Anasayfa » TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE DİN TAHRİBATÇILARI VE ILIMLI İSLAMCILARIN PERDE ARKASI

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE DİN TAHRİBATÇILARI VE ILIMLI İSLAMCILARIN PERDE ARKASI

Yazar: yonetici
0 Yorum 169 Görüntüleyen

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE DİN TAHRİBATÇILARI VE ILIMLI İSLAMCILARIN PERDE ARKASI

 

Küresel sermaye hâkimiyeti için Masonluğu ve Moonculuğu kullanan Siyonist merkezler; Müslümanları ılımlı İslam sayesinde Batı emperyalizmine yedeklemek istiyorlardı. 

Rahmetli Seyyid Kutup “Amerika'ya İçeriden Bakış” kitabında şunları yazmıştı: 

Irkçı emperyalizm ve ABD’nin niyetini elli yıl öncesinde fark edip açıklamıştı. “Onlar kendilerine uygun bir kapitalist İslam'ı oluşturmak ve yaşatmak istiyorlar. Bütün amaçları budur. Yoksa emperyalizme karşı bir İslami duruşu kesinlikle kabul etmiyorlar. Hatta Sovyetlere karşı bazen destekliyor görünüyorlar ama genel manada emperyalizme karşı Müslümanlara asla müsamaha etmiyorlar. Yani Müslümanları koltuk değneği gibi, protez gibi kullanmaya çalışıyorlar.” 

Tabi, bu arada, aslında İslam'a olan gizli düşmanlıklarını, ılımlı İslamcılardan çıkarmaya çalışanlar, hatta doğrudan dinimize saldıranlar da, halkımızı din tacirlerinin kucağına itiyorlardı. Müslüman toplumu, “masonlardan kaçarken münafıkların, tsunamiden kurtulayım derken musonların kucağına” mahkûm ediyorlardı. 

Dinler arası dolaşan mikroplar ve Haçlı casusları! 

Aziz Pavlus'un öğrencilerine yazdığı mektupları derleyip toparlayarak dünyaya, “Hıristiyanlığın kutsal kitabı: kitab-ı mukaddes; İncil” diye yutturan Haçlı-Hristo batı zihniyeti, Firavunlardan beri, Kabalist Yahudi Hahamlarının güdümündeki ‘Siyonist'ler ile ortaklaşa giriştikleri, özellikle Müslüman ve Türk dünyasını ezme ve topraklarını ele geçirme emellerinin gerçekleşmesi için ‘'dinler arası diyalog'' sürecini, Irak işgaliyle birlikte resmen başlatmış bulunmaktadır. Bu süreçte, Türkiye'de BOP taşeronu AKP ile beraber yerli işbirlikçiler olarak belirledikleri ‘Fetullah Gülen' hareketi, Haçlı Hristo-Siyonist iş birliğinin en önemli kolu ve maşasıdır. Bu maşa, Türk milletinden sonra, İslam âlemini de içinden çıkılamayacak bir cendereye sokacak girişimlerde bulunarak, Müslüman toplumların beyin tembelliğinden ve tepkisizliğinden faydalanıp, kendilerine verilen “toplumu uyuşturun ve emperyalizme uyumlu kalabalıklar oluşturun” görevini çok güzel şekilde yapmaktadır.

28 Şubat post modern (Sabetay) darbesi süreciyle birlikte, bürokrasiden, siyasetten, Türk Silahlı Kuvvetlerinden, basından ve iş dünyasından tasfiye edilen ‘Müslüman Türk'lerin geride bıraktıkları alanları dolduran iş birlikçi kuklalar; perdeli ve maskeli olarak hep Haçlı ‘Hristo-Siyonist' dünyasına hizmet yarışındadır.

Fetullah Gülen gurubundaki bazı önde gelen “dinler arası diyalog misyonerleri ve teorisyenleri” 90'lı yılların başında “Allah, Din, Kitap, Muhammed'' diyerek, Müslüman Türk milletini en yumuşak noktasından, yani inancından vurarak teslim alıyorlardı. ABD patentli 28 Şubat darbesiyle birlikte hızla artan “yeşil görünümlü” Haçlı Hristo-Siyonist mandacılarının, bugün Amerika borsalarında Yahudi şirketlerinin hisse senetlerinin peşinden koşuşturup durduklarını gördükçe, çekim alanının cazibesi ve şeytanın hilesi daha iyi anlaşılmaktadır. Dün, Amerika'ya ‘tu-kaka' diyenler, bugün dünyayı düştüğü karanlık çukurdan sadece ‘Amerika' kurtarabilir söylemleri ile, özellikle AKP gibi yerli işbirlikçiler tarafından hedef tahtasına oturtulan “Türk milli direncini” kırmaya yönelik girişimlerde ve söylemlerde bulunmaktadır.

Açın, bakın, araştırın ve artık anlayın… İddia ediyoruz ki; Fetullah Gülen'in gizli veya açık idare ettiği, desteklediği tüm haber sitelerinde, TV kanallarında, radyo frekanslarında, dergilerde ve diğer basın yayın organlarında küçücük bir Amerika eleştirisi bulmak dahi hemen hemen imkânsızdır, hatta yasaktır.

Tarih: 16. Yüz Yıl

Yer: Vatikan / Kardinal Newman (Aslen Yahudidir):

“Türkler içeriden teslim alınmadan ve İslam'dan uzaklaştırılıp yozlaştırılmadan, batının işgal rüyalarının gerçeğe dönüşmesi imkânsızdır!” diye uyarıp kışkırtmıştır.

İşte bugün Fetullah Gülen'in misyonu da İslam'ın Batılılaştırılmasıdır. 

Gülen’le 1993 yılında Türkiye gezisi sırasında tanışan Rusya Müftüler Konseyi Başkan Yardımcısı Farid Asadullin, NG muhabirine o günkü iktidar da dâhil olmak üzere Türk siyasi elitinin Gülen'in etrafında döndüğünü açıklamıştır. Asadullin'e göre Gülen'in misyonu ise: “Bugünkü koşullar çerçevesinde İslam'ın batılılaştırılmasıdır.”

İngiliz Casusu Hempher'in İtirafları ve İslam Dünyasının bugünkü fotoğrafı 

18. Asırda yaşayan İngiliz casusu Hempher diyor ki; Müslümanları parçalamak için harekete şöyle geçildi:

1710 yılında Sömürgeler bakanı beni, Müslümanları parçalamak için gerekli ve yeterli bilgileri toplamak ve casusluk yapmak üzere, Mısır, Irak, Hicaz ve İstanbul'a gönderdi. Aynı tarihte ve aynı vazife ile bakanlık canlılık ve cesaret dolu dokuz kişiyi daha vazifelendirdi. Bize lazım olabilecek para, bilgi ve haritanın yanında bir de, devlet adamlarının, âlim ve kabile reislerinin isimleri bulunan birer fihrist verildi. Hiç unutamıyorum! Sekreter ile vedalaştığımızda, bize demişti ki: “Devletimizin geleceği başarınıza bağlıdır. Onun için, var kuvvetinizle çalışmalısınız.”

İslamiyet'in hilafet merkezi olan İstanbul'a doğru, denizden yola çıktım. Asıl vazifemin yanında, bir de ek olarak, orada Türkçeyi çok güzel bir şekilde öğrenmem gerekiyordu. Zaten daha önce Londra'da epey Türkçe, Arapça ve Farsça öğrenmiştim. Benden şüphe ederler diye endişem yoktu. Zira, Müslümanlar, müsamahakâr, açık kalpli ve iyi niyetlidir. Onlar bizim gibi, şüphe edici değildir. Kaldı ki, Türk hükümeti, o zaman casusları yakalayabilecek örgüte malik de değildi.

Çok yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul'a vardım. İsmimin Muhammed olduğunu söyledim ve camiye gitmeye başladım. Müslümanların temiz ve itaatkâr oluşları çok hoşuma gitti. Bir ara kendi kendime:

“Bu masum insanlarla neden savaşıyoruz? Mesih efendimiz, bize bunu mu emretti?” dedim. Fakat, ben hemen bu vicdani dürtüleri bastırıp en güzel bir şekilde, vazifemi yerine getirmeye karar verdim. İstanbul'da Ahmed Efendi isminde yaşlı bir âlim ile tanıştım. Bana (Muhammed Efendi) diye hitap ederdi. Sorduğum suallere cevap verir, bana şefkat ve merhamet ile muamele ederdi. Zira, beni Türkiye'de çalışmak ve halifenin gölgesinde yaşamak için İstanbul'a gelmiş bir misafir olarak bilirdi. Zaten, bu bahane ile İstanbul'da kalıyordum.

Bir gün Ahmed efendiye:

“Annem ve babam öldü. Kardeşim de yok. Bana miras olarak da hiçbir şey kalmamış. Çalışıp kazanmak, Kur'an ve din bilgilerini öğrenmek, yani hem dünya, hem de ahireti kazanmak için, İstanbul'a geldim” dedim. Bu sözlerime çok sevinip dedi ki:

Şu üç sebepten dolayı, sana hürmet göstermek lazımdır:

1- Sen Müslümansın ve bütün Müslümanlar kardeştir.

2- Sen misafirsin. Resulullah “Misafire ikramda bulunun!” diye emretmiştir.

3- Sen çalışmak istiyorsun, “Çalışan, Allah'ın dostudur” diye bir hadis-i şerif rivayet edilmiştir.

Bu sözler çok hoşuma gitmişti. Kendi kendime,

“Keşke Hıristiyanlıkta da, bunun gibi parlak hakikatler olsaydı. Ne yazık ki, hiçbiri yok” dedim. Fakat hayret ettiğim şey, bu kadar yüce bir din iken, bazı cüce kimseler elinde, İslam'ın böylesine perişan bir hale gelmesiydi.

İki yıl sonra, Londra'ya dönüp, Bakanlığa, hilafet merkezi ile alakalı geniş bir rapor sunup, yeni emirler almam gerekmişti. Maalesef Londra'ya ancak altı kişi dönebilmiştik. Türkçe ve Arapça ile Kur'anı ve İslam ahkâmını çok iyi öğrenmiştim. Fakat, bakanlığa Osmanlı Devletinin zayıf noktalarını gösterecek bir rapor hazırlamayı başaramamıştım. İki saat süren toplantıdan sonra, sekreter bu başarısızlığımın sebebini sordu. Ben de,

“Önceki vazifem dil ile Kur'an ve İslamiyet'i öğrenmekti. Bunun haricindeki işlere fazla vakit ayıramadım. Fakat, bu sefer sizi memnun edeceğim” dedim. Sekreter, “Elbette başarılısın ancak birinci olmanı isterdim” dedi ve şöyle devam etti: Sn. Hempher, gelecek seferki vazifen ikidir:

1- Müslümanların zayıf noktalarını ve açık kanallarını kullanıp onların içine katılacak, birlik ve dirlik bağlarını zayıflatmamızı sağlayacaksın. 

2- Müslümanların arasını açıp, onları birbirine düşürebildiğin zaman, en başarılı ajan olacak ve bakanlık madalyasını kazanacaksın. 

Altı ay sonra, kendimi Irak'ın Basra şehrinde buldum. Basra'da, Arap, Fars ve biraz da Hıristiyan vardı. Bana verilen: “Müslümanların arasındaki ihtilafı şiddetlendirebilirsen, İngiltere'ye en büyük hizmeti yapmış olacaksın. Biz İngilizler, refah ve saadet içinde yaşamamız için, bütün dünya devletlerinde ve sömürgelerimizde tefrikalar çıkarmak zorundayız. Osmanlı Devletini de ancak böyle fitnelerle dağıtıp yıkarız” talimatını artık uygulamam lazımdı. Böyle olmazsa, sayıca az bir millet, sayısı çok olan bir milletle nasıl başa çıkardı?

“Bütün gücünle, zayıf noktaları ara, bul ve oradan içeriye gir. Bilmiş ol ki, Osmanlı Devleti ve İran, zayıf devrelerini yaşıyorlar. Bunun için, senin vazifen, halkı idarecilere karşı isyana kışkırtmaktır” uyarıları kulaklarımda çınlamaktaydı.

Ben, Muhammed Peygamber gibi, okumamış, yazmamış bir Zatın, böyle yüce bir kitabı nasıl bıraktığına hayret ediyordum. Çok okumuş, seyahat etmiş bir adamın dahi sahip olamadığı bilgi, deha ve olgun karaktere nasıl malik olabilmişti? Acaba bunlar, onun Peygamberliğinin delilleri miydi? 

Muhammed Bin Abdulvahhab'la (Vahhabiliğin Kurucusu) tanışma ve kendi fikirlerimi ona aşılama! 

Basra'ya varınca, bir camiye yerleştim ve misafirhanesinde kaldım. Bir marangozun yanında çok az bir ücretle iş bulup, Mürşid efendinin hanından çıktım. Marangoz Abdür Rıza Horasanlı bir Şii idi. Ondan Farisi öğrenmeye başladım. Her gün, İranlı Şiiler, onun yanında toplanır, siyasetten iktisada kadar, her konuda, konuşurlardı. Hem kendi hükümetlerine, hem de İstanbul'daki Halifeye çok dil uzatırlardı. Yabancı biri gelince, hemen sözü değiştirir veya bırakırlardı. Bana çok itimat ediyorlardı. Sonradan anladım ki, Türkçe bildiğim için, beni Azerbaycan halkından zan ediyorlarmış.

Marangoz dükkânına bir delikanlı arada bir uğrardı. İlim talebesi kıyafetinde dolaşıyordu ve Arabi, Farisi, Türkçe biliyordu. İsmi Muhammed bin Abdulvahhab Necdi idi. Bu delikanlı, son derece yüksekten konuşan ve gayet asabi bir insandı. Osmanlı hükümetini çok kötülediği halde, İran hükümetinin aleyhine konuşmazdı. Onun dükkân sahibi Abdürrıza ile dostluğunun sebebi, ikisinin de İstanbul'daki Halifeye muhalif olmalarıydı.

Merak etmiştim: bu delikanlı, Farisi'yi nasıl biliyor ve Şii olan Abdürrıza ile nasıl arkadaşlık edebiliyordu? 

Çünkü Necidli Muhammed Abdulvahhab, Sünni idi. Sünnilerin çoğu, Şiilerin aleyhinde konuşmalarına ve hatta bir kısmı Şiileri tekfir etmelerine rağmen, o Şiileri rencide etmekten sakınırdı.

Necdli Muhammed Abdulvahhab ise, Sünnilerin dört mezhebinden birine tâbi olmayı gerektiren, herhangi bir sebep görmüyordu ve “Kur'an'da bu mezhepler hakkında hiçbir delil yok” diyordu. Bu husustaki hadislere ise hiç önem vermiyordu. Kendini beğenmiş bu Necdli genç, Kur'an'ı ve Sünneti anlama hususunda, kendi kanaatine ve zekâvetine güveniyordu. Sadece kendi zamanındaki âlimlerin ve dört mezhep imamının değil, Ebu Bekir, Ömer gibi sahabenin bile görüşlerini hiçe sayıp beğenmiyordu. Benim kendisine aşıladığım fikirlere ise dört elle sarılıyordu. Kendisini İngiltere’nin destekleyeceğini ve bağımsızlık vereceğini söyleyince o günden sonra, yeni bir mezhep kurmaya karar veriyordu.

Böylece, İngilizlerin hazırladığı Vahhabi fırkasının bozuk fikirlerini, Muhammed bin Abdulvahhab 1737'de Arabistan Necidde yaymaya başlıyordu. Bu bozuk mezhep Deriyye emiri Muhammed bin Suud tarafından çok Müslüman kanı dökülerek, yayılıyor, Vehhabi dinini kabul etmeyenler katlediliyordu. Malları ganimet olarak yağma ediliyor. Fıkıh, tefsir ve hadis kitapları yakılıyordu. Kur'an-ı Kerim’i, kendi düşüncelerine göre yanlış tefsir ediyor, Müslümanları aldatmak için, Hanbelî'yiz deniyordu.

Vahhabi düşüncesinin esası on tanedir ve inançları şöyledir: 

1- Allah maddi bir varlıktır. Eli, yüzü ve ciheti vardır. 

2- Dört mezhepten birini taklit eden dinden çıkmaktadır. 

3- Vahhabi olmayan kâfir sayılır. 

4- Peygamberin ve Evliyanın mezarlarını ziyaret etmek haramdır. 

5- Peygamberi, evliyayı vesile yaparak dua eden müşrik olmaktadır. 

6- Allah'tan başkası ile yemin eden şirke kaymaktadır. 

7- Allah’ın ayetlerini akılla yorumlayan ve maslahat diyerek içtihat yapan dinden uzaklaşır. 

8- İlk peygamber Âdem değil Nuh'tur, Âdem, İdris ve Şit peygamber olmamıştır. 

9- Kur'an'dan sadece bizim anladığımız doğrudur, diğerleri yanlıştır. 

10- Eshab-ı kiramın ve âlimlerin bildirdiği şeylerin çoğu uydurmadır. 

Bundan sonra Londra'dan yeni emir geldi: Şiileri Ehli Sünnetin hakimiyetine, başka Müslüman milletleri de Osmanlı-Türk hilafetine karşı kışkırt!.. 

Şiilerin en çok sevdiği, aynı zamanda onların ilim ve ruhaniyet merkezi Kerbela ve Necef şehirlerine gitmek için Londra'dan emir aldım. Bunun üzerine Muhammed Abdulvahhab isimli Necdli genç ile görüşmemize son vermeye, Basra'dan ayrılmaya mecbur kaldım. Ama bu cahil ve ahlakı bozulan adamın, yeni bir fırka kuracağına ve İslamiyet'in içerden yıkılmasına sebep olacağına ve bu fırkanın bozuk inançlarını hazırlamış olduğuma sevinerek, Basra'dan ayrıldım.

Necef'e, Azerbaycanlı bir tüccar kıyafetinde vardım. Şii din adamlarıyla arkadaşlık ve samimiyet kurdum ve onları aldatmaya başladım. Onların ders halkalarına katıldım. Sünnilerin yaptığı gibi, fen bilgilerine çalışmadıklarını ve onlardaki güzel ahlaka malik olmadıklarını anladım.

Birkaçı şöyledir:

1- Osmanlıya son derece düşmanlardı. Sünnilere kâfir diyorlardı. 

2- Şii âlimleri, tıpkı bizim duraklama devrindeki papazlarımız gibi, kendilerini tamamen dini ilimlere vermiş durumdalardı. 

3- İslamiyet'in hakikatinden, fen ve teknikteki ilerlemelerden habersiz bulunuyorlardı. 

Birkaç kere, onları halifeye isyan etmek için kışkırttım. Beni maalesef dinleyen olmadı. Çünkü onlar Hilafete; zapt edilmesi mümkün olmayan bir kale gibi bakıyorlardı. Onlar ancak Mehdi geldiği zaman, hilafetten kurtulabileceklerine inanıyorlardı.

Bir İngiliz casusu olan Hempher’in yazdığı kitapta, “Müslümanların Zayıf Noktaları” saptanmış ve “Müslümanları, İslamiyet'in Maddi ve Manevi Üstünlüğü kanaatinden uzaklaştırmanın yöntemleri” şöyle sıralanmıştı ve bunların hepsi AKP hükümeti ve Fetullahçılık hareketiyle aynen uygulanmaktaydı: 

1- Mezhep, tarikat ve cemaatlerin aralarına düşmanlık sokup suizan aşılayarak, bölücülüğü teşvik eden kitaplar yayınlamak suretiyle, ihtilafları kışkırtmalıyız.

2- Dini ve fenni okulların açılmasına, kitapların yayınlanmasına engel olmalıyız. Çok okunan ve etkili olan din kitaplarının içine uydurma şeyler katmalıyız. Din adamları hakkında muhtelif iftiralar uydurmakla, Müslümanları, çocuklarını dini okullara vermekten vazgeçirip cahil kalmalarını sağlamalıyız.

3- Onların yanında sürekli Cenneti övüp, dünyaya önem vermemeyi aşılamalıyız.

4- Halkı siyasetten ve milli sorumluluk düşüncesinden uzaklaştırmalıyız.

5- Hükümdarları zulüm ve diktatörlük yapmaya alıştırmalıyız.

6- Hem idam cezasını kaldırmalıyız. Gaspçıları, hırsızları cezalandırmaktan hükümeti alıkoymalıyız. Hem de anarşistleri silahlandırarak ülkelerde güvensizliği yaymak için çalışmalıyız.

7- Şu şekilde, onların hastalık içinde yaşamalarını sağlamalıyız: Her şey Allah'ın kaderi ile olur. Tedavinin iyileşmede hiçbir tesiri yoktur. Allah Kur'an'da, “Rabbim beni yedirir ve içirir. Hasta olduğum zaman da, O bana şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur” (Şuara: 79-80-81) buyurmuştur. Öyleyse, “Allah'ın iradesi dışında kimse, ne şifa bulur ve ne de ölümden kurtulur” diyerek tedaviden ve teknolojiden alıkoymalıyız.

8- Halkı siyasetten uzaklaştırmak üzere, “İslam, ibadet dinidir. Onun devlet işleriyle ilgisi olmaz” kanaatini yaymalıyız.

9- İslam ülkelerindeki ekonomik çöküntüye zemin hazırlamalıyız. Mahsulleri çürütüp halkı aç bırakmak, ticaret gemilerini batırmak, çarşıları yakmak, bentleri, barajları yıkıp ziraat sahalarını ve sanayi merkezlerini su altında bırakmak ve içme suyu şebekelerine zehir katmak suretiyle tahribatı arttırmalıyız.

10- Devlet adamlarını; kadın, içki, kumar ve rüşvet gibi fesatlıklara ve ülkelerini parçalanmaya sebep olacak demokratik hayranlıklara ve hazine mallarını, kendi şahsi işlerinde harcamaya alıştırmalıyız. Bu işlerle vazifeli İngiliz casuslarını, gizli ve açık olarak korumak, onlardan Müslümanların eline geçenleri kurtarmak için, her çeşit masrafı yapmalıyız. Bize yarayacak devlet adamlarını uluslar arası kuruluşlarımızca ödüllendirip reklam etmeli ve sahip çıkmalıyız.

11- Faizin her şeklini yaymak lazımdır. Zira faiz, milli ekonomiyi harap ettiği gibi, Müslümanları, Kur'an'ın ahkâmına karşı gelmeye de alıştırır. Zira insan, bir kanunun bir maddesini ihlal edince, artık diğer maddelerini de ihlal etmesi kolaylaşır. Her tarafta bankalar açmalıyız, faizli kredi sistemini yaygınlaştırılmalıyız.

12- Âlimlere kötü isnatlarda bulunup, aleyhlerine adi ithamlar uydurarak, Müslümanların onlardan soğumalarını temin etmek lazımdır. Casuslarımızın bir kısmını, onların kıyafetine sokacağız. Sonra, bunlara çirkin işler yaptıracağız. Böylece halkı din adamlarına şüphe ile baktıracağız.

Bu casusları, özellikle El-Ezhere, İstanbul'a, Necef ve Kerbela'ya sokmalıyız. Müslümanları âlimlerden soğutmak için okullar, kolejler açacağız. Buralarda, Rum ve Ermeni çocuklarını, Müslümanlara düşman olarak yetiştirip kışkırtacağız. Müslüman çocuklarına da “kendi ecdatlarının cahil olduklarını” aşılayacağız. Bu çocukları, Halifelerden, âlimlerden ve devlet büyüklerinden soğutmak için, onların hatalarını, kendi zevkleri ile meşgul olduklarını, Padişahların cariyelerle vakit geçirip, halkın malını kötü yollarda kullandığını, hiçbir işte Peygambere uymadıklarını aşılayacağız.

13- İslam'ın, kadına hakaret ettiğini yayacağız, sürekli feminizmi ve cinsel hürriyeti savunacağız.

14- Pislik ve hastalık, özellikle susuzluğun neticesidir. Bu nedenle İslam şehirlerinde suyun arttırılmasına mani olmaya çalışmalıyız.

Müslümanların birlik ve kardeşlik noktalarını tahrip etmek için: 

1- Müslümanların arasında, ırkçılık ve milliyetçilik körüklenecek; Türklerle, Araplar birbirlerine düşman edilecektir.

2- Şu dört şeyi; içki, kumar, zina ve domuz etini yaygınlaştırmak gerekir. 

3- “Cihadın geçici bir farz olduğu ve artık vaktinin son bulduğu” telkin edilecektir. Cihat şuuru ve bağımsızlık ruhu aşılayan âlimler ve önderler kötülenecektir. 

4- Müminlerin kalplerinden, kâfirlerin necis olduğu fikri çıkarılıp silinmelidir. Yeni nesiller Batılılara ve Ehli Kitaba özendirilmelidir. 

5- Müslümanlara, İslam'dan kastın mutlak din anlamına geldiği ve bu dinin Yahudilik ve Hıristiyanlık da olabileceği, sadece İslamiyet'in kastedilmediği inancı yerleştirilecektir. 

6- İslam beldelerinde yeni Kiliseler yapmanın haram olmadığını, Peygamber ve Halifelerin onları yıkmadığını, bilakis onlara hürmet gösterip hürriyet sağladığını sürekli işlemelidir.

7- “Yahudiler Arap yarımadasından çıkarılacaktır” ve “Arap yarımadasında iki din barınmayacaktır” hadisleri hakkında, Müslümanlar şüpheye düşürülecek, bunlara zayıf veya uydurmadır denilecektir. Böylece hadislere şüphe ile bakılması temin edilecektir. 

8- Müslümanlar ibadetlerinden soğutulmaya yönlendirilecek ve “Allah insanların ibadetlerine muhtaç değildir” diyerek, onlar ibadetlerin faydaları hakkında tereddüde düşürülecektir.

9- Harpte düşmandan ganimet olarak alınan malın gasp ve talan sayıldığı, cihadın ise çapulculuk için yapıldığı söylenecektir.

10- Müslümanların akidelerine bid'atler sokup, İslam gericilik ve terör dini olmakla itham edilecektir. 

11- Çocuklar aile ocağından uzaklaştırılıp yatılı okul ve yurtlarda büyüklerinin dini terbiyelerinden mahrum kalacak şekilde yetiştirilecektir. 

12- Kadın erkeğe, erkek kadına karşı tahrik edilmeli, açıklık-saçıklıkla şehvet teşvik edilmelidir. 

13- Cami imamlarının fasık ve sapık olduklarını yayarak cemaat ile namaz kılma engellenecektir. 

14- Bid'at olduğu gerekçesiyle, “türbelerin hepsinin yıkılması lazımdır” denilecektir. 

15- Seyyidlerin, Peygamberlerinin soyundan geldikleri hususunda insanlar tereddüde düşürülecek, sahte seyyid ve şeyhlere çirkin şeyler işlettirilecektir. 

16- Vaizleri azaltmaya ve etkisiz kılmaya önem verilmelidir. 

17- Müslümanlara hürriyet var diyerek, “Herkes dilediğini yapabilir. Emr-i maruf ve nehy-i münker gereksizdir ve İslam ahkâmının öğretimi farz değildir” fikri yerleştirilecektir. 

18- Müslümanların neslini azaltmak için, doğum kontrolüne önem verilecektir.

19- İslam'ın yayılması ve Müslüman olmayanlara aşılanması faaliyetleri kesinlikle engellenecektir. İslam'ın yalnız Arapların dini olduğu fikri işlenecektir. 

20- Hayır kurumlarının hizmet sahası daraltılacak ve bunlar gayrimüslimlerin ve dönmelerin kontrolüne verilecektir.

21- Müslümanları Kur'an hakkında şüpheye düşürmek üzere “içinde noksanlık ve fazlalık var” denilecektir.

İngiltere Dış Bakanlık Sekreteri ikinci sırrı da açıkladı: Osmanlıyı yıkıma hazırlama ve İsrail'i kurma çabaları… 

İkinci sır, bir asırlık bir zaman içinde İslam'ı yok edip yozlaştırmak gayesi ile, bakanlıkta bu iş için çalışan yüksek rütbeli İngilizlere mahsus hazırlanmış, elli sayfalık bir plan dergisi idi. Bu planlar 14 maddede toplanmıştı:

1- Buhara'yı, Tacikistan'ı, Ermenistan'ı, Horasan ve etrafını istila etmek için, Rus çarı ile çok iyi bir ittifak ve yardım anlaşması kurmamız lazımdır.

2- İslam âlemini, hem içerden, hem de dışarıdan yıkmak için, Fransa ve Rusya ile, işbirliği yapmamız kaçınılmazdır.

3- Türk-İran hükümetleri arasına çok şiddetli ihtilaflar sokup, her iki tarafta milliyetçilik ve mezhepçilik fikirlerini kuvvetlendirmemiz, ayrıca, birbirine komşu bütün Müslüman ülkeler ve kabileler arasına düşmanlık sokmamız şarttır. Halkı düşman gruplara ayırmak, eskileri dahil, bütün bozuk mezhepleri ihya edip canlı tutmak ve birbirine kışkırtmak tam bir tahribat silahıdır. 

4- İslam ülkelerinden bazı bölgeleri gayrimüslimlerin eline vermeğe çalışmalıdır.

Mesela:

Filistin’i Yahudilere,

İskenderiye'yi İsevilere, 

İmare'yi Saibeye,

Kirmanşah'ı Ali'yi ilahlaştıran Nusayrilere,

Musul'u Yezidilere,

İran Körfezini Hindu denetimine, 

Trablus'u Dürzîlere,

Kars'ı ve Türkiye’nin doğu kısmını Ermenilere,

Maskat'ı Haricilere vermekte büyük fayda vardır. (NOT: Bunların son maddesi, yani Türkiye’nin bölünmesi hariç hepsi gerçekleşmiştir) 

Sonra bunları, para, silah ve gerekli bilgilerle destekleyip, İslam'ın vücudunda birer çıbanbaşı olmaları sağlanmalıdır. İslam iyice yıkılıp kayboluncaya kadar, bunların yerlerini genişletmek lazımdır. 

5- Osmanlı ve İran'ı, birbirleriyle hiç anlaşamayan ufak mahalli devletlere bölmeyi planlamak temel amacımızdır. Hindistan'ın şimdiki hâli gibi olmalıdır. Zira “Parçala hükmet, parçala mahvet” prensibi uygulanmalıdır.

6- İslam'ın bünyesinde, tahrif edilmiş din ve mezhepler uydurmak lazımdır ve bu bozuk düşüncelerin her birisinin bir memleketin insanlarının heva ve hevesine uygun olması için, çok ince bir plan yapılmalıdır.

7- Zina, homoseksüellik, içki ve kumar ile, halk arasına ahlaksızlık tohumları saçılacaktır. Bunun için, bu memleketlerde yaşayan gayrimüslimler kullanılacaktır.

8- İslam ülkelerinde zalim liderler yetiştirmeye ve hükümet adamlarını, mümkün olduğu kadar aslı gayrimüslimlerden seçtirmeye bakmalıdır. Bunu yapmak için, bazı ajanlarımızı sureten “Müslüman din adamı” şekline sokup, isteklerimizi icra etmek için, yüksek makamlara getirmeye çalışılmalıdır.

9- Mümkün mertebe Kur'an'nın öğretilmesine özellikle anlamının bilinmesine mani olunmalıdır.

10- Devlet adamlarının etrafına kendi adamlarımızı yerleştirip, onların vasıtası ile, bakanlığımızın arzularını tatbik etmek için, onları bu devlet adamlarının danışmanları konumuna taşımalıdır.

11- Misyonerliğin sahasını genişletip, her sınıf ve mesleğe bilhassa doktor, mühendis, muhasebeci v.s. gibi mesleklere sokmalıdır. İslam ülkelerinde kilise, okul, hastane, kütüphane ve hayır kurumları ismi altında propaganda, yayın merkezleri açmalı ve bunları, İslam ülkelerinin dört bir bucağına yaymalıdır. Milyonlarca Hıristiyan kitapları bedava dağıtılmalıdır.

12- Kız erkek, bütün İslam gençliğinin kafasını karıştırıp, İslamiyet hakkında şüphe ve endişelere düşmelerini sağlamalıdır.

13- İç savaş ve ayaklanmaları sürekli kışkırtılmalıdır.

14- İktisatları tahrip edilecek, gelir kaynakları, ziraat sahaları bozdurulacak, su bentleri yıktırılacak, ırmaklar kurutulacak, tembellik yaygınlaştırılacak, bunlar için oyun ve eğlence yerleri açılacak, uyuşturucu madde, içki ve bilhassa fuhuş yaygınlaştırılacaktır.[1]

Tam 100 yıl önce hazırlanan ve adım adım uygulanan bu Haçlı-Siyonist programların hangi sonuçları doğurduğu işte ortadadır. İslam ülkelerindeki bütün işbirlikçiler gibi, Türkiye’deki AKP iktidarının ve CIA güdümlü cemaatin de hala aynı tahribatları ve aynı taktiklerle yaptıklarını hala anlamamak, tam bir feraset fukaralığıdır.

 


[1] İngiliz Casusunun İtirafları – Hakikat Kitabevi Yayınları No: 8 – Tercüme eden M.Sıddîk Gümüs – İST. 2009

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi