Anasayfa » SUÇLU PADİŞAHLAR MI, İTTİHATCI MASONLAR MI?

SUÇLU PADİŞAHLAR MI, İTTİHATCI MASONLAR MI?

Yazar: yonetici
0 Yorum 173 Görüntüleyen

SUÇLU PADİŞAHLAR MI,
İTTİHATCI MASONLAR MI?

   Yerli ve yabancı, tarafsız bütün
araştırmacıların, aydınların ve yazarlarını üzerinde ittifak ettikleri tarihi
bir gerçek vardır.

“Tanzimat’tan sonra, Osmanlı yöntemini ele geçiren; ekonomisine ve
askerine yön veren İttihat Terakki Cuntası ve Sabatayacılardır. Bu süreçten
Osmanlı’nın yıkılışına kadar bütün padişahlar, sadece bir “vitrin bekçisi ve
günah keçisi” konumundadır. Sultan Abdulhamid gibi, şahsi feraset ve
dirayetiyle, Osmanlı Gemisini batırmamak ve bu ülkeyi masonlara kaptırmamak
için direnen bir deha hariç diğerlerinin. “Denize düşen yılana sarılır”
cinsinden, şartların ve ihtiyaçların mecbur ettiği; çaresiz ve ümitsiz
çırpınışlar dışında bir fonksiyonu olmamıştır.

Osmanlı’nın yıkılışının hazırlayan

1. Dünya savaşından çok az bir süre önce Padişah yapılan Sultan
Vahdetini, “vatan haini ilan etmek ve tek sorumlu gibi göstermek”, eğer kasıtlı
bir karalama kampanyasının devamı değilse, mutlaka kolaycılıktır. İzan ve
insafa aykırıdır.

Rus tehdit ve tehsine karşı İngilizlere yanaşma, bazen Fransız ve Alman
siyasetine yaranma girişimleri, acaba; bir zaman Sovyetlere karşı NATO’ya
sığınan ve ülkemizi Amerika’ya sağdıran ve şimdi egemenlik haklarımızın açıkça
devredilmemesi pahasına Avrupa Birliğini savunan; sözde iktidardaki masonik
maşaların ve bazı “çok laik” paşaların, bu hamiyetsiz ve haysiyetsiz tavrından
daha mı hayırsız ve aşağıdır?

Harb Akademileri Komutanı Hava Org. Faruk Cömert’in:

Aldığımız birçok silah sistemlerindeki yazılımların kaynak kodlarına giremediğimiz
için, silahları arzu ettiğimiz hedeflere kullanamıyoruz. Örneğin, elektronik
harp konusunda gerçekten Türk Silahlı Kuvvetleri büyük atılım içerisindedir.
Ancak şunu çok iyi öğrendik ki, dünyanın en mükemmel elektronik harp sistemini
alsanız bile; eğer ulusal yazılım kabiliyetine sahip değilseniz, bu sistem
hiçbir şey ifade etmemektedir.

Bu nedenle başka kritik sistemler olmak üzere, ulusal yazılım ve donanım
konusunda hassas olmamız gerektiğine inanıyorum. Ancak, zamanla yarış konusunu
da gözardı etmemeliyiz diye düşünüyorum. Vaktinden sonra edinilen bir silahın,
Silahlı Kuvvetlere bazen hiçbir yararı olmamakta, ve boşuna para
harcanmaktadır. Bu bakımdan tedarikler, zamanı içinde yapılmalıdır.” İtiraf ve
ithamların muhatabı olan, bu cefakar ve fedakar milletimizin milyarlarca
dolarını “uçan tabutlara ve pahalı oyuncak silahlara” asker ve sivil
kahramanlar () mı, ülkemize daha büyük kötülük yapmıştır, yoksa padişahlar mı?

İkide bir “Türkler’in Ermeni soykırımı” diye ısıtılıp ısıtılıp önümüze
konulan ve hiç hak etmediğimiz şekilde NATO’cu ve AB’cı dostlarımızca yüzümüze
kara çalınan, konunun da yine, Osmanlı’nın değil, İttihatçı Sabataist
Masonların kasıtlı bir komplosu olduğu ortaya çıkmıştır.

İttihatçı-Ermeni İttifakları ve Demirel’in Masonluk Sırları

İttihatçılar, iktidara Taşnak Cemiyeti`yle ittifak yaparak ulaşmışlardı.
2 bin kadar Türk’ün öldürüldüğü Adana olaylarından sonra Cemal Paşa, Batı`ya
şirin görünebilmek için 47 Türk`ü idam ettirmiştir…

Bulgar ve Yunan halklarıyla karşılaştırıldıklarında Ermenilerin Osmanlı
devleti aleyhine örgütlenmesi çok uzun bir geçmişe sahip değildir. Nizip Savaşı
sırasında (1839) Osmanlı ordusunda danışmanlık yapan General Moltke `Türkiye
Mektupları`nda, “Ermenilere Hıristiyan Türkler demek doğru olur”
demektedir.

Ermeni gizli örgütlerinin 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Rusya`nın
teşviki, Avrupa`da yayılan milliyetçi düşüncelerin etkisiyle kurulduğu
bilinmektedir. İttihad Terakki Cemiyeti ise 1890 senesinde İstanbul Askeri
Tıbbiye`sinde Dr. Abdullah Cevdet, İshak Sükuti ve İbrahim Temo tarafından
gizli olarak kurulmuş, dış güçler ve sebataistleri desteklemiştir. Gençler
arasında örgütlenen cemiyet biraz güçlenip 1897`de 2. Abdülhamid`e karşı gövde
gösterisine hazırlandığı sırada saraya yapılan bir ihbarla önde gelen
elemanları tutuklanınca faaliyetlerine Ahmet Rıza Bey`in başkanlığında
Fransa`da devam etmiştir. O dönemde Avrupa`da çok sayıda Abdülhamid aleyhtarı
dernek faaliyettedir.

1902`de bunların tek çatı altında toplanmasını sağlamak için Ahrar-ı
Osmaniye Kongresi toplanmış. Paris`te Prens Sabahattin`in başkanlık ettiği ve
altı gün süren kongreye sadece Türk-Müslüman halkı temsil eden dernekler değil
Bulgar, Ermeni, Rum, Arap, Kürt ve Arnavut halklarını temsilen kurulu
cemiyetlerden 70 delege katıldığı gözlenmiştir.

`Milli muhtariyetler` in sinsi amaçları

Kongrenin aldığı kararlar arasında: Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında
`milli muhtariyetler` ilanı, bu talebin İstanbul hükümetince kabulünü sağlamak
için Avrupa devletlerinin Babıâli`ye baskı yapmalarının sağlanması da vardır.
Bu süre zarfında İttihad Terakki; propaganda faaliyetini, harb okulu mezunu
genç subayların gönderildiği Selanik, Manastır ve Kosova`da yoğunlaştırmıştır.
Genç subaylar kimi zaman üç ay maaş alamadıkları için Abdülhamid idaresine karşı
zaten öfke duymaktadır. Başlangıçta birbiriyle fazla irtibatı olmayan Paris ve
Selanik grupları, 1906 senesi yaz aylarında Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti
adı altında toplanmıştır. İttihad Terakki`nin önde gelen üç isminden biri
konumunda genç bir subay olan Niyazi Bey hatıralarında: örgütlenmede ordu ve
devlet memurlarına öncelik tanıdıklarını ve çok çabuk güçlendiklerini yazdıktan
sonra devlet içinde devlet haline gelişlerini, “Cemiyet düzenli ve gizli
bir hükümet halinde çalışıyordu” diye anlatmaktadır.

Ermeni ve Arnavutların kurduğu gizli örgütlere hayranlığını sık sık
tekrarlayan Niyazi Bey`in cemiyetin `klinik` ruh halini gösteren özelliği: her
neredense ele geçirdiği bir geyiğin de `meşrutiyetçi` olduğuna inanmasıdır.
Hayvancağızla ilgili kanaati şöyle: “Yüce bir gayeye sahip cemiyete
hizmeti hayvanlar dahi şeref sayıyorlar. İşte görülüyor ki, vahşi bir hayvan
olan bu geyik bize rehberlik ediyor. Bu içgüdüdür.” 
Neticede Balkanlar`da Osmanlı aleyhinde ne kadar gayrimüslim ihtilal komitesi
varsa hepsiyle içli-dışlı olan İttihad Terakki, Sultan Abdülhamid`e, “On
gün içinde meşrutiyeti ilan etmezse on binlerce insanın başkente
yürüyeceği” tehdidinde bulunacak kadar şımarmıştır.

13 Nisan olayları:

İkinci Meşrutiyet olarak isimlendirdiğimiz ve neredeyse 31 Mart
hadisesiyle başlayan dönemde (Hicri takvimle 22 Rebiülevvel`e Rumi takvimle 31
Mart 1325 gününe denk geldiği için 13 Nisan olayları 31 Mart Vak`ası diye
anılıyor) Hareket Ordusu`nun kontrolü sağlamasına kadar İstanbul`un bir hafta
süreyle başıboş bir şehir haline geldiğini söylemek mümkün. Fiilen İttihad
Terakki iktidarının başlangıcı olan bu hadise sırasında; dikkatler İstanbul
üzerindeyken Adana`da da Ermeniler ayaklanmıştır.

Amaç Kilikya`da bir Ermeni hükümeti kurmaktır. Ama Ermeniler, durup dururken
kendiliklerinden ayaklanmamıştır. Ermeniler, Abdülhamid`in her cepheden
zorlanması için: `ihtilal komitelerinin birlikte hareket etmesi` üzerinde
İttihad Terakki`yle yapılan anlaşmaya dayanarak, arkadan saldırmışlardır.

Cemal Paşa hatıralarında anlatıyor:

“Avrupa`da bulunan Ahmet Rıza Bey ve arkadaşları Ermeni
ihtilalcilere büyük yardımda bulundular. Benim gibi yurt içinde bulunanlar da
Abdülhamid`i itham etmekten çekinmedik. Ermeni komitelerinin en namuslu ve en
esaslısı olan Taşnak komitesi de bizimle aynı ideali paylaşıyordu. Hınçaklar
ise Rusya`nın himayesinde bir Ermenistan kurmayı programlarına almışlardı. Bizi
Türk siyaseti yapmış olmakla itham edenlere kesin bir dille söylemek isterim
ki, biz Türk siyaseti değil Osmanlı siyaseti yaptık. İstanbul`da meşrutiyetin
ilanıyla birlikte Ehabülababi, Çerkez Teavün Cemiyeti, Kürt Kulübü, Arnavut
Kulübü vesair açıldığı sırada Türk Ocağı`nın açılmış olması neden İttihad
Terakki hükümetinin Türkçü olmasını icab ettirsin ki?”

Bu girizgâh`tan sonra İttihad Terakki`nin önde gelen adamı olan Cemal
Paşa Ermenilerle vardıkları anlaşmaya getiriyor sözü:

“Öncelikle çeşitli Bulgar ihtilal cemiyetleriyle temasa geçtik. Biz
Osmanlılık esaslarından bahsederken Bulgar ihtilalciler bağımsız Makedonya
fikrinden zerrece fedakârlık etmek istemiyorlardı. Talat Bey`le birlikte
yürüttüğümüz bu müzakerelerde çektiğimizi bir Allah bilir, bir de biz. Ancak
yine de ihtilal komiteleri arasında en fazla anlaştığımız meşhur Sandanski ve
Çernopeyef oldu. Asıl Bulgar Makedonya Komitesi kendi siyasi programından
vazgeçmek istemedi. Etniki Eteriya adına Selanik`e bizimle görüşmeye gelen
Yunanlı ise Girit`in ve Sisam`ın Yunanistan`a katılmasını, adalara bağımsızlık
verilmesini, Rum Makedonyası dediği havaliye geniş özerklik tanınmasını istiyor;
bunlar sağlandığında Yunanistan`la Türkiye arasında ittifak anlaşması
yapılabileceğini söylüyordu. Bunu reddettik. 1907 senesi Ağustos ayında İttihad
Terakki Genel Merkezi İstanbul`a geldiğinde Ermeni komiteleriyle müzakereye
giriştik. Bizim tarafta ben, Bahattin Şakir Bey ve Dr. Nihat Reşad Bey
bulunuyorduk. Ermenilerden Malumyan ve Şahirikyan efendiler görüşmeye
katıldılar. Nihat Reşad Ermeni ihtilal cemiyetinin taleplerinden daha geniş
haklar verilmesine taraftardı. Nihayet Malumya Efendi Taşnak Komitesi adına şu
teklifte bulundu: `İttihad Terakki Cemiyeti`yle Taşnaksutyon Cemiyeti Osmanlı
İmparatorluğu`nda meşrutiyetin tehye girmemesi konusunda işbirliği yaparlar
ancak kendi programlarına göre faaliyette bulunmakta birbirlerinden bağımsız
hareket ederler. Ancak şimdiye kadar gizli olan bu teşkilat bundan sonra açık
bir siyasi cemiyet halini alır..` Bu teklifi kabul etmekte başka çaremiz yoktu.
Hınçaklar ise bizimle görüşmeye dahi yanaşmadılar…”

 Piskopos Muşeg

14 Nisan 1909 günü Adana`da Ermenilerin Türk mahallelerine silahlı
saldırısıyla başlayan ayaklanmanın `tek sorumlusu` olarak piskopos Muşeg`i
gördüğünü söylüyor Cemal Paşa. Piskoposun aslında yasak olduğu halde Ermeni
halkını silahlandırdığının ve kışkırtıcı konuşmalar yaptığının bilindiğini v.s.
anlatıyor. Ve ayaklanma üzerine `mağdur Ermenilerin durumlarını incelemek için`
İttihad Terakki tarafından görevlendirilmesi üzerine bölgeye gittiğinde kurduğu
sıkıyönetim mahkemesinin Türklerin idamına karar verdiğine getiriyor sözü:

“Olayların sorumlularından önemsiz dokuz Türk`ü idam ettirdiğim
yalandır. Adana`ya gelişimden dört ay sonra, yalnız Adana şehrinde 30 Müslümanı
idam ettirdiğim gibi, iki ay sonra Erzin kasabasında 17 Müslümanı daha idam
ettirdim. Buna karşılık yalnız bir Ermeni idam olmuştur. İdam edilen
Müslümanlar arasında Adana`nın en eski ve en zengin ailelerinden gençler, Bahçe
kazası müftüsü de vardı. Müftünün o havalide Türkler üzerinde büyük nüfuzu
olduğunu biliyordum.”?

İktidardaki `çete`

“Talat Paşa da hatıralarında adeta övünerek, “Bu idam kararlarının
bakanlar kurulunda tasdikini sağlayan ben oldum” demektedir..

İttihatçı kafasının cahilane bir mantıkla, sözüm ona Doğu Anadolu
Rusların eline düşmesin diye; bölgedeki Müslüman ahalinin Avrupalıların
umurunda olmayacağı bilindiği için, `Batı dünyasında Ermenilere merhamet
celbinin uygun olacağı` kararı vererek Nubar Paşa`yla işbirliği yollarını
aradığı da bilinmektedir. Ne tesadüf ki aynı tarihte Ruslar da dünyada
Ermenilere merhamet hislerini tahrik edip aynı zamanda Kürt prensliği kurması
için teşvik ettikileri Bedirhanilerden Abdürrezzak Bey’i Ermeniler aleyhine
kışkırtarak kendilerinin bölgeye müdahalesini haklı gösterecek sebep yaratmanın
peşindedir.

Sonuç olarak dünya tarihinde iktidara gelmiş ilk çete sayılabilecek olan
“İttihad Terakki” on sene içinde imparatorluğu tasfiye etmeyi başarabilmiştir.
Başlangıçta ittifak ettiği ve en fazla anlaştığı Ermeni çeteleriyken, 1. Dünya
Savaşı içinde onlara karşı tedbiride eline yüzüne bulaştırmasına şaşmamak
gerekir…[1]

Atatürk’ten Sonra, Türkiye Yine Osmanlıyı Yıkan İttihatçıların Elinde

Atatürk’ün; İlk icraatlarında birisi olarak Topkapı sarayını müzeye
çevirip Hz. Peygamberimizin Mukaddes emanetlerini devlet garantisine alması,
yağmalanmasına ve Türkiye’nin İslam’la alakasının fiilen koparılmasına mani
olması, ve misaki milli içindeki.

Hatay, Musul ve Kerkük’ü ülkeye kazandırmaya çalışması.

Mason Localarını kapatması.

Filistin’e açıkça sahip çıkması ve bir Siyonist devlet kurulma niyetini
sezip tavır koyması.

İzmir suikastına katılan ittihatçı ve sabataist hıyanet kadrolarını saf
dışı bırakması üzerine: dış güçlerin ve mason işbirlikçilerin hıyanetiyle
zehirlenip ölümüne yol açılmasından sonra, maalesef İsmet İnönüyle yeniden
ülkemizi ele geçiren ittihatçı, masonik kadroların, daha sonra Celal Bayar
Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Turgut Özal ve Tayip Erdoğan
Eliyle uygulandıkları yıkım ve yozlaştırma süreci hala devam etmektedir.

Demirel`in masonluk sırrı Egeran`ın vasiyetinde

1964 yılında yapılan Adalet Partisi 2. Büyük Kongresi öncesinde
Demirel`in mason olduğuna ilişkin belgeler dağıtılmış, Demirel ise Eregan`dan
aldığı “Demirel locamıza kayıtlı değildir” yazılı belgeyi okumuştu.
Sadettin Bilgiç ile yarışan Demirel, sonunda AP koltuğuna oturuvermişti.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`in, 30 Kasım 1964`de yapılan Adalet Partisi
2. Büyük Kongresi`nde hakkındaki “mason”dur iddialarına karşılık
kürsüde delegelere gösterdiği, “Demirel locamıza kayıtlı değildir”
şeklindeki belgeyi tanzim eden dönemin Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük
Locası`nın eski başkanlarından Enver Necdet Egeran`ın oğlu Erol Egeran, konuyla
ilgili babasının vasiyeti arasında bazı belgeler olduğunu ve bunları
açıklayacağını söylemişti.

Kongrede mason tartışması

Süleyman Demirel, 27 Mayıs 1960`daki askeri darbenin ardından kurulan
Adalet Partisi`ne sokulmuş ve hızla, genel başkan yardımcılığına kadar
yükselmişti. O dönemden itibaren Demirel`in “Mason” olduğuna dair
iddialar gündeme getirilmişti. Ragıp Gümüşpala`nın vefatıyla boşalan AP Genel
Başkanlık yarışında aynı iddialar yeniden gündeme geldi. Demirel`in mason
olduğuna ilişkin bir kitapcık elden ele gezdirildi. Bazı çevrelerde AP Genel
Başkanlığı`na Bilgiç`in getirilmesi durumunda, silahlı kuvvetlerin seçimleri
kazansa bile iktidarı AP`ye vermeyecekleri konuşulmaya başlandı. Bilgiç ve
Demirel arasındaki Genel Başkanlık yarışına, siyasi yasaklı DP`lilerin
haklarının iade edilmesi konusu da karıştı. Demirel`in, DP`lilerin siyasi
haklarının iade edilmesi çalışmalarını askıya alacağını söylediği
belirtilirken, Bilgiç`in, DP`lilerin haklarının iadesine çalışacağı
dillendirildi.

Egeran`dan belge istedi   

AP tabanının hassasiyetleri bir masonun genel başkan olmasını önleyici
nitelikteydi. Bu nedenle Demirel, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük
Locası`ndan Enver Necdet Egeran`la temas kurdu. Yükseliş Locası olarak da
bilinen Loca “Türk Yükseltme Derneği” adıyla faaliyet gösteriyordu.
(“Türk Yükseltme Derneği”nin “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”
olarak değiştirilmesine izin veren kişinin, partilerini kapatmamak şartıyla,
Milli Görüş’e monte edilen İç İşleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’ün olduğu ve bunu
partisinden habersiz imzaladığı söyleniyordu.) Egeran, Demirel`in localarına
kayıtlı olmadığına ilişkin bir belge tanzim etti. Belgeyi kürsüde gösteren
Demirel, iddiaları yalanladı. Havayı lehinde değiştirmeyi başaran Demirel,
Genel Başkan seçildi.

Belge, Süleyman Demirel`i liderliğe taşıdı ancak, Masonlar arasında da
probleme neden oldu. Bazı Masonlar, Egeran`ın böyle bir belge tanzim ederek,
“mason locasının kurallarını çiğnediğini” öne sürüyordu. Karşılıklı suçlamalar
sonucunda; Masonlar Yüksek Şurası ile Büyük Loca ilişkileri koptu. İstanbul`dan
5, İzmir`den 2 locanın katılmasının ardından 1966`da Türkiye Büyük Mason
Mahfili kuruldu. Öte yandan, Enver Necdet Egeran`ın hazırladığı belgenin de bir
mizansen olduğu söyleniyordu. Hem milliyetçi sağ hem Kemalist sol Demirel
hakkında sık sık “mason birader” sözünü kullanmaya devam ediyordu.

`Masonluk belgesini dağıtanlar Demirel`i ilk kutlayanlar oldu`

1964 yılında Demirel`e karşı giriştiği liderlik yarışında kaybeden
Sadettin Bilgiç, Boğaziçi Yayınları tarafından neşredilen anılarında “Dul
kadına yardım etmek” ve “masonluk” tartışmalarını söyle
anlatıyordu: “Demirel, Büyük Kongre`de, Necdet Egeran`dan aldığı ve `dul
kadın çocuğuna yardım` diye nitelendirdikleri, `Locamıza kayıtlı değildir`
yazılı mektubu okudu. Demirel`in Yükseliş Locası`na kayıtlı olduğuna dair
belgenin hikayesi şöyleydi: Demirel`in Yükseliş Locası`na kayıtlı olduğuna dair
belge, o tarihte müşterek muhaliflerimiz olanlar tarafından, 1962 kongresinde
dağıtılmıştı. Belge, Çıkrıkçılar Yokuşu`nda manifatura mağazası olan
hemşehrilerim Hacı Kadir ve Hacı Mehmet Özkan kardeşlerin eline geçmişti. Bir
alışveriş için dükkânlarına uğradığımda `Bir masonu nasıl genel başkan
yardımcısı yaparsınız` diye ateş püskürüyorlardı. `Kim bu şahıs` diye
sorduğumda, belgeyi gösterdiler. Buna inanamadığımı söyleyerek oradan ayrıldım.
Demirel`in masonluğu ile ilgili belgeye dayanarak ateş püsküren bu
hemşerilerim, Demirel genel başkan seçildikten sonra, onu ilk kutlayanların
başında yer aldılar. Demirel başbakan yardımcısı olduktan sonra, bir geziden
uçakla Esenboğa`ya döndüğümüzde, onu karşılayan Ankara seymenlerinin başında
yine bu kişiler vardı.”

`Dul kadın` şifresi mi?

1964`deki AP Kongresi`nde yaşanan tartışmaların arka planını Sadettin
Bilgiç hatıralarında anlattı. Üzeyir Garih`in öldürülmesinin ardından ortağı
İshak Alaton`un sarfettiği bir cümle, başka bir bağlamda Bilgiç tarafından da
dile getirildi. Alaton, Milliyet`e verdiği söyleşide, Garih`in, öldürülmeden
bir hafta önce dul bir kadına yardım etmek için kendisinden onbin dolar
aldığını söylemişti. Bu cümle Milliyet`in manşetin`de “Dul Kadın
Şifresi” başlığıyla verildi. Milliyet`in haberine göre “dul
kadın” masonluk literatüründe yardım istemek anlamına geliyordu. “Dul
kadına yardım” sözleri Alaton`un tepkisiyle karşılaşmış, Milliyet`in
sözlerini çarpıttığını açıklamıştı. Buna rağmen Milliyet “İşte şifrenin
tercümesi: Hayatım tehde” başlığını atıyordu. Necdet Egeran yıllar sonra
rastladığı Bilgiç`ten özür dilemiş. Bilgiç hatıralarında bu olayı anlatıyor:
“Ekim 1970`de, Çankaya`daki Hülya lokantasında öğle yemeği yiyorduk.
Egeran iki Amerikalı ile birlikte lokantaya geldi, bize yakın bir masada
yemeklerini yediler. Kalkarken, masamıza geldi ve özür dilediğini söyledi.
Yanımdaki arkadaşların bir kısmı Egeran`ı tanımadıkları için birbirlerinin
yüzüne baktılar. Egeran o sırada, `Bu özürün ne anlama geldiğini Sayın Bilgiç
bilirler` dedi ve ayrıldı. Demirel: “masonlukla ilgili olmadığına dair belgeyi
okuduktan sonra, köy evinde Kur`an okunmadan sabah kahvaltısına oturulmayan bir
ailenin çocuğu olduğunu” anlattı. Bu durum ifratla tefrit arasında bocalamaktı.
Çünkü Müslümanlar sabah namazı kılarlar ve kuşluk denilen sabah 9,5-10 arasında
sabah yemeği yerler. Yemeğe otururken de Kuran okumak sünnet veya adet
değildir. Sadece besmele çekilir. Demirel’in Bu sözleri bile delegeye “mason
değil Müslüman olduğunu” anlatmaya çalışmak için söylenmiştir.”

Enver Necdet Egeran kimdir?

1907`de doğan Enver Necdet Egeran uzun yıllar “Maşrık-ı Azam (Büyük
Üstad) olarak Türkiye masonluğunu yöneten adamdır. 1940-1951`de Maden Tetkik
Arama Jeoloji Şube Müdürlüğü, 1951`de MTA`da Petrol Dairesi Şube Müdürlüğü,
1953-56 arasında ise Petrol Dairesi Genel Müdür yardımcılığı yapmıştır. 1956`da
Mobil`in Türkiye müdürü olan Egeran, bu görevi 1968`e kadar sürdürdü. Egeran`ın
“yabancıların Türkiye`de petrol aramasına izin veren Petrol Kanunu`nun”
çıkmasında büyük bir rolü olan bürokrattır. Bazı rivayetlere göre “Mobil
tarafından kuyuların açılıp, petrol bulunmadığı gerekçesiyle betonla
kapatılması, bu döneme denk geliyor. Kastamonu yöresinde petrolün mevcut olduğu
uydu fotoğraflarıyla anlaşıldığında, dönemin ABD büyükelçisi Marc Grossman
1997`de bölgeye bir gezi yaptı. Gezide yanına aldığı isimlerden biri de
Egeran`dı. Amerikan Büyükelçisi, soru soran gazetecileri “Kastamonu etli
ekmeği ve Taşköprü sarımsağı yemeye geldim” cevabıyla başından savmıştı.
Prof. Dr. Ahmet Maranki`ye göre Grossman`ın Egeran`la loca bağlantısı vardı,
ikisi de aynı mason locasına kayıtlıydı. Egeran`ın masonlukla ilgili 2 kitabı
bulunmaktadır. (Süleyman Demirel görünüşte başbakandı ama gerçekte Masonbaşı
Necdet Eregandan emir almaktaydı.)[2]

Vahdettin`e kimse hain diyemez

Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitap yazan eski başbakan Bülent Ecevit`in,
“Vahdettin hain değildi` demesi tartışmaya yol açtı. Hemen hemen bütün
tarihçiler, “Vahdettin`e hain demlemeyeceğini` ifade ederken, eski
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ecevit`in, `Ben Vahdettin için hiçbir zaman
hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını
biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler
yaptı` sözlerine karşı çıktı. Demirel, “Bu yadırgatıcı bir beyandır.
Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir” diyerek
renksizliğini bir daha ispatladı. Tarihçi Prof. Mete Tuncay, “Ben öteden
beri Hain padişah Vahdettin` sözünün, o dönemin şartlan içinde söylenmiş haksız
bir şey olduğunu düşündüm” derken, Tarihçi Yılmaz Öztuna, “Sultan
Vahdettin`in hain olmadığını ben 40 senedir yazıyorum zaten. Kaldı ki,
tarihçiler ‘hain’ kelimesini kullanmaz” diye konuştu. Prof. Mim Kemal Öke
de, “Vahdettin, Mustafa Kemal`i Samsun`a gönderirken, Mustafa Kemal`in ne
yapacağım gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı,
para da verdi” dedi. Tarihçi Murat Bardakçı ise “Hatıralarında,
`Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm.
Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım`
diyor. Vahdettin Osmanlı Tarihi`nin en şanssız hükümdarıdır, memleketini seven
bir kişidir ve ihanetle hiçbir alâkası yoktur” şeklinde konuştu.[3]

Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, uzun zaman­dır üzerinde çalıştığı
Osmanlı Tarihi`ni bitirmek üzereymiş. Ve bir iki gazeteye, kitabıyla ilgili söy­leşi
vermiş. O söyleşilerin birinde, şunları söylü­yor: “Ben Vahdeddin için
hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altın­da padişahlık
yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok
önemli işler yaptı.”

Ecevit, keşke Başbakan olduğu dönemde ortaya çıkıp bunları söyleseydi. O
zaman daha bir anlam­lı olacaktı.

Sir Harry Luke, Osmanlı`nın yıkılışına ve Cumhu­riyetin kuruluşuna
yakından şahitlik etmiş diplo­matlardan biridir. Sultan Vahdeddin ve ekibi için
şunları yazar:”Bunlar vatanseverlikte Musta­fa Kemal ile arkadaşlarından
daha geri de­ğildiler, fakat bunlar Türkiye`nin çıkarları­nı, en iyi olarak
ateşkese tam bağlılık ve müttefiklerle işbirliğinde görüyorlardı. Du­rumlarının
açıklılığı, müttefik hükümetlerin onların samimiyetine hıyanetle karşılık
vermemiş olma­sından kaynaklanır.”

Yine, İstanbul`u ve Anadolu`nun önemli yerlerini işgal eden İngilizler,
hep şu endişeyi taşımışlar­dır: “Eğer padişah Anadolu`ya geçecek olur­sa,
milli partinin lideri olacaktır, milli ordu­nun başına geçip sonsuz
karışıklıklara ne­den olacaktır.”

Vahdettin`e İstanbul`da esir hayatı yaşatılmasının nedeni işte bu yöndeki
kuşkularıdır.

Bütün bunları bir kenara bırakıp sadece Sultan Vahdeddin ve ailesinin
hayatına bakmamız bile, bu kişinin asla “hain” olmadığını ortaya
koyacaktır. Onca imkânı varken, yanma cüzi miktarda para almış, yurt dışında
adeta sefalet hayatı yaşamış ve cena­zesi neredeyse sahipsiz kalmıştır.
Ailesinden kimileri Avrupa`da mezar bekçiliği, bazıları lokantada bula­şıkçı
olarak çalışmıştır. Oysa onun konumunda olanlar, mesela İran Şahı, ailesine
yüzlerce yıl lüks bir hayat yaşatacak servet bırakmıştır.

“Vahdeddin`in yaptığı önemli işler”e gelince… “Mustafa Kemal`i
geniş yetkilerle donatıp Anado­lu`ya gönderen kimdir? Sorusuna samimi bir şekil­de
cevap verirsek, Sultan Vahdettin’in en önemli işlerinden birinin cevabı ortaya
çıkacaktır…

Bazı art niyetli kişiler, Vahdettin`in taht sevda­sından başka bir şeyi
gözünün görmediğini söyler­ler. Bunun doğru olmadığını vicdan sahibi herkes
bilir. Sadece şu örnek bile, bu iddiayı çürütmeye yetecektir: Tevfik Paşa, 21
Kasım 1920`de sadrazam olur, 20 Ocak 1921`de Londra Konferansı`na çağrılır.
Tevfik Paşa, Vahdettin`in izniyle Mustafa Kemal`e telgraf çeker ve Londra
Konferansı`na gönderilecek heyetin birlikte seçilmesini teklif eder. 27
Şubat`ta başlayan konferansta, Sadrazam Tevfik Paşa, “Ben sözü Türk
milletinin gerçek temsilcisi olan TBMM Başdelegesine bırakıyo­rum” diyerek
yetkiyi teslim eder. Vahdettin buna itiraz etmemiştir.

Yine, 10 Eylül 1922`de, Tevfik Paşa Kabinesi, Sa­karya Zaferini kazanan
Başkumandan Mustafa Kemal Paşa`ya tebrik telgrafı çekmiştir.

Sorarım: Hain olan, tahtının derdine düşen, bunları yapar mı, yaptırır
mı?[4]

Sultan Vahdettin’e sahip çıkan Ecevit:

“Kimse benden daha Atatürkçü değil” dedi. Süleyman Demirel’in tavrını ise
yadırgadığını söyledi.

Eski Başbakan Bülent Ecevit, Zaman’a yaptığı “Vahdettin hain değildi”
açıklamasının ardından kendisine yöneltilen eleştirilere dün basın
toplantısıyla cevap verdi.

Görüşlerinin kimi çevreleri rahatsız ettiğini hatırlatan Ecevit, “Kimse
benden daha fazla Atatürkçü, cumhuriyetçi olamaz. Ama bazı gerçekleri görmenin
ve göstermenin zamanı geldi. Bunların bilinmesinin Cumhuriyetimize hiçbir
zararı olmaz.” dedi. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in bazı gazetecileri
bizzat arayarak, kendisi aleyhine yazı yazmalarını istediğini belirten Ecevit,
‘üslubunu bildiği için Demirel’in bu tavrını yadırgamadığını’ vurguladı.
Or-An’daki kütüphane evinde gazetecilerin karşısına geçen Bülent Ecevit,
‘Sultan Vahdettin’in hain olmadığı’ yönündeki görüşlerini yineledi. Yanlış
anlamaların tarihin yeterince bilinmemesinden kaynaklandığını ifade eden
Ecevit, Milli Mücadele’nin başlangıç tarihi olan 19 Mayıs 1919’a atıf yaptı.
Eski Başbakan, o dönemde İstanbul’un tanınan askerlerinden Mustafa Kemal’in padişahtan
habersiz Samsun’a gitmesinin mümkün olmadığının altını çizdi.

Vahdettin’in, Atatürk’ün Samsun’a ne zaman ve niçin gideceğini bildiğini
savunan Ecevit, “İstanbul’dan kalkacak, padişahın gözleri önünde ondan habersiz
Bandırma gibi bir vapurla Samsun’a gidecek… Bu mümkün değil. En azından göz
yummuş olmalılar.” şeklinde konuştu. Vahdettin ve sadrazamı Tevfik Paşa’nın
Sevr Antlaşması’nı imzalamadığının da altını çizen eski Başbakan, Tevfik
Paşa’nın ‘Türk halkının asıl temsilcisinin Ankara hükümeti olduğunu’ Londra
Konferansı’nda açıkça dile getirdiğine işaret etti. Ecevit, resmi tarih karşıtı
görüşlerinin kendisine zarar verebileceğini; ancak ülkeye zararı olmayacağını
ifade etti. Atatürk’ün Vahdettin için Nutuk’ta, “Hain, müflis” gibi tabirler
kullandığının hatırlatılması üzerine Ecevit, şu görüşleri dile getirdi:
“Siyasette zaman zaman haklı veya haksız incitici sözler sarf edilmiş olabilir.
Önemli olan gerçeklerdir. Atatürk’ün o sözleri söylemek için nedenleri
olabilir.”

DSP eski lideri Ecevit’in, 16 Temmuz’da Zaman’a yaptığı açıklamalar
gündemi belirledi. Sultan Vahdettin’e ‘hain’ denilmesine karşı çıkan eski
Başbakan, röportajında özetle şu görüşleri dile getirdi: “Kurtuluş Savaşı’na
açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul’dan ayrılacağı zaman
devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı.
İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu. Osmanlı
padişahları için iyi-kötü ayrımı yapmak doğru olmaz. Hepsinin farklı yönleri
vardır. Abdülhamit’in demokratikleşmeyi engelleme ve aydınları yurtdışına
gönderme gibi tavırlarını sürekli eleştiririm. Ancak olumlu bulduğum yanları da
vardır. Hem dinine bağlı birisiydi hem de Batı kültürünü ihmal etmedi. Okullar,
köprüler, yollar yaptırdı. Eğitim çalışmaları yaptı.”

Ecevit’in görüşlerine karşı çıkanlar ise son Osmanlı padişahı
Vahdettin’in, Mustafa Kemal hakkındaki idam kararını onayladığını, Osmanlı
topraklarının paylaşılmasını öngören Sevr Antlaşması’nı da kabul ettiğini
savundu. Saltanatın kaldırılmasının ardından bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk
eden Vahdettin’i Atatürk’ün de ‘hain’ olarak nitelendirdiğine dikkat çekildi.
Atatürk, Vahdettin ile ilgili olarak Nutuk’ta şu ifadeleri kullanıyor:
“Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de
tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat
Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet âciz, haysiyetsiz ve korkak.”

Demirel: Vahdettin’e hain demek ayıp değil

Ecevit’e en büyük tepkiyi 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gösterdi.
Zaman’ın ardından haberin Hürriyet gazetesinde de yayınlanması üzerine genel
yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü arayan Demirel, şu görüşleri savundu: “Atatürk
hepimizin, Türkiye Cumhuriyeti’nin referansıdır. Onun bu konuda ne dediğine bakmak
lazım. Bugün Türkiye’yi birbirine bağlayan en kuvvetli referans Atatürk’tür.
Bakın din, dil, bölge gibi konularda giderek ortak referanslar kayboluyor.
Cumhuriyetçi elit bugün büyük sıkıntı içindedir. Oysa daha en az yüz yıl bu
büyük Atatürk referansına ihtiyacımız var. Onu sarsmamak lazım. Cumhuriyet,
Atatürk’e çok şey borçludur. Ama Vahdettin’e değil. Ayrıca ona hain denmesi
utanılacak bir şey değil. Fransa da geçmişte Vichy dönemini hainlikle
suçlamıştır.”[5]

Vahdettin’den bugünün kahramanları()na

Bülent Ecevit’in ‘Vahdettin hain değildi’ açıklaması çokça tartışıldı…
Tarihin ‘yalan söyleyen’ yüzü bu açıklamayla birlikte aylarca gündemde kaldı…
Herkes herşeyi söyledi. Hatırlarsanız Süleyman Demirel de tarihin
gerçeklerini  sümen altı etmeye matuf bir şekilde “Türkiye bu açıklamayı
şuan için kaldıramaz”  açıklaması da en az Ecevit’in itirafı kadar
önemliydi… Anlayacağınız, yalan söyleyen tarihin içinde Türkiye kamuoyunun
şuan kaldıramayacağı daha bir çok yalan vardı…

Biz de bu konuda bir hatırat aktaralım… Malum, Osmanlı sarayları
TBMM’ye bağlı. 1980 öncesinde sarayların denetimi ve kayıtların incelenmesi
gündeme gelir ve bunun için Meclis’ten bir heyet oluşturulur. Bu heyette
dönemin MSP’li milletvekillerinden Hasan Aksay da yer almaktadır. İncelemeler
sırasında AP’li, CHP’li ve MSP’li üyelerin dikkatini altın bir Kur’an mahfazası
çeker… Çünkü bu mahfazanın yanında bir de zar bulunmaktadır… Heyetteki
milletvekillerinin ilgisini de bu zarf celbeder… Merakla zarf açtırılır ve
okutulur. Zarfın içindeki notta şöyle yazmaktadır:

“Bu altın kap, beytülmal’e aittir. Ümmete ait olan bir malın yerine
iadesi ricasıyla.”

Vahdettin’e bu notu yazdıran olay ise şöyle gelişir: Vahdettin tehdit ve
şantajla bir İngiliz gemisine bindirilip gönderilirken, son anda yolculukta
okumak için bir Kur’an-ı Kerim ister.. Sultan’ın isteği üzerine hemen Saray’a
gidilir ve Kur’an getirilir. Bu altın mahfazalı bir Kur’an’dır. Vahdettin
İtalya’ya varınca, hemen Kur’an-ı Kerim’in mahfazasını çıkarır ve bir mektupla
sefaretimize gönderir. Mektupta, “Bu altın kap, beytülmal’e aittir. Ümmete ait
olan bir malın yerine iadesi” talimatı yazmaktadır.

Vahdettin’in bu mektubu okununca, Osmanlı Sultanı ile alay eden ve Hasan
Aksay’ı bu alayları ile kızdırmaya kalkışan Meclis Heyeti’nin CHP’li
milletvekili gözleri dolu dolu olduğu halde Hasan Aksay’ın yanına gelir ve
kendisinden özür diler…

İşte devletin, milletin malına, yani beytülmale sahip çıkmak Sultan
Vahdettin gibi olmaktan geçiyor. Milletin emanetlerini  yabancı ve de
malum sermayeye peşkeş çekerlerken  ‘Babalar gibi satarım’ diyen bugünün
kahramanları ()na birilerinin ‘beyt-ül mal’ kavramanı hatırlatması gerekiyor.[6]

Vahdettin’i “İrade-i Milliye” den Okumak

Mustafa Kemal – Vahdettin ilişkisi yıllardır konuşula ve tartışılagelir.
Aslında bu konu ne konuşulur ne de tartışılır. Hemen hemen pek çok konuda
olduğu gibi bunda da iki görüş vardır. Bunlar dile getirilir ve dosya tekrar
tozlu raflara terk edilir. Ta ki sakız misali yeniden gündeme getirilinceye
kadar.

Mustafa Armağan yazılarında son Padişah Vahdettin’in Milli Mücadele’nin
Anadolu’daki ilk resmî yayın organı olan İrade-i Millîye’de yayınlanan telgraf
ve beyannamelerle destek olduğunu dile getirmişti. Böylece Sivas Kongresi’nden
hemen sonra yayınlanan, yani “resmi tarih” dediğimiz bize öğretilen
tarihin ana kaynaklarından biri olabilecek İrade-i Milliye’nin yıllardır
ezberleye geldiklerimizi sorgulayabileceğimiz bir kaynak olabileceği de ortaya
çıkmış oluyor.

Mustafa Armağan’ın “Milli Mücadele’nin ilk gazetesi olması hasebiyle
apayrı bir dikkatle incelenmesi gereken bu gazetenin henüz tam bir
koleksiyonunun dahi yapılamamış olması, İnkılâp tarihimizin hep eksikli
yazılmasının nedenlerinden biridir” sözleriyle önemine işaret ettiği
İrade-i Milliye’nin tam bir koleksiyonunun mevcut bulunmaması ise dikkat
çekici. Çünkü “muhalif” değil, “sözcü” bir yayın organından
bahsediyoruz burada. “Vahdettin bir beyanname yayınlıyor, Anadolu kamuoyuyla
aynı duygularla duygulandığını, milletle beraber olacağını söylüyor ve bu
beyanname, en büyük yankıyı, 4–11 Eylül tarihlerinde düzenlenen Sivas
Kongresi’nin buğusu henüz üzerinde tüterken Mustafa Kemal tarafından çıkartılan
gazetede yapıyor, düğün bayram kutlanıyor. Oysa bize, o zaman yayınladığı bir
beyanname ile Milli hareketi destekleyen padişahın ‘vatan haini’ olduğu
öğretiliyor(du).”

Anlaşılan o ki İrade-i Milliye koleksiyonunu yeniden okumak, bizi
yayınlandığı dönemin tarihine ilişkin “ezber” malumatlarını gözden
geçirmemizin eşiğine getirecek.

Sadece İrade-i Milliye mi?

Bence döneme ilişkin her çalışma, tarihin bildiğimiz gibi
olmayabileceğine / olmadığına ilişkin yeni bir ipucu ortaya koyacak. Yeter ki
ezberlediklerimizin mutlak doğrular olduğu söylemenin konforundan vazgeçecek
doğru adımları atmaya başlayalım.

“Varsa yoksa Vahdettin haindi, şuydu, buydu. Böyle söyleyenler kendi
açılarından resmî tarihin yüzüne bir kat daha astar vuruyor olabilirler. Onlara
kızabilirsiniz de. Ancak burada çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız
gerekiyor. Peki, biz Vahdettin’in hain olmadığına inananlar ne yaptık? Onun
söylev ve demeçlerini yayınlamak aklımıza geldi mi hiç? Beyannamesi Nutuk’ta
yer aldığı halde gidip oradan da olsa okuduk mu? İttihatçıların elinde payimal
olan tahtını tekrar fethedilmek için ne tür operasyonlara giriştiğini,
dizginleri nasıl eline aldığını, Meclis-i Mebusan’ı neden kapattığını, Cuma
selamlıklarında cephelerden dönen generallerle neler konuştuğunu ve nihayet
Mustafa Kemal Paşa’ya hangi “ilkâ”larda bulunduğunu ortaya çıkartacak
bir çaba içerisine girdik mi şimdiye kadar? Birilerine kızmak kolay. “Bir
şey” yapmaktır asıl zor olan. İşte size bir teklif: Gelin şu “İrade-i
Milliye” nüshalarını toplama işinde bana yardımcı olun. Bir grup oluşturup
bunları aynen yeni harflere aktaralım ve bir finansör bularak yayınlayalım Var
mısınız?

Bugüne dek “kopuşları”, “redleri” vurgulanan Osmanlı
Devleti’nin son demleri ile Cumhuriyetin ilk yılları arasında böylesi
“süreklilikler” bulmak, sadece geçmişi yeniden okumamıza vesile
olmayacak, bugünümüzü analiz etmemize de ve geleceğe dair ufuklarımıza da 
çok farklı bir perspektif kazandıracaktır.”[7]

 



[1] Radikal
/ 17-04-2005 / Avni Özgürel

 

 

[2] Yeni
Şafak / 14-05-2005 / Abdullah Muradoğlu

[3] Milli
Gazete / 19 07 2005

[4] Milli
Gazete / 19 07 2005 / İbrahim Tenekeci

[5] Zaman
/ 20.07.2005

[6] Milli
Gazete / 04 10 2005 / Kulis Ankara

[7] 14.10.2005
/ Milli Gazete / Suavi Kemal


BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi