Anasayfa » ERBAKAN'IN, DIŞİŞLERİ BAKANI HAYRETTİN ERKMEN’İ GÖREVİNDEN DÜŞÜRME SEBEBLERİ

ERBAKAN'IN, DIŞİŞLERİ BAKANI HAYRETTİN ERKMEN’İ GÖREVİNDEN DÜŞÜRME SEBEBLERİ

Yazar: yonetici
0 Yorum 288 Görüntüleyen

BAKIN
1980 YILINDA ERBAKAN MUHALEFETTE İKEN MİLLİ SİYASETE AYKIRI HAREKETINDEN DOLAYI
OZAMANIN DIŞİŞLERİ BAKANI HAYRETTİN ERKMEN'İ BAKANLIK GÖREVINDEN DÜŞÜRME
SEBEBLERİ…ŞİMDİKİ MECLISTE KI MUHALEFETLERE ÖZELLİKLE DUYRULUR..AKP GIBI BIR
PARTİ HALA HÜKÜMETTE VE IKTİDARDA … YAZIK SİZLERE…

    


   ERBAKAN'IN, DIŞİŞLERİ BAKANI HAYRETTİN ERKMEN’İ  
GÖREVİNDEN DÜŞÜRME SEBEBLERİ

      Prof. Dr. Necmeddin Erbakan'ın politikaya
başladığı yıllardan ölümüne kadar geçen sürede; karşısına aldığı temel
güçlerden en birincisi Siyonizm idi.

 15 Mayıs 1970'de TBMM'de şöyle demişti:  '12 yıl içinde 3
bin Ortak Pazar şirketi Amerika'da siyonist kapitalistler tarafından satın
alındı ve 1969'da bu şirketlerden elde edilen 13 milyar dolar kar Amerika'ya
transfer edildi.(…) Onların Muharref Tevrat'larındaki inançlarına göre,
Kayseri bile İsrail’in Arz-ı Mev’ud planları içindedir. Bu plan Ortak Pazar'ın
diğer hedeflerinden biridir. Ortak Pazar planında ülke topraklarının yabancılar
tarafından satın alınmasına izin veriliyor. Bu durumda siyonistler gelip
ülkemizden çok ucuza toprak alabilecekler. Bu da Türkiye'yi İsrail'in bir
parçası haline getirecek.'

 Ağustos 1980'de İsrail'in Kudüs'ü kendin başkent olarak ilan
etmesinden sonra, Erbakan Hoca şunları söylemiş ve Morrison Süleyman’ın Mason
ve sabataist Dış Bakanı Hayrettin Erkmeni gensoru ile koltuğundan etmişti:
'Siyonizm bir ahtapottur. Bu ahtapotun sayısız orduları vardır. Komünizm
onların bir tanesidir, kapitalizm diğeridir. Masonlar yan kollarıdır. Irkçılık
da başka bir koludur. Bugün bunları bilmeksizin hareket edenler siyonizme
hizmet etmekte ve siyonizm için savaşmaktadır'
 

Erbakan bu makalelerini yazdıktan üç hafta sonra 6 Eylül 1980 tarihinde
kendi önderliğinde Konya'daki meşhur 'Kudüs Mitingi' düzenlenmişti ve Erbakan
mitinge katılanların ön safında yürümekteydi. 6 gün sonra da 12 Eylül 1980'de
Türkiye'de askeri darbe gerçekleşmişti”.

Sonuç olarak: Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak kolaydı. Zor olan Erbakan
olmaktı. Ve tabi “Erbakan öldü, Milli Görüş gömüldü” sananlar aldanmaktaydı.
Hele bekleyip görelim, yarınlar neler doğuracaktı!?


                       :::::::::::::::::::::::::

KONUYLA ALAKALI KAYNAK MAKALEMİZ:

                       :::::::::::::::::::::::::::


Cumhurbaşkanı ve
Başbakan Olmak Kolaydır.ZOR OLAN, ERBAKAN OLMAKTIR!

 

Bismillahirrahmanirrahim

“İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. “

 

“Biz Allah’a ait (kullarız, onun rızası için yaşarız) ve şüphesiz yine ona
dönüp (kavuşacağız)” (Bakara: 156)

“(Hz.) Muhammed (Aleyhisselatü Vesselam) ancak bir elçidir. Ondan önce de
nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi O ölürse veya öldürülürse, siz (Hak yoldan
ve davanızdan) topuklarınız üzerine gerisin geriye mi döneceksiniz?” 
(Al-i İmran: 144)

“Ve sakın Alllah yolunda (Hakk’a itaat ve cihad uğrunda iken ölenlere ve)
öldürülenlere; ”ölüler” demeyin; bilakis onlar diridir. Fakat siz bunun
şuurunda ve farkında değilsinizdir.” 
(Bakara: 154)

İslam’ın bayraktarı, Milli Görüş davamızın Muhterem ve  Mücahit
komutanı,  Aziz Hocamız sonunda Hakk’a  yürümüşlerdi. Sakın Müminler
üzülüp ye'se düşmesin, hainler  ve  zalimler  sevinmesin,
siyonist ve emperyalist güçler kurtulduk zannetmesindi!

Çünkü İslam (Barış ve Bereket) devrimi; Kur’an’ı Kerimin işaretleri
ve  Hz. Peygamber efendimizin müjdeleri ve Aziz Hocamızın  hedefleri
ve projeleri istikametinde, mutlaka ve inşallah en yakın zamanda
gerçekleşecekti. O’nun ruhaniyeti ve şefaati bizimle beraberdi. Erbakan’ın
aramızdan çekilişi ve sonraki süreci; zalimlerin ve nankörlerin başında bomba
gibi patlayacak mutlu gelişmelere gebeydi.

Allah Bakidir, Kur’an hakikattir, davamız mübarek ve daimidir. Sadakatimiz
süreklidir.

“Yarın elbet bizim; elbet bizimdir 

Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir.”

Bu arada, Henüz sağlığında, Onun evine çekilmesi ve artık istirahat etmesi
gerektiğini savunanların:

“Erbakan görevini tamamlamış, nihai hedefine ulaşmış ve zaferi
kazanmıştır” 
iddiaları yanlıştı ve yanıltıcıydı. Bunun yerine
“Hoca, Hakkı hakim kılmak yolunda her türlü hazırlığını ve programını
titizlikle yapmış, üztün bir gayretle çalışmış ve büyük başarılara imza
atmıştır.” Demek lazımdı.

Evet Hocamız;

Türkiye’de 41 yıldır çok büyük atılımlar başlatmış, çok önemli değişim ve
düzelmelere öncülük yapmıştı. Bu tarihi ve şerefli hizmetlerin bir tanesi bile,
bunca emek ve zahmete değer bulunmaktaydı.

Erbakan, inançlarından ve yaşam tarzından dolayı yıllarca ezilen ve hor
görülen halk kesimlerini diriltip bilinçlendirerek, onların ekonomik, sosyal,
siyasal ve kültürel alanlarda yeniden etkin ve yetkin olmalarını sağlamış;
toplumu düşürüldükleri aşağılık duygusundan ve başaramama korkusundan kurtarıp
öz güven kazandırmış ve Onun okulundan ve ekolünden yetişenlerden ikisini
Cumhurbaşkanlığa, dördünü Başbakanlığa, onlarcasını bakanlığa, yüzlercesini
belediye başkanlığına taşıma mecburiyetinde kalınmıştır.

Ancak Müslümanların ve mazlumların inancı ve ihtiyacı olan asıl hedefine ve
arzuladığı fethe henüz ulaşılmamıştı, ama oldukça yaklaşılmıştı ve bu talihli
gelişmeler inşallah bundan sonra “O’nun kutlu projeleri ve prensipleri
doğrultusunda” yaşanacaktı.

Çünkü;

·         İsrail Çıbanı
deşilmeden;

·         ABD ve AB’yi güden
Siyonist Yahudi Lobileri açıkça deşifre edilip çökertilmeden;

·         ABD ve NATO, kesin bir
hezimetle yenilip Ortadoğu’dan çekilmeden;

·         Barbar batılılar 2.
Yalta anlaşmasına mecbur bırakılıp, bütün yeryüzünde ADİL DÜZENE geçilmeden;

·         Bugünkü Batı
medeniyetinden her yönden üstün ve huzurlu bir İslam-Barış ve Bereket
medeniyeti mutlu meyvelerini vermeden;

Vaadolunan fetih yerine gelmiş ve Erbakan Hoca’mız hedefine ve hayaline
erişilmiş sayılamazdı. Bunlar gerçekleşmeden, Erbakan’ın sağ kalıp sadece
Başbakan ve Devlet Başkanı olması bile, hiçbir anlam taşımayacaktı.

Bazı Yahudilerin dünya hâkimiyetini ele geçirme ve küreselleşme kılıfıyla
tüm insanlığı demokrat köleler haline getirip, sömürü saltanatını yerleştirme
hedefi olan SİYONİZM’in:

a-      Hile ve hıyanet projelerini en iyi bilen
ve karşı tedbirler ve haklı sistemler geliştiren

b-      BM, NATO, IMF gibi Deccalizmin dünya
çapındaki şeytani şebekelerini ve bunların masonik şubelerini etkisiz bırakacak
siyaset ve stratejiler belirleyen ve hayata geçiren

 c-      Sadece Müslümanların değil, tüm
mazlumların; farklı din, düşünce ve kökenden bütün insanlığın huzur ve hürriyet
içinde yaşayacakları Adil bir Düzenin temel prensiplerini, başarı yöntemlerini
ve çarelerini gösteren ERBAKAN Hoca’mız ve sadık bağlıları dışında bugün
yeryüzünde başka hiçbir hareket ve şahsiyet bulunmamaktadır. Elbette her ülkede
İslami ve insani gayretli girişimler, yöresel ve tepkisel gelişmeler vardı;
ancak kanser hücreleri gibi insanlık bünyesini saran Siyonizm illetini kökünden
kurutacak, yeni ve adil bir dünyayı kuracak kutlu ve evrensel bir oluşuma
rastlanmamaktaydı.

Demek ki, sünnetullah gereği, zafer Milli Görüşçülerin vesilesiyle ortaya
konulacaktı. Her şeyin en doğrusunu bilen ve kader planını yürüten Cenab-ı
Haktı!

“Erbakan’ın hedefleri gerçekleşmiş ve zafere erişilmiştir. Bütün zulüm
sistemlerinin çökertilmesi ve Adil Düzen’in yerleştirilmesi yönündeki gayret ve
girişimler gereksizdir.” iddiaları:

1- Ya beyin kısırlığı ve bilgi noksanlığından kaynaklanmaktaydı. Böylece
gerçekleri saptırma ve mücahit mü’minleri yolundan alıkoyma amaçlıydı.

2- Veya iman pilinin; yani, Allah’ın izniyle Erbakan’ın evrensel
programlarının ve sadık bağlılarının, Süper Güçleri yeneceği, yeni adil bir
dünya düzeninin inşa edileceği ümidinin iflasıydı.

Yetkilendirme ve görevlendirme konusunda ehliyet ve liyakat ölçüsünü;
şartlara ve ihtiyaçlara uygunluk yanında, mevcut duruma ve ortama intibak
yeteneğine göre de değerlendirip öyle karar veren ve tabi o konuda yaptığı
istişare ve tavsiyelere de riayet eden Hocamız; teknik ve taktik görevlerle,
siyasi ve stratejik görevleri de özellikle birbirinden ayırıyordu. Erbakan
Hocamızla ilgili:

“Partiyi aile şirketi gibi yönetiyor; hep yakınlarını ve yağcılarını
işbaşına getiriyor, layık ve sadık olanları geri plana itiyor”

Şeklindeki itham ve iddialar ya asılsız ve kasıtlıydı veya verilen hizmet
ve etiketlerin stratejik önem ve önceliğini kavrayamamaktan kaynaklanmaktaydı.

Örneğin “kendisi yerine oğlu Fatih Beyi hazırlıyor” şeklindeki
yorum ve yaklaşımların yanlış ve yakıştırma olduğunu, Hocamız defalarca ve
açıkça ortaya koymuşlardı. Bunun son örneğini Radikal Gazetesiyle yaptığı
röportajda, “AKP’lilerin Allah vergisi olan:

1.             
Bilgi ve marifet

2.             
Tecrübe ve ibret

3.             
Hidayet ve imani hassasiyet

 4.            
Feraset ve fazilet

 

5.             
Dirayet ve cesaret

6.             
Şuur ve basiret

7.             
Vizyon, ileri görüşlülük ve milli hassasiyet

Gibi özellilerden nasipsiz olduklarından, yani avami tabirle “çoluk
çocuk” sayıldıklarından ülkeyi selamete çıkaramayacaklarını ve sorunları
azdırmaktan başka işe yaramayacaklarını vurgulandıktan sonra, kendisine
yöneltilen

“Sizden sonra partinin başına oğlunuz fatih Beyi hazırladığınız iddiaları
konusunda ne buyuracaksınız?”
 sorusuna;

“NE YANİ, BİR ÇOCUKTAN ALIP DİĞERİNE Mİ AKTARACAĞIZ?!” HAYIR BU
DEDİKODULARIN ASLI ASTARI BULUNMAMAKTADIR” anlamındaki çarpıcı yanıtı,
Hocamızın asla bir hanedanlık ve aile saltanatı peşinde olmadığının isbatıydı.

2 Ocak 2011 tarihli radikal’de Hoca’nın son röportajındaki ilgili bölüm
şöyle aktarılmıştı:

“Bazı sözlerinizden oğlunuz Fatih Erbakan’a şans tanıyacağınız
sanılmıştı..?

-Şimdi biz talebelerimize şans tanıdık, baktık 8 yıldır yapamadılar. O
zaman tekrar idareyi ele almak mecburiyetindeyim. Sizin dediğiniz gibi olsa…
İdareyi bir çocuktan alıp diğer çocuğa verecek değilim.”

Şimdi Aziz Hocamızın vasiyet niteliğindeki bu son sözlerini aktardığımız
için bize kızacak olanların, demek ki asıl hıncı ve hesabı Erbakan’laydı… Onun
tespit ve tavsiyelerini hatırlatmamızdan rahatsızlık duyanların, kim olursa
olsun bu tavırları, ya anlayış kısırlıklarını veya şeytanlık kasıtlarını
yansıtmaktaydı.

Hocamızın çocukları, Onun yüksek terbiyesi ve himayesi altında yetişmiş,
cihat ve itaat ocağında pişmiş olmanın haklı şeref ve faziletini taşımaktaydı.
Hayat tarzları ve ahlaki davranışları bakımından camiamızın yüz aklarıydı.

Ama bunlara rağmen Hocamızın, Milli Görüş gibi; siyonizmin zulüm sistemini
yıkacak ve yeryüzünde Adil Düzeni kuracak oldukça önemli ve stratejik bu
hareketin başına geçecek, bağımsız ve başarılı kararlar verecek kimselerin
yüksek bilgi ve birikime, üstün basiret, dirayet ve deneyime henüz ulaşmadan,
evlatları ve akrabaları da olsa o makama layık bulmamış ve bunu açıklamaktan
sakınmamıştı. Çünkü o her yerde ve her meselede Allah’ın rızasını, Kur’anın
kurallarını, Hz. Peygamber Aleyhisselamın buyruklarını ve davanın hatırını her
şeyin üstünde tutardı. Bize düşen de Hocamızın bu örnek tavrına ve manevi
mirasına sahip çıkmak, hissi ve hamasi değil, imani ve vicdani bir duyarlılıkla
davranmaktı.

Erbakan Hoca’nın vefat ettiği gün öğlen sonrası, Amerika borazanı Saman
Yolu TV spikerinin sunduğu programa katılanlara:“Hoca’nın bu hayalleri için
neler söyleyeceksiniz?!”

şeklinde, Erbakan’ın “İslam Birliği, D-8’ler girişimi ve faizsiz Adil Düzen
projelerini, gereksiz ve geçersiz hayalli heves” olarak gösterme
seviyesizlikleri….

Taha Akyol’un da bu sorulara karşılık:

“Hoca’nın romantik hayalleri” diyerek,  çoğu gerçekleşen
tarihi atılım ve programları küçümseme ve basite indirgeme yönündeki terbiyesiz
tabirleri ve fikir züppelikleri….

Başka bir TV programında, Erbakan Hoca’yı: “Çok yüksek egosu
nedeniyle (yani benlik ve bencillik damarıyla kıskanması yüzünden) Recep T.
Erdoğan’ı hazmedemediğini….

Ve yine “Erbakan da iktidarda iken, eğer Erdoğan gibi Çetelerin ve
askerlerin üzerine cesaretle gitseymiş, 28 Şubatların meydana gelmeyeceğini ve
Türkiye’nin bugünkü sıkıntıların çekmeyeceğini”
 belirtip tam bir
sabataist sünepe tavrı sergileyen Mehmet Barlas’ın gerçekleri tersyüz etmesi,

Hocanın Siyonist odaklara ve şeytanın dostlarına attığı kazığın acısını,
kiralık kuklalarının hala unutmadığını gösteriyor ve hepsi AKP şakşakcısı olan
bu uşak kafaların ayarını ortaya koyuyordu. Oysa büyük hayaller kuramayanlar,
asla büyük hedeflere ulaşamıyordu ve Erbakan sadece Kur’ana, inancımıza ve
insanlığın ihtiyacına tercümanlık yapıyordu. Ama Siyonist odaklara secdeye
kapanan ve Amerikaya tapınan kiralık ruhlar bu gerçekleri kavrayamıyordu!

“Eh, bekleyip görelim, yarınlar ne inkılaplara gebe
bulunuyordu!?”(Secde:30)

Emin Çölaşan derin bir kinle şunları kusmakta; ve TSK’yı masonik-sabataist
kesimin emirberi sanan bir şımarıklıkla sataşmaktaydı![1]

Ordumuza Helal Olsun!

Necmettin Erbakan’ın cenazesi Ankara ve İstanbul’da düzenlenen törenlerle
kaldırıldı. Benim gözüm İstanbul’daki törende yer alan görkemli bir çelenge
takıldı:

 

“Türk Silahlı Kuvvetleri.”

Erbakan da her fani gibi bir gün ölecekti. Ama onun ölümü sonrasında
Genelkurmay’ın üzüntü bildirisi yayınlayacağını, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
cenaze töreninde 1. Ordu Komutanı düzeyinde temsil edileceğini, bazı general ve
üst rütbeli subaylar tarafından uğurlanacağını, kırk yıl düşünsem aklıma
getiremezdim.

 

Demek ki ben çok safmışım! Türkiye’de benim gibi düşünen milyonlarca
insanımız da çok safmış!

Demek artık devir değişmiş. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu ülkede ömrünü
şeriat düzeni kurmak için çalışan bir siyasetçinin ardından saygı gösterileri
yapabiliyormuş.

Bir düşünün… Erbakan vefat ediyor ve hemen o gün Genelkurmay Başkanı
üzüntülerini dile getiren bir mesaj yayınlıyor. Cenaze töreninde Türk ordusunun
çelengi!..

Ve aynı törende 1. Ordu Komutanı düzeyinde temsil edilen Türk Silahlı
Kuvvetleri! (1. Ordu eski komutanı Çetin Doğan Paşa’nın Silivri cezaevinde
kulakları çınlasın.) Devlet töreni olsa, diyecek bir şeyim olmaz.

Demek ki devir değişmiş! Devirle birlikte Türk ordusu da değişmiş!

O güvendiğimiz Türk ordusunun başındakiler, Erbakan’ın kişiliğinde şeriat
düzeni isteyenlere arka çıkıyor, üzüntülerini bildirilerle dile getirip
cenazeye çelenkler gönderiyor!

Yoksa güvendiğimiz dağlara kar mı yağıyor? Galiba öyle! Ya da bu yapılanlar
bir siyaset gereği mi?

Sevgili okuyucularım, ben bu olanları anlamaktan vallahi billahi acizim.
Belki ben aklımı yitirdim! Ya da Türkiye’de bazı şeyler öylesine hızlı değişti,
bazı kişi ve kurumlar da öylesine devşirildi ki, ben anlamakta aciz kalıyorum!
Eğer içinizde bu olanları anlayan varsa lütfen bana mesaj atıp uyarın ki,
aymazlığımın farkına varayım!”

Evet Bay Çölaşan, hala anlayamadığın, belki de dile getirmekten sakındığın
gerçeği biz söyleyelim:  Asker ve sivil kanatta, artık derin devlet;
masonların ve sabataist cuntanın elinden çıkmış, Milli ve haysiyetli kadroların
eline geçmiş bulunmaktaydı. AKP ise hain ve Siyonist takımın taşeronluğunu
yapmaktaydı. Erbakan Hocanın cenaze törenindeki, sizin gibilerin içine oturan o
muhteşem manzara; artık dünyanın değiştiğinin ve Erbakan devriminin bir
kanıtıydı..!

Hayret, İsrail basını ve Batı ülkelerindeki Yahudi Medyasıyla Emin Çölaşan
gibileri, Erbakan gerçeğine ve Ona gösterilen derin ilgiye, aynı terslik ve
tereslikle yaklaşmaktaydı. Bu bir gavurluk damarıydı!..

Bu gerçeği Sn. Mümtaz Soysal 2 Mart 2011 tarihli Cumhuriyette şöyle
açıklamaktaydı:

“Belki kesin olarak söylenebilecek tek yargı, Necmettin Erbakan’ın
“yetiştirdikleri” denen şimdiki AKP kadrosunun o görüşten en çok uzaklaşan,
hatta ona ters düşen bir topluluk olduğudur.

 

Böyle olduğundan, Milli Görüş’ün ne demek olduğunu anlamak için herhalde en
doğru yöntem, güncelliğini sürdüren bazı sorunları teker teker ele alıp
Erbakancı görüşün vaktiyle o soruna nasıl baktığını anımsayarak karşılaştırmalı
bir irdelemeye girişmek olabilir.

Örneğin, Kıbrıs sorunu.

Erbakan, ulusalcı görüşüyle, haklı ve güçlü olduğuna inanılan öyle bir
davaya sonuna kadar bağlı kalmış, hatta savaşı göze almakta ısrarcı olmuş değil
midir? Denktaş’ı ve yanındakileri dışlayıp uyduruk bir AB üyeliği vaadi uğruna
o davadan vazgeçmeye hazırlanmış olanlar “Milli Görüşçü” sayılabilirler mi?

Hele AB’ye tam üyelik sorunu.

Erbakan’ın “Hıristiyan Kulübü” dediği bir kuruluşa girmek için Gümrük
Birliği’nin iyi pazarlık edilmemiş koşullarına katlanmak ve iğreti bir
Avrupalılık uğruna Cumhuriyetin ulus-devlet ilkelerini etnik açılımlara kurban
etmeye kalkışmak Milli Görüş’le bağdaşır mı?”

Sabataist Mehmet Barlas bile Sabahtaki köşesinde:

“Örnek Erbakan değil, Özal

AKP’nin bu konuda Özal’ı örnek aldığını düşünüyorum. Tayyip Erdoğan’ın ve
Abdullah Gül’ün RP’yi örnek aldığını söyleyemeyiz. Özal vizyonu daha önemli bir
rol oynadı. “Dünyaya açılırız ve kendimiz kalırız” dediler bir bakıma. Dünyaya
açılma sürecini komplekssiz olarak ele aldılar”
 itirafında
bulunmaktaydı.

Porno reklamcısı ve AKP yalakası Emre Aköz “Erbakan’ın mumu Erdoğan’ın
ampulü” başlığında:

“Uzun siyasi kariyerinde Necmettin Erbakan'ın yaptıklarının ve
söylediklerinin pek azı benim kafama uydu. İşte o şartlarda Başbakan Erbakan,
ışık protestosu için “Glu glu dansı yapıyorlar” deme şuursuzluğunu
göstermişti.

Evet, Erbakan, “Refahçı” olmayanlar tarafından, istemeye
istemeye, gönülsüzce, mecburiyetten desteklendi. Ama bugün hâlâ,
“kadrolara” bakarak AKP hareketinin Milli Görüş'ün devamı olduğunu
sananlar var… Tayyip Erdoğan'ın, Abdullah Gül'ün, Bülent Arınç'ın,
“Erbakan'ın talebeleri” olduğu doğrudur. Ama o kadar!

Talebe büyüdü, hoca oldu. Milli Görüş'ün yerini Beynelmilel Görüş aldı.
Erbakan milli düşündü, yerel hareket etti. AKP ise küresel düşünüp, bölgesel
hareket ediyor. Başbakan Erdoğan, Kırgızistan ziyareti sırasında, gazetecilere
söylediği birkaç kelimeyle, Erbakancı tutumu (da) yerle bir etmişti.

 

Aynen şöyle demişti Başbakan: “Siyonistler şöyle yaptı, böyle yaptı.
Sen ne yaptın? Gardını alsana…”
 diyerek Recep Erdoğan’ın Erbakan’ın
çizgisinden çıkıp Amerika’nın hizmetine girdiğini yazmaktaydı.

Yine Okay Gönensin 2 Mart 2011 tarihli Vatan’ da

“Mürteci miydi, vatansever miydi?

Necmettin Erbakan, hapse girmişti, yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştı,
partileri kapatılmıştı, başbakanlıktan indirilmişti. Bunların hepsinin
arkasında ya doğrudan ya da dolaylı olarak Silahlı Kuvvetler vardı.

Silahlı Kuvvetler’in üst düzey komutanlarının Erbakan’ı, ülkeyi irticanın
kucağına atacak bir politikacı olarak gördüklerinden kimsenin kuşkusu olmadı.
Bir komutan yüzlerine karşı bile hakaret etmişti.

Erbakan’ın vefatının ardından açıklanan Genelkurmay Başkanlığı’nın taziye
mesajında “ülkeye yaptığı hizmetler”den söz edilmesi doğrusu beklenmiyordu.
Protokol olarak da Genelkurmay Başkanlığı’nın eski başbakanlarının vefatının
ardından taziye mesajı yayınlama geleneği de bilinmiyordu.

Cenazeye Birinci Ordu Komutanı’nın katılması, Genelkurmay’ın çelenk
göndermesi de fazlasıyla dikkat çekti. O da protokol gereği ise, “komutanlar
neden Cumhurbaşkanı’nın Cumhuriyet Bayramı davetlerine katılmamaya devam
ediyor” sorusu da sorulacaktır.” 
Diyerek Genel Kurmayın, insani ve vicdani
bir yaklaşımla, hatta milli bir tavırla Erbakan’a taziye mesajı yayınlamasından
bile gocunmaktaydı. Radikalden Hakkı Devrim gibileri ise Erbakan’a yönelik bu
yoğun ilgiden nedense rahatsız duymaktaydı!?

Aynı tarihli vakit yazarı Hasan Karakaya ise Genel Kurmayın tavrından
kıcıklığını ve kışkırtıcılığını şöyle yansıtmaktaydı:[2]

“85 yıllık ömrünü “İslâm Dâvâsı” uğrunda harcadığına şahadet ederiz.

Erbakan Hoca; Evet “yerli” idi, “milli” idi. Ama aynı zamanda; “Devletçi”
idi… Bu yüzden de, “devlet”le hiç kavga etmedi, “devlet aleyhinde” hiç söz
söylemedi.

“En çok mağdur edildiği” 28 Şubat sürecinde bile; kendisini iktidardan
alaşağı edenler “askerler” olduğu halde, toz kondurmadı “asker”lere… Tam
aksine; “Ordu, bizim gözbebeğimizdir” dedi.

“28 Şubatçı askerler” anlayamadı onu!.. “İç düşman” gördüler!.. “Tehdit”
olarak algıladılar. ASKER, “ÖZÜR” MÜ DİLEDİ?

Aradan geçen “14 yıl”ın sonunda ise, “tarihin cilvesi”ne bakın ki;
Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’in, yayınladığı “taziye mesajı”nda,
Erbakan için; “Değerli bilim ve siyaset adamı olarak, ülkemize yaptığı büyük
hizmetleri daima hatırlanacaktır” ifadesini kullanması, dünkü cenaze törenine
ise 1. Ordu Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu’nun katılması, birer “özür” ifadesidir!..

Düşünebiliyor musunuz; 14 yıl önce “Postmodern darbe” yapan, “Demokrasiye
balans ayarı yaptık” diyen asker, bugün Erbakan için “taziye mesajı”
yayınlıyor, O’nun “cenaze töreni”ne katılıyor. Bir “özür”dür bu!.. Bir
“pişmanlık ifadesi”dir!.. Aynı zamanda, “askerdeki zihniyet değişimi”nin de
göstergesidir.

Ama, tüm bunlar; “Postmodern darbe”yi yapan “28 Şubat cuntası”nın
yargılanması gerektiği gerçeğini değiştirmez…”

Akşam’dan Oray Eğin bile bunlardan daha tutarlıydı:

“Eğer Erbakan AKP'li olsaydı:

Asker siyasetteki yerini korurdu, büyük ihtimalle generaller içeri atılmaz
ve kozmik odası basılmazdı…

Türk ordusuna 'Peygamber ocağı' yaklaşımı geçerli olmaya devam ederdi,
kendi topraklarında savaşan bir orduya bir de iç savaş açılmazdı…

Her şeyi yabancılara satalım, limanları bile özelleştirelim, Türkiye'de hiç
yerli sermaye kalmasın dalgası biraz sekteye uğrardı. 'Köprüyü bile satarım'
çizgisi Erbakan'dan veto yerdi. Sermayeyle, özellikle de yabancı sermayeyle bu
kadar içli dışlı olunmazdı…

'Yandaş medya' olmazdı, yandaş medyanın önceliği olmazdı. Uçaklara alınacak
gazeteciler daha dengeli seçilirdi, medya Başbakan'ın sevdikleri ve
sevmedikleri olarak ikiye ayrılmazdı…

Köşe yazarları 'İşsiz kalır mıyım' korkusuyla yaşamazdı. Erbakan, bazı
insanların kendisini sevip bazılarının da hiçbir zaman sevmeyeceği gerçeğiyle
barışık olunması gerektiğini öğretirdi…

Siyasette bilgelik olurdu; böylece akıl tutulmasıyla rasyonalite arasındaki
çizgi de netleşirdi…

AKP hükümeti hiçbir zaman CHP'li Muharrem İnce'nin 'Amerika'dan korktuğunuz
kadar Allah'tan korkun' çıkışına muhatap olmazdı…”[3]

Ve tabi bu çocuk Erbakan Hoca’nın MSP döneminde ve çoğu sadece 24
milletvekiliyle ortak olduğu koalisyon hükümetlerinde temelini attığı 200 den
fazla fabrikanın 70 tanesini bitirip fiilen işletmeye açtığını ve zaten bu
yüzden katıldığı koalisyonların bir yıl sürmeden dış güçler ve masonik
çevrelerce yıktırıldığını ya bilmiyordu veya gizliyordu.

Velhasıl, size göre Erbakan’ın asıl suçu, bize göre ise Onun onuru:
Siyonizm ve emperyalizm karşıtı olmasıydı.

 

Güneş gazetesi bile şu gerçekleri aktarmıştı:

Adil Düzen projesinin asıl tartışma yaratan kısmı dış politikaya
ilişkindi.  Prof. Erbakan'ın sözleri; onun emperyalist Batı karşıtı bir
hareketin lideri olduğunun göstergesiydi. Adil Düzen'in dış politikasında temel
ilke şu idi:  “Türkiye,  Batı'nın ve Amerika'nın uydusu bir ülke
halindedir. Türkiye'nin uydu ülke olmaktan çıkıp İslam dünyasının lideri olan
bir ülke konumuna yükselmesi gerekir.”

Erbakan Hoca, Türkiye'nin ekonomik olarak IMF, Dünya Bankası gibi kurumlara
bağımlı kaldığı, Türkiye'den elde edilen gelirin,  ABD vasıtasıyla dünya
Siyonistlerine aktarıldığı kanaatindeydi. Prof. Erbakan, bu durumun değişmesi
için; Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Savunma İşbirliği
Teşkilatı , Müslüman Ülkeler Ortak Pazar Birliği, Müslüman Ülkeler Ortak Para
Birimi gibi oluşumları hedeflemişti..

Prof. Dr. Necmeddin Erbakan'ın politikaya başladığı yıllardan ölümüne kadar
geçen sürede; karşısına aldığı temel güçlerden en birincisi Siyonizm idi.

15 Mayıs 1970'de TBMM'de şöyle demişti:  '12 yıl içinde 3 bin Ortak
Pazar şirketi Amerika'da siyonist kapitalistler tarafından satın alındı ve
1969'da bu şirketlerden elde edilen 13 milyar dolar kar Amerika'ya transfer
edildi.(…) Onların Muharref Tevrat'larındaki inançlarına göre, Kayseri bile
İsrail’in Arz-ı Mev’ud planları içindedir. Bu plan Ortak Pazar'ın diğer
hedeflerinden biridir. Ortak Pazar planında ülke topraklarının yabancılar
tarafından satın alınmasına izin veriliyor. Bu durumda siyonistler gelip
ülkemizden çok ucuza toprak alabilecekler. Bu da Türkiye'yi İsrail'in bir
parçası haline getirecek.'

Ağustos 1980'de İsrail'in Kudüs'ü kendin başkent olarak ilan etmesinden
sonra, Erbakan Hoca şunları söylemiş ve Morrison Süleyman’ın Mason ve sabataist
Dış Bakanı Hayrettin Erkmeni gensoru ile koltuğundan etmişti: 'Siyonizm bir
ahtapottur. Bu ahtapotun sayısız orduları vardır. Komünizm onların bir
tanesidir, kapitalizm diğeridir. Masonlar yan kollarıdır. Irkçılık da başka bir
koludur. Bugün bunları bilmeksizin hareket edenler siyonizme hizmet etmekte ve
siyonizm için savaşmaktadır'

Erbakan bu makalelerini yazdıktan üç hafta sonra 6 Eylül 1980 tarihinde
kendi önderliğinde Konya'daki meşhur 'Kudüs Mitingi' düzenlenmişti ve Erbakan
mitinge katılanların ön safında yürümekteydi. 6 gün sonra da 12 Eylül 1980'de
Türkiye'de askeri darbe gerçekleşmişti”.

Sonuç olarak: Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak kolaydı. Zor olan Erbakan
olmaktı. Ve tabi “Erbakan öldü, Milli Görüş gömüldü” sananlar aldanmaktaydı.
Hele bekleyip görelim, yarınlar neler doğuracaktı!?

 


[1] 2 Mart
2011-Sözcü

 

[2] 2 Mart 2011
sh:11

 

[3] 2 Mart 2011 –
Akşam – Oray Eğin

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi