Anasayfa » SON KALEMİZ TSK’YA SALDIRI

SON KALEMİZ TSK’YA SALDIRI

Yazar: yonetici
0 Yorum 346 Görüntüleyen


SON KALEMİZ TSK’YA SALDIRI


Temmuz 2011 tarihinde Milli Çözüm Dergimizde
yayınladığımız bu yazı; sanki yeni kaleme alınmış gibi hakikatleri
haykırmaktadır. Ve Sayın Recep Erdoğan Başbakan değil de Boşbakanmış gibi,
Ordumuza yönelik bu tezgâhların farkına yeni varmış gibi davranmaktadır.

 

Ergenekon davası, bazı mihraklarca artık tamamen
TSK’yı yıpratma ve yılgınlaştırma kampanyasına dönüştürülmüş durumdaydı. Emekli
ve görevli paşaların, subay ve astsubayların böyle hırpalanıp hakarete
uğratılması; aslında Türk Ordusunun Milli Savunma yeteneğini ve moralini
bozmaya yönelik bir Siyonist ve emperyalist projenin adım adım uygulanmasıydı.
Güneydoğumuzu Kukla Kürdistana katmanın, Türkiye’yi parçalamak üzere
federasyonlara ayırmanın önündeki en zor ve son kale gördükleri TSK’yı
beyninden vurup felç bırakma operasyonları giderek pervasızlaşmış ve hız
kazanmıştı. İnançlı, akıllı ve iddialı bir bağımsızlık sevdalısı ve batı
emperyalizmi karşıtı Mustafa Kemal’i karalayıp, tarihi ve milli konumundan
kaydırıp, “ılımlı Muhammed” safsatası gibi “ılımlı Atatürk” imajı uydurulması
da yine TSK’yı tahrip programının bir parçasıydı.

Mustafa Kemal, içerdeki Sabataist (Yahudi dönmesi) ve
mason İttihat Terakki çömezi CUNTA’yı ve dışarıdaki Siyonist ve emparyalist
odakları, bir müddet onlardan görünüp oyalayarak, Türkiye Cumhuriyetini daha
rahat ve zayiatsız kurmayı başarmıştır. Ama ayakları yere bastıkça Milli
adımlar atmaya başlamış, mason ve sabataistlerin bir kısmını dışlamış, onlar da
aldatıldığını anlayınca Atatürk’e suikastlar hazırlamış ve birçoğu İzmir komplosunda
olduğu gibi, asılmıştı. O süreçte kendilerini Atatürk’ü övmeye mecbur hisseden
sabataist ve Mason cunta, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra İsmet İnönü’yü başa
geçirip, Atatürk’ün savsakladığı Lozan’ın gizli maddelerini uygulamaya,
ertelenen Sevr'in gereği Türkiye’yi parçalamaya zemin hazırlamaya ve bu
maksatla ülkemizi Amerika’nın güdümüne sokmaya muvaffak olmuşlardı.

Gavura Taraf gazetesinin, RONİ MARGULİES adlı soysuz
yazarı hızını alamayıp derin bir kinle, Osmanlı ve Atatürk üzerinden
Milletimizi aşağılayıp hakaretler yağdırmakta ve Müslüman halkımızı “kendi
düzenlerince düzülen zavallı hayvanlara!”
 TBMM’ni ise “burjuvazi
ahırına”
 benzetecek kadar şımarıp küstahlaşmaktaydı: “Bu memlekette
Oğuzların Kayı boyundan gelen, hamamda şişman kadın kovalarken sabuna basıp
kayan ve kafayı kurnaya çarpıp ölen padişahlar tarafından yönetilmeye alışık
insanlar yaşıyor. Yöneticilerinden “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek
demek değildir”, “İstikbal göklerdedir.” Gibi ibareler duymaya alışık insanlar
yaşıyor. Çok eziyet çekmiş, çok dayak yemiş insanlar yaşıyor. Bunların
sonucunda çok hoşgörülü, müthiş kalender olmayı öğrenmiş bir milletiz biz.
Böyle olmasak yanmıştınız ulan hepiniz! Ne parti kalırdı memlekette, ne parti
lideri! Fransız’lar veya Mısırlılar filan yaşıyor olsaydı buralarda sonunuz
kötü olurdu. Ama biz varız. Biz alışığız. Göz yumarız. Hoş görürüz. Oynayın.
Dalga geçin. Âlem yapın. Kaç gündür “Düzen değişiyor, ama düzülen hep aynı”
sözü, “Parlamento burjuvazinin ahırıdır.” Sözü kafamda dönüp duruyor[1] 
diyecek
kadar şımarmıştı.

Koyu Ulusalcı ve Aydınlık yazarı Yalçın Küçük’ün
“Cahit Kayra…” Yazısında:
[2]

“Ancak Cahit Kayra’nın anılarını pek sevmiştim, kalın
bir kitap, 1938 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmişti, ben o yıl
dünyaya gelmişim, mezuniyetim 1960, Cahit Bey, anılarında “biz İsmet İnönü’ye
güvenirdik” diyor, bu tespiti önemli bulmuştum, hala buluyorum. Mustafa Kemal
Paşa’nın beğenilme eğrisinin hep doğrusal ve endeksinin her zaman yüksek
olduğunu düşünmek çok yanlıştır; bu yanlıştan çıkmadan Celal Bayar’ın
başkanlığına rağmen İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini anlayamayız.
Ancak anılarında cesur Cahit Bey, bu çalışmasında, çok çekingen ve hatta yılgın
görünüyor, çok üzücüdür. İslamist diktatorya’nın etkisini hissedebiliyorum.
İslamist diktatorya güzel insanlarımızı yaşlandırıyor ve gençliğin sırrı
mücadelededir.” S
özleriyle daha önce defalarca yaptığı
gibi, İsmet İnönü’yü kutsayıp “güvenilir adam”, Mustafa Kemal’i ise “Her hali
beğenilmeye ve güvenilmeye layık görülmeyen adam” göstermesi de bu sabataist
takımına ve İttihat Terakki Şebekesi artıklarına, Atatürk’ün attığı kazıkların
acısıydı. Şimdilerde bu sabataist ve sosyalist ulusalcıların çokça sahiplendiği
Kemalizm ise, Aslında Atatürk’ü dışlamanın ve İsmet İnönü'yü kutsamanın bir
kılıfıydı.

AKP ise, Siyonist Yahudi Lobilerinin 28 Şubat
tertibiyle devirdikleri Erbakan’a hıyanet etmeleri karşılığı iktidara taşınıp,
BOP çerçevesinde Türkiye’nin parçalanması planına taşeronluk yapmaktaydı.

Recep T. Erdoğan Davos tiyatrosunda “Van
Münit’’
 horozlanmasıyla, güya İsrail’e kafa tutan kahraman rolü oynaya
dursun, 500.yıl vakfı kurucu Başkanı Yahudi Jak Kamhi:

“Bazı odakların ülkemiz aleyhine üretmeye devam
ettikleri olumsuzluklara rağmen, kalıcı barışın tesisi çabalarına önemli
katkısı olan ve anlamlı başarılar elde eden hükümetimizin, yine bu doğrultuda
hiç bir ülkenin başaramadığı İsrail-Suriye 
yakınlaşmasının, (daha doğrusu Libya gibi işgale ve bölünmeye
hazırlanmasının. U.E.) ve bu yeni başarısının da Türkiye’miz için uluslararası
alanda olumlu etkiler yaratacağına inanıyorum.’’ 
diye övdüğü Recep T. Erdoğan’ın AKP iktidarı adına, gizli ve özel
arabuluculuk rolünü şu sözlerle inkara kalkışıyordu:

“ABD’deki bazı dostlarımla görüşmelerimde onlarla da
paylaştığım, Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi konusundaki arzumun
ifadesi olduğunu belirtmek isterim. Bu hususta ne ülkemizin ne de İsrail
devletinin bir yetkilisiyle temasım olmamıştır. Haziran ayında planladığım
İsrail seyahatimin maksadı da, yıllardan beri davet edildiğim bir toplantıya tamamen
gönüllü olarak katılmamdır.’’ 

Ama: “AB’nin kurulmasından sonra, geçmişte
savaşlara neden olan “ekonomik çıkar’’ kavramının Avrupa’da barışı sağlayan
önemli bir unsura dönüştürülmesi ve AB’nin 62 yıldan beri barışı muhafaza
etmesi üzerine, başka ülkelerin de bu modelden ilham alarak ekonomik yararları
olan çalışmaları destekledim ve bu bağlamda barışı her şeyin önünde tutan Sayın“Cumhurbaşkanımız
ve Başbakanımızın yürüttükleri Filistin-(İsrail) Erez Serbest Bölge projesine
elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalıştım.
”
 İfadeleriyle
gerçeği ağzından kaçırıyor, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın yürüttükleri
halkımızın bilmediği FİLİSTİN-İSRAİL EREZ Serbest Bölge projesiyle Siyonizm'e
birlikte destek ve hizmet verdiklerini itiraf ediyordu.[3]

Bu “Erez” Siyonist Yahudiler için parola isimlerden
biri oluyordu. Hatırlayınız 28 Şubat Siyonist darbesiyle yıktırılan Erbakan
Hükümetinin yerine Başbakanlığa düşünülen Yalım Erez’in de, Van Başkale
Yahudilerinden olduğu pek bilinmiyordu. Bir zamanlar koyu Laikci Kemalist ve
Anti İslamist Ahmet Necdet Sezer’in elinden Devlet Üstün Madalyası alan, ana
dili İbranice yanında, atalarının kovulduğu İspanyolcayı da iyi konuşan bu
Yahudi vatandaşımız Jak Kamhi, şimdi Sn. Abdullah Gül ve Recep T. Erdoğan’ın
çok özel ve yüksek büyükelçisi gibi İsrail'e hizmet sunuyor; zavallı dindar
halkımız da bunları, hala İslam kahramanı sanıyordu. Yahudi iş adamı Jak
Kamhi’nin yeni eşi Tülin Hanım ise, eski CHP bölge Müfettişi, 1923-1941
Milletvekili ve meşhur Taksim Cumhuriyet Anıtının fikir banisi, Sabataist Hakkı
Şinasi “Erel” Paşa’nın torunu çıkıyordu. MUSTAFA KEMAL’in stratejik dengeleri
gözeterek evlendiği, ama başına bela edildiği için sürdüremediği İzmir dönmesi
Uşakizadelerden Latife Hanımla da: Jak kamhinin karısı Emel Hanım akraba
oluyordu. Ha,  yeri gelmişken hatırlatalım bu Tülin Hanım, Mısır’da Cemal
Abdülnasır’ın devirdiği kukla Kral Faruk'un eşi Feride Hanımla da, kuzen
sayılıyordu. Görüyor musunuz, şimdi koyu AKP hayranı ve hizmetkarı Jak
Kamhi’nin Sabataist ve Siyonist şebekesinin kolları ta nerelere uzanıyordu!?

Kendilerini Malazgirt’in ve İstanbul'un Fethinin
değil, Siyonist Fransız Devriminin çocukları gören, hıyanet şebekesi İttihat ve
Terakki cemiyetinin çömezliğini yürüten; “Devlet dairesinin
bodrumunda abdest alıp namaz kıldı -Köyündeki camide mevlüt merasimine
katıldı-Çocuklara Kur’an okuturken basıldı’’
 gibi haberlerle
Müslüman halkımıza zulmeden İsmet İnönü CHP’sini hala hararetle öven ve o
günleri özleyen şu Masonik Ulusalcı takımı da, toplumu ürkütüp AKP tuzağına
kaçıran ve AKP’nin tahribatlarına mazeret ve meşruiyet kazandıran figüranlardı.

Mustafa Kemal’e, İsrail’in arka bahçesi olacak bir
Masonik Cumhuriyet Kurdurmayı başaramayan ateist, sosyalist ve tabi Sabataist
sünepeler, şimdi Türkiye Cumhuriyetinin temellerine dinamitler yerleştiren ve
demokratikleşme kılıfıyla, halkımızı küresel sermayeye köleleştiren AKP’nin
açılım saçmalıklarını ve TSK’yı hizaya sokma kahramanlıklarını, övme
yarışındaydı.

İşte bunlardan birisi olan aslı ve ayarı malum Ahmet
Altan Taraf’taki yazısında şunları kusmaktaydı:

“Acılı bir dönem sona eriyor. Yanlış kurulmuş bir cumhuriyet şimdi yeniden
biçimleniyor. Biz cumhuriyet kurup başına Mustafa Kemal’i getirmedik, Mustafa
Kemal’i başa geçirip etrafına bir cumhuriyet kurduk. Tek partili bir
diktatörlük de halktan destek alamadığı için desteğini ordudan aldı. Niye
yaptığımızı bugün dahi mantıklı bir şekilde açıklayamadığımız bir sürü tuhaf
“devrimi” ordu zoruyla gerçekleştirdik. İnsanların giysilerine musallat olduk. “Fes
giymeyeceksin” diye tutturduk. Alfabelerini değiştirdik. Müziklerini
dinlemelerini yasak ettik. Bunların hiçbirini halkın rızasını alarak yapmak
mümkün olmadığından hep orduyu kullandık. Ne olurdu insanlar fes giyseydi, Arap
alfabesi kullansaydı, Bach yerine türkü dinleseydi? Bu ülkede “şapka giymiyor”
diye adam asıldı. Bunun saçmalığını dile getirmek yasaklandı. Mustafa Kemal,
Batı uygarlığının “özünü” değil, biçimini benimsedi. Bu ülkenin aydınları da
“görüntüyü” çağdaşlık olarak değerlendirdi. Eğitim bir “beyin yıkama”
kampanyasına dönüştürüldü, demokrasi neredeyse lanetlenip “cumhuriyet”
alabildiğine yüceltildi.Cumhuriyet, bir diktatörlük yönetimine cevaz
veriyordu çünkü. Demokrasi ise diktatörlüğe izin vermiyordu. Son
darbesini 28 Şubat’ta yaptı. 
(Not:
Oysa bu yalaka ve sabataycı yazar takımı Erbakan’ın devrilmesini o süreçte
hararetle alkışlıyordu!? U.E.) 

2002’de zenginleşen muhafazakâr kesimlere dayanan, dünyanın desteğini
arkasına almış AKP iktidarına karşı da darbe hazırlıklarını, girişimlerini,
planlarını sürdürdüler. Halk artık darbelerden ve darbecilerden nefret
ediyordu. Kendi iradesinin iktidara gelmesini istiyordu. Dünya da bunu
destekliyordu. Sonun da ilk kez muvazzaf bir orgeneral “darbe” hazırlıklarına
karıştığı için tutuklandı. Kenan Evren, darbe yaptığı için ifadeye
çağrıldı. Ordunun içindeki son cunta da şimdi temizleniyor. Yeni bir çağ
açılıyor. Bu çarpık cumhuriyetin içinde hayat bulmuş bütün “çarpıklıklar” da
temizlenecek, cumhuriyeti bu toplum yeniden kuracak.’’
[4]diyen Ahmet Altan o yıllarda hararetle AKP’yi alkışlarken, sonra karşı
tavır almaya başlamıştı.

Org. Işık Koşaner’in Kara Harp Okulundaki
Uyarıları!

19 Mayıs 2011 günü Kara Harp Okulu’nda yapılan
“Mütareke Dönemi ve İstanbul’dan Samsun’a Uzanan Yolda” başlıklı panele katılan
Genelkurmay Başkanı Org. Koşaner’in kapanış konuşmasında dile getirdiği,
yaşadığımız süreç açısından en önemli tespiti: “işgal benzeri
durumlara düşmeden gerekli uygulamaları yapmaktır.’’ 
sözleriydi.
Org. Koşaner’in konuşmasında, bugünkü Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Kafes
tertiplerine tarih üzerinden değinmeler de önemliydi. O zaman kurulan harp
divanlarının oynadığı role göndermede bulunması, dikkat çekiciydi. Koşaner’in
Mütareke Basını Mensuplarına“milletimizin zamanı geldiğinde layık
oldukları karşılığı verdiğini”
 hatırlatması da ilginçti. Bu
hatırlatma umulur ki, düşmanın psikolojik harekâtına karşı sürekli stratejik
geri adım atma döneminin artık sonuna gelindiğine bir işaretti.

Fetullahcı Zaman yazarı İhsan Dağı, Deniz kurdu tatbikatını son gününde
iptal eden Genelkurmaya kızıp:“Ya ordu savaşa da gitmezse!’’ diye
küstahlaşmıştı!

“Türkiye bunu da gördü. Ordusu yargıyı boykot edip
tatbikata çıkmadı. Soru şu; peki ordu, yarın bir saldırı karşısında savaşmayı
da reddeder mi acaba?” Orduya siyaset bulaşmışsa, ihtimal dışı değildir bu.
Balkan Savaşı'nda İttihatçı subayların yaptıkları hatırlarda. Edirne'yi bile
terk etmişlerdi, İstanbul'da iktidara biraz daha yaklaşmak uğruna. Siyaseten
kazanmak adına cephede kaybetmeyi göze alan bir ordu zaten ordu olmaktan da
çıkmıştı. Düştükleri siyaset batağından bir daha kurtulamadılar. Kendileriyle
beraber imparatorluğu da batırdılar. Şimdi de 'işe çıkmama' eylemi yapıyorlar.
Acaba bu, 'gerekirse ülkeyi savunmasız bırakırım' tehdidi mi? Son tatbikat
erteleme 'eylemi' hiç masum ve normal değil; en azından yargıyı etkileme
girişimi. Ayrıca hükümete de bir mesaj… Bugün yargıya mesaj vermek için
tatbikata direnen, yarın siyasi iktidara mesaj vermek, onu yıpratmak için başka
işler yapmaya kalkışırsa ne olacak?  Mesele şudur; ordu hükümetten
bağımsız, bağlantısız bir kurum mudur, yoksa emirleri meşru siyasal iktidardan
mı almaktadır? Başbakan Erdoğan, ordunun 'protestosu'nu alttan alıp, 'Ordu
işini yapıyor, dışarıdakiler tahrik etmesinler' diyerek emrinde bulunan
(bulunması gereken) kurumu korumaya çalışıyor olabilir. Bunu anlarım; ama bu
sözlere hakikaten inanıyorsa, o zaman durum çok nazik demektir. Başbakan'a,
konuşmalarında sık sık atıfta bulunduğu Adnan Menderes'in yaptığı ve bedelini
hayatıyla ödediği temel hatayı iyi incelemesini tavsiye ederim.
[5]” diyen İhsan Dağı Recep Erdoğan’a “Ya
sen TSK’yı bitireceksin, Ya da asker seni indirecek”
 demeye
getiriyordu.

AKP'den Emniyet'e uzanan “suç örgütü” dosyası özel
yetkili savcıdaydı!

Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı, hükümlü Orhan Aykut’un
ifadelerinden yola çıkarak hazırladığı dosyada: Akyürek, Arslan, Güney ve
Sarıkaya‘nın suç örgütü kurduğunu belirtiyordu. Ama İstanbul Özel Yetkili
Başsavcılığı’na gönderilen dosya 5 aydır bekletiliyordu.

AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, yeniden
Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'na dönmesine karar verilen
Ramazan Akyürek, Ergenekon davasının kara kutusu olarak bilinen Tuncay Güney ve
eski Van Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında 'Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak'
şüphesiyle yürütülen ve yetkisizlik kararı verilerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na
gönderilen bir soruşturmaya ulaşmıştı. “Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı Metin Arda,
tehdit edildiği gerekçesiyle 'Matkap davası' hükümlüsü Orhan Aykut’tan aldığı
ifade üzerine AKP'den, Emniyet’e uzanan bir suç örgütü bulunduğunun anlaşıldığı
ve bu dosyanın 5 aydır İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı'nda
beklemeye alındığı” ortaya atılmıştı.

Ergenekon silahlarını kim saklamıştı?

Savcı Arda, İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet
Başsavcılığı'na gönderdiği 'yetkisizlik kararında' şunları yazmıştı:

“Kamuoyunda Ergenekon soruşturması olarak bilinen
soruşturma kapsamında gömülü olarak ele geçirilen silah ve mühimmatları
bulundukları yere gömenleri bildiğini anlattığı, ama birçok silahın gün ışığına
çıkartılmadığı…”

“Halen milletvekili olan İhsan Arslan’ın Doğu ve
Güneydoğu’da faili meçhul kalmış cinayetlerle ilgili ölen yakınlarına örtülü
ödenekten ödeme aktarıp, o bölgede görev yapmış kimi askeri rütbeliler
aleyhinde delil topladığı…’’

Sahte belgeler Arslan’ın binasında mıydı?

“Ankara’da, Tavacı Rüstem'in karşısında bulunan 22
katlı binanın İhsan Arslan'a ait olduğunu, bu binanın 5. katında çeşitli sahte
belgeler tasarlandığını…”

“Eski Van Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın ise belge
hazırlanmasında İhsan Arslan'a yardımcı olduğunu, hatta kimi soruşturmaların
iddianame taslaklarını 5. katta bizzat hazırladığını”

Zir Vadisi'ndeki silahlarda bazı polislerin parmağı
var mıydı?

“Zir vadisinde ele geçirilen silahları, bulundukları
yere Ankara İstihbaratı'nda görevli bazı polislerin gömdüğünü, bu silahların
hükümete başkaldıranlara karşı gömüldüğünü, Yarbay Mustafa Dönmez ile İhsan
Arslan arasında geçmişte tartışma yaşanıldığını, bu nedenle Zir Vadisi’nde
bulunan silahlar ile Mustafa Dönmez'in irtibatlandırılıp kendisine iftira
atıldığını…”

“Balyoz soruşturmasında kullanılan belgeleri 2007
yılında, ağzı kapatılmış bir çuval içinde (geçmişte TSK'dan uzaklaştırılmış
olan) uzun saçlı bir binbaşı ve Amerikalı Senatörün getirerek, İstanbul 4.
Levent'teki bir otelde İhsan Arslan'a teslim ettikleri, Orhan Aykut'un belgeleri
Arslan'a ait otomobile taşıdığını ve Arslan'ın ofisine götürdüklerini, askeri
seminer ile ilgili bu belgeler arasındaki kayıtlara Arslan'ın ofisinde
eklemeler yapıldığını…”

AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, Tuncay
Güney'e 300 bin dolar aktarmış mıydı?

“Tuncay Güney'in 2006 ya da 2007 yıllarında Mevlüt
Çınar adına düzenlenmiş sahte pasaport ile Ankara havalimanından Türkiye'ye
giriş yaptığını, Arslan'ın bu şahsa 300 bin dolar vererek daha sonra
başlatılacak olan Ergenekon soruşturması kapsamında dikte ile ifade vermeyi
ikna ettiğini, binanın 5. katındaki ofiste Güney'in beyanlarının CD'ye kayıt
yapıldığını” 
saptamıştı.

Yetkisizlik kararı

“Savcı Arda, Orhan Aykut'un “Ergenekon davasının
görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ifade vermek istediğini” de
'yetkisizlik kararına' yazmıştı. Savcı'nın hazırladığı 2010'a 8735 sayılı
soruşturma, 2010'a 874 nolu kararla, yetkisizlik kararı verilerek İstanbul Özel
Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı'na yollanmıştı.”
[6]

Yine aynı TARAF’ın yazarı Melih Altınok:

“Sakın ha bu tutuklamalar, bu Ergenekon gözdağları ile
TSK’yı sindirdim zannedip işin ucunu bırakmayasın… Bu TSK’yı tamamen etkisiz
ve tepkisiz bir konuma taşımadan kendini emniyette sanmayasın’’ uyarısında
bulunarak Recep T. Erdoğan’a Menderes’i hatırlatmaktaydı. Anlaşılan Zaman
yazarı İhsan Dağı gibilerini de, Tarafın kiralık kalemşörlerini de hep aynı
odaklar ders verip doldurmaktaydı.

“AKP, Batı demokrasileri için naif olsa da YAŞ’ta ve
referandum sürecinde ülkedeki yegâne patronun halk olması gerektiği mesajını
bir çığlık sayılabilecek şekilde ortaya koydu. Ancak bu bir biat ilişkisi
olmadığı halde Başbakan, aynı çevrelerin kendi meşreplerince hükümetin
hatalarını ve eksiklerini dile getirmelerinden pek hazzetmiyor. Bunu da zaman
zaman sert bir üslupla ifade ediyor. Başbakan Erdoğan’ın son dönemde tahammül
edemediği konuların başında ise bir süredir seçmene uygun gündemler vesilesiyle
verdiği “artık muktediriz” şeklinde son derece tehlikeli mesajların
eleştirilmesi geliyor. Seçime sayılı günler kala Başbakan düzlüğe çıktık
vurgusunun dozunu daha da arttırdı. Son olarak da bazı yayın organları, Aydın
ve Muğla mitingleri dönüşünde uçakta gazetecilerle konuşan Başbakan Erdoğan’ın
“Asker konuşmuyor, görevini yapıyor, medya tahrik ediyor” sözlerini “Asker
artık eski asker değil” şeklinde manşetlerine taşıdılar.(Ancak Başbakanın) 80
yıllık Cumhuriyet tarihinde nice siyasinin kellesini almış, milyonlarca
Türkiyelinin hayatını kaydırmış, parlamenter sistemi ve demokrasiyi katletmiş
askerî vesayet rejiminin küçümsenmesi.(yanlıştır) Kaldı ki demokrat
Müslümanlar, Kürtler, Aleviler, solcular o duble yollardan cemselerle
işkencehanelere taşınmayacaklarının garantisini henüz tam olarak,
hissetmiyorlar. Dolaysıyla Başbakan “Medya tahrik ediyor” diye yakınsa da
AKP’nin bekasından çok çok öte, vatandaşlar için bir ölüm kalım meselesi olan
darbe ideolojisinin kuyruğunu bırakmaya bu ülkenin demokratlarının hiç mi hiç
niyeti yok. Ayrıca Başbakan kadar iyimser olmamak da “gaflet” olmasa gerek.
Yoksa tabloyu yanlış mı okuyoruz dersiniz? Daha dün Balyoz davası kapsamında
yargılanan mensupları için Türkiye Cumhuriyeti’nin “bağımsız” yargısına resmî
internet sitesinden “anlamıyoruz” mesajı gönderen Karargâh, Ruanda ordusuna mı
ait? Belki de 27 Nisan Muhtırası Genelkurmay’ın internet sitesinden silindi de
bizim haberimiz yok. Askerin, devletin mahkemelerinde yasalara uygun olarak
yargılanan mensuplarının durumunu protesto etmek için tatbikatları iptal
ettiği, yani bir nevi “kazan kaldırdığı” iddiaları da “kâğıt parçalarının”
hüsnükuruntusu olmalı. Tıpkı askerî savcılıkta sonradan kabul edilenler gibi.
Farkında mısınız, İspanya gibi darbe rejimiyle hesaplaşmasını bizimle
kıyaslanmayacak şekilde kapsamlı kotarmış bir ülkenin eski Savunma Bakanı
Narcis Serra bile Erdoğan kadar iyimser değil? Serra dahi darbeyle hesaplaşma
için, muhalefetin ve medyanın da dahil olacağı bir konsensüs oluşturulamadıysa
işiniz zor” derken, darbeci zihniyetin hâlâ genişçe kesimler için alternatif
olarak görüldüğü ve darbenin kurumlarının anayasal güvence altında olduğu bir
ülkenin başbakanının çok ama çok rahat görünmeye çalışması size de tehlikeli
gelmiyor mu? Birkaç gün sonra, 27 Mayıs 1960’ta iki arkadaşıyla birlikte cunta
tarafından idam edilecek Menderes makamında çalışmaktadır. Milli Emniyet
Teşkilatı Başkanı Ahmet Celalettin Karasapan acil görüşme talebiyle yanına
gelir ve “Efendim birkaç gün sonra darbe yapılacak” der. Başbakan sinirlenir.
Cevabı da serttir: “Bana böyle ordu aleyhine haberler getirmeyin. Benimle
ordunun arasına girmeyin!” Menderes, kendisine benzer bir uyarıda bulunan
Devlet Bakanı Celal Yardımcı’yı kolundan tutarak pencerenin önüne götürecektir
daha sonra. Nöbet tutan askerleri göstererek “Bunlar mı bana darbe
yapacaklar?!”
 diye soracaktır.”
[7] 

Mustafa Kemalin ordumuza son talimatı:

Atatürk bu mesajını ölümünden sadece 12 gün önce
TSK’ya hitaben yazmıştı. Cumhuriyet’in ilanının 15.yılını maalesef Atatürk
bizzat katılıp kutlayamamıştı. Belki de bu duygularla bu satırları kaleme
almıştı:

“Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her
zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!

Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden,
felaketten ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl kurtarmışsan;
Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern
silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğun halde, (Milletimize ve devletimize
yönelik tehditlere karşı) gerekli vaziyetini alacağına hiç şüphem yoktur.

Bugün Cumhuriyet’in 15. Yılını mütemadiyen artan büyük
bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman
ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken büyük ulusumuzun iftihar
hislerine de tercüman oluyorum.

Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini,
dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni;
her an ifaya hazır ve amade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç
ve itimadımız vardır. Büyük  ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem
fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefis
ve istikarar-ı hayat (şahsi rahatından ve çıkarından fedakârlık yapma, oturaklı
ve ahlaklı bir hayat yaşama) ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya (hazır ve
heyecanlı) olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara-deniz-hava ordularımızın
kahraman ve tecrübeli subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus
muvacehesinde beyan ederim.

Cumhuriyet Bayramı’nın 15. Yıldönümü hakkınızda kutlu
olsun…!”

Şimdi soruyoruz:

1- Hasdal’da hapsedilen general ve komutan sayısı
yüzleri aşan, Harp Akademileri komutanlığında görevli her 7 Komutandan biri
zindana tıkılan bir ordu, nasıl Yurt savunması yapacak ve hangi moralle
düşmanla savaşacaktı?

2- Bu tutuklamalar dış tertipli bir tezgâh ve tuzaksa;
ehli iz’an ne zaman ayağa kalkacak ve Milli vicdan ne zaman uyanacaktı?

3- Yok, bu komutanlar gerçekten suçluysa ve Müslüman
milletin inancına ve iktidarına sataşmak için komplolar kuruyorsa, peygamber
ocağımızı bu hale sokan mason İttihat ve Terakki kafasından ve NATO
tahribatından bu kutsal kurum ne zaman kurtulacaktı?

4- Mevcut iktidar, TSK’yı karalama ve kolunu kanadını
kırma operasyonlarına taşeronluk yapıyor ve bununla siyasi rant topluyorsa, bu
güdümlü demokrasiyle ülkemiz nereye varacaktı?


 



[1] Taraf / 11 06 2011 / Sh:12

[2] Bak: 5 Haziran 2011, Aydınlık Sh.16

[3] (Bak:31 Mayıs 2011 Milliyet sh.8 Serpil Yılmaz Sobe Köşesi)

[4] 31 Mayıs 2011 Taraf – Askeri Cumhuriyet

[5] 31 mayıs 2011 ,Zaman)

[6] (Mehmet Bozkurt-Caner Taşpınar 27 Mayıs 2011 Aydınlık sh.8)

[7]  31 Mayıs 2011,Taraf

 




BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi