüman Ülkelerin, bir araya gelerek, kendi sorunlarını tartışması ve çözümler araması artık gerçek oldu. Ortadoğu`da nüfusu 55 milyon, önemli bir ekonomik güce ve teknolojik seviyeye ulaşmış bir Türkiye var. Avru-palıların “hasta adam” diye nitelendirdikleri Türkiye, bu yüz-yılın sonunda, Fransa, Almanya ve İngiltere`den daha büyük, 80 milyon nüfuslu bir ülke olacak. Üstelik her ala yoğun bir kimlik belirleme gayreti var. Solun ve sağın söyleyecek birşeylerinin kalmadığı bir ortamda, Müslümanlar yoğun bir kültürel faaliyet içindeler, Yüzün üzerinde yayınevi, ellinin üzerinde dergi ve beş tane gazete var. Müslümanların yayınla-dığı dergilerin toplam trajı 500 bini aşıyor. Böylesine bir canlı-lığın gözlendiği bir ortamda AT’na tam üye olmak için başvur-ma, elbette çok anlamlı. AT ile batı, Türkiye ve dünyadaki İslamî gelişmeyi kontrol altında tutmak istiyor. Ancak Batı`nın Müslüman Ülkeleri denetleyecek ya da İslam`a natif olabi-lecek bir kültürü ve uygarlığı yok artık. Bu yüzden Batı`nın he-sabı, bizdeki yöneticilerin hesabı gibi tutmayabilir. Bekledikle-ri sonuçları alamayabilirler.
Gerçekten Avrupa`nın ve Amerika`nın son birkaç yüzyıl içinde dünyada etkisi çok büyük ve derin oldu. Batı ülkeleri Asya ve Afrika`nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmayalayarak, tarihte eşi ve benzeri görülmedik bir zenginliğe kavuş-tular. Batı`nın modern bilim ve teknolojiye dayanan ve Asya ve Afrika Ülkelerinin kaynaklarıyla beslenen ve büyüyen eşya uygarlığının eğrisi inişe geçti. Batı bir umut ve uygarlık krizi içinde. Buna kimlik krizi de diyebiliriz. Bu yüzden pek çok ba-tılı düşünür, Avrupa kültürünün geleceğinden endişelenmekte-dir.   O.Spengler,  A.Camus,  A.Malraux,  A.Toynbee  ve W.FauIkner bunlardan birkaçı. A.Camus`un dediği gibi, Avru-pa kültürü ya yeni bir uygarlık bulacak, ya da toptan intihar edecektir. Son onyıllardaki, olaylar ve gelişmeler Camus`u gerçekten doğruluyor. Bir çok batılı aydın, R.Garaudy, Rene Gu`enon, Titus Burchart ve Frithof Shoun ve benzerleri, batı dışında, onun dayığı temellerden tamamen farklı te-mellere ve kaynaklara dayanan İslam uygarlığını seçiyorlar. Öte yan bilim ve teknoloji politikalarını gözden geçirmeye yanaşmayanlar, kendilerinin dışında bir İslam Dünyası ve Müslüman kültürü okluğunu görmezlikten gelen batılı ülkeler, Challenger ile, Cernobyl`le hidrojen ve nötron bombalarıyla, kendileriyle birlikte tüm dünyayı intihara sürüklemektedirler.
İlginç ve önemli olan, Avrupa İslam`a dönme sancılan geçirirken, Türkiye; kendisiyle birlikte tüm Müslüman ülkele-rine, AT’na üye olmaya çalışmakla başka natifin olmadığı-nı söylemek istiyor. Oysa, Avrupa dönemini tamamlamıştır. Kendinden önceki uygarlıklar gibi o da görev sırasını savdı. Artık kendi insanına bile umut vermiyor. Şimdi umut İslâm`dadır. Arak dünyada ekonomik ve kültürel üstünlük batı`dan doğu`ya geçiyor. Bir kavşak .noktasına gelmiş bulunu-yoruz. Kavşakta yapacağımız seçim, Türkiye ile birlikte Müs-lüman Ülkeleri ve Avrupa, Amerika ve Rusya`yı da elbette etkileyecektir. Kurtuluş, mutluluk, insanca yaşama, Avrupa`da aranmamalıdır. Türkiye için aydınlık gelecek, kendi tarihsel birikimi içinde aranmalıdır.
&9644; Hocam Türkiye NATO`ya girerek batının askerî alaki fonksiyonlarını batı adına ve batılı gibi yerine ge-tirmiştir. Avrupa Topluluğu`na da tam üye olunarak siya-sal, kültürel ve ekonomik ala da batı adına bir takım fonksiyonlar yüklenilmek istenilmiyor mu?
Aslında Türkiye, son yüzyıl içinde sürdürdüğü batılılaş-ma politikasının doğal bir sonucu olarak, NATO-OECD, Av-rupa Konseyi gibi, batılı ülkelerin egemen olduğu kuruluşlarda yer almıştır. NATO, bu kuruluşların içinde en önemlisidir ve askeri bir teşkilattır. Varşova Paktına karşı kurulmuştur. Şimdi Türkiye askerî ala yüklendiği fonksiyonları, AT’na katıla-rak, ekonomik, siyasal ve kültürel ala da yüklenmeye zor-lanmaktadır. Avrupa Türkiye`yi kendi birliğine çekerek, dün-yadaki siyasî gücünü artırmak istiyor. Bu yüzden, AT’na tam üye olma konusu herşeyden önce siyasi ve kültürel bir so-rundur. Avrupa Türkiye`nin Müslümanlaşarak, İslam Ül-keleri Birliği içinde yer almasını istemiyor. Yukarıda da be-lirttiğim gibi, bunu ne İngiltere, ne Almanya, ne Fransa istiyor. Alman devlet başkanı Türkiye`ye geldiği zaman ilk söylediği, Türkiye`deki seküler yapının korunmasına özen gösterilmesi gerektiği oluyor.
AT`a Tam Üyelik Herşeyden Önce Siyasi ve Kül-türel Bir Sorundur.
Öte yan Türkiye`deki bancı güçler, batıcı ve laik yö-netimlerin devam etmesinin garantisini AT’na tam üye olmakta görüyorlar. Ancak hiç kimse bu siyasî ve kültürel bütünleşme-nin, insanımıza nasıl bir fatura getireceğinin üzerinde düşün-müyor.
Nasıl bir kültürle karşılaşacağız?
Bu kültürün kaynaklan nelerdir?
Bizim kültürümüzden nerelerde ayrılıyor?
AT olayını sağlıklı olarak değerlendirebilmek için bu soruların cevabını araştırmak zorundayız.
Kuşkusuz Avrupa deyince aklımıza bir kıta gelmez. Av-rupa bir kültürün simgesidir. Bir yerde Sezar ve diğer Roma İmparatorları, Aristo, Platon ve Sokrat`ın adlan bir anlam ta-şıyor ve bir arada saygı görüyorsa, orda Avrupa vardır. Çünkü Paul Valery`in dediği gibi: “Birbiri ardından Romalaşan, hristiyanlaşan ve düşünce balonundan Esti Yunan`a bağlanan her ırk, her ülke salt Avrupa`lıdır.” T.S.Eliot, Avrupa kültürü-nünün kaynaklan olarak, Roma, Yunan ve hristiyanlığa ek olarak Museviliği de saymaktadır.
Şimdi AT’na tam üye olmak için çırpınırken, ne kadar farklı kültürlere sahip olduğumuzun üzerinde önemle durmalı-yız. Bizim kültürümüz ile Avrupa kültürünün kaynakları çok farklıdır.
Eninde Sonunda Avrupa ile Hesaplaşacağız.
Bizim tarihimiz Avrupa ve İslam kültürlerinin binbeşyüz yıllık çatışmasının tarihidir. AT’na tam üye olmak, binbeşyüz yıllık tarihî birikimimizin hesabını kapatmaya hiç bir zaman yetmez. Avrupa Kültürü ile er ya da geç hesaplaşaca-ğız. Bundan kurtuluş yok. Biz kararımızı bu hesaplaşmaya göre vermek zorundayız. Biz Batılı değiliz. Biz Avrupalı deği-liz. O zaman, hesabımızı ve çalışmalarımızı bu farklılık üze-rinde yoğunlaştırmak zorundayız.
Bizim için önemli olan, bu hesaplaşmanın, AT içinde mi, yoksa Müslüman Ülkelerle birlik kurarak mı, başarılı bir şekilde kazanılabileceğinin tartışılmasıdır. Bu tartışmalar so-nucu yerimizin neresi olduğu ortaya çıkacaktır. O zaman seçim yapmak ve yerimizi belirlemek kolaylaşacaktır. Yerimiz ise elbette Müslüman Ülkeler ve onlarla birlik kurmaktır.
&9644; Muhterem Hocam. Türkiye`de Ortak Pazara ve Av-rupa Topluluğu`na karşı akımın temsilcilerinden birisi ola-rak niçin bu birleşmeye karşı olduğunuzu özetleyebilir mi-siniz?
Birinci sorun, Avrupa Topluluğu ile herhangi bir ortak bağımızın olmaması, irken bağımız yok lisanen bağımız yok, kültür olarak bir bağımız yok, bir din bağı yok, coğrafi bağı-mız yok. Biz bunlarla herhangi bir bağımız yokken niye birle-şelim. Uzun yıllar Osmanlı döneminde de, biz daima Avrupalı-ların menfaat kavgalarına karşı çıkmışız. Bazen, aslında sanki biz müstemlekecilik yapmışız gibi hava doğurmaya çalışıyor-lar, ama işin aslı Avrupa’nın menfaat kavgasının karşısına sade-ce Osmanlı Devleti çıkmış. Osmanlı Devleti ortadan kalktıktan sonra geriye birçok İslam devleti ve bir de Türkiye kalmış nüve olarak.
Türkiye ise laikleşmiş, halifelikten feragat etmiş, ki bu mühim bir hadise. Aslında Türkiye halifeliği sırf ileride kulla-nırım diye bile tutsa, tamamen usulen ona bir mevki bile ver-miş olsaydı Türkiye`nin milletler arasındaki platformda çok daha etkin bir rolü olurdu, şimdi. Çünkü Müslümanlar “hiç ol-mazsa burada halife var” diyeceklerdi, bunu bile düşünmeden doğrudan doğruya kendilerine böyle bir teh hissettikleri için Avrupalıların talepleri üzerine bunlar kalkmıştır. Avrupa’nın bizi istediğini zannetmiyorum. Ama bizim Avrupayı iste-memiz icabettiği hakkında bazı kesimlerde bir kanaat oluştu-rulmaya çalışılıyor Aradan belli bir zaman geçtikten sonra da Türkiye`de ne olduğunu bilmeden bu kanaate iştirak edecek birçok insan doğar zannediyorum, bunu da belirteyim. Yani biz bir kamuoyu araştırması yapsak ne olur, herkes karşı çıkar mı çıkmaz mı, o a bunun nasıl takdim edileceğine bağlı.
&9644; Türkiye`nin Ortak Pazara girmesi, Türkiye`nin hiç mi menfaatine değil?
Evet, iktisadî açıdan da menfaatlerimiz yoktur. Siyasî açıdan zaten yok
&9644; Ortak Pazar`a girmeyi isteyenler böyle düşünmüyor ama
Evet iktisadiyatın dışında başka sebepler öne çıktı. Tabi Artık “Ortak Pazar yok şimdi. Şimdi Avrupa Topluluğu” var. Ortak Pazar, Avrupa Topluluğunun başlangıcı idi Önce maddi menfaatler dediler. O kademeyi aştılar. Gümrük birliği sağlı Avrupa`da. Avrupa`da vergilendirme hususunda bir birlik sağlı hemen hemen. Tam değil tarımda bazı prob-lemleri var. Şimdi bundan sonra “siyasi birliğe doğru” gidi-yorlar. Siyasî birliğe giderken önce Avrupa Topluluğu`nu oluş-turdular. Avrupa Topluluğu`nun oluşmasının manası da şu: Avrupa Parlamentosu fiilen teşekkül etti. Şimdiye kadar her millî parlamento kendisi Avrupa Parlamentosuna girecek olan milletvekillerini seçip gönderiyordu. Avrupa parlamentosu şimdi ilk defa doğrudan doğruya seçmen tarafından seçilerek oluşturuldu. Bunlar şimdi diyorlar ki “biz bütün Avrupa`yı tem-sil eden bir parlamentoyuz, o halde millî parlamentoların üs-tündeyiz” Şimdiden bu kavga başladı zaten. Ve bu ister iste-mez bir mücadele meydana getirecek, çünkü her memleketin içinde aslında Ortak Pazara girmek istemeyen topluluklar, gruplar var, bunlar kimisinde çok güçlü, mesela kuzey memle-ketlerinde reddedildi, ama diğer memleketlerde de kıl payı ile “evet” denildi girildi. “Evet” demeyen birçok insan var. Piş-man olanlar var. Şimdi Avrupa Parlamentosuna biz girdiği-miz zaman hiç mi fayda olmayacak, her işin muhakkak faydalı taran da vardır, zararlı tarafı da vardır. Ama fayda ile zararı tarttığı zaman, insanın hangisinin daha çok ağır bastığına ken-disinin karar vermesi icap eder. Ben mesela şöyle bir misal ve-reyim, bir insan çok rahat bir hayat yaşayayım dese bir sarayda hizmetçilik yapsa, çok rahat bir hayat yaşar, yani onun hayatı-nı değme zengin yaşayamaz, ne yapacak işte ondaki sarayın sa-hibine hizmet edecek, suyunu getirecek, ekmeğim getirecek, ama hiçbir zaman ne sarayın sahibi olacak ne kendi mülkünün sahibi olabilecek ne kendi kararını kendisi verebilecek ne kendi namına bir icraatta bulunabilecek. Bu hakkı yok. O hak-larının tamamından feragat ediyor sadece sarayın içinde yaşa-mış olmak için. Sarayın mal mülkü de kendisinin değil. Türkiye’de Ortak Pazar`a, girdiği zaman bazı şeylerden istifade edebilir, ne zaman edebilir o belli değil. Bunlar da artık Türki-ye`ye yarar vermeyecek bir noktaya geldiği zaman Avrupa`nın bizi kabul edeceğini zannediyorum, yani Avrupa bizi şimdi kabul etmez. Daha 10 sene de kabul etmez, ama Türkiye`yi öyle bir potada eritir ki ondan sonra Türkiye`yi kabul ettiği zaman kendisine herhangi bir zarar gelmeyeceği kesinlesin Ve böylece de Türkiye`nin ortak pazara girmesinde bir zarar olmaz. Nedir Türkiye`nin menfaatleri eğer girersek, Türkiye`de bugün inanç ve fikir hürriyeti kâmil manada yok, yani anaya-sada bu var, teminat olarak veriliyor, fakat pratik sonuçlarında bunu göremiyorsunuz, kanunlar da öyle. Aynen şu hayvanlar çiftliğinde bir hikaye vardır. 10 emir diye. Hayvanlar çiftliği ele geçiriyorlar, 10 tane emir yazıyorlar, işte her hayvan hür-dür, falan ve ardından yasaklar geliyor “Fakat şunları yapa-maz”, bizim anayasada insan olarak fikrinde hürsün fakat şun-ları yapamazsın, insan istediği gibi inancını yaşayabilir fakat şunları yapamaz. Bu “fakatlar” hep müslümanlara isabet edi-yor. Onun için Türkiye eğer Ortak Pazar`a girse bu yönden fa-ydası olabilir, girmese de olabilir, çünkü Türkiye bugün Ortak Pazar`a girmeden “insan haklan komisyonunun vereceği ka-rarları kabul ediyorum” dedi. insan haklan konusunda belki şimdi söylemekte fayda var, Avrupa’nın insan haklarına yakla-şımı nasıl? Bunu biz aslında tam olarak bilmiyoruz. Ameri-ka`nın nasıl bilmiyoruz. Rusya’nın nasıl bilmiyoruz. Çünkü bu memleketlerin hepsi kendilerinin insan haklarına riayet eden hür ülkeler olduklarını, demokratik ülkeler olduklarını söylü-yorlar ama Amerika`da daha 20 sene önce zencilere beyazlara verilen haklar verildi. O kadar uzun bir geçmişi yok. Buna rağ-men birçok beldede halen zenciler beyazlar kadar hakka sahip değil. Çünkü senin herhangi bir gruba bir hakkı vermen yetmi-yor ki, cemiyetin onu kabul etmesi lazım. Cemiyet onu kabul etmezse zaten iteliyor onu, dışlıyor. Avrupa’dakilerin ise bütün dünyaya son 300-400 senedir söyledikleri söz, biz medeniyeti geri kalmış ülkelere götürdük, aslında medeniyet diye götür-dükleri sadece kendi ülkelerini zenginleştirmek, o memleketle-ri de bir sömürü haline getirip, tabii imkanlarını kendi menfa-atlerine kullanmak. Bundan başka hiç birşey yok. Oradaki insanlar eskiden diyelim ki altın çıkarıyormuş, çok kötü bir tarzda çıkarıyormuş, Avrupalılar ise bunu daha modem makinalarla çıkarıyorlar ve sömürülürken daha teknik imkanlarla sömürülmelerini sağlıyorlar. Yani altını eskiden bilmem kazma ile çıkarırken, basit eleklerle elerken, şimdi tutuyor mo-dem makinalar tesisler kuruyor altını bu tesislerle çıkartıyor. Fakat düzen yine aynı. Sömürü düzeni hep.
&9644; Üstelik zannedersem, altını kendileri alırken, şimdi onu da alamıyorlar
Evet onu da alamıyorlar, Geçen gün Panoramada birşey oldu. Tesadüfen seyrettim, elmasla ilgili bir programdı. Adam-lar diyorlar ki şimdi Güney Afrika koskaca bir devletin elmas madenlerini yıllığı sadece 100 Sterline mi ne kiralamışlar, kaç senedir diyorlar ki bunlar öyle bir kullanıyorlar ki aradan 3-5 sene geçtikten sonra artık orayı bir daha işletmek mümkün değil, yani en zenginlerini alıyor, geriye kalan işletilmez olu-yor. Tahrip ediliyor.
Avrupa Başka Ülkelere Hiçbir Zaman Medeniyeti Götürmemiştir. Götürdüğü Tek Şey Sömürü Düzenidir.
Avrupa`nın onun için başka ülkelere medeniyet götürüyorum dediği sözde yalan ve yanlıştır. Bunu şimdi kendileri de kabul ediyorlar. Mesela, Avrupa Konseyinde yapılan konuş-malara dikkat ederek, bunların insan haklarına, insanların inançlarına, ırklarına, dillerine, hiç bakmadan riayet ettikleri kanaati uyanır herkeste. Çünkü öyle konuşuyorlar ki, insanla-rın haklarını öyle müdafaa ediyorlar ki bazı kimselerde, şahıs olarak bu adamlar hakikaten yarın birisinin başına bir bela gelse, kendi düşmanı bile olsa gider o adamın hakkını korur kanaati doğuyor. Bakın ben size bir şey anlatayım: Ve siz bati-nin çifte start uygulamasını açıkça görün bu uygulamada.. 12 Eylül hadisesinden sonra Avrupa Konseyi tabi Türkiye`de demokratik bir rejim olmadığı için Türkiye`den yeni delege is-tememişti. Delegeleri de onaylamadı. Ve Türkiye`de demokra-tik rejime geçilecek mi geçilmeyecek mi, eski parlamenterlere ne oluyor, liderlere ne oluyor, partilere ne oluyor diye birkaç defa heyet göndermişti. Bu heyetler o zaman biz hapiste oldu-ğumuz için bizimle görüştürülmediler. Aradan bir zaman daha geçti. Biz serbest bırakıldık, tahliye edildik ve bu sefer Avrupa parlamentosundan hem insan haklan komisyonu hem de ada-let komisyonu ikisi beraber Türkiye`ye geldiler. Avrupa Parla-mentosunun en güçlü komisyonları diyebileceğimiz komis-yonlar bunlar. Komisyonun her kesiminin başında bir ingiliz var. Birisi bizim Temel Karamanoğlu`nun yakından tanıdığı biri. Bekledik ki bunlar Demire ile görüştüler, Ecevit ile gö-rüştüler, gelip bizimle de görüşürler diye. Gelmediler. Suçu-muz MSP’li olmak. Neymiş, biz dinî bir partiye müntesipmişiz.
Şimdi bu örnekle şunu söylemek istiyorum, yani biz Ortak Pazar`a girsek, Ortak Pazar`da bize hakikaten bunlar bizim dediğimiz manada insan haklarını verecekler mi? Yoksa bizi ikinci sınıf bir vataş kabul edip bize ayrı bir insan hak-lan mı tatbik edecekler?
Avrupa Birliği`nin Tek Hedefi Var: Haç’ın HİLAL’e  Galibiyeti.
Şimdi Avrupa’ya bir bakalım, biz Avrupa Topluluğu`na fiye olmak için müracaat etmeden önce, Avrupa`da serbestçe dolaşabiliyorduk. Şimdi dolaşamıyoruz. Müracaat ettikten sonra bizim bu hakkımızı kastettiler. Yani adamlarda farklı bir yapı var. Avrupa ile bir geçiş dönemi anlaşması imzaladık geç-mişte. O zaman Avrupa`da serbest dolaşımın çoktan başlamış olması icabediyordu serbest dolaşım başlamadı Avrupa`da. Bizim Türkiye`den giden işçilerimize kendi işçilerine tanınan haklar aynen verilmiyor, başka işçilere tanınan haklar da veril-miyor. Bizim hükümetlerimiz de biraz gevşek olduğu için işçi haklarını çok uzun zaman olduğu halde alamadılar. Daha yeni yeni bazı haklan almaya başladılar, işçilerimizin birçoğunun parası orada kaldı. Hele hele bir Türk işçisinin malulen emekli olması Avrupa`da hemen hemen imkansız gibi bir şey. Yani adamı öldürebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Test üze-rine test Bu test dediğim bir ay, üç ay, beş ay, değil S şene 10 sene süren ve raporun çıkmadığı bir test Bu tabi insan haklan-ın çiğnemenin ta kendisi. Biz hakkımıza sahip çıkmıyorsak Avrupa bize bu hakkı niye versin. Bu hakkı biz onlardan nasıl alacağız. Yarın bu hakkın kendileri aleyhine islediği kanaatine gelirlerse herhangi bir şekilde bu hakkı rahatlıkla bizden ver-seler de alırlar ve ben buna hakikaten inanıyorum. Bu adamla-rın insan haklan konusunda kesinlikle de samimi olmadıkları kanaatindeyim, içlerinde istisna münferit olarak fikir adamları, düşünürler olabilir ama siyasî otorite siyasî mahfiller bu işin her zaman karşısında olmuştur. Kilisede bile hala Avrupa`da ayrılık var. Siyah papaz ile beyaz papaz. Siyah cemaatle beyaz cemaat Afrika`da, birbirinden ayrı iken nasıl olup da adam şimdi getirip burada Türkiye`de tamamen ayrı dine, ayrı dile, ayrı ırka mensup olan üstelik de senelerdir “barbar” diye tanıdıkları, kendileri ile harbetmiş kavme aynı hakları versinler. Verirler mi hiç.
&9644; Türkiye ekonomik olarak bunlarla bir rekabet içine girebilir mi daha doğrusu karşılıklı ticarette menfaatlerini koruyabilir mi?
Türk sanayii aslında bir sıçrama noktasında. Fakat Av-rupa ile her yönüyle rekabet edebilecek bir noktada değil. Sa-dece tüketim maddelerinde rekabet var. Zaten bir malı yok pa-hasına satarsanız satıyorsunuz, yoksa satamıyorsunuz. Yani onun milli gelire katkısı çok az. Teknolojik bir katkısı olma-yan, teknolojik bir mal olmayan her mal, her ürün yok pahası-na gider. Yani adamlar bizi adeta köle gibi kullanırlar. Çok ucuz bir işçiyi Türkiye`de kullanmış olurlar. Türkiye`de benim anladığım kadarıyla bunların yapmak isledikleri şu. Türkiye yarın herhangi bir şekilde müslüman ülkelerin başına geçerek, bir müslüman ülkeler ortak pazarının kurulmasını sağlarsa ve kendi karşılarında bir ekonomik güç olarak ortaya çıkarsa za-rarlarına olur diye Türkiye`yi Ortak Pazar`a alabilirler, başka hiç bir sebepten dolayı almazlar bence. Şimdi Türkiye de ileri-de başlarına ekonomik bir güç olmaması için yapacaktan iş ka-naatimce şu. Zaten şu a Türkiye`de de Özal hükümetinin iş-başına geldiğinden beri yaptığı iş de bu. Türkiye`de yüksek teknoloji gerektiren yatırımlar hiç yapılmıyor. Yani uçak sana-yi, tamamen uydurmadır. Türkiye`de Amerika ile beraber hiç-bir zaman uçak sanayi kurulmaz. Dünyanın hiçbir tarafında kurulmaz. Amerika kendi karşısında bir rakip istemez. Diğer sanayii dallan ise sadece tüketime dönük, yani tarıma dayalı, gıda sanayinde, tekstil sanayinde, bazı tüketim mallarında Tür-kiye`de bir sanayi potansiyeli oluşturulabilir, bunun oluşturul-masına çalışılıyor, Özal zamanında. İkincisi ve daha mühimi Türkiye Ortadoğu`da bulunduğu için dört tane mevsimi olan bir ülke. Yazı, sonbaharı kışı ve ilkbaharı var. Böyle bir mem-leket hakikaten zor bulunur. Uzun zaman denize girmek müm-kün. Avrupa’nın çok büyük bir kısmı zaten kış ile geçiyor Güney sahilleri ise İtalya ile İspanya kirlenme tehsi ile karşı karşıya. Kala kala Adriyatik sahilleri ile Türkiye kaldı. Türkiye şimdi süratle Avrupalılar için bir turizm cenneti haline getirilmeye çalışılıyor. Böylece Türkiye`ye bir gelir sağlanacak. Ama bu yarın Avrupalıların karşısına rakip olarak çıkabilecek olan bir gelir değil. Avrupalıların keyfi istediği zaman gelip dinlenecekleri, keyifleri istemedikleri zaman da canınız cehenneme diyecekleri bir sanayi, Bacasız sanayi di-yorlar ama hiçbir zaman devamı sağlanamaz. Ortadoğu`da ki huzursuzluk Türkiye`deki ufak bir huzursuzluk, herhangi bir si-yasi dalgalanma turisti zaten kaçırır. Yapılan yatırımlar da hiç bir gelir sağlamaz. Bunun için hiçbir memleket gelirinin tama-mını turizme dayalı sektörlerden kazanacağım diye bir fikri ana fikir olarak benimseyemez. Şimdi böyle olunca ne oluyor Türkiye`de? Bakın Türkiye`de yollar yapılıyor, alt yapı tesisi olarak. Büyük şehirlerde birçok yerlerde kaldırımlar, yapılı-yor, kanalizasyon teşkilatlan yapılıyor. Eskiden hakikaten ol-mayan yerlere telefon PTT gidiyor. Su, mümkün olduğu kadar götürülmeye çalışılıyor. Ama bunların hiçbir tanesi gelir geti-remez. Onu bir defa toprağa gömdükten sonra onu kazıra-bilecek olan bir mal üretmiyor. Borçla yapıyoruz ve o borcu ne Ue ödeyeceğiz belli değil. Halbuki bir tüccar bile borç aldı-ğı zaman önce kendisini rahat ettirecek bir ev kurmaz. Önce para kazanacak bir iş kurar ordan kazığı ile evini yapar. Herhangi bir tüccar bunu böyle yaparsa, yani önce evini yapar, sonra ticaretini geliştirmeye çalışırsa iflas eder. Bugün ülkede-ki tüccarların birçoğu da maalesef bundan dolayı iflas ediyor-lar. Bunun için bizim Ortak Pazar`a girmemiz ekonomik yön-den bizim esareti kesin olarak kabul etmemiz manasına gelir. Biz bundan sonra tankımız, topumuz, tüfeğimiz, yani millî müdafaamız için yeni teknoloji gerektiren bütün mallar için basit elektrikli ev aletlerinden elektronik temel elemanlara kadar bunların tamamı için biz batıya bağlı kalacağız. Batının geliştirdiği teknolojileri ya çok büyük ücretler ödeyerek alaca-ğız veya çok geriden takip edeceğiz.
&9644; Birde Avrupa ile birleşmenin siyasî yönü var. Yani siyasi yönden bizim Avrupa ile bir bütün olmamız Kurtuluş savaşı amaçlarına, Türk Parlamentosunun “egemenlik ulusundur” ilkesine aykırı olmaz mı?
İşin siyasî yönü aslında tabi bambaşka bir felaket? Biz istiklal harbini hür olalım, bizim sınırlarımız mahfuz olsun diye yaptık. Milyonlarca şehit verdik. O şehitlerin torunları, çocukları bugün bu memleketi kendi elleriyle Avrupa’ya götü-rüp teslim ediyorlar.
Avrupa Topluluğu,  “Avrupa Birleşik Devletleri”nin Nüvesi’dir.
Benim gördüğüm husus şu. Bir defa “Avrupa toplulu-ğu” ne olacak. Avrupa topluluğu “Avrupa Birleşik devletle-ri” nin nüvesidir.
Avrupa Birleşik Devletleri olunca ne olacak? Bunun mi-sali ne? Bugün Avrupa Birleşik Devletlerine benzer iki tane büyük devlet var. bir tanesi, ABD, bir tanesi de Sovyet Sosya-list Cumhuriyetleri Birliği, ikisi de birleşik devlet Rusya`da Azerbaycan Cumhuriyeti var, Sırbistan Cumhuriyeti var. Ermenistan Cumhuriyeti var, fakat bu cumhuriyetlerden hiçbir tanesi BM’de temsil edilebilir mi? Hele biz onları tanıyabilir miyiz? Bunlar sadece ve sadece bir eyalet mertebesindedir. Hiçbir zaman dış politikaya karışamazlar. Hiçbir zaman ordu besleyemezler, hiçbir zaman para basamazlar, hiçbir zaman kendi parlamentolarının Birleşik Devletler Parlamentosunun zıddına bir karar alamazlar. Bu 4 tane husus bence ana husustur. ABD`de de öyledir. ABD bundan 200 sene önce kuruldu. 100 sene önce bir grup insan madem bizimkiler diyorlar ki biz kurulur, hoşumuza gitmezse biz yarın çıkarız. Çıkamayız. Neden? Amerika`da bunun misali var. 200 sene önce ABD ku-ruldu. 100 sene önce Güney eyaletler dediler ki, bu kuzey eya-letler bizi sömürüyor, biz bunların sultasından kurtulalım. Harp açtılar. 4 yıl harp devam etti. Neticede kuzeyliler ayrıl-mak istedi ama artık iş işten geçmişti “Bir yere gidemezsiniz” dediler.
Türkiye bugün girdi, yarın, 10 sene sonra hoşumuza git-medi deyip çıkabilecek miyiz? O zaman çıkarmazlar. Nedir bu haklar. Demin söylediğimiz bu hususlar, 4 tane mühim husus. Bunu aslında artırmak mümkün.
Tam Bağımsızlık Türk Dış Politikasının Temel Dayanağı Olmalıdır.
Bunlardan bir tanesi bir memleketin en mühim bağımsızlığının timsali dış politikasıdır. Dış politikada kendisi istediği kararı istediği gibi alabilmeli, ikincisi yani hükümetler tamamen serbest olacak. Üçüncüsü kanunlarını tamamen serbestçe yapabilmeli ve yaptıktan kanunların üzerinde başka bir kanun (demokratik ülkeler için söylüyorum), olmamalıdır. Üçüncüsü bu ülkeler kendi menfaatlerine halel gelmemesi için gerektiğinde kendi menfaatlerini mutazarrır edecek, bir karşı davranış meydana geldiği takdirde başka bir devletten onu korumak için ordu beslemelidir. Bu ordu da sadece ve sadece kendi devletinin kendi hükümetinin, kendi parlamentosunun emrinde olmalıdır. Dördüncüsü de hükümranlık hakkıdır. Her memleketin kendi parası olmalıdır. Başka bir devletin parasını hiç bir devlet kullanamaz esas itibariyle. Amerika şimdi gerçi dünyaya “ben hakimim” diyor, dolarları bütün memleketlere kullanamıyor. Şimdi bu 4 hakları elimizden gidecek. Yani Brüksel`deki Avrupa Parlamentosu karar verecek, bizim Ankara`daki parlamentomuz o karara uymak mecburiyetinde kala-cak, o karar Türkiye`nin aleyhine dahi olsa o kararı iptal edici bir karar alamayacaktır. Türkiye`nin orada da parlamenterleri var, yani 550 tane diyelim ki her milyon, l kişi ile temsil edi-lirse, 550 milletvekilinin içinde 50 tane de bizim olacak, 50 oy 500`e karşı hiçbir mana ifade etmeyecek Yarın dış politikada Türkiye`nin menfaatlerine uygun olmayan herhangi bir davra-nış meydana geldiği zaman, mesela Kıbrıs politikasında, Tür-kiye AT’a girdiği zaman Kıbrıs Politikası diye bir politikası zaten ortadan kalkar, kendiliğinden yapamaz ki, ordusunu bir defa orada bulunduramaz. Parlamentoda böyle bir karar ala-maz. Onun için Kıbrıs meselesi ortadan kalkar
&9644; Özal, Papendreu ve Özal, Bush görüşmeleri ile özel-likle Davos görüşmeleri bunun ilk adımı sayılabilir mi?
90. Üçüncüsü Türkiye`nin yarın gene herhangi bir hakkı ihlal edildiğinde, kendi ordusunu kullanamayacak. Tür-kiye`de insanlar askere alınacak, askere gidecek, Türklerden “er” de olacak, belki “paşa” da olacak. Ama hiçbir zaman “ge-nelkurmay başkanı” olmayacak. Hiçbir zaman Türkiye`de ki askerler Türkiye`deki parlamentonun vereceği kararlar istika-metinde hareket etmeyecektir Ordu karma olacaktır. Bir ordunun içinde Türklerden de birlik bulunacak, fertler bulana-cak, İngilizden, Fransızdan, Almanlardan, Yunanlılardan da bulunacak. Onun için artık bizim ordumuz kendi haklarımızı korumayacak. Kendi ordumuz olmayacak çünkü Bunu ben daha önceleri söylüyordum, henüz misali yoktu. Sadece zaten NATO`dayız. Nato`daki güçlerimizi bile biz Kıbrıs için kullanamamıştık. Onun için de Ege ordusu teşekkül ettirilmişti. Halbuki şimdi, Almanlarla Fransızlar biraraya geldi. Bir sene önce Avrupa ordusunu kurmaya karar verdi. Nato dışında karar verdiler. Şimdi Avrupa ordusunun da nüvesi atılmış oldu. Dördüncüsü de zaten kendi paramız olmayacağı için, Merkez Bankası Brüksel`de olacağı için biz artık Avrupa’nın basacağı parayı onların dilediği tarzda, onların menfaatlerine gelecek tarzda kullanmak mecburiyetinde kalacağız. Para hü-kümranlık hakkıdır. Aslında para politikaları temel politikalar-dır, fertleri doğrudan doğruya ilgilendirmez gözükür, fakat çok ilgilendirir Yarın böyle bir hadisenin başımıza neler aça-cağı hiç belli olmaz. Bunun dışında eğitim politikası, hukuk politikası, alt yapı, vergilendirme usulleri bunların hiçbir tane-sini oturup da uzun uzun anlatmaya da gerek duymuyorum, çünkü lehte aleyhte çok şeyler söylenebilir, ama şu 4 unsur bence temel unsurdur, biz kısacası Avrupa topluluğuna girdi-ğimiz zaman, bizim parlamentomuz bir eyalet parlamentosu mesabesine düşer, yani bugün bizim vilayetlerimizde bulunan İl Genel Meclisleri ne ise, Türkiye parlamentosu da o olur. İl Genel Meclisi Sivas`ta Sivas’ı idare eder. Ama hiç kimse onu bilmez. Çünkü hiçbir zaman Ankara`daki parlamentonun zıddına bir karar alamaz. Onun kararlarını icra eder. Burada da aynı durum meydana gelir. Bizim hükümetlerimiz de hiçbir zaman hükümran değildir. Bizim hükümetlerimiz de eyalet hükümetleri, Rusya’daki eyalet hükümetleri ne ise bizimki de olur.
&9644; Türkiye`nin Avrupa Topluluğu`na girmesi sonrası da bir takım azınlıkların Türkiye`den haklar İddia ve hatta devlet kurmaya dahi gidebileceği söylenmekte, özellikle Ermeniler. Bu konunun GAP projesi ile bağlantılı olduğu söyleniyor. Ermenilerin GAP projesini çok akıllıca bir seçim olarak nitelendirdikleri de söyleniyor.
Şimdi tabi bunlara gelince biz fikir yürütmeye başlıyo-ruz. Ama bu fikirler geçmişe bakıldığı zaman yürütüldü zaman bir kıymet ifade eder. Geçmişe bakarak değerlendirdi-ğimiz zaman önümüzü görebiliriz. Şimdi geçmişte ne oldu” Osmanlı devleti yıkıldı. Osmanlı devleti hükümran iken yahu-f diler İsrail`de, Filistin`de bir devlet kurma hakkını kazanamadı-lar. Avrupa devletlerini zorlamaları ile bir vaad aldılar. Filistin’e yerleşmek ve bir devlet kurmak için. Osmanlı devletinin yıkılıp, Ortadoğu`nun Avrupalılara teslim edilmesinden sonra Yahudiler serbestçe geldiler, İsrail`e yerleştiler. Önce gönül rı-zası ile çok büyük paralarla belki küçük arsaları satın aldılar Bunu da kolaylıkla herkes sattı. Ki menfaat meselesidir. Yani bugün yüzbin liraya satacağın bir arsaya birisi bir milyon verse hemen satarsın, kimin aldığı bile belli olmaz bazen, komisyoncular vasıtasıyla gider. Onun arkasından zorla aldılar. Belli bir noktaya geldikten sonra. Şimdi insan hakları nasıl çalışıyor. Burada insan haklan yahudiler için kullanılıyor, araplar için değil, müslümanlar için değil. Belli bir noktaya geldikten sonra da bütün güçleriyle çalıştı, oraya hakim oldular, silah-lılar. Onun arkasından BM’i esas itibariyle İsrail`i kurmak üzere teşekkül ettirdiler ve BM’in aldığı ilk mühim siyasi karar İsrail devletinin kurulmasıdır. Bu karar asla icra edilemezdi, eğer diğer devletler buna karşı çıksaydı. Ama hiç bir devlet karşı çıkmadı, gücü de yoktu zaten ve İsrail devleti kurulmuş oldu, bir çıban başı Ortadoğuya yerleşti.
Hedef, Türkiye`yi İsrail`le Birlikte Aynı Kabın İçine Yerleştirmektir.
Şimdi Türkiye`ye döndüğümüz zaman aynı durumun meydana gelmemesi için hiçbir sebep yoktur. Türkiye`de kim-lerin iddiaları var. Türkiye`ye bundan 1000 sene önce gelmi-şiz. Türkiye`ye Türkler dervişler olarak girmiş, arkasından siyasî güç olarak girmiş onun arkasından da devlet olmuşlar, Selçukluları kurmuşlar, arkasından Osmanlı kurulmuş Türki-ye`de bulunan belki b zamanın birçok hristiyanı müslüman olmuş, şimdi Türkleşmiş ne olduğu belli değil, Türk olarak kabul ediliyor ve hıristiyanlarla müslümanlar uzun zaman Tür-kiye`de birarada yaşamış, yahudiler de dahil. Osmanlı devleti-nin yıkılması esnasında Türkiye`yi bölüşmek istemişler. O zaman henüz daha İsrail`in devlet olmadığı için hür gücü yok, ama Rumlar Egeyi, Ermeniler Doğu Anadolu’yu kendilerinin kuracakları devlete ilhak edilmesini istemişler. Bunu ne kadar yalanlarlarsa yalanlasınlar, kendi parlamentolarında da bunun haritalarını çizmişler, benimsemişler. Yunanlılar zaten İstan-bul`u dahi bir Türk şehri olarak kabul etmiyor. Ortak Pazara girdiğimiz zaman işte bu insan hakları nasıl çalışır. Bunlar bugün Türkiye`de toprak sahibi olamıyor. Arsa satın alamıyor, ama biz Ortak Pazar`a eğer üye olursak, bunlar rahatlıkla gele-cekler, Ermeniler Doğu Anadolu`yu hatta Orta Anadolu`nun bazı kesimlerini, Yahudiler, güneydoğu Anadolu`yu, Rumlar Ege sahillerini, İstanbul`u işgal etmeye başlayacak, işgal için silah gücüne ihtiyaç yok. Satın alacaklar, yerleşecekler. Bu il-keleri niye savunuyorlar, Yunanlılar, niye Ege adalarını Lozan anlaşmasının tam zıddına silahlırdılar. Burnumuzun dibin-de 12 Km. ötedeki aday silah deposu. Bunlar demin söyledik-lerimizin aslında işareti. Bu demektir ki bu gelişmeler memle-ketimizin parçalanmasına vesile olacak adımların atılmasının başlangıcı olacaktır. Allah muhafaza etsin.
Farklı bir konuya gelelim:
&9644; Biz bazı Batı Trakyalı müslûman temsilcilerle görüş-tük, Yunanistan vataşı olan. Onların söylediği Davos`ta Türkiye Batı Trakya`daki müslümanlara ihanet etti. Siz bu konuda ne diyorsunuz?
Batı Trakya aslında Lozan`da kaybedilmiştir. Yani Batı Trakya Kerkük, Ege adaları Lozan`da verilmişti. Ve ondan sonra da oralarda zaten bizim unsurlarımız azınlık olarak kal-dılar. Biz Baü Trakya`da 70 küsurduk. 78 hatta. Şu a 5 civarında var mıyız bilmiyorum. Ama Lozan laşmasının getirdiği bazı haklar var. Yani o haklan ne Yunanlılar ihlal ede-biliyor, ne de Türkiye`deki Yunanlıların haklarını biz ihlal ede-biliyoruz. Bu haklarını belki koruyabilirdik. Ama bilemiyorum.
&9644; Türkiye`nin NATO ile ilişkileri gelecekte nasıl bir durum alacak?
Avrupalılarınki ne olursa bizimki de o olur. Ondan sonra arak bizim vereceğimiz bir karar yok. Zaten biz NATO`nun içinde güney kanadında asker besleyen ama alına-cak kararlarda etkinliği olmayan, işlemde kontrolümüz olma-yan bir ülkeyiz. Bizim işlerimizde daha, doğrusu Amerikalıla-rın işlerinde NATO`nun işlerinde onların dedikleri geçerli. Uçakları onlar uçururlar, kararlan onlar verirler. Nato`nun şartı budur. Biz NATO`ya bağlı olan birliklerimizi zaten NATO`nun dışında kullanamayız. Onun için pek farklı bir şey yapabileceğimizi zannetmiyorum. Amerika ile olan müşterek bağlarımız devam etsin. Bizim hala Amerika’ya ihtiyacımız var diye Avrupalılar düşünürse NATO devam etsin.
&9644; Türkiye’nin Bloklararası Mücadele de yeri ve konu-mu ne olmalıdır sizce?
Bu defa Türkiye`nin herhangi bir yerin parçası olmadan önce, “ben hür bir ülkeyim, ben büyük bir ülkeyim, herşeyi yapabilmeliyim. Dışarıya bağlı olmadan karar alabilmeliyim, kendi kendimi müdafaa edebilmeliyim” diye bir zihniyetin Tür-kiye`yi idare edenlerde bulunması lazım. Bizim insanımıza bu zihniyet maalesef verilmiyor. Bugün Özal iktidarında Anavatan iktidarında bu temel bir ilke olarak benimsenmiş vaziyette. Yani biz ekonomikman bir defa bağımsız olamayız. Bunu kesin kabul etmişler. Ve diyarlarla başkalarına da: “Yahu siz bunu nasıl kabul etmiyorsunuz.” Hayret ediyorlar, biz ekono-mik olarak bağımsız olabilir miyiz? Böyle düşünen bir insan Türkiye`yi idare ederse, Türkiye hiçbir zaman bağımsız ola-maz. Kendi basma karar alamaz. Önce idareye gelen insanların şahsiyet sahibi olmaları, şahsiyetli bur politika gütmeye karar vermeleri lazım. Türkiye`de manevi değerler güçlenmeden, sa-dece Türkiye değil hiçbir ülkede manevî değerler güçlenme-den şahsiyetli bir politikanın ilan edilmesi mümkün değil.
Uluslararası platformlarda hanen hemen hepsinde Türkiye temsil ediliyor. Türkiye`nin bu temsfl lehine raf iş-liyor, aleyhine rai? NATO`sundan Birleşmiş Milletlerine, insan haklarından ziraat birliğine kadar.
Lehine hiçbir yerde işlediğini zannetmiyorum, Aleyhine işlediğine dair de delil getirmek lazım. Mesela NATO`da en büyük yükü biz çekiyoruz l milyona yakın asker besliyoruz. Kendi ülkemizde kendi toprağımızı başka memleketlerin insanına ve askerlerine üs olarak veriyor. Buna rağmen bunun kar-şılığında hiç birşey alamıyoruz.
Türkiye`nin Uluslararası Bloklaşmadaki Yeri İslam Dünyasıdır.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Her şey menfaat meselesidir. Başka ülkelerle yapılırken. Birşey verirsin ama karşılığında da birşey alırsın. Bu bir defa tek taraflı işliyor. İkincisi bizim maalesef dış politikamız dış politikayı yürüten insanlarımız Türkiye`nin derdini bilen, Türk insanının köylüsünün dertleriyle dertlenen, onun ızdırabını duyan, onun gönlünden geçen ideali kendi gönlünde taşıyan insanlar değil-dir. Onun gibi düşünen, onun gibi hisseden, onun gibi mefku-resi olan insanlar değil. Bu insanlar şaton, kokteyl adamı diye-ceğimiz, salon centilmeni diyeceğimiz insanlar. Sadece Uluslararası platformlarda güzel laflar yapıp, şöyle bir söz de ben söyledim demek için konuşan insan. Yoksa icraat yapan insan değil maalesef. Ve dış politika mensupları genel olarak Türkiye`de ayrı bir kulüp gibi. Dışarıdan bunların içlerine sızılamıyor. Tek tük eski paşalardan tek tük sefir oluyor, onun dı-şında Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir insan gidip de Washington`da sefir olamıyor. O zaman tabi Türk insanından kopuk temsilcilerle bu iş yürümez. Bir de hükümetinin tabi aynı hissiyatı duyması lazım. Hükümetler de bunu duymuyor-sa zaten öbürlerine duyuramazlar isteklerini.
&9644; Çok teşekkür ederim hocam.
Bana bu fırsatı verdiğiniz için asıl ben teşekkür ederim sizlere.

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi