Anasayfa » Suriye Tuzağı ve Hükümet-Cemaat Kapışması: ”TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ ZİFT KATRAN!”

Suriye Tuzağı ve Hükümet-Cemaat Kapışması: ”TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ ZİFT KATRAN!”

Yazar: yonetici
0 Yorum 251 Görüntüleyen


Suriye Tuzağı ve Hükümet-Cemaat Kapışması: “TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ ZİFT KATRAN!”



Rahmetli Erbakan Hoca, “AKP’nin güya bölge
barışını sağlamak ve Filistinlileri huzura kavuşturmak için Lübnan’a veya Gazze
topraklarına Türk askeri yollamasının ve ucuz kahramanlık palavraları
sıkmasının asıl amacının, Hizbullah’ı ve Hamas’ı pasifize ederek İsrail’in
işini kolaylaştırmak”
 olduğu anlamında defalarca uyarılarda
bulunmuşlardı. Ve zaten AKP’nin özellikle Suriye konusundaki bütün girişimleri
Hocayı haklı çıkarmıştı.

Hizbullah lideri Nasrallah’ın ve İran Meclis
Başkanının yanlış ve yararsız açıklamaları da, maalesef AKP’nin ve tabii
İsrail’in işini kolaylaştırmaktaydı. Amman’da toplanan “Suriye’nin Dostları” da
ilk kez Hizbullah ve İran’ı hedef tahtasına koymuşlardı, ardından Lübnan’da
mezhep çatışmaları başlamıştı. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın
gazetecilere söyledikleri bile, Hükümetin tutarsızlığını ortaya koymaktaydı.
Demirtaş, “Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve onun bürokrasisi
Suriye’yi okuyamıyor. Bakan ‘Halep’i Şam’ı sokak sokak biliyorum’ diyor.
Bilmiyor. Kürt’ün, Arap’ın, Ermeni’nin duygusunu bilmiyor. Hakkâri’nin de
Şam’ın da sokağını bilmiyor”
 diyerek tam bir Yahudi ağzıyla
konuşmaktaydı. Davutoğlu’nun Suriye muhalefetinde yer alan, radikal İslamcı El
Nusra ile ilgili olarak gazetecilere söyledikleri de çapsızlığının bir
kanıtıydı. Kendilerinden sürekli söz etmenin bu örgütleri büyüttüğünü savunan
Davutoğlu, “Başta 500-600 kişilik kontrol edilebilecek bir grupken
bugün 5000-6000 kişi oldular”
 demiş ve El Nusra’nın terör örgütü ilan
edilmesinin “faydadan çok zarar getirdiğini” açıklamıştı. Bu garip savunmada en
azından Suriye’deki Selefilerin ve Batı destekli radikal şeriatcilerin nasıl
arttığına dair bir itiraf vardı.

Sn. Erdoğan’a göre, Reyhanlı saldırısıyla birlikte
artık Suriye'deki rejimin iktidardan uzaklaştırılması bir 'siyasi pozisyon'
meselesinin de ötesine geçmiş bulunmakta ve askeri müdahale kaçınılmaz
olmaktaydı.

Reyhanlı saldırısından Suriye rejimini sorumlu tutan
Başbakan, kendisini ve hükümetini bağlayacak cinsten bir de ‘taahhüt’te
bulunmaktaydı: “… Bir gerçek var ki biz bu işin arkasındayız,
takipçisiyiz, sonuna kadar bu işi kovalayacağız. Ülkemiz üzerinde oynanan
oyunların kaynaklarına şu an nüfuz etme gayreti içindeyiz. Ona göre de bunun
bedelini kendilerine ağır ödeteceğiz”
 diyerek meydan okumaktaydı.
Ancak Suriye’den hesap sormanın nasıl olacağını, ne zaman ve ne şekilde
yapılacağını Sn. Tayyip Erdoğan’ın da bilmediği açıktı. O sadece kulağına
fısıldananları aktarmakta, havasını atmakta ve tabi toplumun gazını almaktaydı.

Suriye rejimi ve Başşar Esad deneyimi, Tayyip Erdoğan
için yeni bir döneklik macerası ve muazzam bir ‘hayal kırıklığıydı’.
Hatta bu yakınlık, eşlerine de sirayet edecek, bir ‘aile hukuku’ ve fikir
dostluğu”
 oluşturacak duygusal bir boyutlara taşınmıştı. “2005
sonbaharında Kuveyt-Yemen-İngiltere arasındaki uzun yolculukta, uçakta Tayyip
Erdoğan ile Başşar Esad ve Suriye rejimi üzerine konuşmuştuk. Refik Hariri
suikastı üzerine Birleşmiş Milletler tarafından kurulan ‘Uluslararası
Mahkeme’nin savcısı Detlav Mehlis, ön raporunu hazırlamış, Refik Hariri’nin
kanına girenler arasında Başşar’ın kardeşi Mahir Esad’ı, ablası Büşra’nın
kocası General Asaf Şavkat’ı saptamıştı. ‘Cinayetin parmak izleri’, Şam’da
Başşar Esad’ın sarayına doğru uzanmaktaydı. Suriye’deki Şam rejimine tepkimin
farkında olan Başbakan, bana dönerek, dostu Başşar Esad’ı savunma içgüdüsüyle
ve öfkeli bir ses tonuyla ‘Uluslararası Mahkeme’nin ‘yargısız infaz’ yaptığını
vurgulamıştı. Velid Canbolat, o günlerde sıkıntılıydı. Beyrut’taki konağında bana;
babasının, Lübnan’ın 1976’da bir suikast sonucu öldürülen dev siyaset adamı
Kemal Canbolat’ın tabutu içinde uzanmış, ebedi uykusundaki bir fotoğrafını
getirip göstermiş ve aynı fotoğrafı Beyrut’ta görüştüğü Tayyip Erdoğan’a
gösterdiğini, “Bu benim babam sizin bölgede ağırlığınız var. Ağırlığınızı
kullanın ve bölgede bu tür cinayetlerin yapılmasını önleyin” dediğini, Suriye
rejimini kastettiğini anlayan Erdoğan’ın kendisine: “Elinizde bu cinayetin Esad
tarafından işlendiğine dair bir kanıt var mı?” sorusunu yönelttiğini, o
diyalogdan sonra görüşmenin tadının kaçtığını anlatmıştı. Oysa Kemal
Canbolat’ı, Başşar’ın babası, dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın
öldürttüğünü, Refik Hariri cinayetinin arkasında da Suriye rejiminin
bulunduğunu Lübnan ve Suriye’de sokaktaki çocuklar bile farkındaydı”[1]
 diyen
Cengiz Çandar, Sn. Erdoğan’ın kahramanlığını mı, zavallılığını mı
aktarmaktaydı?

Başşar Esad’a verilen gereksiz ve ferasetsiz primler,
bugün Türkiye’nin içine bombalı timler ve günahsız insanların cenazeleri olarak
dönüyorsa, herkesten önce Sn. Başbakan’ın sorgulanması lazımdı. Erdoğan ve
yandaşlarının ‘Esad’ın hızla devrilmesi’ konusundaki yanılgısından daha beteri
zalim Esad’ın hala zulüm saltanatına devam edebileceği üzerine hesap yapanların
yanılgısıydı. Artık Başşar Esad’ı ne Rusya ne de İran kurtarırdı. Belki sadece
onun ömrünü uzatmak adına ‘tarihe direnirken’ daha fazla masum insanın ölümüne
ve giderek Suriye’nin geri dönülmez biçimde bölünmesine katkı sağlanmaktaydı.
Ancak “Türkiye, şimdiden ‘post-Suriye’ye hazır olmalı, ‘yeni Ortadoğu’
tasarımına kafa yormalıdır”
 diyen hain tipler de ülkemizin bölünmesine
ve Büyük İsrail hedefine zemin hazırlamaktaydı. Kurtlar Vadisi dizisi “AB
ve Rusya, Türkiye’nin tek başına Suriye’ye giremeyeceğini göstermek istiyor; bu
nedenle Suriye’ye girip Küresel güç olduğumuzu ispatlamamız gerekiyor”
 palavrasıyla,
ülkemizi Suriye batağına itiyordu.

Erdoğan’ı kimler evirip çeviriyordu?

Oysa Türkiye’nin adayı Prof. İhsanoğlu, 14 Haziran
2004’te ‘Alevi’ Esad ve ‘Şii’ İran’ın desteğiyle İslam Konferansı Genel
Sekreterliği’ne taşınmıştı. 13 Şubat 2006’da Hamas lideri ‘Sünni’ Halit Meşal
Ankara’ya geldiğinde başta ABD olmak üzere Batılı başkentler ve tabii ki İsrail
rol icabı kıyameti koparmıştı. 31 Temmuz 2006’da birden İsrail Lübnan’a
saldırmıştı. 33 gün süren savaş sonrasında İsrail’i yenen ‘Şii’ Hizbullah’ın
lideri Nasrallah Şii, Sünni hatta Hıristiyan herkes tarafından sahip çıkılmış,
‘Sünni’ Türkiye’de ‘Şii’ Hizbullah’a çok büyük destek mitingleri yapılmıştı. 17
Eylül 2009’da İstanbul’da ‘Alevi’ Esad’ın onuruna verdiği iftar yemeğinde
Başbakan Erdoğan “Onların Schengen’i varsa bizim de Şamgen’imiz var” diye
çıkışmış, o gün Şii ve Sünni Arap ve İslam coğrafyasını müthiş bir heyecan ve
sevinç kaplamıştı. Ve yine 15 Ekim 2009’da Bağdat’ta ‘Şii’ Nuri Maliki ile 52
anlaşma imzalayan Erdoğan Arap ve İslam dünyasında yeni bir umut dalgasını
yaratmıştı. 28 Mart 2011’de bir kez daha Irak’a giden Başbakan özellikle Şiiler
tarafından coşkuyla karşılanmış ve Şii lider Sistani ile buluşmuşlardı. 16
Aralık 2010’da Halkalı’da düzenlenen Aşure Günü’nde konuşan Başbakan Erdoğan “Gün
dayanışma günüdür. Gün paylaşma günüdür. Matemleri ortak olan milletin,
geleceği de idealleri de, bu coğrafyada ortaktır. Biz birbirimizle farklılık
içinde iletişim kuramayız. Biz birbirimize semboller üzerinden konuşamayız,
ayrı gayrı gözlerle bakamayız. Biz nerede olursa olsun, yeni Kerbela’lar görmek
istemiyor, yeni ölümlerle sarsılmak istemiyoruz” demişti. Bu sözler Arap
İslam medyasında manşet olmuş, günlerce tartışılmıştı… Oysa 2005-2009’da
başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgenin Amerikancı yönetimleri Ankara’ya
sıkça uğramaya başlamış ve Türkiye’yi ‘Şii’ İran’a karşı kurulmak istenen
‘Sünni İttifak’ın (daha doğrusu Amerikan kuklalığının) başına geçirmek için
kışkırtmışlardı. Maalesef Recep T. Erdoğan da bu tuzağa kapılmış ve şimdi
Suriye’ye savaş açacak noktaya taşınmıştı.

Yeni Şafak’taki “Hizbullah'ın bittiği andır!”
yazısında:

“2006 Temmuz ayında İsrail'e karşı 33 gün savaşan
Hizbullah nerde? O günün Hizbullah efsanesi, o günün Nasrallah'ı nerede?
Lübnan'ın güneyi alev alev yanarken, İsrail'e karşı eşsiz bir direniş
sergiliyordu. Arap sokakları 'Hizbullah-Nasrallah' sloganları atıyordu. Arap
rejimleri neredeyse 'İsrail Hizbullah'ı bitirecek' diye sevinirken kitleler bu
onurlu direnişe destek veriyordu. Nasrallah bir kahramandı, direniş lideriydi,
müthiş bir karizmaydı ve İsrail'in hesaplarını bozup büyüsünü yok etmiş
insandı. O günlerde Hizbullah sloganları atanlar, Nasrallah posterleri
taşıyanlar Şii-Sünni ayrımı yapmamıştı. Sünni ülkelerin sokaklarında,
yönetimlere inat Nasrallah posterleri dağıtılmış, müminler destek gösterileri
için toplanmıştı. Çünkü onlar Lübnan'ı koruyorlardı, Lübnan halkının
özgürlüğünü koruyorlardı. İsrail yayılmacılığına karşı şaşırtıcı bir mücadele
veriyorlardı. Hiçbir şekilde mezhepsel davranmamışlardı. Kimse Hizbullah İran'a
yakın diye de tavır almamıştı. İran'ı sevmeyenler bile o coşkuyu yaşamıştı. Ama
o Hizbullah bir zamanlar İsrail askeri gücünün büyüsünü yok ettiği gibi, bugün
Suriye konusundaki tavrıyla, kendi büyüsünü yok etmeye başlamıştı. İsrail'le
savaşanlar artık silahları Müslümanlara doğrultmuş, İslam dünyasını karşısına
almıştı”[2]

Şeklinde doğru tespitler yapan İbrahim Karagül,
“karakolda doğru söyler, mahkemede yan çizer” cinsinden bu doğruları başka
yalan ve yanlışlara kılıf yapmaya çalışmaktaydı.

“Sanki Suriye işgal edilmiş gibi. Sanki ABD ya da
Fransız orduları Suriye’yi ele geçirmiş gibi. (Hizbullah cihat ilan
etmekteydi.)

Diyen Sn. Karagül, Suriye Muhalefetini ABD, AB ve
İsrail’in desteklediğini ve Suriye’yi bölmek için bunlara silah ve strateji
verdiğini gerçekten hala anlayamamış mıydı?

“Madem o kadar heveslisin, Irak işgalinden neden on
binlerce insanı direniş saflarına gönderip ABD’yi bu ülkeden atmadın?!”
 diye Hizbullah’a sitem eden Sn. Karagül’e soralım:

1-      CIA-MOSSAD’ın
yaptığı, hem de Suriye muhalefetinden elemanlar kullandığı sırıtan Reyhanlı
saldırısı üzerine Suriye’den hesap soracağını söyleyen Sn. Başbakan, acaba
Akdeniz’in açık sularında Mavi Marmara gemimize hücum edip, 9 insanımıza kıyan
ve Türkiye’ye resmen savaş ilanı sayılan küstah İsrail saldırısı karşısında
niye böyle bir müdahaleye hiç yanaşmamış ve hesap sormaya kalkışmamıştı?

2-      ABD’nin Irak
işgalinde, mücahitlerini oraya göndermeyen Hizbullah’ın mı vebali daha ağırdı;
yoksa Amerikan katillerinin sağ salim ve başarıyla görevlerini tamamlayıp
ülkelerine dönmeleri için dua eden, kahraman Başbakanımız Recep T. Erdoğan’ın
tavrı mı?

3-      Bir hafta öncesinde
“Batılı güçlerin ve NATO askerlerinin Libya’da ne işi var?” dediği ve doğru
söylediği halde, hemen ardından fıtratı haline gelmiş bir döneklikle, NATO
güçleri ve Haçlı birlikleriyle beraber olup Libya’ya saldıran, on binlerce
masum Müslüman’ın katline ve Libya’nın tamamen tahribine yol açan Sn. Recep T.
Erdoğan’ın ve sizler gibi yalakalarının günahı niye hiç sorulmazdı? Katır
değil, hangi Tır bu korkunç cinayetlerin ve işbirlikçiliğinin vebalini taşırdı?

4-      Hizbullah’ın ve
İran’ın, sonunda İsrail’in ve ABD’nin işine yarayacak ve Suriye’nin bölünmesine
yol açacak yanlış tavırları ve zalim Esed’e körü körüne ve mezhep taassubu
görüntüsüyle arka çıkmaları; sizlerin aynı Siyonist senaryodaki ve BOP
kapsamındaki figüranlıklarınıza mazeret ve meşruiyet kazandırır mıydı? Oysa
İsrail “YNET” haber sitesine göre, Türkiye dâhil 17 ülkeden 15 bin asker
Ürdün’de, Suriye’yi işgal provasına çoktan başlamıştı.

5-      “Herkesin
yaptığının yanına kar kalacağı, özellikle zalim ama güçlü ülkelerin kuyruğuna
takılanların üste çıkacağı ve ganimetten pay alacağı”
 gibi nefsi ve
şeytani bir kanaatle “günü kurtarmayı gözü açıklık” sananların; Kur’an’ın ve
Resulüllah’ın uyarılarını ve Ezeli Kader programının hükmünü uygulayıp ilahi
adalet ve intikamın mutlaka yerini bulacağını hatırlatanlara bu denli
kızmaları, bir suçluluk hırçınlığı mıydı, yoksa hidayet kararması mıydı?

“İman edenlerin (ve biz de Müslümanız diyenlerin)
Allah’ın ve Hak’tan inmiş olan (Kur’an’ın) hatırlanması ve kalplerinin (İslami
hüküm ve ölçülere uyma konusunda) saygı ve korku ile yumuşaması zamanı hala
gelmedi mi?”[3]
 ayetinin ikazına, şu AKP’liler, kendilerini hiç
muhatap saymaz mıydı?

Reyhanlı katliamını kimler kurguluyordu?

Maalesef Türkiye haftalardır Reyhanlı saldırısının,
perde arkasını ve asıl amacını anlamaya çalışıyordu. Ancak, istihbarat
birimlerinin medyaya servis ettiği bilgilerin yarattığı kafa karışıklığı bunu
engelliyordu. Bu korkunç patlamanın hemen ardından hükümet, MİT ve bu kurumlara
yakın yazar ve yorumcular “Reyhanlı’yı neden kurcalıyorsunuz? Suçlusu
da sorumlusu da Suriye’dir”
 demeye başlıyordu. MİT’in araç plakaları
dâhil istihbaratı aldığına, Emniyet’e durumu günler öncesinden aktardığı, ama
bombanın Emniyet’in ihmali sonucu patladığı iddiaları dolaşıyor. MİT’e ait
olduğu iddia edilen bir rapor da iki gazeteye sızdırılıyordu. Bu sorular
karşısında hükümetin ve MİT’in telaşı anlaşılabiliyordu, ancak medyadaki
kiralık kalemler niye hırçınlaşıyordu?

“Önce MİT’e ait olduğu iddia edilen raporun MİT değil,
Emniyet’e ait olduğu ortaya çıkıyordu. MİT’in saldırıyı gerçekleştiren isimleri
saldırıdan günler önce takibe aldığı, telefonlarını dinlediği anlaşılıyordu.
Emniyet’le bilgilerin patlamadan saatler önce kısmen paylaşıldığı görünüyordu.
Basına yansıtılan MİT raporunun, Reyhanlı’yı değil, yemleme amaçlı, saldırıyı
gizlediği ortaya çıkıyordu”
 tespitleri
bir gerçeği yansıtıyordu ve yetkililerce hala yanıtlanmıyordu!

2003’teki, 15 Kasım saldırıları öncesi MİT ve
Emniyet arasında yaşanan bu krizlerle
, Reyhanlı hadisesinin benzerliğine
dikkat çekenler, bu olayın doğru yorumlanmasına yarayacak ipuçlarını veriyordu.

“Hatırlarsınız. 15 Kasım 2003 tarihinde bomba yüklü
iki araç, Neve Şalom ve Beth İsrail Sinagogu’na saldırmıştı. Patlamanın
ardından 27 kişi hayattan koparılmıştı. Beş gün sonra bu kez 20 Kasım’da,
İngiltere İstanbul Başkonsolosluğu’na ve HSBC Bankası’nın genel merkezine
benzer saldırı yapılmıştı, burada da 30 kişinin hayatı kararmıştı. İşte bu
saldırılardan önce, İstanbul Emniyet Müdürlüğü kendilerine gelen bir ihbar
üzerine, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne başvurmuşlardı. İhbarı gerekçe
gösterip, şahıslarla ilgili mahkeme kararıyla dinleme talebinde bulunmuşlardı.
MİT, Emniyet’in bu talebini öğrenince, şahısları kendilerinin takip ettiğini
belirtip, DGM’den dinleme izni verilmemesini istemiş. DGM bunu uygun görmüş ve
Emniyet’in talebine izin çıkmamıştı. İşte MİT’in izliyoruz dediği o ekip, önce
iki Sinagoga, beş gün sonra da konsolosluk ve bankaya bomba yüklü araçlarla
saldırmış ve 60’a yakın insanın canına kıymıştı. Bu saldırıdan yıllar sonra da
Balyoz bavulunda bir gerçek ortaya çıktı. Bir generale ait notta, saldırıdan
sekiz ay önce bombaların yüklendiği kimya fabrikasının ismi deftere yazılmıştı.
Sekiz ay önceki yazılmış bu not gizemini hep koruyacaktı. Bugün anlaşılıyor ki
tıpkı 15 Kasım saldırılarında olduğu gibi MİT yine takip ettiği, telefonlarını
dinlediği ekibi kaçırmıştı. Kamuoyu artık 15-20 Kasım saldırılarının ne amaçla
yapıldığının farkındaydı. Reyhanlı’nın da benzer ekip tarafından, aynı nedenle
yapılmış olma ihtimali üzerinde durulmalıydı. Ergenekon sürecinde temizliğin
yapılmadığı tek kurumun MİT olduğunu da unutmamalıydı”[4] 

Fetullahçıların yoğunlukta olduğu söylenen Emniyet
İstihbaratı niye tasfiye ediliyordu?

İşte tam bu kritik aşamada, Türkiye gündemi içki
düzenlemesi ve siyasi polemiklerle çalkalanırken
 istihbarat teşkilatında önemli tayinler yaşanıyordu. Emniyet
İstihbarat Dairesi Başkanı Ömer Altıparmak‘ın başka yere atanmasından sonra
 2
başkan yardımcısı ve kilit roldeki 8 şube müdürü de görevlerinden alınıyordu.
Acaba Reyhanlı saldırılarındaki istihbarat kopukluğunda ve koordinasyon
zayıflığında, kasıtlı bir ihmalkârlık mı saptanıyordu? Böylece CIA ve MOSSAD
tezgâhına kolaylık mı sağlanıyordu? Böylece Ergenekon‘dan Balyoz’a,
KCK’dan El Kaide‘ye kadar kritik dosyaları takip eden tüm birimler tasfiye
ediliyordu. Yerlerine 10 yıldır istihbaratta çalışmamış polisler atanıyordu.
İstihbarat organlarını temelden etkileyecek yönetmelik değişikliğinin de
hazırlandığı konuşuluyordu.

Bazıları: “Emniyet İstihbarat’ta yapılan bu
operasyonla adeta son on yılın hafızasının gittiğini, Ergenekon ve Balyoz
yapılanmalarını deşifre eden İstihbarat Dairesi yetkililerinin kızağa
çekildiğini”
 söylüyordu. Çünkü; El Kaide ile mücadeleden sorumlu C
şube müdürü, istihbarata karşı koyma, teknik şube, bilgi işlem, bilişim
suçlarıyla mücadele, personel ve hukuk işlerinden sorumlu Ar-Ge şube müdürleri
görevlerinden alınıyordu. Bu isimlerle birlikte bu şube müdürlüklerinden
sorumlu başkan yardımcıları da ani bir kararla koltuklarını bırakıyordu.
Türkiye’nin son yıllarına damga vuran ve çoğu doktoralı uzman istihbarat
müdürleri olan kadrolar ani bir kararla görevlerinden alınırken yerlerine ‘eski
ekip’ olarak bilinen ve uzun yıllar önce istihbarattan ayrılan polisler getiriliyordu.
Anlayacağınız Güvenlik bürokrasisinde kelimenin tam anlamıyla şok yaşanıyordu.
Başkent kulislerinde ise; ‘tasfiyenin alt birimlere doğru devam edeceği’
konuşuluyordu.

Peki, bu durumun hangi gelişmelere yol açması
bekleniyordu? Sorusunu cemaate yakın Âdem Yavuz Arslan şöyle yanıtlıyordu: Daha
önce de ifade ettiğim gibi istihbarat dünyasında bu çapta bir değişiklik ilk
kez yaşanıyordu. Gelen isimlerin Ergenekon ve Balyoz gibi Türkiye’nin arınma ve
normalleşme sürecinde kritik öneme sahip davalara soğuk baktığı da güvenlik
bürokrasisinde bilinen bir durumdu. Bir başka dikkat çeken ortak özellikse (bu
yeni atananların) iktidardan çok muhalefetteki bir başka partiye kendilerini
daha yakın hissetmeleri konusuydu. PKK ile mücadelede kritik bir aşamadan
geçildiği, Suriye’de yaşanan gelişmeler nedeniyle istihbaratın daha da önemli
hale geldiği bir süreçte bu radikal değişikliklerin zafiyet oluşturması
endişesi taşınıyordu”[5]

Şimdi Fetullah Gülen’in Recep T. Erdoğan’ı hedef
aldığı sırıtan konuşmasında;

“Büyük işlere getirilen küçük adam…”

“Sıradan bir insan…”

“Sıfat olarak Firavunlaşan, Nemrutlaşan …”

“Ahmak bir güruhça her yaptığı alkışlanan…”

“İktidar havasıyla gurura kapılıp küstahlaşan…”

Sözleriyle niye hakaretler yağdırdığı daha iyi
anlaşılıyordu. Ve tabi “Beyanü Lisan, aynıyla insan!”deyimini de
unutmamak gerekiyordu. Ve bu durum bize şu ayeti hatırlatıyordu:

“Yahudiler; “Hıristiyanlar (Hak ve hayır namına)
hiçbir şey üzerinde değildir” diyordu. Hıristiyanlar da: “Yahudiler hiçbir
(hakikat üzerinde) değildir” diyordu”[6]
  Müfessirin güzel tespitiyle“Her ikisi de doğru
söylüyordu. Çünkü hiç birisi hak ve hayır üzerinde bulunmuyordu!”

Fetullahcı kadrolardan sürekli çelme yiyen, kendisinin
yüzüne gülüp gerçekte Fetullah Gülen’in talimatlarını yerine getiren resmi ve
siyasi bürokratlardan kurtulmak isteyen Recep T. Erdoğan bu sefer yine Milli
Görüşçülere el atıyor, hala Saadetli insanlarla özel görüşmeler
gerçekleştiriyordu. Bu nedenle Saadet camiasına ve Avrupa Milli Görüş
teşkilatına adamlarını gönderip Erbakan ağzıyla konuşmalar yaptırıyor,
Belçika’da IGMG kongresinde Mustafa Kamalak’la Bekir Bozdağ’ı birlikte el
kaldırtıyor ve bu sırıtan riyakârlıkla Milli Görüş’ün sadıklarını kandırmaya ve
davanın kökünü kurutmaya çalışıyordu. Oysa aynı günlerde Başbakan’ın baş
danışmanı Yalçın Akdoğan (Star 28.05.2013- İslamcılık ve AKP) AKP’nin Milli
Görüş’ten tamamen ayrı ve farklı bir çizgide yol aldığını, İslamcılığın her
türlüsünü bırakıp AB’ye bütünleşmeye odaklandığını, Erbakan’ın palavra(!) ve
programlarını tamamen bıraktığını itiraf mahiyetinde sözler ediyordu. Yani
Fetullahcıların kıskacından kurtulmaya çalışan Erdoğan, bir yandan Milli Görüş
tabanına sığınıyor, diğer taraftan Siyonist odaklara sadakat mesajları
gönderiyordu.

Temeli atılan 3. Boğaz köprüsüne “Yavuz Sultan
Selim”
 isminin verilmesine “Aman AKP hilafeti diriltiyor!” diye
tepki koyan zavallılar, Recep Bey’in ve ona akıl verenlerin, Alevileri
kışkırtarak, Kürdistan’dan sonra şimdi de Sivas merkezli bir “Özerk
Alevistan”
 oluşumuna, yani Türkiye’nin parçalanmasının son aşamasına
zemin hazırladığını bile fark edemiyordu. Evet, Milli Çözüm Dergisi dışında
halkımıza gerçekleri gösteren ve stratejik Milli bilgi üreten yayın organı da
görünmüyordu!



[1] Radikal / 27 05 2013

[2] Yeni Şafak / 27 05 2013

[3] Hadid Suresi: 16

[4] Taraf / 27 05 2013 / Mehmet Baransu

[5] Bugün Gazetesi/ 27 05 2013

[6] Bakara Suresi: 113












 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi