Anasayfa » SURİYE’DEN SONRA, SIRA TÜRKİYE’DE

SURİYE’DEN SONRA, SIRA TÜRKİYE’DE

Yazar: yonetici
0 Yorum 162 Görüntüleyen

BOP çerçevesinde 27 İslam ülkesi (harita üzerinde resmen olmasa da) fiilen parçalanırken ve Tunus’ta başlayan Arap Baharı halk kıyamları bu yönde manipüle edilip, son olarak Libya ve şimdi Suriye dış müdahalelerle yeniden dizayn edilirken, artık sıra Türkiye’ye gelmekteydi. 14 Haziran 2011 Kanal 7 haberlerinde, Suriye’den kaçıp Hatay’a sığınan bir mültecinin:

 

“Ülkemizi dışarıdan gelenler karıştırıp kışkırtıyor” sözleri oldukça önemli ipuçları vermekteydi. MOSSAD güdümlü organ mafyasının melanetleri ise olaylardaki İsrail parmağını deşifre etmekteydi.

 

Batı, Suriye'yi de bölmek istiyor!

 

Suriye'nin önde gelen insan hakları grubu Şam Deklarasyonu Türkiye Temsilcisi Halit Hoca:

 

Türkiye ile Suriye'nin bölgenin iki önemli kardeş ülkesi olduğunu hatırlatarak: “54. hükümetin Başbakanı merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız bir röportajında “Suriye'yle kucaklaşıp kaynaşacağız” demişti. Suriye halkı da böylesi mutlu gelişmeleri beklemekteydi” diyordu.

 

Batı ülkelerinin Suriye üzerinde de bölme planları olduğunu kaydediyordu. “Batı Suriye'yi de üçe bölmek istiyor. Nüfus yapısıyla bölmek istiyor. Suriye'de Ermeni'si, Kürdü, Türk'ü, Alevi'si, Sünni'si, Dürzü'sü var. Biraz Lübnan'a benzer, fakat Lübnan gibi bir yönetimi yok. Halk tek toprak üzerinde bu reformların yapılmasını istiyor. Vatandaş toprak bütünlüğünü koruyarak, vatandaşlık üzerine reformları istiyor. İstediği reform, sadece olağan üstü halin kaldırılması değil, bir reform paketidir. O paketin içerisinde partililerin mecliste temsili hakkı da var, ekonominin şeffaf olması da var.”[1]

 

Suriye’deki zalim ve hain Baas gibi rejimlerin ve diktatörlerin elbette yıkılması ve İslam ülkelerinde barış, huzur ve hürriyetin sağlanması gerekiyordu. Ama bu yöndeki ayaklanmaları, ABD ve İsrail’in ve işbirlikçilerinin organize etmesi bizi kuşkulandırıyor ve kafaları karıştırıyordu.

 

ABD, BOP operasyonlarında Türkiye'yi karargâh olarak kullanıyor!

 

Maalesef ABD, bölge operasyonlarında Türkiye'yi karargâh olarak kullanıyordu. ‘Eşgüdüm’, Erdoğan-Obama telefon trafiğiyle sağlanıyordu. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde ülkelerin bölünmesi operasyonları hızla sürerken, ABD'nin Türkiye'deki faaliyetleri artıyordu.

 

Daha önce Suriye Lideri Esad'ı hedef alan eylemlerde öne çıkan ve MOSSAD’la ilgileri saptanan bir heyet 25 Şubat'ta Türkiye'ye geliyor ve çeşitli görüşmelere katılıyordu. Los Angeles Times gazetesi de 2008 yılından beri 5 binden fazla siyasi eylemcinin Lübnan, Türkiye ve Irak gibi ülkelerde düzenlenen 100'den fazla kursa gönderildiğini açıklıyordu. Son olarak CIA Başkanı Leon Panetta'nın Mart ayı sonunda Türkiye'ye geldiği öğreniliyordu. NATO'nun Libya operasyonunun sürdüğü bir dönemde gerçekleşen bu ziyaretin Suriye'de olayların başladığı günlere denk gelmesi de dikkat çekiyordu.

 

5 gün süren sır dolu ziyaret, turistik amaçlı mı yapılıyordu?

 

Üst üste yaşanan gelişmeler, ABD'nin bölgeye ilişkin adımlanın Türkiye üzerinden planlandığı görüşünü destekliyordu. Sabah gazetesinde yayınlanan “CIA Başkanının gizli Türkiye ziyareti” haberi de bunu gösteriyordu. Gazetede haber şöyle sunuldu: “ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) Başkanı Leon Panetta Mart ayı sonunda Türkiye'ye sürpriz bir ziyaret yaptı. Panetta'nın 5 gün süren Ankara ziyareti kamuoyundan sır gibi saklandı. 'Gizli Gizli' koduyla yapılan görüşmelerde CIA Başkanı ve heyeti kayıtlara 'Çok Önemli Konuk' olarak yazıldı. Panetta, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın yanı sıra Hükümet ve Genelkurmay yetkilileri ile de buluşmuşlardı. CIA Başkanı Panetta'nın Ankara temaslarında Arap isyanları konusu ilk sırada yer aldı. Daha önce FBI Başkanı Robert Mueller de Kasım 2009'da Türkiye'ye gelmiş ve hükümete yol haritası sunmuşlardı. Gizli yürütülen görüşmelerde Amerikalılara Türkiye'de Ortadoğu bölgesinin en kapsamlı istihbarat istasyonunu kurması için gerekli iznin verildiği ortaya çıkmıştı. Bu ziyaretten hemen sonra içinde yabancı istihbaratçıların da istihdam edileceği “Kamu Güvenliği Müsteşarlığı” kurulması için hazırlıklar hızlandırılmış ve ilgili yasa tasarısı TBMM'ye taşınmıştı.

 

Obama-Erdoğan telefon görüşmeleri sıklaşıyor!

 

Obama-Erdoğan görüşmelerinin bu kadar sık gerçekleşmesi siyasi gözlemciler tarafından “operasyonlarda eşgüdüm sağlanıyor” şeklinde değerlendiriliyordu. Son Obama-Erdoğan görüşmesinden sonra Beyaz Saray'dan yapılan resmi açıklama da bunu doğruluyordu.

 

Suriye’ye müdahale kılıfı: Kürt mültecilere Suriye’de barikat kuruluyor!

 

Independent Türkiye’nin mülteci akınına karşı Suriye sınırları içinde ‘güvenli bölge’ oluşturacağını yazmıştı. İngiliz gazetesi Independent’ın deneyimli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, Suriye’den yönelebilecek bir mülteci akınından kaygılanan Türkiye’nin ‘gizli plan’ yaptığını, Türk generallerin Suriye toprakları içinde ‘güvenli bölge’ oluşturmaya yönelik bir operasyon hazırladıklarını gündeme taşımıştı. Oysa bu durum, resmen Suriye’ye müdahale anlamındaydı ve Türkiye’nin başını belaya sokacaktı. Aslında bunu Kuzey Irak’ta ve PKK’ya karşı yapmamız gerekirken, bundan kaçınan AKP’nin şimdi Suriye işine sıcak bakması, kafa karıştırıcıydı.

 

Independent’in: “Türk generaller de Suriye’ye birkaç tabur göndererek, Suriyeli mülteciler için güvenli bölge oluşturacak bir operasyon planladı. Türkler, katliamdan kaçanlara Suriye’nin içinde güvenli bölge sağlayacak. Türkler bu amaç doğrultusunda sınırdaki Kamışlı kentinin çok ötesine geçmeye hazır” Haberi acaba kendi kamuoyumuzdan niye gizlenmeye çalışılmaktaydı?

 

Suriye'ye müdahale sınırdan yönetilecek: Hatay operasyon merkezi yapılıyor

 

Türkiyemiz dahil 27 İslam ülkesini parçalamayı hedefleyen Siyonist plan olan BOP çerçevesinde Libya'ya yapılan NATO müdahalesinin şimdi Suriye'ye de yapılması isteniyordu. Müdahalede sınır ilimiz Hatay'a kritik rol biçiliyordu.

 

Hatay'daki NATO üssünün etrafında yoğun hareketlilik gözleniyordu. Suriye muhalifleri Antalya'da toplanırken, Hatay sokaklarında ve otellerde de çok sayıda yabancı görülmesi dikkat çekiyordu.

 

Bölge halkı arasında “NATO tesislerinin etrafının boşaltılacağı” konuşuluyor, İsrail’in Amik ovasında çeşitli kişi ve kurumlar üzerinden tarım arazisi aldığı ve kiraladığı ifade ediliyordu.

 

Amerikalı ve İngiliz diplomatlar ile ajanlar bölgede inceleme yapıyordu. Yabancı istihbaratçıların bölgeden ayrılmadıkları, incirlik bağlantılı faaliyet yaptıkları bildiriliyordu.

 

İsyan Suriye'nin kalbinde uyuyor!

 

Baas kadroları, soğuk savaş refleksiyle demir yumruğunu acımasızca sallarken uyguladığı karartma hiçbir işe yaramıyor hatta ters tepiyordu. Sivil yerleşim yerine tank yollamanın, iletişimi koparmanın, kasıtlı medya bombardımanına beylik ve beceriksiz yanıtlar hazırlamanın ve reformları derin dondurucuya atmanın iki sonucu oluyordu:

 

İlki, ülke içinde… Suriye'de mezarlıktan geçerken ıslık çalan ciddi bir Sünni orta sınıf bulunuyordu. Olan biteni tribünden izleyip, bu sürecin bir mezhep çatışmasına evrilmemesi için dua ediliyordu. Keza kuzeydeki Kürtler, Hıristiyanlar ve Türkmenler de aslında, farklı gerekçelerle olsa da bu tribünde yer alıyordu. Öteki tribünde ise her cuma canını ortaya koyarak sahaya inip oyunu değiştirmek isteyen yığınlar görülüyordu. Aralarına provokatörler sızmış olsa da inanmış ve adanmış davranılıyordu. Bu insanların öldürülerek susturulamayacağı her geçen gün daha da somutlaşıyordu. İkincisi, ülke dışında… Suriye rejimi hızla yalnızlaşıyordu (Siyonist ve emperyalist odaklar, BOP kapsamında Suriye’yi resmen değilse bile fiilen dağıtmaya çalışıyordu. M.Ç.) Şam sokakları bir başka gergin cumayı endişeyle beklerken Ankara köprüsünün palamarları ağır ağır çözülüyordu.

 

Başbakan Erdoğan'ın Kaddafi'ye, 'İn aşağı'' demesiyle eşzamanlı, Esad'a 'Hama katliamı' göndermesi yapması ilişkilerin, otobandan sonu uçurum olan dikenli ve çakıllı bir patikaya dümen kırdığını gösteriyordu. (Daha önce defalarca kucaklaştığı ve ellerinden ödüller aldığı Kaddafi ve Esad’ı, Erdoğan bir çırpıda satıyordu. M.Ç.) ABD ve AB'nin Suriye'ye ilişkin planlarında sadece sosyal ekonomik ve siyasal yapıyı değil haritaları da tasarlamaya başladığını görmek gerekiyordu. Bu noktadan hareketle Türkiye'ye de 'aktif' bir rol biçildiğinin emareleri gün yüzüne çıkıyordu. Henri Barkey'in Los Angeles Times'ta yayınlanan yazısı her şeyi açıklıyordu. Ve Erdoğan tercihini, kaçınılmaz olarak (ABD ve İsrail’den taraf) yapmış gözüküyordu. Bu denklemde İran konusunda Ankara'nın nasıl bir risk aldığını bilmek bence Türk kamuoyunun hakkıydı.

 

İtiraf etmeliyiz ki Baas rejimi çöküyordu. Esad Ailesi ve belli bir kesim olayları tamamen ezip bastırsa da artık yola bu hasarla devam edemeyeceği biliniyordu. Bu heyet kendini çok köklü bir şekilde yenilemek; Baas gömleğini değiştirmek ve ülkeyi çok partili sisteme döndürmek zorundaydı, ama bu yönde ciddi ve gerçekçi adımlar atmıyordu. Nihayetinde bu rüzgâr önünde durulamayacak bir fırtınaya dönüşüyordu. Ve Batı, Erdoğan'ı ikna etmişe benziyordu. 'Komşularla sıfır sorun politikası'' da böylelikle çökmüş oldu. Önce mezhep sonra paylaşım savaşı kapıda gözüküyordu. Bu arada not edin… İran, Hizbullah üzerinden Lübnan topraklarında ve Filistin'de dengeleri sarsacak bir büyük hamle yapmaya hazırlanıyordu.”[2]

 

Esad'a karşı AKP, ABD, İsrail, Barzani ortaklığı kuruluyor! 

 

Esad yönetimindeki BAAS'ı devirmek bahanesiyle Suriye’yi bölmek ve kontrollerine geçirmek isteyen emperyalist güçlerin; AKP, ABD, İsrail ve Barzani'nin ortak hareket ettiği anlaşılıyordu. 

Libya'dan sonra Suriye'de de AKP'nin ABD ve Batı ülkeleriyle işbirliği yapması milli vicdanı rahatsız ediyordu. AKP iktidarı NATO'nun desteklediği Suriye muhalefetine Antalya'da ev sahipliği yapıyor, Dışişleri Bakanlığı gayrı resmi toplantıyı desteklerken yeni bağlantılar ortaya çıkıyordu.

Suriye'nin Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan, 17 Mayıs'ta Hürriyet Daily News'e yaptığı açılamada ilginç bilgiler veriyordu. Kabalan, gelişmelerden Suriye hükümetinin duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getiriyor ve “PKK Türkiye için neyse, bizim için isyancılar odur” diyordu.

Kabalan, İstanbul'daki toplantının MÜSİAD'ın himayesinde yapıldığını, ancak asıl finansörün Türkiye'de yaşayan ve Türk vatandaşlığına sahip olan Suriyeli Gazi Mısırlı olduğunu vurguluyordu. “Toplantının asıl düzenleyicisi Gazi Mısırlı (asıl adı Gazwan Masri), ABD güdümüne giren Müslüman Kardeşlerin bir grubunun liderlerinden biri” oluyordu. Kabalan yaptığı açıklamada Başbakan Erdoğan’la Gazi Mısırlı arasındaki ilişki konusunda da şu bilgileri veriyordu:

“Esad 2009 yılında İstanbul'a geldiğinde, Sayın Erdoğan bu adamı kendisiyle tanıştırdı ve 'lütfen, kardeşim Esad, bu adama yardım edin' dedi. Şimdi eylemlerin çoğunu işte bu Mısırlı organize ediyor. Bizzat Esad tarafından Suriye'ye dönmesi çağrısı yapılarak, hoş karşılanmış ve kendilerine her türlü yardım sözü verilmişti. Bu bir buçuk sene önceydi ve bu çağrıya tek bir yanıt vermedi.”

Suriye Büyükelçisinin “İhvanı Müslimin’in bir kolunun liderlerinden” dediği Gazi Mısırlı MÜSİAD’ın Yüksek İstişare Heyeti üyesi ve Ortadoğu koordinatörü çıkıyordu. MÜSİAD'ın bölgede yaptığı çok sayıda organizasyonun yöneticisi oluyordu. Bu örgütün Türkiye'deki diğer bir önemli adamı olan Cemalettin Kerim, Dış Ticaretle uğraşıyor ve Mazlum-Der ve İHH’nın sponsorlarından biri olduğu anlaşılıyordu. Şurasını da unutmayalım ki, AKP’nin kaytarıp ayrıldığı Milli Görüş’le ne kadar alakası kalmışsa, Mısır ve Suriye’deki bazı grupların gerçek “İhvanı Müslimin”le alakaları sadece isimden ibaret ve istismar niyetli oluyordu.

Barzani, İsrail- MOSSAD

Suriye'ye yapılan operasyonda önemli rol oynayan bir başka kesim de İsrail- Barzani ortaklığıydı. Suriye yönetimi İsrail ve Ürdün sınırına yakın Dera olaylarının arkasında İsrail'in olduğunu açığa çıkarmıştı. İsrail Dera'da başarılı olamayınca Kürtlerin yaşadığı bölgelerde faaliyete başlamıştı. Haseki ve Kamışlı bölgesine Barzani bölgesinden ajanlaştırdıkları Kürt kökenli kişileri göndererek kışkırtmaları yoğunlaştırmıştı. Bir süre önce Esad'ın Kürt aşiret reisleriyle Haseki'de yaptığı toplantıda alınan kararlar bozulmaya çalışılmaktaydı. MOSSAD bağlantılı kişilerin bölgedeki faaliyetlerinden sonra Suriye'de Kürtlerin yaşadığı kentlerde eylemler başlamıştı.

Bu arada dış basında; Suriye'deki muhalif grupların İsrail’den yardım istedikleri yolunda haberler yer almıştı. Suriyeli muhaliflerin Avusturya'da İsraillilerle yapmayı planladıkları toplantı bilinmeyen bir nedenle iptal edildikten sonra Antalya toplantısı yapılmıştı.

Öte yandan İran'ın Arapça yayın yapan Al Alam televizyonunda, göstericiler arasında yer alan CIA eğitimli Suudi “sniper”lerin (yani keskin nişancıların), görüntüleri yayınlanmıştı. Yine göstericiler üzerinde Suriye'de kullanılmayan sim kartı taşıyan cep telefonları yakalanmıştı. Cep telefonlarında yer belirleme yazılımı ve önceden üretilmiş gösteri görüntüleri saptanmıştı.

 

Suriyeli NATO’cuların Antalya toplantısını Amerikalılar organize ediyor

 

Suriyeli isyancı gruplardan Adalet ve Kalkınma Hareketi'nin de katıldığı toplantıya Türkiye ev sahipliği yapmıştı.

 

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a karşı dışarıdan bir muhalefet hareketi oluşturmak amacıyla Antalya'da Falez Otelde bir konferans toplamaya girişen grupları ABD'nin ve İngiltere’nin perde arkasından desteklediği anlaşılmıştı.

 

Konferansı düzenleyen grup içinde, Adalet ve Kalkınma Hareketi (AKH) çevresi Hafız Esad döneminde cumhurbaşkanı yardımcısı olan Abdülhalim Haddam çevresi ve Suudi Arabistan Hariri Ailesi ittifakına mensup kişiler bulunmaktaydı ve bunlar CIA ve MOSSAD’la bağlantılıydı.

 

Konferans düzenleyicileri, kapalı toplantılarda 31 kişilik bir konsey oluşturma çalışması yapacaklarını ve toplu katılımlı tartışmalara başlanacağını açıklamıştı.

 

Bu konseyde, Esad yönetimine karşı olan herkesi kapsama görüntüsü yaratılmasına çalışılmaktaydı.

 

Düzenleyicilerin tamamı uzun yıllardan beri Suriye dışında yaşamaktaydı. Katılımcılar İngiltere, ABD, Avrupa ülkeleri ile Suudi Arabistan, Ürdün ve Lübnan gibi Arap ülkelerinden taşınmıştı. Toplantının baş düzenleyicisi görünümündeki Rıdvan Ziydeh, Suriye asıllı bir işadamıydı ve Suudi Krallığının ve Amerika’nın kuklasıydı. Suudi Kraliyet Ailesi'nin dünürü olması dolayısıyla, Hariri Ailesi'yle de bağlantılıydı.

 

NATO’cu İsyancılar Türk hükümetini yalanlıyor!

 

MOSSAD ve NATO destekli Suriyeliler, Antalya Falez Otel'inde yapılan konferansla “hiçbir ilgimiz yok” diyen Türk Dışişleri Bakanlığını yalanlamıştı. İsyancı Suriyelilerin toplantı koordinatörlerinden Wael Muhammed Farac, konferansa Türkiye'nin izin verdiğini açıklamıştı.

 

Antalya'da gerçekleşen ve üç gün süren, MOSSAD VE NATO destekli Suriyeli muhalif destekçilerin konferansı hala tartışılmaktaydı. İsyancıların konferansına ev sahipliği yapan Türkiye'nin, bu toplantının yapılmasında izin verdiğinin ileri sürülmesinin ardından Türk Dışişleri Bakanlığından bir yetkili, toplantıyla hiçbir ilişkilerinin olmadığını açıklamıştı. Kulis içinde Dışişleri tarafından gayrı resmi olarak organize edildiği konuşulmaktaydı. Bu tartışmalar sürerken toplantının koordinatörlerinden Wael Muhammed Farac, gazetecilerin “Sizi buraya Türk Hükümeti mi çağırdı?” sorusuna “Biz Türk hükümetinden toplantı için izin istedik, verdiler. Erdoğan insani olarak elbette bize destek veriyor ama bu siyasal ve resmi bir destek değil” şeklinde yanıtlamıştı.

 

Avrupa Birliği Recep Erdoğan sayesinde Bingazi’ye yerleşiyor!

 

Recep T. Erdoğan iktidarının desteği ile başlatılan NATO’nun Libya işgali, korkunç katliam ve tahribatlardan sonra, şimdi şeytani amacına yaklaşıyor; Libya fiilen bölünüyor ve Batının güdümüne sokuluyor.

 

AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, Kaddafi’ye karşı isyanın merkezinde ofis açmış ve Libyalı muhaliflerle ilk resmi teması sağlamış bulunuyor!?

 

Libya’nın milyarları finans devlerinin eline geçiyor

 

Yolsuzlukla mücadele eden Global Witness'e (Küresel Tanık) sızdırılan belgeye göre, bu fonları sömürenler arasında HSBC, Royal Bank of Scotland, Goldman Sachs, JP Morgan Chase, Nomura ve Societe General gibi büyük finansal kuruluşları milyarlarca dolar tutarında Libya devlet fonlarını elinde tutuyor.

 

Libya Yatırım İdaresi'nin (LIA) 30 Haziran 2010 tarihli belgesi, HSBC'nin 10 nakit hesapta 292,7 milyon dolar, Goldman Sachs'ın da üç hesapta 43 milyon dolar tutarında Libya hükümetine ait fon bulunduğunu gösteriyor.

 

Sadece Societe Generale'de 1 milyar dolar, JP Morgan'da 171 milyon dolar ve OCHZIFF'de 329 milyon dolar olmak üzere, yatırım fonlarında, hedge fonlarında ve yapılandırılmış finansal ürünlerde yaklaşık 4 milyar doların tutulduğunu gösteren belgeye göre, Japon Nomura bankası ve Bank of New York'un her biri, Libya'ya ait 500'er milyon dolar tutarında fonu kontrol ediyor.

 

Belgenin Libya devletinin petrol gelirlerinin nerede olduğunu gösterdiğini, bankaların elinde bulundurdukları devlet varlıklarını açıklama yükümlülüğü bulunmadığı için Libya halkının petrol gelirlerinin nerelere yatırıldığını ya da ne kadar olduğunu bilemeyeceğini bildiren Global Witriess, yönettikleri bütün devlet fonlarını açıklaması için bankalara ve yatırım fonlarına çağrıda bulunuyor.

 

Bankalardan, LIA'ya ait fonları ellerinde bulundurduğunu teyit etmesini ve halen bu fonları kontrol edip etmediklerini istediğini, ancak cevap alamadığını bildiren Global Witness, HSBC'nin müşteri isminin gizliliğini gerekçe gösterdiğini kaydediyor.

 

Global Witness Direktörü Charmian Gooch: “HSBC ve Goldman Sachs gibi bankaların bu tür bir vakada müşteri gizliliğinin arkasına saklanmasındaki sahtekârlık sırıtıyor. Bunlar devlet hesapları, bu yüzden müşteri etkin olarak Libya halkı ve bu bankalar Libya halkını önemli bir bilgiden alıkoyuyor” diyerek Siyonist vampirlerin sömürü hortumlarına dikkat çekiyor.

 

Recep Bey’in sayesinde Haçlı Birliği İstanbul’da imzalanıyor!

 

Hatırlayınız: Sümela Manastırı'ndaki ayin çok tartışılmış, ancak o noktaya gelininceye kadar daha önemli gelişmeler yaşanmıştı. Katoliklerin dini lideri Alman Papa Ratzinger, Fener Kilisesi Papazı Bartholomeos'un davetiyle Türkiye'de ağırlanmıştı. Bu ziyaret sırasında öyle bir anlaşma imzalanmıştı ki Türkiye'nin sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hükümranlık hakları ayaklar altına alınmıştı.

 

Hıristiyan şeriat mahkemesi kuruluyor!

 

Fener Kilisesi Papazı Bartholomeos sanki Türkiye içindeki ayrı bir Ortodoks din devletinin lideriymiş gibi hareket ederek Vatikan Devleti Başkanı ve Katolik dünyasının ruhani lideriyle uluslararası “Ravenna Sözleşmesi”ni imzalamıştı. 45 maddelik “Ravenna Sözleşmesi”, Hıristiyan dünyasının en önemli belgesi olduğu vurgulanmıştı. Üstelik sözleşmede Rus Patrikliği'nin de imzası vardı. Yani uzun yıllar Fener Kilisesi'ni ekümenik olarak tanımayan Rus Kilisesi de sözleşmeyi tanıyarak Bartholomeos'un önünü açmıştı. Tarih boyunca birbirleriyle savaşan Katolik ve Ortodokslar, söz konusu İstanbul'da bir Hıristiyan birliği toplantısı olunca bir anda aralarındaki sorunları unutmuşlardı. Oysa çok yakın bir zamanda, 1992'de Yugoslavya'da Katolik Hırvatlarla Ortodoks Sırplar savaşmışlardı. Tabii Katoliklerle Ortodoksları, “ortak dini ve siyasi kararlar almaya” yönlendiren İstanbul'daki toplantı, Eşbaşkan Tayyip Erdoğan'ın iktidarı sayesinde yapılmaktaydı.

 

Libya’daki isyancıları Batılı komandolar yönetiyor!

 

El Cezire Televizyonu, Libya'da isyancıların elinde olan Misrata'da yaptığa çekimlerde Batılı özel kuvvet askerlerinin görüntülerini yayınlamıştı.

 

Misrata yakınlarındaki cephede bulunan bir mevzide çekilen görüntülerde, Batılı olduğu ilk bakışta anlaşılan 6 erkekten oluşan grup muhaliflerle konuşurken görülüyordu. Sivri kepleri, güneş gözlükleri ve taarruz tüfekleriyle muhaliflerden ayrılan gruptan 5 kişinin üzerinde resmi olmayan renksiz kıyafet ve kefiye bulunuyordu. Grubun lideri olduğu sanılan 6'ncı kişi ise silah taşımıyor ve kısa kollu pembe bir tişört giyiyordu. İngiltere'nin deneyimli savaş muhabirlerinden Tony Birtley, bu yabancı silahlıların kıyafetlerinden de anlaşılacağı üzere büyük olasılıkla 'İngiliz” olduklarını belirtiyordu. Birtley, bu kişilerin eski komando olduklarını ve muhaliflerin yanında özel olarak çalıştıklarını vurguluyordu. İngiliz Savunma Bakanlığı ise “Libya'da arazide İngiliz askeri bulunmadığı” açıklamasını yapıyor, böylece karargâhlarda adamlarının bulunduğunu dolaylı itiraf ediyordu.

 

Ayrıca İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini'nin, Libyalı isyancıların merkezi olan Bingazi kentine vardığı, burada isyancı lider Mustafa Abdülcelil ile ortak basın toplantısı yaptığı ve ardından konsolosluk açtığı belirtiliyordu. Frattini, yaptığı açıklamada, isyancılara yüz milyonlarca Euro'luk kredi açma konusunda anlaşma imzaladıklarını söylüyordu. Yani Recep T. Erdoğan AKP’si Libya’da Haçlı-Siyonist emperyalizme taşeronluk yapıyordu.

 

AKP yanlısı ve Yani Şafak Yazarı İbrahim Karagül şunları itiraf ediyor: (25 Mayıs 2011 Tehlikeli Savrulma)

 

“Bu yapılar kimler üzerinden yapılırsa yapılsın, Mısır ve Tunus'ta liderler kolay değişti ama ülkeler, yönetimler değişmedi. Libya'da kanlı bir iç savaş başlatıldı, NATO bir Müslüman ülkeye her gün ölüm yağdırıyor. Şehirler, limanlar, havaalanları, gemiler bombalanıyor kimse bunun anlamını düşünmüyor. Kaddafi'nin değil Libya'nın zenginlikleri yok ediliyor.

 

Kaddafi de bitti. Silahla ayakta durması mümkün değil. Fransa helikopterler gönderirken, NATO Akdeniz'den vururken, ABD askeri müdahalede yeni destekler açıklarken, şimdi muhalefet ülke ülke dolaşıyor. ABD muhalefeti, Libya'nın temsilcisi olarak tanıyor. Avrupa Birliği de tanımış ve Bingazi'de temsilcilik açmış bulunuyor. Geçiş döneminin temsilcileri Türkiye'ye geliyor ve en üst düzeyde ağırlanıyor. Türkiye'ye yönelik diplomatik çıkarmanın benzeri Rusya'ya yapılıyor. Muhalefet Bingazi'de merkez bankasını kuruyor, Avrupa ülkelerinde temsilcilik açıyor.

 

Kaddafi işte şimdi fiilen devrilmiş görünüyor. Yeni yönetim işbaşında. Sanıyoruz Libya dosyası bir süre sonra kapatılacak. İşte o zaman Suriye dosyasının nasıl açılacağını göreceğiz.” Bu sözler, AKP’nin Libya ve Suriye’de emperyalizme hizmet ve Türkiye’nin milli menfaat ve hedeflerine hıyanet ettiğinin, hem de yandaşı bir yazar tarafından itirafı oluyordu.

 

Suriye’de MOSSAD ajanları orduyu karıştırıyor!

Suriye'deki 'saha ajanından' MOSSAD başkanına verilen raporda, bu ülke ile başa çıkmak için önce Suriye ordusunun etkisiz hale getirilmesi gerektiği ifade ediliyor ve bu doğrultuda ayrıntılı bir plan öneriliyordu.

Hayret, İsrail İstihbarat Örgütü MOSSAD’ın Suriye’yi parçalama planı, Türkiye'yi parçalama planıyla tıpatıp örtüşüyordu.

Dış basına sızan: Suriye'deki “saha ajanından” MOSSAD başkanına verilen raporda: 1- Ordunun zayıflatılıp Suriye'nin istikrarsızlaştırması 2- Türkiye'deki gibi ılımlı İslam’ın gündeme taşınması 3- Kürtlerin bağımsızlık vaadiyle kışkırtılması 4- Böylece Arap-İsrail çatışmasının yerini Arap-Kürt çatışmasının alması ve İsrail’in rahatlaması.

“Suriye yönetiminin en önemli kozu şu: Halk orduya güveniyor, ordu da Beşar Esad'a güveniyor. Eğer halk ile ordu arasındaki bağı çözersek, ordu ile Esad arasını bozmamıza gerek kalmayacaktır. Bizim ajanlarımız bu güne kadar hep küçüklerle uğraştı. Oysa büyükler Esad'ın yanında hareket ederse hedef başarısız olacaktır. Bunu kırmamız gerekiyor” denilen raporda, Suriye ordusunu zayıflatmak için izlenmesini önerdiği yol, Türkiye'deki uygulamalara benziyor. İşte raporun Suriye ordusunu zayıflatma planı:

Hedef Suriye güvenlik güçleri

“Biliyoruz ki yönetim güvenlik güçlerine ateş emri vermeyecek. “Bunun için bizim adamlarımız sivil giysilerle güvenlik güçlerinin ortasından ya da gizli yerlerden sivil yürüyüşçülere ateş edecek ve biz bunları görüntüleyip medyaya sızdıracağız. Bunları sistemin sivil adamları diye tanıtacağız. Şu an eylemlere müdahale eden güvenlik güçleri silahlı değil. Bu bizim için bir avantaj. Bu noktada çok rahat bir şekilde teorilerimizi uygularız. Aynı zamanda maskeli adamlarla güvenlik güçlerine ateş açacağız.”

Orduyu bölme stratejisi!

“Suriye ordusu ideolojik bir ordudur. Üst düzeydekiler Baas Partisi'ne mensuptur. Bunları iki kanada ayıracağız. Bir kanat reformcu, öteki kanat sertlik yanlısı olacak. Çatışmalar sürerken özellikle etnik fitneyi ve siyasi ayrılıkları da elimizden geldiği kadar alevlendirmeye çalışacağız. Askerler arasında sevilen kişiler, etnik kimlikleri olan kişiler hedef alınıp tasfiye edilecek. Böylece ordunun büyük bir bölümü, Arap ülkelerinin desteği ve sistemin gücü muhalefet tarafına geçecek.

İsrail için en tehlikeli şey: İran-Suriye işbirliği!

“İsrail devleti olarak en ufak hatayı kabul etmeyeceğiz. Çünkü bu durumda Esad rejimi İran desteğiyle bize savaş açabilir. Hiçbir ülke bu savaşı durdurma gücüne sahip değil. Bu savaşta hem nükleer santralleri, hem silah depolarını hedef alabilirler. Bu kaosa yol açar, çok zarar verebilir. Bütün dünyadaki yatırımlarımız, İran, Hizbullah ve Suriye tehdidi altında kalabilir. O nedenle, böyle bir kaos çıkarılmasını önlemek için en önemli şey, Suriye ordusunu işlevsiz hale getirmektir.”

Bunun için hangi yol takip edilmeli? 

“En başta basın ve medyayı kullanarak, Suriye ordusunun sivilleri evlerinden kaçırdığı propagandasını yapacağız. Her kentte gizli hapishaneler olduğunu yayacağız. Gözaltına alınan kişiler, Suriye ordusu elbiseleri giymiş kişilerce kameralar önünde dövülecek, gerekirse öldürülecek. Böylelikle halkla ordu arasındaki bağları çözmüş olacağız. Ordu mensupları Baasçı oldukları için halk orduyu dışlayacaktır. Eğer bunu gerçekleştirirsek bütün hedeflerimize ulaşabiliriz.”

 

Polise pusu: 120 kişi ölüyor!

 

Tam bu sırada, Suriye devlet televizyonu, güvenlik güçlerinin günlerdir operasyon düzenlediği Cisr El Şuku kasabasında dün yüzlerce silahla kişiyle çatıştığını duyurmaktaydı. Televizyonda yapılan açıklamada, Cisr El Şukur'da silahlı kişilerin elindeki semtlerden birine uygulanan ablukayı kırdığı, burada güvenlik güçlerine kurulan pusuda 120 polisin öldüğü açıklanmıştı. Saldırıya uğrayan polis merkezindeki çok sayıda sivilin de çatışma sırasında yaşamını yitirdiği ve bölgede bugün meydana gelen olaylarda 38 sivilin öldüğü vurgulanmıştı.

 

Nakşa katliamında can kaybı artıyor

 

Bu fırsat ortamında İsrail'in Golan Tepeleri'nde ateş açması sonucu ölen Suriyeli ve Filistinlilerin sayısı 23'e yükseliyor, 325 kişi de yaralanıyor, ölenler arasında küçük bir kız çocuğu, bir kadın ve bir gazeteci de bulunuyordu.

 

Lübnan Hizbullah'ı lideri Şeyh Hasan Nasrallah, olaylar nedeniyle İsrail'i suçlayarak: “Amerika'nın bölgedeki Arapların zenginliğini çalma çabalarının yeni bir adımı olduğunu” hatırlatıyor: “Bu operasyon, Amerika'nın İsrail'in güvenliği için her şeye kayıtsız şartsız göz yummasının bir göstergesidir. Filistinli gençlerin, kendi vatanlarına dönmek için yaptığı bu yeni eylemler, onların ne kadar kararlı olduklarının ifadesidir” diyordu.

 

 

 

 

 



[1] Milli Gazete Haber Merkezi

[2] Serdar Akinan / Akşam

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi