Anasayfa » ODTÜ KONFERANSI- Adil Ekonomik Düzen – Prof. Dr. Necmettin Erbakan

ODTÜ KONFERANSI- Adil Ekonomik Düzen – Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Yazar: yonetici
0 Yorum 118 Görüntüleyen

ODTÜ – Adil Ekonomik Düzen – Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin kıymetli gençlerini sevgiyle, muhabbetle
selamlıyorum, hepinize saygılarımı sunuyorum. Sözlerime başlarken, önce mübarek
bir Ramazan günündeyiz; Ramazanlarınızı tebrik ediyorum. Yine sözlerime
başlarken, bizleri buraya davet eden kulübünüzün yöneticileri arkadaşlarımıza
bilhassa teşekkürlerimi arz ediyorum. Sizleri ziyaret ettiğimiz ve inanıyorum
ki çok önemli bir temel meseleyi görüşeceğimiz böyle bir toplantıya koşup
geldiğiniz, şu alakayı gösterdiğiniz için de, hepinize ayrı ayrı teşekkürlerimi
arz ediyorum.

“Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin
gençleri, sizden kendilerine hitap etmenizi bekliyorlar”
dedikleri zaman, konuşulacak tabii çok konu var.
Ancak ben, bu konuların içerisinde en önemlisi, en temeli olarak gördüğüm, siz
de televizyonlarda vesairede, gazetelerde artık “Adil Düzen” sözünü
işitiyorsunuz. Siz elbette bir, ülkemizin en ileri üniversitesinde okuyan gençlersiniz.
Herkes size “Yav, şu Adil Düzen nedir?
Bari hiç değilse sen biliyor musun?”
 dedikleri zaman, elbette bu
memleketin evladı olarak, bu konuda fikir sahibi olmanızın çok faydalı
olacağına inandığım için; teferruat,  günlük,
aktüel, gelip geçici konuların üzerinde değil, böyle temel bir konunun
üzerinde, üniversitenin ve Türkiye’nin en kıymetli gençleri olarak size bazı
açıklamalar yapmayı, yapılacak konuşmaların en faydalısı, en hayırlısı gördüğüm
için, mevzu olarak seçmiş bulunuyorum.

Önce bu konunun büyük ehemmiyeti üzerine birkaç kelime söyleyerek konunun
içine girmek istiyorum. İşte hepimiz Komünizmin yıkılışını yaşadık. Komünizm
niçin yıkıldı? Çünkü insanlığa saadet getirmesi mümkün olmayan bir düzendi de
onun için! Çünkü komünizm temelde, kuvveti üstün tutan bir zihniyetin
sistemidir de onun için. Ancak ne var ki kuvveti, Hakkı değil, kuvveti üstün
tutan bir diğer zihniyet de Kapitalizmdir; Kapitalizm de yıkılmaktadır. Esasen Komünizmle
Kapitalizm birbirinin temelde aynıdır, bir ezen-ezilen düzenidir. Aralarındaki
tek fark; Komünizmde ezen güç siyasi güçtür, Kapitalizmde ise ezen güç ekonomik
güçtür, sermaye gücüdür. Yoksa netice itibariyle ikisi de bir ezen ve ezilen
sistemidir. Bundan dolayıdır ki, insanlığa ikisinin de saadet getirmesi mümkün
değildir. Çok tabii olarak bir tanesi çökmüştür. Öbürünün çöküşü, iflası suni
olarak yürütülüyor, çünkü yeryüzünde Emperyalizm, Siyonizm diye bir şuur var.
Bu şuur, bu kapitalist metot vasıtasıyla yeryüzündeki 6 milyar insanların
hepsini sömürdüğü için, bu sömürme aracının kaybolmamasına elinden gelen
gayreti gösteriyor. Yani bir şerbeti, insanların haklarını şöyle bir kamışla
içtiğini düşünecek olursanız bir insanın, Kapitalist nizam, bu Emperyalistlerin,
bu sömürücülerin bir nevi sömürme vasıtasıdır; bu vasıtanın kaybolmasını
istemiyor, suni olarak destekliyor ve onu suni olarak yaşatıyor. Ama
unutmayalım ki, Kapitalist nizam ancak başka insanları sömürerek, sömürüye dayanarak
yaşayabilmektedir. Ama istenildiği kadar tedbir alınsın, görüldüğü gibi o da
çökmektedir. Şimdi ben “Kapitalist nizam
nasıl çöküyor?”
konusunun içine girmek istemiyorum, çünkü asıl
konuşacağımız konu bu takdirde dağılır diye endişe ediyorum. İşte bütün
insanlığın; “Mademki Komünizmden hayır
gelmiyor, Kapitalizmden hayır gelmiyor, öyleyse nasıl saadete ulaşacağız? İnsanlığı
saadete götürecek düzen hangi düzendir?”
konusu bugün bütün insanlığın
konusudur. Hemen sizlere haber vereyim ki, bu konuda tam 25 yıldan beri en büyük,
en derin çalışmalar Türkiye'de yapılmıştır bizim ilim adamlarımız tarafından ve
bu konu sadece Türkiye'de çalışılmakla kalınmamış, bütün Batı ülkelerinin en
ileri hem düzen uzmanlarıyla, hem de ekonomistleri ve hukukçuları ile yıllardan
beri seminerlerle tartışılmakta, daha geliştirilmektedir. Bu sebepten dolayıdır
ki, insanlık aradığı nizama kavuşacak ve kurtulacak. Nedir bu nizam? İşte ben
bu hususta ülkemizin en ileri üniversitesinin, Türkiye'nin en kabiliyetli, en
seçkin evlatlarının okuduğu bu üniversitede kısaca anlatmayı bir büyük
bahtiyarlık, bir büyük şeref sayıyorum. Bu açıklamayı yaptıktan sonra konunun
içerisine giriyorum.

Hemen belirteyim ki; Adil Düzen, bir bütün düzendir. İnsanlığa saadet
getirecek düzendir, Hakkı üstün tutan düzendir. İnsanlığın saadete kavuşması
için 5 şey gereklidir. Ben mesut olmak istiyorsam, beş şeyin benim için temin
edilmesi gereklidir. Birincisi huzur ve barış. İkincisi hürriyet; hür olmalıyım.
Ancak ne var ki, huzur ve barışın ve hürriyetin korunması için bir üçüncü şart
daha lazımdır; O da adil bir devlet düzeni, adalet lazımdır. Baskı değil, kendi
milletine hizmeti esas alan bir devlet düzeni lazımdır ki, o devlet düzeninin
temeli de adalettir. Dördüncü bir şart ise insanların refahıdır. İç barış
olacak, insanların hürriyeti olacak, bu iç barış ve hürriyet korunacak. Bunlar
altyapıdır. Gaye nedir? Refaha kavuşmaktır. İnsanlar insan gibi yaşamalı, refah
içinde yaşamalıdır. Bu yeter mi? Yetmez bu dört tane şart. Bir beşinci
şart daha lazımdır, o da insanların itibar sahibi olması lazım gelir. Bizim
eski Osmanlıca‘da kullandığımız tabirle, izzet-şeref. Bu da insanların saadeti
için lüzumludur. Bundan dolayıdır ki, insanların mesut olması için 5 tane temel
şart lazımdır. İşte Adil Düzen, bütün bu şartları tanzim eden bir düzendir. 25
yıldan beri Türkiye olarak iftihar edebiliriz ki, şu anda da beş yüze yakın
profesörümüz ve ilim adamımız bu konu üzerinde çalışmaktadır, bunların
detayları üzerinde. Böylece bütün bu beş sahada insanlığa saadet getirecek olan
nizam nasıl bir nizamdır? Temel esasları ile matematik şeklinde işlenmiş
bulunmaktadır. Ben bugünkü konuşmamda size bütün bu düzenin içerisinde sadece “Ekonomik
Adil Düzen” bölümünü takdim edeceğim. Yoksa daha baştan ifade ediyorum ki düzen,
bütün bir düzendir, çünkü insanlığın saadeti için sadece ekonomik düzenin
yeterli olması kâfi gelmez; bütün düzenin bütünüyle saadet getirici bir düzen
olması icap eder.

Adil Ekonomik Düzen, bugün hepimiz sömürülüyoruz. Adil Ekonomik Düzenin ne
olduğunu anlamak için, önce bugünkü düzenin hastalığını bilmemiz lazım. Bakın,
bugünkü düzen bir faizci kapitalist düzendir. Hele bunun Türkiye'deki tatbikatı
%100 faizlerle tatbik ediliyor tam vahşi Kapitalizmin ta kendisidir ve üstelik Kapitalist
düzenin şartlarına da uyulmamaktadır Türkiye'de. Aslında Türkiye'de bir başka
düzen var. Bizim tabirimizle bu düzen çorba düzenidir. Yalnız bu düzen,
batıdaki faizci Kapitalist düzenin taklidinden ilham alarak ortaya konup
yürütülmeye çalışılan bir düzendir. Kapitalist düzen insanları beş tane
mikropla eziyor. Bu mikrop tabiri ekonomiden bahsederken nereden çıkıyor? Çünkü
mikrop neye denir? Hastalığa sebep oluyor ama gözükmüyor. Şimdi köy kahvesinde
oturan bir kardeşimiz orada işsiz olarak oturuyor ve de tabii geçim sıkıntısı
içindedir. Ekonomik güçlüklerin içinde oturuyor. Bu kardeşimize destek ki: “Kardeşim bak, seni bu kahveye sokan sebep
nedir biliyor musun? Bugün Türkiye'de tatbik edilen düzenin mikropları. Sen o
mikropları görmüyorsun ama işte o mikroplar seni hasta etmiştir.”
Buradan
çıkıyor mikrop tabiri.

Nedir bugünkü düzenin mikrobu? Beş tane mikrop var: 1. Mikrop, faiz
mikrobudur. Faiz, biraz sonra Adil Düzeni anlatırken açıklayacağım, faiz demek;
üretmeyen insanlara haksız olarak tüketme hakkı vermek demektir. Faiz demek;
çalışmadan, çalışanların hakkını sömürmek demektir. Faizin manası budur. Bu
sebepten dolayıdır ki, o insan kahvede oturuyor, bunu çalışmayan insanlar
sömürdüğü için. Çalışsa da yine bugünkü düzende sömürülecek, neden? İşte
bildiğimiz gibi Türkiye'de faizci bir düzen var. Her şey; ben bir fabrika
kuracağım, faizle para alacağım, işçime para vereceğim, faizle alacağım. Faiz,
faiz, faiz. Ne oluyor bu faizler? İş yapan, üretim yapan insanlar bu faizleri sözde
bankaya ödüyorlar ama Türkiye'yi yöneten insanlar öyle bir kanun çıkarmışlar ki,“Faizler masrafa yazılacak” diyor. “Maliyetin içine yazılacak” diyor. Bak
bizim Refah Partisi olarak ilk verdiğimiz kanun teklifi ekonomik sahada; bir, “Faizler bari hiç değilse masrafa yazılmasın,
fakir fukaraya ödetilmesin”
teklifi ile işe başladık biz. Şimdi konuyu
dağıtmamak için geliyorum. Faizler masrafa yazılıyor ne oluyor? Maliyetlerin
içine giriyor. O kahvede oturan adam biraz sonra gidip fırından ekmek alıyor.
Bugün Türkiye'de bir fırından bir ekmek aldığımız zaman, şu anda 1500 lira
veriyoruz. Bizim aynen doktora tezi gibi hazırlanmış bir tezimiz var. Bir kilo
ekmeğin içine nereden, ne kadar faiz giriyor? Köylünün kullandığı gübre; gübre
fabrikası faizle kurulmuş, fabrika onu maliyetine yazmış, gübrenin fiyatını
yüksek veriyor köylüye. Köylü bu gübreyi kullanıyor, ofisten almış olduğu
parayla bunun parasını ödüyor. Ofis bundan alıyor, o da bu kahvede gördüğümüz
aç Mehmet'ten alıyor sonunda. Neyi? Gübre fabrikasının kurulurken kullandığı
faizi. Öbür taraftan kamyonu alacak insan faizsiz para bulamıyor. Senetlerle,
bonolarla kamyonu alıyor. O faizleri yıllarca uğraşıp bankaya ödüyor. Ama o da
o faizi yine o kahvede olan aç Mehmet'in ekmek alırken ödediği ekmek parasının
içerisinden ödüyor. İşte böylece bir kilo ekmeğin içerisine gübreden,
traktörden, kamyondan, her şeyden dolayı gelip toplanan faizleri hesaplayacak
olursanız, 1500 liranın içerisinde tam 500 liranın, bu faizden dolayı teşekkül
edip maliyetin içine girdiğini görürsünüz. Köy kahvesindeki adam o ekmeği 1500
liraya değil, çok daha ucuza alması lazım, 1500 liraya alıyor. Çünkü ekmek
parasının içine maliyetlere faizler yazıldığı için faizler girmiş. Bu pahalılık
nereden geliyor? Onu bilmiyor. İşte onun için ben size konuşmamın başında önce
bugünkü düzenin mikroplarını gösteriyorum. Çünkü o bilmiyor, halbuki mikroskop
altında incelersen bir de bakarsın ki, bu pahalılığın temelinde her şeyden
evvel faiz bulunuyor.

2. bir mikrop, vergi mikrobudur. Bugün devlet kendi gelirlerini temin
ederken Hakkı üstün tutmuyor “Benim
polisim var. Eğer koyduğum vergiyi vermezsen zorla senden alırım”
 diyor, zorbalık yapıyor. Biraz sonra konuşacağız, Adil Düzende devlet, üretime
yaptığı katkı karşısında kendi hakkını alabilir. Bundan fazlasını “polisim var” diye alamaz. Bana ne senin
polisinden? Ben seni beni ezesin diye oraya koymadım ki, devlet olduğun için,
sen herkesten fazla hakka riayet etmek mecburiyetindesin. Ama bugün öyle değil,
bugünkü düzende sabahleyin uyanıyor “KDV’yi
% 14’e çıkarttım”
diyor. Niye? Gece rüyasında görmüş. Böyle yönetiliyor
bugünkü düzende Türkiye. İşte aynı şekilde doktora tezi gibi bir hesap
yaparsanız, bir kilo ekmeğin içerisine gelen vergiler ne kadar? Şimdi gübre
fabrikası kurulmuş, “kâr ettim” diye
vergi ödüyor. Ama o kârı gübre parasından elde ediyor. O gübre parası dolaşıyor
dolaşıyor, bizim bir kilo ekmeğin içerisine giriyor. Şu un fabrikası “kar ettim” diye vergi veriyor ama o
vergiyi bize sattığı undan aldığı paranın içerisinden ödüyor. Ben ödüyorum onu
ekmek alırken. Dolayısıyla şu ekmek alırken bütün zincirin üzerinde acaba ne
kadar vergi payı ödüyorum? Traktör fabrikası kâr ödüyor ama benim unuma düşüyor
onun kârı sonunda. Bu köyde oturan, bu kahvede oturan Mehmet gelip ekmeği
alırken bütün o vergileri ödüyor. Çünkü bizde vergiler gelirden ödeniyor, kârdan
ödeniyor. Yani fakir fukaraya ödetiliyor. Böylece yine bir doktora tezi gibi kuruşu
kuruşuna bir hesap yaparsanız, görürsünüz ki, Türkiye'deki bugünkü mevcut vergi
kanunları muhaceresinde, bir
kilo ekmeğin içerisinde tam 500 liralık da vergi toplanmıştır. Eğer Türkiye'de
bütün üretimin içindeki vergiler kaldırılsa, bütün üretime katılan faizler
kaldırılsa, bugün 1500 liraya aldığımız ekmeği 500 liraya almamız gerekir.
Sadece alın teri ve sadece insanların ticarette taşıdıkları risk karşısında hakları
olan helal olan kâr payı hesaba katılacak olursa; bir kilo ekmeğin 500 liraya
satılması icap etti görülür.

Peki, biz Türkiye'de 60 milyon insanız. Bu 60 milyon insan olarak, ne kadar
biz vergi ödüyoruz? Faiz ödüyoruz? Yapmış olduğumuz bütün alışverişler
içerisinde takribi bir hesap yaparsak, bir yılda ödediğimiz faizin 60 trilyon
olduğunu görürüz. Ödüyoruz bu faizleri de nereye gidiyor? Ben faizi fırında
ödüyorum, fırındaki faiz, un fabrikasına un parası diye ödeniyor. Ama un
fabrikası faizle kurulmuş. O gidiyor, benim ekmek paramı bankaya bir kısmını
faiz diye ödüyor. Bankalar, Merkez Bankası'nın parasını kullanıyorlar, Merkez
Bankası'na gidip bu faizler yatırılıyor. Sonunda ya bütçe yoluyla veyahut da bu
faiz zinciri yoluyla Türkiye'de toplanan bu faizler, Amerika'daki Siyonist
bankalara gidiyor. İşte bakınız, bizzat Saddam'ın kendisi bana söylemiştir: “Sayın Erbakan, ben Kuveyt’i gittim işgal
ettim. Siz zannediyor musunuz ki Kuveyt’in petrol şirketlerini ben Arap
şeyhlerinden teslim aldım? Hayır, hepsinin başında bir Amerikalı Yahudi
oturuyordu”
diyor. Ne olacak şimdi? O Amerikalı kontrol altında tutuyor,
yani bugün mesela Kuveyt petrol satıyor, Suudi Arabistan Petrol satıyor,
istediği gibi satamaz. Dünya Emperyalizmi hudutlar koymuş: “Bu kadar satacaksın, bu fiyata satacaksın. Sattığın paranın şu kadarı benim
bankamda kalacak. Ancak şu kadarını sen alıp kullanabilirsin”
İşte 40
yıldan beri Müslüman ülkelerinin petrolü üzerindeki bu kontrolü dolayısıyla
Amerika'daki Siyonist bankalarda Suudi Arabistan'ın, Kuveyt’in, Müslüman
ülkelerin 700 milyar dolar parası tutuluyor. Bu 700 milyar doların içerisinde
Türkiye gitmiş, 60 milyar dolar oradan borç almış, 50 milyar dolar.  Bu 50
milyar dolar borca mukabil biz, bir yılda 8 buçuk milyar dolar faiz ödüyoruz. “Efendim içerisinde anapara da var. Tam 8
buçuk milyar dolar değil”
sözlerine itibar etmek mümkün değildir. Çünkü
Türkiye'de bir de, bir sıcak döviz olayı var. Yani Türkiye'de doların fiyatı
düşük tutuluyor, faizler yüksek tutuluyor. Türkiye'de kurulmuş olan Amerikan
bankaları doları Türk Lirasına çeviriyor. Getiriyor, Türk Lirası olarak faize
yatırıyor. O yüksek faizi alıp sonra dolara çeviriyor. Böylece dolar üzerinden
%20 faizle parasını buraya getirmiş oluyor. “13
milyar dolar rezervimiz var”
deniliyor. Bunun büyük kısmı sıcak dövizdir.
Yani daha yüksek faiz almak için getirilmiş olan paralardır. Bu sebepten
dolayıdır ki, o yüksek faizli paraların da faizini hesaplarsanız, 8 buçuk
milyar dolar faiz ödediğimizi görürüz. 8 buçuk milyar dolar ne yapar? Takriben
60 trilyon yapar. İç borç faizleri de ayrı. Şimdi ben sadece “nasıl sömürülüyoruz?” Mekanizmanın fotoğrafını
ortaya koymak için bu açıklamaları yapıyorum. Hangimiz ne alsak; bak şu ceketin
üçte biri faiz, bu ayakkabının üçte biri faiz; nereye gidiyor bu? İşte
anlattığım mekanizma ile Amerika'daki Siyonist bankalara gidiyor. O bankalar
bunun için Kapitalist nizamı savunuyor. Bunun için bizim gibi geri kalmış
ülkelere: “Şu adam değil bu adam
Dışişleri Bakanı olacak”
diyor. “Şunu
değil bunu seçeceksiniz”
diyor, neden? Bu sömürü düzeni sarsılmasın diye.
Çünkü mekanizma kurulmuş, boru döşenmiş. Peki, Amerika'daki bu Siyonist
bankalar aldıkları bu faizi ne yapıyorlar? Görüyoruz bak, Amerika'nın İsrail'in
yeni getirdiği Yahudileri işgal ettikleri topraklara yerleştirmek için, programını
desteklemek maksadıyla sadece, Amerika İsrail'e 30 milyar dolarlık yardım
programı uyguluyor. İlk dilimi 10 milyar dolardır. O bölgeler de Yahudileşsin
diye. İşte biz bunun için sömürülüyoruz. Her zaman benim bir sözüm var: “Sömürülüyoruz, bari bizim sömürümüz Eskimolara
gitse.  O zavallılar da bizim gibi fakir,
bir hayır işlemiş oluruz”
Hayır, İsrail'e gidiyor ki, İsrail yarın Lübnan’ı,
öbür gün Türkiye'yi kendine vilayet yapsın, Büyük İsrail kurusun diye. Böyle
bir proje için sömürülmüş olmamız çok daha acıklı bir durumdur.

Peki, ödediğimiz vergiler nereye gidiyor? Televizyona bakarsanız “Fiş alın fiş” Ne olacak? “Okul olsun, hastane olsun sana geri
gelsin.”
Hani Okul? Bak hepiniz Türkiye'nin en seçkin gençlerisiniz.
Yapılmış olan üniversiteye giriş imtihanlarında en yüksek puanları aldığınız
için buraya girdiniz ama hepiniz bu imtihanlara girdiğiniz zaman hangi olayı
yaşadınız? Şu anda Türkiye’de 800 – 900 Bin gencimiz liseyi bitiriyor.
Üniversitede okumak istiyor. İyi ya, ne güzel. 800 Bin gencimizin hepsini
okutmak daha güzel değil mi? Niye biz bunun içinden sadece 100 Binini alıyoruz
da 700 Binini evinde, sokakta açıkta bırakıyoruz? Çünkü bu gençlerimizi
okutacak üniversiteleri kurmamışız. Niye kurmamışız? Çünkü bu halkın
ekmeğinden, peynirinin içinden bile topladığımız vergileri biz, yeni üniversite
kurmaya harcamıyoruz ki. Nereye harcıyoruz? Bu vergileri almışız “Turizmi teşvik fonu” demişiz. Bu
turizmi teşvik fonundan Antalya'daki Sheraton Oteli’ne götürüp vermişiz.
Oradaki bir tek Sheraton Oteli, 250 milyon dolara yapılmıştır. Ne işe yarıyor
bu Sheraton Oteli? Akdeniz’deki ve Müslüman ülkelerde kontrolü elinde tutan
Amerikan donanmasının askerlerinin haftalık, aylık, üç aylık dinlenmesi için
kurulmuş. Parayı kim veriyor? Parayı, işte bu kahvede oturan Mehmet veriyor.
Ben de bunu ona anlatıyorum ki: “Bak
Mehmet, etrafını tanı. Bu borulara bekçilik yapan… Bak, daha açık konuşayım; bu
borulara bekçilik yapan batıl partilere oyunu verme. Sen oy verirken “Ya Rabbi,
ben belamı istiyorum” diye oy veriyorsun, Cenabı Hak da  onun için bunu
sana veriyor. Boşu boşuna işsiz değilsin, boşu boşuna aç kalmıyorsun.
” Bak,
sözde uçak yapılıyor. İşte Irak, kendimizi koruyacağız, İncirlik’e bizim burada
yapılan uçaklar mı geliyor? Avrupa’dan, Amerika’dan uçaklar geliyor. Bizim
uçaklar nerede? Uçak dediğin şey senin zaten uçan tabut. Yani bugüne kadar en
fazla adette düştüğü için orada iptal etmişler, Dynamic denen Yahudi firmasının
ambarında parçalar kalınca o parçaları çevre temizliği dolayısıyla Amerika’da
atacak yer yok. Türkiye’den iyi çöplük mü olur? Getirip başımıza döküyorlar, uçak
dedikleri bu. Zaten beş tane monte ettiler, üçü düştü. Genç pilot, anasının
bulunduğu köyde, genç çocuk tabi, ailesine gösteri yapmak isterken yere
çakıldı. Ondan sonra da uçurtmuyorlar. Geçen sene okudunuz. İşte “uçak” dedikleri bu. Ne oluyor şimdi? O
kahvede oturan Mehmet ekmek alırken parayı veriyor. Bu paranın içerisinde üçte
biri vergidir. Bu vergi geliyor, Savunma Sanayini Teşvik Fonuna, isim güzel,
tabii kendimizi savunmayacak mıyız? Edebiyat da bol. Ama oradan sonra nereye
gidiyor? Oradan sonra bir de bakıyorsun ki Dynamics Yahudi’sinin cebine
gidiyor. Önce parçalar alınırken parası veriliyor. Montajdan sonra uçaklar yine
Amerikan ordusunun uçağı oluyor. O deneyecekmiş de müsaade ederse bize
verecekmiş… Bittikten sonra da tekrar para paylaşılıyor. Böylece bizim savunma
sanayi dediğimiz bu fon, arkadan müsaadenizle şu tabiri kullanayım “Fan fin fon” oluyor. Buraya gidiyor.
Turizmi Teşvik Fonu dediği bu. Savunma fonu dediği bu. Bunların tuttuğu ne? Trilyonlar
tutuyor. Kim veriyor? İşte bu fakir fukara veriyor. Böylece bugünkü düzen bu
işe yarıyor. Biz ya dışarıdaki bu hurdaları satmak isteyen dış Siyonist
şirketleri destekliyoruz ve ya onların Türkiye'deki işbirlikçilerini destekliyoruz
veyahut da İsrail'i destekliyoruz. Bunun için sömürülüyoruz, bunun için kanımız
emiliyor. Bu düzen bunun için korunuyor.

Bu düzenin bizi ezen mikropları sadece bunlar mı? Hayır, daha 3 mikrobu var.
Bunlardan bir tanesi darphane mikrobudur. Şimdi bak o Mehmet kahvede oturuyor,
haberi yok. Hâlbuki burada para basma makineleri harıl harıl çalışıyor. Bir
haftada 7 trilyon yeni bastığı parayı piyasaya sürüyor karşılıksız olarak.
Aradan bir ay geçiyor, memur maaşını verecek, 5 trilyon daha basıp veriyor “Ee, basarsa bassın Efendim, bana ne” diyecek
Mehmet. Sana ne olur mu? Bu ülkede belli bir üretim var, o üretimin
karşılığında o üretimin hakkı olduğu kadar piyasada para olması lazım. Eğer,
bunun dışında siz piyasaya para çıkartırsınız bütün fiyatlar arz talep
kaidesine göre o nispette artar. Sen 1000 liraya alacağın ekmeği 1500 liraya
almaya mecbur kalırsın. Ne demek? Bu darphane makinesi çalıştıkça senin
cebindeki ekmeğin üçte birini çalıyor demek. Diğer bir ifademizi duymuşsunuzdur;“Bu taklitçi zihniyetlerin darphanelerinin
para basma makinalarının çalışırken çıkardıkları takır takır ses, vatandaşın
cebindeki parayı kemiren farenin dişinin kıtır kıtır sesi demektir.”
O
çalıştıkça bizim cebimizdeki para çalınıyor, böylece eziliyoruz. Bugünkü
düzenin işte metotları budur. Görünürde yeni vergi koymamış, yeni zam yapmamış
gibi gözüküyor. Hâlbuki gözükmeden bu zamlar yapılıyor. Bir de bunun arka
kapısı var, arka kapıdan çalıyor. Nedir o? Karşılıksız para basıp piyasaya
sürmek. Buna biz darphane mikrobu diyoruz.

Bir dördüncü mikrop da kambiyo mikrobu. Bak görüyorsunuz doların değeri
emirle ayarlanıyor. 40 sene evvel 1 Lira 1 dolardı, şimdi 6350 Lira. 1 Çuval
Türk Lirası vereceksin, bir dolar alacaksın. Neden? Oraya birini koymuşlar; “Bu hafta 6300 olacak, gelecek hafta 6500
olacak, öbür hafta 6700. Her gün seninle konuşmaya vaktimiz yok, günlük
ayarlamaları da sen yap”
diyor. Tıkır tıkır, bakıyorsun ki paranın değeri
emirle düşürülüyor. “Ee, düşürülürse
düşürülsün bana ne?”
Öyle şey mi olur, o düşen para benim cebimdeki para.
Benim cebimdeki para çalınıyor. Çünkü ülke ithalatla yaşıyor. O yüksek dolarla
yapılmış olan ithalatın hepsi fiyatlara intikal ediyor. Ben daha yüksek para
ile ihtiyaçlarımı karşılamak mecburiyetinde kalıyorum. Yani cebimdeki paranın
değeri düşüyor, yani cebimdeki para böylece de çalınıyor.

Bu kadar mı? Hayır, bir de bugünkü bankacılık düzeni var. Bu bankalar
kimlerin?  Holdinglerin. Bak dün
televizyonda yaptığımız konuşmayı dinlemişsinizdir. Ne gösterdim orada?  Bir gazete kupürü. Ne diyor? “Bankaların kârları 65 trilyon, buna mukabil
ödedikleri vergi bilmem 441 milyar.”
Yani ödedikleri bütün şeyin % 1’i.
Peki bu kadar kâr yapıyor, bu bir anonim şirketi olsa en aşağı yarısını “Kurumlar
Vergisi” diye ödemesi lazım. Niye %1 veriyor? Bankalara dokunulmaz. Onlar bu
düzenin çünkü bu boruların bekçileri. Şimdi o bankalar ve holdinglerin
bankaları, o bankalar ne yapıyor? İşte bu Mehmet, tarlada çalışmış, mahsulünü
satmış, parasını koyacak yer yok. Hırsız çalmasın diye, bir şey beklediğinden
dolayı değil, götürüyor bugünkü bankacılık düzenine koyuyor. Bütün bu paralar
toplanıyor, o bir avuç holdinge gidiyor. Bunlar bu paraları alıyorlar, almış
oldukları paraları görüldüğü gibi gidip Hilton'da şampanya içiyorlar,
Marmaris'te pastayla düğün yapıyorlar. “İyi
ama Efendim, bu bankadan alınan borç para, bu adam bu parayı sonra geriye
ödemeyecek mi?”
Tabii ödemeyecek, niye? Bu düzen böyle, buna “Batık Kredi”
deniyor. Adam alıyor trilyonlarca lirayı ve geriye vermiyor. Kaldı ki o almış
oldukları paraları görüyorsunuz; vergi affıyla, şununla bununla, hep oraya
aktarılmış oluyor. Zaten enflasyon bankaların bu borçlarını onlara verilen faizlerinden
çok daha yüksek. Bankaya vadesiz para yatıran adam bir faiz almıyor. Enflasyon
nispetinde paranın değeri düşüyor. Kime gidiyor bu para? O bankanın kontrolünü
yapan holdinglere gidiyor. Bak gayet açıkçası şudur; Bugünkü Düzende bu
bankalar fakirin cebindeki parayı alıp zenginin cebine basan birer emme basma tulumba
durumundadırlar. İşte bugünkü düzenin 5 tane mikrobunun size kısaca tanıtmış
oldum. Nedir bu mikroplar? Faiz, vergi, darphane, kambiyo mikrobu ve bugünkü
bankaların kredi sistemidir. Bak, bankaya şu pencereden sen bir yıl mevduat
yatırırsan % 60 faiz veriyor sana. Ama bu pencereden sen kredi istersen % 120
faiz alıyor. Şuradan şuraya dönünceye kadar % 60 üzerinde zam yapıyor. Banka
müdürüne dersen “Allah'tan korkmuyor
musun? Nedir bu zam?”
“Sus kardeşim, eğer
böyle yapmazsak biz de yaşayamayız, batık kredilerimiz var, yaralarımızı tamir
ediyoruz”
diyor. Ee, bu nasıl tamir? Şu gömleği yapan esnaf bankadan kredi
alıyor, % 120 faiz ödüyor. O faizi masrafa yazıyor. Gömleği öderken ben
ödüyorum bu faizi gömlek parasında. Onun için ben şu karşıdaki tuhafiyeciden
bir gömlek alırken bu akşam Hilton'da holdinglerin içtiği şampanyanın parasını
ödüyorum bu gömleğin içinde. Ne için? Düzen böyle.

Şimdi size bu konuştuğumuz hususları birkaç şekilde daha belirgin olarak
açıklamak istiyorum ki, bugünkü düzenin ne olduğunu, böylece hep beraber sadece
kulaklarımızla işitmiş olmayalım, gözümüzle de görmüş olalım. Bakınız, size bir
şekil gösteriyorum. Bu şekil taklitçilerin düzeni. Kim bu taklitçiler? ANAP=SHP=DYP
demek, Taklitçiler. Türkiye'de, zaten Türkiye'de 12 tane parti yok, 2 tane
parti var; Milli Görüş, Adil Düzen, Refah Partisi ve ötekiler. Onların hepsi
tek bir partidir. 40 yıldan, 50 yıldan beridir geldiler, bu düzeni kurdular.
Şimdi biz geliyoruz bu düzenin fırınına. Bak, düzenin fırını onun için çarpık
yazılmış. Buradan içeriye giriyoruz, 1500 lira verip bir ekmeği alıp çıkıyoruz.
Burada 1200 yazıyor, niye? Biz bu şekli yazarken 1200 idi onun için 3 ay önce.
Biz bugüne kadar 3 seneden beri 7 defa bu rakamı değiştirdik, bak yine, yine
bunların hızına yetişememişiz, enflasyon hızına. Şimdi bu 1500 lira verip
ekmeği alıp çıkıyoruz. Peki, fırının duvarında Boğaz Köprüsünün resmi var, bu
ne? Sünnet çocuğuna hokkabaz oynatılır. Bu düzenin bir parçasıdır. Seni burada
kazıklıyor, acısını duymasın diye sana bunları gösteriyor. Bu yüzden
televizyonu açarsın Boğaz Köprüsü çıkar, F-16 iki tane Dynamics Yahudi’nin
uçağı uçar “Oo, neler yapıyoruz neler”Ne yapıyorsunuz? İşte bunu yapıyorsunuz. Şimdi bak, bu şeklin üzerinde 3 tane
vezne görüyorsunuz, Niçin? Çünkü inşallah yakında biz iktidara geleceğiz, Adil Düzeni
kuracağız. Ancak iktidara gelir gelmez bütün fırınlara bir emir vereceğiz, millet
gerçekleri görsün diye. Bundan 60 milyonun haberi yok. Ne emri? “Hepiniz üç tane vezne açacaksınız. Veznelerden
birinci veznenin üzerine faiz, ikinciye vergi, ötekine alın teri diyeceksiniz.
Ekmek alacak olan bir adam önce birinci vezneye 500 lira ödeyecek, faiz
ödediğini bilecek. Sonra ikinciye 500 lira ödeyecek, vergi ödediğini bilecek.
Sonra 500 ödeyecek
“Hah, alın teri
buymuş”
diyecek. Çünkü bugün 1500
lirayı toptan verdiğimiz zaman ne olduğunu bilmiyoruz. Bir emir daha vereceğiz “Bu vezneleri üzerine birer ok koyacaksınız,
bu faiz İsrail'e gider diyeceksiniz. Vergiye de bir ok koyacaksınız, bu da
holdinglere, şampanyacı holdinglere gider diyeceksiniz. Ancak bu yaşama savaşı
veren emekçilere gider”
diyeceksiniz. Şimdi bakın, bunların yaptığı iş
nedir? Bizi şehirlere su getiren kalın cidarlı bir borunun içerisine koymuşlar.
İşte bu, kim bu? Biziz. Demin söylediğimiz kahvede oturan Mehmet, kafasına 5
tane değirmen taşı konmuş, düzenin zulüm araçları; faiz, vergi, darphane,
kambiyo, kredi. Tabii bu iş kalın cidarlı bir borunun içinde oluyor, dışarıdan
bakarsan televizyon sana Boğaz Köprüsü'nü gösteriyor; “İcraatın İçinden” İçeride ne zulmün olduğunu kimseye göstermez. Hâlbuki
içeride yaptığı iş insanları ezmektir. Onun için insanın yüzünden ter
fışkırıyor, onun için yamalı pantolon, onun için ayakkabısının önü açık. İşte
bugünkü düzenin gerçeği budur. Peki, bu düzen biz gömlek alırken, ekmek alırken,
ayakkabı alırken; bütün bunun üçte biri faizdir ki, bu düzen ANAP=SHP=DYP
düzenidir. Bu ödediklerinin üçte biri faiz, bu 8 buçuk milyar dolar demek her hafta
10 ton 24 ayar saf altın dolu bir tır kamyonunun gitmesine tekabül eder. Onun
için bak bu şekilde 10 ton saf altın gidiyor. Peki, bu altınlar gidiyor, karşılığında
ne gelecek? Hiç. Neden? Çünkü bu faiz; vereceksin, arkadan avucunu
yalayacaksın. Faiz demek bu demektir. Ondan dolayı bak, bu tır kamyonları, hiç
eksiği yok. Nereye gidiyor? Amerika'daki Siyonist bankalara. Onlar bizim bu
altınımızla ne yapıyor? İsrail'e uçak, tank, tüfek alıyor. İsrail ne yapıyor bizim
gömlek, ekmek paramızla? Mescidi Aksa’dan çıkan çocuğun kemiğini kırıyor,
Lübnan’ı bombalıyor. “Siz Ortak Pazar’a
girin, arkadan ben de gireceğim, tek devlet olacağız, seninle birleşeceğiz”
diyor. İşte bizim ekmek paramızla bu oyun oynanıyor. Bunlar ne? Haa, bu
televizyon hiçbir zaman bu gerçekleri millete duyurmaz. Demez ki bu televizyon:“Ey millet bak, Refah Partisi iş başına
geldiği zaman bugün bir ekmek aldığın para ile 3 tane ekmek alacaksın. Çünkü
faiz kalkacak, çünkü vergi kalkacak; sadece alın teri maliyetlerin içine
girecek.”
Bunu göstermez, demez ki millete “Ey millet, bak, Refah Partisi iktidara geldiği zaman senin ekmek
paranla Amerika'ya bu faizler ödenip Amerika’dan İsrail'e uçak gitmeyecek.
Uçaklar Türkiye'de imal edilecek ve Türkiye’den kardeş Müslüman ülkelere
gidecek”
Bunu da göstermez, bunu da göstermez. Ve bu TRT ne yapar? Sadece
bu Yahudi çarkını yağlar, bu çark rahat dönsün diye. İşte düzen böylece
birbirini tamamlıyor, böylece birbiriyle yardımlaşıyor. Bugün bizim bunları
alırken ödediğimiz faizler aslında 4 yere gidiyor; İsrail'e gidiyor, işbirlikçi
holdinglere gidiyor, batık kredilerle ve faizciler dediğimiz, Türkiye'de 6
milyon liradan daha fazla banka hesabı bulunan, sadece 280 bin kişi var 28
milyon hesabın içinde. İşte bunlara gidiyor bu faizler. Bir de % 10 vergi
koymuşlar. O vergi de bütçelerin israflarına gidiyor. Biz ekmek, peynir alırken,
KDV öderken, gelirden ödediğimiz bütün bu vergiler nereye gidiyor? İsrail'e
gidiyor. İşte şimdi bugünkü bütçenin içinde 42 trilyon faize ayrılmış. Bütçeden
ödenen faiz. Bunu biz ekmek alırken, peynir alırken ödüyoruz. Öbür taraftan “teşvikler” diyor. Buraya gidiyor
bütçeden yapılan teşvikler. Dalkavuklar; bunlar besleniyorlar ve bütçenin
yaptığı israflar. Bundan 15 gün önce yapmış olduğumuz bütçe konuşmasında, biliyorsunuz
bir bir “açık israf, kapalı israf, mızır israf” diye israfları saydık. Bu
israflar trilyonlar tutuyor. İşte biz bunun için eziliyoruz. Şimdi bugünkü
düzeni size tam bir mekanizma olarak açıklamak istiyorum. Bakınız, şu vatandaş,
Türkiye bir dikdörtgen şeklinde olduğu için bu dikdörtgen kalıbın üzerine
yatırılmış. Bu biziz. Üzerimize düzenin presi konmuş. Bu presi yaparken Özal
sıkıyor demiştik. Şimdi tabi Demirel sıkıyor. Bir şey değişmiyor. Vatandaşın
canı kanı bir hunide toplanıyor. “Burada
bir ANAP pompası var”
demiştik bunu yaparken. Ve bu pompanın vazifesi
nedir? Vatandaşın kanını canını iki tane dinlenme havuzuna koymak; biri
bankalar, öbürü hazine. Buradan nereye gidecek? Demin konuştuğumuz gibi
İsrail'e, işbirlikçi holdinglere ve faizcilere, dalkavuklara, hanedana ve
bütçenin israflarına gidecek. Böylece bizim kanımız emiliyor, İsrail'e uçak
alınıyor, Hilton'da içilen şampanya oluyor, Marmaris'te ödenen kumar parası
oluyor. Burada bakanlara, milletvekili evinden başka ayrıca Gaziosmanpaşa'da
bir Devlet Mahallesi yapılıyor. Her bir bakana verilecek olan evin 12 odası, 5
tane banyosu var; 5 Tane banyo ne olacaksa? Böyle yapmış. İşte düzen! Peki, bu
ANAP pompasını kim çevirdi 8 sene? IMF motoru. Bu motor nereden elektriği
alıyor? Seçim sandığından. Bu vatandaşın gözü bu TRT’yi ve bu holdinglerin
gazetelerini okuyor. Tabii bu şekilde uyutulan vatandaş şalteri yukarıya Milli Görüşe,
Refah Partisi'ne basacak, aşağıya basıyor, taklitçi partilere veriyor. Sandıktan
ceryan, önce düzenin bir numaralı transformatörü bu holdingci gazetelere
geliyor. Bunlar Refah Partisi'nden bahsediyor mu? Burada ceryan yükseltiliyor,
TRT’ye geliyor. Bu, düzenin 2 numaralı transformatörüdür; IMF’ye geliyor,
buradan ANAP pompası çalıştırılıyor. Düzen böyle çalışıyor. Peki, burada iki
tane pompa daha var, ne bunlar? Bak, birisi SHP, “sola döner” diyor, biri DYP, sağa dönen. Altında ne yazıyor? IMF’nin
yedek pompaları. Bak nasıl keramet göstermişiz. Biz bu şekli 3 sene evvel
yaptık, yalnız bir hata yapmışız. Bu pompaları ayrı ayrı kullanacağını
zannediyorduk, şimdi ikisini birden koyup daha hızlı kan emmek istiyor. İşte
düzen bu! Böyle oluyor da ne oluyor? Bak, siz buradan çıkıp gece gündüz
çalışacaksınız. İstediğin şekilde çalış; ister büroda çalış, ister inşaat
yerinde çalış, istersen demirci ustası ol. Bu ülkede mi yaşıyorsun arkadaş? İstersen
inşaata taş taşı, senin halin budur bugünkü düzende. Farz et ki demirci ustasısın,
sabahtan akşama kadar sıcak demiri döveceksin. Ne için? Çoluğuna çocuğuna helal
lokma götürmek için. Nasıl götüreceksin? Ücretini alacaksın, aldığın ücretle
ekmek, gömlek, ayakkabı alacaksın. İyi ama bu ülkede öyle bir düzen kurulmuş ki,
bütün bu satın aldığın malların üçte biri faiz; İsrail'e gidiyor. Üçte biri
vergi, israflara gidiyor ve sana çok ufak bir kısım kalıyor. İşte şimdi hesapla
konuşuyoruz burada. Nereden ne oluyor açıklanmış. Ben sizin vaktinizi almak
için teferruata girmiyorum. Ama hesaba dayanarak konuşuyorum, hepinize haber
veriyorum ki, bugünkü düzende siz birinci çekici vurduğunuz zaman bunun parası
İsrail’e uçak parası oluyor. İkinci çekici vurduğunuz zaman İsrail'e tank
parası oluyor. Üçüncü çekici vurduğunuz zaman Hilton'daki şampanya parası
oluyor. Dördüncü çekici vurduğunuz zaman Marmaris'teki pasta ile yapılan
düğünün parasını ödüyorsunuz. Beşinci çekiçle Mersin'deki otelin kredisini
veriyorsunuz ve israflar; yeni yaş gününün arabaları, özel devletin israflarına
para veriyorsunuz. Ancak altıncı çekiç sizin sofranıza geliyor. Bunun için
yalnız ekmek geliyor, bunun için çoluk çocuğunuzla oturup gözyaşı döküyorsunuz.
Neden? Çünkü düzen sizi eziyor da onun için! 6 çekiçte birisini verir bu düzen.
Sana vereceği paranın da yarısını verir. Ne olur, on iki de bir. İşte şimdi biraz
sonra bunun ayrıca hesabını göreceğiz, bu düzenin hesabını. Şu bilinmesi
lazımdır ki, bak, bu düzen sen inşaata taş taşırken sadece bu taşı taşımıyorsun.
Ya? Senin sırtına bu dağları koymuş, önce düzenin mikrop kayaları; faiz, vergi,
darphane, kambiyo, kredi. Bunlar yüzünden fiyatlar artıyor, bu mikroplar
yüzünden. Bunlar yüzünden pahalılık, bunlar yüzünden enflasyon oluyor. Bunlar
kalkmadan fiyatları düşürmek, pahalılığı önlemek, enflasyonu indirmek mümkün
değildir. Bu fiyatların üçte biri faiz; İsrail'e gidiyor. Üçte biri holdinglere
gidiyor, üçte biri israflara gidiyor. Bütün bu yüklerin hepsi bu insanı eziyor.
Bu insan neden eziliyor? Gözü bu televizyona bakıyor, gözü bu holdingci
gazetelere bakıyor, düzenin gazetelerine. Bak bu gazetenin altına bir kuyruk
konmuş, ne bu? “Erenköy'de 3 tane daire
veriyorum, 3 tane araba veriyorum”
diyor. Bu da düzenin bir parçasıdır. “O arabayı almak için ekonomik sıkıntı
içinde olan insanlar bu gazeteyi alsın”
istiyor bu düzen. Ama o gazetenin
şu sütunundaki zehiri o insana içiriyor. Zehir dediğim ne? Bu düzeni
yutturması. Hakkı tutmuyor, bu düzenin propagandasını yapıyor. Bu zavallı
insanın da bunları gözü gördüğü için, bu yükleri taşımaya mecbur oluyor. Peki,
Refah Partisi ne yapacak? Çok basit; bak, burada iki tane çentik var. Bu
taklitçilerin; ANAP, SHP, DYP’nin; Refah Partisi'nin yapacağı iş tıkır tıkır, şu
2 çentiğin arasını kesecek, bu vatandaşın sırtındaki bu dağları devirecek, bu
şöyle bir doğrulacak; “Allah'a şükürler
olsun dünya varmış”
diyecek. Neden? Biz bu yükleri taşımaya mecbur değiliz
ki. Bunları bize bu Siyonist düzen getirmiş koymuş. Böylece bizi eziyor. Onun
için yapılacak iş çok basittir. Bütün bunları kesip düzene toptan bir tekme
vurmaktır. Çünkü bu düzenin yürümesi, saadet getirmesi mümkün değildir.

Bak bu düzen insanlık tarihinde ilk defa var değil. 3000 sene önce de
Mısır’da aynı düzen vardı. Bildiğimiz gibi firavunlar, Mısır halkını
topladılar, dediler ki: “Biz büyük adamız,
öldükten sonra da dağ gibi mezar isteriz.”
Ne olacak? “Hepiniz sırtınızda taş taşıyacaksınız?” İşte piramitler böyle
yapıldı. Bunlar firavunların mezarları ve bu piramitlerin önünde de pek çok
Mısırlı kölenin kemikleri var. Taşırken, ölünceye kadar taşıttırmış bunları. Ben
geçenlerde gittim, gördüm. Her birisi insan büyüklüğü kadar bu taşların. O
günkü teknikle nasıl taşımışlar hakikaten hayret. Şimdi aynı işi bize
yaptırıyorlar. Hayret edilecek bir şey yok. Bizim, Mısır’ın firavunların
köleleri ile bu düzenin köleleri olarak bizim aramızda hiçbir fark yok. Onlar
bu taşları piramit için taşıyordu, biz İsrail'in uçağı ile tankı için taşıyoruz,
bir fark yok. Tek fark onlar çuvaldan eteklik giyerdi, biz çağ atlamış köle
olduğumuz için yamalı pantolon giyiyoruz. İşte bu kadar aramızdaki fark.

Şimdi muhterem arkadaşlarım, bakınız; bütün bunlar oluyor da ne oluyor?
Görüyorsunuz ki Türkiye'de faizcilerin payı gittikçe büyüyor. Bu 83 bu 90.
Faizciler % 75’di, % 86'ya çıktı. Köylü, memur, işçi, esnaf Türkiye'deki
gelirlerin sadece % 14'ünü alıyor, % 86’sını faizciler alıyor, faizciler. Öbür
taraftan bütçenin açıkları büyüyor, borç faizi artıyor. Transfer faslı dedikleri
de iç borçların faizleridir. Böylece millet eziliyor. Bak burada, 91 senesi
bütçesi; 20 trilyon açık vardı, şimdi 92 senesinde 32 trilyona çıktı ve
şimdiden “42 trilyon faiz ödeyeceğim”diyor; daha kötüye gitmiştir. Zaten bu Kapitalist düzende gittikçe daha kötüye
gitmek mecburiyeti vardır.

Bakınız, bu düzenin şimdi size hesabını veriyorum. Hepiniz yarın ya bir holdingde
veyahut da devletin bir yerinde görev alacaksınız. Görev aldığınız zaman size
bir brüt ücret tayin etmiş olacaklar. Ama bu brüt ücret sizin hakkınız diye
verildiği halde bu düzen sizi ne yapıyor? Farz edelim ki hakkınız 100’dür. 100
hakkınız ile muhasebeye giriyorsunuz. Sizden gelir vergisi ve sigorta kesiyor, size
sadece 66 lira veriyor, 3’te 1’ini muhasebenin içinde kaybediyorsunuz. Bu kadar
mı sizi ezmesi? Hayır, arkadan fırına gidiyorsunuz, ekmek alacaksanız. Ekmeğin 3’te
1’i faiz. Satın aldığınız malların içindeki faizle 66 Liranız 44 Liraya iniyor.
3’te 1’i ayrıca vergi, malların içindeki vergi, 44 Liranız 30 Liraya iniyor.
Her sene en az darphaneyle bunun da 3’te 1’i çalınıyor,  30 Liranız 22 Liraya
iniyor. Doların değişmesi ile de bunun 3’te 1’i çalınıyor; 16 Liraya iniyor; size
200 Lira verecekken 100 Lira vermiş zaten. Çünkü Türkiye'deki gelir dağılımına
bakarsanız alt katta oturan % 60, gelirin en fazla %30 unu alıyor. Bütün bunlar
zaten eziliyor. Bu ezikliği ortadan kaldırmak için bunların aldığı ücretin iki
misli olması lazım. 16’yı da bunun için 2’ye bölüyorum; 8. İşte bugünkü düzenin
hesabı budur. Bu Düzen, hakkı 100 olan insana 8 veren bir düzen, 92’sini
elinden alıp götüren bir düzen. Şimdi bu arada şunu size belirteyim. Bu ne bu?
Bu çok mühim bir şey. Şimdi, tabi bu Demirel'in, İnönü'nün bugünkü
aldatmacalarıdır. Ne diyor Bunlar? “Demokratikleşme
yapacağız. Yasaları değiştireceğiz düzelteceğiz!”
Bak, bu olay tıpkı Rusya'daki
prestorika ve bu değişimlere benziyor. Bu gördüğünüz şekil Löfer Garo
gazetesinde çıktı, Rusya'daki değişimleri göstermek için. Bu bir Rus köylüsü ki,
şimdi bizim halimiz aynı durumdadır, bu da köylünün hanımı. Burada da evleri, karasabanla
toprağı sürüp geçinmeye çalışıyor. Rus köylüsünün hali de bu, bizim halimiz de
bu. Şimdi bu adam Löfer Garo gazetesinde: “Hanım
hanım, Müjdeler olsun”, “Ne var?”
diyor.“Bak Rusya'da yeni devrimler oluyor. Artık bundan sonra bu karasabanı düğmüklü
iple değil düğümsüz iple çekeceksin, yaşadın”
diyor. İşte şimdi bu Batı
taklitçisi zihniyetlerin, bu faizci Kapitalist taklitçi zihniyetlerin “Anayasayı değiştireceğiz şunu yapacağız
bunu yapacağız”
dedikleri şey, “Biz
bu yükü düğmüklü iple çekerken düğmüksüz iple çekeceğiz.”
Ya hu karasabanla
ben zaten çektikten sonra ip düğmüklü olsa ne olur, düğmüksüz olsa ne olur?
Bunların yapacakları hiçbir şey yoktur. Bu düzen zaten iflas etmiştir. Bunun
yerine bir an evvel Adil Düzenin kurulması lazım gelir.

Bu ne bu? Bak, bu düzenin nereden ileri geldiğini gösteren bir şekil. Son
zamanlarda Fuft Hansa'nın uçaklarda verilen broşürleri var ya, onların
içerisindeki bir ilan. Bu Alman Toshiba’sı. Japonlarla beraber Almanya'da kompüter
ve televizyon fabrikaları kurmuş bu Toshiba. Kendi malının reklamını yaparken
bak, üstüne “Soicnis Ainerhoeng Culture”; “Biz büyük bir kültürün ürünüyüz” diyor. Neymiş bu büyük kültür? Firavunlar.
Bununla iftihar ediyor. Peki, bu sözü bunlar durup dururken mi söylüyor? Hayır.
Bugünkü batı kültürünün, bak, bizimki taklitçiler Batıya bağlı, Refah
Partisi'nin dışındaki partilerin hepsi. Bunlar Batıyı taklit ediyorlar. Batının
kökü Eski Roma, Eski Roma'nın kökü Eski Yunan, Eski Yunan'ın kökü Eski Mısır… Yani
kök firavunlara gidiyor. Bütün bu zincirin özelliği nedir? Hakkı değil, kuvveti
üstün tutmaktır. Bütün temel özellik buradan ileri geliyor, temelde sakatlık
var.  Firavunlar halka zulüm yaparken “Biz
size zulüm yapıyoruz”
diye yapmadı. Ya? “Bu
bizim hakkımızdır”
diye yapıyor. Çünkü “Benim
kuvvetim var”
diyor, çünkü kuvveti üstün tutuyor. Onun için bizi işte bu
zincir eziyor, ta firavunlardan beri bugüne kadar gelen bu zincir eziyor. Bu
Batı taklitçiliği, bu Batı kültürü oranın halkını da eziyor. Bak New York'tan
geliyorum. Oradaki o meşhur Manhattan'ın içindeki büyük caddelerin en büyük
binalarının kenarında homeless var sürü ile. Binanın içerisindekinden çok
dışarıda adam var. Hatta bugünkü soğukta, orası buradan da soğuktu; sırtlarına
mukavva geçirmiş, adamın hiçbir şeyi yok. O mukavvayla soğuğa karşı korunmaya
çalışıyor binlerce insan. Amerika'da 3 milyon homeless var. İşte Batı'nın
durumu budur. Kendi halkını da eziyor. Bak, “Biz
yeryüzündeki 6 milyar insanın hepsinin, Amerikan halkının da sömürüden
kurtulması için çalışıyoruz”
sözünü durup dururken söylemiyoruz. Evet,
bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz, çünkü Adil Düzen bütün insanlığın
kurtuluşunu temin edecek olan bir düzendir.

Evet, peki nedir bu Adil Düzen? Ve nasıl
temin edecektir?
(Aziz Hocamız bu kısımda
ekranda çıkan tabloyu işaret buyurarak) Evet,
şimdi buraya geldik. Onun için bakınız, bir dakika şu ışığı açarsanız, Adil Düzen
geldi, her yerin aydınlanması lazım. Evet, sağ ol, şuraya geleyim ve şu Adil Düzen
için kısa bir giriş yapayım. Birisi gelse, bana dese ki “Gel, seninle beraber dama oynayalım.” Önce bir matematik açıklama
yapmak istiyorum; ama ben dama oynamasını bilmesem, ne diyeceğim bu arkadaşa?
Diyeceğim ki: “Kardeşim ya, dama nasıl
oynanır?”
O bana ne diyecek: “Bak
kardeşim, atmış dörde taksim edilmiş bir tahta alacağız. Senin 16 taşın olacak,
benim 16 taşım olacak. Taşlar ileriye ve yan tarafa doğru gidecek. Yanına başka
bir taş gelirse üstünden atlar bu takdirde o taş oyundan çıkar. Karşı haneye
giden taş dama olur. İstediği tarafa gidebilir. Kim taşını önce bitirirse o
yenilmiş olur.”
Bana 7 tane kaide söyleyecek. Siz hepiniz, Orta Doğu Teknik
Üniversitesi okuyan en kıymetli gençlerimizsiniz, şu sözü söylersem bunun ne
manaya geldiğini çok iyi anlayacağınızı biliyorum. Aksiyon ne demek? İş demek,
hamle demek. Ama bir de matematikte “Aksiyom” tabiri var. Aksiyom ne demek
aksiyom? Kriter, temel esaslar demek. Bak bugün tabii sayıları kullanıyoruz bu
tabii sayılar ne olacak da bir sayı tabii sayı olacak? Tabii sayıların 4 tane temel
aksiyomu var. Bu kaidelere uyarsa o sayı tabii sayı olur. Bunlardan bir
tanesine bile uymazsa tabii sayı olmaz. Tabii sayıyı tarif etmek için 5. bir
kaide de koyamazsın. İşte o 4 tane kaide, tabii sayıları tarif eder. Bunlara
Peano aksiyomu diyor batılılar. Hâlbuki Yusuf Has Hacip, Peano’dan 6 asır önce
bu aksiyomları Kutadgu Bilig’de söylemiştir. Şimdi konuyu dağıtmak istemiyorum,
yalnız aksiyom eski Arapçada mütearife, bugünkü halk dilinde Arapça olarak
müselleme, yani kabul edilmesi lazım gelen temel esaslar. Ben bu açıklamayı
şimdi birdenbire dama oyunundan niçin bahsediyorum? Çünkü bak, aynı tahtanın
üzerinde dama da oynarsın, satranç da. Aynı sahanın üstünde futbol da oynarsın
hentbol de oynarsın. Peki, fark nerede? Oyunun kurallarında. Onun için
ekonomide de üretirsiniz ve paylaşırsınız. Mühim olan nedir? Hangi düzene göre
üretip nasıl paylaşacaksınız? İşte eğer bir ekonomide şu şu esaslara uyulursa o
ekonomi Komünist ekonomi olur.  Bu bu esaslara
uyarsa Kapitalist ekonomi olur. Peki, “Adil
Düzen dediğiniz nedir arkadaş?”
dediğiniz zaman, biz bir ilim adamı olarak aynı
şekilde bunu matematik şekilde tarif etmeye mecburuz. Onun için işte 25 yıldan
beri yapılmış olan çalışmalarla Adil Düzenin temel esasları, aksiyomları tespit
edilmiştir. Adil Ekonomik Düzen; ekonomide ne olacak da o ekonomi Adil Düzen
olacak? Ne bir tane kaide ilave edebilirsiniz, ne de bir tanesini çıkartabilirsiniz.
Çünkü bu matematik olarak işlenmiştir. İşte, burası ülkemizin en yüksek üniversitesi,
ben huzurlarınıza geldim, size Adil Düzeni 31 tane temel esası ile tarif
ediyorum matematik olarak. Bir ekonomik düzen, şu tabloda size göstereceğim 31
tane esasa uyarsa o Adil Düzen olur. Uyumazsa Adil Düzen olmaz. Nedir bu 31
tane esas? Bunu size 5 bölümde takdim edeceğim. Adil Düzenin temel esasları;
Adil Düzende para nasıl olacak? Adil Düzende kredi nasıl olacak? Adil Düzende
vergi nasıl olacak? Adil Düzende sosyal adalet nasıl sağlanacak? Bunun için
şimdi galaksimizi değiştiriyoruz! Galaksi ne demek? Yıldızlar kümesi. Bu tabiri
neden kullanıyorum? Şimdi ben sizinle konuşurken Ay’ın ve yerin beni çektiğinin
farkında mıyım? Değilim. Ama bunlar beni çekiyor. Bu açıklamayı ne için
yapıyorum? Biz bugüne kadar Kapitalist sistem içerisinde yetiştirildik.
Düşünürken dahi Kapitalist sisteme göre düşünmeye alışmışız. Adil Düzeni
kavramak için önce kendimizi soyutlayacağız, bir astronot odasına gireceğiz. Onun
içerisinde bütün bu Kapitalist düzene ait her şeyi içimizden atacağız. Çünkü bu
bize sadece hastalık olarak gelmiş girmiş. Sıfırdan başlayacağız, mutlak
sıfırdan. Yeni bir düzen kuracağız, işte bak şimdi bunu size yapmak istiyorum.
Tabii çok kısaca, özet olarak takdim ederek, işimizi tamamlamaya çalışacağız
inşallah. Ne dedim size? Adil Düzenin 31 tane kriteri vardır. 3, 4 kere 7= 28=
31 yapıyor genel esaslar.

Adil Düzende devlet ne yapacak, şahıslar
ne yapacak? Bak, temel esası şudur; Adil Düzende bütün ekonomik faaliyetleri şahıslar
yürütürler. Bu bakımdan Adil Düzen bir serbest ekonomi düzenidir, bir özel
sektör düzenidir Adil Düzen temel esas itibariyle. Çünkü ekonomik faaliyetleri
devlet yürütmeyecek, şahıslar yürütecek. Birinci esas budur. Peki, devletin
ekonomi ile alakası ne olacak? Devlet sadece makro plan yapacak. “Türkiye'yi nereden nereye götüreceğim?”Bu devletin vazifesidir. Onun için bak ben dünkü konuşmamda bunları tenkit
ettim. Türkiye zaten milli geliri çok küçük bir ülke, o küçücük ülkede senede 1
milyar dolar, Amerika'daki bir holdingin temin ettiği geliri temin ediyor. “% 1,5 kalkınma temin ettim” diyor. Bu ne
bu, bu hiçbir şey değil. Türkiye gibi geri bırakılmış bir ülkede %30-%40 kalkınma
hızı lazım. Bak dün ben bir kez daha elimizdeki proje demetlerine dayanarak, “110 milyar dolarlık yıllık geliri olan Türkiye'nin 85 Milyar her yıl gelirini
arttırmak mümkündür”
diye orada bir proje demetini özet olarak takdim ettim.
85 milyar yani Türkiye'nin kalkınma hızı hatta % 75 olabilir. Niye? E, bin lira
alan bir memura bugün sen 1700 lira versen ne fark eder? Yani durumumuz çok
küçük, bu küçük durumda yapacağın başarılı çalışmalarla çok şey ilave
edebilirsin. Bir Amerika'nın % 1’i bizim % 10 binimize tekabül ediyor. Çünkü
onların milli geliri çok büyük. Amerika'nın milli geliri 3 trilyon. 3 trilyonun
üzerine % 1 koymak marifet. 3 trilyona % 1 koymak demek 300 milyar dolar koymak
yani Türkiye'nin üç katını koymak. O adamlar her sene Türkiye'nin üç katını
koyuyor, % 1 oluyor. Ee biz hâlbuki çok düşük durumda olduğumuz için büyük bir kalkınma
hızına ihtiyacımız var. Ne demek istiyorum şimdi? İşte devlet ülkeye hedef
seçecek. Bu hedefi tahakkuk ettirmek için “Ben
şu kadar orman, bu kadar maden, bu kadar tarım, bu kadar sanayi projesini gerçekleştireceğim”
diyecek. Nasıl gerçekleştirecek? Şahıslara gerçekleştirtecek. Bu proje
seferberliği ile siz mühendisler, ekonomistler bu projeleri hazırlayacaksınız ve
millete arz edeceksiniz. Müteşebbisler bunların içinden istediğini seçecek.
Kendine güvenen adam, bunu yapabilecek kabiliyette olduğuna dair loncasından bir
kağıdı olacak; dürüst, ahlaklı olacak besmeleyi çekecek projeyi
gerçekleştirmeye başlayacak. Bunun için sermayeye lüzum yok, bunun için faize
lüzum yok. Şimdi açıklayacağım ve her bir ilimizde, mesela Güneydoğu
Anadolu’muzda birçok işsizimiz var. Ülkemizin en büyük üniversitesisiniz de
onun için bir misal olarak söylüyorum; “İdil
ilçesinde hiç işsiz bırakmayacağız!”
Nasıl? Önce projesini yapacağız. Ne
kadar işsiz genç var? Bu kadar. Şu bölgede ne yapacağız da bunlara iş
vereceğiz? Bu teknik bir meseledir, bunları yapacak oran projeleri devlet
teşvik edecek, yönlendirecek. Ondan sonra da bu projelerin gerçekleşmesi için tam
teşvik ve tam destek, bugünkü gibi sadece holdinglere değil, o işi yapacak
kabiliyetli insanlara, hem de tam teşvik, tam destek verecek. Peki, devlet bu
tanzim ve yönlendirme işinden başka hiç mi ekonomik faaliyet yapmayacak? İki
tane ekonomik faaliyeti var. Birisi genel hizmetler; okullar, hastaneler,
yollar, hatta yeminli muhasip, tıpkı noterler gibi. 24 çeşit hizmeti, su,
elektrik, yol, nakliyat bunları devlet yapacak vatandaşlara hizmet için, bütün
bu teşebbüsleri desteklemek için. Ondan sonra ekonomik faaliyetleri şahıslar
gözetecek. İşte bak, size devlet ne yapacak? Devletin ekonomik hizmeti nedir? Şahıslar
ne yapacak? Üç kriter ile bunları belirtmiş oldum. Devlet, genel hizmetlerden
başka tanzim hizmeti yapacak. Bugünkü Toprak Mahsulleri Ofisi yerine bir Buğday
Vakfı kurulacak. Niye Vakıf? Hiç kâr gayesi gütmeyecek de onun için. Vazifesi
ne? Buğdayı olan buğdayını verecek. O günkü piyasa değeri üzerinden bedelini
alacak, parasını veren buğdayı alacak. Bu ofis ne yapacak? Kendisine teslim
edilmiş olan buğdayı iyi bir şekilde muhafaza edecek ve de hiçbir kâr
gütmeyecek. İşte devlet temel malların muhafazası için bu hizmetleri yapacak. Buna
tanzim hizmetleri diyoruz. Ekonomik tablo budur temel esaslar.

Peki, Adil Düzende para ne olacak? Bakınız,
âlimler inceleme yapmışlar hayvanların ve bilhassa arıların üzerinde. Arının
bal kovanının içinden bir miktar bal almışlar. Arılar malum balı yapıyor, balın
bir kısmını kendisi yiyor bir kısmı da bize kalıyor. Şimdi bu kovandan balı
aldıkları zaman bakmışlar ki arılar daha az bal yiyor, arıların iştahı kesilmiş.
Daha çok bal almışlar, hatta arılar ölmüş, balı bitirmemiş. Ne için? Çünkü
Cenabı Hak hayvanları insanlara faydalı olsun diye yaratmıştır da onun için.
Hayvanlar çok üretiyor, az tüketiyor. Biz koyunun sütünü içiyoruz. Biz ineğin
sütünü içiyoruz. O süt sadece yavrusu için mi daha fazla üretilmiş? Biz
istifade edelim diye. İşte bu yaratılıştan hayvanları Cenabı Hak insanlara
faydalı olsunlar diye yaratmış. Fakat insanlara gelince, insanlar hayvanların
tersine. Bir insana “Sofraya buyur” dersen
yüzü gülüyor, “Al şu kazmayı” dersen
suratı asılıyor. Niçin? Çünkü insanlar hep yemek istiyor, hiç terlemek, üretmek
istemiyor. Yaratılışları böyle. Niye böyle yaratılmış? Çünkü insanlar asıl cennet
için yaratılmış. Cennette hep yiyeceksin, hiç üretme yok. Üretme külfeti yok. Ama
şimdi bu dünyada imtihandayız. Bu imtihan esnasında bizim yaratılış tabımız
ters düşüyor. Biz burada da cennet gibi olsun istiyoruz. Hep yiyelim, hiç
üretmeyelim; yaratılışımız böyle. Ve biz işte bu yaratılıştaki insanlar için
bir Adil Düzen kurmaya mecburuz. Nasıl kuracağız? Bak yaratılış böyle olduğu
için Adil Düzenin 1. temel esası şudur. Bak, demin o kahvede oturan işsiz Hasan
var ya, onu çağırıyorum şimdi masaya; “Hasan,
gel buraya”
diyorum. “Ne var?” “Adil
düzen başlıyor.” “Ee ne olacak?” “Bak arkadaş, sen bu düzende istediğin kadar
yiyeceksiniz, serbestsin. Ama bir şartımız var!”
“Nedir o?” “Ne kadar giyeceksen, o kadar da kendin
üreteceksin başkasının ürettiğini yemeyeceksin.”
”Niye? ” ”Ee, bu Adil Düzen, sömürü yok da onun için!” Bunu nasıl
temin edeceğiz? Herkes ürettiği kadar nasıl tüketecek? Haa, bunu temin etmenin
yolu şu: Bak, ben şu gözlüğü ürettim, bu gözlüğün bugünkü değeri diyelim ki 10
bin lira. Bu 10 bin liralık gözlüğü getiriyorum ürettikten sonra, topluma
teslim ediyorum, “Kimin ihtiyacı varsa
kullansın”
diyorum. Diyelim Gözlük Vakfı'na verdim misal olarak söylüyorum.
Şimdi o Gözlük Vakfı bana bir makbuz veriyor “Bu insan 10 Bin liralık üretim yapmıştır, öyleyse 10 Bin lira
tüketmeye hakkı vardır.”
Ben o 10 bin lira ile istersem bugünkü piyasa
değeri üzerinden 5 kilo elma, 3 kilo portakal alırım. İstediğime kullanırım.
İşte para demek Adil Düzende; üretim yapmış olan bir insana, bu üretime eşdeğer
tüketme hakkı olduğunu gösteren özel senet demektir. Bir daha söylüyorum bu
cümleyi: “Adil Düzende para demek; üretim
yapmış olan bir kimseye, bu üretimine eşdeğer tüketim Hakkı olduğunu gösteren
özel senede para denir.”
Düzen böyle çalışacak, bundan dolayıdır ki, bu
temel esasın muhafazası bakımından Adil Düzenin 1. temel kaidesi; mal eşit
paradır. Ne demek bunun manası? Ne kadar üretilmiş, mal piyasaya arz edilmişse vatandaşların
cebinde de o kadar para olacak. İkincisi; faiz olmayacak. Neden? Çünkü ben bunu
ürettim. Bunun 10 bin lirasını aldım şimdi bugünkü düzende götürüp bankaya
veriyorum. Bir sene sonra bankacı bana 15000 lira veriyor. Hemen bankacının
yakasına yapışmamız lazım hepimizin: “Arkadaş
bu 5.000 lira fazla üretme hakkını bana
nereden
veriyorsun sen ya? Ben bu arada yeni bir şey üretmedim ki?”
Nereden veriyor bu
banka? Ya darphanede basıp veriyor, ya esnaf Hasan'ın bankaya koyduğu parayı
veriyor; ikisi de zulümdür. Darphanede basıp veriyorsa herkesin hakkını alıp
bana veriyor, esnaf Hasan'ın parasını veriyorsa Hasan'ın hakkını veriyor. Onun
için faiz demek, üretmeyen insana haksız olarak ilave tüketme hakkı vermek
demektir. Faiz demek zulüm demektir; fakir fukaranın hakkını alıp yemek
demektir. Faiz yiyen insan, şu gecekonduda faiz ödediği için anasına ilaç
alamayan gencin gözyaşını yiyor demektir. Bunun için Adil Düzende faiz olamaz.

Bundan başka, karşılıksız para basılamaz.
Ne oldu şimdi? Bak, faiz mikrobu kalktı, darphane mikrobu kalktı, Adil Düzen
bir bir mikropları kaldırıyor. Bundan başka piyasada ancak alınıp satılabilen 4
çeşit mal vardır. Bunlar karşısında para var. Şu kadar arsa satılık, o kadar
para var. Bu kadar tesis satılık, o kadar para var. Şu kadar standart mal
satılık, o kadar para var. Şu kadar altın, döviz, kıymetli maden satılık, o
kadar para var. İşte alınıp satılabilen mallar ne kadarsa onun kadar da para
vardır ve sadece bunlar karşısında para vardır. Adil Düzenin bir diğer temel
esası; istendiği anda malı verip paraya, parayı verip mala  değiştirebilirsiniz.
Herkese eşit muamele yapılır; fiyatlar arz ve talebe dayalı kriterlere göre tespit
edilir. Bak, şu kısmını açıklayayım size: Ben buğday üretim, Adil Düzen ilan
edildi. Buğday Vakfı'na gittim, fiyatlar nasıl teşekkül ediyor, lütfen dikkat
buyurun. Siz üniversitenin en kıymetli elemanlarısınız, 60 milyona bunları siz
anlatacaksınız. Onun için büyük önem veriyorum bu noktalara. Nasıl olması lazım
bir ekonominin en önce, ince bir noktasını arz edeceğim için bir kere daha dikkatlerinizi
rica ediyorum! Buğdayı üretim, getirdim Buğday Vakfı'na vereceğim. Bakınız,
fiyat söyle teşekkül ediyor: Önce uzmanlar Türkiye gibi 60 milyonluk bir
ülkenin bütün buğday depolarında ne kadar toplam buğday rezervi bulunması lazım?
Hesaplamışlar. Diyelim ki 1 milyon ton depolarda buğday bulunması lazım; kıtlık
var, şu var, bu var. Türkiye'de Adil Düzende asıl ünite Bucak’tır, Bucak. Bugün
Türkiye'de 1200 tane Bucak var. 895 tane ilçe merkezi var, 74 tane de il var.
Bunların hepsini birden toplarsak takriben 2000- 2200 yapacak. İşte bu 2200
tane yerde 2200 tane buğday silosu olacak. Tıpkı bugünkü bankaların bankamatiği
gibi. 2200 tane siloda ne kadar buğday var? Hepsi birbiriyle irtibatta. Ben
gittim benim Bucağıma, buğdayı teslim edeceğim. Bucaktaki adam Kompütere
basacak, şu anda Türkiye'deki 2200 depoda 1 milyon ton buğday var, ekrandan
görüyor. Karşısındaki tabelaya bakacak, hatta Kompüter bunu yazacak. Öyleyse “Buğday 1000 liradır arkadaş” diyecek
bana, şu andaki fiyat 1000 lira. “Peki, Ben
bu fiyatı uygun görüyorum”
dedim, buğdayı verdim, 1000 lirayı aldım cebime
koydum. Biraz sonra yine geldim buğdayı satmak için, gene memur düğmeye bastı “Oo, herkes senin gibi buğdayını satmış,
Türkiye'deki depolarda bu ara yerde buğday 1200000 tona çıkmış“
“Ee ne olacak?” “Şimdi fiyat 800 liraya düştü” diyecek bana. Ben 800 liraya
fiyatının düştüğünü duyduğum zaman “Öyleyse
ben buğdayımı satmıyorum ucuzlamış, ben senden buğday alacağım.”
“Hay hay, buyur al” diyecek. Ben buğdayı
satmak için gittiğim halde ucuz buldum, aldım eve buğdayı getirdim. Biraz sonra
gittim, yine buğday almak istiyorum. Memur düğmeye basacak; “Herkes senin gibi bu arada buğday almış,
Türkiye'deki toplam depolardaki buğday 800 bin tona düşmüş. Şu anda buğday 1200
lira oldu”
diyor. “Öyleyse buğday
pahalılaşmış, ben sana satacağım”
diyorum. Ve böylece fiyat depolarda yani arz
edilen buğdaya göre teşekkül ediyor. Ediyor da ne oluyor? Bu sistem sayesinde
bütün Türkiye'nin depolarında 1 Milyon ton buğday muhafaza ediliyor. Buğday
bunun üzerine çıkarsa fiyat düşüyor, aşağıya inerse fiyat artıyor. Böylece 1 Milyon
ton buğday kendi kendini muhafaza ediyor ve de fiyatlar o andaki ihtiyaca göre teşekkül
ediyor. Böylece Adil Düzen serbest piyasa ekonomisinin bütün faydasını üzerinde
toplamış en ideal bir şekil. Fiyatlar piyasada teşekkül ediyor. Komünist rejim
niye battı? Çünkü Komünist rejimde fiyatları masa başında tespit etmeye
kalktılar. Halka lüzum olmayan mallar üretiliyor. “Bu kadar kilo avize üretene bu kadar para vereceğim” diyor rejim.
Onun için de herkes en büyük hantal avizeleri üretiyor, kimse de gelip almıyor.
Ambarlar dolmuş ama asıl lüzumlu olan avize yok mesela, böylece kıtlığa düştüler.
Piyasanın halkın ihtiyacına göre fiyatların teşekkül etmesi ekonominin can
alıcı noktasıdır. Adil Düzen bu esası içerisinde muhafaza ediyor. İşte
alışveriş, Kars'ta da aynı fiyat, Edirne'de de aynı, Diyarbakır'da da aynı
fiyat. Çünkü bütün Kompüterler bankamatik gibi birbirine bağlıdır.

Şimdi kredi! “Efendim, faiz yok dediniz. Kim kime para verecek? Faiz kalkar mı?”Bugünün en büyük hastalığı. Niçin? Çünkü kendisi, dediğim gibi Kapitalist
galakside yaşıyor da onun için. Hele sen şu Kapitalist nizamın bütün etkilerini
üzerinden at bir bakalım!  Bir hamal yıllarca sırtında bir taş küfesi
taşımış bir hamalın küfesini alırsanız rahatsız oluyor “Ya, bir şeyim eksildi benim sırtımda bir küfe olacaktı” diyor.
Şimdi bizim insanımızın “Faiz kalkar mı?”dediği buna benziyor. Ya hu, senin faiz dediğin senin sırtındaki Yahudi’nin
emme hortumu be mübarek. Kopart şu hortumu, at. Alışmış kanının emilmesine,
birisi “Şu hortumu çıkaracağız”dediği zaman bile şaşırıyor. Tıpkı taş taşımaya alışmış insan gibi; faiz
kalkarsa ne olur? Cennet olur, ne olacak. Ee peki ben iş yapacağım, parayı
nereden bulacağım? Haa, bak, faizsiz sistemde krediyi nasıl temin edeceğim?
Kredi ne demek? Ben ürettiğim kadar tüketeceğim ama yatırım yapmak istiyorum.
Ürettiğimden fazla tüketme hakkı kullanamam mı? Kullanabilirim, buna kredi
denir. Bu hakkı kullanırım ama şartı var: Mutlaka bir müddet sonra geri
vereceğim. İşte muhakkaten bir insanın ürettiğinden daha çok tüketme hakkı
kullanılması olayına  Adil Düzende kredi denir. Yedi türlü kredi mümkündür.

1- Ben üretimden daha çok nasıl kullanırım?
Aynen bugünkü gibi ortaklıklar tesis ederim. Bir araya geliriz, paramızı
birleştiririz, ben yönetirim bunu; ürettiğimden daha çok paraya hükmetmiş
olurum. Ya bir tesis kurmak için veya tesiste ürettiğimiz malların kârını
bölüşmek için.  Bugün de var, Adil Düzende
de ortaklıklar suretiyle kredi sistemi mümkündür. İkincisi; Hakkı Müktesep Kredisi;
Ne demek Hakkı Müktesep Kredisi? Benim cebimde 10 bin liram var, kullanmıyorum.
Koştum bankamatikle bankaya yatırdım. Yatırdığım zaman diyelim ki aradan bir
sene geçti, gelecek sene istersem 120 bin lirayı yine bankamatikten çeker bir
ay kullanırım. İstersem 30 bin lira çeker 4 ay kullanırım, istersem 40 bin lira
çeker 3 ay kullanırım. Hesabı nasıl yapıyorum? Bankaya yatırdığım meblağ, çarpı
bankada kaldığı süre benim kredi hacmimi teşkil ediyor. İşte buna Hakkı Müktesep
Kredisi diyoruz. Bu düzenle ne oluyor? Ben cebimde para var kullanmıyorum,
Erzurum'daki kardeşim kullanıyor. Onun kullanmadığı parayı da ben kullanıyorum.
Faiz var mı? Yok, daha çok para kullandım mı? Kullandım. İşte faizsiz olarak bu
çeşit para kullanma imkânına Hakkı Müktesep Kredisi diyoruz. Bu kredi yüzünden
kimse cebinde para tutmaz, hemen bankaya götürür, koyar. Niye? Bankada durursa kredi
hakkı kazanıyor da onun için. Bütün para ekonominin hizmetinde olur.

Diğer bir kredi Emek Karşılığı Kredi.
Benim bir konfeksiyon atölyem var 10 tane makinem var, işletme sermayem yok. Çalıştıracak
insanları koyup çalıştıramıyorum. Adil Düzende hiç böyle bir mesele yok. Bu 10
tane ehil insanı bulup koyacağım. Herkes çalışsın ama ne kadar para alacak
kendi sendikası bunu hakkani bir şekilde tespit etmiş. Oturdukları andan
itibaren devlet bunların parasını ödeyecek. Devlet dediğimiz banka, banka
devletin kontrolündedir Adil Düzende, isteyen özel bankacılık da yapabilir.
Adil Düzende yasak yok, yani kâr ortaklığı suretiyle insanların parasını
toplayıp çalıştırabilir. Ama ben istediğim zaman çalıştırdığım insanın parasını
alacağım devletin bankası var, Ahmet'in, Mehmet'in keyfine bağlı değilim. Bu 10
tane konfeksiyoncuyu oturttum, bunlar her ay 5 milyon lira alması lazım. 5
milyon lira tıkır tıkır ödeniyor kendilerine. Konfeksiyonları yaptım, kim
borçlanıyor? Ben borçlanıyorum, müteşebbis benim çünkü. Bütün işçiler
paralarını alıp rahatça hayatlarını sürdürüyorlar. Kim ödeyecek? Ben ödeyeceğim,
nasıl ödeyeceğim? Yaptığımız konfeksiyonu satarak ödeyeceğim. Bakınız, para,
üretim karşılığında verilmiştir ve faiz yoktur. Bunun adı Emek Karşılığı
Kredidir. Kredi, çalışan insana veriliyor, şampanyacı holdinge değil!

Diğer bir kredi Rehin Karşılığı Kredi’dir.
Bugün de var, yani ben Buğday Vakfı'na gittim, buğdayın fiyatının 3 ay sonra
artacağını tahmin ediyorum. Şimdi paramı almadım, rehin bıraktım, % 80’ini
aldım kullandım, 3 ay sonra “Bugün
satıyorum”
diyorum, aradaki farkı o zaman alıp kullanıyorum. Böylece malı
satmadığım halde parasını kullanabiliyorum.

 Ödenmiş
vergi, Adil Düzende vergi yok, devletin kendi Hakkı var ama ben yaptığım
çalışmalarla devlete hak kazandırma imkânını bulmuşum, işte ona karşı ayrıca
kredi alma hakkım var; bunun adı Ödenmiş Vergi Karşılığı Kredi’dir.

6- Yatırım Projesi Kredisi: Farz ediniz ki,
benim elimde üç tane kâğıt var. Bir tanesi diyelim ki Diyarbakır'da 10 milyar
liralık bir motor fabrikası kuracağım. Planlamacılar, uzmanlılar, siz mühendisler
incelemişsiniz; “Diyarbakır'a 10 milyar
liralık şu tip motorları yapacak bir fabrikanın kurulması uygundur”
demişsiniz, teşvikli bir projeyi ortaya koymuşsunuz. Benim de loncam var, tıpkı
Bayındırlık Bakanlığının müteahhitlere karne verdiği gibi “Bu insan 10 milyar liralık inşaat yapabilir. Bu 3 milyar liralık yapar”diye karne veriyor ya. Benim loncam da bana bir karne vermiş “Bu insan 10 milyar liralık bir motor
fabrikasını kurabilir”
diyor. Elimde teşvikli projem var, 10 milyar liralık
bir projeyi yapacağıma dair kendi loncamdan aldığım kartım var. Adil Düzende
ben bir Ahlak Topluluğu’na mensubum. O Ahlak Topluluğu da “Bu ahlaklı bir adamdır” diye bana kâğıt vermiş, ahlaksızlık
yaparsam o topluluğun bütün üyeleri tazmin edecek. Kâğıt laf diye verilmiyor. Üç
tane kâğıdı ortaya koydum. Bak, ben dürüst bir adamım, elimde teşvikli projem
var, bu işi yapacak mesleki ehliyetim de mevcuttur, bitti. Bu üç tane kâğıdı
koyar koymaz, param yok. Hiç mühim değil! Besmeleyi çekeceğim, Diyarbakır'daki
araziyi seçeceğim, 500 milyon lira banka ödeyecek. Benim projemin üzerine
yazılacak. Çimento aldım, demir aldım, makinaları, camı aldım fabrikayı
bitirdim. 10 milyar lira para ödenecek, 10 milyar lira harcandı, 10 milyar
liralık bir fabrika da kuruldu. Faiz var mı? Yok. Enflasyon var mı? Yok. Neden?
10 milyar lira piyasaya çıktı ama ülke 10 milyar liralık bir tesis, bir üretim kazandı.
Üretim karşılığındaki piyasadaki para hiçbir zaman enflasyona sebep olmaz da
onun için. Böylece fabrikayı kurdum. İşte bunun adı Yatırım Projesi Karşılığı
Kredi’dir. Sen yatırım mı yapacaksın arkadaş? Kabiliyetin var mı? Buyur,
istediğin kadar faizsiz para.

Bir diğer Kredi şekli de Selem Senedi Karşılığı
Kredi’dir. Selem Senedi ne demek? Sipariş senedi. Bak, açıklayayım; benim bir
peynir mandıram var. Bu peynir mandıramda senede 100 teneke peynir yapıyorum
diyelim. Bu 100 teneke peynirimi Ocak ayındayım ben, Haziranda yapacağım.
Geliyorum, sizleri topluyorum. Diyorum ki: “Bak
kardeşlerim, işte benim mandıram, şu cins peynirden 100 teneke yapıyorum.
Enflasyon olmadığı için hepiniz şimdiden biliyorsunuz, Haziran ayında
biliyorsunuz ki peynirin tenekesi 10 bin liradır. Ama şimdi Ocak ayındayız. Eğer
siz bana 7 bin lira verirseniz, ben size Haziran'da bir teneke peynir teslim
edeceğim. Hanginiz istiyorsunuz?”
diyorum. Hesaplıyorsunuz: “Ben Haziran’da 10 bin liraya almaktansa,
şimdi 7 bin liraya almaya razıyım.
Ben istiyorum, ben istiyorum” ellerinizi
kaldırıyorsunuz, hepinize benim mandıram adına bir imzalı kâğıt veriyorum. “Size Haziranın şu tarihinde şu kaliteli bir
teneke peyniri teslim edeceğim, adresim budur, mesul benim”
diyorum. Siz o kâğıdı
hatta başkasına, başka parayla da satabilirsiniz. Teferruata girmiyorum, bu verdiğim
senedin adı Selem Senedi’dir. Sipariş senedi. Aldım sizden 7 bin lirayı gittim,
yemi aldım, kuzumu beslediğim, sütünü aldım, peynir yaptım. Haziran'da teslim
ettim size, senedimi alıp yırtıyorum. “Ne
var efendim, çok basit bir şey.”
Hayır, ben size bak o kadar o kadar önemli
bir şey söyledim ki şu anda, siz İsrail'i atom bombası ile yıkamazsınız ama
Selem Senediyle yıkarsınız. Neden? Adil Düzendeki Selem Senedinin kendisi, bugünkü
Siyonist düzendeki senetten çok farklı. Bugünkü düzendeki senet parayı temsil
ediyor, Adil Düzende senet malı temsil ediyor. “Bu senet bir teneke peynir eder” demektir. “Ederse eder!” Öyle şey mi olur? Piyasada ne kadar çok senet
olursa mal o kadar çok gibidir. Yani senet çoğaldıkça ucuzluk artar. Bugünkü Siyonist
düzende senet ne kadar çok ise fiyat o kadar artar, fakir fukara ezilir, bu
bir. İkincisi, bugünkü düzende vade ne kadar uzunsa faiz o kadar çoktur, 6 ay
varsa ona göre faiz koyar ama Selem Senedinde vade ne kadar uzunsa o kadar
ucuzluk olur. Eğer 6 ay varsa 7 bin liraya veririm, 3 ay varsa 8500 lira
isterim. Vade kısaldıkça Selem Senedinin fiyatı artar. Vade uzadıkça fiyat
azalır. Bugünkünün tam tersi, burada vade uzadıkça fiyat artıyor. İşte Selem Senedi
budur, ucuzluk getiriyor. “Peki, Efendim,
bunu bu Demirel, bu İnönü hiç duymadı mı? Dinlemedi mi bunlar. Bunu neden
yapmıyor?”
Yaptırmaz ki İsrail, Amerikalı abileri. Niye? Bu aradaki,
bugünkü düzenin faizini onlar alıyorlar da onun için. Eğer onlar da bizim gibi
yapmaya karar verirlerse, televizyon onlardan da bahsetmez. Holdingci gazeteler
onları da yazmaz. İstediğini yaptırmıyor ki, onun için bu ekonomik düzeni
tatbik etmeye kalkışmak inanç ister, inanç; topyekûn haksızlığa karşı savaş
açmak ruhu, cehdi ister; cihat ister cihat, bu işler oturduğu yerde olmaz.

Bak, şimdi size vergi düzenini de kısaca
anlatacağım: Böylece İnşallah konumuzu toparlamış olacağız. Ne diyorum size?
Adil Düzende vergi yok. Ne demek vergi yok? Yani bugünkü gibi angarya yok.
Devlet, aklına gelmiş gelir vergisi, aklına gelmiş emlak vergisi, aklına gelmiş,
trafik vergisi; “Araba alırken şu kadar ver,
şunu yaparken bu kadar ver!”
Vergi Vergi vergi vergi, fon, fon, fon, fon, fon.
Vatandaşı koymuş kurbanlık koyun gibi çengele, “Vergi” diyor, etini kesiyor “fon”diyor, yağını kesiyor. Kesile kesile bir kemik kaldık. Şimdi kemik kırmaya sıra
geldi. Güneydoğu'da da o yapılıyor zaten. Düzenin tatbikatı bu. “Ee nasıl olacak?” Bak, anlatıyorum. Hem
zengin devlet, hem de vergi yok; cennetten bahsediyorum ben. Devlet gelirini
nasıl temin edecek? Bak, açıklıyorum: Deminki misali aldım, farz ediniz ki ben
huzurlarınıza geldim arkadaşlarımla beraber. Diyarbakır Şehrine, Mardin Şehrine,
Erzurum Şehrine, burada böyle bir toplantı yaptık. Size kendimizi takdim
ediyorum. “Arkadaşlar, işte benim
loncamdan kâğıdım. Ben 10 milyar liralık bir fabrikayı yönetebilecek kabiliyette
bir ekibin başıyım. Şu arkadaşım benim, Ticaret Müdürü, bu Müdür Yardımcım, bu Maliye
Müdürüm, bu Teknik Müdürüm. Bizi tanıyın, biz 10 milyar liralık bir fabrikayı
yönetecek bir kadroyuz. Kendi aramızda anlaşmışız. Geliniz, Diyarbakır'da şu
fabrikayı beraberce çalıştıralım”
mesela TEMSAN, mesela şu KİT’ler. Bugün
bu KİT’ler duruyor. Oraya ayrıca bir cümle ile temas edeceğim. Nasıl bu KİT
meselesi halledilecek? Hiçbir şey değil, çok basit. Şimdi şu anlattığımı
dinleyin lütfen. Geldim müteşebbis bir heyet olarak, kendimi takdim ettim.
Şimdi motor üreteceğiz, ne lazım bize? Fabrika Lazım. 10 milyar liralık
fabrikanın sahibi bir şirket oradan parmağını kaldırıyor: “Bizim şirketin bir fabrikası var. Biz sizin yönetiminize razıyız. Bu
fabrikayı size verelim, çalıştırın”
diyor. “Buyurun, siz de bu masaya oturun” diyorum. Geliyor, o şirketin
temsilcisi de masaya oturuyor. Olduk iki kişi. Ne lazım şimdi bize? Fabrikada
çalışacak işçi. Oradan sendika temsilcisi bir kardeşimiz elini kaldırıyor: “Benim işçi ekibim ile bu fabrikanın bütün işçiliklerini
yapmaya hazırız biz”
diyor. İncelemiş projeyi, bunun çok iyi, işçilere para
getirecek bir proje olduğunu görmüş. “Peki,
siz de oturun”
diyorum. Kaç kişi olduk? 3 kişi; fabrika var, işçi var,
müteşebbis var. Şimdi bu fabrikaya hammadde lazım, çelik lazım, pik lazım. Oradan
bir kardeşimiz kalkıyor. “Ben de size
ortak olmak istiyorum. Bizim şirkette sizin hammaddenizi, pikinizi vermeye razı,
bu projeyi inceledik, uygun görüyoruz”
diyor. “Sen de buraya otur” diyorum, o da bizim hammaddemizi veriyor;
olduk 4 kişi. Ne lazım bize şimdi? Elektrik lazım, su lazım, nakliye lazım, ambar
hizmetleri lazım, 24 çeşit umumi hizmet lazım. İşte biz dördümüz bir araya
gelir gelmez, otomatikman devlet beşincimiz oluyor, o da geliyor, masaya
oturuyor. “Ben de elektriğinizi vereceğim,
suyunuzu vereceğim, nakliyatınızı yapacağım, ambar hizmetinizi yapacağım,
yeminli ambar; muhasebenizi tutacağım, fabrikanın bütün eksiklerini
tamamlayacağım”
diyor. Kaç kişi olduk? 5 kişi. Şimdi motoru üretebilir
miyiz? Elbette, neden? Her şey var; müteşebbis var, tesis var, öbür taraftan
hammadde var, işçi var ve umumi hizmetler var. Bak, ben size başka bir
galakside anlatıyorum. Siz şimdi buradan çıkıp şu öbür dershaneye gideceksiniz.
İktisat Fakültesi'ndeki gençlerimize bir öğretmen kardeşimiz gelecek “Efendim üretim için önce sermaye lazımdır”Hayır, yanlış. O, Siyonist galaksinin sözü. Bak, biz devrim yapıyoruz. Ne
sermayesiymiş? Ben ne yapacağım senin verdiğin bu yeşil dolar kâğıdını? Bu
ekmeğin tuzu mu, bu motorun pistonu mu? Üretimin unsuru değil ki. O bir kâğıt,
sen onu sadece beni aldatmak için kullanıyorsun. Üretim için işte fabrikanın
yönetimi var, işte fabrika var, işte işçi, işte hammadde, işte elektrik; takır
takır motoru yapar, ambara koyarız. Senin yeşil kâğıdına bizim ihtiyacımız yok.
Üretimin asıl unsurları bunlardır. Bak, tekrar ediyorum; para ekmeğin tuzu
değildir, para motorun pistonu değildir. Üretimin unsuru değildir. Para sadece
ürettiğimiz malları ambara teslim ettiğimiz zaman, bizim bu kadar tüketme
hakkımız olduğunu gösteren bir senettir, bu kadar. Onun vazifesi üretimden
sonra başlar. Üretimin içinde ve arasında paranın yeri yok. Diyelim ki 1000
tane motor yaptık. Bizim projemizde proje uzmanları, bak, sözüme dikkat edin;
Anayasaya göre bu üretim nasıl paylaşılır? Kanuna göre demiyorum, anayasaya
göre nasıl paylaşılacağını projemize yazmışlar. Zaten bunu inceleyerek hepimiz
razı olduk. Misal olarak diyorum ki, bizim bu motor üretimimizde müteşebbis
1000 motorun beşte birini alacak. Beşte birini tesis sahibi, beşte birini işçi,
beşte birini hammadde, beşte birini de devlet alacak. Niye? O da bir işçi gibi
kendi katkısını yaptı, hakkını alacak da onun için. İşte devlet Adil Düzende
gelirini böyle temin eder. Ben işçiyim, gittim geldim, otobüs parası verdim, kantinde
yemek yedim, bir sürü masraflar ettim. Ancak ay sonunda 200 tane motor ambara
girince kâr ettim. Ben de devletim, elektrik verdim, su verdim, ambar hizmeti
yaptım, ambara 200 motor girince ben de kâr ettim. Bütün ortakların hepsi kâr
ediyor. İşte sıhhatli ekonomi böyle olur, böyle paylaşılacak üretim. Devlet
hakkını böyle alacak. Yoksa sabahleyin uyanıp “KDV’yi % 14’e çıkardım” dersen bu mafya olur, devlet olmaz.

Şimdi bu söylediğim bak, matematik olarak
size 7 madde ile verginin aksiyomlarını söylüyorum: 1- Vergi devletin hizmeti
karşılığında aldığı haktır. 2- Bir tek vergi vardır; üretimi koyduk, devlet
kendi payını alacak 3- Üretimin cinsinden olacak. Devlete de benim gibi 200
tane motor var, piyasada kaça ediyorsa o kadar para kazanacak. Piyasada motorun
adedi çoğalırsa fiyatı düşer. Onun için biz ihtiyaçtan fazla motor yapmayız.
Söylediklerimin içinde ciltlerle öyle incelikler var ki, ben sadece ana
hatlarını anlatmak mecburiyetindeyim. Çünkü vaktimiz ölçülü, onun için
geçiyorum. Gelirden vergi yok. Ben işçiyim, brüt maaşım ne kadar? 5 milyon.
Aynısını alacağım. Niye? 5 milyonla zaten geçinemiyorum. Ee, sen geliyorsun, “Şu kadar sigorta, bu kadar vergi.” Onunla
da kalmıyorsun; ekmeğin içinde vergi, peynirin içinde vergi. Canımı
çıkartıyorsun. Böyle düzen olmaz. Gelirden vergi yok, herkesin brüt maaşı, net
maaşı olacak. Vergi, ne kadar çok verdiysen, yani bizim bu motor fabrikamız
devlete ne kadar gelir temin ettiyse ona göre şu söylediğimiz Ödemiş Vergi Karşılığı
Krediyi de çok alırım. Ona göre devletten daha çok hizmet alırım. Benim elektriğimi
öncelikli bağlar, telefonumu öncelikli bağlar. Ona göre benim malım
sigortalıdır. Eğer malım zarara uğrarsa devlete kazandırdığım vergiye göre
devlet onu daha büyük parayla bana tazmin eder. Onun için vergi beyana göredir.
Zaten ambara verdiğim zaman yeminli ambarcı devletin malı. Vergi kaçakçılığı
diye bir şey yok. Gayrimenkulüm ona göre büyük değer taşır, hisse senedim o kadar
büyük değer taşır, istimlak bedelim o kadar yüksek olur. Onun için Adil Düzende
vergi kaçakçılığı diye bir şey söz konusu değildir. Üretimden alınacak pay
anayasa ile belirlenir, kanunlarla değil. Adil Düzende devletin vergi kanunu
yapma hakkı yoktur. Adil Düzenin anayasa maddesini okuyorum size: Devlet vergi
koyamaz. Niçin? Çünkü vergi hak ölçüsüdür, böyle mecliste parmak kaldırılarak onun
hakkı ona, bunun hakkı buna aktarılamaz. Hak mukaddes bir şeydir, her şeyin
üstündedir. Hak ne ise odur; parmakla hak olmaz. Onun için anayasadadır. “Şöyle bir üretimde tesisin hakkı budur, müteşebbisin
hakkı budur, işçinin budur, devletin budur, hammaddecinin budur.”
Bunlar
ilim işidir, hak ölçüsü işidir. Bunların temel kriterleri vaaz edilmiştir
anayasada. Buna göre herkes hakkına razı olur.

Şimdi Adil Düzende ben işçiyim. Daha çok
kazanmak istiyorum. Gidip de işverenin boğazını sıkamam. Niye? İstediğim kadar
sıkayım, bir motor bana fazla geçmez. Ne yapacağım? 1000 motor yerine 2000
motor üreteceğim. Ama 2000 motor ürettiğim zaman işveren de çok kazanıyor, devlette
çok kazanıyor. Bak, bu düzen barış düzenidir, Adil Düzenin başka konularını
konuşsak neler duyacaksınız neler! Şimdi bakın, bugünkü düzen çatışma düzenidir,
bu Siyonist düzen. Sadece ekonomide değil, işçi ile işvereni birbirine, devletle
vatandaşı birbiriyle çarpıştırmıyor mu? Mesela avukatla müvekkili çarpıştırıyor
bu düzen, doktorla hastayı çarpıştırıyor. Doktor kardeşlerimizi tenzih ederim.
Bugünkü düzende hasta ne kadar çok olursa doktor o kadar fazla para alıyor.
Onun için de hastalık arttıkça doktoru tenzih ederek söylüyorum, bu düzenden
memnun oluyor. Avukat müvekkilinin işini yokuşa sürüyor. Sonra diyor ki “Efendim, işimiz sarpa sardı.” Misal
olarak söylüyorum, Batı ülkelerinden misal veriyorum; “Aksi bir hakime düştük. Bundan sonra bu kadar para vermezsen takip etmem”diyor. İşi ne kadar yokuşa sürerse geliri o kadar çok oluyor, düzen böyle. Adil
Düzende ne olacak? Doktor musun sen? Kaç kişi sağlık korumasını sana tevdii
ettiyse ona göre para alacaksın. Hasta olsa da olmasa da aynı parayı alıyorsun.
Böyle olunca doktor bize telefon edecek “Aman
Ahmet Bey, yola çıkıyorsun; süveterini almayı unutma. Kendini üşütür de hasta
olursan, senin de başına iş açılır, benim de iş açılır”
diyor. Avukat “Aman şu işe dikkat edelim beyefendi, bir
aksilik çıkmasın”
Niye? “Çıkarsa boşu
boşuna sen de uğraşacaksın ben de uğraşacağım. Ücretim değişmeyecek de onun
için.”
Yani menfaat paralelliği, Adil Düzen barış düzenidir, menfaat
paralelliği düzenidir. Bugünkü Siyonist düzen çatışma düzenidir. İnsanlığa
huzur vermeyecek bir düzendir, yanlış bir düzende yaşıyoruz. Ama bu düzen kendi
kendine kurulmamış, bunun sahibi var. Bizi çatıştırıp, bizi boş şeylerle meşgul
edip, bizi sömürüp, kendi planını yürütmek isteyen bir Emperyalizm, bir
Siyonizm var. Onun yüzünden biz bu kafesin, bu hapishanenin içinde yaşıyoruz.

Bakınız, Adil Düzende herkes sigortalıdır.
Sigorta ve emeklilik için kimse para ödemez. Hazineden ödenir, işsizlik ve
emeklilikte herkesin yaş, tahsil, hizmet, ehliyet esası, ne alınacağı kat
sayıyla belirlenir, işsizlik ve emeklilik karşılığı bütçeden ödenir, milli
gelirle orantılı pay alınır, işsizlik ve emeklilik talebe ve beyanat; istediği
zaman emekli olur. “Tekrar çalışacağım”derse tekrar çalışır. Emekli olan kredi hakkını kaybeder. Yani şu çalışma
kredisi var ya, emek kredisi, madem emeklisin, çalışmıyorsun, öyleyse böyle bir
kredi alamazsın. Emeklilik maaşı emekliye ayrıldığı zamanki mesleki derecesi,
yaş ve tahsiline göredir. İşte size 31 tane kriterle Adil Düzeni tarif etmiş
oldum. Şimdi ışıkları açalım ve şu kısa konuşmayla konferansımızı toplayıp
kapatalım inşallah. Size Adil Düzeni 28 tane kriterle tarif ettim. Aksiyom,
matematik bir tariftir bu. “Efendim nedir
Adil Düzen?”
İşte bu kaidelerimize uyan düzen, Adil Düzendir. Kapitalist
düzen diyorsun, o senin düzenin. Komünist diyorsun, senin düzenin. Bizim
düzenimiz de Adil Düzen. Komünist düzen nedir? Sen onun kriterlerini kendi
kitabında yazmışsın. Faizci kapitalist düzen nedir? Onu da onlar yazmış. Bizim
de, Adil Düzenimizi biz de yazmışız, işte budur. Bu esaslara uyduğu zaman bir
düzen, bu Adil Düzendir. Adil Düzen bir yuvarlak laf değildir, bak dün mecliste
bu hükümetin programını tenkit ettim. Ne dedim? “Özel istihdam projeleri diyorsun, kimse belli değil. Niye? Ona da bir
çare bulmak lazım, senin çaren yok. “Bir kelime uydurup atlatayım” diyorsun da
onun için.”
Ama bak biz Milli Görüşçüyüz. Bizim maksadımız onu bunu
atlatmak değil, ilim ile gerçeği ortaya koymaktır. Biz Adil Düzen dediğimiz
zaman bir matematik kitabını tarif ediyoruz. Her noktası incelenmiş bir kitabı
tarif ediyoruz. Niçin?  25 senedir bunun
üzerinde pek çok ilim adamıyla beraber çalıştık, bu insanlığın saadetinin en
mühim meselesidir de onun için.

Şimdi bak, bu konuştuklarımızdan nereye
geliyoruz? Faiz yok, işte böyle yok. Vergi yok, işte böyle yok. “Peki, efendim, kredi nasıl alınacak?” Anlattım,
sen keşke üretim yap. Bak burada niçin para istiyorsun? Üretim için. Al
istediğin kadar faizsiz para. Şimdi bak, şurada şu malı ürettik. Bu malı
üretmeden önce vermekle, bunun sonunda vermek arasında hiçbir fark yoktur, eğer
üretime hakikaten gidecekse. Çünkü para var, karşılığında da üretim var.

Öbür taraftan, bakınız; vergi böyle olursa
ne olur? Türkiye’de 1991 yılını ele alalım: Türkiye’nin milli geliri ne kadar?
110 milyar dolar. Bu 110 milyar dolar ne yapıyor, 110 milyar dolarlık milli gelir?
Sanayiden, tarımdan, hizmetlerden teşekkül ediyor. Takriben söylüyorum; devlet
sadece bu üretimlerden 5’te bir olarak kendi payını alsa, Adil Düzende bu pay
takriben 5’te 1’dir de onun için söylüyorum. 5’te 1 olarak payını alsa, 110
trilyonun 5’te 1’ nedir? 22 trilyon. 22 trilyon ne yapıyor? 22 trilyonu
çarpacak olursan bugün 6 bin liradır 1 dolar, 6500 liradır; bu takdirde 150
trilyon lira yapar. Nedir? Sadece üretimlerden devletin aldığı pay. Peki,
Türkiye’de sanayinin yarısı devletin, yani tesis sahibi aynı zamanda devlettir.
Arazilerin pek çoğu devletin. Devlet bir de tesis payı alırsa bütün bu
hizmetlerden, bu tesis payıyla 150 triyon, bir 150 trilyon daha üzerine gelir,
300 trilyon olur. Peki, devlet aynı zamanda kullanılmayan sermayelerin emniyetini,
bekçiliğini temin ediyor. Ona göre oradan pay alırsa ki buna bizim
ananelerimizde zekât diyoruz, bütün bunları hesaba kattığınız zaman devletin
bir yıllık geliri bildiğiniz gibi, işte şu basit hesabımın da gösterdiği gibi
300 trilyon, 400 trilyon, 500 trilyona çıkar. Peki, geçen sene bizim devletin
bütçesi neydi? 105 trilyon, onun da 20 trilyonu açıktı. Sene sonunda da açık 32
trilyona çıktı. Devletin bütün geliri 80 trilyon idi, bu kadar vergiye mukabil.
Biz Adil Düzeni ilan ettiğimiz zaman 300 trilyon, 500 trilyon olacak. Bak,
hesabını veriyorum. Ve de kimse vergi ödemeyecek! Herkes brüt parasını alacak.
Herkes kendi hakkını alacak. 40 çeşit vergi olmayacak. İşte zengin devlet, işte
zengin vatandaş.

Bak, size anlattığım bu Adil Düzende ekmek
500 liraya ucuzluyor. Niye? Ekmeğin içinde faiz kalmadı. Ekmeğin içinde vergi
kalmadı. 500 liraya ucuzluyor da ne oluyor? Dünyada hiç kimse bizim kadar ucuz
ekmek yapamayacak. Ben bugünkü işletme sermayesiyle üç misli fazla üretim
yapacağım. Üç misli fazla işçi çalıştıracağım. Bugün çalışan işçinin üç mislini
çalıştırdığım zaman işsizlik ortadan kalkacak. Adil Düzende işsizlik olmaz.
Bundan başka, ihracat patlaması olacak. Neden? Dünyada kimse ekmeği bizden ucuz
yapamayacak. Almanya, %10 faiz var, % 35 vergi var. Ve bunlar üretimin içine
giriyor. Almanya bizimle rekabet edemez. Neden? Bizim maliyetimizin içerisinde
hiç vergi yok, hiç faiz yok da onun için. Kimse bizimle rekabet edemez.
Vaktiyle Avrupa’da belediyeler bak, şu sözlerime dikkat edin! Bu Adil Düzeni
uyguladılar. Hiç parası yoktu, fiş çıkarttı, şehirleri imar ettiler. Ama Dünya
Siyonizm’i geldi, Fransız, Avusturya Anayasalarına madde koydu: “Hiçbir kuruluş para yerine kaim olacak
evrak kullanamaz!”
Onların anayasalarında böyle bir madde var. Bunu
Siyonistler koydu. Niye? Kendi kontrolü dışında hiç kimse Adil Düzene geçmesin
diye. Lincoln, faizi yasak eden kanun çıkartmıştır. Bugün İngiltere’de partiler
arası komisyon var. Kilisenin komisyonu var, faizi kaldırmak için. Bugün bak
bizde seçim oldu vakit bulamadık. 6 aydan beri, bu Amerika seyahati gibi, Doğu
Almanya’daki partiler bizi istiyor. Neden? Çünkü Batı Almanya gitti, Doğu
Almanya’daki rantabl tesisleri satın aldı. Çoğunu, “Bunları yıkacaksınız, bunlar rantabl değil, teknolojik bakımdan geri”dedi, o fabrikalarda büyük bir işsizlik çıktı, o işsizler sokaklara döküldüler.
Almanya’da huzur diye bir şey kalmadı. Almanya perişan bugün. İşte o Doğu
Almanya’nın parti fraksiyonları bizi davet ediyorlar, şunun için: “Ya, şu Adil Düzeni bize de anlatın. Bizim
teknolojimiz geri ama Adil Düzen vasıtasıyla biz batıya üstünlük elde edeceğiz.”
Niçin? Batıda % 10 faiz var, % 35 vergi var. Batının teknoloji, tekniği üstün,
ekonomik düzeni bozuk, faizci kapitalist düzen olduğu için. Doğu da Adil Düzene
geçerse teknolojisi geri ama ekonomik düzen üstünlüğüyle malını daha ucuza
satabilmek kabiliyeti kazanacak. İşte bunun için bu imkânı bulmak istiyorlar.
Görüyorsunuz ki, bugün ekonomide ne kadar mesele varsa, Adil Düzen bunların
hepsini çözüyor, öyleyse bugünkü meselelerin sebebi, bugünkü düzenin
mikroplarıdır. Adil Düzende faiz var mı? Yok. Adil Düzende vergi var mı?
Bugünkü vergiler? Yok. Peki, Adil Düzenin içerisinde enflasyon var mı? Yok.
Adil Düzende zaman geçtikçe pahalılaşma var mı? Hayır. Ucuzlama var. Çünkü
teknoloji ilerledikçe malların üretimi daha da kolaylaşır, daha ucuzlar.
Sıhhatli ekonomi budur. Adil Düzende herkes hakkını alıyor. Adil Düzende bütün
gece makine yağlanıyor. Ne demek makine yağlanıyor? Ben bir mühendisim. Bir iş
yapacağım, şimdi yapmam. Niye? Sermaye lazım. O sermayeyi de bana Siyonist
düzen yüksek faizle veriyor. Ben bankaya esir olmaktan iş yapamıyorum. Ama Adil
Düzeni kurduğumuz zaman, ben dürüst bir insan mıyım? Teşvikli bir proje var mı?
Bunu yapacak kabiliyetim var mı? Tıkır, tıkır devlet benim paramı ödeyecek. Ben
tesisi kuracağım. İster orman işletirim, ister tarım, ister sanayi kurarım,
para diye bir faktör, iş yapacak adamın önünde mânia olmaktan çıkıyor. Bu ne
demek? Şu kahvede oturan insanlar bu verilen nimetleri, ormanları, madenleri
koşup diledikleri gibi işletecekler demek. Şart ne? Teşvikli rantabl projeler
hazırlanmış olacak. Bunu da zaten devlet teşvik edecek.

İşte, kıymetli gençler; Cenabı Allah mübarek
bir Ramazan gününde güzel bir fırsat verdi. Bütün insanlığı ilgilendiren çok önemli
bir temel meseleyi konuştuk. Bu konuştuğumuz konuları biz sadece
konferanslardan ibaret bırakmıyoruz. Bak, bunların videoları var. Bilhassa
Ekonomi Fakültesinde okuyan kardeşlerimden rica ediyorum, bu videoları alın.
Üzerinde münakaşalarını yapın. Kaldı ki bütün bunlara ait bir de bizim basılmış
broşürlerimiz var: Teşhis ve tedavi. Bu broşürleri de arzu eden arkadaşlarımızın
hepsine vermek, dağıtmak imkânı vardır. Bunları da okuyun. Eğer bu konular
üzerinde herhangi bir konunun açıklanmasını ne zaman isterseniz, bütün
uzmanlarımızla her zaman bunu size açıklamaya hazırdırlar. Böylece size Adil Düzenin
ne olduğunu zamanın müsaadesi nispetinde açıklamaya çalışmış oldum. Şu anda,
sual sormak isteyen varsa biz hazırız. Ancak, tabi “Söylediğiniz gibi inceleyelim,
sonra sual soralım”
derseniz buna da hazırız. Dört tane arkadaşımız el
kaldırdı, buyurun.

Bir Öğrenci: “Bizleri aydınlattığınız için gerçekten çok teşekkür ederiz. Bugün
Türkiye, sizin de bahsettiğiniz gibi gerçekten büyük problemler içerisinde bulunmakta
ve tıkanma noktasına gelmiştir artık. Ve bir çözüm arama noktasındayız. Benim
burada bir sorum olacak, açık sorular sormak istiyorum çünkü yoruma müsait olan
bir soru değil. Bu kadar anlattınız, “Şunları şunları yapacağız!” diye
anlattınız. Türkiye’deki problemler de ekonomik olarak siyasi karar alma
mekanizmasına yönelik bir çaba içerisinde oldunuz. Yani, bir partinin misyonu
olduğu gereğince yarın bir gün, diyelim ki Haziran’da Refah Partisi büyük bir
çoğunlukla meclise girme durumuna geldi…

Aziz Erbakan Hocamız: “İnşallah”

Aynı Öğrenci Devam Ediyor: “Şimdi benim soracağım şu; Cezayir’de olan
hadiseler malum ve Sabah Gazetesinde yayınlanan bir haberde, ordunun yüksek
rütbeli bir subayı “Cezayir’deki hadiseler olsa Türkiye’de aynı darbeyi
yaparız!” Buna karşı sizin tavrınız ne olurdu?

İkinci olarak, çok önemli olarak değerlendirdiğim bir konu; genelde siz
zaten, tenkit ettiğiniz Müslümanlık gereği “Biz böyleyiz veya değiliz” deseniz
de size karşı başka insanlar tarafından psikolojik bir rahatsızlık oluyor bazı
çevrelerde. Ve Cumhuriyet Gazetesinin 20 Mart tarihli bir sayısında diyor ki: “Erbakan’ın
siyaset içinde kalması irticanın değil laikliğin garantisidir!” diyor. Bu konu
üzerindeki yorumunuz, bir de son olarak soracağım şu; özür dilerim arkadaşlar
uzatıyorum, bugün Türkiye bölünmenin eşiğine gelmiştir ve Kürt problemi vardır.
Güneydoğu’daki hadiseler ekonomik olmaktan çıkmıştır artık, sosyal patlamalara
gebedir. Buna karşı Adil Düzenin çözümü nedir? Çok teşekkür ederim.”

 Sağ
olasın. Müsaade ederseniz bunları ben kısaca not alayım, sualleri tespit
edelim. Arkadan, toptan cevaplandıralım. Zannediyorum ki öyle olursa zamanı
daha iyi kullanmak imkânını buluruz. Bak, peki, madem ikramda bulunuyorsunuz;
oturalım. Evet, diğer arkadaşımız! Evet, buyurun.

Başka bir öğrenci: (Muhterem Hocam, öğrenci
soruyu sorarken mikrofonla konuşmadığı için sesi duyulmuyor ve sorusu
anlaşılmıyor maalesef.)

Aziz Erbakan Hocamız: “Evet, sağ olun. Teşekkür ederim.”

Başka bir öğrenci: “Sayın Erbakan; siz, Türkiye’deki politikacılar arasında (Muhterem
Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir arızadan
dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.) örnek gösterilebilirsiniz. Çünkü, o kadar ihtilalden geçildi, halâ parti
misyonunuzu koruyorsunuz. Acaba, geçen Amerika’ya gidip geldiniz. Bunun,
misyonunuzu korumanızda Amerika’nın bir rolü var mı? Yani Yahudilerin, Amerikan
Yahudilerinin? İkincisi; bu Adil Düzen kazara bir gün iktidara gelirse ve buna
ordu müdahale etmezse, herkesin düşündüğünü özgürce söyleme ve Komünist
Partisinin özgürce faaliyetlerde bulunma imkânı olacak mı?”

Aziz Erbakan Hocamız: “Sağ olun. Başka bir soru var mı?”

Başka bir öğrenci: “Sistemde faiz olmadığını söylediniz. Türkiye ekonomik yapısı gereği dışarıyla
ilişkide bulunmak zorundadır. Dışarıdan, en önemlisi petrol almak, dış ülkelerle
ticari ilişkilerdeki esaslar nasıl olacak? Bir de şunu sormak istiyorum; bu üç
parti, Refah Partisi, Islahatçı Demokrasi Partisi ve MHP bir araya gelerek seçime
girdiniz, parlamentoya girdiniz ve daha sonra partiler neden ayrıldı?

Aziz Erbakan Hocamız: “Evet, sağ olun, buyurun!”

Başka bir öğrenci: “Hocam, bu “Selem Senedi dediğiniz senetle Siyonizm’i yıkacağız!”
dediniz. Bu “Selem Senedi paraya karşılık gelmez, mala karşılık gelir” dediniz.
Fakat oraya kocaman bir şey yazmışsınız; “para=mal” demişsiniz. Bir burayı
açıklamanızı istiyorum. İkincisi; şu anda var olan Bankacılık Sistemini İslam
Bankacılığına benzer bir şey yapıp, Albaraka, Faisal Finans vesaire gibi bankalar
var. Eğer, sizin de dikkatinizden kaçmadıysa, bunların da aslında kar payları,
sizin o “Siyonist Bankalar” dediğiniz bankaların dağıttığı faizden hiç farklı değil.
Son şeyine kadar, virgülüne kadar aynı. Artı, kredi verirlerken
(Muhterem
Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir
arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.) 10 milyon kredi alıyorsanız sizden 1 milyonunu kesiyor ki bu da
sermayeye katkı. Bu da bir faiz değil mi?”

Aziz Erbakan Hocamız: “Sağ olun, teşekkür ederim. Buyurun”

Başka bir öğrenci: “Eğer ki başa gelirseniz, (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu
saniyelerde mikrofonda oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı
anlaşılmıyor maalesef.) bu Adil Düzeni kurmaya hemen başlayacaksınız. Şu an var
olan (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda oluşan
teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.) nasıl
ortadan kaldırmayı düşünüyorsunuz?”

Aziz Erbakan Hocamız: “Sağ olun, çok teşekkür ederim. Bak, niye size de söz vereceğim biliyor
musun? 7 rakamını severim de onun için”

Başka bir öğrenci: “(Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda
oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.)
kabiliyetli
olanlara kredi verilecek” dediniz. Diyelim ki benim kabiliyetim var, fakat ben Tunceliliyim,
Sivaslıyım, Tokatlıyım veya benim bir görüşüm var. Bu görüşümden dolayı,
kabiliyetim olduğu halde loncam bana bu kartı verebilecek mi? Devlet de o
fabrikada çalışan işçiler Aleviyse veya herhangi bir görüş (Muhterem Hocam, öğrenci soruyu sorarken bu saniyelerde mikrofonda
oluşan teknik bir arızadan dolayı sorunun bu kısmı anlaşılmıyor maalesef.)  o
nlara da bu yardım yapılacak mı?    

Evet, sağ olun. İsabetli bir soru
sordunuz, çok teşekkür ederim. Önce, hepinizin bildiği gibi, soruların hepsini
kısacık da olsa cevaplandıracağım inşallah. Bir noktadan başlayarak
cevaplamakta yarar gördüğüm için söze böyle başlıyorum: Bildiği gibi hepinizin,
son zamanlarda gen, gen ne demek? Yani hücrenin içerisindeki kromozom, bütün
canlı varlıkları meydana getiren ilk hücrenin içerisindeki hücrenin çekirdeği.
Genler üzerinde son zamanlarda bütün dünyada pek çok araştırmalar yapılıyor. Bu
yapılmış olan araştırmalar ne için yapılıyor? “Efendim, öyle bir buğday türü geliştirelim ki, bir başaktan bilmem 300
gram buğday alalım.”
Tarım için bu araştırmalar yapılıyor. Öbür taraftan, tıp
için bu araştırmalar yapılıyor. “Şu irsi
hastalık, kalıtımlı hastalık çocukta olmasın, daha çocuk ilk rüşeym
dönemindeyken dahi bunu tedavi edelim.”
İşte bütün bu kabil maksatlardan
dolayı genler üzerinde çok büyük araştırmalar yapılmaktadır son yıllarda. Bu
araştırmalar önemli ilmi gerçekleri orta yere koymuştur. 3 sene evvel
Malezya'da da bu konuda çok mühim bir konferans, seminer yapılmıştır. Genler
üzerinde yapılan araştırmalar ne gösteriyor? Hepimiz biliyoruz ki canlı
varlıklar ister insan, ister hayvan, ister nebat; bunların hepsi netice
itibariyle bir dişi hücre ile bir erkek hücre bir araya geliyor, tek bir hücre
oluyor. Bu bir tek hücreden yavaş yavaş bunlar meydana geliyor. “Ee nasıl oluyor da bir hücreden nebat oluyor?
Bir hücreden insan oluyor? Bir hücreden kedi çıkıyor? Bu hücre bunu nereden
biliyor? Bunu nasıl meydana getiriyor?”
İşte bu genler üzerinde yapılan
araştırmalar gösteriyor ki, bütün bu canlı varlıklar o bir tek hücreden meydana
geliyor. Bu hücrenin etrafında bir zararı var, içinde plazması var, ortasında
da kromozom çekirdeği; gen dediğimiz asıl bir özü var. Şimdi yapılan
incelemeler gösteriyor ki, nebatların genleri tek boğumlu bir gendir. Hayvanların
genleri 2 boğumlu bir gendir. İnsanların genleri ise 3 boğumlu bir gendir. Bu
araştırmalar böyle yapıldığı içindir ki bugün artık Darwin Nazariyesinin ilmi hiç
bir geçerliliği kalmamıştır. Çünkü daha insanlar ilk geninden itibaren ayrı bir
yaratık şekli olarak gelişmektedirler. İşte insanlar ayrı bir mahlûk oldukları
içindir ki, bu ayrı boğumdan ayrı bir varlık olarak gelip gelişmektedirler.
Nasıl oluyor bu iş? Bunu bugün kavramamız çok kolay. Hepimiz videolar
kullanıyoruz. Bir videokasetini koyduğumuz zaman, bu kasetin içerisinde hangi
film varsa o oynuyor televizyonda. Canlı varlıkları da Cenabı Allah yaratırken,
o geni adeta bir video gibi tanzim etmiş. Bu dünyanın yaşama şartları ile
karşılaştığı zaman böyle böyle gelişip inkişaf etme özelliği o genin içerisine
konmuş. Bir videokaseti gibi; şu kasette hangi film varsa o oynuyor. Bu genin
içine ne yazılmışsa ona göre bir kedi çıkıyor, ona göre bir insan çıkıyor, ona
göre bir nebat çıkıyor. İşte bugünkü âlimler de o genin içini oynayıp,
değiştirmek istiyorlar ki başka türlü buğday, başka türlü bir canlı varlık meydana
gelsin diye. Şimdi ben, bütün bu kadar sualin arkasından bunu niçin söyledim?
Çünkü bakınız, arkadaşlarımız çok tabii olarak “Bu ekonomik düzeni dinledik ama bunun başka tarafları ne olacak?”dediler. İşte insanları meydana getiren genin bu üçüncü boğumu var ya; bu boğum
insanlara dört tane özellik veriyor. Bu özellikler hayvanlarda yoktur, insanların
hayvanlardan temel farkı buradadır:

1- İnsanlar doğruyla yanlışı ayırma
kabiliyeti ile mücehhezdir. Bu, genden dolayıdır. Siz bir küçük çocuğun,
ilkokul çocuğunun yanında “iki kere iki
üç eder”
derseniz, “Yok amca, dört eder”der. Niçin? Doğruyla yanlışı ayırma kabiliyeti var, o bir insandır da onun için.
Ama bir kedinin yanında bunu söylerseniz kedi miyavlayıp sizin yanlışınızı
düzeltemez. Niye? 3 mü? 4 mü? Doğru mu? Yanlış mı? Bilemez ki, onun geninde bu
yok. İnsanlar doğru ve yanlışı ayırıyor.

2- İnsanlar güzel ve çirkini, iyi ve
kötüyü ayırıyor, hayvanlar bunu da ayıramazlar. Siz hiç, bir parkta gezerken
bir kedinin “Ay, şu çiçeğe bir daha
bakayım”
diye geriye dönüp baktığını gördünüz mü? Niye? Parkta dolaşır ama
çiçek güzel midir? Çirkin midir? Bilmez. Ona o kabiliyet verilmemiş, bunun için
insan eşrefi mahlukattır. Yani bu kainatta bu kadar güzellikler var. Eğer, bunu
anlayacak bir insan yaratılmasaydı, bu yaratılış fiili eksik olurdu haşa.
Halbuki Cenabı Hak, Kemal Sıfatıyla Muttasıftır, yaptığı işi en mükemmel yapar.
Onun için insanın yaratılması lazımdı, yaratıldı. Ve insana bu kabiliyetler
verildi. İnsan güzelle çirkini ayırt edebilir.

3- İnsanlar; faydalı ile zararlıyı ayırt
edebilir. Bütün ekonomi buradan çıkıyor. Kediler bu kadar asırdan beri mama
yerler “Şöyle bir tertibat yapalım da kendi mamamızı daha ucuz yapalım” diye
düşünemez, neden? Nasıl yaparsa daha faydalı olur? Bilemez ki. İnsanlar “Böyle yaparsak daha faydalı olur” demek
kabiliyetiyle, faydalı ile zararlıyı ayırır.

4- İnsanlar zulüm ve adaleti ayırma
kabiliyetindedir. Ne zulümdür, ne adildir? İnsanlar bunu ayırma
kabiliyetindedirler. Peki, böyle olmuş da ne olmuş? İşte, Adil Düzen tabii bir
düzendir. İçinizde hukuk okuyan kardeşlerimiz, sosyoloji okuyan kardeşlerimiz
bilirler; hukukta, sosyolojide bir biyolojik nazariye vardır. Yani insan
toplumları insan vücuduna benzetilirler. Onun için insan toplumlarına ait
kurulacak düzen de insan vücudundaki düzen gibi olmalıdır. Bak, insan düzeninde
sinirler var, kemikler var, adaleler var, kaslar var; ama bunların hepsi uyum
içerisinde çalışıyorlar. İşte Adil Düzen böyle tabii bir düzendir. Adil Düzende
bir Genel Düzen vardır. Adil Düzenin içerisinde bir Ekonomik Düzen vardır, Adil
Düzenin içinde bir Siyasi Düzen vardır, Adil Düzenin içinde İlim Düzeni vardır,
Adil Düzen içinde Ahlak Düzeni vardır. Bak, bir genel düzen, dört tane de düzen;
beş tane değil. Neden? İnsan topluluğunun dört tane temel özelliği var da onun
için. İyi ile kötüyü ayırma, güzel ile çirkini ayırma kabiliyeti Dini ve Ahlaki
Düzeni meydana getirir. Doğru ile yanlışı ayırma kabiliyeti İlmi Düzeni meydana
getirir. Faydalı ile zararlıyı ayırma kabiliyeti Ekonomik Düzeni meydana
getirir. Adaletle zulmü ayırma kabiliyeti de Siyasi Düzeni, Hukuk Düzenini
meydana getirir. Bunun için Adil Düzen daha insanın bütün bu temel yapılarına
paralel olarak 5 düzenden meydana gelir. Genel Düzen, Ekonomik Düzen, Siyasi Düzen,
İlmi Düzen ve Ahlaki Düzendir. Ben size bu düzenlerin içerisinde sadece
Ekonomik Düzeni kısaca tanıtmaya çalıştım. Ondan dolayıdır ki arkadaşlarımız
sordukları suallerin içerisinde “Efendim,
Adil Düzende diğer düzenler nasıldır?”
diye arkadaşımız kendine göre bazı
düzenler saydı da, bu temel taş yerine sağlam otursun diye bu açıklamayı yaptım.
Evet, Adil Düzen bir genel düzendir; dört tane de bu söylediğimiz düzenden
meydana gelen bir bütündür. Ve nasıl insan vücudunda adaleler, kaslar
birbirinin işine karışmaz; karışırsa vücut kanser olursa, Adil Düzende de bunlar
birbirine karışmazlar. Yani siyasi güç “başını
öğretemezsin”
diyemez. Neden? Çünkü derse ne olur? Derse, o sosyal düzen
kanser olur da onun için. Bir yandan “herkesin
inanç hürriyeti var”
diyeceksiniz, sonra da inanç hürriyetine müdahale
edeceksiniz, böyle şey olmaz. Öyle şey olursa o kanser olur.

Şimdi bu temel açıklamalardan çok önemli
gördüğüm için, arkadaşımıza da arkadan söz verdiğim için önden cevap vererek
dengelemek, adaleti tesis etmek için önce sizin sorunuza geliyorum. Adil Düzen barış
düzenidir. Bütün insanların hepsine beş tane temel hak tanır. Bütün insanlara
hangi inanç, hangi düşünce, hangi ırktan olursa olsun, bütün insanlar hepsi
birbirine eşittir. Adil Düzen önünde ve Adil Düzen önce bütün insanların
hepsine Yaşama Hakkı tanır. Kimsenin yaşama hakkına tecavüz edilemez, Adil Düzen
bunu teminat altına alır, herkesin, bu bir. İkincisi; Adil Düzen herkesin Irz, Namus
ve Cinsinin Muhafazasını teminat altına alır. Üçüncüsü; Adil Düzen herkesin Mülkiyet
Hakkını teminat altına alır. Çalışmış kazanmış, mal onundur; bitti. Kimse gelip
elinden bu hakkı alamaz, çünkü hak her şeyin üstündedir Adil Düzende.
Dördüncüsü; Adil Düzende herkesin İnanma Hakkı vardır; inanç hakkı, düşünce
hakkı. Kimse inancından dışarıya çıkartılmak için zorlanamaz. “Efendim, siz iktidara geldiniz, Adil Düzen
kuruldu. Komünist Parti kurulacak mı?”
Kim, hangi düşünce etrafında
toplanmak isterse toplanacak. Bak, düşünce hakkının ayrılmaz dört tane parçası
var. Bunlardan bir tanesi İfade Hürriyeti:“Ben böyle düşünüyorum” diye herkes bunu sözle, yazıyla dilediği gibi yayabilirler.
İkincisi, aynı şekilde inanan insanlar bir araya gelip beraberce örgüt kurabilirler.
Beraberce çalışabilirler, en tabii haklarıdır. Masonlar bir araya geliyor da
niye başka düşünceler bir araya gelmeyecek. Bu kadar Rotary kulüp kuruluyor, onlar
serbest. Çünkü bugünkü düzen belli kontrolleri olan bir düzendir de onun için.
Onun için bunun değiştirilmesi lazım gelir. Bundan başka Herkes Kendi İnandığını
Başkasına Tedris Hürriyetine sahiptir. Öğretim hürriyeti, “Ben böyle inanıyorum, sen de istiyorsan gel sana anlatayım, çoluğuna
çocuğuna, isteyenlere anlatma, öğretim”
hürriyetine sahiptir. Ve de inanma
hürriyetinin bir diğer dördüncü ayrılmaz parçası da İnancını Yaşama Hürriyetidir.
Herkes kendi inancını yaşama hakkına sahiptir, Adil Düzen bunu bütün insanlar
için temin edecek olan düzendir. Adil Düzende herkesin Uzlaşma Hakkı vardır.
Adil Düzende her bir grup, anayasanın insan haklarına ait temel esaslarına
uymak şartıyla kendi ananesine, kendi örfüne göre, kendi özel hukukunu, kendi
içtihadına göre yapabilir. Bu Aleviymiş bu Sünniymiş, bu Hristiyanmış, bu
Yahudi’ymiş; Adil Düzende hiçbir ayrım yoktur. Adil Düzen bütün insanlara bu
hakları eşit olarak tanıyan bir düzendir. Bir insan başkasının inancını uygun
görmüyorsa, yapabileceği şey; tatlı dille “Böyle
değil, şöylesi daha iyidir”
diye anlatması, tebliğ etmesidir. Bunun dışında
inançlara zorlama yoktur. Bundan dolayıdır ki Adil Düzen böyle bir düzen olduğu
için bir kardeşimiz “Efendim, Güneydoğu
meselesini nasıl çözeceksiniz?”
Adil Düzen ile çözeceğiz. Neden? Herkese
insan hakkı verildikten sonra, herkes hakkını aldıktan sonra, sen Kürt olsan ne
değişir? Ermeni olsan ne değişir? Bilmem, Laz olsan ne değişir? Arnavut olsan
ne değişir? Herkes hakkını arıyor. Hiç bir ayrım yok. Böyle bir düzende, elbette
ırk farkı söz konusu olamaz. Ama bugünkü düzende şimdi hepimizi gelmiş Siyonizm
eziyor. Hakkı 100 olana 8 veriyor, 92’sini elinden alıyor. Öyleyse bu düzeni düzeltmek
için hep beraber çalışmaya mecburuz. Ezildikten, köle olduktan sonra Türk de
olsan fark etmez, Kürt de olsan fark etmez. Çünkü kölesin, kafesin içindesin ve
ezilmişsin, bir farkı yok. Adil Düzen geldiği zaman da yine bir fark yok. Çünkü
herkes kendi hakkını alacaktır. Bunun için Adil Düzen, bütün bu meselelerin hakikaten
temelden ilacıdır.

Şimdi bakınız, Adil Düzen için diğer
arkadaşımızın sorusuna geçiyorum: “Selem Senedi
hakikaten bu konuşmanın içerisinde bir konudur. Mal eşittir para diyorsunuz ama
ne manada söylüyoruz? ”
Üretilmiş, herkesin istifadesine arz edilmiş mal ne
kadarsa, vatandaşın cebinde de o kadar para vardır. Bu manada mal paraya
eşittir. Bu böyleyken bundan apayrı bir konu olarak böylece bir Selem Senedi de
orta yere çıkıyor. Niye? Karşılığında bir müddet sonra mal olacak da onun için.
Bu da mal kadar para demektir. Bu da mal eşittir para prensibine uygun bir
şeydir. Sadece üretimi teşviki kolaylaştırmak, üretime zemin hazırlamak için bu
Selem Senedi rol oynuyor. Ve Evet, İsrail'i atom bombası yıkmaz, bu Selem
senedi yıkar. Neden? Çünkü İsrail mesela Türkiye'yi kontrol ederken, “Piyasaya bu kadar para verme, daha az para
ver. Parayı şu faizle ver”
diyor. Bizim piyasamızı kontrol altında tutuyor.
Ee, bu faizlerini de kendisi alıp cebine koyuyor. Şimdi biz onun bu kurallarını
kaldırıp benim fabrikam için ben faizsiz para kullandığım zaman, artık onun
kölesi olmayacağım. Almışım Selem Senedini vermişim, parayı almışım, işletmemi
faizsiz olarak yürütüyorum. Piyasaya ucuzluk getiriyorum. Bu, fakir fukarayı
korumak demektir. Bu, İsrail'in sırtımızdan temin etmiş olduğu sömürüyü ortadan
kaldırmak demektir. Onun için bunların hepsi birbirini tamamlayan bir bütündür.

Efendim? Evet, bir diğer sorunuz da şudur,
hemen ifade edeyim. Bugün Türkiye'de İslami banka denen bu bankalar bilindiği
gibi bizim 1974 senesinde çıkarttığımız bir kararnameye göre kurulmuştur. Biz o
zaman “Faizsiz muamele yapmak serbest
olsun”
diye bir kararname çıkarttık hükümete gelir gelmez. Bunun üzerine
kuruldu ancak burada, huzurlarınızda hemen haber vereyim ki; bu bankalar,
bugünkü faizci bankalara nazaran atılmış çok önemli bir adım olduğu için, biz
hep bunları desteklemişizdir, Adil Düzene giden bir yol olduğu için. Ancak
burada bir ilmi konferans veriyoruz, hemen size şunu belirteyim ki; bu
bankaların çalışma metotları Adil Düzene uygun değildir, Adil Düzenin bankası bunlar
değildir. (Bu arada bir gencin, duyamadığımız bir sorusuna karşılık) Ben bu
sözü huzurlarınızda söylemek istemiyorum. Ancak Adil Düzendeki banka size
anlattığım gibi bir bankadır. Şimdi bu nedenle Adil Düzenin bankası değildir.
Neticede bir şey değişmiyor da onun için. Adil Düzende maliyetlerin içerisine sadece
emek ve risk karşılığı hakkı olan kâr girecektir. Faiz ve vergi girmeyecek, adını
değiştirmek suretiyle siz piyasada olan bir malı maliyetin içerisine daha büyük
fiyatla sokarsanız, o aynı kapıya çıkar. Onun için bunlar Adil Düzenin tatbikatı
değildir.

Şimdi bunları işaret ettikten sonra, müsaade
ederseniz, zannediyorum ki üzerinde durulması icap eden konu, bu Cezayir,
laiklik meselesini en sona saklıyorum… Amerika kısmı için mecliste konuştuk,
dünkü iftarda konuştuk. Şimdi, buyurun Konya iftarına, orada da konuşuyoruz,
Evet, biz Amerika'ya bir kere daha huzurlarınızda kısaca söyleyeyim; bugün
Müslüman ülkelere karşı kullanılan çifte standart ve meydana getirilmek istenen
düşmanlığı ortadan kaldırmak için gittik. Ve Müslüman Ülkeler Parlamenterler Heyeti
olarak gittik. Bir buçuk milyarlık Müslüman Ülkelerin halkları adına, onları
ikaz etmek için gittik. Neden? Çünkü Batı dünyası soğuk harpten sonra, şimdi
kendisine yeni bir düşman yaratmak istiyor.“Komünizm çöktü, öyleyse biz böyle tek kutuplu duramayız, bir düşmanımız olacak!”Kendi insanlarını toplamak, aldatmak için. Yeni düşman olarak da görüldüğü gibi
İslam âlemini bir düşman olarak hazırlamak istiyor. İşte bütün NATO
toplantıları, hatta NATO'nun kendi baskılarında, kendi tatbikatında eskiden
Komünizme izafe edilerek düşmanın rengi kırmızıydı, şimdi yeşili kullanmaya
başladılar. Esasen kendi toplantılarında açıkça “Biz artık İslam’dan gelecek tehlikelere karşı bir kuruluşuz”diyorlar. Demekle de kalmıyorlar, İslam âlemine karşı sayısız çifte standart
kullanıyorlar. İşte gözümüzün önündeki Ermenilerin Azerbaycan'daki katliamı. İşte
şimdi Libya'yı bombalamak için bahane arayışları. İşte Irak’a bir seneden beri
hala ambargo uygulanması, İşte Keşmir, işte Filistin. Dünyanın neresine
bakarsanız bakın, Müslümanlara karşı Batı âleminin, Emperyalizminin haksız bir
tecavüz zincirinin sürekli olarak devam ettiğini görüyoruz. İşte bizdeki
Güneydoğu Anadolu. Bu da onların tertibidir, dün uzun uzun anlattık, vesikalarını
okuduk. Bütün bu olaylar karşısında biz kendilerini uyarmaya gittik. Dedi ki: “Bak, bir buçuk milyarlık İslam Âlemini siz kendinize
düşman edip, yeni bir harp çıkarırsanız, zannediyor musunuz ki bu harpten kârlı
çıkacaksınız? Bunun sonu gelmez ve de perişan olursunuz. Ne için yeryüzünde diyalog
ve barış için çalışmıyorsunuz?”
Hemen huzurlarınızda haber vereyim; görüştüğümüz
bütün Amerikan Senatörleri, bir de baktık ki bunlar saf adamlar. Yani bu
Emperyalist, Siyonist mihrak gelmiş, bu saf adamları aldatıyor, kendi planını
yürütüyor. Çünkü konuştuğumuz zaman ön fikirle bir takım şeyler söylediler, ama
benzinleri yok, arkadan biz ona meseleleri açıkladığımız zaman “Haklısınız, Amerikan politikasında büyük
çarpıklık var, biz bu çelişkileri düzeltmeliyiz ve şimdi bu anlattıklarınızdan
anlıyoruz ki, biz düşmanlık çıkartmak için, fesat çıkartmak için
çalışıyormuşuz. Öyleyse ben senatoda bu söylediğiniz istikamette çalışacağım”
diyecek kadar saf insanlar. Kesin kendilerinin bir fikri yok. Kim etkilerse ona
göre çalışıyorlar. Kendilerinin Dış İşleri Bakanlığı'nın bütün Müslüman
Ülkelerini gören Bakan Yardımcısını aynı durumda gördük. Birleşmiş Milletler
Genel sekreterini aynı durumda gördük. Ve tabii gördük ki, boşuna gitmemişiz. İşte,
Azerbaycan'a temsilcilerini gönderttirdik ertesi gün. Ve konuşulduğu zaman
yeryüzündeki fesat yerine barışın gelmesine faydalı katkıda bulunulabilecek, bunu
gördük. Biz hatta bilhassa tabii devletin resmi temsilcilerinin ve bütün
Müslüman ülkelerin bu yolda çalışmalarında yarar görüyoruz. İnsanlık, bu
temaslar yapılmadığı için yeni bir savaşa sürüklenirse çok yazık olur.

Şimdi son olarak geliyorum, sizin bu
laiklik, Cezayir vesaire gibi sözlerinize geliyorum. Her şeyden önce, tabii
bütün insanlar için saadet; Hakkı hâkim kılmaktadır. Şu konuştuklarımızı dinlediniz,
biz ne için çalışıyoruz? 6 milyar insanın saadeti için. Bu konuştuklarımızda
biz insanları sömüren Emperyalizm ve Siyonizm’i hedef alıyoruz. Çünkü dünyada
böyle bir mihrak var. Bak, Müslümanların parasını almış, o parayla 6 milyar
insanı Amerikan halkı dahil sömürüyor. Ne için biz bu Emperyalizm ve Siyonizm’den
hoşlanmıyoruz? Çünkü biz 6 milyar insan saadet bulsun istiyoruz, onlar buna
mâni oluyor. Ben şu hastaya ilaç vermek istiyorum, Emperyalist-Siyonist benim
elimdeki ilacı döküyor, onun için “Çekil
öyle kenara bakalım”
diyorum, yani bizim temelimiz iyiliktir, herkesin
saadetini istemektir. Hatta Emperyalizm ve Siyonizm’e kızıyorsak, insanlığın
saadetine mani oldukları için kızıyoruz. Bizim temelimiz intikam değil, hırs
değil,  kin değil; saadettir. 6 milyar insanın hepsinin saadetidir. Onun
için bizim yolumuz açıktır. Saadet'in meydana gelmesi için kuvvetin değil
Hakkın hakim olması lazım gelir. Onun için bak, size anlattım, Adil Düzen, Hak
hakim kurulması için baştan sona kadar tanzim edilmiş olan bir düzendir.
Bununla şunu demek istiyorum “Hepiniz
kesinlikle inanınız ki Hak gelince batıl zail olur ve mutlaka, mutlaka Hak
gelecektir.”
Bugün Türkiye'de iki çeşit insan var; Birisi Refah’çıdır; bu
gerçekleri duymuş, bilmiş, inanıyor. Öbürü nedir? Refah’çı olmanın adayıdır.
Başka insan olamaz bu ülkede. Yarın duyduğu zaman o da Refah’çı olacak. Neden?
”Ya sen deli misin arkadaş, 10 mu büyük 1
mi büyük?”
“10 daha büyük” “Öyleyse Refah’çı olacaksın. Yani hiçbir manevi tarafın olmasın, 10’un 1
den büyük olduğuna aklın eriyorsa Refah’çısın. Niye? Ee, bugün senin
kazandığının onda birini veriyor bu Yahudiler Siyonistler sana, dokuzunu alıp
götürüyor, demin hesabını verdim. Sen bugün kazandığının on mislini kazanmak
istemiyor musun ya? İstiyorsun. Öyleyse Refah’çı olacaksın, bu batıl partilerin
arkasından gidemezsin, bu kadar açık.”
Bak bizim işimiz matematik, aklın
işliyor mu? Refah’çı olacaksın. Niye? 10 misli kazanmak bir kazanmaktan daha
iyidir de onun için! En azından bunun için Refah’çı olmaya mecburuz. Hakkı
Üstün tutmak, herkese Saadet verecek olan yoldur. Bundan dolayıdır ki bugün
Refah Partisi'nin temsil ettiği zihniyet, bütün insanlığın saadetini meydana
getiren bir zihniyettir. Bu zihniyeti ancak Emperyalizm ve Siyonizm önlemek
ister. Nasıl önlüyor? Bak, bir türlü TRT kanununu değiştirmiyor. Biz meclise
gelir gelmez ilk verdiğimiz bir numaralı kanun teklifi ne? “TRT kanunu değişsin.” Ne istiyoruz biz TRT Kanunu'nda? “Yav, şu haberleri veriyorsunuz, şu
haberlerin içerisinde partilere belli bir zaman ayırın. Bu zamanın içerisinde
bir adalet olsun. Sonra? O zamanı vermeniz yetmez. Siz sözde şimdi mevcut
kanuna göre biz de mecliste grup kurduğumuz için bizden de bahsediyorsunuz. Ama
nasıl hile ile bahsediyorsunuz? Biz gruba selam veriyoruz, o cümleyi söylüyorsunuz.
İçerisinde asıl ne ifade ediyoruz? Bu yok. Veyahut bir cümlenin gerekçesini
kesmiş, gerekçesini kestiğin zaman o söz iddia olur. Niye başkalarını 10 dakika
veriyorsun da bize 10 saniye veriyorsun bre zalim zihniyet?”
Kim yapıyor bunu?
Dünya Emperyalizmi ve dünya Siyonizm’i. Abilerinin hoşuna gitmek için böyle
yapıyorlar ama mızrak çuvala sığmaz ki. Hak mutlaka galip gelir, Hakkın galip
gelme vasfı kendi içinde mevcuttur. Onun için bak biz kanun teklifini verdik “Adalet içerisinde zaman ayırın, hepsine
eşit demiyoruz ama makul bir adalet, bir. İkincisi bunun muhtevasına ne
konacak? Şu kadar vakit ayırdın değil mi? Biz de bu konuşmayı yaptık. Bırak bu
ayırdığın 3 dakikayı, biz nasıl istiyorsak onu söyleyeceksin”
Bu kanun
teklifimizi getirdik, bak aylardan beri komisyonlarda oyaladılar bu batıl
partiler. Şimdi meclise indirme hakkımız var indireceğiz. Göreceksiniz, bir şey
için savaşıyoruz. Ben 15 gün önceki meclis konuşmamda bir şey söyledim: Dedim
ki “Bak, siz çoğunluk zulmü yapıyorsunuz. Basit matematik, aritmetiğe dayanarak ve
de hileli Seçim Kanunu'na dayanarak. Ancak, en azından bir Milletvekili bir
kanun teklifi yaptığı zaman, meclis “Ben bu kanun teklifini reddediyorum” dediği
zaman, o milletvekili de “Rica ediyorum, kim kabul ediyor, kim reddediyor
tespit edilsin. Millet bunu bilsin” dediği zaman otomatikman açık oylama
olmalıdır ki, millet hangi haklı şeyi kimler kabul ediyor, kimler kabul etmiyor
belli olsun.”
Şimdi ben geçen ki konuşmamda, zaman çok daralmasına rağmen bunu
söyledim. Önümüzdeki günlerde de bunun üzerinde ısrar edeceğiz. Niye? Siz
inançlı memleketin en kıymetli gençleri olarak şu anda fırsat bulmuşken, sizi
bu hususta hazırlamak istiyorum. Bak, göreceksiniz nasıl minderden kaçacaklar. “Yok, efendim, karambole gelsin, kim hakkı
tutuyor, kim batılı tutuyor belli olmasın”
diyecekler. İşte felaket buradan
başlıyor. “Şeffaflık” derler, “dürüstlük” derler ama tatbikata geldiği
zaman kaçarlar. Biz istiyoruz ki milletimiz bunu görsün, basınımız bunun
üzerine yürüsün. Bunları yakalasın. “Niye
kaçıyorsunuz?”
desin ki çektiğimiz dertlerden kurtulalım. Bundan dolayıdır
ki bak, kardeşlerimize “Efendim Cezayir
olayı söz konusu yapıldı. İşte bir yüksek rütbeli bir Generalimiz böyle böyle olursa
ne olursa? Bir şey demiş
, dediniz.
Siz ne yaptınız?”
Biz bunun üzerine mecliste bu işin mesulü olan Milli
Savunma Bakanı'na bunu sorduk. Milli Savunma Bakanı da “Kimse böyle bir söz söylememiştir” dedi. (Bir öğrencinin çok net
duyulmayan bir müdahalesi üzerine Aziz Hocamız) Bir dakika. Evet, şimdi ben ne
yaptığımızın hesabını önce veriyorum: Susmadık tabii, “Kim bunu söylemiş bakalım” dedik, “Kimse söylemedi” dediler. Ee, ortalıkta bir boşluk çıktı Bir. İkincisi;
böyle bir şey asla olamaz, çünkü yine Milli Savunma Bakanımızın sözüyle
söyleyeyim. Bak, “Şu milletin içerisinde
ne kadar oruç tutan varsa, askerimizin içerisinde de o kadar oruç tutan var.”
Onun sözü. Daha dün kendi bütçesi konuşurken. “Bu millette ne kadar namaz kılan varsa, askerimizin içerisinde de o
kadar namaz kılan var!”
Bizim ordumuz 1000 yıl, benim söylediğim bu Hakkı
hakim kılmak için canını vermiş, şehit olmuş bir ordudur. Biz Kıbrıs Harbini bu
ordumuzla beraber yaptık, koalisyon ortağımızla değil, koalisyon ortağımızla
değil! Bizzat Milli Güvenlik Kurulundaki Generallerimizle asıl biz bir ve
beraberdik. Koalisyon ortağımıza kalsaydı püüü… Neler olurdu neler! “Yok, bilmem Kanton usulü, yok bilmem şu
teklifi götürelim, bu teklifi götürelim.”
Bütün o tekliflerin hepsini biz ordumuzdaki
inançlı kumandanlarımızla beraber yürüttük ve bize karşı ambargo koydular
Kıbrıs Harbi’nde; silah ambargosu koydular, bu Irak’a konulanlar vaktinde bize
kondu. Türkiye’deki Amerikan üslerini biz aynı kahraman ordumuzun kumandanları
ile beraber kapattık. Onun için biz Cezayir'de yapılan olayları asla doğru
görmüyoruz. Çünkü o Fransa'nın, Cezayir’in iç işlerine karışarak oynadığı bir
oyun, Batının çifte standardıdır. Fevkalade yüz karası bir davranıştır Fransa
için bu. Balkona çıkıp demokrasi nutku atacaksın, sonra bir ülke kendisine bir
yönetim tayin ettiği zaman gidip işini sokacaksın ve o ülkenin bu işini
bozacaksın. Hiç, bir kara lekedir Fransa için, Batı için. Tek dişi kalmış
canavar Mehmet Akif'in tarifiyle, bu gerçeği teyit eden bir davranıştır. Ancak
biz inanıyoruz ki, Türkiye bütün bu mesafeleri çoktan kat etmiştir. Türkiye bütün
Müslüman ülkelere hakikaten örnek olabilecek bir noktadadır. Önce Adil Düzen
çalışmaları bütün dünyadaki ülkelerden en fazla ilmi olarak Türkiye'de
incelenmiştir. Türkiye bütün insanlığın saadetine ışık tutacaktır, asırlar boyu
olduğu gibi. Bu, sadece Adil Düzendeki çalışmalar bakımından değildir. İnsan
haklarına saygı bakımından, en büyük kalkınma hızını koymak bakımından, devlet-millet
kaynaşması bakımından, inançlı insanlarla ordusunun bir araya gelip iş
başarması bakımından… Biz İstiklal Harbini de böyle kazandık; bugünkü
zorlukları da aynı şekilde yeneceğiz. Siz hele Refah Partisi'ni şu meclis
ekseriyetine bir getirin bakalım! Gerisi kolay. Hepinize çok teşekkürler
ediyorum. Tekrar Ramazanlarınızı diliyorum, milletimize, siz imanlı, siz şuurlu,
çalışkan ülkemizin iftihar ettiği gençleri olarak en hayırlı hizmetleri
yapmanızı diliyorum. Allah'a emanet olun. Esselamü Aleyküm.

 
İZLEMEK İÇİN: 

https://www.youtube.com/watch?v=aQnGsKltjI8&feature=youtu.be
























 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi