Anasayfa » Şehitler Şahidimizdir!.. Boşuna Çırpınmayın, Milli Mutabakata Karşı Çıkmayın; KUTLU DÖNÜŞÜME KATKI SAĞLAYIN!

Şehitler Şahidimizdir!.. Boşuna Çırpınmayın, Milli Mutabakata Karşı Çıkmayın; KUTLU DÖNÜŞÜME KATKI SAĞLAYIN!

Yazar: yonetici
0 Yorum 112 Görüntüleyen


Şehitler Şahidimizdir!.. Boşuna
Çırpınmayın, Milli Mutabakata Karşı Çıkmayın; KUTLU DÖNÜŞÜME KATKI SAĞLAYIN!




Sn. Cumhurbaşkanının erken seçime meşruiyet kazandırmak için milleti oyaladığı ve Sn. Davutoğlu’nu figüran olarak kullandığı haftalar öncesinden belli olan CHP AKP koalisyon görüşmeleri sonuçsuz kalmıştı.

AKP CHP arasında gerçekleştirilen koalisyon görüşmesinde Başbakan Davutoğlu'nun Kılıçdaroğlu'na 'Koalisyon olursa demokrasi kökleşir, olmazsa merkez çöker' uyarısı yaptığı ortaya çıkmıştı. Yani Davutoğlu'na kalsa CHP ile uzlaşacak bir koalisyonu kuracaktı. AKP kaynakları Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Bize 3 aylık seçim hükümeti teklif ettiler” açıklamasına çok kızmışlardı. AKP kurmayları, koalisyon görüşmeleri çerçevesinde CHP’ye 3 aylık seçim hükümeti teklifi yapılmadığını, sadece “süreli reform hükümeti” önerisinde bulunduklarını söyleyip vatandaşı ahmak yerine koymuşlardı. Oysa CHP Sözcüsü Haluk Koç, CNN Türk yayınında AKP’nin üç aylık hükümet önerisini kendisinin tuttuğu tutanaktan aktarmıştı. “Bizim 4 yıllık koalisyon önerimize başbakan süreli bir hükümet önerisiyle karşılık verince, genel başkanımız süresi belli olmayan bir hükümetle reform yapılamayacağını söyledi. Bunun üzerine başbakan, ‘3 ay sorumluluk almayışınızı anlayışla karşılıyorum’ dedi. Bu doğrudan başbakanın cümlesidir.” açıklamasını yapmıştı. Hiç sağa-sola kıvırmaya gerek kalmamıştı. Sn. Erdoğan bu koalisyon senaryosunu ta başından planlamıştı ve maalesef, artık Türkiye’yi bugünkünden çok daha karanlık, karmaşık belki de kanlı-kavgalı bir ortama sokacaklardı. Şehitler şahidimiz ve onurumuz olan kahramanlardı. Katillerini ve yüzverenlerini hizaya getirmek ise namus ve şeref borcumuz sayılırdı. Ülkemiz bu acılar ve topyekûn saldırılarla sarsılırken, halâ iktidar hesapları ve oy avcılığı peşinde koşanlar da artık tanınmalı ve ona göre tavır alınmalıydı.

CHP ile koalisyon cambazlığının ardından, Sn. Erdoğan’ın ılımlı ve yapıcı mesajlar veren Bahçeli için kışkırtıcı ve kapıları peşinen kapatıcı açıklamalar yapması “AKP+MHP koalisyonunu da kurdurmayacağım” anlamı mı taşımaktaydı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, koalisyon tartışmaları kapsamında AKP'nin MHP ile yapacağı görüşme için ''Netice belirleyici değil. Başbakan, MHP ile görüşecek” sözleri “başkan”lık hayaliyle erken seçime odaklandığının kanıtıydı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın MHP lideri için: “Bahçeli'yi muhatap almayacağım; Şahsım ve ailemle ilgili edep sınırlarını çok aşan ifadeler kullanmıştır” bunların kafa yapısını ve devlet adamlığını yansıtmaktaydı. Yahu muhalefetin görevi zaten yanlış ve haksız buldukları tavırlarınızı ortaya koymak ve tenkitte bulunmaktı. Darbe ile iktidara oturup sonra halkın önüne sandığı koyup “Haydi beni seçin ve bu fiili duruma demokratik kılıf geçirin!..” zorbalığıyla; iktidarda iken yapılan seçimde, halkın kendisine tek başına hükümet olma imkânı tanımadığı partinin ve patronlarının: “Bu kabul değil, tekrar sandığa gidin ve mutlaka beni seçin!” dayatması aslında aynı marazlı mantığın yansımasıydı. Bu ülkede darbe yapanlar kadar, darbeye mecbur bırakanların da suçlu ve sorumlu olduklarını bir kez daha hatırlatmak lazımdı! Ve Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabesini okuyup anlamanın ve gereğini yapmanın tam da zamanıydı…

Tarihi ve talihli bir çağrı!

Koltuk heveslerinin, basit ve ahlaken tartışmalı siyasi taktiklerin milletin geleceğine baskın çıkmaması gerektiğini ifade eden Bahçeli, başka bir Türkiye ve başka bir vatan bulunmadığını vurgulamıştı. Terörün bu kadar zirve yaptığı bir dönemde ülkenin geçici hükümetle yönetilmesinin, AKP ile CHP arasındaki koalisyon temas trafiğinin kesilmesinin kimseye herhangi bir yarar sağlamayacağına dikkat çekerek: “Milli değer ve emanetlerin bu kadar sorgulanıp aşağılandığı, küçümsenip kurban verildiği bugünkü ortamda, azami fedakârlık gösterip demokratik kültürü canlı ve çalışır tutmak her sorumlu siyasi aktörün görevi sayılmalıdır. Milliyetçi Hareket Partisi meselelere dar bir perspektiften ve gelip geçici hevesler penceresinden bakmayı doğru ve meşru bulmamaktadır” diyerek tarihi bir çağrıda bulunmuşlardı.

“Bugün verilen yanlış kararların, günü kurtarmak adına gelecekten ödün verilme kolaycılığının telafi ve tamiri çok zor külfetlere davetiye çıkaracağını idrak etmek gerektiğini belirten Bahçeli, ülkenin şu anki kâbus ve karanlık iklimden derhal çıkarılmasının zaruri olduğunu hatırlatıp: “12 Eylül öncesinde bile bu denli siyasi tıkanıklık yaşanmadı” uyarısını yapmışlardı. Dağlarda ve şehirlerde Türkiye düşmanları silah ve emelleriyle fitne planları yaparken; siyasi, sosyal ve ekonomik felaketler üst üste birikmişken kaybedilecek bir saniye bile olamayacağını vurgulayan Bahçeli, şu değerlendirmeleri yapmıştı: “Aksi tavır ve davranışın ne millet sevgisiyle, ne vatan ve devlete duyulacak muhabbet ve sorumluluk düşüncesiyle izah edilecek bir yanı da bulunamayacaktır. Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde, hatta 12 Eylül öncesinde bile; bu denli siyasi tıkanıklık ve dağınıklık hiç yaşanmamış, hiç de vaki olmamıştır.”

Bir erken seçimin ülkemize maliyeti 2 milyarı aşacaktı. Dolar kuru daha da patlamış, borsa çökmeye başlamıştı. Siyasi belirsizliğin artmasıyla her gün yeni bir rekor kıran dolar, Fed tutanaklarındaki faiz artırımına yaklaşıldığı ifadeleriyle psikolojik sınır olan 3 lirayı da aşmıştı. Dolar tarihi zirvesini 3.0029’a Avro ise 3.3476’ya kadar taşımıştı.

Burhan Kuzu’nun: “Ortada bir hükümet yok!” itirafı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı Burhan Kuzu “Ortada hükümet yok. Yatırımlar durmuş vaziyette. Herkes önünü göremiyor. Bütün bunlar, parlamenter sistemin sorunları” diyerek, “Biz, başkanlık sistemini tam da bugünler yaşanmasın diye önerdik” açıklamasını yapmıştı. Sn. Davutoğlu şu konuyu açıklığa kavuşturmalıdır: İncirlik Üssü’yle alakalı Türkiye ve ABD anlaşmış, IŞİD’e karşı PYD’ye (yani PKK’ya) Suriye’de destek olma kararı alınmıştır. Oysa aynı terörist Türkiye’de PKK’lı, Suriye’ye geçince PYD’li olmaktadır. İncirlik’ten kalkan uçaklar PYD’lilerin verdiği bilgilere göre bombalama yapmaktadır. Aynı anarşist Suriye’de, sözde IŞİD’e karşı ortağımız, Türkiye’de askerimizi, polisimizi katleden can düşmanımızdır. Bu YPG’nin tamamı Türk vatandaşı PKK’lılardan oluşmaktadır.

İşte bu durumda TSK, resmen karşı çıkmamakta, ama fiilen doğru olanı yapmakta, PKK’lı YPG’li anarşisti nerde bulsa başına bomba yağdırmaktadır ve sivil PKK’lılar yalvarmaya başlamıştır. Sn. Davutoğlu ve Sn. Cumhurbaşkanı “saflığımızdan yararlanıp Cemaat Paralel yapı bizi aldattı” “Barış sürecini istismar edip PKK bizi aldattı ve Güneydoğu’ya ağır silahlar depoladı” diyerek sorumluluktan sıyrılmaya çalışmaktadır. Yahu siz de resmen milleti aldatmaktasınız. Ve böylesine kolay aldatılan safdiriklerle nereye varılacaktır?

Yıllardır Erdoğan yalakalığı ve Barış Sureci reklamcılığı yapan Oral Çalışlar “Savaş ve ‘bağımsız Kürdistan’ hedefi” yazısında “PKK, bölgede ağırlıklı olarak 'çözüm süreci' döneminde siyasi ve askeri bir hegemonya kurmaya çalışmıştır. Şimdi bu gücünü, bölgeyi tek başına yönetmek için seferber etmiş bulunmaktadır. Sorun, özü itibarıyla bölgeyi kimin, nasıl yöneteceği sorusunda saklıdır. Derinde yatan gerçek budur” buyurmuşlar ve yıllardır gizlenen kirli gerçeği yumurtlamışlardı.

Bu arada Halil Berktay, “Asıl hedefin Kürdistani bir yapılanma olduğunu”açıklamıştı.

“7 Haziran seçimlerinden bu yana ise hedef, daha da Kürdistanî bir şekle bürünmüş durumdadır. Irak ve Suriye’de merkezî devlet otoritesinin çöküp dağılması ortamında PKK, bir, kuzey Suriye’de (Rojava’da), bir devletleşme çekirdeği ve teritoryalitesi yaratmaya başlamıştır. İki, bunu IŞİD’e karşı da savundu ve dolayısıyla, ABD ve Batı nezdinde belirli bir müttefik konumu, en azından prestiji kazanmıştır. Üç, “AKP = IŞİD” iddiasının baş imalâtçılarındandır, bu dezenformasyonu sürdürürken, hükümeti sadece içeride değil, özellikle dışarıda, Batı’dan izole etmeye çalışmıştır.” Alabildiğine ciddileşip ağırlaşan bu yeni durum karşısında, artık bir partinin mesela yüzde 49 oy alarak tek başına iktidara gelmesi bile yetersiz kalacaktı. Bu yüzden, bütün partilerin katılacağı geniş tabanlı bir koalisyon hükümetini kurmaları lazımdı, Milli Mutabakat kaçınılmazdı.

Diyarbakır-Bingöl karayolu PKK’lılarca kapatılmıştı!

Diyarbakır-Bingöl karayolunda kazılan hendekler sebebiyle ulaşım tıkanmıştı. Lice’nin Fis Ovası bölgesinin iki tarafında da kontrol noktası kurulmaya başlanmıştı. Lice bölgesindeki çatışmaların ardından bölgedeki gerginlik tırmanmaktaydı.

Dört parti hükümet kuramamış ve erken seçim kararı alınıp sivil PKK (HDP) ortaklı bir seçim hükümeti kurmuşlardı. Ancak sandık güvenliği endişesi tartışılmakta ve seçimi erteleme senaryoları konuşulmaktaydı. Evet erken seçimde güvenlik endişesi giderek artmaktaydı.

Geçtiğimiz 7 Haziran seçimlerinden çıkan sonuçlarla, Meclis’teki dört parti 45 günde bir hükümet kuramamıştı. Bir seçim hükümeti ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülkeyi erken seçime göndermesi gündemdeyken, artan terör olayları, bazı il ve ilçelerde ilan edilen sözde özerklik ve sokaklara kazılan hendekler, Erken Seçimin güvenliğinin de sağlanamayacağını, bu nedenle seçimin ertelenmesi ihtiyacını tartışmaya açmıştı. MHP de, seçim gündeminin geri plana itilmesi çağrısı yapmıştı.

Rahmetli Erbakan Hocamız, 1994, Bingöl Mitinginde: “Bu ülkenin evlatları asırlar boyu, mektebe derse başlarken besmele okurlardı. Siz geldiniz, bu besmeleyi kaldırdınız. Yerine ‘Türküm doğruyum çalışkanım’ sözlerini tekrarlattınız. E sen bunu dayatınca, öbür taraftan da, Kürt kökenli bir Müslüman evladı, ya öyle mi, ben de Kürdüm, daha doğruyum, daha çalışkanım deme hakkını kazandı. Ve böylece, siz bu ülkenin insanlarını birbirine yabancılaştırdınız. Bu ülkede hangi kökensin diye kimse kimseye sormazdı; çünkü, hepsi Müslüman evladıydı, hepsi Müslüman kardeşliğiyle bağlıydı. Onun için İlaç bunda aranmalıdır” buyurmuşlardı. Evet aziz milletimizin arasına nifak tohumlarını ekenler, bizzat içerdeki Masonik ve münafık odaklardı. Dış güçler ise, ekilen bu zehirli tohumları, yeri ve zamanı geldiğinde kullanmak üzere korumuşlar, sulamışlar ve de milletimizi parçalamak üzere fırsat kollamışlardı. (Dikkat: Erbakan Hoca o konuşmasında Mustafa Kemal “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sözünü asla hedef almamıştı. Çünkü buradaki “Türk”lük kavramı farklı köken ve kültürden tüm Müslüman halkımızın ortak tanımıydı. Ama “Türküm, doğruyum, çalışkanım”tekerlemesi, uydurmacaydı, kışkırtıcı ve ayrımcıydı ve tek kelime ile ırkçılık dayatmasıydı.)

O sırada Türkiye’ye gelen İsrail Cumhurbaşkanının; Süleyman Demirel iktidarını, mason takımını ve TSK’yı Erbakan ve Milli Görüş fikriyatına karşı kışkırtması üzerine, Rahmetli Hocanın bu Siyonist Küstah’a ve aziz Milletimizin ruh ve kültür mayasına saldıran arsızlara hitaben sarf ettiği: “ Bu zulüm ve zillet dönemi mutlaka kapanacak, her din ve görüşten herkese temel insan haklarını sağlayacak bir Adil Düzen mutlaka kurulacaktır; bu kutlu değişim ise kanlı mı olacak kansız mı olacak? Buna 70 milyon vatan evladı karar vermiş olacak ve artık İsrail ve Yahudi Lobileri bizi yönetenlere talimat yağdıramayacaktır “sözlerini hatırlatıp, bir türlü dinmeyen kuyruk acısıyla ve hiç alakası bulunmadığı halde, AKP iktidarını ve Sn. Cumhurbaşkanını Erbakan’a benzetip küstahlaşan Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Hakan Aygün gibilere hatırlatmak lazımdı: Siz, Sn. Erdoğan ve iktidarını dindar ve Erbakan’ın devamı göstermekle, halkı AKP’nin tuzağına iten zavallılarsınız. Ama kıcık alsanız da, hala hınçla vefat etmiş bir kutlu şahsiyete saldırsanız da, unutmayınız ki; bir Adil Düzen devranı mutlaka yaşanacak, hiçbir güç buna engel olamayacak ve sizler dahi huzura kavuşacaksınız!..

PKK tuzağa mı takılmıştı?

“Eski PKK militanı Aytekin Yılmaz “Gerilla (PKK) 16 tane hükümet eskitti” diyerek Gazeteci Ruşen Çakır ile yaptığı periscope söyleşisinde PKK’nın barış konusunda ‘samimiyetsiz’ davrandığını ve AKP iktidarının nasıl halkı yanılttığını anlatmıştı. (Bu sözler, PKK’nın dış merkezlerce, Türk Hükümetini hizaya sokmak için kullanıldığının da dolaylı bir itirafıydı.) Oysa birçok gözlemci bunun tersini savunmaktaydı. Onlara göre:

22 Temmuz günü Ceylanpınar’da iki polisi evlerinde enselerinden vurarak katleden PKK, iktidar partisinin tuzağına takılmıştı. Suruç katliamının intikamı olarak sunulan bu eylemin izah edilir en ufak yönü olamazdı. Gariban polislerin (Doğru) Suruç’taki vahşetle ne ilgileri vardı? Yani ateşkesi ilk bozan tarafın PKK olması yanlıştı, çünkü böylece savaşı yeniden başlatmak için sabırsızlanan Saray beklediği fırsatı yakalamıştı.” diyen zaman yazarı ve CIA tezgâhtarı Amberin Zaman ne demeye çalışmaktaydı?

“Öncelikle akan kanı durdurmak zorundayız. Eğer yakın ve uzak geçmişten dersler çıkarabiliyorsak, şu üç noktayı hep birlikte tekrarlamalıyız: 1- Silah çözüm getirmeyecektir. 2- Şiddet ve terör çare değildir. 3- Silahın, şiddet ve terör eylemlerinin kullanım süresi bitmiştir. (Sanki daha önce gerekli ve geçerliymiş!?) Bugünkü yazımı PKK’ya bir çağrı ile bitirmek istiyorum: Geçmişte kaç kez yaptığınız gibi, bir defa daha tek taraflı ateşkes ilan edilmelidir. Saray’daki Sultan’ın kanlı oyununu bozmak için, bu topraklarda yeniden barış ve demokrasinin kapısını açabilmek için, PKK tarafından tek taraflı da olsa ateşkes ilanı son derece önemlidir” diyen İttihatçı dönme Mason Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal’i böyle yanık yanık PKK’ya yalvartan sebep ne olaydı?

Bu arada Suriye ve Irak tezkeresi imzalanmıştı!

Suriye ve Irak'a kapsayan sınır ötesi operasyon tezkeresi Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun imzasıyla Meclis Başkanlığı'na yollanmıştı. Tezkerede “Ulusal güvenliğimize dönük riskler ve tehditler artmaktadır” ifadesi yer almıştı. Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlığa tezkere metnini ulaştırmıştı. Ardından toplanan Bakanlar Kurulu'nda tezkere imzaya açılmış ve Başbakan Davutoğlu'nun imzasıyla Meclis Başkanlığı'na yollanmıştı. Evet Türkiye olağanüstü bir dönem yaşamaktaydı!

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, “partisinin durduğu noktayı Milli Kültür ve İslamiyet'in kesiştiği yer olarak nitelemesi” anlamlıydı. Bahçeli, bu durumdan dolayı ' AKP içerisinde birbirimize benzemiyorum diyoruz ama benzeyen noktalarımız var' sözleri anlamlıydı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İl Başkanları İstişare Toplantısı sonrası gazetecilerin sorularını yanıtlarken partisinin durduğu noktayı, kendi tabiriyle ‘ay tutulmasına’ benzeyen iki daireyle anlattı. Milli kültür ve İslamiyet’i temsil eden dairelerin kesiştiği noktada bulunduklarını hatırlatmıştık. Bahçeli, “Yani milli kültür ile İslamiyet’i benimsemiş bir toplum yapısı Türkiye için en huzurlu toplum yapısıdır. Dolayısıyla AKP içerisinde birbirimize benzemeyen taraflarımız var, ama benzeyen noktalarımız da var” açıklaması milli bir mutabakatın ilk adımı sayılırdı.

Amerika destekli PKK topyekûn savaş başlatmıştı!

Artık PKK, kara ve demiryollarını kapatmakta, polis ve jandarma karakollarını basmakta, askeri karargâhlara ve emniyet binalarına saldırmakta, şehir merkezlerinde bombalı eylemler yapmakta, kısaca dört koldan saldırmaktaydı. AKP iktidarının gaflet ve delaletiyle başlatılan çözüm süreci boyunca her türlü isyan ve saldırı hazırlığını ve altyapısını tamamlayan PKK iyice şımarmış ve zıvanadan çıkmıştı. Bu gelişmeler karşısında mecburen Hakkâri’de özel güvenlik bölgesi kararı alınmıştı. Hakkâri Valiliği, bazı alanların 14 gün süreyle özel güvenlik bölgesi olduğunu açıklamıştı. Valilikten yapılan açıklamada, bölücü terör örgütü ve diğer terör örgütlerinin son zamanlarda yapmış oldukları terör ve yıldırma eylemlerinin kentin sosyal ve ekonomik gelişmesini de olumsuz etkilemeye başladığı belirtilerek, bu eylemler neticesinde vatandaşların ekonomik, sosyal faaliyetlerini yürütme ve seyahat etme haklarını kullanmaktan mahrum kaldığı ve büyük mağduriyet yaşandığı vurgulanmıştı.

Çünkü PKK Şırnak’ta özerklik açıklaması bile yapmıştı

Şırnak’ta özerklik ilan eden aralarında BDP’li Belediye Başkanının da olduğu yöneticilerin evlerine operasyon düzenlemekle bu tehdit ve tehlikelerin önüne geçilemeyeceği kesinlik kazanmıştı. Böyle giderse belki de sıkıyönetim kaçınılmaz olacaktı. Çünkü PKK iyice azıtmış ve topyekûn isyana kalkışmıştı. Dağlıca’da olduğu gibi, artık askeri alanlara ve polis karakollarına saldırmaktaydı.

Akıbetlerini sezen HDP’li vekilden Kürtlere “PKK uyarısı!”

Adıyaman’ın merkez köylerinden birinde altı ay kadar önce “24’ünde üniversiteli bir genç” niyeti bozmuş ve “dağa” çıkmıştı. Tabi dağlardaki kanlı örgütün gerçek niyetini ve şeytani mahiyetini sezen 8 genç, yol yakınken dönme planı yapmaya başlamış, Adıyamanlı olan, 3 hafta önce Kadir gecesi ailesini arayıp “inşallah döneceğiz” mesajı atmıştı. Büyük İsrail’in planları için taşeronluk yapan Marksist, Leninist PKK bunları affetmeyip infaza tabi tutmuşlardı. “Kürtlerin özgürlüğü” için dağa kaldırılan 19’undaki gencin, 6 ay sonra köyüne cenazesi yollanmıştı. Köyün dışından gelen 4 bin civarı PKK’lı; elini kolunu sallaya sallaya, kendileri öldürdükleri gencin cenazesine katılmışlardı. Hem de çoğunun elinde, “Türkiye düşmanı ırkçı emperyalistlerin tutuşturduğu silahlar vardı. Cenaze sahiplerine, zorla “Zafer işareti” yaptırmışlardı. Devlet ise hiç ortaya çıkmamıştı. Çözüm sürecine zarar gelmesine gönlü razı olmamıştı!? İlginç olan ise şurasıydı. HDP Adıyaman’dan ilk kez vekil çıkardığı Behçet Yıldırım, Cenaze töreni için köylüleri uyarmıştı. Gençlerinizi PKK’dan koruyun” çağrısı yapmıştı. Herhalde başlarına gelecekleri sezmiş olmalıydı.[1]

ABD’li stratejist Yahudi yazar Amotz Asa-El şöyle buyurmuşlardı. “Ortadoğu’da Türkiye önderliğinde bir düzen kurulmalı. IŞİD’le mücadele edecek güçlü bir Türkiye olmalı. Osmanlı, Musul’u kontrol edemediği için yıkıldı. Irak'ın Musul'daki petrol kuyularının yönetimi tekrar Türkiye'nin emrine bırakılmalı.” Bak sen şu teklife! Nasıl da cazip!

Bu satırlar size de ABD Bağdat Büyükelçisi’nin Saddam Hüseyin’e 1990 2 Ağustos’unda Kuveyt’i işgal etmesinden 1 hafta önce söylediği sözleri hatırlatıyor mu? Öyle ki Saddam, ABD’nin manipülasyonuna gelerek kendi hazin idamlık sonunu hazırlamıştı! Dönemin ABD Bağdat Büyükelçisi April Glaspie, Kuveyt’i kendi toprağı olarak gören Saddam’a “Araplar arası işlerde taraf olmayız.” diyerek oltayı atmıştı! Ah bu Siyonist Batılılar yok mu? Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, istifa etmese rahmetli Özal’ı da oyuna getirip, Musul ve Kerkük’e sokacaklardı. Ordu, “oyunu” gördü ve “oyuna” gelmedi. Şimdi de Musul demiş, Yahudi yazar Amotz! Sn. Cumhurbaşkanının yalakaları ve danışmanları Yiğit Bulut ve Ergün Diler’e “Türkiye sınırlarını genişletecek” aklını verenler de işte bu Yahudiler olmalıydı.

Emniyette emeklilik ve terfi depremi neyin hazırlığıydı?

Emniyet Genel Müdürlüğü, YDK sonrası 118 emniyet Müdürü ile 148 emniyet amiri emekliye ayrılmıştı. Emniyet Genel Müdürlüğü Yüksek Değerlendirme Kurulu (YDK) emniyet teşkilatındaki emekliye sevk ve terfilere ilişkin kararlarını açıklamıştı. Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz başkanlığında toplanan YDK değerlendirmeler sonucunda, 13'ü birinci sınıf, 16'sı ikinci sınıf, 49'u üçüncü sınıf, 40'ı dördüncü sınıf olmak üzere toplam 118 emniyet müdürüyle 148 emniyet amirinin emekliye sevk edildiğini açıklamıştı. Öte yandan 444 üçüncü sınıf emniyet müdürü, ikinci sınıf emniyet müdürü rütbesine; 419 dördüncü sınıf emniyet müdürü, üçüncü sınıf emniyet müdürü rütbesine; 306 emniyet amiri ise dördüncü sınıf emniyet müdürü rütbesine çıkarılmıştı.

Emniyette flaş tayin ve atamalar da yapılmıştı!

TBMM eski Koruma Daire Başkanı Mehmet Ali Keskinkılıç, yeni kurulan Medya Halkla İlişkiler ve Protokol Daire Başkanlığı'na atanmış, Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkan Yardımcısı Nurullah Öztürk TBMM Koruma Daire Başkanlığı'na terfien tayini yapılmıştı. Emniyet Müdürü Cengiz Sözer Balıkesir, Fevzi Bilgiç Elazığ, Ali Canpolat ise Hatay Polis Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü'ne (PMYO) atanmıştı. Saadettin Aksoy Bilecik, Ercan Dağdeviren Erzincan, Mahmut Karabulut ise Karabük Polis Meslek Eğitim Merkezi (POMEM) Müdürlüğü'ne tayin olunmuşlardı. Bu arada, emniyet genel müdürlüğü Yüksek Değerlendirme Kurulu'nun, 22 Haziran'da başlayan yazılı, mülakat, hizmet içi eğitim ve sonrasında yapılan sınavların ardından terfi ettirilmesi beklenen emniyet müdürleriyle ilgili Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz başkanlığında toplantılarını sürdürdüğü açıklanmıştı. Milli Güvenlik Kurulu'na sunulan bir rapora göre, PKK, “barış süreci nedeniyle çekiliyoruz” bahanesinin arkasına saklanarak Doğu ve Güneydoğu'da 80 bin adet silah depolamıştı. Roketatarlar, tank ve uçaksavarlar, Kalaşnikoflar, pompalı tüfekler, tabancalar ve el bombalarından oluşan 80 bin silah, sadece bilinen kısmıydı. Yandaş ve yalaka medyanın haberine göre, devletin istihbarat organları bu adresleri tek tek tespit etmiş durumdaydı ve zaten raporu da onlar hazırlamıştı. Hatta hangi adreste, hangi marka ve cinsten silahtan kaç adet depolandığı bilgisi bile bizim istihbaratçılarda kayıtlıymış… “Bunu okuyunca insan merak ediyor tabii: Peki bu silahların depolanmakta olduğunu biliyordunuz da neden gidip engel olmadınız?” diye soranlar haksız mıydı?

Güya “Yakında bu adresleri de kapsayan kapsamlı bir iç güvenlik operasyonu yapılacak ve silahlar toplanacak!” mış!? Yoksa “askeri darbe dönemleri gibi bir iç güvenlik operasyonu mu başlatılacaktır? Bu 80 bin silah haberini de bu operasyona zemin hazırlanmak için mi uydurmuşlardı?” soruları ise kafa karıştırıcıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Rize'de “Bu makama seçilirken tarafsız olmayacağım, milletimin tarafında olacağım demiştim. Olup, bitenler karşısında sessiz kalırsam sorumluluğumu yerine getirmemiş olurum. Bizi anayasal sınırları aşmakla suçlayanlar, anayasanın Cumhurbaşkanı'na tanıdığı hakları bilmiyorlar. Artık ülkede sembolik değil, fiili Cumhurbaşkanı var. 2014 Ağustos'unda Cumhurbaşkanı'nı halkın seçmesiyle Türkiye'nin yönetim sistemi değişti. Yapılması gereken fiili durumun, anayasal çalışmayla zemine oturtulmasıdır.” diyerek, sanki fiilen bir darbe yaptığını, şimdi buna hukuki bir kılıf hazırladığını ağzından kaçırmıştı. Evet, Sn. Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkça “Türkiye’de sistem değişmiştir” ve “Yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni anayasa ile netleştirilmesi, kesinleşmiştir” buyurmaktadır. Oysa bizim bildiğimiz:

 a) Demokrasilerde sistem değişikliği ancak anayasal ittifakla sağlanır.

 b) Şayet anayasada bir değişiklik yapılmadan sistemin değiştiği ilan ediliyorsa, o ülkede gizli bir darbe sürecin yaşanmaktadır. Aksi halde “Ben ‘fiili durum’ oluşturdum, buna hukuki yorum-konum hazırlanmalıdır” iddiasına kalkışılmayacaktır.

AKP’li Mehmet Metiner: “Erdoğan, bizim hareketimizin davamızın lideridir. Tırnağına halel gelse biz gereğini yaparız. Bu amaçla bende 3 tane silah var. Bir insanı ne kadar seveceğimizi nereye kadar seveceğimizi siz mi belirleyeceksiniz?” diyerek bu fiili durumu nasıl dayatıp koruyacaklarını da açığa vurmaktadır.

Terörle mücadelede yeni bir dönem başlatılmıştı!

Terör örgütü PKK'nın hain saldırılarının ardından peş peşe yaptığı etkili operasyonlarla örgüte darbe vuran Türk Silahlı Kuvvetleri, bölgede terörle mücadelede yeni bir aşama başlatmıştı. Devletin zirvesinin özel önem verdiği yeni konsepte göre, terörle mücadelenin askeri ayağı jandarmaya bırakılacaktı. Merkez ise, Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı olacaktı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki tüm komutanlık ve birimler buraya bağlanacak. Terörle mücadelede yeni birim bir Korgeneral'in emrine bırakılacaktı. Sabah Gazetesinin haberine göre, çatışmasızlık nedeniyle dondurulan proje şimdi hızlı bir şekilde uygulamaya konulacaktı. Proje ilk etapta Diyarbakır, Batman, Mardin, Bitlis, Tunceli, Bingöl, Şanlıurfa, Muş ve Elazığ illerinde terörle mücadeleyi tek merkezde toplamayı amaçlamıştı. Buna göre terörle mücadelenin merkezi Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı olacaktı.

Acaba Ahmet Taşgetiren “(12 ağustos 2015) yazısında Kırk Katır mı, Kırk Satır mı?” başlığını koyarken AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın, ya Ordu’nun istediği sonuç alıcı ve kalıcı bir mücadeleye veya kaçınılmaz bir müdahaleye mecbur bırakılacaklarını mı anlatmaya çalışmıştı?

Sivil PKK başkanı Selahattin Demirtaş niye NATO'ya sığınmış ve alelacele Brüksel’e çağrılmıştı?

Gittikçe köşeye sıkışan PKK/HDP ABD’den sonra NATO’dan yardım istemeye başlamıştı. Brüksel’de konuşan Demirtaş: ‘Kuzey Irak’taki PKK operasyonlarına karşı konum alın’ çağrısı yapmıştı! HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Brüksel’de bir dizi görüşme yaptı. PKK yöneticileriyle görüştükten sonra BM’ye başvuran Demirtaş “NATO, operasyonlara karşı belirgin konum almalı, AB, PKK ile müzakerelere çok açık destek çıkmalı” diye yalvarmıştı. PKK’lı Zubey Aydar da ABD’den açılımı devam ettirmesi gerektiğini açıklamıştı.

Erdoğan’ın, ‘Açılım’a noktayı koyması olumlu ve sorumlu bir tavırdı, ama çok geç kalınmıştı!

ABD ‘açılım’ın devamını isterken Tayyip Erdoğan ‘Bu ülkede, milli birliğimize, kardeşliğimize kast edenlerle bir çözüm sürecini devam ettirmek mümkün değil’ açıklaması önemli ve anlamlıydı. Umarız bu çıkışlar lafta kalmayacak, fiiliyata da yansıyacak ve kalıcı olacaktı. Türkiye’nin PKK’ya yönelik yurtiçi ve sınır ötesindeki operasyonları devam ederken, ABD açılım sürecinin devam ettirilmesini istemesi elbette saçmalıktı ve düşmanlıktı. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Alistair Baskey yaptığı açıklamada, PKK’nın terörist eylemlerinden vazgeçerek Türkiye hükümetiyle diyalog içine girmesi çağrısı aslında Türkiye’ye bir uyarıydı. Baskey, “Tansiyon azaltılmalı, iki taraf da kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için çözüm sürecine bağlı kalmayı sürdürmelidir” dese de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise Çin ve Endonezya’yı kapsayan resmi ziyaretleri öncesinde Esenboğa Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında, “Çözüm süreci bitti mi yoksa devam edecek mi?” sorusuna, “Çözüm süreci istismar edildi. Çözüm sürecinde, Martta Başbakan olarak partimin başındaydım, maalesef karşılığını bulmadı. Daha sonra yapılan genel seçimlere geldiğinde bu işin ciddi manada hasar gördüğünü gördük. Dolayısıyla bu hasarla birlikte artık ortada bir gerçek var. Bu ülkede, milli birliğimize, kardeşliğimize kast edenlerle bir çözüm sürecini devam ettirmek mümkün değil” sözleri olumlu bir adımdı, ama çok geç kalınmış itiraflardı.

İran Dışişleri'nden flaş Türkiye kararı, ABD ve AB baskısı mıydı?

Türk Dışişleri yetkilisinden yapılan sürpriz açıklamaya göre, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'in Türkiye ziyareti erteleme kararı almıştı. Oysa Cevad Zarif, Suriye için hazırlanan 4 ayaklı 'Barış Planı' için Türkiye'ye ziyarette bulunacaktı. Zarif, ziyaretinde ayrıca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'ndan BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'a sunacakları plana Ankara'dan destek talebinde bulunacaktı. İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in Cumhuriyet gazetesinde Ortadoğu'da yaşanan olaylar ilgili bir yazısı yayınlandı. “Şiddete dayalı aşırıcılık günümüzde sadece Ortadoğu bölgesini değil, aslında tüm dünyayı kendisiyle tehdit eden, sınır tanımaz tehlikelerle dolu ve belki de en kronik diyebileceğimiz bir sorun halini almıştır” diyen Zarif'in yazısından IŞİD’le ilgili:

“Şu ana kadar Irak ve Suriye’de büyük yıkımlara sebep olan bu büyük tehdidin makûs gölgesi, bölgenin dört bir yanına yayılmıştır. Aşırıcılığın yayılması ve küresel düzeyde savundukları dava, bugün sadece bölgemizde değil, belki dünyanın diğer birçok bölgesinde de jeopolitik ve güvenlik ortamı için ne denli yıkıcı etkilerinin olabileceğini ortaya koymaktadır” tespitleri, hayret Amerikan ağzını yansıtmakta, “IŞİD’le savaşalım, PKK ile uğraşmayalım” sözlerini hatırlatmaktaydı. 10 Ağustos Pazartesi günü basında yer alan haberlerde İran Dışişleri Bakanı Zarif’in Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’yla görüşeceği, hatta çantasında “Yeni Suriye” haritasını getirdiği yazılmıştı. “Yeni Suriye” ile birlikte “Yeni Ortadoğu”nun Türkiye-İran arasında tanzimini esas alan bir görüşmenin olacağı iddialarını da gündeme taşıyan haberlerde, Zarif’in Ankara sonrası Lübnan ve Rusya’ya gideceği, Suriye’de Sünni ve Nusayri bölgelerinin ayrılmasını isteyeceği, Lübnan sınırı ve Tartus Limanı’nın Suriye Devlet Başkanı Esad’ın elinde kalmasını talep edeceği iddialar arasındaydı. Bu bir anlamda Suriye’nin taksimi üzerinden yeni bir Kasr-ı Şirin ya da Kasr-ı Şirin’de revizyon anlamını taşımaktaydı. İran-ABD/Batı yakınlaşmasının burada kolaylaştırıcı bir rol üstlendiği, Rusya’nın içinde bulunduğu durumdan dolayı İran’ın bu krizi daha fazla devam ettiremeyeceği, Şii jeopolitiğinin çatışmadan ziyade işbirliğiyle genişletebileceğine yönelik yeni bir konjonktürün belirdiği ve bunun Tahran tarafından değerlendirilmesi gerektiğine yönelik bir takım analizler de yapılmaktaydı.

Bunun dışında, İran’ın nükleer anlaşma sonrası bölgede etkinliğini arttırma olasılığının Türkiye’de rahatsızlığa yol açtığı, bundan dolayı Ankara’nın Washington ile arasındaki krizi çözerek yeni bir işbirliği sürecini başlatma kararı almasının da İran’ı ön alıcı bir takım adımlar atmaya mecbur kıldığı, Türkiye’nin içinde bulunduğu terör ortamının ve yürüttüğü mücadelenin de yeni bir işbirliği sürecine zemin hazırladığı iddialar arasındaydı. PKK ve IŞİD terör örgütlerinin bölgede her iki ülkeyi tehdit etmesi iki başkenti yeni bir Sadabat sürecine taşıyacak mıydı? Dolayısıyla, ziyaretten beklentiler fazlasıyla yüksek tutulmaktaydı. Fakat olmadı! Yine basından öğrenebildiğimiz kadarıyla İran’ın son dakikaya kadar Türkiye’ye yönelik basın üzerinden yürüttüğü kampanyanın ve hatta Zarif’in Türkiye’yi dolaylı olarak itham eden yazısının burada etkili olduğu görülüyor. Bakan Zarif’in makalesinin içeriği kadar, Türkiye’de yayımlatıldığı gazete de bir o kadar dikkat çekiciydi: Cumhuriyet! Bakan Zarif’in makalesinden öne çıkan başlıklara bakıldığında, BOP ve ABD üzerinden Türkiye’nin de bu süreçten sorumlu tutulduğu anlaşılmaktaydı. Belki haklıydı, ama bu süreçte bunlarla oyalanmak yanlıştı.

Zarif krizinde etkili olan bir diğer önemli haber ise, İran Resmi Haber Ajansı İRNA kaynaklıydı.

Ankara-Tahran treninin saldırıya uğradığı 30 Temmuz’da 1 dakika arayla iki haber yayınlayan İRNA, Van’daki saldırıyı anlatan haberde bölgenin adını Ganch olarak yazmıştı. Fars hâkimiyet dönemlerini anımsatan bu ismin kullanılmış olması, elbette Ankara’da hoş karşılanmamıştı. İRNA kaynaklı kriz bununla da sınırlı değil. Söz konusu haberden çok kısa bir süre sonra Türkiye’nin PKK’yı bombalamasının IŞİD’e yarayacağı Türkiye’nin PKK’ya operasyonlarının Dolmabahçe görüşmelerini sonlandıracağı, Türkiye devleti ile Kürtler arasında savaş başlayacağı, Türkiye’nin Libya’ya döneceği, bu durumda ülkenin tüm altyapısının hedef alınacağı iddiaları yer almıştı. Burada iyimser bir yaklaşımla, İran’ın Türkiye’ye yönelik bir takım uyarılarda bulunmaya çalıştığı da çıkarılabilir, ama üslup bunu teyit etmiyordu.”[2]

Konuyu şu ayet mealleriyle kapatalım:

“Size va’dedilen, kesinlikle sadıktır (doğrudur ve haktır). Ve DİN (Adil nizam ve mizan) mutlaka vuku bulacak (gerçekleşmiş olacaktır).” (Zariyat: 5-6)

“Vakıa (İslami medeniyet inkılâbı ve kıyamet olayı) vuku bulduğu zaman (yaklaşmaktadır ve artık hiç kimse) Onun vukuunu yalan sayamayacaktır. O (zalimleri ve hainleri) aşağılatıcı, (mü’minleri ve mücahede ehlini ise) yüceltip (onurlandırıcıdır).” (Vakıa: 1-2-3)

 

 

1  Ahmet Yavuz, Milli Gazete

2  Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Milli Gazete











BENZER İÇERİKLER