Anasayfa » TSK'ya Çuval ve Esir Edilme Operasyonu NEDEN?

TSK'ya Çuval ve Esir Edilme Operasyonu NEDEN?

Yazar: yonetici
0 Yorum 190 Görüntüleyen

 TSK’ya Suriye Tuzağı

Peki, Graham Fuller‘in
bugün bu açıklamayı yapması ne anlama geliyordu? Barzani Washington’da başbakan
gibi ağırlanırken, Fuller neden yeniden piyasa çıkıyordu? Çok açık. Türk
Ordusu’nu Suriye’ye sürmek isteyen ABD, Türkiye’yi tehdit ediyordu!

Çünkü Washington,
Irak’ın kuzeyindeki yapının yaşaması için iki şeye ihtiyacı olduğunu biliyordu.
Birincisi Kürdistan’ın Türkiye’nin himayesine sokulması, ikincisi de bu yapının
denize açılması. Bu yapıyı İran, Irak ve Suriye’ye karşı koruyabilecek tek
kuvvet Türk Ordusu’dur. Türk subayına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesi,
Silivri’de esir edilmesi, bu görevi zorla yapsın diye tezgâhlanıyordu. Kürtleri
Suriye Ulusal Konseyi’ne dâhil etmede ısrar ve tampon bölge için sondaj
çalışması yapılması da bunu amaçlıyordu. Böylece Irak’ın kuzeyindeki yapı,
Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılacak, Türkiye’nin güneydoğusun da himaye
bulacaktır!

 

Kaynak Makalenin
Tamamı:

Suriye Müdahalesi,
BOP’un Bir Aşaması mı Oluyor? “KÜÇÜK İSRAİL” OLACAK “BÜYÜK KÜRDİSTAN”, AKP’YE
Mİ KURDURULUYOR?

Haçlı Misyonerlik faaliyetlerinin ve Siyonist Yahudi sermayesinin
küreselleşme hedefinin, daha ılımlı ve barış kılıflı bir versiyonu olan
“Medeniyetler İttifakı” toplantısı için İstanbul’a gelen…

. BM, İnsan hakları Komisyonu Filistin Özel raportörlüğünü yürüten

. Yıllar önce, Paris’te iken Hümeyni ile görüşüp, ABD’li yetkililere
“Hümeyni’nin ve tasarladığı İslam devriminin bir öcü olmadığını ve diyalog
kurmanın yararlarını” bildiren Prof. FALK, Suriye konusunda şunları söylüyordu:

“Dışarıdan müdahaleler ülkeleri, Libya ve Somali’de olduğu gibi, bölünmeye
sürüklemektedir. Bu nedenle dışarıdan müdahale yerine, halkın organize edilip
desteklenmesi ve bir halk devrimi ile yönetimi ele geçirmesi daha gerçekçidir.
Amerika Vietnam’da, Rusya Afganistan’da gerekli dersi aldıklarından, şimdi
Suriye müdahalesine bulaşmama eğilimindedir”

İşte bu açık
gerçeklere rağmen Sn. Recep T. Erdoğan iktidarının Suriye’nin kuzeyine ve
tampon bölge oluşturma bahanesiyle askeri müdahale konusunda bu denli istekli
davranması, yoksa ABD ve NATO yerine Türk askerini feda etme niyeti ve gayreti
mi taşıyordu?

Prof. Dr. Taner Akçam’ın, Neşe Düzel’e verdiği röportajındaki:

“Kürt Devleti maalesef Türkiye’ye (AKP Hükümetine) kurduruluyor.
(Fetullahcıların güdümündeki) Abant toplantılarında ise, buna mazeret ve
meşruiyet kılıfı uyduruluyor. Bazıları, “Milli çıkarlarımızı korumak ve iç
barışı sağlamak amacıyla, Abdullah Öcalan’dan yararlandıklarını” söylüyor ve
toplumun tepkisini törpülemeye çalışıyor. Oysa aslında Abdullah Öcalan ve tabi
Onun arkasındaki odaklar, kendi emperyalist hedefleri doğrultusunda bu hükümeti
ve yandaş kesimleri kullanmaya çalışıyor”
 tespitleri, çok acık ve çarpıcı gerçekleri ortaya koyuyordu.

Barzani Kürdistan’ına Akdeniz koridoru açacak “Suriye Özerk Kürt Bölgesi”
oluşturmayı amaçlayan, Türkiye’nin Suriye Müdahalesine bahane olarak, “Ülkemize
sığınan göçmenlere, kiralık ajanlarca ateş açılmasını” gösterecek kadar sırıtan
bir dış güdümlü politikayla, AKP kendisiyle birlikte Türkiye’nin de geleceğini
kararttığını fark etmiyordu. Ve hele Başbakan’ın “Suriye müdahalesine Çin’i de
razı etme” gezisine katılan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, bu ziyaretini
yarıda kesip apar topar Türkiye’ye koşması; İngiltere ve Fransa Dışişleri
Bakanlarından telefon talimatları alınması, ülkemizin nasıl yönetildiğini
gözler önüne seriyordu. Ve tabi giderek bıçak kemiğe değil, hatta iliğe
yaklaşıyordu.

AKP, sadece dış politikada değil, iç politikada da tutarsız ve kararsız bir
tavır sergiliyordu. Sağlık Alt Komisyonu AKP üyeleri 
“işyerine içkili
gelinmez”
 ibaresini “işyerine sarhoş gelinmez” şeklinde değiştiriyordu. Yani; içki içmek serbest bırakılıyor,
ama sarhoş olmak yasaklanıyordu!
 Daha önce de “zina serbest
bırakılıyor”, ama Başbakan “kürtaj yasak” diye horozlanıyordu.
 Yani AKP tam anlamıyla bir “fecri kazip – yalancı şafak” oluyordu. Fecri Sadık, Erbakan’ın hedefleriyle ve takipçileri eliyle yaklaşıyordu. Zaten
Erbakan sadece “
Necmi Sabık – Geçmişin bir yıldızı” değil, asıl “Necmi Ati – Geleceğin Yıldızı” olacaktı. Ve hikmetli bir tevafuk, Rahmetli
Hoca, 1923’te Trabzon’da kurulan “Necmi Ati – Geleceğin Yıldızı” Spor Kulübünün
onursal başkanlığını yapıyordu.

Siyonist Yahudi Graham Fuller de Erdoğan gibi konuşuyordu: “2. İsrail’e
başkent Diyarbakır olur!”

ABD’nin bir dönem CIA
Başkan Yardımcılığı’na atanan, Türkiye’de ise 1980 sonrası CIA İstasyon Şefi
olarak görev yapan Graham Fuller,
 “Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir devlet kurulacağını, sonra Türkiye’ye
entegre olacağını, bu entegrasyonun başkentinin de Diyarbakır olacağını”
 söylüyordu. Fuller’in açıklaması
akıllara Başbakan Erdoğan’ın 14 Şubat 2004’te Kanal D’deki “Teke Tek”
programında yaptığı açıklamaları getiriyordu. Erdoğan canlı yayınlanan programda,
 “Büyük Ortadoğu
Projesi içinde Diyarbakır bir merkez olabilir”
 diyordu.

Türkiye’yi parçalamanın kılıfı: “Barzani Kürt yönetimi Türkiye’ye
katılacaktır”!? propagandası yapılıyordu

CIA eski Başkan
Yardımcısı Graham Fuller, “Radikal” gazetesine yaptığı açıklamada Türkiye
üzerine analizler yapıyor. Halen Kanada’da Vancouver’da Simon Fraser
Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Fuller, Irak’ın Kuzeyinde kurulan 2.
İsrail’in Türkiye’ye doğru genişletilmesini yeniden gündeme getirip şunları
söylüyordu:
 “Kuzey Irak’taki
Kürtlerin durumu ise farklı. Elbette şu anda Bağdat Hükümetine güvenmiyorlar.
Ancak Kürtler bir bağımsızlık ilan ettiklerinde onları hangi ülke tanıyacak? O
zaman bu türden bir Hükümet (Kuzey Irak Kürt Yönetimi), Türkiye’ye katılmak
isteyecektir. Bu durumda Türkiye çok çekici bir hale geliyor. Kürdistan’ın
Türkiye ile işbirliğine hem politik hem ekonomik açıdan ihtiyacı var. Türkiye
ve bölgenin entegre olmuş halinde ise Diyarbakır başkent olur”
 Diyerek Kürdistan’ı
Türkiye eliyle kurmak ve korumak istediklerini açığa vuruyordu.

Türkiye’de daha çok İslami ve sol hareket öngörülüyordu!

Hayatını Müslüman
dünyasında Müslüman hareketlerle ilgili çalışmaya harcadığını kaydeden Yahudi
Fuller Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu da şöyle değerlendirdi:
 “Türkiye’yi, Müslüman
Kardeşlere ve Arap ülkelerine örnek gösteriyorum. Türkiye’nin bu alandaki
başarısından bahsettiğimde ise Türkiye’nin kesinlikle daha İslami olmasını,
Türkiye’de daha çok İslamcı parti bulunmasını ve İslam’ı politikaya daha çok
katmasını önermiyorum. Çünkü İslami hareketler tüm İslam dünyasında çok
güçleniyor. Toplumlara ciddi problemler oluşturuyor. Türkiye bu hareketleri
politik sisteme entegre ederek bu sorunu başarıyla çözüyor. Yeni seçimler
gelir, nihayetinde AKP kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en
önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok (ılımlı ve
uyumlu) sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bulunuyor”
Diyerek Siyonizm’in
güdümünde ve emperyalizmin hizmetinde olan ılımlı İslam ve uyumlu solcuların
gerekliliğini vurguluyordu.

Fuller, Gülen Cemaati
ile AKP arasında bazı farklılıklar doğmasını da şaşırtıcı bulmadığını
bildiriyordu. Fuller,
 “Ben Gülen Cemaati ve AKP’nin kendi içlerinde de tek ses olduğundan
şüpheliyim. Türkiye çok hızlı değişime uğradığı, askeri etkinin dramatik bir
şekilde zayıfladığı bir zamanda karışık iç problemlerle karşılaşılınca elbette
birçok yeni açılım ortaya çıkacak”
 diyerek Milli Çözümün tespit ve tahlillerini doğruluyordu.

CIA-AKP-PKK Mutabakatı ile Diyarbakır başkent yapılıyordu!

Fuller-Erdoğan
ortaklığı

ABD’nin 1991’deki
birinci Irak saldırısında asıl hedefi, Irak’ı bölmek ve Kuzey Irak’ta bir kukla
devlet kurmaktı. 1992’de 36. paralelin üstünü Saddam Hüseyin‘e yasaklayarak
sınırı belirlenen bu kukla devlete maalesef Türk hükümetleri katkı sağladı.
Erbakan Hükümeti ise Havuz sistemi, D-8’ler gibi Milli Projeler üretmesi ve
Çekiç Gücü defolmaya mecbur etmesi nedeniyle 28 Şubat tezgâhı ile
yıktırılmıştı. ABD, 2003’deki ikinci Irak saldırısında ise bu kukla devletini
resmileştirmeyi amaçlamıştı. Bunun yolunun Türkiye’nin himayesinden geçtiği
aşikârdı. Nitekim dönemin ABD Büyükelçisi Robert Pearson, 2003’te “Türkiye’nin
güneydoğusu ile Irak’ın kuzeyinin tek bir ekonomik bölge olduğunu” açıklamıştı.
AKP’nin PKK ile yüzde 95 mutabık olduğunu da Oslo görüşmelerinde Erdoğan‘ın
temsilcisi olarak yer alan Hakan Fidan ağzından kaçırmıştı.

TSK’ya Suriye Tuzağı

Peki, Graham Fuller‘in
bugün bu açıklamayı yapması ne anlama geliyordu? Barzani Washington’da başbakan
gibi ağırlanırken, Fuller neden yeniden piyasa çıkıyordu? Çok açık. Türk
Ordusu’nu Suriye’ye sürmek isteyen ABD, Türkiye’yi tehdit ediyordu!

Çünkü Washington,
Irak’ın kuzeyindeki yapının yaşaması için iki şeye ihtiyacı olduğunu biliyordu.
Birincisi Kürdistan’ın Türkiye’nin himayesine sokulması, ikincisi de bu yapının
denize açılması. Bu yapıyı İran, Irak ve Suriye’ye karşı koruyabilecek tek
kuvvet Türk Ordusu’dur. Türk subayına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesi,
Silivri’de esir edilmesi, bu görevi zorla yapsın diye tezgâhlanıyordu. Kürtleri
Suriye Ulusal Konseyi’ne dâhil etmede ısrar ve tampon bölge için sondaj
çalışması yapılması da bunu amaçlıyordu. Böylece Irak’ın kuzeyindeki yapı,
Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılacak, Türkiye’nin güneydoğusun da himaye
bulacaktır!

Harp Akademileri
konferansları

Başbakan Tayyip
Erdoğan‘dan sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün de Türk subaylarına Harp
Akademileri’nde konferans vermesi, esas olarak Suriye sıkıntısını hafifletme
hesaplıydı.

Nitekim Gül, bunu
açıkça dile getiriyordu. “Taşların yerinden oynadığı, kıtalar ve ülkeler
arasındaki güç dengelerin değiştiği, tarihin akışının hızlandığı bir süreçten
geçildiğini” belirten Gül,
 “böyle dönemlerin ciddi risklerin olduğu kadar, muazzam fırsatların da
doğduğu dönemler olduğunu”
 vurguluyordu.

Nedir o fırsat?
Türkiye’nin sınırlarını güneye genişletmek! Dün Kerkük havucu ile Türkiye’yi
avutup aldatanlar, bugün Kuzey Suriye havucuyla oyalıyordu.

Başbakan Erdoğan‘ın
rahatsızlığı nedeniyle yerine konuşma yapan Ali Babacan ne demişti Aralık
2011’deki Girişimcilik Zirvesi’nde: “Amacımız Ortadoğu’da sınırları kaldırmak.”
Aslında bu sözler Büyük İsrail’e hazırlık mesajı veriyordu.

Ve ne demişti Dışişleri
Bakanı Ahmet Davutoğlu TÜSAD’ın Görüş dergisine:
 “Haritaya baktığımızda Kürt
coğrafyasının dağlar üzerinde doğal olmayan bir şekilde ayrıldığını
görüyorsunuz. (…) Dolayısıyla onlarla entegre olmamız lazım.”
 Yani Arz-ı Mev’ud
sınırları çiziliyordu.

Artık söz tükenmiştir.
CIA istasyon şefiyle, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ve elbette PKK’nın
“Diyarbakır’ın başkent” olması konusunda mutabık olması kelimelerin bittiği
anlamına geliyordu.

Bir ülkenin merkezi
kurumları, Cumhuriyetinin yıkılması ve topraklarının parçalanması karşısında üç
maymunu oynuyorsa bu milletin artık tek bir çözümü kalmış demektir: Diriliş ve
Devrim!”[1]

ABD ve İsrail Türkiye’yi kuşatıyordu!

Hemen burnumuzun dibinde, Meis açıklarında gözdağı tatbikatına
ABD-İsrail-Yunanistan birlikte katılıyordu. Güya Doğu Akdeniz’deki sondaj
kuyularını “Türk tehididi”nden koruyorlardı! Peki 6. Filo’nun orada ne işi
vardı? İlki 2002’de yapılan Binyılın Meydan Okuması (Millenium Challenge)’ydı.
10 yıl sonra kıyılarımıza kadar geliyor ve gerçek savaş gemileri
kullanıyorlardı. ABD daha ne yapsındı? Genelkurmay’a füze mi sallasındı?
Tatbikatta yer alan iki Amerikan gemisi, Kürecik’ten radar verisi alma
özelliğine göre donatılmıştı, kendimizi kandırmayalım beyler, ABD ve İsrail,
Türkiye’ye resmen savaş açmıştı.

“Mem û Zin Tower”de Happy Nawroz!

İran, Suriye, Irak ve Türkiye'de yaşayan Kürtler için bütün bu bölgelerin
coğrafik adı Kürdistan diye biliniyordu. Sadece Kürtler için de değil; Kutadgu
Bilig'de de geçiyor, Osmanlı sultanlarının mektuplarında da böyle deniyordu.
Yıllarca kışkırtmalar ve iç savaşlarla anılan, Ortadoğu'nun en sert rejiminin
baskısıyla yıllarca dağlarda yaşayan bir halka devlet hayalini kurmayı ABD ve
İsrail öğütlüyordu. Maalesef Türkiye'deki bölücü ve PKK’lı Kürtler Barzani
Kürdistan’ını cennetten bir bahçe sanıyordu.

Yıllarca çatışan Barzani ile Talabani anlaştıktan sonra bölgede neler
değiştiğini kimse bilmiyor ve gerçekler gizleniyordu. Özerk Kürdistan'da
gündemi artık silahlı peşmergeler değil İsrail ve ABD taşeronu inşaat firmaları
belirliyordu. Genellikle Türkiyeli inşaat firmalarının yaptığı ultra-lüks
onlarca alışveriş merkezi ihtiyaca cevap veremediğinden her boş alanda yeni bir
AVM inşaatı yükseliyordu. İngilizcenin hâkimiyetinin hissedildiği başkent
Erbil'de “
Mem û Zin Tower” de vardı, Kürdistan Life da Kürtçe yerine İngilizce, Moğolların dahi
ele geçiremediği Erbil Kalesi'ni ise çoktan kuşatmış durumdaydı. Kaleden Erbil
halkına İngilizce olarak 'mutlu bir nevruz' dileniyordu.

Bu Barzani Kürdistanı niye Kürtçeyi resmi dil yapmıyordu? Niye Arapçadan
sonra İngilizce yarı resmi dil olarak öğretiliyordu? Ve Türkiye, PKK, BDP ve
AKP hangi gaflet ve dalaletle Kürtçeyi eğitim dili yapmaya uğraşıyordu?

Kritik günler yaklaşıyordu.

“Başbakan’ın Seul’e
giderken yolda söylediği; “Darbeleri araştırmak için bir Meclis Komisyonu
kuracağız…” sözleri acaba neden icap etmişti, kulağına kar suyu mu kaçmıştı?

“Geçmiş darbelerin,
askeri müdahalelerin araştırılmadık, didiklenmedik tarafları kalmamıştı. Asıl
bu müdahalelere yol açan olaylar ve faktörler araştırılmalı ve ders
alınmalıydı. Amerika’nın ünlü New York Times gazetesinin başyazısında“Önümüzdeki
bir kaç ayın çok önemli olacağı”
 vurgulanmıştı. Sadece bu gazetede değil, bütün dünya medyasında da
genellikle bu tür gözlem ve beklentiler yer almaktaydı.

New York Times; “Türkiye’nin
demokrasisi, farklı ve kutuplaşmış bir halkın haklarını ve özgürlüklerini
garanti etmekten hâlâ uzak. Bu zayıflıklar, yeni bir anayasa ile başlayarak
düzeltilmelidir. Önümüzdeki birkaç ay hayati olacak”
 kehanetini yazmıştı.

İlerideki gözle görülür en büyük tehlike; Orta Doğu’da özellikle Suriye
yüzünden büyük bir savaş çıkması halinde, hatta daha önce Erdoğan’ın bu
konudaki işgüzarlığı yüzünden olayın Türkiye’ye bulaşmasıydı.
PKK/BDP/Apo/Karayılan, açıkça bir iç savaş çıkarmaya hazırlanırken, bu
hakikaten “kritik” hatta ölümcül olacaktı.

İddiaya göre Suriye’de
2 milyon Kürt vardı. Erdoğan’ın, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a karşı
çıkması, Esad’ın şimdi PKK ile ittifakına ve Suriye Kürtlerinin de PKK
saflarında, Türkiye’ye karşı kullanılmasına yol açacaktı. İran konusu da
ülkemiz bakımından oldukça sıkıntılıydı… Başbakan İstanbul’da Harp
Akademileri’nde gizli bir oturumda konuşma yapmıştı. Söylediklerinin içeriğini
çok merak ediyorum. Mesela; PKK-Kürt sorunu konusunda “hem mücadele, hem
müzakere” doktrinini kurmaylara anlatmış mıydı?” diyen Altemur Kılıç, hala
AKP’nin dindarlığını ve Laiklik karşıtlığını en büyük tehdit ve tehlike olarak
sunmaktaydı.

Kamu Düzeni Müsteşarı Murat Özçelik’in ABD Büyükelçisi ile gizli görüşmeleri
mide bulandırıyordu!

AKP iktidarının ABD
kuklası Barzani üstünden yürüttüğü yeni Kürt açılımı aslında Türkiye’nin
parçalanmasıydı. Biliyorsunuz, bu açılım sarmalının Ankara’daki en önemli üssü
Kamu Düzeni ve Güvenliği (KDGM) Müsteşarlığıdır. Bu müsteşarlığın başındaki
isim Büyükelçi Murat Özçelik olmaktadır.

Büyükelçi Murat
Özçelik, Tayyip Erdoğan’dan daha çok Abdullah Gül’e yakın durmaktadır. Abdullah
Gül, Özçelik’i 2007’de “Irak özel temsilcisi” olarak bölgeye göndermiş, 2009’da
da Bağdat’a büyükelçi yapmıştır. Murat Özçelik, Abdullah Gül ile “aralarında su
sızmayan diplomatlar listesinde” oldukça önemli bir konumdadır. KDGM’nin tüm
çalışmalarını koordine ve başkanlık eden Habur açılımı mimarı Başbakan
Yardımcısı Beşir Atalay’ın Abdullah Gül’e olan yakınlığı ise zaten herkesin
malumlarıdır.

Bu ince ayrıntılara dikkatlerinizi çektikten sonra; gelelim işin aslına.
Barzani açılımı için Erbil’i adeta su yoluna çeviren Büyükelçi Murat Özçelik 16
Kasım 2011’de yeni görevine atanmıştır. Sıkı durun!.. Murat Özçelik
geçen süre içinde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’yi tam dört
kez ziyaret yapmıştır.
 Bizim güvenilir kaynaklara dayanarak tespit
edebildiğimiz ve kamuoyundan gizlenen bu dört ziyaret, ortalama olarak ayda bir
görüşme anlamındadır. Özçelik, göreve gelir gelmez de ilk yurt dışı ziyaretini
ABD’ye yapmıştı.

Medyadaki, Tayyip
Erdoğan’a dayandırılarak yapılan
 “devlet içinde kavga istemiyorum”, “kurum ve kuruluşlarınıza sahip çıkın
yoksa kimsenin gözyaşına bakmam”
 başlıklı dezenformasyonlara göre: İstihbarat ve güvenlik birimleri
Başbakan’ın bu talimatlarından o kadar çok etkilenmişler ki; artık çok sıkı bir
işbirliği içinde çalışıyorlarmış!?

Oysa terör örgütü ve
uzantılarının Nevruz’u bahane ederek başlattıkları yeni kalkışmada Cudi
dağlarının eteğinde polis özel harekâttan şehit verdiğimiz aslan gibi altı
vatan evladı bu iç çekişme yüzünden kaybedilmişti. İstihbarat birimlerinden
aldığım bilgilere göre; “Barzani’nin müjde vereceğinin duyulduğu akşam, polis
özel harekât önlem almak amacıyla bölgeye intikal ettirildi. Jandarma özel
harekât birimlerine haber verilmeden yapılan bu atakta ilk çatışmada 4 şehit
verilmişti. Daha sonra olayı haber alan Jandarma timleri süratle bölgeye
ulaşınca daha büyük kayıpların önüne geçilmişti”. İstihbarat birimleri şehit
polislerimizin yaşlarının “gençliğine” ve “tecrübesizliğine” de ayrıca dikkat
çekmişlerdi. Bu acı olay, servis edilen sahte “uyum” palavralarının en acı ve
sıcak örneklerinden sadece birisiydi.[2]

Fetulahcı Zaman Suriye konusunda önce AKP’yi kışkırtıyor; şimdi de
uyarıyordu:

“Kendini soruna hayli
angaje eden Türkiye, Suriye siyasetinde birbirinden riskli iki açmazla karşı
karşıya. Ankara, tek başına müdahil olmaktan ya da ateşe itilmekten sakınmalı.
Şayet Türkiye, Ortadoğu genelinde ve Suriye'de kendisiyle ilgili beklentileri karşılayacak
adımlar atmaz veya atamazsa son dönemde yükselen liderlik imajı zedelenecek.
Arzu edilenden daha pasif tutumu, beklentilerin yüksekliği oranında hayal
kırıklığına yol açacak, belki geleceğe dair umutlara da zarar verecek. Daha
düne kadar Türkiye'yi yere göğe sığdıramayan kimi Arap medyası, Ankara'yı
hafife alan yayınlara yavaş yavaş başladı bile.

Türkiye, şayet bu
eleştirilerden kurtulup bölgedeki imajı için daha aktif bir politika izlerse,
diyelim tek yanlı bir müdahaleye girişirse bu kez onlarca farklı bubi tuzağıyla
ve farklı bir propaganda ile karşı karşıya kalacak. Müslüman'a silah çekmek
durumuna düşmekten tutun sahada Baas'a destek veren güçlerle karşı karşıya
gelmeye; mezhepsel kavganın içine çekilmekten PKK tuzaklarına ve Esed'ın elindeki
füzelere muhatap olmaya; geleceği belirsiz bir sürece girmekten büyük ekonomik
bedeller ödemeye kadar birçok risk. Türkiye'yi bu role davet eden Arap medyası
ve Arap siyasetçiler, muhtemelen ilk günden Arab'ın Arab'a yaptığını unutup
“Osmanlı geri mi dönüyor?” demeye başlayacak. Çoktandır İran medyası,
Türkiye'nin akan kanı durdurma çabasını, bölgede Batı'nın çıkarlarına alet
olmak diye yaftalıyor. Sadece dışarıda değil, iç politikada da bu yolda
yaşanacak başarısızlığı değerlendirmek isteyenler çıkacaktır.”
[3] Diyen Abdülhamit
Bilici, tam bir münafıklık psikolojisiyle, Suriye müdahalesiyle doğacak
sorunların ve tehlikeli sonuçların tamamını AKP hükümetinin sırtına yükleyip,
kendilerini aklamak istiyordu.

Ankara nereye sürükleniyordu?

Merhum Turgut Özal, ABD’nin Türkiye’den isteyeceklerini önceden kestiriyor,
bunları Türkiye’nin isteğiymiş gibi ortaya atıyor, böylece ABD’nin taşeronu
gibi görünmekten kurtulduğunu sanıyordu. AKP hükümeti de Özal’ı taklit ve takip
ediyordu. Dış politikadaki havaya bakarsanız Suriye’deki sıkıntılar adeta
ABD’den çok Türkiye’nin meselesi gibi gösteriliyor. Dışişleri Bakanı Davutoğlu
uzun uzun Suriye ile sınırımızın uzunluğundan, tarihi bağlardan, Suriye halkına
karşı sorumluluğumuzdan söz ediyordu. O zaman sormak gerekiyordu:

– Irak’la da sınır komşusu olmamıza rağmen 2003 yılında ABD Irak’a
saldırırken bulaşmamaya çalıştık, hatta geride durduk. Şimdi ne değişti de,
Türkiye Suriye’ye müdahaleye hazırlanıyordu?

Oyun açık; ABD Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ı devirmek, onun koltuğuna
Batı’ya bağlı bir lider oturtmak istiyordu. Böylece aynı zamanda İran’ı
yalnızlaştıracaktı. Bu kirli serüvende Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ı öne
sürüyordu. İstanbul’da “Suriye’nin Dostları” toplandı… Annan Planı’nın bir
takvime bağlanması çağrısı yapılmıştı. ABD ve Türkiye Esad’a karşı harekete
geçmek için sabırsız davranıyor; Rusya ise Suriye’nin dostlarının çabalarını:
“Kofi Annan’ın misyonunu baltalamak amaçlı” görüyor ve aslında Suriye’yi
satıyordu.

Batılılar Suriye’de muhalefeti para ve silahla besledikçe barış ortamı
sağlanmasına, Annan Planı’nın başarılı olmasına olanak yoktu. Adım adım bir
askeri müdahaleye yürünüyordu. Ve Türkiye en önde gidiyordu! Rusya savaş
gemilerini Suriye limanına çekmişken, ufukta bir İsrail- İran savaşı
görünürken, olaylar bir dünya savaşına dönüşme ihtimalini de içerirken
Ankara’ya:

– Ne yaptığınızın, nereye gittiğinizin farkında mısınız? diye sormak
gerekiyordu.
[4]

Hanuka'yı ananlar, Nakba'yı neden unutuyordu?

Musevi vatandaşların Hanuka diye bir bayramları yapılıyordu.
Bizans’lı Helenlerin Yahudilere yaptığı zulmü, Süleyman Tapınağı'nın
yağmalanmasını ve Yahudilerin ilk başkaldırışını simgeliyordu. Hayret; Devlet
Erkânımız hiç pas geçmiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Meclis Başkanı Cemil
Çiçek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcıları, Bakanlar hepsi
Hanuka Günü'nde birer mesaj yayınlayıp bu tarihi günü anıyor ve Yahudileri
teselli ediyordu.

Ama bu madalyonun
diğer tarafı kafa karıştırıyor ve mide bulandırıyordu. Çünkü aynı tarihlerde
Filistinlilerin de
Nakba günü anılıyordu. Türkçesi; 'Felaket
günü' demek. 1948 yılında İsrail'in kuruluşunu, Filistin topraklarının
işgalini, Mescid-i Aksa'nın yağmalanmasını, yüz binlerce Filistinlinin
ülkelerini terk etmek zorunda kalışını hatırlatıyordu.

Ancak Yahudilerin Hanuka Günü'nü kaçırmayan Devlet Erkanı'ndan, Nakba Günü'nü hatırlayan hiç
çıkmıyordu!? Ne kadar garip, acayip ve ayıp bir tabloydu. Evet, Recep T.
Erdoğan ve diğer AKP kurmayları, İsrail’e horozlanıyor suretiyle halkı oyalıyor
ve böylece Siyonistlere daha rahat hizmet imkanı buluyordu.!?



[1] M. Ali Güller, 7 Nisan 2012 – Aydınlık

[2] Ahmet Takan, Yeni Çağ Gazetesi, 28 Mart
2012

[3] Abdülhamit Bilici, Zaman, 4 Nisan 2012

[4] Melih Aşık, Milliyet, 03 Nisan 212










 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi