Anasayfa » Siyonizm-Abd Karşıtı Onurlu Generalden Abd'ye TOKAT ve Tertiplenen Balyoz Kumpası

Siyonizm-Abd Karşıtı Onurlu Generalden Abd'ye TOKAT ve Tertiplenen Balyoz Kumpası

Yazar: yonetici
0 Yorum 140 Görüntüleyen


Siyonizm-Abd
Karşıtı Onurlu Generalden Abd'ye TOKAT ve Tertiplenen Balyoz Kumpası


Hatırlayınız Türk
subayları, Amerika, ABD’li üst düzey yetkililerle PKK’lıların görüşmelerini
izletip tepkilerini dile getirince hemen ardından Balyoz kapsamında
tutuklanmalar başlıyordu.

Balyoz davası
kapsamında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Albay Mustafa Önsel, Mamak
Cezaevi’nde ikinci kitabını yazmıştı. “Silivri’de Firavun Töreni” adlı
kitabında, tutuklu komutanların görev yıllarında, özellikle ABD’ye karşı dik
duruşlarını şöyle anlatmaktaydı:

“Orgeneral Ergin
Saygun ve Albay Burhan Göğce 2007 yılında ABD’ye gidiyor. Görüşme öncesi
kaldıkları otele, birkaç Amerikalı gelir ve yapacakları sunuyu önceden görmek
istiyor. Ancak Burhan Albay, sunuyu vermeyince. ABD’liler çok bozuluyor.
Sonradan toplantıya gidiliyor ve orada sunu yapılıyor. Sunuda 3 tane film
gösteriliyor. İlkinde, ABD’li üst düzey yetkililerle PKK’lıların görüşmeleri
bulunuyor. İkinci filmde; ABD’lilerin, sandık sandık silah ve mühimmatı
PKK’lılara teslimat görüntüsü yer alıyor. Üçüncüsünde de Türk sınırına hareket
eden PKK’lılara yardım eden ABD’li asker grubu görülüyor.

Mesaj çok nettir:
“Her hareketinizi biliyoruz. Bizimle dost olmaya devam edecekseniz bu ilişkiyi
kesmek zorundasınız.” Bunun üzerine odada çok soğuk bir hava esiyor. Org. Saygun
ve Burhan Albay gönül rahatlığıyla otellerine dönüyor. Kısa bir süre sonra
ABD’li bir yetkili arayarak, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin,
kendilerini ofisinde beklediğini söylüyor. Ertesi gün Cheney’in ofisine
gidiliyor, ancak kapıdaki görevli tarafından durduruluyor. Güvenlik cihazı
öttüğü için ceketlerini çıkarmaları isteniyor. Burhan Albay, bunun diplomatik
kurallara aykırı olduğunu ifade ediyor. Görevli, siyahi bir askerdir ve “Burada,
buranın kuralları esastır” diye karşılık veriyor.

Bunun üzerine Saygun
Paşa, Dick Cheney’le görüşmekten vazgeçip otele dönüyor. Bu sefer ABD’li
yetkililer defalarca arayıp özür dileyerek Cheney’in görüşmek için kendilerini
beklediğini belirtiyor ancak Saygun Paşa, bu saygısızlığı affetmeyip görüşmeye
gitmiyor. Akşamüzeri, bizzat ABD Genelkurmay Başkanı Özel Kalemi arar ve
Genelkurmay Başkanı’nın kendilerini konutunda yemeğe beklediğini söylüyor.
Teamüller gereği teklif kabul ediliyor. Ertesi gün ABD’li yetkililer tarafından
otelden alınıyor. Büyükelçi de onlarla beraber gidiyor.

Tehdit ve
tutuklama

ABD Genelkurmay
Başkanı’nın yanında çeşitli kademelerden bürokrat ve senatörler bulunuyor. Konu,
önceki gün yapılan ABD-PKK sunumuna geliyor. Org. Saygun, orada bulunanlara,
ABD’nin PKK’ya yardım etmesinin kabul edilemeyeceğini ifade ediyor. Bu kadarla
da kalmıyor; konuyu Kuzey Irak ve Barzani’nin desteklenmesine getiriyor. Org.
Saygun, bu bölgede yeni bir devlet kurulmasının sakıncalarını dile getiriyor ve
buna katkı vermemelerini istiyor. Org. Saygun’un, bu konuşmasından sonra bir
senatör yanına geliyor ve “Sizler, bu tutumunuzla çok çetin bir yola girdiniz,
işinizin çok zor olduğunu söyleyebilirim” diye uyarıyor. Bu tarihten 3 yıl
sonra, 2010’da, Türk askeri Balyoz tertibinin hedefi oluyor. 11 Şubat 2011’de de
Org. Saygun ve Burhan Albay tutuklanıyor
.[4]


KONUYLA İLGİLİ KAYNAK MAKALEMİZİN TAMAMI:


2014 Kritik Tarih TÜRKİYE YA DOĞRULACAK YA DAĞILACAKTI! 


Obama’dan çok kritik “Türkiye
planı!”

Obama, Suriye'deki
ılımlı muhaliflerin askeri eğitimi için gözünü Türkiye'ye dikmişti! ABD'nin yeni
terörle mücadele konseptini açıklayan Obama, oluşturulan fonla müttefik ve
ortaklarına terörle mücadele desteği verecekti. Obama'nın Suriye planı ise
ılımlı muhaliflerin Türkiye'de silahlı eğitim verilmesiydi! Siyonist Lobilerin
güdümündeki ABD, sene sonunda Afganistan’da süren 13 yıllık savaşı sona
erdirmeye hazırlanırken, terörle mücadelede ise yeni bir konsept geliştirmişti.
ABD Başkanı Barack Obama’nın New York’taki West Point Askeri Akademisi’nde
açıkladığı plana göre ABD Başkanı, önce Kongre’den Terörle Mücadele Ortaklık
Fonu (CTPF) adıyla bir yetkilendirme talep edecekti. Kaynakların verdiği bilgiye
göre Suriye’de gelişen radikal gruplar da bu yöntemle dizginlenecekti. Yeni
fonun sağladığı olanaklarla, Suriye’ye komşu ülkelerden birinde Suriyeli ılımlı
muhaliflere askeri eğitim verilecekti. Ve eğitim alan grupların hem Esad
rejimine hem de ülkedeki El Kaide bağlantılı gruplara karşı mücadele yürütmesi
desteklenecekti. Obama da West Point’teki mezuniyet konuşmasında detay vermese
de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Suriye’ye komşu ülkelere sağlanacak
terörle mücadele desteğinden bahsederken konuya değinmişti. Obama konuşmasında
şunları söyledi: “Bu çabaların (yeni terörle mücadele konsepti) önemli bir
odağı da Suriye’de devam eden kriz olacaktır. Bugün açıkladığım ilave
kaynaklarla, Ürdün, Lübnan, Türkiye ve Irak, Suriye’nin komşularına
desteklerimiz arttırılacaktır”[1]

Obama’dan “maşa”
arayışı

ABD para verecek,
kukla yönetimler ise öldürecekti! ABD, El Kaide ve Boko Haram gibi Batı kaynaklı
terör örgütleriyle mücadele ediyoruz yalanıyla Ortadoğu ve Arap ülkelerinin
kaynaklarını sömürmek ve Müslüman kanı akıtmak için yeni bir yöntem
geliştirilmişti. Obama, 5 milyar dolarlık sözde ‘Terörle’ Mücadele Ortaklık Fonu
oluşturduklarını belirtmişti. Suriye’ye komşu olan Ürdün, Lübnan, Türkiye ve
Irak’a bu çerçevede ek kaynak verilecekti.

Obama’nın biz değil, onlar vursun
taktiği

Terör örgütü El Kaide
tehdidinin artık merkezi liderlikten değil, bağlantılı gruplardan geldiğine
işaret eden Obama, bu nedenle büyük askeri birlikler kullanmak yerine
partnerlerle ve o ülkelerle çalışmanın önemine değinmişti. Obama, bu kapsamda,
partner ülkelerin kapasitelerinin artırılması ve birliklerinin eğitilmesi gibi
konularda kullanılmak üzere 5 milyar dolarlık Terörle Mücadele Ortaklık Fonu
oluşturduklarını belirtmişti.[2]

Türkiye’yi kuşatmak üzere; İran –
Suudi Arabistan ittifakı bile sağlanmıştı!

Ortadoğu’daki
gelişmeler üzerine ABD’nin kendisini korumayacağını düşünen Riyad’ı düşük
profilli ve risksiz dış politikayı terk ederek, Ortadoğu’da gelişmeleri
etkilemeye çalışan yüksek riskli, iddialı bir politika izlemeye girişmişti. ABD’
Suriye’de diplomasi yolunu tercih ederken, Suudilerin Suriye politikasının
mimarı olan Prens Bandar Avrupalı muhataplarına ABD’nin Suriye politikasının
yanlış olduğunu ve Suudi Arabistan’ın Suriye muhalefetini silahlandıracağını
söylemişti. Washington’un İran ile nükleer pazarlığa başlaması ve Ruhani
yönetimi ile Washington arasında görülen yumuşama Riyad’ı endişelendirmişti.
Kraliyet ailesinin bir danışmanı, “Bize yalan söylendi. Hadiseler bizden
gizlendi” diyerek, Riyad’ın ABD’ye tepkisini dile getirmişti. Suudi
istihbaratının eski şeflerinden Türk-i el Faysal, ABD’nin Ortadoğu politikasını
eleştirirken, “mesele İran veya Suriye değil, mesele Obama yönetiminin Ortadoğu
politikasının belirsizliği” sözleri ilginçti. ABD’nin karşı çıkmasına rağmen
Prens Bandar, El Kaide ile ilişkili grupları askeri olarak desteklemişti. Ancak
Riyad’ın yardımları sadece silah ve örgüt ilişkisi içinde değildi. Suudiler,
Hizbullah’a karşı destekledikleri Lübnan Ordusu’na 3 milyar dolarlık bir yardım
göndermişti. Bu para Lübnan ordusunun iki senelik bütçesine denkti. ABD,
Mısır’da askeri rejim ile Müslüman Kardeşler arasında uzlaşma arayışı içinde
iken Müslüman Kardeşlerin ezilmesini isteyen Riyad Kahire’deki askeri rejime 5
milyar dolar hibe etmişti.

ABD-Suudi Arabistan
gerginliği, Nisan 2014’de Prens Bandar’ın Suudi istihbarat başkanlığından
ayrılması ile yeni bir dönemece girdiği sinyallerini vermişti. 13 Mayıs’ta Suudi
Arabistan Dışişleri Bakanı, İran Dışişleri Bakanını Riyad’a davet etmişti. 14
Mayıs 2014’de ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel Körfez İşbirliği Konseyi’nin
Birinci Savunma İşbirliği Konseyi istişare toplantısına katılmak amacı ile
Riyad’da iken Kral Abdullah adına bir dizi kararname yayınlayan Veliaht Prens
Salman Suudi ordusunun üst düzey komuta kademesinde büyük değişikliklere
gitmişti. Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve iki yardımcısı, hava ve deniz
kuvvetleri komutanları yerine yenileri getirilmişti. Ayrılanlar arasında Suudi
Arabistan’ın Suriye politikasının icracılarının olması da dikkat çekiciydi.
Değişiklikler ile Prens Bandar’ın Ortadoğu’da ABD ile ayrışan politikalar temsil
eden kadrolar tasfiye edilmişti. Bu gelişmelerden çıkarılabilecek erken sonuç,
Riyad’ın ABD ile uzun süreli bir gerginliği göze alamadığı ve bu politikayı
temsil eden kadroları tasfiye ettiğidir. Suriye’de ABD-Suudi politikaları,
Washington’un istediği şekilde yürüyecektir. Bunlar Riyad-Tahran yakınlaşmasının
ilk sinyalleridir. Suudi Arabistan-ABD ilişkilerindeki yeni şekillenmenin
Ankara’nın Ortadoğu politikaları üzerinde de etkileri olacağı
kesindir.[3]

Hatırlayınız. Türkiye
Kuzey Irak petrolünün “sevkiyatına” yeniden başlanıldığını ilan edince
Amerika’dan hemen itiraz sesleri yükselmişti. Malum, Kuzey Irak yönetimi ile
Irak yönetimi arasında petrol konusundaki anlaşmazlık sürüp gitmektedir. Irak
yönetimi Kuzey Irak’ın petrol konusunda “tek başına” hareket etmesini haklı
olarak eleştirmektedir. Gösteriyor ki Irak yönetimi Kuzey Irak yönetimine karşı
Amerika’nın desteğini arkasına almış vaziyettedir. Amerika, Türkiye’nin yaptığı
açıklamanın ardından böyle bir uygulamanın Türkiye, Irak ve Kuzey Irak arasında
yeni anlaşmazlıklar çıkmasına yol açacağını iddia etmekte ve Türkiye’ye: 1-
“Benim rızam olmadan öyle kendi başınıza hareket edemezsiniz”
demektedir.

2- “Bana rağmen
hareket ederseniz, yeni anlaşmazlık konuları çıkartırım” diye tehdit
etmektedir.

Batılıların 2014 endişesi nereden
kaynaklıydı?

Hem Vatikan’da hem
Yahudi mihraklarda sözlerine özel bir önem verilen Fransız bir kahin şöyle bir
iddia gündeme getirmişti: “Tanrı böyle istiyor” diyen Kahin Batı
için “Tarihin sonu”nu getirecek bir “Medeniyetler arası
savaş”
için dikkat çekmişti. Bu kahin, her nedense hep 2014’e vurgu
yaparak Batılıları bir yıkılış tehdidine karşı uyarıvermişti. Yoksa Hz.
Peygamber Efendimizin ısrarla haber verdiği, İslam büyüklerinin ve müminlerin
hasretle beklediği tarihi hesaplaşma bu kadar yakın mı görülmekteydi?

Siyonistler, Mescid-i
Aksa’yı Müslümanlardan koparıp almak için türlü oyunlar çevirmekteydi. Mescid-i
Aksa üzerindeki emelleri bilinen İsrail’e karşı birleşemeyen ve Erbakan’ın
derleniş ve direniş şuurunu yitiren yek vücut olamayan Müslümanlar, ne yazık ki
Mescid-i Aksa’nın yok oluşunu sadece seyretmekteydi. İslam dünyasının
sessizliğinden cesaret alan Siyonistler, meclisten geçirmeye çalıştıkları yasa
tasarısıyla Mescid-i Aksa’yı yok etmeye girişmişti.

Siyonist İsrail
aylardır Mescid-i Aksa’nın altında yaptığı kazılarla Müslümanların ilk kıblesini
yıkarak iddia ettikleri Süleyman Mabedini inşa etmek üzere her türlü hazırlığı
yürütmekteydi. Ortaya çıkan ve Milli Gazetede yayınlanan yeni belgelerde
İsrail’in Mescid-i Aksa’yı bölmek için Siyonist meclisine yeni bir kanun teklifi
verildiğini göstermekteydi. İsrail Başbakanı Netenyahu’nun partisi Likud’un
Mescid-i Aksa’yı bölme planları dehşet vericiydi. Likud Partisi’nin içinde yer
alan ve kendilerini Minhijot Yahudit olarak adlandıran bir grubun lideri olan
Muşih Vijlin Kinisit’in Mescid-i Aksa’yı bölme yönündeki kanun tasarısını
Kinisit’te (Meclis) sunmak için Yahudi Diyanet İşleri Başkanının masasına
bıraktığı öğrenilmişti. Kararın yasa olarak kabul edilmesi yönünde çalışmalar
düzenleyen grup, İsrail hükümetinin de desteğiyle bu tasarıyı kanunlaştırma
peşindeydi. Konu hakkında bir açıklama yapan Aksa Müessesesi yetkilileri, bu
kararın Mescid-i Aksa’yı açıkça tehdit ettiğini belirtmişti. Hz. Peygamberimizin
(SAV) “Deccal döneminde Mescid-i Aksa’nın yıkılacağı ve küstahlığın İslam
aleminde büyük infial uyandırıp tarihi hesaplaşmanın başlayacağı ve Siyonist
güçlerin yıkılıp dağıtılacağı”
yönündeki haberleri de, Fransız Kahinin
2014 endişelerinde haklı olduğunu göstermekteydi.

Eski Marksist Maoist
militan, yeni Liberalist ve realist (!) bilgiç adam Cengiz Çandar öyle
olmadığını söylese de, Gizli Dünya Devletinin Siyonist hükümeti olduğu bilinen
BILDERBERG toplantısında da “gizli gündem” Türkiye ve Tayyip Bey
imiş…

“Yılda bir kez ABD ya
da Batı Avrupa ülkelerinden birinde toplanan Bilderberg toplantılarının 62’ncisi
bu kez Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da gerçekleşti. Ben de Türkiye’den
katılan az sayıdan birisiyim. Mustafa Koç, Ümit Taftalı, CHP’nin yakın döneme
kadar genel başkan yardımcılarından biri olan Umut Oran, Paris’ten gelip
katılan, yakın dönemde Paris’te Legion d’Honneur ödülüyle onurlandırılan
tanınmış sosyoloğumuz Prof. Nilüfer Göle, bu yılın Nobel Barış Ödülü’nü, merkezi
Lahey’de bulunan Kimyasal Silahların Önlenmesi Örgütü adına almış olan Büyükelçi
Ahmet Üzümcü’nün dışında bir de Türk olarak ben gitmiştim…”

“(Protesto için oraya
gelen)
Türk grubu,
dün öğle yemeği için, otelin dışına çıkarken, “You are criminals. We do not want
you here” diye bağırıyordu, az sayıdaki kalabalık. İstanbul’da aynı saatlerde
Gezi Parkı ve Taksim’e gitmesi engellenenler arasında yer alan LBGT bayrağının
aynısının altında bağırıyorlardı. Nilüfer Göle’ye şaka yollu seslendim: “Bizim
‘Gezici’ olduğumuzu söylesene onlara…”

Bilderberg’e katılmış
olmaktan hiçbir sıkıntım ve şikâyetimin olmamasının bir nedeni, akşam yemeğinde
yan yana denk geldiğim, 91 yaşını devirmiş olan ama kafası bir İsviçre saati
gibi mükemmel işlemeye devam eden Henry Kissinger ile birkaç cilt kitap okusam,
elde edemeyeceğim bilgi ve bakış açısını kazandığım bir hararetli sohbete
koyulmam. Bir de Bilderberg’in sabahtan akşama kadar süren oturumlarında
izlediğim oturumları…”

“Buralarda yer
alanlar, birkaç ülkenin toplam ekonomik gücünden daha fazla gücü olan Airbus,
BP, Shell, Nokia, Goldman Sachs, Fiat, Google, Microsoft gibi uluslararası
şirketlerin CEO’ları ve en üst düzey yöneticilerinden, İsveç ve İspanya
dışişleri bakanlarına, AB Komisyonerlerinden Amerikan Hazinesi’nin başında dünya
ekonomisini etkileyen kararlara imza atmış olan Lawrence Summers, Robert Rubin
gibi isimlere, yakın döneme dek ABD’nin Siberuzay Komutanı ve NSA Başkanı olan
Keith Alexander ile İngiliz Gizli Servis Başkanı John Sawers’a, İspanya’da
demokrasi mücadelesinin başını çekmiş olan El Pais Genel Yayın Yönetmeni,
sosyalist Juan Luis Cebrian’dan yakın döneme dek Fransa’nın ünlü Le Monde’unun
başında bulunan Natalie Nougayrede’ye, Financial Times’ın Martin Wolf’una
kalburüstü basın mensuplarına, Hollanda Prensesi ile İspanya Kraliçesi’nden,
IMF’nin başındaki Christine Lagarde’dan Dünya Bankası’nın eski başkanları James
Wolfensohn ve Robert Zoellick’e, Harvard’ın MIT’nin önde gelen profesörlerinden,
çeşitli Avrupalı siyaset adamlarına, ABD’nin Obama’dan sonra ikinci siyah
başkanı olma ihtimali en yüksek kişisi sayılabilecek Atlanta Belediye Başkanı
Kasim Reed’e, İngiltere’nin iktidardaki maliye bakanı ile muhalefetin gölge
maliye bakanına, NATO Genel Sekreteri Rasmussen’den SACEUR yani NATO Avrupa
Kuvvetleri Komutanı General Philip Breedlove’a, Irak ve Afganistan tecrübelerini
taşıyan emekli General David Petraeus’a ve benzeri nice isimlere uzanan, bu
isimlerin dışında kalan ve bu isimlerin birçoğuyla eşdeğer ve düzeyde, yaklaşık
140 kişi…”
tespitiyle hangi
Yahudi şirketlerin ve Siyonist stratejistlerin dünyayı dizayn ettiklerini itiraf
eden ama; “Bu arada bir Bilderberg izlenimi: Türkiye, Batı dünyasının
gündeminde pek gözükmüyor. Bir “değer erozyonu” dikkat çekiyor. Yani,
Türkiye’nin Bilderberg’de konu olmaması, Türkiye açısından pek hayırlı bir
işaret değil” d
iyen Cengiz Çandar her nedense bir gerçeği gizleme
peşindeydi. Çünkü hemen ardından; “Bu satırları yazdığım şu anda,
Bilderberg’de “Demokrasinin Geleceği ve Orta Gelir Tuzağı” başlıklı oturum
başladı. Oturum başkanı Freedom House raporlarına gönderme yaparak, 2014’te
“demokrasinin Rusya, Mısır ve Türkiye’de geri gittiğini”
söyledi”
diyen Bay Çandar,
Bilderberg’te “Türkiye demokrasisinin ve geleceğinin tartışıldığını”
deşifre etmekteydi. Yazısının hemen girişinde: “Kendimiz, Kopenhag’da,
“Bilderberg”deyiz. Gönlümüz, İstanbul’da. Gezi’de. Demokrasi ve özgürlüğün
yanındayız. Herhalde dünyada yan yana gelebilmesi düşünülemeyecek iki sözcük
akla gelebilirse, bunlar “Bilderberg” ve “Gezi” olabilirdi. Ne var ki, pekâlâ
bir araya gelebileceklerini Bilderberg toplantısı vesilesiyle ben görebildim”
diyen Cengiz Bey, acaba Recep Bey’in hem kahramanlaştırılması hem de hizaya
sokulup kontrol altında tutulması için, Bilderbergciler tarafından gezi
olaylarının tezgâhlandığını ve nice insanın figüran olarak kullanıldığını
gerçekten bilmiyor ve hala fark etmiyor olabilir miydi?

Güneydoğu fiilen koparılmaya
hazırlanmaktaydı.

Diyarbakır’ın Lice
ile Hani ilçeleri arasında yol kesen PKK’lılar 1 uzman çavuşu kaçırıyordu. PKK
Diyarbakır’ın Lice İlçesinde günlerce yol kesiyor pervasızlık sergiliyordu.
PKK’lılar Diyarbakır-Bingöl karayolunun ardından bu kez de Muş’un Varto ilçesi
ile Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yol kapatıyor müdahale eden 16 jandarmaya
ateş açıp yaralıyordu. Muş’un Varto ilçesi ile Bingöl’ün Karlıova ilçeleri
arasındaki karayoluna barikat kurarak kesen PKK’lılar araçların geçişine izin
vermiyordu. Artık Güneydoğu’da işler giderek çığırından çıkıyordu. Cizre’de
kentin merkezinde karayolunu ulaşıma kapatan teröristler, durdurdukları
araçtakilere kimlik kontrolü yapıyordu. Olaylar sırasında göstericilerin attığı
molotoftan kaçan zırhlı takla atıyor, araçta bulunan 3 polis yaralanıyordu.
Dahası YDG-H isimli PKK’nın sözde güvenlik örgütünün kapattığı Diyarbakır-Bingöl
karayolunda bulunan Fisovası bölgesinde kapattığı yolun açılması için yapılan
müdahalede yedi asker yaralanıyordu. YDG-H üyeleri, bu sırada olaya müdahale
eden askere el yapımı bomba, Molotof, havai fişek ve taşlı saldırıda
bulunuyordu. PKK yol kapatma, iş yeri basıp yakma, yıkma ile de durmuyor.
İzmir-Diyarbakır havalisinden çocukları kaçırıp dağa çıkarıyordu. Önüne gelen
herkese kükreyen Başbakan dahil olmak üzere hiçbir devlet yetkilisi konuya
ilişkin sorulan sorulara cevap vermiyordu. Güneydoğu’da yalnız çocuklar dağa
çıkarılmıyor. Yollar kesiliyor, kimlik kontrolü yapılıyor, asker/sivil rehin
alınıyordu. AKP ise HDP’yi araya koyarak kaçırılan bazı askerlerin serbest
bırakılması için çırpınıyordu.

“Çözüm Süreci”
bağlamında üç hükümet üyesi bakan ile PKK adına üç HDP’li kapalı kapılar
arasında rutin görüşmeler yapıyordu. Türkiye’de fiilen iki güç odağı oluşmuş
bulunuyordu. Bir yanda terör örgütü ve lideri diğer yanda ise AKP görevlileri
görünüyordu. Bu durum iktidarın milletten aldığı egemenlik hakkını fiilen terör
örgütü mensuplarıyla paylaştığı anlamına geliyordu. Bu gerçek AKP iktidarının
meşruiyetini yitirdiği anlamına geliyordu. Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri
acı gerçeği ortaya koyuyordu: “PKK çıkıyor, ‘yol yapma, baraj yapma, geçiş
yollarına kontrol noktaları kurma’ diyorlar. Asker operasyon düzenlemek için
valiliğe başvuruyor. Valilik izin vermiyor. İzin verilmediğine dair belgeler
askerin arşivinde. Asker 20 yıl sonra bana niye gereğini yapmadın diye
sorulduğunda ben bu belgeleri göstereceğim’ diyor. Haklı olarak kendini
güvenceye alıyor.”
Bu sözleriyle Tayyip Erdoğan, güvenlik güçlerinin
elini kolunu bağladığını itiraf etmiş oluyordu. Başbakan asker, operasyon yapmak
için valiliğe başvurduğunda ‘bizim AB talimatıyla çıkardığımız kanunlar
doğrultusunda valilik izin vermiyor’ gerçeğini dile getiriyordu.

Şırnak Valisi: “Erdoğan ve Öcalan’ı
takdirle karşıladığını” açıklamaktaydı.

Şırnak Valisi Hasan
İpek, “Çözüm sürecini bu aşamaya getiren Başbakanımız Tayyip Erdoğan’a ve
bu konuda ciddi gayretleri olan Abdullah Öcalan’ı takdirle karşılıyorum. Halkın
bu yoğun ilgisine hiç kimse karşı çıkmasın istiyorum”
açıklaması
yaparken, Diyarbakır’da BDP tarafından düzenlenen Öcalan’a özgürlük yürüyüşünde
grubun içinden bazı kişiler polise taşlı saldırıda bulunuyordu. BDP’li
yetkililerle görüşen polis müdürleri, grubun Koşuyolu Parkı’na gidebileceğini
belirtiyor, Emniyet Müdürü ise BDP’li kadın Belediye Başkan yardımcılarına ‘Siz
hepiniz benim ablalarımsınız’ diye yağ çekmek zorunda kalıyordu. PKK çocuk
kaçırma iddialarıyla ilgili bazı ailelerin Diyarbakır’da yaptığı eylemler
üzerine örgüte yakın internet siteleri aracılığıyla açıklama yapıyor, devletin
Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik çözüm sürecine olumlu bir cevap
vermemesine tepki olarak son dönemde gençlerin PKK saflarına katılımlarının
yoğunlaştığını öne sürecek kadar şımarıyordu.

Kandil’e giden Akil insan Erdoğan’ı
haksız çıkartmıştı.

AKP hükümetinin
oluşturduğu Akil İnsanlar Heyeti’nde yer alan 78’liler Federasyon Başkanı
Celalettin Can kaçırılan çocuklarla ilgili hükümeti eleştiriyordu. “Kaçırılan
çocuklar” meselesini çözecek olanaklara sahip olan Başbakan’ın konuyu siyasi
polemik unsuru haline getirdiğini öne süren Can şöyle devam ediyordu: “Barış sürecinin tam merkezinde yer alan bir Başbakan, müzakere yaptığı
muhataplarına karşı kamuoyunun önünde bu kadar açık pozisyon almaz. İstese
sessizce MİT kanalıyla bu meseleyi İmralı’ya Kandil’e çözdürebilirdi. Bunu
yapmayıp meseleyi doğrudan kendisi gündeme getirdi. Bu yüzden taktik bir hareket
olduğunu düşünüyorum.”

Kürtler Vatikan’da Papa’yla
buluşmuşlardı!

Diyarbakır Kırklar
Meclisi adına yazılan mektup, Sur eski Belediye Başkanı Abdullah Demirtaş
tarafından Vatikan’da Papa’ya veriliyordu. Diyarbakır'dan Papa Francesco'yu
ziyaret eden ilk heyet olan 'Diyarbakır Kırklar Meclisi'nin Papa'ya verdiği
mektupta Kürt sorununa sahip çıkması isteniyordu. Bölgede ilk kez çok dilli
belediyeciliği başlatmasıyla tanınan merkez Sur İlçesi Belediye eski Başkanı
Abdullah Demirtaş tarafından oluşturulan, her din ve etnik kimlikten kişilerin
yer aldığı “Kırklar Meclisi” heyeti 14 Mayıs’ta Vatikan’da protokolde
kendilerine ayrılan bölümde papa Francesco ile haftalık ayinden sonra görüşüp
Papa’ya mektup veriyor. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’deki Kürtlerin ‘boyunduruk
altında’ oldukları savunuluyordu. Şimdi sormak gerekiyordu: “Devlet mi
Öcalan’ı, yoksa Öcalan mı devleti kullanıyordu?”

Abdullah Öcalan,
Twitter’da yayımladığı mesajlarında Güneydoğu’da özerkliği kabullendirmek için
iç savaş tehdidinde bulunuyordu. ‘5 milyon kişi de ölse biz bu teslimiyeti
asla kabul etmeyiz’
iletisini paylaşıyordu.

Yerel seçimlerin
ardından Güneydoğu’da özerklik çalışmalarını hızlandıracağını daha önce
açıklayan PKK bu amacına ulaşmak için Batı’da iç savaş tehditlerine başlıyordu.
Abdullah Öcalan’ın avukatları tarafından yönetilen Twitter hesabından 2 Nisan
gününün ilk saatlerinde tehdit mesajları yayınlanıyordu. Öcalan’ın mesajlarının
yanı sıra, BDP’nin kazanamadığı bazı ilçelerde silahlı PKK’lıların da karıştığı
bildirilen ve çatışmaların yaşandığı eylemlerle, zor yoluyla belediye sayısını
arttırma girişimleri yaşanıyor, KCK yürütme Konseyi, herkesi Türkiye çapında
eyleme çağırıyordu.

PKK/BDP yöneticilerinden ardı ardına
özerklik açıklamaları geliyor ve ‘Ankara’nın özerkliği kabul ettiği’
söyleniyordu.

Kışanak “Petrolden pay alacağız” açıklamasını AB Yerel Yönetimler
Şartnamesi’ne dayanarak yaptığını söylüyor. Bayık da “Bölge enerjiden
adeta mahrum bırakılmaktadır”
diyerek destek veriyordu. Yerel
seçimlerden sonra PKK ve BDP yöneticileri üst üste özerklik açıklamaları yapmaya
devam ediyordu. Seçimlerden önce söz ettiği “Demokratik özerklik” programının
kendisine bir getirisi olmayan PKK/BDP, şimdi de halkı özerkliğe ikna etmek için
“mali özerklik” propagandası yapıyordu. “Diyarbakır’da çıkan petrolden pay
alacağız” açıklamasıyla büyük tepki çeken Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı
Gültan Kışanak, bu kez “Türkiye, Avrupa Birliği’nin Yerel Yönetimler
Özerklik Şartı’na imza atmıştır. Devlet, bu şartlara imza atarak özerklik
hukukunu kabul etmiş oluyor”
diyordu. Diyarbakır’daki yeraltı
kaynaklarından pay alacaklarını bir kez daha vurgulayan Diyarbakır Büyükşehir
Belediye Başkanı Kışanak, Büyükşehir Yasası’yla yeraltı kaynaklarının
kontrolünün belediyelere geçtiğini söyleyerek, “Eğer yerel yönetimler halkın
iradesini temsil ediyorsa belediyenin sorumluluk alanı içerisinde olan yeraltı
ve yerüstü kaynaklarının tümünün, halkın iradesini temsil eden belediyelere
devredilmesi gerekiyor” diye konuştu. PKK yayın organları, Kışanak’ın
açıklamasını “Mali özerkliği geliştireceğiz” diye verdi.

Bayık’tan Kışanak’a
destek

PKK’nın üst organı
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Cemil Bayık’tan Diyarbakır Büyük Şehir Belediye
Başkanı Gültan Kışanak’a destek geliyordu. Bayık, “Eğer Kürtlerin zengin
kaynakları Kürdistan’a kalırsa bütün ekonomik sorunları çözülecektir” diye
yazıyordu. Türkiye’de Kürtçe yayınlanan Azadiya Welat gazetesine yazdığı
makalede, “Kışanak’ın söylediği şeyler Kürdistan’ın bilinen gerçekliğidir.
Türkiye’nin, enerji ihtiyacının büyük kısmı Kürdistan’dan üretiliyor. Kürdistan
da ise enerji sorunu var, bölge enerjiden adeta mahrum bırakılmaktadır.
Kürdistan’da üretilen enerji Kürdistan’ın ihtiyacı olan enerjinin 100 katı
kadardır”
diyebiliyordu.

Türk’ten özerklik
açıklaması

Ahmet Türk’ten de
özerklik açıklaması geliyordu. Türk, İl Özel İdaresi’ne ait taşınmazların
belediyeye devrini isteyerek “Demokratik özerklik, Kürt halkının
talebidir. Bu, aslında partimizin de programındadır. Bunun inşası, altyapısını
oluşturma konusunda ortak çalışmalar yapacağız”
diyordu.

AB Yerel Yönetimler
Şartnamesi nedir?

AB Yerel Yönetimler
Şartnamesi, yerel yönetimlerde özerkliğin önünü açan ve yeraltı yerüstü
kaynaklarından yerel belediyelerin pay almasını ve halktan vergi toplamasının
önünü açan bir metin oluyordu. Bu metni Türkiye 1988 yılında kabul ederek, 1993
yılında da TBMM’de onaylıyordu. 1993’ten bu yana Erbakan hariç bütün iktidarlar
AB Yerel Yönetimler Şartnamesi’ni savunuyor ve destekliyordu. BDP’li Kışanak da
yeraltı zenginliklerinden pay alma talebini de AB Yerel Yönetimler Şartnamesi’ne
dayanarak yapıyordu.

Bu arada Mesut
Barzani Merkezi Irak yönetimine tehditler yağdırmaktaydı!

IKBY Başkanı Mesut
Barzani, Irak Başbakanı Maliki'nin 3. kez aynı göreve gelmesi durumunda Irak'tan
ayrılmak için harekete geçeceklerini söylüyordu. Barzani'nin liderliğini yaptığı
Kürdistan Demokrat Partisi'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, IKYB Başkanı,
“Maliki üçüncü kez de başbakan olursa, Kürdistan'da halk referandumuna gidilecek
ve Bağdat'la ilişkilerimize yeni formül bulacağız” deniyordu. Evet özerklikle
başlayan süreç işte böyle bitiyordu.

Hatırlayınız Türk
subayları, Amerika, ABD’li üst düzey yetkililerle PKK’lıların görüşmelerini
izletip tepkilerini dile getirince hemen ardından Balyoz kapsamında
tutuklanmalar başlıyordu.

Balyoz davası
kapsamında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Albay Mustafa Önsel, Mamak
Cezaevi’nde ikinci kitabını yazmıştı. “Silivri’de Firavun Töreni” adlı
kitabında, tutuklu komutanların görev yıllarında, özellikle ABD’ye karşı dik
duruşlarını şöyle anlatmaktaydı:

“Orgeneral Ergin
Saygun ve Albay Burhan Göğce 2007 yılında ABD’ye gidiyor. Görüşme öncesi
kaldıkları otele, birkaç Amerikalı gelir ve yapacakları sunuyu önceden görmek
istiyor. Ancak Burhan Albay, sunuyu vermeyince. ABD’liler çok bozuluyor.
Sonradan toplantıya gidiliyor ve orada sunu yapılıyor. Sunuda 3 tane film
gösteriliyor. İlkinde, ABD’li üst düzey yetkililerle PKK’lıların görüşmeleri
bulunuyor. İkinci filmde; ABD’lilerin, sandık sandık silah ve mühimmatı
PKK’lılara teslimat görüntüsü yer alıyor. Üçüncüsünde de Türk sınırına hareket
eden PKK’lılara yardım eden ABD’li asker grubu görülüyor.

Mesaj çok nettir:
“Her hareketinizi biliyoruz. Bizimle dost olmaya devam edecekseniz bu ilişkiyi
kesmek zorundasınız.” Bunun üzerine odada çok soğuk bir hava esiyor. Org. Saygun
ve Burhan Albay gönül rahatlığıyla otellerine dönüyor. Kısa bir süre sonra
ABD’li bir yetkili arayarak, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin,
kendilerini ofisinde beklediğini söylüyor. Ertesi gün Cheney’in ofisine
gidiliyor, ancak kapıdaki görevli tarafından durduruluyor. Güvenlik cihazı
öttüğü için ceketlerini çıkarmaları isteniyor. Burhan Albay, bunun diplomatik
kurallara aykırı olduğunu ifade ediyor. Görevli, siyahi bir askerdir ve “Burada,
buranın kuralları esastır” diye karşılık veriyor.

Bunun üzerine Saygun
Paşa, Dick Cheney’le görüşmekten vazgeçip otele dönüyor. Bu sefer ABD’li
yetkililer defalarca arayıp özür dileyerek Cheney’in görüşmek için kendilerini
beklediğini belirtiyor ancak Saygun Paşa, bu saygısızlığı affetmeyip görüşmeye
gitmiyor. Akşamüzeri, bizzat ABD Genelkurmay Başkanı Özel Kalemi arar ve
Genelkurmay Başkanı’nın kendilerini konutunda yemeğe beklediğini söylüyor.
Teamüller gereği teklif kabul ediliyor. Ertesi gün ABD’li yetkililer tarafından
otelden alınıyor. Büyükelçi de onlarla beraber gidiyor.

Tehdit ve
tutuklama

ABD Genelkurmay
Başkanı’nın yanında çeşitli kademelerden bürokrat ve senatörler bulunuyor. Konu,
önceki gün yapılan ABD-PKK sunumuna geliyor. Org. Saygun, orada bulunanlara,
ABD’nin PKK’ya yardım etmesinin kabul edilemeyeceğini ifade ediyor. Bu kadarla
da kalmıyor; konuyu Kuzey Irak ve Barzani’nin desteklenmesine getiriyor. Org.
Saygun, bu bölgede yeni bir devlet kurulmasının sakıncalarını dile getiriyor ve
buna katkı vermemelerini istiyor. Org. Saygun’un, bu konuşmasından sonra bir
senatör yanına geliyor ve “Sizler, bu tutumunuzla çok çetin bir yola girdiniz,
işinizin çok zor olduğunu söyleyebilirim” diye uyarıyor. Bu tarihten 3 yıl
sonra, 2010’da, Türk askeri Balyoz tertibinin hedefi oluyor. 11 Şubat 2011’de de
Org. Saygun ve Burhan Albay tutuklanıyor
.[4]

Başbuğ’dan “mevzide ateist olmaz”
çıkışı ve geç de olsa olumlu itirafları

Ergenekon davasında 2
yılı aşkın süre tutuklu kalan Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Fikret Bila'ya
önemli açıklamalarda bulunuyordu. İlker Başbuğ, “mevziye girince kimse ateist
olmaz, dua eder” diyerek doğru söylüyor, ancak barış zamanında da Ordu’nun bu
İmana sahip çıkması ve halkın inancına ve İslam’a saygılı davranması gerektiği
de vurgulanıyordu. Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Milliyet Gazetesi Genel
Yayın Yönetmeni Fikret Bila'ya Ergenekon ve Balyoz davalarında yanlış bulduğu
noktaları sıralıyor. TSK'nın bazı uygulamalarda vatandaşlara yanlış yaptığını
itiraf ediyordu. TSK’ya yönelik eleştirilerin haksızlık olduğunu hatta zaman
zaman psikolojik harekata dönüştürüldüğüne dikkat çekerek şöyle
konuşuyordu:

“Böyle bir şey
olabilir mi? Ben daha önce de söyledim Peygamber ocağı dediğiniz bir kurumdur
ordu. Dinsizlik söz konusu olabilir mi? Allah Allah diye taarruz eden bir
ordudan, gemilerinin direğinde Kur’an’ı Kerim bulunan bir ordudan söz ediyoruz.
Bu TSK’ya yöneltilen en haksız eleştiridir. Türk ordusunu bu şekilde suçlamak
kabul edilemez, bizler bu ocağın içinde büyüdük, yaşadık. Ben sorumlu olduğum
her kademede çok hassas davranmış, gerekli imkanların sağlanmasına özen
göstermişimdir.” “Peki bizim çelişkilerimiz, hatalarımız yok muydu?” “Evet,
elbette vardı. Bizim de hatalarımız, çelişkili tutumlarımız vardı. Mesela
şehidimiz olduğu zaman gidiyoruz, şehidimizin başı örtülü annesinin elini
öpüyoruz, ona anne diyoruz, sarılıyoruz, acısını yürekten paylaşıyoruz. Ama o
anneler yemin törenine geldiklerinde başları örtülü diye içeri almıyoruz. İşte
bu bizim çelişkimiz ve hatamız. Bunu ben de görevli olduğum dönemde
arkadaşlarımla konuştum. Bir çözüm bulmalarını istedim. Törende bir protokol
bölümü olur, oradakiler görevleri gereği oradadır, ama annelerin, babaların
törene katılacağı yer de olur. Keza bir başka çelişki, bir başka hata, cenazeye
gidiyoruz ama namaz sırasında ayrılıyoruz ve kenarda duruyoruz. Bu da hatalı bir
davranıştı. Sonra bu hatadan dönüldü.”

“Yeniden yapılanma”
planının arkasındaki gerçek ortaya çıkıyor, TSK’ya NATO’da piyon rolü verilmek
isteniyordu

MGK'da, TSK'nın
NATO'nun yeni konseptine göre yeniden yapılanması konusundaki ayrıntılar
görüşülüyor, yeni yapılanmada TSK'ya verilen rolün 'küresel güvenlik için
bekçilik!'
olduğu sırıtıyordu. Milli Güvenlik Kurulu'nun 30 Nisan'daki
toplantısında, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde reform konusunun da gündeme geldiği
basına yansıyordu. Toplantı sonunda yayınlanan bildiride: “Bölgesel ve küresel
güvenlik ortamındaki gelişmelere uygun olarak, ülkemizin ihtiyacı olan ve Sayın
Cumhurbaşkanımızca başlatılan savunma reformu çalışmaları hakkında bilgi
verilmiştir” deniyordu. Basına yansıyan bilgilere göre, toplantıda Abdullah
Gül'ün bir yıl önce oluşturduğu çalışma grubu sunum yapıyor, şu başlıklar öne
çıkıyordu:

“Yeni savunma
konseptleri doğrultusunda, 'Türk Silahlı Kuvvetleri' nasıl daha etkin
olur?”

“Kolordu yapılanması,
savunma sanayii boyutu, TSK'nın sivil denetimi; bu kapsamda kararlarının ve
uygulamalarının TBMM ve Sayıştay denetimine açılması”.

NATO'nun yeni
konseptine uyum

NATO'nun 1999
yılındaki stratejik kavram değişikliğiyle, alan dışı müdahale benimseniyordu.
Buna göre, daha önce NATO ülkelerinin güvenliğini tehdit eden unsurlar
İttifak'ın kapsadığı alanın dışında olsa da bertaraf edilmesi gerekiyordu. 1999
yılındaki stratejik kavramda “Terörizm, etnik çatışmalar, insan hakları
ihlalleri, siyasi istikrarsızlık, ekonomik kırılganlıklar ve nükleer, biyolojik,
kimyasal silahlar gibi konular öncelikli tehditler olarak sayılıyor. 19-20 Kasım
2010'da stratejik kavram yenileniyordu. Bu kavrama son şekli, 20 Mayıs 2012'de
ABD'nin Chicago kentinde düzenlenen NATO Devlet ve hükümet başkanları zirvesinde
veriliyordu. NATO yeni stratejik kavramıyla etnik, dinsel, siyasal çatışmalara,
ittifak üyesi ülkelere zarar vermemesi gerekçesiyle müdahale etmeyi
benimsiyordu. Örneğin Libya operasyonu, bu tür bir gerekçeye dayanarak
yapılıyordu. Öte yandan yeni dönemde, NATO'nun en önemli görevlerinden biri
olarak kriz yönetimi gösteriliyordu. NATO'nun “akıllı savunma (smart defense)”
adıyla anılan yeni konseptinde NATO'nun her zaman harekete hazır acil müdahale
birliklerinin artırılması ve bu çerçevede ABD'nin ağırlığının azaltılması
hedefleniyordu.

MGSB ve MASK'ta
değişiklik

Aslında bu anlayışı
hayata geçirecek düzenlemeleri AKP Hükümeti çok önceden başlatıyordu. Milli
Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) ve buna bağlı olarak Milli Askeri Stratejik
Kavram (MASK) değişiklikleriyle bu süreç yürütülüyordu. MGSB, düzenli olarak her
beş yılda bir gözden geçiriliyor. AKP Hükümeti'nin işbaşında olduğu dönemde,
2005 ve 2010'da MGSB ve MASK'ta iki kez değişiklik yapılıyor ve tehditler baştan
aşağı yeniliyordu.[5]

2003’te Washington
Post’ta yayımlandığına göre: Erdoğan; “Türk halkına rağmen hava sahamızı ABD’ye
açtıklarını” açıklamıştı.

Recep Tayyip Erdoğan,
21 Nisan 2003’te Washington Post’ta yayımlanan makalesinde ABD’ye ve Irak
işgaline öyle övgüler diziyordu. “Paylaşılmış Bir Stratejik Vizyon” başlığını
taşıyan yazısında Erdoğan şu cümleleri kullanıyordu: “Uzun müzakerelerden
sonra ve Türk halkının yüzde 94’ünün Irak’a açılacak yeni bir savaşa karşı
olmasına rağmen, hükümetim, müttefik kuvvetlerin Irak’a girerken Türk Hava
sahasını kullanması için onay çıkarabildi.”

Amerika, 24 Müslüman
ülkenin sınırlarını değiştirmek üzere bölgeye saldırırken, Erdoğan bu planlara
destek oluyor. Üstelik bunu Türk halkına rağmen yaptığını da itiraf ediyordu.
Makalenin giriş cümlesinde Irak işgalini “Irak’a Özgürlük Operasyonu” olarak
tarif eden Erdoğan, yazının genelinde de Türkiye’nin bu süreçte Amerika’yla
beraber hareket etmesi gerektiğinden bahsediyordu. Tayyip Erdoğan, İncirlik hava
sahasının ABD tarafından kullanılmasına izin vermelerinin ardından gelişen
süreci de şu sözleriyle aktarıyordu: “Bu gelişmeler, Kuzey Irak Kürt
gruplarını Bağdat’ın öfkesinden korudu ve bu bölgede yaşayan etnik grupların
demokrasiyi tecrübe etmelerini, özgürlük ve refah için bir aşama kaydetmelerini
sağladı.”

Tayyip Erdoğan’ın 31
Mart 2003’te Wall Street Journal’da yayımlanan ve “Türkiye Sadık bir Müttefik ve
Bir Dost” başlığını taşıyan makalesinde de şu satırlar yer alıyordu: “Amerika’yla olan yakın işbirliğimizi sürdürmeye kararlıyız. Dahası, bu
cesur kadın ve erkeklerin en az kayıpla evlerine dönmelerini ve Irak’taki acının
en kısa zamanda sona ermesini umuyor ve bunun için dua
ediyoruz.”

     Ne var ki
Tarihçi – Yazar bozuntusu Murat Belge gibilerin: “Ayasofya, her daim
birilerinin gönlünde yatan aslan olarak bir yerlerde durmuş ve zaman zaman
alevlenmiştir. 'Biz vaktiyle dünyaya egemendik, bizi ne hale getirdiler,
Ayasofya'yı da elimizden aldılar' gibi kompleksli söylemlerle beslenen hatalı,
hastalıklı ve zararlı bir ruh hali hala devam etmektedir..”
şeklindeki
küstah açıklamaları, halkımızı hala Erdoğan’ın tuzağına itiyordu. Öncelikle,
Ayasofya Müslümanlara ecdadın yadigârıdır. Sultan Fatih’in masraflarını kendi
bütçesinden karşıladığı, İslam Ümmeti’ne armağanı, mirasıdır. Tarihi mirasına
sahip çıkan insanlarımızı: “Hatalı, hastalıklı ve zararlı” bir ruh
halinde gösterenler aslında AKP’ye ve ABD’ye çalışmaktaydı. “Zulüm 1453’te
başladı” şeklindeki duvar yazıları, İslam’a ve Müslümanlara ve şanlı ecdadımıza
küstahça bir saldırıydı. Nitekim Patrik Bartholomeos da 29 Mayıs hazırlıkları
çerçevesinde henüz Mart ayında harekete geçerek “Ayasofya Cami olarak
açılamaz, aslına uygun şekilde kilise olarak açılmalıdır. Cami olarak açılmaya
kalkışılırsa tüm Hıristiyan dünyası yekvücut olarak tepkisini
koyacaktır”
şeklinde tehditler savurmuşlardı.

 


[1] Dünya –
28-05-2014

[2] Milli Gazete –
30-05-2014

[3] Yeni Çağ- Ümit Bozdağ
– 24-05-2014

[4] Aydınlik – Önder
Öztürk – 26-03-2014

 

[5] Aydınlık, Fikret
Akfırat, 3-05-2014




















BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi