Anasayfa » TENKİT’TE DOSTLUK VE DÜRÜSTLÜK PRENSİBİ

TENKİT’TE DOSTLUK VE DÜRÜSTLÜK PRENSİBİ

Yazar: yonetici
0 Yorum 265 Görüntüleyen

TENKİT’TE DOSTLUK

VE DÜRÜSTLÜK PRENSİBİ

Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz buyurmuşlar: “Din nasihattır” Allah
için, Kitabı için, Resulü için ve müminlerin Lideri (imamı) için…

Allah için nasihat:
Allah`a iman ve ona ibadeti insanlara öğütlemek ve öğretmek. Allah`ın şanına
layık olmayan sıfatlarından O’nu tenzih etmek.

Kitabı için nasihat:
Her konuda Kur`an’a uyulmasını ve adalet kurallarının uygulanmasını tavsiye ve
teşvik etmek,

Resulü için nasihat:
Hz. Peygamber Efendimizin sünnetine ve hayat sistemine davet etmek. Bid`atlarla
ve batıl yollarla mücadele etmek,

Müminlerin Lideri için nasihat ise:
O Hak’ta sebat ettikçe ve başarılı hizmet verdiği müddetçe, milli hareketin
liderine itaat ve itimat etmek… Sataşmalara karşı onu savunmak ve kendisine
her hayırlı girişimde destek vermek. Evet, içten ve dıştan yapılacak hakaret ve
hıyanetlere karşı, liderimizi sahiplenmek dinin emridir, vicdanın gereğidir.

Çünkü: “Neşeli halinde olsun, kederli halinde olsun, zorluk
durumunda olsun, kolaylık durumunda olsun (ve hatta) başkalarının keyfi
isteklerini senin haklı beklentilerine tercih etmesi karşısında bile
(emirlerimizi) dinlemek ve itaat etmek üzerimize vaciptir”.[1]

“Kötülüğü emretmediği müddetçe hoşumuza gitsin gitmesin (işimize
gelse de gelmese de) liderimize itaat ve bağlılık emredilmektedir.”[2]

Ve yine:

“Allah`tan korkun ve bana itaat edin. Müsriflere (aşırı gidenlere)
uymayın. Çünkü onlar yeryüzünde fitne çıkarır ve ortalığı karıştırırlar”.[3] ayetlerinde haber verilen
fesatçılardan ve fırsatçılardan olmamamız ve bunlardan sakınmamız istenmektedir.

Bütün bu gerçekler nedeniyle, Erbakan Hoca`yı ve hükümetini tenkit etmek
hususunda israfa ve ifrata kaçan dostlarımıza bazı “tembih”ler
yapmamız gerekmektedir.

Önce bu hükümetin icraatlarını değerlendirirken,

1- Dünya şartlarını,

2 – Ülke şartlarını,

3 – Koalisyon şartlarını, dikkate almamız lazımdır, bir…

İkincisi, Erbakan Hoca için de, hem bazı genel mazeret ve
mecburiyetlerini, hem de yüzlerce tecrübeyle kesinleşmiş olan, özel marifet ve
meziyetlerini hesaba katmamız lazımdır.

Bazı olaylar karşısındaki suskunluğu, acaba korkaklığından mıdır, yoksa
şer cephesine bir plan kurduğundan mıdır?

Bazı işleri geciktirmeleri, acaba çaresizliğinden midir, yoksa
bilmediğimiz özel bir strateji gereği midir?

Hoşlanmadığımız bazı kesimlere ve kişilere özel imkanlar ve iltifatlar
yağdırılması, acaba sadıkları unuttuğu için midir, yoksa Huneyn misali,
Müellefetül Kulub cinsinden midir?

Evet, biraz uzunca sayılacak bu girişten sonra, Erbakan Hoca`yı ve
hükümetini eleştiren medyayı 4 sınıfa ayırabiliriz:

1- Düşman cephe:
Bunlar Hak’tan hoşlanmayan ve hayra mani olan kesimlerdir. Milli Görüş’ten ve
İslami gelişmelerden ürken mikroplar bu sınıftandır. Erbakan ne yaparsa yapsın,
bunların görevi, devamlı aleyhinde olmak ve tersine yorumlamaktır.

2- Dürüst cephe:
Karşı ve farklı yerlerde olmalarına rağmen Erbakan ve iktidarının millete ve
ülkeye yararlı icraatlarını takdir, ama kendi açılarından yanlış gördüklerini
de tenkit edenler bunlardandır.

3- Dost cephe:
Hükümetin hayırlı işlerini takdir ve tebrik edenler… Yapılması beklenenleri
teklif ve teşvik edenler… Eksikleri ve hataları ise seviyeli biçimde tenkit
edenler… Milli Gazete ve TV5 bu konumdadır.

4- Dert cephesi:
Dost görünüp kuyu kazan, fırsat buldukça arkadan vuran, kaş yapıyorum rolüyle,
göz çıkaran takımdır.

Bunların kim olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü marazlıları ilan etmek
(açıklamak) yerine i`lam etmek, yani alâmetlerini söylemek, Kur`an’ın
metodudur. Öyle ise, İslâm adına ortaya çıkan herhangi bir gazete ve dergi,
tavrını daha da netleştirmek durumundadır. Zira dostlukla bağdaştırılamayan
bazı yaklaşımları, kendi okurları arasında bile haklı bir tedirginliğe yol
açmaktadır. Özellikle bu konuyu bize açanlar ve yakınanlar giderek
çoğalmaktadır. Zira dostun gülü, düşmanın “gülle”sinden acı ve ağır
olmaktadır.

Dostluğun ilk şartı ise Erbakan Hoca`ya itimattır. Bu itimadın gereği
olarak:

1- Hoca’nın davasındaki ciddiyet ve samimiyetine,

2- Dünya şartlarına ve ülke sorunlarına vukufiyet ve ferasetine,

3- Sorunları çözmedeki dirayet ve siyasetine,

4- Şahsi heves ve dünyalık hesaplardan ferağat ve faziletine inanmak ve
güvenmek lazımdır.

Bunlardan herhangi birisinden şüphe ve tereddüt etmek, itimada ve
dolayısıyla dostluğa uymayacaktır. Bilindiği gibi itimat başkadır, itimat
ediyor görüntüsü verip istismar etmek te başkadır.

İşte, bu dostluğun önemli bir gereği de, Erbakan’ın ilk etapta anlamakta
ve savunmakta zorlandığımız bazı icraatlarını, hüsnü zanla hayra yormak ve
bunların mazeret ve hikmetini aramaktır. En azından, konuyu kendisine ve yakın
çevresine sormaktır. Yoksa bazı başyazılarda rastladığımız, “Bir türlü içime
sindiremedim… Böyle olmasını tahmin ve temenni etmezdim… Böyle olacağın
bilsem oy vermezdim… Ümitlerimiz boşa çıktı… Hükümet hazırlıksız yakalandı”
şeklindeki şüphe ve endişe tohumu eken, okurlar arasında tedirginlik ve
tereddüt meydana getiren ifade ve yaklaşımlar, Hoca`ya ve davaya olan inanç ve
itimada ve dolayısıyla dostluğa pek yakışmamaktadır.

Yine bazı yazarlarımızın, D-8’ler gibi bütün dünyayı sarsacak ve bozuk
dengeleri yerine oturtacak büyük inkılaplara zemin hazırlayan gelişmeleri
gündeme getirmesi gerekirken, haftalarca, bazı mazeret ve mecburiyetlerle, imza
atılan kararları karıştırıp durması,

Ve diğer bazı arkadaşlarımızın Susurluk kazasıyla ilgili gelişmeleri
yorumlarken, Erbakan gerçeğini yok farz eden, Hoca`nın hükümette hiçbir
etkinliği yokmuş havasını veren yaklaşımlar içinde bulunması,

a- Ya ciddi bir araştırma eksikliğinden ve bilgi yetersizliğinden
kaynaklanıyor,

b- Ya olayları önem ve öncelik sırasına koyamamaktan ileri geliyor,

c- Ya da, kasıtlı bir saptırma ve kafa karıştırma amacı güdülüyor ki
bunların hepsi de dostluğa ve itimada aykırıdır.

Zira emekli edilen subaylar konusu işlenirken, Erbakan Hoca`nın kara
listeye alındığı defalarca gazetelerde yazılan yüzlerce ismi, 50 civarına
indirdiğini, bunların bir bölümünün de “Tarikat teslimiyeti” adı
altında Ordu düzenini ve disiplinini bozmaya yönelik yanlış ve tehli düşünce ve
davranışlara itildiğini ve en önemlisi, ülkeden sorumlu Müslümanların,
Erbakan’a sadece, zar-zor bir koalisyon imkanı verecek kadar gayret
gösterdiğini, dile getirmek gerekmez mi?

Çünkü İslam Hukukunda, şu 4 şey de yalancı şahitliğe girmektedir:

1- Görmediğini ve tam bilmediğini anlatmak-yazmak,

2- Gördüğünü ve bildiğini inkâr etmek ve saklamak,

3- Gördüğüne ve bildiğine fazla ilaveler katmak,

4- Gördüğünü ve bildiğini eksik anlatmak.

Evet, tenkit adı altında tahribe yönelmemelidir. Ve hele şiddetli ve
soğuk havaların hücumu esnasında en küçük delikler bile tarafımızdan
tıkanmalıdır. Üstelik hayırlı ve başarılı hizmetlerin takdir ve tebrik edilmesi
de, tenkidin bir gereğidir.

Velhasıl bize yakışan dost kalmak ve dostluğun gereğine uymaktır. Veya en
azından dürüst ve tarafsız davranmaktır. Yani dost görünüp dert olmamak ve
sorunlara sorun katmamak ve ortalığı karıştırmamaktır.

Refah-Yol Hükümeti ve özellikle Erbakan cephesiyle ilgili karamsarlık ve
hayal kırıklığı uyandıracak yazılar ve yorumlar yanlıştır, dostluğa da
dürüstlüğe da aykırıdır. Ve zaten gerçeğe de uymamaktadır. Bakanlıklardaki ve
diğer birimlerdeki yanlışlıkları ve aksaklıkları münasip bir dille uyarmak ise,
elbette lazımdır ve yapılmalıdır.

Pek çok okuyucumuz direk veya telefonla bu tür endişe ve üzüntülerini
dile getirdiklerinden ve biz de zaten öteden beri bunları fark ettiğimizden
böyle bir özeleştiriye lüzum görülmektedir.

Velhasıl, “dostluk gerek, düz gerek”… Sözü oldukça yerindedir.

Milli Gazetenin 25. yayın yıldönümü münasebetiyle, İstanbul`da düzenlenen
kutlama törenlerine katılan Erbakan Hoca`nın, Milli Gazete`nin aynısı ve
tıpkısı zannedilen, bizden bilinen ve aynı istikamette bizimle birlikte yürüyor
izlenimi veren, bazı yayın organları ve yazarları için yaptığı “farklı
açılı füzeler” benzetmesi, oldukça ilginçtir ve bize çok önemli mesajlar
vermektedir.

Kalıpları, markaları, rampaları aynı olan ve diyelim ki İsrail`i vurmak
üzere aynı yöne konuçlandırılan füzelerden, şayet komuta merkezi dışında çok az
da olsa bazılarının “ayar açıları” bozulmuşsa, bunlar sonunda
Telaviv`e değil, Medine`ye veya Mekke`ye düşecektir.

Hiçbir “iyi niyet ve samimiyet” iddiası da, bu tür bir
tahribatın suçuna ve sorumluluğuna kefaret olmaya yetmeyecektir.

Halbuki içinizden “(İnsanları
Hakka ve) hayra davet edecek, (ve bunun sonunda elde edecekleri devlet ve
hükümet imkanlarıyla) iyilikleri yürütecek ve kötülükleri önleyecek bir ÜMMET
bulunsun. (Hizmet için bir liderin çevresinde organizeli bir teşkilat ve cemaat
kurulsun)”
[4] ayetinin, kesin hükmü gereği ortaya
çıkan hareketin ve idealin şahsı manevisi ve mümessili olan bir liderin
böylesine, seviyesiz ve sorumsuz eleştirilere maruz bırakılması, hem dinen, hem
vicdanen, hem de siyaseten yanlıştır ve yakışıksızdır.

Her şeyden önce hangi şartlar ve imkanlar çerçevesinde hizmet yapıldığı
mutlaka hesaba katılmalıdır.[5]

“Mani ve muktazi tearuz ettikte, mani “takdim olunur” bir
İslami hukuk kuralıdır. Yani “yapılması gereken şeylerle, buna mani olan
engeller çatışsa, bu mânialardan dolayı kişi mazur sayılır ve
“engeller” önce dikkate alınır.

Ve yine “Daha doğru ve dengeli olanını yerleştirip yürütünceye
kadar, yanlış ve haksız da olsa, mevcut hukuk düzenine uymak ve yararlanmak
mecburiyeti vardır.”

Lider konumundaki bir şahsiyetin, kerhen, yani istemeden ve mecburen
yaptığı bazı işlerden dolayı kınanması, hatta karalanmaya çalışılması
haksızlıktır.

“İkrah”ın, yani dinen ve kanunen yasak ve yanlış olan söz ve
davranışların bazı zorlayıcı ve mecbur bırakıcı şartlar altında yapılmasının,
kişiye bir suçluluk ve sorumluluk yüklemeyeceği, fıkıh (hukuk) kitaplarında
açıklanmıştır.

Sadece öldürmek veya bir azasının kesilmek tehdidi değil, malının
alınması ve rızık kapısının kapatılması, kendisinin ve ailesinin namusuna
tecavüze kalkışılması ve böylece büyük bir üzüntü ve kedere uğratılması gibi
durumlar da derece derece Mekru`hun bih (ikrahta korku ve zorlamayı gerektiren
şeylerden) sayılmıştır.[6]

Toplumun sorumluluğunu taşıyan bir hareket ve şahsiyet de, vatandaşın
hakkının, faiz ve sömürü yoluyla çalınmasından, böylece açlığa ve sefalete
mahkûm bırakılmasından ve on binlerce kadınımızın fuhuş bataklığından
kurtulması için çalışırken, “ikrah” şartları içinde davranacağı
unutulmamalıdır.

Öyle ise, “Niye kadınlarla tokalaştı?”, “Niye filan
toplantıya katıldı?”, “Niye filan sözü kullandı?” diye suçlamak
ve saldırmak, ya şeytanlık damarıdır, ya da şarlatanlık icabıdır. Zira ayeti
kerimede: “Gönlü
iman dolu (mü`min ve mutmain) olduğu halde, zahirde küfür sayılacak sözleri
söylemeye mecbur kalan ve zorlanan müstesna…”
[7]buyurulmaktadır.

Ammar bin Yasir(ra) olayı ve Efendimizin onu kınamak yerine
rahatlandırması ve bu olayla ilgili olarak inen “Ancak kafir ve zalimlerden gelecek bir tehden sakınmamız
durumunda onları aldatmak ve kurtulmak için söylediğiniz sözlerden sorumlu
olmazsınız”
[8] mealindeki ayeti kerimenin açık
ruhsatı,

Ve yine “Allah
size haramları açıkça bildirmiştir. Ancak muztar kaldığınız (zaruret ve
mecburiyet halleri) hariç”
[9] buyurulması, kanunî, örfî ve siyasi
mazeretlerle bize ters gelen bazı söz ve davranışların sahiplerine ve hele
lider şahsiyetlere karşı hüsnü zan sahibi olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

Çünkü: “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.”[10]

“Zararı ammı def için, zararı has ihtiyar olunur.”[11] Yani büyük ve genel zararları gidermek
ve zulüm düzenini değiştirmek ve düzeltmek için, küçük ve özel zararlar göze
alınmalıdır. Üstelik “zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar”[12] Yani milletin iflahına ve düzenin
ıslahına yönelik hizmetlerde bazı zaruret ve mecburiyetlerle, yasak ve haram
olan şeyler, yine bazı şartlar ve sınırlar içerisinde, mübah ve caiz olur.

Öyle ise, hem Hakk’ın hatırı, hem de Müslümanların ve insanlığın rahatı
ve çıkarı için, bazı mecburiyet ve mazeretlerden dolayı zaten kendisine mübah
ve caiz olan bir ruhsatı kullanan kişinin, tebrik ve takdir edilmesi
gerekirken, tam tersine bu yüzden tenkit ve takbih edilmesi (kabahatli
görülmesi), iyi niyet ve insaniyetle asla bağdaşmamaktadır. Bu durum bizzat
fitne çıkarmaktır ve ortalığı karıştırmaktır.

Hem o şahsiyetin iyi niyetine, istikametine, ilmine ve ferasetine
inandığını ve o zatı lider olarak tanıdığını söyleyeceksin… Hoşumuza gitmeyen
bazı davranışlarının, mazeret ve mecburiyetler altında yapıldığını kabul edeceksin…
Hem de kalkıp “niye böyle davrandı?” diye İslami tenkit perdesi
altında zehir kusacaksın.. Bunun tutarlı ve insaflı bir tavır olmadığı
açıktır…

O zatın 40 senedir, belki 99 şer ve şeytan cephesiyle boğuşup başarıya
ulaşması, bu kısa iktidar döneminde Çekiç Güç’ü bölgemizden kovması, İslam
Birliği’nin temelini atması, ekonomik dengeleri rayına oturtması, gizli fesat
odaklarının suyunu kurutması, masonik mahfillerin üzerine varması, haysiyetli
dış politikayı başlatması gibi, her biri devrim niteliğindeki icraat ve
inkişaflarını görmemezlikten gelen, veya üstünkörü geçiştiren ve bunlara tebrik
ve teşekkür edemeyen bazı yazar ve gazeteler, acaba karasinek fıtratlı mıdır?

Evet, bir odanın tamamını güller ve çiçeklerle doldurun, ama bir tabağın
içine de biraz pislik koyun… İçeriye bir karasinek saldığınızda, o kadar
çiçeği ve güzelliği görmeyip geçtiğini ve gidip o birazcık pisliğe konduğunu
göreceksiniz…

Ama bunun tersine her tarafı çirkef ve çirkinliklerle kaplı bir ortamda,
bir tane çiçek açmışsa, balarısının da gidip ona konacağını bilirsiniz..

Üstelik bizim hareketimizi, liderimizi, siyaset ve stratejimizi, Adil
Düzen projelerimizi beğenmiyor ve içinize sindiremiyorsunuz, öyle mi?

O halde, hodri meydan, siz de başka bir teşkilat kurup getirin… Daha
uygun model ve metodlar geliştirin de görelim… Görelim de boyunuzu ve
beyninizi ölçelim…

Hiç değilse, o takdirde sizinkiyle bizimkini her bakımdan denkleştirme,
değerlendirme ve daha iyisini tercih etme imkanı elde edelim… Yoksa hayali
senaryolarla, fiili ve gerçekçi programları karşılaştırmak ve tartışmak bile,
abesle iştigaldir.. Hayır, “Benim Milli Görüş hareketine ve liderine
inancım ve itimadım var. Ben bu davanın bir neferiyim” diyorsanız, o
takdirde de hem sorumluluklarınızı, hem de haddinizi bileceksiniz.

“Zorluk ortamında olsun, kolaylık ortamında olsun, Hoşunuza giden
durumda olsun, (kerih gördüğün) uygun ve olumlu karşılamadığın durumunda olsun,
(hatta hakkın olduğu halde) başkalarını sana tercih etmesi durumunda bile
(amirlerinizi) dinlemek ve itaat etmek üzerinize vaciptir”[13] hadisinin hükmüne riayet edeceksiniz.

Genel Merkez bünyesindeki, bakanlıklar ve alt birimlerindeki ve
belediyelerdeki bazı aksaklıklar ve yanlışlıkları münasip ve mutedil bir
lisanla dile getirmek ve yetkilileri ikaz etmek elbette, hem caiz hem gerekli
iken, her ne hikmetse bütün okların, özellikle ve ısrarla zirvedeki zata yönelmesi,
oldukça anlamlıdır ve bu ruhi bir rahatsızlık alametidir.

Üstat Bediüzzaman’ın ifadesiyle “geçmiş kavimlerin helakine sebep
olan bütün günahların her yerde ve bin beter işlendiği” böyle bir devirde,
Asr-ı Saadet öncesi cahiliyeden binlerce kere organizeli ve kuvvetli bulunan
bir deccaliyet dönemindeyiz. O günkü bir Ebu Cehil’e karşılık, bugün on tane
süper güç bulunmakta, o günkü Kaab bin Eşref gibi imansız ve ahlaksız şairlere
karşı bugün yüzlerce TV ve gazete bulunmaktadır. Ve işte bütün bu şeytani
şartlar içerisinde “Hak geldi Batıl zail oldu” sancağıyla yola çıkan
ve Allah`ın izni ve inayetiyle artık kesin zafere doğru yaklaşan mutlu ve kutlu
bir lidere karşı herkesin ve özellikle İslamcı kesimlerin daha edepli ve daha
dikkatli olmaları gerekmektedir.

Çünkü Aleyhissalatü vesselâm Efendimizin;

a- “Kitmanilik” (önemli
plan ve projelerin en yakınlarından bile gizlemesi, hemen bütün seriyye ve
seferlerini, mesela Mekke Fethi girişimlerini hiç kimseye sezdirmemesi)[14]

b- Devamlı strateji değiştirmesi, Bedir’de, Uhud’ta, Hendek’te,
Hudeybiye’de ve Mekke Fethinde hep farklı siyaset ve stratejiler gütmesi ve
düşmanlarının tedbir almasına fırsat vermemesi,

c- Nuaym bin Mesud gibi gizli
Müslümanları Yahudi-müşrik ittifakını bozmak için kullanması.[15]

d- Amcası Hz. Abbas’ı (ra) uzun
yıllar Mekke`de bırakıp, casusluk ve istihbarat hizmetleri için yararlanması.[16]

e- Çok özel ve önemli
şahsiyetlere, uzun zaman resmi görev vermemesi ve zor dönemler için bekletmesi,
büyük inkılâp liderleri için de hem delildir hem de gereklidir.

Bu nedenle lider şahsiyetlerin birçok işlerinin gizlilik
gerektirebileceği, zahiren anlayamadığımız bazı girişimlerinde özel siyaset ve
stratejiler gütmüş olabileceği de, hesaba katılarak, onun her icraatına hemen
itiraz ve isyana yeltenmemelidir.

Hudeybiye Anlaşması’nın kendilerine ağır gelen ve ‘lüzumsuz tavizler’
diye zannedilen maddelerine Hz. Ali ve Hz. Ömer`in itiraz etmelerinin, bizim
haksız ve yakışıksız tenkitlerimize gerekçe gösterilmeye çalışılması da,
elbette yanlıştır ve yersizdir.

Zira Hz. Ömer`in, bu his ve heyecanlarına mağlup tavrı ve tenkidi, Hz.
Ebubekir tarafından anında ikaz edilmiş ve düzeltilmiş ve Hz. Ömer de (ra)
hayat boyu bu hatasından dolayı pişmanlık göstermiştir. Bu konuda örnek
alınacak, Hz. Ömer`in sonunda pişmanlık göstereceği tavrı değil, Hz.
Ebubekir`in (ra) davranış ve düşüncesidir.

“Sui misalin, emsal olamayacağı”nı bilmelidir.

Hz. Ali (ra) Efendimiz de, Peygamberimizin “Resulüllah”
sıfatını silmek emrini yerine getirmemesi de, yine o andaki haleti ruhiyesine
bağışlanacak bir hatadır ve bunun cezasını Hz. Muaviye ile yapılan anlaşma
(Hakem olayı) sırasında, Katip olan Ammar bin Yasir, emretmesine rağmen Hz.
Ali`nin “emir-ül mü`minin” sıfatını silmeyerek, çekmiştir.

Bütün bunlardan öğrendiğimiz, “his ve heyecanla hükümet ve siyaset
edilmeyeceğidir” ve özellikle;

Hakkın ve hayrın hakim kılındığı, bütün kurum ve kuralların ilme ve
adalete uygun hazırlandığı ve herkesin hayırda yarıştığı bir ortamdaki
tenkitle, zulmün hükümran olduğu ve şeytani güçlerin söz sahibi bulunduğu ve
dokuz cepheden davamızın liderine saldırıldığı bir ortamdaki tenkidin de,
elbette farklı olacağı herhalde kabul edilmelidir.

Ve hele biraz daha bekleyelim. Önümüzdeki günler neler getirecektir. Ve
acaba utancından kimlerin yüzünün derisi dökülecektir, birlikte görelim…

Ve bir zatın şu çarpıcı tespitiyle bitirelim:

“Bilgiçlik budalalığı, akıl fukaralığına işarettir.”



[1] Sahihi Müslim – Kitabul – imare

[2] Müslim

[3] Şura: 150-152

[4] Al-i İmran. 104

[5] Mecelle Mad : 46

[6] Molla Hüsrev Dürer ve Gurer c.4 – sh. 20

[7] Nah: 106

[8] Al-i İmran: 28

[9] En’am: 119

[10] Mecelle:2

[11] Mecelle: 26

[12] Mecelle:

[13] Sahihi Müslim – Kitabul İmare

[14] İbn-i Kesir- El Bidate c.4 / sh.332

[15] İbn-i Hişam – siret c.3 / sh.240

[16] İbn-i Hacer – İsabe c.2 / sh.271

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi