Anasayfa » Başbuğ’dan “mevzide ateist olmaz” çıkışı ve geç de olsa olumlu itirafları

Başbuğ’dan “mevzide ateist olmaz” çıkışı ve geç de olsa olumlu itirafları

Yazar: yonetici
0 Yorum 52 Görüntüleyen

Tehdit ve tutuklama

ABD Genelkurmay
Başkanı’nın yanında çeşitli kademelerden bürokrat ve senatörler bulunuyor.
Konu, önceki gün yapılan ABD-PKK sunumuna geliyor. Org. Saygun, orada
bulunanlara, ABD’nin PKK’ya yardım etmesinin kabul edilemeyeceğini ifade
ediyor. Bu kadarla da kalmıyor; konuyu Kuzey Irak ve Barzani’nin
desteklenmesine getiriyor. Org. Saygun, bu bölgede yeni bir devlet kurulmasının
sakıncalarını dile getiriyor ve buna katkı vermemelerini istiyor. Org.
Saygun’un, bu konuşmasından sonra bir senatör yanına geliyor ve “Sizler, bu
tutumunuzla çok çetin bir yola girdiniz, işinizin çok zor olduğunu
söyleyebilirim” diye uyarıyor. Bu tarihten 3 yıl sonra, 2010’da, Türk askeri
Balyoz tertibinin hedefi oluyor. 11 Şubat 2011’de de Org. Saygun ve Burhan
Albay tutuklanıyor
.[4]

Başbuğ’dan “mevzide
ateist olmaz” çıkışı ve geç de olsa olumlu itirafları

Ergenekon davasında 2
yılı aşkın süre tutuklu kalan Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Fikret Bila'ya
önemli açıklamalarda bulunuyordu. İlker Başbuğ, “mevziye girince kimse
ateist olmaz, dua eder” diyerek doğru söylüyor, ancak barış zamanında da
Ordu’nun bu İmana sahip çıkması ve halkın inancına ve İslam’a saygılı
davranması gerektiği de vurgulanıyordu. Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ,
Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila'ya Ergenekon ve Balyoz
davalarında yanlış bulduğu noktaları sıralıyor. TSK'nın bazı uygulamalarda
vatandaşlara yanlış yaptığını itiraf ediyordu. TSK’ya yönelik eleştirilerin
haksızlık olduğunu hatta zaman zaman psikolojik harekata dönüştürüldüğüne dikkat
çekerek şöyle konuşuyordu:

“Böyle bir şey
olabilir mi? Ben daha önce de söyledim Peygamber ocağı dediğiniz bir kurumdur
ordu. Dinsizlik söz konusu olabilir mi? Allah Allah diye taarruz eden bir
ordudan, gemilerinin direğinde Kur’an’ı Kerim bulunan bir ordudan söz ediyoruz.
Bu TSK’ya yöneltilen en haksız eleştiridir. Türk ordusunu bu şekilde suçlamak
kabul edilemez, bizler bu ocağın içinde büyüdük, yaşadık. Ben sorumlu olduğum
her kademede çok hassas davranmış, gerekli imkanların sağlanmasına özen
göstermişimdir.” “Peki bizim çelişkilerimiz, hatalarımız yok muydu?” “Evet,
elbette vardı. Bizim de hatalarımız, çelişkili tutumlarımız vardı. Mesela
şehidimiz olduğu zaman gidiyoruz, şehidimizin başı örtülü annesinin elini
öpüyoruz, ona anne diyoruz, sarılıyoruz, acısını yürekten paylaşıyoruz. Ama o
anneler yemin törenine geldiklerinde başları örtülü diye içeri almıyoruz. İşte
bu bizim çelişkimiz ve hatamız. Bunu ben de görevli olduğum dönemde
arkadaşlarımla konuştum. Bir çözüm bulmalarını istedim. Törende bir protokol
bölümü olur, oradakiler görevleri gereği oradadır, ama annelerin, babaların
törene katılacağı yer de olur. Keza bir başka çelişki, bir başka hata, cenazeye
gidiyoruz ama namaz sırasında ayrılıyoruz ve kenarda duruyoruz. Bu da hatalı
bir davranıştı. Sonra bu hatadan dönüldü.”

“Yeniden yapılanma”
planının arkasındaki gerçek ortaya çıkıyor, TSK’ya NATO’da piyon rolü verilmek
isteniyordu

MGK'da, TSK'nın
NATO'nun yeni konseptine göre yeniden yapılanması konusundaki ayrıntılar
görüşülüyor, yeni yapılanmada TSK'ya verilen rolün 'küresel güvenlik
için bekçilik!'
 olduğu sırıtıyordu. Milli Güvenlik Kurulu'nun 30
Nisan'daki toplantısında, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde reform konusunun da
gündeme geldiği basına yansıyordu. Toplantı sonunda yayınlanan bildiride:
“Bölgesel ve küresel güvenlik ortamındaki gelişmelere uygun olarak,
ülkemizin ihtiyacı olan ve Sayın Cumhurbaşkanımızca başlatılan savunma reformu
çalışmaları hakkında bilgi verilmiştir” deniyordu. Basına yansıyan
bilgilere göre, toplantıda Abdullah Gül'ün bir yıl önce oluşturduğu çalışma
grubu sunum yapıyor, şu başlıklar öne çıkıyordu:

“Yeni savunma
konseptleri doğrultusunda, 'Türk Silahlı Kuvvetleri' nasıl daha etkin
olur?”

“Kolordu
yapılanması, savunma sanayii boyutu, TSK'nın sivil denetimi; bu kapsamda kararlarının
ve uygulamalarının TBMM ve Sayıştay denetimine açılması”.

NATO'nun yeni
konseptine uyum

NATO'nun 1999
yılındaki stratejik kavram değişikliğiyle, alan dışı müdahale benimseniyordu.
Buna göre, daha önce NATO ülkelerinin güvenliğini tehdit eden unsurlar
İttifak'ın kapsadığı alanın dışında olsa da bertaraf edilmesi gerekiyordu. 1999
yılındaki stratejik kavramda “Terörizm, etnik çatışmalar, insan hakları
ihlalleri, siyasi istikrarsızlık, ekonomik kırılganlıklar ve nükleer,
biyolojik, kimyasal silahlar gibi konular öncelikli tehditler olarak sayılıyor.
19-20 Kasım 2010'da stratejik kavram yenileniyordu. Bu kavrama son şekli, 20
Mayıs 2012'de ABD'nin Chicago kentinde düzenlenen NATO Devlet ve hükümet
başkanları zirvesinde veriliyordu. NATO yeni stratejik kavramıyla etnik,
dinsel, siyasal çatışmalara, ittifak üyesi ülkelere zarar vermemesi
gerekçesiyle müdahale etmeyi benimsiyordu. Örneğin Libya operasyonu, bu tür bir
gerekçeye dayanarak yapılıyordu. Öte yandan yeni dönemde, NATO'nun en önemli
görevlerinden biri olarak kriz yönetimi gösteriliyordu. NATO'nun “akıllı
savunma (smart defense)” adıyla anılan yeni konseptinde NATO'nun her zaman
harekete hazır acil müdahale birliklerinin artırılması ve bu çerçevede ABD'nin
ağırlığının azaltılması hedefleniyordu.

MGSB ve MASK'ta
değişiklik

Aslında bu anlayışı
hayata geçirecek düzenlemeleri AKP Hükümeti çok önceden başlatıyordu. Milli
Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) ve buna bağlı olarak Milli Askeri Stratejik
Kavram (MASK) değişiklikleriyle bu süreç yürütülüyordu. MGSB, düzenli olarak
her beş yılda bir gözden geçiriliyor. AKP Hükümeti'nin işbaşında olduğu
dönemde, 2005 ve 2010'da MGSB ve MASK'ta iki kez değişiklik yapılıyor ve
tehditler baştan aşağı yeniliyordu.[5]

2003’te Washington
Post’ta yayımlandığına göre: Erdoğan; “Türk halkına rağmen hava sahamızı ABD’ye
açtıklarını” açıklamıştı.

Recep Tayyip Erdoğan,
21 Nisan 2003’te Washington Post’ta yayımlanan makalesinde ABD’ye ve Irak
işgaline öyle övgüler diziyordu. “Paylaşılmış Bir Stratejik Vizyon” başlığını
taşıyan yazısında Erdoğan şu cümleleri kullanıyordu: “Uzun
müzakerelerden sonra ve Türk halkının yüzde 94’ünün Irak’a açılacak yeni bir
savaşa karşı olmasına rağmen, hükümetim, müttefik kuvvetlerin Irak’a girerken Türk
Hava sahasını kullanması için onay çıkarabildi.”

Amerika, 24 Müslüman
ülkenin sınırlarını değiştirmek üzere bölgeye saldırırken, Erdoğan bu planlara
destek oluyor. Üstelik bunu Türk halkına rağmen yaptığını da itiraf ediyordu.
Makalenin giriş cümlesinde Irak işgalini “Irak’a Özgürlük Operasyonu” olarak
tarif eden Erdoğan, yazının genelinde de Türkiye’nin bu süreçte Amerika’yla
beraber hareket etmesi gerektiğinden bahsediyordu. Tayyip Erdoğan, İncirlik
hava sahasının ABD tarafından kullanılmasına izin vermelerinin ardından gelişen
süreci de şu sözleriyle aktarıyordu: “Bu gelişmeler, Kuzey Irak Kürt
gruplarını Bağdat’ın öfkesinden korudu ve bu bölgede yaşayan etnik grupların
demokrasiyi tecrübe etmelerini, özgürlük ve refah için bir aşama kaydetmelerini
sağladı.”

Tayyip Erdoğan’ın 31
Mart 2003’te Wall Street Journal’da yayımlanan ve “Türkiye Sadık bir Müttefik
ve Bir Dost” başlığını taşıyan makalesinde de şu satırlar yer alıyordu: “Amerika’yla
olan yakın işbirliğimizi sürdürmeye kararlıyız. Dahası, bu cesur kadın ve
erkeklerin en az kayıpla evlerine dönmelerini ve Irak’taki acının en kısa
zamanda sona ermesini umuyor ve bunun için dua ediyoruz.”

    
Ne var ki Tarihçi – Yazar bozuntusu Murat Belge gibilerin:
“Ayasofya, her daim birilerinin gönlünde yatan aslan olarak bir yerlerde
durmuş ve zaman zaman alevlenmiştir. 'Biz vaktiyle dünyaya egemendik, bizi ne
hale getirdiler, Ayasofya'yı da elimizden aldılar' gibi kompleksli söylemlerle
beslenen hatalı, hastalıklı ve zararlı bir ruh hali hala devam
etmektedir..”
 şeklindeki küstah açıklamaları, halkımızı hala
Erdoğan’ın tuzağına itiyordu. Öncelikle, Ayasofya Müslümanlara ecdadın
yadigârıdır. Sultan Fatih’in masraflarını kendi bütçesinden karşıladığı, İslam
Ümmeti’ne armağanı, mirasıdır. Tarihi mirasına sahip çıkan insanlarımızı: “Hatalı,
hastalıklı ve zararlı”
 bir ruh halinde gösterenler aslında AKP’ye
ve ABD’ye çalışmaktaydı. “Zulüm 1453’te başladı” şeklindeki duvar yazıları,
İslam’a ve Müslümanlara ve şanlı ecdadımıza küstahça bir saldırıydı. Nitekim
Patrik Bartholomeos da 29 Mayıs hazırlıkları çerçevesinde henüz Mart ayında
harekete geçerek “Ayasofya Cami olarak açılamaz, aslına uygun
şekilde kilise olarak açılmalıdır. Cami olarak açılmaya kalkışılırsa tüm
Hıristiyan dünyası yekvücut olarak tepkisini koyacaktır”
 şeklinde
tehditler savurmuşlardı.

 


[1] Dünya –
28-05-2014

[2] Milli Gazete –
30-05-2014

[3] Yeni Çağ- Ümit
Bozdağ – 24-05-2014

[4] Aydınlik – Önder
Öztürk – 26-03-2014

[5] Aydınlık, Fikret
Akfırat, 3-05-2014

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi