• GÖNÜL SEMASI VE TASAVVUF KAPISI  (3)

    GÖNÜL SEMASI VE TASAVVUF KAPISI (3)

    14 Kasım 2012
    GÖNÜL SEMASI VE TASAVVUF KAPISI (3)

     
    | Devamı

    GÖNÜL SEMASI VE TASAVVUF KAPISI  (3)

     

    TASAVVUF; İSLAM AHLAKINI YAŞAMAK, MANEN VE İMANEN OLGUNLAŞMAKTIR

     

     

    Tasavvuf ehli “Hak yolda olan (Ehl-i sünnet fırkasından ve Ehli Beyt arasından), Sûfiler meydana çıktı. Bunlar felsefeye bulaşmadı. Kur’an-ı Kerimi tam anlayabilmek ve hakiki Müslüman olmak için Peygamberimizin (sav) yalnız emr ve yasaklarına değil, her haline ve ahlakına da uymalıdır” dediler.

     

    Sûfilerin yollarının esası şunlardır:

     

    1)       Fakirlik (Yani kendini fani ve aciz bilmek): Yani her işte, her şeyde Allahu Tealaya muhtaç olduğunu bilmektir. Hiç kimse ve hiçbir şey, asla yaratıcı değildir. Her şey Allahu Tealanın yaratmasıyla meydana gelir. Her şeyi yaratan Allahu Tealadır” dediler.

     

    2)       Zühd ve takva: Her işde İslamiyete uymaktır. Dinin bütün ahkamına ve tamamen İslam ahlakına uyarak çalışmak, iyilik yapmak ve boş zamanlarını ibadet ile geçirmektir. Bugün de sûfi kelimesi, (sofu) şekilde, dine çok bağlı olan kimseler için kullanılmaktadır.

     

    3)       Tefekkür, sükut ve zikr: Yani hep allahu Tealanın varlığını, vahdaniyetini ve nimetlerini düşünmek, lüzumsuz konuşmamak, hiç kimse ile münakaşa etmemek, mümkün olduğu kadar az ve daima doğru konuşmak ve daima Allahu Tealanın ismini zikretmektir.

     

    4)       Hal ve makam: Yani kalbe gelen nurlarda ve ilhamlarda, kalbin, ruhun temizlenme derecesini anlamak ve kendi haddini bilmektir.

     

    En meşhur ve ilk sûfi Hasan-ı Basri’dir (ra). 21 (m.624) de tevellüd ve 100 (m.727) tarihinde vefat etti. Hasan-ı Basri, öyle büyük bir din alimidir ki, bütün Müslümanlar büyük bir imam (müctehid) olarak tanırlar. Kuvvetli seciyesi, derin ilmi ile meşhurdur. Va’zlarında herkesin gönlüne Allah korkusu telkin etmeğe çalışmıştır. Kendisinden birçok hadis-i şerif rivayet edilen büyük bir hadis alimidir. Mu’tezile felsefesinin kurucusu (Vasıl bin Ata), önce Hasan-ı Basri’nin talebesi idi. Sonra, onun dersinden ayrıldı. “Mu’tezil”, ayrılan demektir. Mu’tezilenin ikinci bir ismi, “Kaderiye”dir. Çünkü bunlar, kaderi inkar ederler. “Kul kendi yaptıklarının yaratıcısıdır. Allah hiçbir zaman fenalık yaratmaz. İnsanın irade ve yaratmak kudreti vardır. O halde bir fenalık yapmışsa, bütün mesuliyet ondadır. Bunu kader veya mukadderat ile tevil etmek imkanı yoktur” demektedirler. Hasan-ı Basri’nin talebesi olan ve daima onun meclisinde bulunan, Vasıl bin Ata, kaderiye düşüncesini ortaya çıkardı. Onun için, hasan-ı Basri, onu yanından uzaklaştırdı.

     

    Tasavvuf ehline yani Sûfilere göre Hakiki var olan ancak Allahu Teala’dır. Allahu Teala, mutlak varlık, mutlak iyilik, mutlak güzellik sahibidir. O, gizli bir hazine iken, kendini tanıtmak istedi. Dünyayı ve dünyada yaşayanları yaratmasının sebebi budur. Allahu Teala, hiçbir mahluka hulul etmemiştir (Yani onların içinde değildir). Hiçbir insan, ilah olamaz. Allahu Teala insanın sıfatlarını kendi sıfatlarına benzeyen bir surette yaratmıştır. Fakat, bu benzeyiş o kadar azdır ki, Onun sıfatlarını deniz sayarsak, insanın sıfatları ancak onun köpüğü olur. Cenabı Hakkın Zatı Akdeni münezzehtir, tecellisi caizdir.

     

    Tasavvufun gayesi, insanı (Ma’rifet-i İlahiyye)ye kavuşturmaktır. Yani Allahu Tealanın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun zatını, yani kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamberimiz (sav), “Allahu Tealanın zatını düşünmeyiniz. Onun nimetlerini düşününüz!” buyurmuştur. Yani, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nimetlerini ve tecellisini düşünmelidir. Bir kere de, “Allahu Tealanın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hatırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri Allah değildir” buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, kabiliyeti sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlayamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakikate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilginlerine felsefe karıştıranlar, İslam dininin gösterdiği doğru yoldan ayrılmışlar, Bidat ehli veya Mürted olmuşlardır. Bidat ehli olanlar, kafir değildir, müslümandırlar. Fakat, doğru yoldan ayrılmış, yetmişiki bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanlarının, Kuran-ı Kerim’den anladıkları yanlış akideler, küfre sebep olmadığı için, müslümandırlar. “İslam felsefesi diye bir şey yoktur. İslamiyete sonradan felsefe karıştıranlar olmuştur” dememiz lazımdır. Ehli sünnet alimlerine (rahime humullahu teala) göre, İslami hükümlerin ölçüsü, insan aklı, insanın mantığı değil, muhkem olan (manaları açık olan) ayeti kerimeler ve hadisi şeriflerdir. Tasavvufun esası insanın kendini (aczini, zavallılığını) tanımaktır. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce (Ulvi) aşk mesleği üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselama uymakla kavuşulabilir. Tasavvuf yolunda ilerlerden, kalbte, birçok haller hasıl olur. Bu hallerden biri, ‘vahdet-i vücud’ yani “Varlık birdir. Mahluklar, Hâlıkın tecellisidir” halidir. Evet Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulduğu gibi, Allahu Teala, insanın kalbine tecelli eder. Fakat, bu tecelli yalnız Allahu Tealanın sıfatlarının tecellisidir. Akl ile alakası yoktur. Tasavvuf ehli, Allah’ın tecellisini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm bir felaket değil, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allah’a dönmek olduğundan ancak bir sevinç vesilesidir. Büyük mutasavvuf, Mevlana Celalüddin-i Rumi (ra)* ölüme, “Şeb-i Aruz = Düğün Gecesi” adını vermektedir. Tasavvufta, keder ve ümitsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecelli vardır. Mevlana (ks), “Bizim dergahımız ümitsizlerin dergahı değildir” diyor. Sözleri aynen şöyledir: (Bâzâ, Bâzâ, Her ançe hestî Bâzâ), “Gel, gel, her kim olursan ol gel, Allaha ikilik koşanlardan, Mecusilerden, puta tapanlardan da olsan gel! Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Tevbeni yüz defa bozmuş olsan bile, gel!” Bu sözler, onüçüncü asırda yaşamış, Baba Efdal Kâşi’ye de nisbet edilmektedir. Tasavvuf ahli arasında, İmam-ı Rabbani, Cüneyd-i Bağdadi, Abdülkadir-i Geylani, Mevlana Celalüddin-i Rumi gibi büyük veliler, Sultan Veled, Yunus Emre, Bağdadlı Mevlana Halid gibi Hak Dostları vardır. Yukarıda bildirilen ‘Vahdet-i Vücud’, tasavvufun gayesi ve neticesi değildir. Gayeye götüren yolculuklarda, kalbde hasıl olan ve akl ile, fikr ile, madde ile ilgisi olmayan bilgilerdir. Bunlar kalbde bulunmaz, kalbde görünürler. Onun için, vahdet-i vücud yerine ‘Vahdet-i şühud’ demelidir. Kalb, temizlenince, ayna gibi olur. Kalbde görünenler, Allahu Teala’nın zatı değildir. Hatta sıfatları da değildir. Sıfatlarının tecelli ve suretleridir. Allahu Teala kendi, görme, işitme, bilme gibi sıfatlarının suretlerini, benzerlerini, insanlara vermiştir. Ancak bu verdikleri Onunkiler gibi değildir. Onun görmesi, ezelidir, ebedidir. Her zaman, her şeyi görür. Vasıtasız, aletsiz devamlı görür. İnsanın görmesi böyle değildir. Bunun için, Onun görmesi hakiki görmektir. İnsanın görmesi, o görmenin sureti, zıllidir, diyoruz. Görmesinin zılli gözde, işitmesinin zılli kulakta tecelli ettiği gibi, sevmesi, bilmesi ve başka birçok sıfatlarının zılleri de, insanın kalbinde tecelli eder, hasıl olur. Gözün görebilmesi için, hasta, bozuk olmaması lazım olduğu gibi, kalbin de, bu tecelliye kavuşabilmesi için, hasta olmaması lazımdır.

     

    Kalbi manevi hastalıktan kurtaran ilaç, üç şeyden yapılır. Bunlar, Ehl-i Sünnet alimlerinin ve Ehli Beyte bağlı Tasavvuf büyüklerinin bildirdikleri gibi iman etmek, ilahi emirleri yerine getirmek ve insanlığa hizmet etmektir. İslamiyetten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet ediyorlar. Bu yobazlar, tasavvufa, hatta ibadetlere, mistik bir hareket olarak, bozuk ve batılı adetler sokmuşlardır. İmam-ı Gazali (ra) hem kelam alimi, hem de hakiki tasavvufun mütehassıslarından idi. Kanuni Sultan Süleyman’ın (ra) şeyhulislamı büyük din alimi Ebussuud Efendi, tasavvuf ehli için değil, bunların içine karışan sapık tarikatçılar için ve tasavvufta yüksek  dereceye varanlar için, “din teklifleri kalkmıştır. Onlar için helal ile haramın farkı yoktur” diyenler için sert davranmış ve bunların fitne çıkardığı, İslamiyyeti yozlaştırdığı yolunda fetva vermiştir.

     

    İslam ilimlerine felsefe karıştıranları red edenlerin başında, Peygamberimiz (sav) bulunmaktadır. Meşhur olan bir hadis-i şerifinde, ”Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Yetmiş ikisi Cehenneme gidecek, yalnız birisi kurtulacak. Bunlar benim, Ehli Beytimin ve ashabımın yolunda olanlardır” buyurdu. Gelecekten haber veren bu hadis-i şerif, büyük bir mucizedir. ‘Fırka-i Naciye’nin Türkçesi ‘selamet ve kurtuluş taifesi’ demektir. Resulüllah’ın (sav) haber verdiği gibi oldu. İslam’ın içine felsefeyi ve batıl şeyleri karıştırarak, hakikat yolundan ayrılan yetmiş iki fırkayı ve bunların felsefelerini, Ehli Sünnet alimleri uzun uzun bildirmişler, yukarıdaki hadis-i şerifin ışığı altında, bunları vesikalarla red etmişlerdir. Bu büyük alimlerden biri, Seyyid Şerif Cürcani’dir (ra). Tasavvufta vilayet derecesine yükselmiş olan bu derin alim, 816 (m.1413) da Şiraz’da vefat etmiştir. Şerh-i Mevafık kitabının çok yeri bu vesikalarla doludur. Kelam ilminin en yüksek derecesinde bulunan Sadettin-i Teftazani de (ra) çok kıymetli Şerhi akaid kitabında, bidat felsefesini kökünden yıkmıştır. 792 (m.1389) da Semerkand’da vefat etmiştir. 548 (m. 1153) de Bağdat’ta vefat etmiş olan Muhammed Şihristani’nin (ra) El-milel ven-nihal kitabı ise, başından sonuna kadar, bu reddiyelerle doludur. Bu Arabi kitab ve Türkçe tercümesi, tekrar tekrar bastırılmıştır. UNESCO tarafından Avrupa dillerine tercüme ve neşr edilmiş, İslamiyyetin aslında felsefe bulunmadığını ve İslam felsefesi sözünün doğru olmadığını bütün dünya anlamıştır. İslam Tasavvufu’nun: Kur’an, sünnet, Ehli Beyt ve seçkin sahabe yolu olduğu kesinlik kazanmıştır.

     

    İmam-ı Muhammed Gazali (ra) hem tasavvufu, hem de metafiziği, incelemiş, El-münkız ve Et-tehafütül-felasife kitaplarında, felsefecilerin yalnız akla dayandıklarını, çok yanıldıklarını, tasavvufcuların ise, yalnız ayet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere tabi olarak hakiki imana ve ebedi saadete kavuştuklarını bildirmiştir. Yukarıda Müslüman olduklarını bildirdiğimiz, yetmiş iki bid’at ehlinin felsefelerini incelemiş, bunların yunan filozoflarının tesirleri altında kaldıklarını söylemiştir. Bid’at ehli denilen Müslümanların akidelerinin hakikate, yani Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uygun olmadığı bellidir. Bunların yunan felsefesinden almış oldukları parçalara, 20. asırda artık itibar edilmemektedir. Bidat sahibi Müslümanların akideleri birbiri ile kıyas edilecek olursa, görülür ki, Allahu Tealanın birliği, büyüklüğü, her şeyin Ondan geldiği, onun her şeye hakim, kadir olması, İslam dinini en hakiki ve en son din olması, Kur’an-ı Kerimin Allah kelamı oluşu ve Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi bulunması hususunda hepsi ittifaklıdır. Hepsi bunları bildirmektedirler. İnsanı, Hıristiyanlar gibi, ‘doğuştan’ günahkar değil, kudsi bir varlık sayarlar. Bunun için, yetmiş iki bid’at fırkasının hepsi mümindir, müslümandır. Böyle olmakla beraber, akl ile dini ve felsefeyi bir tutmakta yanılmaktadır. Bunun için, imanlarında farklılıklar vardır. Muhtelif felsefelere bağlı oldukları için, aralarında manasız ayrılıklar, mücadeleler baş göstermiştir. Bunların hangisinin haklı olduğu ancak ilm ile ve hadisi şerifler ile karşılaştırmakla ortaya çıkar, yoksa zor kullanarak, birbirine düşman olarak, birbirini bozuk sayarak değil!

     

    İslam alimlerine göre, İslamiyet şu beş temel insan hakkına tecavüzü yasaklamıştır. Bunlar: 1) Can   2) Mal   3) Akl   4) Nesl   5) Dindir.

     

    O halde, sırf kendi inandığı felsefe doğrudur diye başkasının canına kıyan, hiçbir kural tanımayan bid’at sahibi bir kimsenin, ya dini, ya da aklı noksandır.

     

    Şimdi bid’at sahiplerinin iman bilgilerine karıştırdıkları felsefelerini bir tarafa bırakarak, Kur’an-ı Kerimden seçtiğimiz ayetlerle, Allahu Tealanın hakiki Müslümandan ne istediğini ve ona ne emirler verdiğine bir kere daha dikkat edelim. Çünkü, İslamiyet’in aslında felsefe yoktur. Yetmiş iki bid’at fırkası, felsefeyi İslam dinine karıştırmış, İslamiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesinin din bilgilerine aldanmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşüncelerine göre din ahkamını ve İslam ahlakını bozmuşlardır. Muhammed aleyhisselamın Cennete gideceklerini müjdelediği ‘Ehl-i sünnet vel cemaat’ fırkası ise, din bilgilerini, Eshab-ı kiramdan (ra) işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Kuran ve sünnet ölçülerini başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi tahminlerinden üstün tutmuşlardır. Çünkü İslamiyet, akl-ı selimin kabul edeceği bilgilerdir. İslam bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir kimsenin aklı selim değil, sakim, bozuk olduğu anlaşılır. İslam dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu açıktır. Bir kafir, akl-ı selimi ile hareket ederse, ahlakı ve işleri, Allahu Tealanın emirlerine uygun olur. Allahu Tealanın ona iman ihsan edeceği, İsmail Hakkı Bursevi’nin* Ruh-ul-beyân tefsiri altıncı cüz sonunda yazılır. Ehl-i sünnet alimleri Yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid’at ve dalalet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak  ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O halde, İslam dinini doğru olarak öğrenmek ve kelam-ı ilahiden murad-ı ilahiyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarını okuması lazımdır.

     

    Yunus suresi 44. ayetinde mealen, “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. İnsanlar nefislerinde zulmediyorlar” buyurulmuştur.

     

    Ra’d suresinin 11. ayetinde mealen, “Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hallerini değiştirmez” buyurulmuştur.

     

    Yunus suresi 108. ayetinde mealen, “Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır” buyurulmuştur.

     

    O halde, nasıl bir insan olmalıyız? Allahu Teala, Kur’an-ı Kerimde, kendine inananları tarif etmektedir. Furkan suresinin 63-73. ayetlerinde mealen, “Rahim olan Allahu Tealanın kulları, yer yüzünde gönül alçaklığı ile vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller, onlara sataşacak olursa, bunlara (sağlık ve selamet sizin üzerinize olsun gibi) güzel sözler söylerler (yani büyük bir yumuşaklık gösterirler.) Onlar geceleri secde yapar ve kıyamda dururlar (yani namaz kılarlar.) Onlar, Ya Rabbi, Cehennem azabını bizden uzaklaştır. Cehennem azabı devamlıdır ve çok şiddetlidir. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır derler. Bir şey verdikleri zaman israf etmezler. Cimrilik de yapmazlar. İkisi ortası bir yol tutarlar. Kimsenin hakkını yemezler. Allah’a şerik koşmaz, Ondan başkasına yalvarmazlar. Allah’ın dokunulmasını haram ettiği cana kıyıp, haksız olarak kimseyi öldürmezler (ancak suçları cezalandırırlar.) Zina etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa günah işlemiş olur. Kıyamet günü azabı kat kat olur. Orada zelil ve hakir olarak ebedi bırakılır. Ancak, Allah, tevbe eden ve doğru iman eden ve ibadet yapan, faydalı iş yapanların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah, afv ve merhamet sahibidir. Kim tevbe eder, amel-i Salih işlerse Allahu Tealaya (tevbesi makbul ve Onun rızasına kavuşmuş olarak) döner. Onlar yalan yere şahitlik yapmazlar. Faydasız ve zararlı işlerden kaçınırlar. Kendilerine ayetler okunduğu zaman, kör ve sağır davranmazlar (dikkat ile dinlerler. Bu ayetlerle kendilerine yapılması emredilen şeyleri yaparlar.) buyurulmuştur.

     

    Maide suresinin 8. ayetinde mealen, “Ey iman edenler! Bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olunuz!” buyurulmuştur.

     

    Maide suresinin 89. ayetinde mealen, “Allah rasgele ettiğiniz yeminlerden değil, bile bile (yalan olarak) ettiğiniz yeminlerden hesap sorar” buyurulmuştur.

     

    Nahl suresi, bakara suresi ve daha birçok surelerde mealen, “Allah, sabır edenlerle beraberdir. Sabır ediniz. Sabret, sabır Allah içindir ve Allah’ın yardımı iledir” buyurulmuştur.

     

    Bakara suresinin 217. ayetinde mealen, “Fitne çıkarmak, öldürmekten daha kötüdür ve şiddetli (bir afettir.)” buyurulmuştur.

     

    Bakara suresinin 262. ayetinde mealen, “Verdiğin malı başa kalkma!” buyurulmuştur.

     

    En’am suresi 151. ve Furkan suresi 68. ayetlerinde mealen, “Cana kıymayın” buyurulmuştur.

     

    A’raf suresinin 31. ayetinde mealen, “Allah mallarını israf edenleri sevmez” buyurulmuştur.

     

    A’raf suresinin 56. ayetinde mealen, “Bozgunculuk yapmayın!” buyurulmuştur.

     

    Tevbe suresinin 7. ayetinde mealen, “Allah, sözleşmeleri bozmaktan sakınanları sever” buyurulmuştur.

     

    İbrahim suresinin 26. ayetinde mealen, (Küfre sebep olan çirkin söz söylemeyiniz) Çirkin kelam, rüzgarın yerden kopardığı, kökü olmayan çirkin bir ağaca benzer” buyurulmuştur.

     

    Nahl suresi 90. ayetinde mealen, “Allah, adaleti, iyilik yapmayı, akrabaya bakmayı emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve haddini aşmayı men eder.” (İhsan, tasavvuf demektir. Allahu Tealaya, görür gibi ibadet etmektir.) buyurulmuştur.

     

    İsra suresinin 23-24. ayetlerinde (ve Ahkaf 15) mealen, “Anana, babana öf deme, onları azarlama! Onlara tatlı söyle, onlara acıyarak alçak gönüllülük göster. Rabbim, onlar beni küçükken yetiştirdikleri gibi, sen de, onlara merhamet et diye dua et!” buyurulmuştur.

     

    İsra suresi 26. ayetinde mealen, “Akrabana, yolcuya, düşküne hakkını ver! Elindekini israf etme!” buyurulmuştur.

     

    İsra suresi 28. ayetinde ise mealen, “(Eğer fakirlere verecek şeyin yoksa, onlara bir şey veremeyeceksen) “hiç olmazsa onlara tatlı söz söyle” buyurulmuştur.

     

    Taha suresinin 131. ayetinde mealen, “O kafirlerden, kendilerini imtihan etmek için bol bol rızk verdiğimiz kimselere bakma! (Dünyalıkları onları azaba götüreceklerdir!) Rabbinin sana verdiği rızk, daha iyi ve daha devamlıdır” buyurulmuştur.

     

    Rum suresi 31. ve 32. ayetlerinde mealen, “Dinde ayrı ayrı fırkalara ayrılıp her fırka, kendisini doğru yolda sanarak sevindiği (ve diğer fırkalara düşman olduğu) kimselerden ve müşriklerden olmayınız!” buyurulmuştur.

     

    Şura suresi 13. ayetinde mealen, “Dine bağlı kalın! Tevhid ve imanda ayrılığa düşmeyin!” buyurulmuştur.

     

    Casiyte suresinin 18-19. ayetinde mealen, “(Şehvetlerine uyan) cahillere tabi olma! Onlar, seni Allah’ın azabından kurtaramazlar. Zalimler İslama olan düşmanlıklarından birbirinin dostudur. Allah’tan korkanların dostu ise Allah’tır” buyurulmuştur.

     

    Fetih suresinin 29. ayetinde mealen, “Allah, inanıp emirlerini yapanlara, mağfiret ve büyük ecr v’ad etmiştir” buyurulmuştur.

     

    Hucurat suresinin 9. ayetinde mealen, “Eğer müminlerden iki fırka birbiri ile harb ederse, aralarını düzeltiniz” buyurulmuştur.

     

    Şura suresi 40. ayetinde mealen, “Kötülüğün karşılığı, yine aynı şekilde kötülüktür. Ama, kim afv eder ve barışırsa, Allah ona büyük mükafat verir” buyurulmuştur.

     

    Hucurat suresi 6. ayetinde mealen, “Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, (araştırmadan karar vermeyin!) Yoksa bilmeden bir millete (veya kimseye) fenalık edersiniz ve sonra ettiğinize pişman olursunuz” buyurulmuştur.

     

    Hucurat suresinin 10. ayetinde mealen, “Ey Müslümanlar, siz birbirinizin din kardeşisiniz. İki kardeşinizi barıştırın. Allah’tan korkarsanız, size merhamet eder” buyurulmuştur.

     

    Hadid suresinin 23. ayetinde mealen, “Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayınız! Gayb ettiğiniz maldan ötürü üzülmeyiniz! Allah, kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez” buyurulmuştur.

     

    İsra surusinin 35. ayetinde mealen, “Bir şeyi ölçerken, tartarken ölçüyü tam tut! (haksızlık ve aldatmaktan sakın)” buyurulmuştur.

     

    Mutaffifin suresinin 1-5. ayetlerinde mealen, “İnsanlardan kendileri bir şey alırken tam alan, fakat onlara kendileri bir şey ölçüp tartarken verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay haline! Onlar, büyük bir gün için tekrar dirileceklerini zan etmiyorlar mı?” buyurulmuştur.

     

    Bu meal-i şerifler yanında, Allahu Teala, kulun ne kadar dikkat ederse etsin, insan olarak, yine kusurlar yapabileceğini bilmekte, bunlara karşı adalet ve merhamet ile muamele edeceğinizi Kur’an-ı Kerimde beyan buyurmaktadır.

     

    Nahl suresinin 61. ayetinde mealen, “Eğer Allahu Teala insanları küfür ve günahlarından ötürü dünyada cezalandıracak olsaydı, yer üzerinde bir canlı kalmazdı” buyurulmuştur.

     

    Ankebut suresinin 7. ayetinde mealen, “İnanıp hayırlı iş işleyenlerin kötülüklerini, and olsun, örteriz, onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandırırız” buyurulmuştur.

     

    Zümer suresinin 35. ayetinde mealen, “Allah, iman edenlerin kötülüklerini örter, onlara işledikleri şeylerin en güzellerinin karşılığını verir” buyurulmuştur.

     

    Şura suresinin 25-26. ayetlerinde mealen, “Allah kullarının tevbesini kabul eder. Günahlarını afv eder. İnanıp hayırlı iş işleyenlerin duasını kabul eder. Ama inkar edenler için, çetin azap vardır” buyurulmuştur.

     

    Muhammed suresinin 2. ayetinde mealen, “Allah, iman edip hayırlı iş işleyenlerin ve Muhammed aleyhisselama gönderdiği Kur’ana inananların günahlarını örter ve hallerini düzeltir” buyurulmuştur.

     

    Necm suresinin 32. ayetinde mealen, “Allah, Salih amel işleyenlere, Cennetini verecektir. Onlar, küçük günahlarından ve büyük günahlardan ve fuhuşlardan sakınanlardır. Senin Rabbinin affı boldur” buyurulmuştur.

     

    Naziat suresinin 40. ayetinde mealen, “Kim Rabbinin azametinden korkup, kendini nefsinin arzularından men ederse, varacağı yer şüphesiz Cennet’tir” buyurulmuştur.

     

    Sebe suresinin 17. ayetinde mealen, “Biz nankörlerden başkasına ceza mı veririz?” buyurulmuştur.

     

    İşte, İslam dininin esası ve amacı: insanların kalbine büyük bir ferahlık veren, ruhunu temizleyen ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılıp yerine getirilen Allahu Tealanın bu yüksek emirlerini tatbik etmektir. Felsefe esasları ise: ancak insan düşüncelerinden ibarettir. Bunları sadece kendilerini red etmek için okumalı, ancak Kur’an-ı Kerimde ve hadis-i şeriflerde ve İslam alimlerinin kitaplarında zikr edilen Allahu Tealanın emirlerini kabul edip, onları yerine getirmelidir. Hakiki Müslümanlık böyledir. Allahu teala, Müslümanların farklı inanışında olmaları, ayrı fırkalar kurmalarını, kendi aralarında çatışıp siyonist ve emperyalist güçlerle çalışmalarını haram etmiştir. Hele, Müslümanların masonluk gibi gizli toplantılar yapmasını, gizli cemiyetler kurmasını, iftira, gıybet gibi haram olan şeylerle meşgul olmalarını yasaklamıştır. Bu husustaki ayet-i kerimelerin meal-i alileri şöyledir:

     

    Mücadele suresinin 9-10. ayetlerinde mealen, “Ey iman edenler! Gizli konuştuğunuz zaman, günah işlemeği, düşmanlık etmeyi ve Peygamber (ve dolayısıyla Müslümanları idare eden makamlara) karşı gelmeği fısıldaşmayın! Ancak iyilik yapmayı ve Allah’a karşı gelmekten sakınmayı konuşun. Öyle gizli toplantılar, Müslümanları üzmek için şeytanın istediği şeydir” buyurulmuştur.

     

    Casiye suresinin 17. ayetinde mealen, “Din hususunda onlara açık alametler verdik. Onlar ise, kendilerine ilim geldikten sonra, birbirini çekememezlikten ötürü tefrikaya (ayrılığa) düştüler. Rabbin bunların birbirinden ayrı düşündükleri hususlar hakkında, kıyamet günü, şüphesiz aralarında hüküm edecektir” buyurulmuştur.

     

    Rum suresinin 32. ayetinde mealen, “Dinlerinde tefrikaya (ayrılığa) düşüp, fırka fırka olan ve her fırkasının da kendi inançlarını beğenip sevindiği müşriklerden olmayın!” buyurulmuştur.

     

    Hadid suresinin 20. ayetinde mealen, “Bilin ki, dünya hayatı, oyun, oyalanma, süslenme, aranızda öğünme, daha çok mal ve çocuk sahibi olma davasından ibarettir. Bu ise, şu yağmura benzer ki, kara topraktan çıkardığı yeşillikler, ekincilerin hoşuna gider. Bu nebatlar, sonra kurur. Sapsarı olduğu görülür. Ardından çer çöp olur. Ahirette ise, (dünyaya düşkün olanlara) çetin ve sonsuz azap vardır. (Dünyalıkları Allah’ın emirlerine uygun olarak kazananlara ise) orada Allah’ın rızası ve afv etmesi vardır. Dünya hayatı, sadece aldatıcı, geçici bir devredir” buyurulmuştur.

     

    Dünyanın, ahireti kazanmak için bir vasıta olduğunu, bu ayetten daha güzel anlatacak hangi söz vardır? Bunun için, dünya zevklerine kapılıp, doğru yoldan çıkacak yerde, dinimizin emirlerine iki elle sarılalım. İmanı ve din anlayışı doğru olan sapıklara ve masonlara aldanmamış bulunan bir Müslüman: dürüst bir insan, devletine sadık bir vatandaş, hakiki bir mümin, vatansever bir mücahit olur. Kendine de, millerine de faydası dokunur.

     

    İslamiyyet, insana kıymet ve ehemmiyet verir. Allahu Teala, Tin suresinin 4. ayetinde mealen, “Ben insanı en güzel şekilde yarattım” buyurmakta, insan hayatına çok önem vermekte ve “Cana kıymayım” diye emr etmektedir. Hıristiyanların insanı, “günahla kirlenmiş bir çirkef” olarak tarif etmesini, İslam dini şiddetle red etmiştir. Bütün insanlar, müsülman olmaya elverişli olarak dünyaya gelirler. Saf ve temiz olarak doğarlar. Bundan sonra artık, kişinin her yaptığı kendinedir. Zümer suresi 41. ve Yunus suresi 108. ayetlerinde mealen, “Doğru yolda giden kendi lehinedir, sapıtan kendi zararına sapıtmış olur” buyurulmuştur. Çünkü Allahu Teala, onlara en sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselamı Peygamber ve en büyük kitabı olan Kur’an-ı Kerimi de rehber olarak göndermiştir. Kur’an-ı Kerimin ve Peygamberimizin çok açık olarak gösterdiği haklı yoldan gitmeyenler, bunun neticesinde şüphesiz cezalarını görecekledir.

     

    Sad suresinin 87. ayetinde mealen, “Kur’an ancak, bütün insanlar için bir nasihattir” buyurulmuştur. İsra suresinin 15. ayetinde mealen, “Kim doğru yola girerse, kendi lehine girer. Kim, (kendi aklına uyarsa) sapıtırsa, kendi zararına sapıtır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz Peygamber göndermedikçe (ve bir topluma hak ve hakikatı tebliğ edip öğretmedikçe) azab etmeyiz” buyurulmuştur.

     

    Biz, Allahu Tealanın bizi makbul olan imana kavuşturması için dua etmeliyiz. Buna da, ancak en hakiki en son din olan Müslümanlık dinine ve bu dini doğru olarak açıklayan (Ehl-i sünnet) alimlerinin bildirdiklerine sarılmakla erişebiliriz.

     

    Allahu Teala, insanları mümin, Müslüman yapmağa mecbur değildir. Mümin ve müstakim olabilecek yetenek ve yetkileri verip, kendi iradesiyle imtihan etmektedir. Onun merhameti sonsuz olduğu gibi, azabı da sonsuzdur. Adaleti de sonsuzdur. Dilediği kuluna sebepsiz olarak ve o istemeden, iman ihsan eder, verir. Kendi akl-ı selimine uyarak, ahlakı ve işleri iyi olanlara da, doğru olan, makbul olan imanı vereceği yukarıda bildirilmiştir. Bir insanın imanlı ölüp ölmeyeceği son nefeste belli olur. Bütün ömrü iman ile geçip, son günlerinde imanı yitiren imansız ölen kimse, kıyamette imansızlar arasında olur. İman ile ölmek için, her gün dua etmek lazımdır. Allahu Teala, sonsuz merhametinden dolayı, peygamberler göndererek, var ve bir olduğunu ve inanılması lazım olan şeyleri, kullarına bildirdi. İman, Hz. Peygamberin bildirdiklerini tasdik etmek demektir. Peygamberi tasdik etmeyen, inkar eden, kafir olur. Kafirler, Cehennemde sonsuz yanacaktır. Hz. Peygamberi işitmeyen kimse, Allahu Tealanın var ve bir olduğunu düşünüp, yalnız buna iman eder ve Peygamberi (aleyhissalevatü vetteslimat) işitmeden ölürse, bu da Cennete girecektir. Cehennemde sonsuz yanmak, Peygamberi (as) işitip de, Kur’ani gerçekleri ve İslami gerekleri bile bile inkar etmenin cezasıdır. Aklı olan kimse, Kur’anı Kerimi ve Hz.Peygamberi inkar etmez. Hemen iman eder. Ama aklına uymayıp nefsine, şehvetlerine kapılır, başkasına aldanır ise, inkar eder. Zamana ve modaya uymak hastalığı, nefislerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefislerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük saadetlerden, cennetlerden mahrum kalmışlardır. Bunun içindir ki, bir hadis-i kudside, Allahu Teala, “Nefislerinizi, kendinize düşman biliniz! Çünkü, nefisleriniz, bana düşmandırlar!” buyurdu. Hıristiyan doğmuş, Hıristiyan terbiyesi almış (daha doğrusu, beyni yıkanarak aşırı aldatılmış) bir kimse, kolay kolay bu tesirden kurtulamaz. Sonra, arkadaşlarının kendisini, eğer dinini değiştirecek olursa, hor görmesi, ailesinin kendisinden uzaklaşması bahis konusu olabilir. Fakat, bütün bunlar, birer sebep olmakla beraber en büyük noksanlardan birinin de, son zamanlarda Müslümanların kendi kutsi ve mantıki dinlerini bilmemeleridir. Bazı din cahillerinin ve yetmiş iki bid’at fırkasından birine kaymış olan sapıkların, İslamiyet hakkında yanlış verdiği bilgilerin bozuk tefsirlerin ve devrim yobazlarının, ilim perdesi altındaki, inkarcı yazıları ve iftiraları, Müslüman olmayanlar üzerinde çok fena tesir yapmakta, onları bu tertemiz, berrak, mantıki ve insan, hak dinden soğutmaktadır.

     

    İslam dinini yanlış tanıtmak hususunda, Ehl-i sünnet olmayan bazı İslam devletlerinin, büyük zararları olmaktadır. Dünyada bugün adedi 40’ı bulan İslam devletlerinin bir kısmında bulunan sapık din adamları, bütün dünyada, İslam dini hakkında yanlış bilgi ve kanaat meydana gelmesine sebep olmaktadırlar. Ehl-i sünnet olmayan memleketlerde, Kur’an-ı Kerim yanlış tefsir edilmekte, hatta bazı Peygamberler (mesela adem aleyhisselam) inkar edilmektedir. İnşallah zamanla bu memleketlerin idarecileri doğruyu öğrenecek ve bu yanlış hareketlerden vazgeçerek, Ehl-i sünnet alimlerinin yazmış oldukları milyonlarca kıymetli kitabın gösterdikleri doğru yolu bulacaklardır.

     

    İmanı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber Efendimiz (sav) haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahu Tealanın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lazımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazımdır. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise çok kolaydır. “Allahu Tealanın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak” insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır. Bir kimse, ‘ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum. Bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum’ derse, buna deriz ki: Eh sen bilirsin. Çünkü inandığın gibi yaşayacak, yaşadığın gibi ölümün olacak, ve öldüğündeki halinle diriltilip kalkacaksın ve yaptıklarının, inandıklarının sonucuna katlanacaksın! Sen sadece bir zan ve ihtimal peşinde koşmaktasın. Milyonda, milyarda bir ihtimal bile olsa “sonsuz olarak ateşte yanmak” korkunç felaketinden sakınman lazım gelmez mi? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketi düşünmez mi? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çaresini dert edinmez mi? Görülüyor ki, her akıl sahibinin iman etmesi lazımdır. Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın buna çok az da olsa bir ihtimal vermesi, zan etmesi akıl icabıdır, insanlık icabıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegane ve kati çaresi olan İMAN nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?

     

    “Hukuk-ul İslam” kitabında buyuruyor ki, Allahu Tealanın varlığı, sıfatları, razı olduğu ve beğendiği şeyler, ancak Peygamberlerin ‘aleyhimüsselam’ bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile anlaşılamaz. Bunları bize Muhammed aleyhisselam bildirdi. Hulefa-i raşidinin çaılşmaları ile, her tarafa yayıldı. Eshab-ı kiramdan bazıları, bazı bilgileri işitmişlerdi. Bu bilgilerin hepsini topladılar. Eshab-ı kiramın ve Ehli Beyti Resulüllahın bu hususta üzerimizdeki hakları çok büyüktür. Bunun için hepsini sevmemiz, övmemiz ve itaat etmemiz emr olundu (rıdvanullahi teala aleyhim ecmein).

     

     

     

     

    Nefsim beni harab etti,

     

    Ümitlerim türab etti,

     

    Hayatımı serab etti,

     

    Nefs elinde kurtar Rabbim!

     

     

    İçimde bir doymaz ejder,

     

    Beni her an yutmak ister,

     

    Hep ömrümü etti heder,

     

    Nefs elinden kurtar Rabbim!

     

     

    Gerçek bana oldu hayal,

     

    İman kemalidir bu hal,

     

    Sahi değil dünya sanal,

     

    Nefs elinden kurtar Rabbim!

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    BAZI TASAVVUFİ KAVRAMLAR

     

     

    İslâmî ve tasavvufi tâbirlerden bazılarının anlamı şudur:

     

    Tevfik: “Allah’ın bir kulunu sevdiği ve razı olduğu işte muvaffak kılmasına” denir.

     

    Rüşd: Din ve dünya işinde hak üzere olmak, istikamette olmak, olgunluğa ulaşmak anlamın gelir.

     

    Sefih: Din ve dünya işinde istikamet üzere olmamak, din ve dünya işlerini aksatıp, başkalarının sırtından yaşamak, günahlara ve ahlaksızlığa bulaşmak demektir.

     

    Murad: Tasavvuf ıstılahında murad’ın mânâsı şudur: Cenab-ı Hak tarafından, -ameline göre değil- mahzâ lutf u Rabbânî ile ya Peygamber olarak seçilmiş, ya da Peygamberlerin sırr-ı verâseti ile o mânevî makama getirilmiş, kendisine tebliğ ve terbiye görevi verilmiş mübarek şahsa denir. Allah’ın sevdiği, seçtiği ve şereflendirdiği kimselerdir.

     

    Mürid: Bir kimse, kendisi çalışır, Cenab-ı Hakkın kalbine verdiği ihsan ve lütuf ile Peygamber Efendimizin (asm) sünnetiyle amel eder, o amel neticesinde Allah’ın yanında bir makam sahibi olur. İradesini terk eder, İlâhî irâdeye tâbi olur. İşte böyle kimselere mürid denir.

     

    Mürid; çalışır, âlim olur, evliya olur. Murad’ı ise Allahu Teâlâ seçer.

     

    Muhles: Allah’ın seçtiği, ihlasa erdirdiği kimseler demektir. Peygamberler hep muhles’tir.

     

    Fazilet: Cenab-ı Hakkın insana ihsan buyurduğu fıtrî in’amdır. Yahut da husûsî bir ikramıdır. Cenab-ı Hak ahlak cihetinde insana bir mevhibe olarak, bir güzellik veriyor. Bunlar fazilettir. Fazilet, Kur’an ahlakıdır...

     

    Gafil: Kâinata baktığı zaman Allah’ı ve âhireti düşünmeyen kimseye gafil denir. Gafil, bu kâinat nedir, insan nedir, nereden gelmiş,nereye gitmektedir ve niçin gelmiştir? Sorularının cevabını hiç düşünmeyen, kâinatın zikrini işitmeyen, kâinata Esmâ-i İlâhiye hesabına bakmayan kimsedir. Gafil, yuvarlana yuvarlana Cehennem’e gitmektedir, ama haberi yoktur.

     

    İsraf: Helal malı ve diğer imkanları aşırı sarfedene denir. Kişi helâlinden kazanmıştır, ama kazandığını İlâhî ölçülere uygun harcamıyorsa müsriftir. İslâmiyet nehir kenarında abdest alınırken dahi suyu lüzumundan fazla kullanmayı hoş görmemiş ve israf olarak kabul etmiştir. Yemede, içmede, uyumada dahi itidalli davranmak ve israfa kaçmamak gerektir.

     

    Tebzir: Şer işinde aşırı şekilde kullanmak, aşırı harcamaktır.

     

    İktisat: Kazancını ve imkanları Şeriat ölçüsünde ve kanaatle sarfetmektir.

     

    Cimrilik: Malını ve imkanlarını hayırdan kıskanıp helal işte sarfetmemektir. Zekat vermeyen, sadaka vermeyen, ikram etmeyen kimselere cimri denir. Cimri ne ağa olur, ne veli olur, ne baş olur. Cimri; insanlar tarafından da rağbet görmez. Cimri, sevimsizdir.

     

    Hilm: Gücü olduğu halde, halim davranıp intikam almamak, affetmek halidir. Hilm sahibi olanlar güzel huyludur.

     

    Mü’min: Başkasını emniyette bırakan, demektir. Mal, can, ırz cihetinden kendisinden emin olunan kişiye denir. Mü’min-i kâmil kişiden insanlar emindir. Ondaki iman, Mü’minlere en ufak zarar vermesini engellediği gibi, o iman sayesinde bütün zararları defetmeye, insanları rahatlandırmaya çalışır. Yoldan bir çöpü kaldırmak imandan mıdır? Evet... Niçin? Çünkü o davranışla halka rahatlık verilmektedir.

     

    Haya: Fena ahlaktan, fena sözden insanı meneden duyguya denir. Haya imandandır. Niçin? Çünkü o da halkı emniyette bırakmaktır. Haya sahibi kimse hiç kimseye zarar vermez, hiç kimseye kem nazarla bakmaz. Haya imandandır. Tamamen hayası sökülüp atılan kişi, imansızdır. Hakiki haya nedir? Gözünü, kulağını, sair uzuvlarını haramlardan korumaktır.

     

    Hayanın ana temeli (unsuru) nedir?  1. Gözünü  2. Kulağını  3. Dilini haksızlık ve ahlaksızlıktan korumaktır.

     

    Gözünü, kulağını ve dilini haramlarda kullanan kişi hayasız ve hayırsız kimsedir. Bunları koruyan kişi ise hayanın ana temelini yerine getirmiş demektir.

     

    Mü’min, nâmahrem bir kadına bakmamak için gözünü kapamalıdır. Allah hâin gözleri de bilir, kalbin içinde dolaşan hâinlik hissini de bilir. Erkeğin kadına bakması haram olduğu gibi, kadının da erkeğe bakması haramdır.

     

    Hayalı bir kimse şunları yapar: 1) Göz, kulak, dil ve sâir âzalarını haramlardan korur. 2) Yediklerine dikkat eder ve kendisini ve ailesini helalinden doyurur. 3) Ölümü çokça hatırlar ve huzur bulur. 4) Ahireti dünyaya tercih eder. Böyle yapan kimseler, hakiki haya ile hayalanmış, Kur’an edebiyle terbiyelenmiş bir Mü’min olur.

     

    Vicdan: Aklın 10 cihazı, kalbin de 10 cihazı vardır. İkisinin, mezciyle meydana gelen kuvvete, anlayış tarzına vicdan denir.

     

    Aklın 10 cihazı şunlardır: 5 zahirî duygu: Göz, kulak, burun, dil ve dokunma... 5 batınî duygu: Hiss-i müşterek, vâhime, hayâl, hâfıza ve mutasarrıfa...

     

    Kalbin 10 latifesi ise şunlardır: Kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefs, insanda anâsır-ı erbaanın (dört unsur olan toprak, hava su ve Güneş’in, ya da başka bir tâbirle, karbon, azot, oksijen ve hidrojenin) herbir unsurdan o unsura münâsip bir latîfe-i insaniyye...İşte bu 20’si imtizac ederek, birleşerek bir iş üzerine ittifak ederek çalışsa, yapsa, kabul etse buna hakiki vicdan denir. Bunlardan tek akıl çalışıyorsa, ancak imanı yoksa, bu adamın vicdanı yok demektir. Bu bakımdan kâfir vicdansızdır. Kalbin latifeleri var, ancak aklın hassalarında noksanlık varsa, o kimsenin vicdanında noksanlık var demektir. Mü’min’in aklının hasselerinde, duygularında noksanlıkları varsa, onun vicdanı vardır, ama noksandır demektir. Kâmil vicdan sahipleri, Peygamberler ve derecelerine göre peygamberlerin yolunu tâkip edenlerdir. Kalbin latifeleri ile aklın duygularını Allah’ın koymuş olduğu şer’î ölçülerle tartıp ona göre hareket etmeyenlerin vicdanında ârıza başgösterir.*

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    TASAVVUFTA ANAHTAR TERİMLER

     

     

    MUTASAVVIF: Gafletten uzak olarak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allah’dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Hakk'ın zikri ile süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibine mutasavvıf denilir.

     

    Abdülhak-ı Dehlevî: "Mutasavvıfların hepsi Ehl-i sünnettir. Bid'at sâhiplerinden (dinin aslında olmadığı halde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uydurulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allah'ın mârifetine (O'nu tanımaya) yaklaşamamıştır. Velâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir." demiştir. Abdülkâdir-i Geylânî şöyle buyurmuştur: "Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allah’dan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gayriye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hakk'a ibâdet eder ve şeytana uymaz."

     

    MÜRŞİD: Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise "mürşîd-i kâmil"dir.

     

    İmâm-ı Rabbânî, tasavvuf yolunda nihâyete varanların (yolun sonuna kavuşanların) iki türlü olduğunu beyân etmiştir. Birincisi Rasûlullah efendimizin izinde giderek kemâle erdikten sonra, insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan mürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan velilerdir.     

     

    Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu belirtmiş, irfan anahtarının, Allah'ın sevdiklerini sevmek olduğunu ifâde etmiştir. İmâm-ı Rabbânî de; "Mürid, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allah’dır." demiştir.

     

    SİLSİLE: Tasavvufi yolların hepsinde günümüzdeki mürşidden Rasulullaha kadar ulaşan bir manevi zincir söz konusudur.Bu zincirin tarihen sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir.Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip oluşudur.Tasavvufta "Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve’l-cemaat anlayışını benimseyen, ibâdet ve muâmelâtta İslâm’ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak bütün tarikatlar icazetname ve silsilename ile kendi yollarındaki ruhani akışı kayıtlara bağlayarak belgelemişlerdir.

     

    MÜRİD: Tasavvuf yolunda bulunan, bir mürşide intisab ederek seyr u sülûk ile manevi makamlarda yol almak suretiyle cemal mertebelerine ulaşmak yolunda irade izhar eden demektir. Mürîdler Allah’a yakınlık derecelerine ulaşmak için riyâzetler ve mücâhedeler çekerler ; nefsin isteklerinden kaçınıp istemediklerini yapmaya çalışırlar. Bir müslüman bir mürşide biat ederek iradesini izhar etttikten sonra mürşidin kendisine vereceği tasavvufi talimat olan günlük zikir, tesbihat dersini ifa etmeğe başlamak suretiyle tasavvuf yolunu adımlamağa başlar.Bu yolun değişik duraklarında mürşidin göstereceği yeni vazifeleri (evrad, halvet,riyazet vs.) yerine getirmekle yoluna devam eder.

     

    ZİKİR: Zikir, her işte Allah’ı hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, unutmamak ve anmak,kendini gafletten kurtarmak, kulun Allah’ı dille ve kalple anması anlamında Kur’an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet de Allah’ı unutmak demektir. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur’an’da 250‘den fazla yerde geçmektedir. Kur’an’ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir. Bu yüzden Kur’an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah’ı şiddetle sevmek, O’ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semâsına yükselmektir. Yada Mezkûr yani Allah’dan başkasını unutmaktır

     

    EVRAD: Îtiyad, alışkanlık hâlinde nâfile olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbîh ve duâlara vird (çoğulu evrâd) denilir. İmâm-ı Gazâlî; "Duâ, zikir, Kur'ân-ı kerîm okuma ve tefekkür (mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince sanatları, düzenleri, birbirine bağlılıklarını düşünerek, Allah'ın büyüklüğünü anlaması, insanın günâhlarını hatırlayıp, bunlara tövbe etmesi lâzım geldiğini ibadetlerini ve tâatlerini düşünerek bunlara şükretmesi gerektiğini hatırına getirmesi), sabah namazından sonra, âhiret yolcusu kulun virdi olmalıdır." demiştir. Yine İmâm-ı Gazâlî; "Okunmalarında fazîlet olduğu bildirilen bâzı âyet-i kerîmeleri vird edinip, okumak da müstehabtır. Fâtihâ, yete'l-Kürsî ve Bekara sûresinin son iki âyeti (mener-Resûlü) bunlardandır. Kaylûle (öğleye doğru bir mikdâr uyumak da) gündüz virdlerindendir." demiştir.

     

    EDEB: Her konuda haddini bilip, sınırı aşmamak, insanlara iyi muâmelede bulunmak, sünnet üzere yâni Rasûlullah efendimizin buyurduğu ve davrandığı gibi hareket etmek, hatâya düşmekten sakınılacak şey, terbiye, güzel ahlâka da edeb denir.

     

    Abdullah bin Mübârek, âlimler, edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır demiştir.

     

    Ebü'l-Berekât Emevî Hakkârî; "Edep, kulun, Allah’a karşı vazîfelerini, vakitlerini nasıl değerlendireceğini, kendini O'ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir." demiştir.

     

    İmâm-ı Rabbânî ise; "Edebe riâyet etmeyen hiç kimse, Allah'a kavuşamaz, yâni velî olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzîhî bir mekrûhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür." buyurmuştur.

     

    Şems-i Tebrîzî ise; "demoğlunun edebden nasîbi yok ise, insan değildir. demoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve bütün Allah'ın kelâmının mânâsı, âyet âyet edepten ibaret olduğunu gör." demiştir.[1]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    NEYE YARAR

     

     

    Yalan gözaçıklık, rüşvet; hediye

     

    Haram, hilekârlık, faiz; rantiye

     

    Ahiret servetini yükler kediye

     

    Ağa neye yarar, bey neye yarar!

     

     

    Haramla yoğrulmuş, eti kemiği

     

    Hiç aslan olur mu, itin eniği

     

    Hıyanet ve riya, tüm etkinliği

     

    Aşka erdirmeyen ney, neye yarar!

     

     

    Kimi milli görüş mirasını yer

     

    Kutsalını satar, parasını yer

     

    Kim mürşitlik yapar, kirasını yer;

     

    Harbereft zikrinde “Hey” neye yarar!

     

     

    Ahirete azap gönderdin ise

     

    Davasız, duasız geberdin ise

     

    Hain’e dönek’e oy verdin ise;

     

    Seçim neye yarar, rey neye yarar!

     

     

    Elle birlik uydun kalabalığa

     

    Sırt döndün ahbaba, akrabalığa

     

    Yuttun bal börekten, alabalığa

     

    Sevap getirmeyen şey neye yarar!

     

     

    Dengesiz olursun, başın dolanır

     

    Yediğin kusturur, miden bulanır

     

    Herkesi küstürür, beynin sulanır

     

    Bu içki fışkıdır, mey neye yarar!

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    MÜRŞİDE TESLİMİYET VE DİNLERARASI DİYALOG ÜZERİNE

     

     

    Fethullah Gülen’in “Küresel Barışa Doğru”, s. 131 deki:

     

    “Herkes kelime–i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime–i tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın Rasulüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere bile rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır”,

     

    Küresel Barışa Doğru”, s. 45 deki,

     

    “Yahudi ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan ayetler, ya Hazret–i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan; ya da kendi peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hristiyanlar hakkındadır”,

     

    Hoşgörü ve Diyalog İklimi”, s. 241 deki,

     

    “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeye gelin.” Nedir o kelime? “Allah’tan başkasına ibadet yapmayalım”. Allah’a kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla, “Allahı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, ‘Muhammedün Rasûlüllah’ yok” (Yani Fethullah Gülen: “Allah vardır” diyen herkes “Hz. Muhammed’i (sav) peygamber kabul etmese de Müslümandır ve ehli necattır. Bu bakımdan Yahudi ve Hristiyanlar veya sadece “Allah var” diyenler ama dilediği gibi hayat sürenler kurtulacaktır. Ve bunlarla işbirliği ve hoşgörü dinimizin esasıdır. Fethullah Gülen’in peşine gidenler de “Madem tasavvufta mürşide tam teslimiyet esastır. Öyle ise biz de Hocamıza itirazsız tabi oluruz.”)

     

    Öncelikle belirtelim ki, Tasavvuf’ta müridin mürşide teslimiyetini anlatmak için başvurulan “gassalin elindeki meyyit” benzetmesi ile Fethullah Gülen hocaefendinin (eğer cemaat kendisini “Tasavvuf şeyhi” konumunda görüyorsa) dinlerarası diyalog konusundaki tavrına gösterilen teslimiyet arasında önemli farklar var:

     

    1. Tasavvuf’taki durum, müridin, “seyr-u süluk”un özellikle başlangıcında rehberine teslimiyet ve bağlılığını anlatır. Çünkü tarikatte şeriat hükümlerine aykırı hareket edenler mürşid değil, mülhid (dinden çıkmış) kabul edilir.

     

    Dinlerarası diyalog faaliyeti ise Tasavvuf’la, seyr-u sülukla ilgisi olmayan, tamamen dinî/itikadî, kültürel, hatta –kaçınılmaz sonuçları itibariyle– “siyasî” bir harekettir.

     

    2. Mürşidin, müridine zahiren dinî hükümlere aykırı gibi görünen şeyler emretmesi genel-geçer bir durum olmayıp, lokaldir.

     

    Diyalog faaliyeti ise ülkenin, hatta Müslümanlar’ın tamamını ilgilendiren, “küresel” yansımaları olan bir faaliyettir.

     

    3. Tasavvuf’taki durum, bir anlamda müridin terbiye ve eğitimine yöneliktir. Yani şahsi bir terakki hedeflenir.

     

    Dinlerarası diyalog faaliyetinde ise –faaliyetin mahiyeti dolayısıyla– böyle bir şeyden söz edilmesi mümkün değildir. (Bütün Müslümanları, Yahudi ve Hristiyanlara köle etmeye yöneliktir.)

     

    4. Bu tür emirler müridin teslimiyetinin arzu edilen seviyede olup olmadığını ortaya çıkarmak için, yani “imtihan” için verilir. Seyr-u sülukun her aşamasında mutlaka başvurulması gereken aslî bir yöntem değildir.

     

    Diyalog faaliyetinde ise böyle bir hususiyet yoktur. Bu faaliyet, o cemaatin aslî/vazgeçilmez bir özelliği haline gelmiş durumdadır. (Bunlar; malesef sanki Siyonist ve emperyalist güçlerin temsilcisi gibi hareket etmektedir.)

     

    (Elhak Diyalog faaliyeti de bir “imtihan”dır. Şu kadar ki, ilkinde rehber müridini imtihan ederken, burada Ümmet diyalogcularla imtihan edilmektedir!)

     

    5. Tasavvuf’taki durum tamamen rehberin inisiyatifindedir. Ve İslam’ın manevi icma ile sabit olmuş hikmet kuralları çerçevesindedir.

     

    Diyalog faaliyeti ise “başkalarının” inisiyatifi ile başlatılmış bir harekettir.

     

    6. Tasavvuf’taki durumda rehber, müridine emrettiği şeyin İslam’ın hükümlerine uygun olduğunu iddia etmez; sadece zahiren yanlış gibi görünen bir emri, doğru bir sonuca ulaşmak için verir.

     

    Diyalog faaliyetinde ise Kura’an ve sünnete aykırı yapılan işin İslam’a uygunluğunu ispat için bin dereden su getirilmektedir. (Bizzat Siyonist Yahudilere ve emperyalist Haçlı sürülerine uşaklık edilmektedir.)*

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    NASİHAT

     

     

    Bu kader denen senaryodaki, rolünü

     

    Sen adam gibi oyna, gerisine karışma

     

    Sokma iman kalesine, şeytan golünü

     

    Rabbin ile dost ol, nefsin ile barışma!

     

     

    Bir ışık oyunudur, gölgeler dünyasında

     

    O, alemin nurudur, belgeler dünyasında

     

    Benliğin bitedurur, bilgeler dünyasında

     

    İlim, amel sahibi ol, cahillere karışma!

     

     

    Mülkün tek sahibi, Baki-i kahhardır

     

    Şu buzdan saraylar, bak ki buhardır

     

    Her kışın ardından, bil ki bahardır

     

    Sabrın sonu selamet, yolun şaşırma!

     

     

    Ahmet Hoca, laf uydurmak kolaydır

     

    Lakin Dosta varmak büyük olaydır

     

    Helal lokma ve zikir, kalbe kalaydır

     

    Mana ehli ol sen, madde için yarışma!

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    İNSAN PERESTLİK!

     

     

    Radyoya, televizyona çıkıyor… İlahici, ezgici… Sözde sanatçı geçiniyor… İkide bir; “ben hiçbir ideolojiye bağlı değilim. Ben hümanist biriyim” gibi laflar geveliyor.. Bazı basın ve medya Milli Görüşçülerin biliniyor ya, “aman ha, beni onlardan sanmayın” demeye getiriyor…

     

    Diğeri kürsüye çıkmış… İlahiyatçı, vaazcı… Avaz avaz bağırıyor! O da hiç gereği ve merak edeni yokken “Benim için bütün partiler aynıdır. Hepsi istismarcıdır…” deyip duruyor. Niye, çünkü okuduğu ayet ve hadis mealleri, aklı ve vicdanı olanları ve gönül kulakları duyanları; ticarette de, memuriyette de, sosyal münasebetlerde de ve dahi siyasi tercihlerinde de, hakka ve hayra yöneltecek. İşte vaazcı efendi: “Bunları konuşuyorum diye aman beni Milli Görüşçü falan sanmasınlar, anlattıklarımı doğru anlayıp o tarafa koymasınlar!” diye çırpınıyor…

     

    İlahici ezgicinin de, ilahiyatçı vaizin de bütün derdi davası: “herkes beni dinlesin, herkesim bana aferin desin, aman kimseler küsmesin, kaset şirketleri, hükümet yetkilileri incinmesin!”

     

    Şu ayetler bu tiplerin psikolojisini ne güzel anlatıyor:

     

    “İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını (ona) denk tutanlar vardır ki, onlar bunları Allah’ı sever gibi severler. (Halbuki) iman edenlerin ise, Allah’a olan sevgileri (başka her şeyden ve herkesten) daha güçlüdür.”1

     

    (Mümin ve muttaki geçinen öyleleri vardır ki) Onlar, ahiretin (varlığını bile bile, peşin olan) dünya hayatını tercih edip severler.”2

     

    Oysa, Hz. Süleyman’ın dediği gibi;

     

    “Gerçekten ben, mal sevgisini (sadece) Rabbimi zikretmek (ve onun yolunda değerlendirip şükretmek)ten dolayı sevip tercih etmelidir.”[2]

     

    Evet, insanları Allah için sevmek, yani Allah’a yakınlıklarına ve insanlığa yararlıklarına göre kıymet vermek ne kadar güzel ve gerekli ise,

     

    İnsanları Allah gibi sevmek de, o denli çirkindir ve şirktir!...

     

    Bu ayetler, kafirlerden ziyade Müslümanlara hitap ve ikaz etmektedir.

     

    Peki muhatapları kimlerdir?

     

    a) Sesini ve eserini alkışlayan, gazete veya kasetini satın alan, kendisine servet ve şöhret kazandıran kalabalıkları nefisleri ve menfaatleri için seven, önlerinde huşu ile eğilen SANATÇILAR, EDEBİYATÇILAR…

     

    b) Ses sanatçısı, futbol ve sinema yıldızı köşe yazarı, parti başkanı, şirket patronu, TV sunucusu, veya din önderi, tarikat şeyhi gibi insanları “Allah’ı sever gibi sevmek” de İslam inancına ve insanlık onuruna terstir ve manen tehlikelidir.

     

    c) Yine bu cahili düşünce sahipleri, karşılıklı olarak, Allah’tan çok insanlardan korkup çekinmektedirler.

     

    - Ya beni terk ederlerse…

     

    - Ya beni dinlemekten vazgeçerlerse…

     

    - Ya konserimi, konferansımı dinlemezlerse,

     

    - Ya kasetlerimi, eserlerimi almak için para vermezlerse,

     

    - Ya partimden, tarikatimden yüz çevirip peşimden gelmezlerse…

     

    gibi endişe ve şüpheler içinde hareket etmektedirler.

     

    Bu tiplerin “ben hiçbir ideolojiye bağlı değilim.” “Ben hümanistim (ayırmadan her insanı severim)” gibi lafları, bakkal ve tüccarların duvarlarına astığı “Müşteri, velinimetimdir” levhası gibidir.

     

    Halbuki “Hiçbir ideolojiye bağlı değilim” iddiasını dillendirmek, “Ben idealsizim, ilkesizim, demek değil midir?

     

    “Ey iman edenler, içinizden kim dininden ve (hak davasından) dönerse; Allah (onun yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere (ve zalimlere) karşı cesur ve onurlu; Allah yolundan cihat yapan (hizmet ve teslimiyetinden dolayı kendisini ayıplayan ve atıp tutanların kınamasından korkmayan bir topluluk getirir.”[3]

     

    (Hz.Musa) “Firavun kavmine karşı bir suçum var. Bundan dolayı beni öldürmelerinden korkuyorum” dedi.

     

    (Allah ise) Hayır (Korkmayın)… dedi. İkiniz de ayetlerimle gidin, şüphesiz biz (kudret ve nusretimizle, hıfz himayemizle) sizinle beraberiz ve (her şeyi) işitmekteyiz.”[4]

     

    “İşte bu şeytan, Ancak kendi dost ve avanesini (Allah’tan başka serflerle) korkutur.

     

    Siz onlardan korkmayın, eğer (gerçek) müminlerseniz (sadece) benden korkun.”[5] Gibi ayetler, gerçek anlamda korkmamız ve sakınmamız gereken tek zatın Allah olduğunu bildirmektedir.

     

    TOPLUM TAPARLIK

     

    Tapınmak nedir?

     

    Sana zarar vermesinden ve alakasını kesmesinden en çok korktuğun.

     

    Ve yine, sana yarar vereceğini ve mutlu edeceğini en fazla umduğun kimse veya nesne ne ise, “TANRIN” DA, TAPINDIĞIN DA işte odur.

     

    Ve zaten Allah’a imanın ve İslam’ın özü de “korku ve umut arasında” bulunmak ve bu şuurda yaşamaktır.

     

    Ama günümüzde, maalesef; sanatçı izleyicilerine, şarkıcı dinleyicilerine, esnaf müşterilerine, ve hatta bazı şeyhler müritlerine tapınmaktadır.

     

    Öyleki, onları kaçırmayalım diye, apaçık haksızlıklarına, yanlışlıklarına, hatta hırsızlık ve ahlaksızlıklarına göz yummakta ve fetva uydurmaktadır.

     

    Evet;

     

    Kimileri bankasına ve para kasasına tapınmaktadır.

     

    Kimileri makamına, koltuğuna ve masasına tapınmaktadır.

     

    Kimileri, şirketine, atölyesine, fabrikasına tapınmaktadır.

     

    Kimileri arazisine, villasına, arsasına ve son model arabasına tapınmaktadır.

     

    Kimisi paralı ve yakışıklı kocasına, kimisi de genç ve güzel karısına tapınmaktadır.

     

    İşte ispatı…

     

    Bu tiplerin yanında, birisi haşa, Allah’ına Kuran’ına sövse, başını alıp gider. Ama karısına kızına küfretseler, kavga eder, kan döker!...

     

    Daha da aşağı ve bayağı kimseler vardır ki, gözü önünde avradını sıkıştırıp elleseler veya sarılıp öpseler pişkinliğe vurur, ama arabasını çizseler, çılgına döner!…

     

    Bundan da beterini söyleyeyim! Öyle onursuz ve sorumsuz kimseler vardır ki; partisine, tarikatına, hoca efendisine laf söyleyenlere savaş açar. Ama ülkemizin geleceğini karartanlara ve Kıbrıs’ı satanlara alkış tutar, halan destek çıkar ve utanmadan bunları över!.

     

    Şahsi menfaatine dokunanlara davacı olur, öz vatanına hıyanete kalkışanlara duacı olur!...

     

    Halbuki, tek bir Allah’a tapınan, her şeyi ondan umup, sadece ondan korkup sakınan insan, gerçek bir hürriyete, yüksek bir haysiyete ve örnek bir şahsiyete sahiptir. Allah’ın inayetiyle minnetsiz ve mihnetsiz bir hayatı sürecektir.

     

    Ama böyle bir iman olgunluğuna ve doygunluğuna (mutmain) olmayanlar, Allah hakkıyla saygı ve kaygı duymayanlar, bin bir tanrıya tapınmak zilletine düşecektir. Çünkü ihtiyaç ve iştiyak duydukları her şey ve herkes bunların tanrısı yerine geçecektir. ve Allah’tan gayrısından hakiki korku ve umut, küfrün en önemli sebeplerindendir.

     

    “Firavun ve yakın adamlarının kendilerine kötülük yapmasından korktukları için Musa’ya kavminden, sadece bir grup (genç) inandı.”[6]

     

    “Şirk: Birden fazla güç ve kuvvet kaynağına güvenip dayanmaktır. Evrendeki her şey ve insanlar için uyulması gerekli ilahi ve fıtri kanunlara mukabil, çeşitli kurallar uyduran birçok ilahlar ortaya çıkar. Bu ilahlar birden fazla insanın hevalarıdır. Bu heva ve hevesler birbiriyle uyuşmayıp çatışacağı için yeryüzü bir savaş alanına dönüşecektir. Zaten şirkin ana özelliği (fesat) ve “fitnenin” kaynağı oluşudur.

     

    Kuran, müşrik kavimlerde iki ana sınıfın varlığını ortaya kor.

     

    1- Heva ve heveslerini ilahlaştırıp hevaları doğrultusunda batıl ve beşeri “dinler” ortaya koyan tağutlar, zalimler yani “Müstekbirler” sınıfı

     

    2- Tağuta ve müstekbirlere itaat ve ibadet eden ve onları rableştiren “mustaz’aflar” tabakası “Firavun ve avanesi şöyle diyordu: “Kendi Kavimleri bize ibadet kulluk ve kölelik edip dururken; (kalkın) bizim gibi iki insana mı inanalım?”[7]

     

    İnançsız ve amaçsız Mustazaflar, müstekbirler kadar zulme ve şirke ortaktır.

     

    “Hele bir görsen Zalimler Rablerinin huzurunda tutuklandıkları zaman  sözü (ve sucu) biri birlerine atıp dururlar. Mustaz’aflar müstekbirlere Eğer “Siz olmasaydınız, biz müminlerden olurduk” derler. Müstekbirler ise “size hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz (zorla) mı çevirdik? Hayır zaten kötülüğe (taraftar)dınız” derler. Müstazaflar ise müstekbirlere öyle değil (yaptığınız) gece gündüz hileydi, bize Allah’a küfretmemizi ve ona eşler koşmamızı emrediyordunuz” derler”[8] ayetleri bunu anlatmaktadır.

     

    -Şirk; Sadece ve yalnız insan yaşamını (ve dünya hayatında) ilgilendiren bir dindir. Müstekbir müşrikler, müstazaf kimselerin kendi izin ve müsadeleri çerçevesinde inanıp ibadet etmelerini istemektedir.

     

    “Firavun” ben size izin vermeden mi ona inandınız” dedi.[9]

     

    Aslında mustazaf müşrikler tüm kainata hakim bir ilahın varlığını kabul edegelmişlerdir.

     

    “Andolsun, onlara” gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı, kim boyun eğdirdi?” desen “Allah” derler. O halde nasıl (aldanıp) döndürülüyorsunuz?

     

    Onlara “kim gökten suyun indirip de ölmüş toprağı onunla diriltti? diye sorsan “Allah” derler. Deki (o halde) hamd ve (kulluk) Allah’a dır. Fakat onların çoğu akletmezler[10] ayetleri müşriklerin aslında Allah’a inandıklarını, ama sıfatlarında, yaratmasında icraatında ve şeriatında ortak koştuklarını göstermektedir.

     

    Müstekbirlerin saltanatını yıkacak olan yine Mustazaflar olacağından peygamberler ve gerçek varisleri, müstazat kesimleri, şuurlandırıp gayrete getirmekle ise başlamışlardır. Allah’ın vadi de budur.

     

    Biz ise diliyoruz ki yeryüzünde zayıf bırakılmışlara (müstazaflara) lutfedelim, onları imamlar yapalım, onları varisler kılalım.[11]

     

    Hz. Resulüllah ilk “korkutma” görevine başlarken çevresinde üç kişi buluyoruz:

     

    1- Hz. Hatice 2- Hz. Ali 3- Hz. Zeyd bunlar Mustazaflardan Hz. Hatice kadınların, Hz. Ali fakir, gençlerin ve Hz. Zeyd kölelerin mümessilleriydi.

     

    Bir çocuğu etkileyen ve kişiliğinin oluşmasında en önemli faktörler olan ana-baba çevresi, okulu ve arkadaşlarıdır. Kaderi ilahi doğmadan baba etkisinden, süt anneye verilmek suretiyle anne ve çevre etkisinden, ümmi olmakla olan zamanındaki kokuşmuş müşrik eğitim ve zihniyetinden, Hz. Peygamberimizi korumuş ve uzaklaştırmıştır.

     

    TAĞUT

     

    “Andolsun, her ümmete” Allah’a ibadet edin, tağuttan kaçının” diye bir resul gönderdik.[12]

     

    “Firavuna git, muhakkak o tağut” oldu (tugyametti)[13]

     

    “Allah kimlere lanet etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar, tağuta ibadet edenler yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür.”[14]

     

    “Onlar Allahı bırakıp, bilginlerini rahiplerini rabler edindiler.”[15]

     

    “Aralarında Allahın indirdiği ile hükmet, onların hava ve heveslerine uyma. Allahın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptıracaklar diye onlardan kaçın”[16] gibi ayetler tağutu anlatmakta ve onlara kulluğu yasaklamaktadır.

     

    İman, bir anlamıyla da küfrü ve tağutu inkardır.

     

    “Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, eğri yoldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah’a inanırsa, muhakkak o kopmaz, sağlam bir ipe tutunmuştur.”[17]

     

    Tevhid dininin tebliği, insanları hayata huzur ve hürriyete davettir. “Ey iman edenler sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Allah’a ve Resulüne icabet edin.”[18]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    DERVİŞLER

     

     

    Pirimiz Gavsi Geylani

     

    Şeyhimiz Kutbüzzemanî

     

    Hak yoluna koyduk canı

     

    Dosta aksın hep kanımız

     

     

    Pirden nişanı almışız

     

    Aşk ile zikre dalmışız

     

    Cezbe-i Hakta kalmışız

     

    Hakka fedadır canımız

     

     

    Hacı Haydar Baba Sultan

     

    Ki sundu gönlüme derman

     

    Zikir ile eyleriz devran

     

    Arşa çıkar efganımız

     

     

    Kalmadı sağı solumuz

     

    Doğru Hakkadır yolumuz

     

    Kadirî oldu kolumuz

     

    Haydari derler şanımız

     

     

    Bulmuşuz rah-ı maksudu

     

    Bilmişiz Rabbi Ma’budu

     

    Nefyedüp cümle mevcudu

     

    Kalmadı derdü gamımız

     

     

    Girdik mektebi irfana

     

    Uyduk tekkei devrana

     

    Daldık sohbeti sultana

     

    Aşk boyandı dört yanımız

     

     

    Yanmışız narı hasretten

     

    Geçmişiz resmü kesretten

     

    İçmişiz meyi vahdetten

     

    Yüz göstere  cananımız

     

     

    Gafiller sanur cefadır

     

    Çilemiz zefku sefadır

     

    Zikrimiz derde şifadır

     

    Derd içinde dermanımız

     

     

    Gel dervişim ne söylersin

     

    Zikredüp gönül eğlersin

     

    Fani dünyayı neylersin

     

    Yeter bize sultanımız

     

     

    Gel Ahmet Hoca Haydarî

     

    Bula gör kendinde yari

     

    Geçti ömrünün baharı

     

    Himmet kaldı gümanımız.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ÇANAKKALE: “ŞERİAT DİSİPLİNİ, TARİKAT TESLİMİYETİ VE MANEVİYAT DESTEĞİNİN” ZAFERİDİR!..

     

     

    Çanakkale'de Hurafe Yoktur!

     

    Bakınız, başka milletler kendi tarihlerine, kendi atalarına bağlı kaldıkları kadar başarılı olmuşlardır.

     

    Bu yıl Çanakkale savaşının yıldönümünde halkımızda vefa ve heyecan vardı. Oralara gittiler, tarihi hatırladılar, şehidleri ve gazileri andılar. Çok hayırlı bir gelişmedir bu.

     

    Biz şimdi yeni bir Çanakkale savaşı içindeyiz de haberimiz yok. Bu seferki Çanakkale savaşı 1915'tekinden çok daha şiddetli, çok daha vahimdir. Genel ve amansız bir Haçlı Seferi karşısındayız. İçimizden feth ediliyoruz.

     

    Kurtulmak istiyorsak, 1915'teki iman, azim, irade, heyecan, fedakârlık ve aşk ile vatanımızı, devletimizi, halkımızı, tarihimizi, dinimizi, mukaddesatımızı, kimliğimizi korumak için harekete geçmeliyiz.

     

    Halk yığınlarındaki heyecanı gören birtakım güçler ve mihraklar, "Çanakkale hurafelerinden" bahs etmeye başladılar. Neymiş efendim bir takım turist rehberleri Çanakkale savaşları ile ilgili hurafelerden bahs ediyorlarmış. Bunlar önlenmeliymiş...

     

    Sakın, bu "Hurafelere" karşı savaş açanlar Müslümanlara ve Türklere "Acı Soğan" diyen Pembeler olmasın?

     

    Çanakkale savaşında hurafe falan yoktur. O savaş:

     

    – İslâmî bir cihad hareketidir.

     

    – O savaşta Allah Müslümanlara yardım etmiştir.

     

    – O savaşta Peygamberimizin ruhâniyeti hazır olmuştur.

     

    – O savaşta İslâm büyüklerinin, evliyaullahın ruhaniyetleri de hazır bulunmuştur.

     

    – O savaş Kur'ân'la, imanla, İslâm'la kazanılmıştır.

     

    Bize Acı Soğan diyenler işte bu ruhun uyanmasından korkuyorlar. Şimdi onlar bütün güçleriyle Çanakkale zaferini sekülerleştirmek, dinden uzaklaştırmak için çalışıyorlar.

     

    Türkiye'yi ayakta tutacak, kurtaracak, aziz kılacak güç iman ve İslâm gücüdür.

     

    Çanakkale savaşlarında Resulullah Efendimiz birtakım kimselere görünmüştür. Bir vak'a anlatayım:

     

    Bir subayımız ağır yaralanmıştır, yerde kanlar içinde yatmaktadır. Yanında birkaç er vardır. Hayatının son dakikalarını yaşayan bu mübarek zat birden "Beni ayağa kaldırınız" der. Yanındakiler kollarına girer ve onu ayağa kaldırırlar. Kanını kaybettiği için yüzü bembeyaz kesilmiştir. Anlatılması zor bir nur hâlesi ile kuşatılan bu zat:

     

    – Lâ ilahe illallah, Muhammed Resulullah... dedikten sonra "Ya Resulallah zahmet buyurdunuz..." der ve son nefesini verir.

     

    Evet o görmüştür. Resulullah Efendimizin ruhaniyeti ona görünmüştür. Yanındakiler görmemiştir ama o görmüştür.

     

    İşte inkarcıların hurafe dediği şeyler bu gibi manevî ve ruhani hadiselerdir.

     

    Çanakkale'de yapılmış olan savaş Hilal ile Haçın savaşıdır.

     

    Neticeleri itibarı ile bu savaş dünyanın en önemli savaşıdır. Rusya Çarlığı bu savaşı kazandığımız için yıkılmıştır.

     

    Bu neticeler henüz tamamen ortaya çıkmış değildir. Yakında Rusya Federasyonu da çökecektir. Bu çöküş de Çanakkale'nin bir neticesi olacaktır.

     

    Türkiye'nin Müslüman halkı Çanakkale savaşının ruhuna sahip çıkmalıdır.

     

    Çocuklarımıza, genç nesillere Çanakkale zaferinin bir din ve iman zaferi olduğunu öğretelim.

     

    Senenin her mevsiminde, bilhassa Mart ayında şehit kanlarıyla sulanmış o toprakları ziyaret edelim. Dinimizi, mukaddesatımızı, vatanımızı, devletimizi korumak için canlarını feda eden ecdadımız için Fatihalar, Yâsîn-i şerifler okuyalım, dualar edelim.

     

    Hiç olmazsa bir kısmımız, alınlarımızı şehitliklerin duvarlarına dayayıp ağlayalım.

     

    O şehitler canlarını dinsizlik için, inkâr için, ilhad için, isyan için, küfür için vermediler.

     

    Onlara sahip çıkalım ki, Peygamberimizin ruhaniyeti bizi de gölgelesin.

     

    Hayır hayır!... Çanakkale'de hurafe yoktur; mucizeler, kerametler, menkibeler, şehametler, olağanüstü hadiseler vardır.

     

    İnkârcılar, Tağutçular,Pembe Soğanlar, pozitivistler, nasipsizler bunları anlayamaz.

     

    Efendiler!.. Sizin dininiz size, bizim dinimiz bizedir. Agresif olmaktan vazgeçin, çoğunluğun dinine ve mukaddesatına saldırmaktan vazgeçin.

     

    Çanakkale'de Müslüman Türkler de esir almışlardı. Bu esirlere, şimdi bazı Haçlıların yaptığı gibi işkence ettiler mi, eziyet ettiler mi? Türklerin düşmanlarına karşı yaptığı âlicenaplığı tarih yaza yaza bitiremiyor.

     

    Biz 1915'te İngilizler ve Fransızlar kadar güçlü değildik. Lakin savaşı biz kazandık. Niçin?

     

    – Çünkü Allah bize yardım etti...

     

    Niçin yardım etti?..

     

    – Çünkü atalarımız İslâm'a bağlıydı, insan haklarına saygılıydı! Hakka ve hayra sevdalıydı!..

     

    İşte bunun için düşmanlarımız şimdi imanımızı yıkmaya çalışıyor, hala anlamıyoruz.

     

    İmanımızı kaybedersek yok oluruz.

     

    Çanakkale savaşlarındaki imanı, heyecanı, cihadı anlatan resimli küçük broşürler çıkartılmalı, bunlar milyonlarca adet basılıp dağıtılmalıdır.

     

    Ta ki, halk ve gençlik okusun, kendine gelsin, imanları harekete geçsin.

     

    Ey Türkler, ey Müslümanlar! Sizler de kendi şehitlerinize sahip çıkınız. Bizim bugünkü varlığımız, bağımsızlığımız onların kanlı cesetleri üzerine kurulmuştur.

     

    Çanakkale savaşlarının mucize ve harikalarına hurafe diyenler kendi uyduruk, düzmece, sahte tarihlerine baksınlar. Asıl hurafeler onların mitolojisindedir.*

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ŞEHİTLER, BİNLERCE GENCİN DUASINA ŞAHİT OLMUŞTUR:

     

    VE İNANIYORUZ Kİ, AZİZ ŞEHİTLERİMİZİN RUHLARI DA HAZIR BULUNMUŞTUR!

     

     

    18 Mart Çanakkale Savaşı’nın 90’ıncı yıldönümü. Türk milletinin en büyük kahramanlık destanlarından biri. Yedi düvele karşı verilmiş bir mücadele. İmkansızlıklar ve çaresizlikler içinde kahramanlıkların yaşandığı bir destan. Binlerce Türk evladının gözünü kırpmadan canını verdiği bir vatan savunması... Binlerce isimsiz kahramanın kefensiz yattığı toprakların Türk kalmasına neden olan ve tüm dünyaya korku salan bir mücadelenin öyküsü...

     

    Bu vatanın topraklarına göz dikerek ne kadar büyük hata yaptıklarını Çanakkale Zaferi ile anlayan dış güçler, tarihi unutarak son günlerde, siyasi ayak oyunları ile gözlerini yeniden Anadolu’ya çevirdi. Türkiye için haince planlar yapan bu güçlere en güzel cevap da Türk gençliği tarafından verildi.

     

    Yahya Çavuş’un destanı

     

    Çanakkale Savaş’nın 90’ıncı yıldönümünde gerçekleşen bu muhteşem buluşmayı gören ve töreni izleyenler gözyaşlarına hakim olamadı. Çanakkale Türk milletinin tarihe emanet ettiği eşşiz destan... Her metrekareye 6 bin merminin düştüğü bu toprakları gezdik, şehitlikleri ziyaret ettik. Kahramanlık destanlarının anlatıldığı kitabelere şahit olduk. 28 yaşındaki Yahya Çavuş’un Çanakkale Savaşı’nın en stratejik noktalarından biri olan Ertuğrul Koyu’nda 63 eriyle verdiği kahramanca mücadeleyi kitabelerden okuyunca boğazımız düğümlendi, gözlerimiz yaşardı. Anzak askerleri, kolayca çıkabileceklerini sandıkları Ertuğrul Koyu’na indiğinde bu 63 Türk erinin kahraman derinişiyle karşılaştı. Oysa onlar, karaya ayak bastıklarında Türk askerlerinin kaçacağını düşünüyorlardı. Yahya Çavuş ve 63 erinin yaylım ateşi altında kalan Anzaklar, çıkarmanın ilk günlerinde en büyük zayiatı burada verecek ve 10 saat boyunca yaylım ateşini durmak için mücadele edecekti. Allah Rahmet eylesin...Mehmet Akif’in Çanakkale Şiiri’nde yazdığı mısraları aslında Yahya Çavuş ve arkadaşları kanlarıyla yazmışlar burada, "SANA DAR GELMEYECEK MAKBERİ KİMLER KAZSIN, GÖMELİM GEL SENİ TARİHE DESEM SIĞMAZSIN, EY ŞEHİT OĞLU ŞEHİT İSTEME BENDEN MAKBER, SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ BEKLİYOR PEYGAMBER"

     

    Her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış olan Gelibolu’yu görüp, o atmosferi yaşayınca Mehmet Akif’in yazdığı bu şiirin manevi atmosferini biraz olsun hissedebiliyor insan. Akif’in mısralarını duyanlar, bu anlamlı mısraların nasıl yazıldığını merak eder. İşte bu sorunun cevabı, Gelibolu’dadır, Kanlı Sırt’tadır, Conkbayırı’ndadır, Ertuğrul Koyu’ndadır, Anafartalar’dadır.*

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ŞİMDİ YERLİ MASONLARDAN,

     

    HİÇ DEĞİLSE GAVURLAR KADAR İNSAF BEKLİYORUZ!

     

     

    Abdül !

     

    90 yıl önce Gelibolu'da, tarihin en amansız savaşlarından biri, usul usul sona doğru yaklaşıyordu. Binlerce ölü ve yaralı vermiş olan Osmanlı orduları, kazdıkları siperlere mıh gibi çakılmışlar, bir milim bile geri gitmiyorlardı.

     

    Binlerce mil uzaktan bu toprakları fethetmeye getirilmiş ANZAC (Avustralya ve Yeni Zelanda) askerleri ise, zafer kazanamamış olmanın ruh ezikliğini, savaşta tanıdıkları bu ilginç "düşmana" saygı duyarak telafi ediyorlardı.

     

    Kasım 1915'te ANZAC'lar okul dergilerine benzer bir dergi çıkarmaya başladılar. Savaştan sonra yayınlanan bu ANZAC notlarından iki tanesini okuyucuya sunmak istiyorum.
    Birisi, artık savaştan usanmış ve neredeyse iyice dost haline gelmiş askerlerin karşılıklı ilişkisini anlatıyor. İşte Avustralyalı bir askerin notu: "Türk tarafından bir not fırlatıp, Konstantinopolis'in ne kadar uzakta olduğunu sormuştuk. Türkler, 'Konstantinopolis'e ne kadar uzaklıkta olduğumuzu soruyorsun. Oraya ne kadar zamanda varmak isterdiniz?' diye bir cevap notu atmışlardı. Fırlatmak için ağırlık olarak bir bıçak kullanmışlardı. Bıçağın iade edilmesini istiyorlardı. Bıçak geri fırlatılmış ama kısa düşmüştü. Aralarından birinin bıçağı almaya gideceğini ve ateş edilmemesini istediler. Başka bir gün de, herhalde bir Alman subayı yaklaşmaktaydı ki, birden Türkler bizimkilere, siperlerine dönmelerini işaret ettiler. İşareti alır almaz bizimkiler siperlere koştular, biraz sonra karşıdan makineli tüfek ateşi başladı. Ama kimseye bir şey olmamıştı. Bu, Türk'ün savaşırken ne kadar adil olduğu hakkında fikir verir."

     

    İkinci belge, Avustralya savaş muhabiri C.E.W Bean'in yazdığı "Abdül" isimli şiirdir.

     

    Gazeteci Bean, bu şiirinde Abdül adı altında Türk askerini anlatmaktadır.

     

     

    Tepelerden saldıran
    gençlerimize içtik
    Sahile hücum eden
    askerlerimize,
    Tünelcilerimize ve özel savaş
    birliklerine,
    Hepsinin şerefine birer kadeh
    kaldırdık;
    Ve topçulara ve sedyecilere
    Ancak içkiler soğumadan
    Size birinden söz edeceğim,
    Ki, adı ABDÜL.

     

     

    ***

     

     

    Onu göremiyoruz son
    zamanlarda,
    Ama sakın şu şapka onun
    olmasın,
    Salınan karşı mazgalda...
    Şu, bizim hep ateş ettiğimiz;
    Geceleri soluğunu işittiğimiz,
    Karanlıkta nöbet tutan
    İşaretler vererek, cıvıldayıp
    şakıyan
    Erkenci bir tarla kuşu gibi

     

     

    ***

     

     

    Taze dallar çatırdadı,
    Diz üstüne çökerken biz,
    Koca, kapkara gölgesi ezip geçti,
    Bir gergedanın ağaçları ezip
    geçtiği gibi.
    Onun fırladığını gördük dalga
    dalga,
    Sabahın semalarına;
    Mermilerimiz tam hedefini
    buldu,
    Ve o, nasıl ölüneceğini biliyordu.

     

     

    ***

     


    Evet, cephede ölümünü
    gördük onun,
    Tıpkı bizim çocukların
    öldüğü gibi,
    Zavallı koyu gözleri döndü
    Umutsuz gökyüzüne

     

     

    ***

     


    Kırılmış, zavallı kolları açılmıştı,
    Aynı ismi verdiğimiz
    Tanrı adına...
    Ve bu yüreğimizi paralayıp aldı,
    Ama düşmüştük bir kez bu
    kanlı oyuna.

     

     

    ***

     

     

    Adın mürekkep kadar kara
    olsa da,
    Katil ve çapulcu olarak
    Ren'li Hıristiyanlarınla yan yana,
    Seni yargılayacağız Bay Abdül,
    Bilebildiğimiz bir sınav ile
    Yaşarken ve ölürken, aldığın
    her nefeste
    Sen hep bir beyefendiydin
    bizce.

    (Kaynak: Gelibolu-1915, Kevin Fewster-Vecihi Başarın-Hatice Hürmüz Başarın. Galata Yayınları, Ocak 2005)
    *

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    TASAVVUF PASİFİZM DEĞİL, DİNAMİZM KAZANDIRIR!

     

     

    Tasavvuf ve Pasifizasyon

     

    Tasavvuf'un, müntesiplerini hayattan koparması şöyle dursun, hayatın merkezinde yer aldığı ve müntesipleri vasıtasıyla toplumsal dokunun adeta bütün hücrelerine nüfuz ettiği, Tabakat kitaplarının, İslam Sanat ve Medeniyet Tarihi sahasıyla ilgili eserlerin gözden geçirilmesiyle kolayca ulaşılabilecek bir hakikat iken, Tasavvuf'un bireyi ve toplumu tembelliğe, hayata sırt çevirmeye, atalet ve miskinliğe sevk ettiği iddiası bilgisizlikten değilse, olayı bir "bütün" olarak görememe kusurundan kaynaklanmaktadır.

     

    Özellikle bu topraklarda böyle "miyop" bir anlayışın neşv-ü nema bulması, kendi tarihimize yabancılığımızın ifadesinden başka bir şey değildir. Tarihî ve coğrafî anlamda çok ötelere gitmeye gerek yok. Yaşadığımız toprakların İslamlaşması süreci hakkında sathî bir düşünce bile, bu iddianın yersizliğini göstermeye yeterlidir. Anadolu coğrafyasının İslam'la ilk tanışmasında olduğu gibi, onun bu topraklarda yerleşip kök salmasında da Tasavvuf'un, tarikatlerin ve gazi dervişlerin rolü görmezden gelinemeyecek kadar aşikârdır.

     

    Hoca Ahmed Yesevî, Necmüddîn-i Kübrâ gibi tarikat pirlerinin işaretiyle, Anadolu'ya yönelen gazi dervişlerin bu topraklarda başlattığı faaliyet, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde dışarıya tebliğ ve cihad, içeriye muhteşem bir medeniyet olarak yansımıştır. Burada Tasavvuf'un oynadığı vazgeçilmez rolü görmemek mümkün müdür?

     

    Anadolu'nun İslamlaşmasında ve bu topraklarda Müslüman bir medeniyetin teşekkül ekmesinde birçok Tasavvufî anlayışın (tarikat) rolü vardır. Bunları kısaca İbn Arabî, Mevlana, Hacı Bektaş, Ahi Evran ve Yunus olarak ifade edebiliriz.

     

    Aksiyoner ve mücadeleci tarzıyla dikkat çeken İbn Arabî, devrin Selçuklu Sultanı İzzeddîn Keykâvûs'un kendisine yazdığı bir mektuba verdiği cevapta, onun Müslümanlar'a yapacağı en büyük hizmetin, İslâm'ın şanını yüceltmek ve küfre tahakküm etmek olduğunu açıkça ifade etmiştir. (Hilmi Ziya Ülken, "Türk Tefekkür Tarihi", II, 135.)

     

    Türkistan ve Horasan bölgesinden Anadolu'ya yansıyan Hoca Ahmed Yesevî ve Necmüddîn-i Kübrâ etkisi, daha önce de söylediğim gibi "gazi dervişlik" geleneğiyle bu toprakların İslâmlaşmasında inkâr edilmez bir rol oynamıştır. "Abdalân-ı Rum", "Gâziyân-ı Rum", "Alperenler", "Horasan Erenleri"… gibi isimlerle anlatılan zümre, özellikle halk tabakasında "fütuhat" ruhunu işlemek suretiyle henüz "beylik" merhalesinde bulunan Osmanlı'nın, siyasî nüfuz alanını genişletmesinde aktif bir belirleyiciliğe sahip olmuştur. Sayısız isimsiz kahramandan Şeyh Edebali, Turgut Alp, Konur Alp, Akçakoca isimleri bu bağlamda ilk akla gelenlerdir. (İrfan Gündüz, "Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri", 5 vd.; Ekrem Işın, Osmanlı Döneminde Tasavvufî Hayat, "Osmanlı", IV, 453.)

     

    Osmanlı'nın "beylik"ten "devlet"e, oradan da "cihan devleti"ne geçiş süreçlerinin her birinde Tasavvuf'un ve muhtelif meşreplerden Tasavvuf ehlinin inkârı mümkün olmayan etkisi/katkısı vardır.

     

    Özellikle "kuruluş" aşamasında Tasavvufî tarikatlerden kimi, Moğol istilalarından ve iç karışıklıklardan bunalan halk kitlelerine moral destek ve ruhî sükûn sağlayarak aralarında güçlü rabıtalar oluşturan birer sığınak olmuş, kimi de insanları aynı ideal etrafında birleştirerek fütuhata, merkezî otoritenin tesisine ve müesseseleşmeye katkıda bulunmuştur.

     

    Bir başka şekilde söylersek, binanın kurulması ve yükselmesi Horasan Erenleri vasıtasıyla, nakış nakış işlenerek estetik bir görünüm kazanması da Mevlana hareketi ile olmuştur.

     

    Toplumsal yapı, son derece karmaşık boyutları bulunan ve çok yönlü ilişkilerle şekillenen müesses bir nizamı anlatır. Bu yapı içinde her bireyin, her kurumun ve her birimin ayrı bir fonksiyonu vardır. Bunlar bir araya gelerek bütünlüğü ve ahengi oluşturur.

     

    Bu itibarla Tasavvuf'un toplumda icra ettiği fonksiyon da "tek boyutlu" olmamıştır. Gazi dervişliğin ayrı, Ahiliğin ayrı, Mevlevîliğin ayrı fonksiyon icra etmiş olması bu bakımdan yadırgatıcı değildir…

     

    Osmanlılar'da devlet-Tasavvuf münasebeti, Osman Bey'den itibaren adeta sistematik bir yapı arz etmiştir. Osman Bey'in bir Tasavvuf şeyhi olan Edebali ile, Orhan Gazi'nin Ahi Hasan, Davud-u Kayserî, Abdal Murad, Abdal Musa, Geyikli Baba ile, Murad Hüdavendigâr'ın –bir "ahi" olan– Sinanüddin Yusuf Paşa ile, Yıldırım Bayezid'in (aynı zamanda damadı olan) Emir Buhârî ile, II. Murad'ın Hacı Bayram Veli ile, Fatih'in Akşemseddin ile, III, Murad'ın Şeyh Şaban Efendi ile, Kanuni'nin Şeyh Ebû Sa'îd Efendi ve Baba Haydarî-i Semerkandî ile… ilişkisi Osmanlı'ya vücut veren yapının "ilmiye" (ulema), "seyfiye" (askerler) ve "kalemiye" (bürokrasi) yanında dördüncü bir ayağa daha istinat ettiğini gösterir ki, o da "irşadiye" diyebileceğimiz Tasavvuf ehlidir.

     

    Tasavvuf ehlinin, toplumun sadece ruhî ve ahlakî eğitimine katkıda bulunmakla kalmayıp, aynı zamanda, yeri geldiğinde düşmanla savaşa (cihada) da fiilî olarak katıldığını gösteren pek çok örnek vardır. Bugün bunlara dair bazı örnekler zikredeceğim.

     

    Okuyacağınız isimlerden bir çoğu, sınır boylarında bulunan “ribat”larda yaşamış, bir yandan mücahidleri teşci ederek savaşa hazırlarken, bir yandan da onların ruhî hayatlarının inkişafına gayret göstermişlerdir.

     

    1. Hâtem el-Asamm: Katıldığı bir seferde, bir dağ üzerinde nöbet tutarken hayatını kaybetmiştir.

     

    2. Seriyy es-Sekatî: “Ey iman edenler! Sabredin, (düşman karşısında) sebat gösterin…” (3/Âl-i İmrân, 200) ayetini tefsir sadedinde, “Savaş anında sebat ve istikamet üzere olmakla sabredin” dediği ve İmam Ahmed b. Hanbel tarafından cihaddan dönerken övüldüğü nakledilmiştir.

     

    3. Cüneyd el-Bağdâdî: Şöyle dediği anlatılır: “Birgün bir gazveye çıkmıştık. Ordu komutanı bana nafaka kabilinden bir şeyler göndermişti. Bunu hoş görmedim ve ihtiyaç sahibi gazilere dağıttım.

     

    4. Ebu’l-Abbas et-Taberî: Tartus’ta mücahidlere vaz ediyordu. Allah Teala’nın celalinden, azamet ve kudretinden bahsederken baygın düştü ve hayatını kaybetti.

     

    5. Züheyr b. Şu’be el-Mervezî: Şöyle dediği nakledilmiştir: “Canım et çektiğinde, Bizans ülkesine girinceye kadar yemem. Ne zaman ki onlardan ganimet elde ederiz. Eti o ganimetlerden yerim.”

     

    6. Ali b. el-Hüseyin: İslam ülkesini Haçlılar’dan temizlemeye halkı teşvikte büyük rolü bulunan bu sufinin ribatına toplanan insanların, oraya bir “kışla” görüntüsü verdiği kaynakların naklettiği bir husustur.

     

    7. “Şam Aslanı” lakaplı Abdullah el-Yuninî: Tarihçiler tarafından “Heybetli, kahraman, sürekli zikir ve cihadla meşgul olan bir şeyhti. Keşif ehliydi. Ne kadar kalabalık olursa olsun düşmanla savaşmaktan çekinmezdi” ifadeleriyle anlatılmıştır.

     

    8. Ebu’l-Abbâs el-Kudsî: Keramet sahibi bir zat olduğu ve Kudüs’e geldiğinde öküz üzerinde savaştığı için kendisine “Ebû Sevr” lakabı verildiği nakledilmiştir.

     

    9. Hasan b. Yusuf el-Mekzun: Kaynaklarda, bin kişilik müridanıyla Haçlı savaşına katıldığı zikredilmiştir.

     

    10. Abdurrahman el-Celculî: Haçlı savaşlarından birinde Dimeşk (Şam) girişinde şehid olmuştur.

     

    11. el-Haccâc el-Fendulavî: “Allah mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır” ayetini okuduktan sonra müridleriyle birlikte yaya olarak Haçlı savaşına katılmış ve şehid olmuştur.

     

    12. Yahya b. Yusuf es-Sarsarî: Moğollar Bağdat’ı istila ettiğinde asasıyla 12 düşman askerini öldürdükten sonra şehid düşmüştür.

     

    Bu örneklerin çoğunu “çok bilinen” isimlerin teşkil etmediğini biliyorum. Bu bakımdan bu örnekleri burada kesip, “çok bilinen” isimlerden de birkaç örnek verelim:

     

    1. Necmeddin-i Kübrâ: “Kübreviyye” tarikatının kurucusudur. Sadece Tasavvuf sahasında değil, Hadis ve Tefsir gibi “zahirî ilimler”de de yed-i tula sahibi idi.

     

    Moğollar Horasan’a girdiğinde Cengiz Han ona, Harezm’i yerle bir edeceğini bildirmiş ve orayı terk etmesini söylemişti. Şeyh ise bunu reddetti, müritlerini toplayarak Moğollar’ın karşısına dikildi. Elindeki uzun kargıyla savaşa fiilen iştirak etti ve vücuduna saplanan bir okla şehit oldu.

     

    Üzerinde konuştuğumuz meselenin, bu köşede hall-u fasl edilemeyecek kadar geniş olduğunun farkında bulunmakla birlikte, serinin bu son yazısında temas edeceğim bir-iki noktanın, önceki yazılarla birlikte ele alındığında Tasavvuf hakkındaki önyargılardan veya bilgi eksikliğinden kaynaklanan kimi olumsuz değerlendirmelerin bir kere daha gözden geçirilmesine vesile olacağını umarım.

     

    Cihad'ın mana ve maksadında mündemiç olan "İslam'ın kitlelere ulaştırılması" görevi, temelde bir "tebliğ ve davet" işidir. Tasavvuf ehlinin, tarih boyunca gezgin sufiler, ribatlar ve tekkeler vasıtasıyla bu bağlamda icra ettiği fonksiyon ise inkâr edilemeyecek boyuttadır.

     

    Dışarıya yönelik olarak bu faaliyetleri yürüten Tasavvuf ehlinin, içeride de toplumun irşadına dönük çalışmalar yaptığını ayrıca belirtmeye gerek yoktur.

     

    Öte yandan –bir önceki yazıda bir kısım örneklerini zikrettiğim gibi– Tasavvuf ehlinin, düşman tasallutu karşısında cihada, gerek fiilen savaşmak, gerekse halkı teşvik etmek suretiyle iştirak etmekten geri durmadığı hakikatine gözlerimizi kapatmamız söz konusu olamaz.

     

    Mağrib'de kurulan Murabitun ve Muvahhidun devletlerinin temellerinde, tıpkı Osmanlı gibi Tasavvuf şeyhlerinin harcını görmek şaşırtıcı olmadığı gibi, aynı tesbiti Eyyubîler, Memlüklüler, kısmen Babürlüler ve daha birçok devlet hakkında tekrarlamak da yanlış değildir…

     

    Aynı şekilde İslam dünyasının dört bir yanında geçtiğimiz yüzyılda ve öncesinde verilen kurtuluş savaşlarında Tasavvuf ehlinin oynadığı aktif rolü görmemek için tarihe ve gerçeğe karşı kör olmak gerekir.

     

    Hint alt kıtası (İmam-ı Rabbânî ve Şah Veliyyullah çizgisinin varisi Deoband/Diyubend ekolünden gelen sufi alimler), Kuzey Afrika (Libya'da Senusiyye hareketi, Cezayir'de Emir Abdülkadir ve Muhammed Haddâd, Sudan'da Muhammed Ahmed el-Mehdi, Mısır'da Ahmed el-Arabî, Mağrib'de Muhammed b. Abdülkerim el-Hattâb…) ve elbette Anadolu bu tesbitin canlı şahitleridir. Kafkasya'da Şeyh Şamil ve bugün Filistin'de adını "İzzeddin el-Kassâm Tugayları" vasıtasıyla tanıdığımız şehid İzzeddin el-Kassâm da öyle…

     

    Bu noktada biraz durup vakıaya "kuş bakışı" bakalım:

     

    Tasavvuf ehli hakkında ileri sürüldüğü şekliyle "cihaddan geri durup, aşk-meşk işleriyle uğraşma" iddiasının, mesela "savaştan geri durup, ilim işleriyle ilgilenme" tarzında Muhaddisler, Fakihler, Müfessirler, Kelamcılar vb. için aynı yoğunluk ve boyutta ileri sürülmediği dikkat çekmektedir. Oysa bu saydığım sahalarda etkin olmuş ulemanın tamamının cihada fiilen iştirak ettiğini söylemek mümkün değildir. Durum böyle diye bu ulemanın da hayattan koptuğunu ve insanları da peşinden sürükleyerek pasifize ettiğini mi söylemek gerekir?

     

    Şu halde burada şu soru önem kazanıyor: Bu iddia niçin özellikle Tasavvuf ehli hakkında ileri sürülmektedir?

     

    Bana kalırsa bunun tek bir cevabı vardır: Önyargı.

     

    "Hayata katılma"nın en somut ve keskin göstergesi olan "cihad"a fiilen iştirak edip etmeme durumu, hangi meslek ve meşrebe mensup olursa olsun herhangi bir İslam büyüğünün yaşadığı döneme, özel ve genel şartlara ve hizmet etme tarzına bağlı olarak elbette değişecektir.

     

    Öyleyse bu noktada ileri sürülebilecek örneklerden yola çıkarak "Tasavvuf insanı hayattan koparıyor" gibi korkunç bir genellemeye ulaşmak büyük bir yanılgı ve hata olur.

     

    Bu yazıyı teberrüken İmam eş-Şa'rânî'nin konu hakkındaki sözleriyle bitirelim:

     

    "Resulullah (s.a.v)'e, gazilere ikramda bulunacağımıza, onlara nakdî yardımda bulunamayanlarımızın ise yiyecek yardımı yapacağına yahut onların aileleriyle ilgileneceğimize dair söz verdik.

     

    "Resulullah (s.a.v)'e, mücahidlerin bulunduğu herhangi bir savaş bölgesine girersek, orada kaldığımız müddetçe gece bekçiliği yapacağımıza (nöbet tutacağımıza) söz verdik.

     

    "Resulullah (s.a.v)'e, yataklarımızda değil, Allah uğrunda savaşırken şehid olarak ölmeyi dileyeceğimize ve Allah yolunda savaşmayı nefislerimize kabul ettirmekten gafil kalmayacağımıza dair söz verdik. Bunu bilfiil gerçekleştiremesek dahi, salih bir niyet sahibi olmamız, Rabbimizin bize ecir vermesini sağlayacaktır.

     

    "Resulullah (s.a.v)'e, cihad etmemiz mümkün olmazsa, bize şehadeti ve uhrevi sevabı sağlayacak işleri yapacağımıza dair söz verdik." *

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    BAŞLICA BÜYÜK TAİKATLAR*

     

     

    GİRİŞ

     

    TARİHİMİZİ hatta ahlak, şuur ve karakterimizi ken­dilerinden ayrı düşünemeyeceğimiz, ve benliğimizi kendilerinden ayırt edemeyecegimiz bazı kavram ve kurumlar vardır. Tarikatlar, başka bir deyimle, tasavvufi duyuş ve anlayış bunların en önemlilerindendir.

     

    Bizler, cumhuriyet çocuklarıyız. Tekkeleri kapatan bir nesiliz. Tekkeler, tarih içinde rollerini oynamış, ömürlerini doldurmuş, nihayet yozlaşmışlardı. Kader kapanmalarına fetva verdi: kapandılar. Bu küçük etüt bünyesinde bile göreceğiz ki, tekkeler daha Atatürk'­ten yüz yıl önce, 1846'te ölen ve "tasavvuf tarihinde bir dönüm noktası olan" büyük Türk mutasavvıf düşünürü Kuşadalı tarafından "devrini dolduran ku­rumlar" olarak nitelenmiş ve tasavvufi eğitim o zamanda tekke dışına çıkarılmıştı. Cumhuriyet'in mimarı bu işin sadece resmi tescilini yapmıştır. (Asli özelliğini ve hayati işlevini yitirdiği, kısmen menfaet ve meskenet yuvasına çevrildiği, hatta bazı art niyetli ve dış destekli merkezlerin ve masonik mahfillerin güdümüne girdiği için zaten koflaşan ve resmen kapatılan tarikatların yerine, ilmi, İslami ve insani ihtiyaçlara cevap verecek yeni ve yeterli manevi kurumların oluşturulmaması, cumhuriyetin önemli bir noksanıdır: Ve malesef   bu boşluğu kısmen sahte şeyhler doldurmaya çalışmış, ehliyetli ve iyi niyetli zevat ise dışlanmış ve suçlanmıştır)

     

    Bu olgunun İslam'la çelişen bir yanı da yoktur. Çünkü insanların ruhsal yönden, yüceltmelerinin tekkede gerçekleştirilmesi İslam'ın emri değil, bir usul ve gelenek meselesidir. Bu eğitim başka yollar­la ve başka biçimlerde de yürütülebilir. Tıpkı tahsil ve ilmin medreseden ibaret olmadığı gibi.

     

    Yalnız bunun kadar gerçek olan bir nokta daha vardır: Filan veya falan kurumun tarihe karışması, kavramların ve hayati realitelerin de yok olması değildir, insan, ruhsal yücelişini her zaman isteyecek ve bunu gerçekleştirmek için çareler arayacaktır.

     

    Bu ölmeyen kavram ve gerçeklerin yeniden de­ğerlendirilmesinde, birer tarihi kurum olan tarikat­ların iyi tanınmasının yararları olacaktır. Bu küçük etüdün bu yaklaşımla okunmasını diliyoruz.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    TARİKAT İSLAMİ TİTİZLİKLE YAŞAMAKTIR

     

    TARİKATIN DİN VE TASAVVUF BÜNYESİNDEKİ YERİ

     

     

    İSLAMİYET son ve mükemmel dindir. Onun kaynağı Kur'an'dır ve Hz. Resulüllahtır. Kur'an, Allah'ın Cebrail adlı bir melek aracılığıyla son Peygamber Hz. Muhammed'e ayet ayet vahyettiği mukaddes kitaptır. Kur'an'ın her ayeti, 23 yıllık Peygamberlik dönemi boyunca, belli bir olay üzerine inmiş, yani Peygamberimiz'e vahyedilmiştir. Ayetlerin inişine sebep teşkil eden olay ve olaylara, nüzul; yani iniş sebebi denir. Her ayetin inişi bir sebebi nüzule dayanır.

     

    Ayetlerin birer iniş sebebine bağlı olarak gelme­leri, Kur'an'a özgü mucize yönlerden biridir. Bu ilahi tarz ve üzül sayesinde Allah'tan gelen açıklama ve hükümler, insanlık bünyesine birer tarihi olayla per­çinlenmiş ve hafızalara işlenmiştir. Yine bu sayede biz, Kur'an'ın, hayatın ve yaratanın direktiflerinden oluştuğunu da rahatlıkla anlıyor ve söylüyoruz. Bu demektir ki Kur'an, filozofların tarz ve sistemlerinde olduğu gibi, önceden düşünülüp tasarlanmış ve kale­me alınmış, çoğunlukla hayat ve insan gerçeğinden uzak spekülatif bilgiler yığını değildir. O, bizzat haya­tın sahibi olan Yaratıcı tarafından yine hayat bünye­sinde yer almış olaylarla örneklendirilerek çeyrek asra yakın bir zamanda insan hayatına mal edilmiş­tir.

     

    İş bu kadarla da kalmamıştır. Kur'an'ın Allah'tan gelen açıklama ve hükümleri, en mükemmel insan örneği olan Son Peygamber'in açıklamalarıyla da aydınlık kazanmış ve daha belirgin şekilde insan hayatına mal edilmiştir. Hz. Muhammed hem vahyin mazharı, yani indiği kişi, hem de onun ilk ve en mükemmel açıklayıcısı, yorumlayıcısıdır. Bizzat uygulayıcısıdır.

     

    Kur'an'ın, başka bir ifadeyle vahyin açıklanması ve yorumlanması, Hz. Peygamber tarafından üç yolla yapılmıştır. Aynı zamanda, "Peygamberimizin Sün­netinin Türleri" de olan bu yollar şunlardır:

     

    1. Sözlü (kavli) yol: Bu yolla yapılan açıklamada Hz. Peygamber bir konuyu, bir problemi veya bir kelime veya deyimi kendi sözüyle doğrudan doğruya açıklamaktadır. Bu sözler Hadis adını almaktadır. Daha sonraki dönemlerde, İslam bilginleri tarafından Hadislerin de açıklanması ve yorumlanması yönüne gidilecektir.

     

    2. Fiili yol: Bu yolla getirilen açıklama Hz. Pey­gamber'in bir davranışı biçiminde ortaya çıkmakta ve böylece sorulan soruya ve akla gelen probleme frapan bir açıklama getirilmektedir. Hadislerle yapı­lan açıklamalardan oluşan Sünnet'e sözlü sünnet denirken bu yolla yapılan açıklamalardan oluşan Sünnet'e fiili sünnet denmektedir.

     

    3. Takriri yol: Bu yol Hz. Peygamber'in, yapılışına tanık olduğu bir şeyi engellememesi şeklinde yürümektedir. Peygamber külli örnek, en yüce örnek olduğundan onun bir konuda susması, bir fiili engellememesi o konu ve işin yapılmasının Kur'an hüküm­lerine ters düşmediğini göstermektedir. Bu yola tak­riri sünnet, yani Peygamber'in engellememe şeklindeki kabulüyle oluşan sünnet denmektedir.

     

    Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber'e bir veya birkaç sebebe bağlı olarak gelen, Yaratıcı'nın o konudaki evrensel ve ilahi tavrını ortaya koyan Kur'an ayetleri vahyin doğrudan muhatabı olan Peygamberimiz ta­rafından da sözlü olarak ve yaşanarak örneklerle açıklanıyor ve hayatımıza iyice kazandırılıyordu.

     

    Buna dayanarak şunu rahatlıkla diyebiliriz ve zaten çağlar boyu bütün İslam bilginlerince de söylenmiştir: Hz. Peygamber devrinde, yani asrı saadette Müslümanlar için her türlü problemin çözü­münü gerçekleştiren tek kişi-kaynak vardır: Hz. Pey­gamber, ilahî vahiy ile desteklenen Peygamberlerin Efendisi, Müslümanların bütün dert ve problemlerinin son çözüm merciidir. Bunun içindir ki asrı saadette İslami-dini ilimlerin bağımsız birer şube olarak kurulmadığını görüyoruz. Çünkü bu ilimlerin getire­ceği tüm çözümler, bizzat vahiy adına konuşan ana kaynaktan öğrenilmekte idi.

     

    Kur'an'ın tebliğcisi ve en mükemmel insan örneği Hz. Muhammed, Müslüman toplumunda şu iki görevi aynı anda yerine getiriyordu: Müslüman toplumun devlet başkanlığı ve dini liderlik. Dini liderlik de iki kısımdan oluşmaktadır. Dinin birtakım kurallar şeklinde beliren dış kısmı, yani fıkıh kısmı. Bu kısma fıkhî liderlik diyoruz. Daha sonraki devirlerde bu işi fakih denen bilginler yerine getirmişlerdir. Dini liderliğin ikinci kısmı ise, dini hayatın özü olan insanın iç dünyası, gönül dünyasının geliştirilmesi ve yönlendirilmesi şeklinde ortaya çıkıyordu. Bu kısma insanların ahlak, fazilet, sevgi, duygu, duyularüstü idrak vs... bakımlarından geliştirilmeleri girmektedir.

     

    Asrı saadetten sonra, yani Hz. Peygamber'in bu dünyadan ayrılışı ile yepyeni bir süreç başladı. Artık insanlar, vahiy ile beslenen bir yüce kaynaktan yararlanarak meselelerini halledemeyeceklerdi. Onun yerine her konuda ayrı bir uzmana danışarak, her sorunu ayrı bir çareye başvurarak çözebilecek­lerdi.

     

    Böylece ortaya birçok yorumcu ve yorum ekolü, yani mezhep çıktı. Bunlar dinin, zahiri ve hukuki yanına ilişkin kurallar alanında yani fıkıhta insanlara yardımcı olu­yorlardı. Zamanla bunların sayısı düştü ve sonraki zamanlarda İslam ilimlerinde orijinal fikirler getiren yaratıcı kişiler pek görülmez oldu ve mezheplerin sayısı dört rakamında donduruldu. Bu, İslam'ın ön­gördüğü bir olgu değil, yeni yeni yorumlar getirecek büyük insanların yetişmemesine bağlı bir durumdur.

     

    Fıkhın yorum ekolleri olan mezheplerin yanında, dinin iç dünyamıza, ruhumuza ilişkin taraflarına yo­rumlar getiren tasavvufi, yani mistik ekollerin de çıkması kaçınılmazdı. Ne var ki, İslam mistisizmi alanında yaratıcılık devri çok uzun sürdüğü için tasavvufi yorum ekolleri olan tarikatlar, mezheplere göre çok daha sonraki zamanlarda görüldü.

     

    Bazı İslam bilginleri bu manevi ve ahlaki kurallara ilişkin yorum getiren ekollere: "batını fıkıh" ekolleri, takvaya ilişkin yorum getiren ekoller, insanın iç dünyasına ait temiz­lenmeyi gerçekleştiren ekoller vs. adlarını vermişler­di. Ancak zaman içinde bu adlar tutunamamış, mistik hayata ilişkin konularla uğraşan bilginlerin sûf (yün elbise) giymelerine bakarak bu disiplinlerin toplu halde anılışı tasavvuf adıyla olmuş ve bu ad tutul­muş ve tutunmuştur.

     

    Tarikatlar, İslam'ın ruhsal ve manevi değerleri kazandırıp geliştiren kurumu olan tasavvuftaki yorum getirici ekollerdir.

     

    Fıkhî yorum getiren ekollerin geleneksel eğitim ve bilim kurumları medrese, tasavvufi yorum getiren ekollerinkiler tekke adını alır.

     

    Fıkhî alanın temsilcilerine verilen geleneksel ad fakıh, tasavvufi alanınkilere verilen ad şeyh, mürşid, pir, veli, Allah Eri, Allah Dostu, Gönül Sultanı, Eren, Ermiş vs...dir.

     

    Medrese eğitim ve öğretiminin kendine has özellikleri, metotları olduğu gibi tekke eğitiminin de kendine has metotları ve özellikleri vardır. Şu noktayı dikkatten uzak tutmamalıyız: Bir medeniyetin yükse­lişi gibi gerileyiş ve çöküşü de her alanda olmakta­dır. Medeniyetler ve bu medeniyetlerin yaşandığı top­lumlar bütün kurumlarıyla birden yükselir ve bütün kurumlarıyla birden geriler ve çökerler, İslam dün­yası için de bu böyle olacaktı ve böyle olmuştur. Medrese kurumunun gerileyiş ve çöküşüyle tekke kurumunun gerileyiş ve çöküşü paralel gitmiştir. Bir toplumda cami imamının seviyesi düşerken tekke şeyhininki yükselmez. Bunun tersi de doğru değildir. Seviye toptan yükselir veya düşer. Çünkü insan hayatında bir şey her şeyle ve her şey bir şeyle ilgi halindedir.

     

    İslam toplumlarında kurumların yozlaşması ve çöküşü daima paralel gitmiştir: Medresenin donuklaşıp işe yaramaz hale geldiği sıralarda tekkeler de deje­nere olmuş ve çöküş noktasına gelmişti. Nihayet her ikisi birden tarihe karıştı.

     

     

    TARİKAT KAVRAM VE KURUMUNA DAHA YAKINDAN BİR BAKIŞ

     

    Tarikat, Arapça'da yol demektir. Kur'an'da tarikat, mezhep, yol, tarz, metot, hareket biçimi anlamlarında kullanılmıştır. (Bakınız: Taha suresi, 63, 104, Cinn suresi, 11,16)

     

    Bir tasavvuf terimi olarak tarikat, "Allah'a varma gayesini güdenlerin izledikleri özel tarz ve yol" demektir.

     

    Başlangıcından beri tasavvufi kaynaklar tarikat deyimini şeriat deyimiyle birlikte kullanmaktadırlar. Geniş su yolu anlamındaki şeriat deyimi ile daha küçük ve özel yol anlamındaki tarikat deyimi birlikte düşünüldüğünde şu sonuca varılabilmektedir: Bütün insanlığa hitap eden ana yol, geniş cadde din (şeri­at) içinde, kişilerin mizaç ve tabiatlarına uygun ola­rak izledikleri daha küçük ve alt yollara tarikat denmektedir.

     

    Bir yaradılış kanunu olarak her fert bağımsız bir âlemdir, insanların parmak uçlarının farklı olduğu gibi, iç dünyaları da farklıdır, işte tarikat bu farklı fertleri, yaradılışlarındaki özellikleri kanalize ederek esas hedef olan "Allah'a ulaşma"da yol aldıran kurumdur. Bu yüzdendir ki ana çerçeve olan dinin tek olmasına karsın tarikatlar çek çoktur. Hatta denebilir ki insan sayısı kadar tarikat vardır. Tasavvufta bu evrensel espri şu formül cümlede dile getirilir: "Allah'a giden yollar, yaratıkların sayısı kadar çoktur."

     

    Tasavvuf tarihi araştırmalarıyla ünlü rahmetli Mehmed Ali Ayni, tarikatlar konusunda şöyle diyor: "Müslümanlık, esasta Allah ye Hz. Muhammedi tasdikten ibarettir. Ancak bu tasdik olgusu daha sonra, bir antlaşma ile Peygamber önünde yeni­den perçinlenmiştir. Bu antlaşma pek tehlikeli ve hayati bir günde (Hudeybiye gününde) Müslüman­lar ile Allah Elçisi arasında akdolunmuştu. Müslü­manlar o gün Peygamberin elini tutarak kendisin­den asla ayrılmayacaklarına söz vermişlerdi. O halde bir Müslüman bu gün özü, sözü ve fiili birbirine uygun ve düzgün fazilet ve dürüstlükte seçkinleşmiş, sevgi ve güvene layık bir zatı bulup onun huzurunda, o güne kadar işlemiş olduğu günahlardan içtenlikle tövbe ettiğine ve artık kim­seye fenalık yapmayacağına, yalan söylemeyece­ğine, kısacası her türlü kötülükten sakınacağına dair söz vermesi ve bu taahhüdüne Allah ve Resulü yanında büyük bir zatı da şahit tutması, andığımız o ilk antlaşmayı yenileyip pekiştirmekten ibarettir, İşte tarikata girmek bu demektir, yoksa tekkede oturup, çorba içmek değildir. Ben dün­yada bundan daha etkili bir kontrolün bulunaca­ğına inanmıyorum."

     

    Tarikatlarda en belirgin hizmet iki noktada yoğun­laşmıştır:

     

    1.  İslam'ı yaymak. Adaleti yerleştirmek

     

    2. İnsanların iç dünyalarını, ahlakî yapılarını, gönül âlemlerini düzene koyup güzelleşmek.

     

    Tarikatların bu hizmetlerinin, özellikle birincisini araştırıp yazan en ünlü batılı bilgin oryantalist T.W.Arnold olmuştur. Onun, aslı İngilizce olan eseri, İntişar-ı İslam Tarihi adıyla Türkçe'ye de çevrilmiş ve birkaç kez basılmıştır. Bu eser tasav­vuf ve tarikatların destanî tarihlerini kitaplaştıran önemli bir kaynaktır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    TARİKATLARDA TEMEL PRENSİPLER

     

     

    TARİKATLARIN temel ve hâkim prensipleri hakkın­da pek çok eser yazılmıştır, Biz burada çok kısa bilgiler vermekle yetinmek zorundayız.

     

    1. Tarikatlarda Sünnet'e sarılmak, başka bir deyimle Hz, Peygamber'i taklit esastır: Batılı bazı yazarların söylediklerinin tam aksine, tasavvuf ve ona bağlı olarak tarikatlar bütünüyle Kur'an ve Sün­net'e dayanan İslami kurumlardır, Zaman içinde dıştan bazı şeylerin girmiş veya sokulmuş bulunması kurumun orijinal-İslami karakterini değiştirmez, Önemli olan klasik ve temel yapıdır, Şurada, burada görülen mahalli ve özel durumları hareket noktası yapıp "tarikat budur" diye hüküm vermek, yanıltıcı olmaktadır. Tekkeler dejenere olmuş ve kapanmıştır. Ama tarikat esprisi ayrıdır. O bir kültür ve duygu olayıdır; tekke duvarlarından ibaret değildir.

     

    2. Tarikatlar her şeyden önce pratiğe yönelik kurumlardır: Tarikat sadece bilgi veren kurum değil verdiği bilgiyi doğrudan doğruya yaşatan kurumdur. Medrese ve mekteple tarikat kurumunun en belirgin farkı buradadır. Tarikatlarda eğitici rolü oynayan mürşid ve şeyh sadece öğüt veren kişi değildir, O, eğittiği insanların her türlü işi ve derdiyle bizzat ilgilenen ve hayatın, insanların içine alabildiğine karışan faal bir kişidir.

     

    3. Tarikatlarda hizmet amaçlanmıştır: İslam düşüncesi kişilerin kötülükte pasif kalmalarını yeterli görmemek­te, iyilikte aktif olmalarını da istemektedir, Bir tarikat mensubu kimseye kötülük etmemek, kimseyi rahat­sız etmemek ve kendi benliğini yeterli hale getirmek­le ödevini bitirmiş olmaz, İslam tasavvufunun, diğer mistik anlayışlarla, mesela Budizm ve Hıristiyan mistisizmiyle belirgin farklarından biri de budur, Tari­kata bağlı kişi, yani derviş veya sûfi gerektiği şekilde kemale ermek için Allah'ın kullarına hizmet edecek, asla kenara-köşeye çekilmeyecek, hizmet sırasında gördüğü kötülük ve nankörlüklerden şikâyetçi olma­yacak ve insanlardan hiçbir şey beklemeyecektir. Tasavvuf-tarîkat anlayışının bu hâkim esprisini, büyük Türk mutasavvıfı Kuşadalı İbrahim Halveti (ölm. 1845) şu cümle ile ifade ediyor: "Tarikatta esas olan; Allah'ın bütün kullarına, yalnız Allah rızası için hizmet vermektir."

     

    4. Tarikatlarda silsile ve icazet şarttır: Silsile; bir mürşidi, önce tarikatının kurucusu (pir) olan zata, oradan da Hz. Peygamber'e bağlayan kişiler zinciridir. Tarikat­ların ortaklaşa kabullerine göre, böyle bir silsile ile Hz. Peygamber'e ulaşmayan şahsın tarîkat bünyesin­de irşad ve eğitime yetkisi yoktur. İlmi ve ahlaki yeterlilik, silsile ile Peygamber’e ulaşma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Silsileye girmek her şeyden önce bir mürşide bağlanmakla olur. Bu bağlanmaya tarîkat mensupları intisap, nisbet, el almak vb.. derler.İzinsiz ve icazesiz şeyhlik, sahtedir.

     

    5. Mürşide teslimiyet lazımdır: Teslimiyet veya teslim olmak, İslam dinine adını veren kelime olan silm ile aynı köktendir. Silm, barış ve mutluluk demektir, o halde İslam, barış ve mutluluk uğruna dinin sahibi olan kudrete yani Allah'a teslim olmaktır. Bu ilk teslimiyetin uzantıları vardır: Teslim olmanın ikinci etabında Peygamber'e teslimiyet, üçüncü etapta da Peygamber'in manevi ve ruhsal vârisi olduğuna inanılan mürşide teslimiyet vardır. Bunların ilkine fena fillah (Allah'da fani olmak), ikincisine fena firresûl (Peygamber'de fani olmak), üçüncüsüne de fena fişşeyh (mürşidde fani olmak) denir. Pratikte, bir derviş karşısında mürşid göreceği için teslimi­yetin her kademesi evvela mürşide teslim olmakla elde edilir.

     

    Şeriat çizgizindeki mürşide teslimiyet insanı kemale erdirir. İman, mutlu­luk, olgunluk, hayır ve zafer mürşidin sözüne har­fiyen uymakla elde edilir.

     

    Tarikat düşüncesi bu ölçüyü koyarken, mürşidin niteliklerini, maksada yeterli olacak biçimde tespit etmekten de geri kalmamıştır. Mürşid; nefs, beden, ölümlü dürtüler vs. gibi gerilik ve basitlik ifade eden tüm bağlardan sıyrılmış, ilahi iradede benliğini erit­miş, kâmil ve olgun insandır. İnsan-ı kâmil adını alan bu zat bütün güzellik ve iyiliklerin sembolüdür. Böyle bir benliğe teslim olmak kâinatın  ruhuyla temasa geçmek anlamını taşır. O halde adı geçen teslimiyet ve taklit, esasında Kur’ana ve Resulüllaha uymanın ve Allah’a ulaşmanın bir vasıtasıdır.

     

    Hırka, taç, şalvar vs. gibi şekle ilişkin yönler asla şart ve gereklilik ifade etmezler. Hatta tekke bile tarikatın zorunlu unsurları içinde değildir. Mürşid-mürid ilişkisi mekân ve zaman kayıtlarından arınmış olarak yürür. Yunus Emre bu espriye değinirken şöyle diyor:

     

    "Dervişlik olsaydı taç ile hırka

     

    Biz de alır idik, otuza, kırka…"

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    TARİKATLARIN TARİH İÇİNDEKİ YERLERİ

     

     

    TARİKATLAR tasavvufi zevk ve heyecanı geniş halk kitlelerine yaymada bir numaralı rolü oyna­manın yanı sıra, İslam'ın asker ve kılıca dayanmayan en büyük fetihlerini gerçekleştirmede de başlıca unsur olmuşlardır.

     

    Türklerin Müslümanlığı kabullerinde tasavvufa bağlı dervişlerin altyapı hizmeti gördükleri  bilinmekte­dir. Türklerin Müslüman oluşlarının ardından tarikat­lar, İslam'ın yayılma ve gelişmesinde temel kurumlar haline getirildiler. Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulu­şunu gerçekleştiren ana insan unsurunun tarikat bağlıları oldukları bugün bütün ilim çevrelerinin kabul ettiği bir gerçek halinde karşımıza çıkmaktadır.

     

    Moğol istilasının ardından Miladi 13. Yüzyıl bo­yunca Anadolu bir "sûfiler, dervişler yatağı" haline gelmişti. Bu gönül adamları ve gönüllü tebliğ kurumları, daha sonra Os­manlı imparatorluğu’nun kuruluşunda en dikkat çekici rolü oynayacaklardı.

     

    Türkler, Müslümanlığı kabullerinin ardından ben­liklerine sindirdikleri tasavvuf zevk ve heyecanını daha çok tarikatlar vasıtasıyla ortaya koydular. Yaradı­lışlarındaki teşkilatçılık ve devletçilik dehasını tarikatlar yoluyla dini-tasavvufi alana da aktardılar.

     

    Böyle olduğu içindir ki Türkler eliyle geliştirilen tarikatlarda faaliyetçi bir karakter hâkimdir. Bu olgu, Türk tasavvuf düşüncesinin sosyal olaylar karşısında hareketsiz kalmasını önlemiştir. Türk dervişi sadece tespih çeken adam değildir. O aynı zamanda ve büyük bir ustalıkla kılıç sallayabilen , sınırları bekleyebilen, at koşturup, kaleler fetheden... Kısaca, nefsi cihatla, siyasi ve askeri cihadı birlikte yürüten bir gönül eridir.

     

     

    Ahilik ve Fütüvvet

     

    TARİKATLARI birer aksiyoner hizmet kurumu hali­ne getiren Türkler, tasavvuf tarihin en büyük sosyal hizmet teşkilatı olan ahilik-fütüvvet kurumunun banisi olmuşlardır.

     

    Tasavvufun en önemli kavramlarından biri olan fütüvvet ve onun bir sosyal teşkilat halinde uzantısı olan Ahilik, Türk tarihinin sadece dini-tasavvufi kıs­mının değil, politik-ekonomik kısmının da en dikkat çekici kurumlarından biri olarak karşımıza çıkmakta­dır. Bu nokta günümüzde Türk-İslam tarihiyle uğraşan yerli ve yabancı yazarların ısrarla eğildikleri ana konular içindedir.

     

    Fütüvvet, fetalar ocağı demektir. Feta, delikanlı-genç anlamına gelir. Kur’an bu deyimi Hz.İbrahim için kullanmaktadır.

     

    İslam bünyesinde fetanın tipik örneği Hz. Ali'dir. Hz. Peygamber onu en mükemmel feta olmakla övmüştür.

     

    Daha ilk günden itibaren bütün tasavvufi ekoller­de bir kavram olarak yer alan fütüvvet, Selçuklu ve Osmanlılarda daha çok Ahilik adı altında bir teşkilat olarak gelişiyor ve mesela Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunda birinci derecede rol oynuyor. Bu imparatorluğun bizzat kurucusu bir Ahi damadı ve bir Ahi'dir. İmparatorluğun kuruluşunu gerçekleşti­renler de başta Ankara Ahileri olmak üzere, fütüvvet-ahi gruplarıdır. Bu devletin yükselişinde en büyük askeri rolü oynayan Yeniçerilik de bir tarikat olan Bektaşilik'in uzantısı bir kurumdur ve Yeniçerilerin kıyafetleri Ahilerden alınmıştır.

     

    Ahilik-fütüvvet, toplumun ahlaki boyutlarını koruyan bir inzibat kurumu halinde de hizmet vermiştir. Bununla da kalmamış, bu teşkilat toplumun esnaf ve işçi loncalarını da, dünyada ilk defa görülen bir yaklaşımla kurmuştur. Bu yüzdendir ki, bugün fütüvvet-ahilik araştırmalarının büyük bir kısmı İslam ilim­leriyle uğraşan ilahiyat fakültelerinde değil, ekonomi ile uğraşan iktisat fakültelerinde yapılmaktadır.

     

     

    BÜYÜK TARİKATLAR VE KURUCU PİRLERİ

     

     

    Bu etüdümüzde biz sadece büyük tarikatlara ye verebileceğiz. Bununla kastedilen, tarikatların şube ve alt kollarına eğilemeyeceğimizin dile getirilme­sidir.

     

    İslam toplumlarının, özellikle Müslüman Türk insanının dü­şünce ve sezişlerine bilimsel, ahlaki, ekonomik ve metafizik yapısına etki eden tarikatların belli-başlıları şu şekilde verilebilir.

     

     

    1- KADİRİLİK VE KURUCUSU ABDÜLKADİR GEYLÂNÎ

     

     

    SADECE Türk illerini değil, bütün İslam dünyasını esas alırsak, ilk ve en yaygın tarikat Kadirilik'tir demek zorunda kalırız. Kadirilik, tarihi yeri bakımın­dan da "bütün tarikatların adeta ocağı" olan temel kurumdur. Çünkü tarih içinde tarikat adını alan ilk ve büyük kuruluş odur. Bu tarikatın kurucusu olan Abdülkadir Geylâni, İslam tarihinde pek az insana nasip olan bir şöhretin sahibidir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Hz. Peygamber ve büyük sahabiler bir yana bırakılırsa Müslüman dünyanın bugüne kadar tanıdığı en ünlü kişilerin başında gelenlerden biri de Abdülkadir Geylâni'dir. Bunun yanında o tasavvufa saldırılarıyla ünlü birçok tenkitçi tarafından bile övgü ve hayranlıkla anılmakta ve İslam'daki manevi ve ahlaki yüceliğin örnek şahsiyetlerinden biri olarak tanıtılmaktadır. Mesela, İbn Teymiye gibi, tasavvufa karşıtlığıyla bilinen bir şahsiyet bile Geylâni'yi takdir etmekte, öğretisini örnek gösterilebilir.

     

    Kadirilik, İslam'ın yeryüzünde gönül ve sevgi yoluyla yayılmasında bir numaralı hizmeti veren kurum olarak anılabilir. Bu gerçek, oryantalist T.W.Arnold'un ölümsüz eseri İntişar-ı İslam Tarihi'nde bir ilim adamının tespitleriyle, fakat bir des­tan zarafet, cazibe ve güzelliği ile açıklığa kavuşturul­muştur. Bu eser bir anlamda tasavvufun destani tarihlerinden biri olarak anılabilir.

     

    Kadiri Tarîkatı'na adını veren Abdülkadir Geylâni 1077'de doğup 91 yıl ömür sürdükten sonra 1166 veya 1167'de vefat etmiştir. Onun doğumu, hayatı ve ölümüne ebced hesabıyla düşürülen tarihler, adeta bir kerameti sergiler. Derler ki: Veliler sultanı "Ab­dülkadir Geylâni aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile öldü" Burada kullanılan aşk'ın ebced hesabıyla toplamı 470 (Geylâni'nin hicri tarihle doğumu), kemal kelimesininki 91 ve kemal-i aşk tabirininki 561'dir (onun ölümünün hicri yılı).

     

    Abdülkadir'in künyesi Ebû Muhammed veya Ebû Salih, nisbesi Cîlî veya Geylâni, lakabı Gavs-ı Azam, Bazullah, Baz-ı Eşhep'tir. Nesep itibarıyla hem seyyid, hem de şerif olduğu oybirliği ile kabul edil­mektedir. Bu demektir ki o; anne tarafından Hz. Hasan'a (şeriflik), baba tarafından Hz. Hüseyin'e (seyyidlik) çıkan bir sülalenin çocuğudur.

     

    Abdülkadir Geylâni orta boylu, geniş omuzlu, açık alınlı, ince bedenli, buğday benizli idi. Saçlarını omuzlarını örtecek kadar uzatırdı. Sesi gür ve hey­betli idi. Çok şık giyinir, öğrenci ve müritleri dahil, kimseden bir şey almaz, kabul etmezdi.

     

    Genç yaşta Bağdat'a geldi ve o devrin ilim ve kültür merkezi olan bu kentte dini ilimlerin tümünü, o arada edebiyat tahsil etti. Daha sonra ruh dünyasını geliştirme hevesi galip geldi ve bu alanda kendini eğitmek üzere dağlara, sessizlik ve yalnızlığa çekildi. Tasavvufi çile ve eğitiminin 25 yıl sürdüğü söylen­mektedir. Daha sonraki yıllarda başta kayınpederi Ebul Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs ol­mak üzere birçok gönül büyüğü mürşidden tarîkat hırkası giydi.

     

    Sülûkünü yani tasavvufi eğitimini tamamlayan Geylâni, aynı zamanda hem tekke, hem de medrese olarak hizmet veren bir kurumun başında görev aldı. Bu kurumun, Geylâni'nin derslerini dinleyenlerin Bağdat camilerine sığamayacak kadar çoğalması üzerine yaptırıldığı kaydedilmektedir, Dinleyenler ba­zen öylesine kalabalıklaşırdı ki, Geylâni açık araziye çıkıp konuşmasına orada devam etmek zorunda kalırdı. Bu konuşmalar ve dersler sırasında pek çok gayrimüslimin Müslüman olduğu da verilen bilgiler arasında.

     

    Abdülkadir Geylâni'nin bu konuşmaları ve dersle­ri başta EI-Fethur Rabbani adlı eseri olmak üzere kitaplarında toplanıp gelecek nesillere armağan edil­miştir.

     

    Abdülkadir Geylâni'nin, tasavvuf tarihindeki özel­liklerinden biri de oğullarının ve torunlarının birer tasavvuf büyüğü olarak üne kavuşmalarıdır. Kadiriyye Tarikatı'nı dünyanın dört bir yanına yayanlar bunlar oldu. Kaynaklar, Geylâni'nin 16 oğlu olduğunu ve bunların tümünün babalarından tarikat hırkası giydiklerini yazmaktadır, Bunlardan İbrahim (ölm. 195) ve Abdülaziz'in torunlarının andığımız yayılma işinde en büyük rolü oynadıkları bilinmektedir. Bu kişiler Kadiriyye Tarikatını önce İspanya'da, 1491'de Gırnata'nın düşüşü üzerine Fas'tan başlayarak bütün Kuzey Afrika'ya yaydılar.

     

    Miladi ve 16. ve 17. yüzyıllarda vuku bulan Safevi istilası, Kadiriyye'nin merkezi olan Bağdat'ı hükmü altına alarak tarikatın buradaki esas yuvasını dağıttıysa da, bir süre sonra Osmanlılar kente hâkim olarak Kadiriyye Tarîkatı'nı tekrar canlandırdılar.

     

    Bu tarikatın Türkiye topraklarına girişi, Türk sûfilerinin "ikinci pir" diye andıkları Eşrefoğlu Abdullah Rûmi (ölm. 1469) eliyle olmuştur; Türk mutasavvıflarının en ünlülerinden biri olan bu bilgin ve şair zat, önceleri Halveti-Bayrami terbiyesi görmüş, daha sonra Şam ve civarında Kadiri eğitimi alarak tekrar Anadolu'ya dönüp Geylâni Tarîkatı'nı yaymaya baş­lamıştır.

     

    Kadiriyye'nin İstanbul'a yerleşmesinde ise, yine "ikinci pir" adını alan İsmail Rûmî (ölm. 1631) rol almıştır. İlginçtir ki bu zat da ilk terbiyesini Halveti şeyhlerinden görmüş, daha sonra Bağdat'a giderek Kadiri sulükü tamamlamış ve Anadolu'ya gelip muh­telif yerlerde 40 civarında Kadiri tekkesi kurduktan sonra İstanbul'da ölmüş ve Tophane'deki, adıyla anılan tekke-türbesine gömülmüştür.

     

    GÜNÜMÜZDE KADİRİLİK

     

    Bağdat'tan başlayarak Endülüs Afrika, Anadolu ve Hindistan'da büyük gönül fetihlerine öncülük eden Kadirilik, bugün hâlâ canlı bir tasavvuf ve tarikat haya­tının liderliğini yapmaktadır, İslam dünyasının ta­savvufi hayata yer veren bütün ülkelerinde, özellikle Kuzey Afrika, Türkiye, Irak ve Balkanlar'da yoğun bir Kadiri faaliyete rastlanmaktır.

     

    Balkan ülkelerinde, yerinde yaptığımız tetkiklerde özellikle Yugoslavya'da dikkat çekecek boyuttaki ta­rikat hayatının önemli bir kısmını Kadiriyye dervişleri­nin yürüttüğünü görmüş bulunmaktayız.

     

    Dünyanın hemen her yerinde her gün izlenebilen ihtida yani İslam'a geçiş olaylarının önemli bir kısmı da yine Kadiri dervişler aracılığı ile olmaktadır.

     

    Türkiye'de başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere, oldukça büyük bir tarikat bağlısı kitle Kadirilik'ten ilham almaktadır, Tekkelerin kapatılmasına yakın günlerde yapılan tespitlere göre Halvetilik'ten sonra en fazla tekkeye sahip bulunan tarikatlardan biri de Kadirilik idi. Halveti tekkeleri 89, Nakşi tekkeleri 65, Kadiri tekkeleri 57.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    2- NAKŞİLİK

     

     

    Müslüman Türk insanına belirgin etkiler bırakan tarikatlardan biri de Nakşibendilik veya Nakşilik diye anılan tarikattır. Yesevilik'in bir kolu olduğunu daha önce gördüğümüz bu tarikat, daha sonraki zamanlarda bünyesinde birtakım değişiklikler yapan ve geleneğe göre "kurucu" olarak anılan Muhammed Bahaeddin Nakşibend'in (ölüm. 1389) adına izafetle anılagelmiştir. Hz. Bahaeddin'den önce Hacegân Yolu diye anılan Nakşilik'te zikir, cehri (açık ve sesli) idi. Bahaeddin'in tarikat bünyesinde yaptığı tadillerin başında zik­rin "hafi" (gizli ve sessizce) hale getirilmesini gör­mekteyiz. Bu hafi zikir ve bunun icrası için öngörülen on bir usul, tasavvufi düşünce ve disiplinin transan­dantal meditasyon alanında en mükemmel tespitle­rini oluşturmaktadır kanısındayız. Psikoloji, parapsikoloji ve spritizma alanlarında kaydedilen yeni geliş­me ve ilerlemeler, Nakşilik'teki on bir usulü, daha yüksek boyutlarda ele almayı provoke etmekte, bir başka deyimle, bu zikir usulü gün geçtikçe ehem­miyet kazanmaktadır.

     

    Buhara ve civarında doğup gelişen Nakşilik, Fatih Sultan Mehmet zamanında Ubeydullah Ahrar Taşkendî (öl. 1489) halifelerinden Molla ilahî vasıtasıyla Osmanlı topraklarına getirildi. Nakşilik, Hz.Peygamber'e, biri Hz.Ebubekir'e, diğer ikisi Hz.Ali'ye çıkan iki silsile ile ulaşmaktadır.

     

    Nakşi Tarikatı'nın Türkiye'de en yaygın kolu Mevlâna Halid el Bağdadi (ölm 1826) tarafından temsil edilen Halidiyye koludur.

     

    Günümüzün bazı art niyetli araştırıcılarına göre, Nakşilik gerici bir tarikat olarak sunulmaktadır. Güya cahil ve politik istismara müsait kitleleri Nakşilik aracılığıyla sömüren odaklar vardır. Bu tezi sa­vunanların başında, ünlü tasavvuf tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı ile yine ünlü bir araştırmacı olan Prof. Dr. Neşet Çağatay bulunmaktadır.

     

    Tarih içindeki görünümüne bakarsak, Nakşilik Türkistan'da doğup gelişen ve Müslüman Türk insanına büyük hizmetler veren bir ocaktır. Daha önce gördüğümüz Yesevilik ve onun bir uzantısı olan Bektaşilik, Nakşilik ile aynı kaynağın mahsulleri olarak görülebilirler. Fakat, aradan geçen yüzyıllar içinde elbette ki bu üç tarikatın her biri değişik kesimlere hitap ede ede apayrı karakterler kazanmış olabilirler.

     

    Balkanlar'da yaptığımız tetkiklerde, bu tarikatın koyu kuralcı ve yeniliklere kapalı bir grubun önderliğini yaptı­ğına tanık olduk. Baş tarafta da söylediğimiz gibi, toplumun değişik kesimlerindeki çok ayrı eğilimlere cevap vermek, tarikat kurumunun temel esprisidir. Nakşilik'in bu temel esprinin belirişi sayabileceğimiz bir tutum içinde mi, yoksa İslam dinini yozlaştıran bir yobazlığa alet olma noktasında mı bulunduğuna karar vermek ne bizim, ne de bu küçük etüdümüzün işidir.

     

    Her tarikat kolunda görülebilecek bazı sapmaları ve istismarları bahane ederek; bu mübarek hizmet ocaklarına düşmanlık beslemek sadece şeytanları sevindirecektir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    3- MEVLEVİLİK VE KURUCUSU MEVLANA CELALETTİN RUMÎ

     

     

    MEVLEVİ çelebiliği (nezaket ve zarafeti), Mevlevi musikisi, Mevlevi semai.... vs. gibi deyimler he­men her Türk'ün anladığı ve ardından da Hz. Mevlana adlı büyük insanı hatırladığı deyimlerdir. Bu deyimlerin de ifade ettiği gibi Mevlevi Tarikatı'nın ilk çağrışımları nezaket-zarafet ve musiki olmaktadır. Bir başka ifadeyle Mevlevilik denince aklımıza insanoğlunun gönül yolunu açan temel kavramlar gelmek­tedir.

     

    Musiki ve incelik el ele vererek yüce Mevlana'nın bütün insanlığa yönelen, "Ne olursan ol, yine gel" çağrısına vücut vermiş ve bu çağrı önünde asırlar­dan beri tüm insanlık saygıyla eğilmiştir.

     

    Mevlana ve Mevlevilik, Türk insanının şuurunda hayat, din, kutsallık, sonsuzluk, aşk, ilahi cezbe, ümit ve ölümsüzlükle adeta eş anlamlıdır.

     

    Mevlevilik, Mevlana'nın kurduğu tarikat demek. Ne var ki, Mevlevilik bir kurum ve halka yönelik bir teşkilat olarak Mevlana'dan sonra onun oğlu ve bağlıları tarafından geliştirilmiş, oluşturulmuştur. Bu "sonradan sistemleştirme" sırasında bazı yozlaş­maların meydana geldiği de, eskiden beri söylenir. Ama ortada bir Mesnevi olduğu sürece, Mevlevilik, Mevlana'nın tespit ettiği düşüncelerin dışına asla çıkamaz. Çünkü göz önünde bir temel kitap, yani Mesnevi vardır.

     

    Biz, bu küçük kitapta Mevlevi Tarikatı'nın tam bir tarihini verip usul ve erkânını detaylı bir biçimde ortaya koyacak durumda değiliz. Detaylı bilgiler için Mevlevilik ve Mevlana konusundaki yayınlara bak­mak gerekir. Bizim burada vereceğimiz kısa bilgiler, sadece ana hatları içerebilir.

     

    Öncelikle şu iki noktaya değinmek isteriz:

     

    Birinci nokta şudur: Hicri 7., Miladi 13. Yüzyıl İslam dünyası için kahrın, zulmün, ıstırabın, felaketin her yanı tahrip ettiği ve ortalığı yakıp yıktığı bir zaman parçasıdır. Bunu Moğol istila ve dehşetinin ortalığı mahşer yerine çevirmesi olarak da ifade edebiliriz. Fakat bu yüzyıl bir başka açıdan baktığı­mızda en büyük rahmet ve bereket çağı olarak da görülebilmektedir. Çünkü bu yüzyıl, Feridüddin Attar, Bahaeddin Veled (Mevlana'nın babası), Mevtana, Seyyid Burhaneddin, Şemsi Tebriz'i, Evhaduddin Kirmani, İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Şihabuddin Sühreverdi, Necmuddin Kübra, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre vs... gibi ölümsüz İslam büyüklerinin yaşadığı ve daha önemlisi Anadolu'da kümelendiği bir zama­nı çerçeveler. Diyebiliriz ki, kahır ile lütuf, bu yüzyılda olduğu gibi çok az yan yana gelmiştir. Bu yan yana kahır ve lütuftan en büyük nasibi alan toprak parçası da Anadolu oldu.

     

    Bu nasibin lütuf hanesinde yer alan temel unsur­lar ise Hacı Bektaş-Yunus-Mevlâna üçlüsüdür.

     

    Değineceğimiz ikinci nokta şudur: Batılı yazar­ların ve Batı kültürü ile yoğrulmuş bazı Türk yazarla­rının iddialarına göre Mevlevilik bir aristokratlar Tarikatı”dır. Bu iddia, Mevlevilerin büyük çoğunluğu­nu toplumumuzun seçkin zümrelerinin meydana ge­tirmesine bakılarak ortaya atılmıştır.

     

    Temelinden sakat ve tutarsız bir iddiadır bu...

     

    Esasen, Batı dünyasındaki belli bir sistem veya ideolojinin İslam'la herhangi bir benzerliğine takı­larak bu düşünce ile İslam'ı aynileştirmeye kalkanlar Mevlevilik dışında birçok kurumu daha iddialarına alet edebilmişlerdir. Oysaki insanlık bir bütündür. Bu bütünün hemen tüm kurumları ve özellikle düşünce dünyasının mimarı olan kişilerin sözleri ve tavırları arasında her zaman benzerlikler olacaktır. Buna bakarak bir ülke veya bölgedeki düşünce veya kişiyi, bir başka ülkedekilerin ölçüleri ile değerlendirmek aldatıcı olur. Benzerlikler ayrı, sistem ve düşün­cenin bütünlüğü ayrı şeydir. (Hz.Mevlana’yı Masonluğu ve Dinlerarası Diyaloğa alet etmek isteyenler de art niyetlidir.)

     

    İslam'ın kavram ve kabullerini, onun kendi yapısı ve bütünlüğü içinde ele almak ve bu düşünce anlayış sistemini, şu veya bu benzerliğe bakarak falan veya filan sisteme yamatmamak gerekir.

     

    Mevlana bir Allah eridir. Mevlevilik de bir gönül ocağı... Bu Allah erinin çağrısı tüm insanlığadır. Zaten başka türlü Allah adamı olmak mümkün değil­dir. Çağrıya kulak vererek gönül ocağına koşanların şu veya bu sebeple belirli bir zümreden oluşması, çağıranın zümreci, sınıfçı olduğu anlamına neden gelsin?

     

    Mevlana'nın bir aristokratlar şeyhi değil, bir halk adamı olduğunu anlamak için Mesnevi'yi ve onun hayatıyla çevresinden bahseden eserleri, mesela Eflaki'nin Menâkibül Arifin'ini okumak yeterlidir. Ne Mesnevi öğretisinde, ne de Mevlana'nın hayatında aristokrasi yoktur.

     

    Mevleviliğe intisap edenlerin faraza, aristokratlar olduğunu söylesek bile, bunu, Mevlana ve Mevlevilik dışında bazı sebeplerle açıklamak gerekir.

     

    Şunu da altını çizerek belirtmek gerekir ki, Müs­lüman toplumda sınıf kavramının yeri yoktur. İslam, sınıf anlayışına karşıdır. O halde tamamen Batı düşüncesinin bir ürünü olan "Aristokrasi" sözünün Müslüman Türk toplumu için, özellikle Mevlana ça­ğında hiçbir geçerliliği yoktu. Zengin olmak, mal mülk sahibi olmak aristokrat olmak için yeterli değil­dir. Aristokrasi apayrı anlamları olan bir terimdir, bir dünya görüşü ve sınıfı ifade eder. Müslüman toplum­da ise insanlar sadece Müslümandırlar. Zengin veya fakir olmaları onların ayrı dünya görüşlerini, ayrı inanç sistemlerini temsil etmelerine delil sayılmaz. Bütün Müslümanlar birbirlerinin kardeşidirler. Gerek cami, gerekse tekke bu kardeşliğin en ileri boyutlar­da tecelli ettiği ve yaşandığı yerlerdir. Bu iki mekâna giren için bir Allah vardır, bir de insanlık. Madde, mevki, beden güzelliği, soy-sop burada anlam ifade etmez. Şemsi Tebrizi'nin güzel ifadesiyle, "Burası bir evdir ki padişahla köleyi birbirinden ayıramaz­sın."

     

    Mevlevilik, etkileri, kuruluş devri kadar canlı bir biçimde sürüp giden tek tarikattır denebilir, öyle ki, Mevlevi düşüncesi, yüzyılımızın en büyük İslam dü­şünürü olan Muhammed İkbal (ölm. 1938) gibi ölümsüz bir kişiye kaynaklık etmiştir. Hatta İkbal dünyanın her yerinde "İkinci Mevlana" (Rûmi-i Sâni) "Çağımızın Mevlanası" (Rûmi-i Asr) diye anılmaktadır. Bunun bir uzantısı olarak Pakistanlı bu büyük düşünürün baş eseri Câvidnâme, çağımızın diliyle yazılmış bir Mesnevi görünümündedir. Kuru­cusunun bir benzeri olan kişiyi, 7 asırlık bir zaman­dan sonra düşünce bakımından besleyebilmek, bir sistem ve kurum için gerçekten kelimelerle izah edilemeyecek kadar büyük bir seçkinliktir. Böyle bir olgu, Mevlevilik dışında ikinci bir tarikat için henüz gözlenebilmiş değildir.

     

    Günümüz dünyasının tasavvuf penceresinden sonsuza yönelen bakışlarını büyük ölçüde, Konya'da gerçekleştirilen Mevlana'yı anma törenleri yönlen­dirmektedir, Bu bile, Mevlana'nın çağların ötesine ulaşan bereketi ve feyzi olarak nitelenebilir. Ne var ki, bu anma törenlerinin hicrî takvim yerine miladi takvime bağlanmış olması büyük kayıplara yol açmaktadır. Şöyle ki: Anma töreni her yılın aralık ayına rastlamakta ve bu yüzden Konya gibi soğuk bir kente gelmeye çok az insan cesaret edebilmektedir. Oysaki turizme büyük önem vermek zorunda olan ülkemizin, dünyaya mal olmuş Mevlana sevgisi ara­cılığı ile Konya'da büyük bir turizm olayını her yıl yaşatması, hem de artan bir hızla yaşatması mümkündür.

     

    Anma törenleri için hicri takvim esas alınırsa, törenler her yıl, Ramazan ayı içinde olduğu gibi değişik zamanlara rastlayacak ve mevsim durumuna göre katılan insan sayısı artacaktır. Şunu unutmamak gerekir ki, yılın hiçbir ayı, Konya'ya seyahate çıkma bakımından, aralık ayı kadar elverişsiz olamaz. Dile­ğimiz, yetkililerin bu noktayı dikkate almaları ve Mevlana'mızı daha büyük kitlelere tanıtırken ülke­mize de daha çok ziyaretçi getirebilme imkânlarını heba etmemeleridir.

     

    Mevlevilik, esas anlamda Mesnevi'den kaynak­lanır.

     

    Mesnevi, Kur'an ve sünnete dayalı tasavvufi düşüncenin, şiir diliyle ifadeye dökülüşü olarak tanıtılabilir, insanoğlunun en büyük abide eserlerin­den biri olan Mesnevi'de temel konu insan-Allah ilişkisi ve bu ilişkinin aşk olarak belirişidir.

     

    İnsan Allah'tan ayrılmıştır. İnsanın asli yeri, koptu­ğu bütün Allah'tır. Bu yüzdendir ki insan Allah'a varmak için çırpınmakta, farkında olarak veya ol­mayarak, Allah'ı aramaktadır. Bu düşünce Mesnevi'nin ilk beyitlerinde "ayrılık" teması halinde ortaya konmuştur. Ayrılığın yani insanın asli kaynağı olan Allah'tan ayrılığın bittiği anda bütün dertler ve sıkıntı­lar da biter.

     

    Ayrılığın ortadan kalması, başka bir deyimle insa­nın ruhen olgunlaşıp Allah'a varması aşk sayesinde mümkün olur. Akıl bu yolun yürünmesinde yetersizdir. Çünkü akıl görünen âlem, eşya üzerinde fikir üretir. Görünen ve görünmeyen tüm varlıkları kuşatan kudrete, yani Allah'a varmak ise daha üstün bir öndere ihtiyaç hissettirmektedir. Bu önder aşktır, sevgidir.

     

    Aşk esas olunca, kin, nefret, çekişme, boğuşma, insanı gayesinin tersine götürür demek zorundayız. O halde insanın olgunlaşması ve yaradılış gayesine uygun biçimde yol alması için kin ve çekişmeden tamamen sıyrılması gerekir.

     

    Ortada Allah ve ona kavuşma gayreti içinde olan insan vardır, insan denince akla Adem'le Havva'nın tüm çocukları gelecektir. Renk, ırk, cins, bölge, din bu çocukların kardeş olmalarını asla engellememeli­dir, Mesnevi'nin üzerinde durduğu temel konulardan biri de işte bu kardeşlik ve birliktir, Hz. Mevlana, bu yüzdendir ki, "Mesnevimiz birlik dükkânıdır" diyor.

     

    Aşk ve birlik esas olduğuna göre, insana saygı da esastır. Sosyal seviyesi, mevkii, rengi ve dili ne olursa olsun bütün insanlar aynı derecede saygıya layıktır. Hz, Mevlana, kendisine hürmetle eğilen bir fahişeye aynı şekilde hürmetle eğilmiş ve demiştir ki: "Senin bu hayat çizgisindeki yerin ve rolün benim­kinden az değil. Ne var ki, sen dairenin karanlık tarafındasın. Ama unutmamalıyız ki, eğer senin rolünü devreden çıkarsak evlerimizdeki hanımların iffeti kalmazdı. Onların iffetlerini senin sayende koruyoruz."

     

    O halde, her insanın bu varlık ve oluşta bir payı, bir yari vardır. Aksi olsaydı Yaratan onları yaratmaz­dı. Yarattığına, bu dünyaya gönderdiğine göre herke­sin yeri ve anlamı vardır. Ve böyle olunca da biz herkese saygı duymalı, herkesi sevmeliyiz.

     

    Allah'tan ayrılan insanın ayrılığının, aşk rehberli­ğinde ortadan kaldırılması ve insanın Allah'a ulaşa­bilmesi, Hz.Muhammed'in Kur'an aracılığı ile insan­lığa gösterdiği yolun yürünmesi, Kur'an ahlakının yaşanması ile mümkün olur. Mesnevi bu Kur'an ahlakının nasıl yaşanacağını, tasavvuf disiplini olarak veren bir eserdir. Kendisini, "Seçkinler seçkini Hz.Muhammed'in yolunun kulu-kölesi" olarak tanıtan Mevlana, bütün güzellikleri, bütün iyilik ve olgunluk­ları Hz. Muhammed'in kişiliğinde kemale ermiş ola­rak görür ve bu kemale âşık olanların Hz.Muham­medi izlemelerini öğütler.

     

    SEMA, KÂİNATIN DUASINA KATILMA

     

    Mevlana, diye andığımız aşk ve gönül kutbu maddesiyle 13. Yüzyıl'da yaşamışsa da düşüncele­riyle çağları aşan, bir ölümsüz dehadır. Mevlana'nın düşünce dünyasında Allah'a sevgiyle, insana sevgi­nin beraberliği, insana hizmetin esas alınması ve insanın maddeye esaretten kurtarılması hakim un­surlardır, Bu unsurların en belirgin ifadesi Mevlevili­ğin sema'ında ortaya çıkmaktadır.

     

    İslam tasavvufunun hemen her tarikatında çeşitli adlarla yer alan sema en ideal şeklini Mevlevilikte bulmuştur.

     

    Sema, mutlak güzelliğe âşık olarak yaradılmış insanın ses, söz ve ahenk olarak beliren güzellik-aracılığıyla kendinden geçmesi, vecd içinde ilahi âleme yükselmesidir. Mevlana'nın deyimiyle bu yükselme insanı özü olan Allah’a eriştirmektedir. Kur'an:  "Allah'ın insana şah damarından daha yakın olduğunu" açıkça söyler. Tasavvuf eğitiminin gayesi bu yakınlığı insana duyurmak ve insanı var­lığın özüyle temasa getirmektir. Sema bu sonucun alınmasında en büyük yardımcılardan biridir. Hz.Mevlana da sema sayesinde Allah'a yükselmiş ve bu yükselişin kazandırdığı ilham, Mesnevi gibi ölüm­süz bir esere vücut vermiştir. Bütün Mevlana araştırı­cıları bilmektedir ki, Mesnevi'nin yüzde 80'den fazlası sema ile girilen vecd halinin hemen ardından yazılmıştır. Bunun içindir ki, ünlü bir Mevlana araştırıcısı olan Bediüzzaman Firûzanfer, Mesnevi'yi, "Edebiyat tarihinin bir ürünü olmaktan çok semavi kitapların bir özeti gibi görmek gerekir" demektedir.

     

    Semada insana hürmet ve hizmet esprisinin de çok güzel bir biçimde ifadeye konduğunu görmek­teyiz. Semada bir Mukabele vardır. Mukabele der­vişlerin birbirleri önünde saygıyla baş eğmeleridir. Bu, insanın insana saygısını sembolize eder.

     

    Tasavvufta en önemli prensiplerden biri olan insana hizmet esprisi de semada ifadeye konmuştur. Semazenler, dönme sırasında ellerinin birini göğe, birini yere çevirirler. Bunun anlamı şudur: Bizler aracıyız… Allah'ın lütfü olarak göklerden verileni yeryüzünde insanlara aktarırız.

     

    Kur'an-ı Kerim, bütün varlıkların teşbih halinde yani yaratıcı karşısında, sürekli bir vecd, ibadet ve dönüş halinde olduklarını söylemektedir. Sema, bu genel ibadet ve dönüşe insanın bilinçli bir katılımıdır. Bu katılım ses, söz ve hareket beraberliğinde olmak­tadır.

     

    Semada sesi musiki temsil eder. Musiki, mutrip heyeti tarafından icra edilir.

     

    Söz kısmını, ise birtakım güftelerin okunuşu şek­linde, kavval denen okuyucular yerine getirir.

     

    Hareket ise, dönmekte olan semazenler tarafın­dan sergilenir.

     

    Hareket dairevidir. Bu, varlıklarda atomdan galak­silere kadar hâkim olan hareket tarzıdır. Sema'a girenler, dairevi hareketleriyle, kâinattaki bu ilahi düzene uymaktadırlar.

     

    HZ. MEVLANA, ULU HÜNKÂR

     

    Hz. Mevlana, kendisinden bahsederken şöyle di­yor: "Ben o padişah değilim ki, tahtımdan inip tabuta binerek, yokluğa göçeyim. Benim ferma­nımın üstünde 'sonsuzluk ve ölümsüzlük' yazılmış­tır."

     

    Gerçekten de sonsuzluğa ve ölümsüz mutluluğa kanat açan Mev­lana, kelimelerle zor anlatılacak kadar büyüktür. Fakat biz yine de, çaresiz kalan kelimelerle onun hayatına, çok kısa da olsa bir göz atacağız.

     

    Asıl adı, Muhammed Celalettin… Mevlana, la­kabı… Lakap olarak Rumi nisbeti de kullanılmaktadır.

     

    Celalettin Rumi, 30 Eylül 1207'de Belh'de doğ­muştur. Babası bu kentin ünlü bir bilginler ailesine mensuptur. Kaynaklar annesinin Harizimşahlardan Alaettin Muhammed'in kızı olduğunu yazmaktadır. So­yunun, Hz. Ebu Bekir'e çıktığı yolunda rivayetler vardır.

     

    Mevlana'nın babası, Sultanül Ulema diye anılan Hüseyin oğlu Bahaeddin Veled'dir. Kaynakların açık­ladığına göre, Bahaeddin, devrin yöneticileriyle ara­sının iyi gitmemesi yüzünden veya Moğolların istilası sebebiyle Belh'den ayrılmış ve kesin olarak bileme­diğimiz bir yol izleyerek, Konya'ya gelip yerleşmiştir. Mevlana'nın hayatına dair bir numaralı eser olan Menakibül Arifin'in yazarı Eflaki, Belh'den ayrılışları sırasında, Celalettin'in 5 yaşında olduğunu söylemektedir.

     

    Bahaeddin Veled, Konya'da halka verdiği vaaz­larla büyük bir üne kavuşmuştu. Selçuklu sultanı Alaettin Keykubat'ın lalası tarafından Bahaeddin Ve­led için Medrese-i Hüdavendigâr adlı bir medrese yaptırılmıştı.

     

    Bahaeddin Veled 1230'da öldü. Ve onun başlattığı hizmetlere oğlu Celalettin devam etti. Celalettin kuru bilgiler kendisini doyurmadığı için, bir yandan da babasının bir talebesi, fakat aynı zamanda bir gönül eri olan Seyyid Burhanettin Muhakkık'la beraberliğini sürdürdü. Bu beraberlik uzun yıllar devam etmiştir.

     

    TEBRİZ'Lİ GÜNEŞ

     

    Mevlana'nın hayatında bir kıyamet olayı kadar önem taşıyan bir tanışma merasimi vardır. Bu, 1244 yılında Konya'ya gelen Şemsettin Muhammed Tebrizi adlı, esas kişiliği ve hayatı henüz tam aydınlan­mamış, bir Allah âşıkının Mevlana ile karşılaşması olayıdır. Tasavvufa merakı muhakkak, fakat yine de sıradan bir din alimi olan Mevlana, Şems'le karşılaş­tıktan sonradır ki; benlik denizini sınırlayan duvarları parçalamış ve çağlara sığmayan bir aşk ve iman çağlayanı halinde akmaya başlamıştır.

     

    Şems'in Konya'ya gelişinde Mevlana ile karşılaş­maları şu şekilde verilmektedir:

     

    Şems, ünlü, biraz da kendini beğenmiş gördüğü Celalettin'e sorar:

     

    - Söyle bakalım Hz. Muhammed mi büyük, Bayezit Bistami mi?..

     

    Mevlana, tereddütsüz cevap verir:

     

    - Tabii ki; Hz. Muhammed büyük. Şems şöyle konuşur:

     

    - Ama nasıl olur?.. Bayezit, coşarak kabına sığmamış ve: "Şanım ne yüce", diyecek kadar kendinden  geçmiştir, halbuki Hz. Muhammed: "Rabbim ilmimi artır" diye yalvarmıştır.

     

    Mevlana'nın cevabı şu oldu:

     

    - Bunda şaşacak bir taraf yok. Bayezit'in kabı küçücüktü, en ufak bir ilavede taşıveriyordu. Hz.Muhammed ise uçsuz bucaksız bir ummandı. Dol­dukça daha fazla istiyordu.

     

    Bu harika cevap karşısında feryat eden Şems'in kendinden geçerek yere düştüğü söylenir.

     

    İşte bu karşılaşma ve konuşma Mevlana ile Şems'i iki âşık gibi birbirine bağlamış ve âlim Celalettin'i hem eski hayatından, hem de eski dostla­rından koparmıştır.

     

    Celalettin, artık bütün zamanını, Şems ile geçir­mektedir. Bu beraberlik Mevlana'nın ihmale uğrayan dostları tarafından çekememezlikle karşılanacak ve Şems'e komplolar düzenlenecektir. Araştırıcıların bir kısmı, Şems'in, andığımız kıskanç çevreler tarafından öldürüldüğünü, bir kısmı ise sadece yaralandığını fakat ortadan kaybolarak bir daha görünmediğini söylemektedirler.

     

    Bizim için önemli olan şurasıdır: Tebrizli  gü­neşin, Mevlana'nın içine attığı ateş, çağlara sığ­mayan eserlerin meydana gelmesine kaynaklık et­miştir.

     

    Şems'in ölümünden sonra, Mevlana, Konyalı ku­yumcu ve derviş Selahattin Zerküb'ü sırdaş edindi. 10 yıl gibi bir zaman sonra, Zerküb de ölüyor ve Mevlana, Çelebi Hüsamettin ile sırdaşlığını sürdü­rüyor.

     

    Mevlana Celalettin, 1273'te öldü. Onun sağlığında Mevlevilik bir dostluk ve sevgi belirişiydi, bir tarîkat değil. Daha doğrusu ortada bir Mevlevilik yoktu. Bir Mevlana sohbeti ve bir Mesnevi muhabbeti vardı. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in, babasının ölümün­den sonra işe el koymasıyladır ki; Mevlevilik bir tarîkat olarak teşkilatlandı ve tarihe geçti.

     

    Bir Mevlana âşığı olan Türk şairi Nef'i, Mevlana'yı tanıtan bir beytinde şöyle diyor:

     

    "Aklı, nûr-i cevher-i zât-i şerif-i Ahmedî

     

    Nutku, mağz-i rûh-i enfâs-i lâtif-i İsevi."

     

    Bu beytin kısa anlamı şudur: Mevlana, Muham­medi akıl ile İsevi ruhun birleşmesinden vücut bulan bir dehadır.

     

    Çağımızın en büyük İslam şairi ve düşünürü olan Muhammed İkbal, Mevlana'yı: "Kibriya makamının nurunu yeryüzünde temsil eden varlık" olarak an­maktadır.

     

    Son olarak Mevlana'nın bütün insanlığı kardeş gören ve bütün zamanları ve mekânları kuşatan ölümsüz sesine örnek olmak üzere, birkaç mısraını verelim:

     

    "Tanrının rahmetine mazhar olanlar kurtulmuş­lardır; fakat lanetine uğrayanlar tedaviye muhtaç hastalardır. İşte biz, bu lanetlileri rahmetlik yap­mak için dünyaya geldik."

     

    Bir başka yerde şöyle sesleniyor: "Ne vakte kadar bizden uzağa kaçacaksın?.. Hadi yakınımıza gel, bize koş,"

     

    "Gel, gel, ne olursan ol gel. Kâfir, düzensiz, hatta putperest olsan da yine gel. Bu bizim dergâ­hımız ümitsizlik dergâhı değildir. O halde tövbeni yüzlerce kere bozmuş olsan da yine gel."

     

     

    4- RİFAİLİK VE KURUCUSU AHMET RİFAÎ

     

     

    TASAVVUF ve tarîkatlar tarihinin en büyük isimle­rinden biri olan Ahmet Rifaî, Irak'ın Vasıt Kenti'nde hicri 500, miladi 1106'da doğdu. Aynı kentin Bataaih adlı kasabasında Ümmü Abide Köyü'nde yaşadı ve hicri 578 (miladi 1182'de) aynı köyde bu dünyadan ayrıldı. Doğum tarihini 12 yıl geç olarak gösteren kaynaklar da vardır. Kaynakların bazılarına göre Rifaî yetim olarak doğmuş, bazılarına göre ise 7 yaşlarında yetim kalmıştır.

     

    Hayatını geçirdiği köy, aynı zamanda onun fikir ve irşad faaliyetlerinin de merkezi olmuştur.

     

    İslam bilginlerinin Kutbul Evhad (biricik kutup), Üstadul Ulema (bilginlerin üstadı), İmamul Evliya (velilerin önderi), Bahruş Şeria (dini bilgiler denizi) diye övdükleri Rifaî'nin nesebi baba tarafından Hz. Ali'ye çıkmaktadır. Buna göre Ahmet Rifaî bir seyyiddir. Arap yazar Yunus İbrahim es-Samarrâi, bu nesebin Hz. Ali'ye ulaşan zincirini tespit edip Ahmet Rifaî'yi anlatan eserinde ilim dünyasına sunmuştur. Yine Samarrâi, Rifaî'nin büyük dedelerinin Mekke'­den Endülüs'e, oradan da Bağdat'a geldiklerini yazmaktadır.

     

    Yetim doğan veya 7 yaşlarında yetim kalan Rifaî, dayısı ve mürşidi Mansur el-Bataihı tarafından büyü­tülüp yetiştirildi ve bu faziletli dayı ölünce, yeğeni Ahmet onun yerine mürşidlik postuna oturdu.

     

    Rifaî, tahsiline küçük yaşta Kur'an'ı ezberlemekle başladı. 7 veya 8 yaşlarında hafız olduğu söylenir. Daha sonra birçok ünlü İslam bilgininden İslami ilimleri tahsil etti. Bu bilginler içinde dayısı Mansur'dan başka Şeyh Ebul FazI Ali el-Vâsıtı, Ebû Galip Abdullah b.Mansur gibi hadis bilginleri de vardır. Fıkıh tahsilini daha çok Şafii bilginlerinden tamamla­mıştır.

     

    Tahsil süresinin yirmi yıl sürdüğü kaydedilmekte­dir.

     

    Yunus İbrahim, eserinde Ahmet Rifaî'yi şöyle tanıtıyor: Siyah gözlü, pembe yüzlü idi. Yüzünden şefkat ve merhamet akardı. Alnı geniş, sakalı siyah ve kısaydı. Çok tatlı bir gülüşü vardı. Konuşmaların­da seçtiği kelimeler çok tatlı ve insan ruhunu okşa­yıcı idi. Sade giyer, beyaz ve siyah giysilerden hoşlanırdı. Hastaları ziyaretten, açları doyurmaktan, çıplakları giydirmekten büyük bir zevk duyardı. Maz­but görünüşlüydü. Yürürken sağa-sola bakmazdı. Kendisinden sık sık "zavallı, miskin, öksüz" diye bahsederdi. Çok hafif sesle konuşur ve derdi ki: "Ben sessizlikle emrolundum."

     

    Sık sık sokaklara çıkar, körlerin, ihtiyarların elin­den tutar, onlara yardımcı olurdu. Bazen de Ümmü abide dışına çıkar, çalı-çırpı toplar, dullara yetimlere verirdi.

     

    Ahmet Rifaî'nin yirmiye yakın eseri vardır. Büyük bir kısmı, Moğol istilası sırasında yok olan bu eserle­rin bir listesi, Yunus İbrahim tarafından verilmiştir. Elde bulunan eserlerinin en ünlüleri el-Burhanul Müeyyed ve el-Hikem olup defalarca basılmışlardır.

     

    Halk arasında Rifaîlik dendiğinde akla bazı garip gösteriler gelir: Ateşi tutmak veya ağza ateş sokmak, vücudun şurasına-burasına şişler saplamak, yılanları boyuna dolamak vs… Bütün araştırıcılar bu tip gös­teri türü şeylerin Rifaîlik Tarikatı'na sonradan kitleyi tarikat çevresinde toplamak için sokulduğunu söyler­ler. Kuruluş devresinde Rifaîlik bunlardan tamamen habersizdir.

     

    Ahmet Rifaî kendi yolu ve tavrı hakkında şunları söylüyor: "Tarikatımızın esası hurafe ve bid'atlerden (dine sonradan sokulan şeyler) uzak din, riya­kârlıktan uzak ibadet, Allah dışındaki şeylere bağ­lanmayan kalp ve bayağı zevklere esir düşmeyen nefse oturur. Bizim sermayemiz ihlas ve samimi­yet, ticaretimiz hareket ve faaliyettir."

     

    Rifaî'nin sözlerinden bazılarını buraya kaydetmek, onun kişiliği ve düşünceleri hakkında bize bilgi vere­cektir. Diyor ki:

     

    "Dünya ve sonsuzluk şu iki kelimede saklı: Akıl, din"

     

    "Ben, şunun-bunun ayıbını gören gözü kör ettim."

     

    "Adam odur ki şeyhi onunla övünür, şeyhiyle övünene adam denmez."

     

    "Veli, bütün varlığıyla Hz. Peygamber'e bağ­lanıp yapışandır."

     

    "Şu bir avuç topraktan yaratılan insanın azgın­lık ve cüreti nereden geliyor?"

     

    "Babası anası, soyu-sopuyla övünen; Allah'ı tanıtan bilginin kokusunu bile alamaz."

     

    "Yoksullar, insanların en seçkinleridir. Çünkü yoksulluk, peygamberliğin özüdür."

     

    "Başkalarına bir şeyler vermek, bedenle ibadet etmekten üstündür."

     

    "Kalp temiz olunca, ilahi vahyin, ilahi sırların ve aydınlıkların, meleklerin uğrağı haline geliyor. Aynı kalp, temizliğini yitirince zulümlere ve şeytan­lara barınak oluyor."

     

    "Tarikatımız şu üç esas üstüne oturur: Verilme­yeni istemeyiz, verileni reddetmeyiz, mal biriktir­meyiz."

     

    "Dervişliğin ilk şartı şunun, bunun ayıbını gör­memektir."

     

    "Allah bir insanı veli kulları arasına katmak isterse, onu önce kendi nefsinden doğan güçlük­lerle yüz yüze getirir. Nefs hizaya girince, çoluk çocuktan gelen zorluklarla imtihan edilir. Bunu da başarınca komşularından gelen eza ve cefalarla denenir. Bunu da sabırla karşılayınca yaşadığı ülke çapında güçlük ve belalara muhatap kılınır. Bunu da aşınca dünyanın herhangi bir yerinden bir musibetle göğüs göğüse gelir. Bu etap da aşılınca yerle gök arası bazı belalara maruz kalır. Bu son merhaleyi de başarı ile kapatınca bir ilahi makamdan ötekine yükselerek "gavs" (veliler baş­buğu) mertebesine çıkar. Bu mertebeye varınca da onun haberi olmadan ne bir ağaç yeşerir, ne bir bitki filizlenir."

     

    Bir gün yüzünü topraklara sürerek şöyle yalvardı: "Rabbim, beni affet! Rabbim, bütün kullarını affet ve beni, onlara gelecek belalara kalkan yap."

     

    Bir gün sohbet sırasında şöyle dedi: "Benim herhangi bir ayıbımı bilen şurada yüzüme söy­lesin." Meclis'ten biri şöyle dedi: "Sizin bir ayıbınız var, efendim: Bizim gibi cahillerle dostluk ve soh­bet etmek." Ve Rifaî ağlamaya başladı...

     

    "Adamın birini havada uçarken de görseniz itibar etmeyin. Ta fiillerinin ve sözünün dine uy­gunluğunu tespit edinceye kadar."

     

    Yunus İbrahim, değerli araştırmasında, Ahmet Ri­faî'nin tarikatını şu temel esaslara oturan bir tarîkat olarak tanıtıyor:

     

    1. Allah'ın birliğine imân etmek, her şeyi ondan bilmek ve beklemek

     

    2. Kur'an'ı, dini sorumlulukların ana kaynağı bil­mek

     

    3. Hz. Peygamberin sünnetine bağlılık göstermek

     

    4. Sürekli zikir ve iç dünyayı dinlemek

     

    5. Sevgi ve şefkati geliştirmek

     

    6. İlk İslam büyüklerinin çerçeveledikleri inanç sistemine (ehli sünnete) aykırı düşmemek.

     

    7. Peygamberimizin sahabilerine saygı beslemek

     

    8. Kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna kanaat getirmek

     

    9. Kâinat ve varlıklar hakkında derin derin düşün­mek

     

    10. Dostlarla açık zikir halkasına girmek

     

    11. Peygamberimizin ahlakına özenmek ve ona benzemek

     

    12. İlim tahsili peşinde olmak, Kur'an okumak, anlamını öğrenmek

     

    13. Şöhretten ve halktan farklı görünmeye sebep teşkil edecek giyim-kuşamdan ve suni davranışlardan çekinmek

     

    14. Lüzumsuz ve boş konuşmayı terk

     

    15. Dine sonradan sokulan şeylerden alakayı kesmek.

     

    Rifaîlik Müslüman Türk toplumuna etki eden en eski düşünce ve sevgi kurumlarından biridir, ünlü gezgin İbn Battûta'nın "Muhammedi bir tarikat" diye andığı ve etkilerini Altınordu topraklarında, Macar illerinde bile izlediği Rifailik, kuruluş tarihi bakımından da Kadirilik'le hemen hemen aynı zamanın mahsulüdür.

     

    Rifaîlik, özellikle Balkan topraklarında İslamlık ve Türklüğün yayılışında temel hizmeti veren kurumlar­dan biridir. Tetkiklerimiz bu tarikatın adı geçen top­raklardaki tesirinin hâlâ çok canlı ve yapıcı olduğunu göstermiştir.

     

    Rifaîlik bugün dünyanın her yerinde etkisini sür­dürmekte ve büyük bir aydın kitleye ilham kaynağı olmaktadır. Türkiye'de de durum aynıdır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    5- YESEVİLİK VE KURUCUSU AHMET YESEVÎ

     

     

    TÜRK insanının tasavvufi şuur ve anlayışının oluş­masında ilk ve en büyük etkiyi Yesevilik yapmıştır.

     

    Bu tarikatın etkilerini değerlendirirken, kendisinden kaynaklanan Bektaşilik ve Nakşilik tarikatlarının rolle­rini de unutmamak gerekir. Çünkü bu tarikatlar da Yesevilik'ten kaynaklanan düşünce ve gönül ocakla­rıdır.

     

    Türkistan'la Türklerin Müslümanlığı kabullerinin ardından kitleleri tarikat yoluyla İslam'a ısındıran ve gelecek kuşaklara eşsiz bir fikir ve duygu mirası bırakan Yesevilik, tevazu, sadelik ve fedakârlığın bir kurumu halinde karşımıza çıkıyor.

     

    Yesevilik, Kur'an ve sünnete son derece bağlı bir tarikattır. Kurucusu Ahmet Yesevi'nin "bir vakit na­mazını terk edenin domuzdan farkı yoktur" şeklin­deki sözü bu tarikatta dinin emirlerine bağlılığın yerini göstermektedir.

     

    Yeseviyye Tarikatı'nın kurucusu olan Ahmet Yesevi (ölm. 1166) Türkistan bölgesinde doğup yetiş­miştir. Yesevi'nin en büyük bilgi ve ilham kaynağı olan hocası ve mürşidi Yusuf Hemedani (ölm. 1140) tasavvuf tarihinin en büyük isimlerinden biridir. Buna bakarak biz, Yesevi'nin tarikat anlayışında, Gazali'nin eserlerinde dikkat çeken sünni anlayış ve duyuşun hâkim olduğunu söyleyebiliriz.

     

    Ahmet Yesevi, tasavvufi anlayış ve duyuşlarını, Divan-ı Hikmet adıyla bir araya getirilen şiirlerinde ifadeye koymuştur. Halk diliyle basit ve geniş kitlele­re etkiyi esas alan bu Divan, Türk tasavvufi idrakinin oluşup gelişmesinde büyük rol oynamıştır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    6- HALVETİLİK VE KURUCUSU ÖMER HALVETÎ

     

     

    HALVETİYE Tarikatı; adını, kurucusu Ebû Abdullah Siracüddin Ömer b. Ekmelüddin Lahci el-Halveti'den (ölm. 1349 veya 1397) almaktadır.

     

    Kaynakların verdiği bilgiye göre bu zat Lahcan'da doğmuş, gençliğinde Harizm'e giderek Ahi Muhammed b.Nur'dan okumuş ve aynı zamanda onun manevi irşad halkasına dahil olmuştur. Amcasının ölmesi üzerine onun yerine geçen Ömer Halveti, daha sonra Tebriz'e, oradan da Mısır ve Hicaz'a gitmiş, bu sırada kendisine yöneltilen bir davete olumlu cevap vererek Herat'a gelip yerleşmiş ve tarikatını yaymaya burada devam etmiştir.

     

    Ömer Halveti yalnızlığı, tenha yerlerde Allah'ı anmayı çok seven bir kişi olarak tanıtılıyor. O, bu yalnızlık sevgisini, tenha bir yerde iri ve içi boşalmış bir çınar ağacının kovuğunda Allah'ı zikrederek do­yurduğu için kurduğu tarikata Halvetîye veya Halveti­lik denmiştir.

     

    Halvetilik Tarikatı'nı dünyanın dört tarafına yayan­lar ise, bu tarikatın "ikinci pir" diye andığı Seyyid Yahya Şirvani (ölm. 1457) ve halifeleri olmuştur.

     

    Halvetiye Tarikatı'nda başlıca prensipler şunlar­dır. Kelimei tevhid, yani La ilahe illallah ile zikir, Allah'ın yedi ismi ile iç dünyayı temizleme ve rüya­ların sürekli yorumlanması ile manevi durumun tes­piti.

     

    Halvetiye Tarikatı'nın tasavvufi eğitimde (seyru-sulûk) esas aldığı yedi isim (esma-i seb'a) şunlar­dır:

     

    1. La ilahe illallah, 2. Allah, 3. Hû, 4. Hak, 5. Hayy, 6. Kayyum, 7. Kahhar.

     

    Halvetiye Tarikatı, tarikatlar içinde şube ve kolu en fazla olandır. Tasavvuf tarihine ilişkin araştırmala­rıyla ünlü olan Fransız yazarı Louis Massignon (Lui Masinyon) bu noktaya dikkat çekerken Halvetiye'yi, "Tarikat üreten fabrika" diye anmaktadır. Gerçekten de, çeşitli adlarla anılan birçok tarikat, son tahlilde Halvetiye'nin bir şubesi veya alt kolu olarak karşı­mıza çıkmaktadır. Halvetilik Tarikatı'nın etki alan ve gücünü hesaplarken bu noktayı gözden uzak tutmamalıyız.

     

    İkinci pir Yahya Şirvanî'den sonra 4 ana şubeye ayrılan Halvetilik, daha sonraki yıllarda 50'ye yakın şube ve kol üretmiştir.

     

    Bu tarikat, önce şu dört ana şubeye ayrılır:

     

    1. Cemâliye: Türk geleneğinde daha çok Çelebi Halife diye anılan Cemal Halveti (ölm. 1493 veya 1506) tarafından kurulmuştur.

     

    2. Ahmediye: Ahmet Şemsettin Marmaravî (ölm. 1504) tarafından kurulmuştur.

     

    3. Rûşeniye: Dede Ömer Rûşeni (ölm. 1528) tarafından kurulmuştur.

     

    4. Şemsiyye: Şemseddin Ahmet Sivasî  (ölm. 1597) tarafından kurulmuştur.

     

    Halvetiye Tarîkatı'nın Türkiye'de yaygın olan kol­ları Cemâliye şubesinin alt bölümleri olarak karşı­mıza çıkmaktadır.

     

    Cemal Halveti, en büyük dört Halveti şubesinden birinin kurucusu olmanın yanı sıra, "Halvetiliği İs­tanbul'a getiren kişi" olarak da ünlüdür.

     

    Bu zat, Amasya'da doğup büyüdükten sonra Ka­raman ve Tokat'ta eğitim görmüş ve daha sonra tekrar Amasya'ya gelerek dini irşad faaliyetlerini orada yürütmeye başlamıştır. Cemal Halveti, tasav­vuf eğitimini önce Abdullah Karamani el-Halveti'den, sonra Tahirzâde Tokadî'den, onun ardından da Muhammed Bahaeddin Erzincani'den almış ve son şeyhinin yerine de geçerek Halvetiye Tarikatı silsile­sinde bir halka haline gelmiştir.

     

    Cemal Halveti, bağlıları arasına İkinci Bayezit'i de katmış ve o sırada Amasya valisi bulunan Bayezit'in, derin saygısını kazanmıştır. Bayezit, daha son­ra padişah olunca, şeyhini İstanbul'a getirmeye karar vermiş ve bunun için, veziri Koca Mustafa Paşa'yı Amasya'ya göndermişti.

     

    Padişah müridinin davetini kabul eden Cemal Halveti, İstanbul'a gelerek, Koca Mustafa Paşa tara­fından yaptırılan ve bugün Sümbülefendi Külliyesi olarak bilinen yerde irşad faaliyetlerine başlamıştır.

     

    Faaliyetlerini 9 yıl sürdüren Çelebi Halife, çıktığı hac yolculuğu sırasında Şam yakınlarında ölmüş ve yerine Yusuf Sünbül Sinan (ölm. 1529) geçmiştir.

     

    Cemal Halveti'nin adıyla anılan Cemâliye şubesi, Halvetiliğin kolu en fazla olan şubesidir Bu şube önce şu kollara ayrılmıştır:

     

    1. Sünbüliye: Yusuf Sünbül Sinan tarafından ku­rulmuştur.

     

    2. Şabaniye:  Şeyh  Şabanı  Veli   (ölüm.  1568) tarafından kurulmuştur.

     

    3. Assâliye: Ahmet b.Ali Assâli (1638) tarafından kurulmuştur.

     

    4. Bahşiye: Muhammed b. Muhammed Bahşî (1686) tarafından kurulmuştur.

     

    Bu kollardan 1. 3. ve 4'üncüsü aynen kalmış. Şabaniye ise şu alt kollara vücut vermiştir. Karabaşiye. Bu da Nasuhiye ve Bekriye diye iki kola ayrılmıştır.

     

    Burada Bekriye'nin kollarını saymayacak, memle­ketimizde büyük kitlelere etki ettiği için Nasuhiye'nin kollarına işaret edeceğiz.

     

    Nasuhiye önce Çerkeşiye'yi doğurmuş. Çerkeşiye de Haliliyye ve İbrahimiye (Kuşadaviye) kolla­rına vücut vermiştir.

     

    Kuşadaviye Tarikatı 1845'de ölen ve 19. Asrın belki de en büyük tasavvuf büyüğü olan Kuşadalı İbrahim Halveti tarafından kurulmuştur.

     

    Büyük Cevdet Paşa ve benzeri birçok ilim ve devlet büyüğüne hocalık veya şeyhlik etmiş bu büyük düşünür, mutasavvıf Türk düşünce tarihi bakımından olduğu kadar, tasavvuf tarihi bakımından da büyük önem taşıyan orijinal düşüncelerin sahibidir. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken onu: "Tasavvuf tarihinde bir dö­nüm noktası" olarak gösteriyor. Bu zat hakkında geniş bilgi, bu satırların yazarı tarafından hazırlanan ve 1982'de basıldıktan sonra Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından ödüllendirilen bir doktora tezinde verilmiştir.

     

    Halvetilik Türk insanına ve Türk toplumuna en fazla etki eden tarikatlardan biri, belki de ilk ikisinden biridir. Bu tarikat, her sınıftan insana hitap eden ve mensupları arasında çeşitli meslekten insanları gör­mek her zaman mümkün olan bir gönül ocağı halinde karşımıza çıkmaktadır, Bazı tarikatlar ise en azından hâkim nitelik olarak belirli zümrelere hitap edegelmişlerdir. Mesela Mevlevilik, daha ziyade üst tabakaya mensup insanların kümelendiği bir tarikat olarak dikkat çeker. Bu demek değildir ki, Mevlevilik kendisini üst tabakaya adamış bir tarikattır. Böyle bir şey asla söz konusu değildir, Tam aksine Mevlana en ileri anlamda bir halk ve kitle adamıdır. Ne var ki, tarih içinde bu tarikatın mensupları daha çok üst tabaka bireyleri arasından çıkmıştır. Kapı herkese açıktır, ama girenler bu insanlar olmuştur.

     

    Esasen bu, yadırganacak bir durum değildir. Çün­kü tarikat esprisi ve tarikatların varlık sebepleri bunu gerekil kılmaktadır. Daha önce de söylediğimiz gibi, onlar insanları meşrep ve mizaçlarına göre eğitmeyi esas alırlar, O halde, her insan huyuna suyuna uygun bulduğu bir tarikata girecektir.

     

    Batılılar, bu inceliği göremiyor veya görmüyorlar. Ve onlar, filan tarikat üst zümre tarikatıdır derken, adeta bir kast anlayışına işaret ediyorlar. Oysaki, tasavvuf düşüncesinin kavramlarını ve o kavramların tarih içindeki boyutlarını Batı düşüncesi kıstasları ile değerlendirip birtakım sonuçlar çıkarmak çoğu za­man aldatıcıdır. Ne yazık ki, bu aldanışa Batı kültürü ile yetişmiş birçok Türk aydını da yenik düşmüştür.

     

    Bir noktayı daha unutmamak gerekir; insanları meşrep ve mizaçlarına göre eğitirken, toplumun farklı karaktere sahip zümrelerini aynı anda terbiye altına alabilmek disiplinin üstünlüğüne, kurumun gü­cüne delil olur.

     

    İşte Halvetilik, çok değişik zümreleri aynı anda terbiye altına alabilme özelliğini taşıyan bu seçkin kurumlardan biridir.

     

    Osmanlı tarihinde yükseliş devrinin bütün padi­şahlarının yanında büyük çoğunlukla Halveti muta­vassıtları veya bunlardan eğitim görmüş gönül büyükleri yer aldı. Fatih'in yanında Ak Şemseddin (ölm. 1458), ikinci Bayezit'ln yanında Cemal Halveti, Yavuz'un yanında Yusuf Sünbül Sinan, Kanuni'nin yanında Merkez Muslihuddin (ölm, 1551).

     

    Politika, askerlik, düşünce ve sanat dünyasının birçok ünlülerinin de doğrudan veya dolaylı olarak Halvetilik'ten ilham aldıklarını bilmekteyiz. Büyük Cevdet Paşa (Mecelle'yi hazırlayan kişi) 19. Yüzyıl'ın dünya çapında en büyük devlet adamlarından biri olan Namık Paşa, Şam Valisi Hacı Ali Paşa, oğlu Abdurrahman Nureddîn Paşa vs, gibi ünlü zatların Kuş adalı İbrahim Halveti eliyle bu tarikattan düşün­ce ve duygu gıdası aldıklarını tespit etmiş bulunuyo­ruz. Ceride-i Havadis yazarı ve şair Ali Ali'den (ölm, 1856) Bursalı Mehmet Tahir'e kadar daha birçok ünlü edip ve alim de bu kişiler arasıma katılabilir.

     

    Türk toplumuna büyük ölçüde etkili olmuş bulu­nan Celvetiyye Tarîkatı'nı da pirlerinin düşünce ve ilham kaynakları bakımından, Halvetiliğe mal etmek mümkündür.

     

    Son devirde yapılan tekke sayımı, Halvetiye'nin en etkili tarikat oluşunu, dış görünüş bakımından da doğrulayacak durumdaydı. Bu dağılım, mesela İstan­bul'a göre şöyleydi: Halveti tekkeleri: 89 (kollar ve şubeler dahil edilmiştir.) Nakşi tekkeleri: 65, Kadiri tekkeleri: 57, Rifaî tekkeleri: 35, Mevlevi tekkeleri: 5.

     

    Günümüz dünyasında, bu arada Türkiye'de faali­yet gösteren tarikatlar büyük çoğunlukla Halvetiye'­nin kollarıdır. Şabaniye, Cerrahiye, Sinaniye Uşşakiye vs. bunların başında gelir. Balkan ülkelerinde yaptığımız tetkikler de, dünyanın en yoğun tarikat hayatına barınaklık eden Yugoslavya'da, en faal tarikatlardan birinin yine Halvetilik olduğunu göster­miştir.

     

    Halvetiye Tarikatı'nın ihtida yani İslamiyeti kabul ediş olaylarındaki rolü de dikkat çekicidir. Burada bir örnek olarak, Halvetiye'nin Cerrahi kolundan bir zat olan rahmetli Muzaffer Ozak Hoca'yı verebiliriz. Bu gayretli Türk, İslamiyeti, bağlı olduğu tarikatın ilham ve coşkusuyla Amerika ve Avrupa içlerinde ustaca temsil etmiş ve yüzlerce kişinin Müslüman olmasına sebep olmuştur, İslam'ın özellikle Amerika'da aktüalite kazanmasında, bu zatın hizmeti büyüktür. Samimi ve aydın bir yaklaşımı olan Ozak, andığımız ülkeler­de kültür çevrelerinden Müslümanlığa çektiği kişileri aynı zamanda birer Türk dostu yapmıştır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    7- MELAMİLİK

     

     

    MELAMET veya Melamilik, kınamak anlamındaki levm kökünden türeyen ve kendini kınamak, hal ve davranışlarını başkalarından önce, kişinin bizzat kendisinin tenkit etmesi anlamlarını taşımaktadır. Bu deyim giderek iyi ve olumlu yönleri saklayıp kötü ve olumsuz yönleri dışa vurmak ve böylece yalnız, Allah karşısında gerçekleştirilen arınmayı esas al­mak şeklinde bir tutumun adı oldu. Böyle bir tutum, kulun gönül dünyasının ve niyetinin esas alınmasını ve insanlar karşısında ikiyüzlülük, düzenbazlık ve din ticareti gibi huyların terk edilmesini gaye edindiği için tamamen Kur'an karakterlidir. Hz. Muhammed'in ahlak ve davranışlarının özünde de bu vardır. Bu yüzdendir ki, Melamiler tarikatlarını "Meslek-i celile-i Ahmediye" yani Hz. Muhammed'in yüce tavrı ve yolu diye tanımlarlar.

     

    Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde, bu anlamda, bir melamet, geniş ve açık biçimde yer almaktadır. Hatta Kur'an, bu anlamda bir melameti yani yalnız Allah'ın rızasını düşünüp insanların söyleyeceklerine kulak asmamayı imanın temel özelliklerinden biri olarak göstermektedir. Bu yüzdendir ki; İbn Arabi gibi büyük bir mutasavvıf filozof, melameti Kur'an ahlakının en önemli unsurlarından biri olarak göster­mektedir.

     

    Şuraya kadar tanıttığımız şekliyle Melamilik, bü­tün tarikatların, hatta İslam’ın ayrılmaz unsurlarından biridir. Bunun içindir ki tasavvuf tarihi araştırıcılarının büyük kısmı Melamiliğin bağımsız bir tarikat olmak­tan çok bütün tarikatlarda ortak bir meşrep olduğu hususunda söz birliği ederler. Biz de bu kanıyı taşımaktayız. Esasen Melamilik adı altında ayrı bir tarikat olarak tanıtılan ocak, daha önce gördüğümüz tarikatlardan bazılarının bir uzantısı halinde karşı­mıza çıkmaktadır. Özellikle Nakşiliğin, Halvetiliğin ve Bayramiliğin...

     

    Bununla birlikte klasik tertip ve düzenlemelere uyarak biz de Melamiliği bağımsız bir tarikat gibi ele alıp tarih içindeki gelişimine göz atacağız. Çünkü Türk düşünce hayatına etki eden tasavvuf büyükleri­nin bir kısmı, tarihe Melami şeyhleri olarak geçmiş bulunmaktadır.

     

    MELAMİLİKTE ÜÇ DEVRE

     

    Melamilerin kabullerine göre, bu tarikat üç aşa­malı bir gelişim göstermiştir.

     

    1. Klasik devre: Bu devreye Melametiye veya Hamdun el-Kassar Devresi de denmektedir. Sebep, bu devrenin başlatıcısı olan kişinin hicri 271'de ölen Hamdun el-Kassar olmasıdır. Abdülbaki Gölpınarlı, Melamilik ve Melamiler adlı eserinde bu zatın hayatı, düşünceleri ve faaliyetleri hakkında geniş bilgiler vermektedir.

     

    2. Orta devre: Bayrâmi Melamiliği Devresi de diyebileceğimiz bu devre, ünlü Türk Mutasavvıfı Hacı Bayram Veli'nin (ölm. 1429) adına izafetle anılmak­tadır. Çünkü bu devrede Melamiliğin piri, Hacı Bayram'ın önde gelen halifelerinden biri olan Dede Ömer Sikkini'dir.

     

    3. Son devre: Nurul Arap Devresi de diyebilece­ğimiz bu üçüncü ve son devre, ünlü sûfi düşünür Seyyid Muhammed Nurul Arap'ın adına bağlı olarak anılmaktadır. Esasen Melamilik dendiğinde akla bu­gün ilk gelen de Nurul Arap ve halifeleri olmaktadır.

     

    MUHAMMED NURUL ARAP

     

    Tasavvuf tarihine elliden fazla Türkçe ve Arapça eser bırakan ve devrinde kutup, gavs gibi unvanlarla anılan Muhammed Nurul Arap, İslam tarihinin en ünlü kişileri arasında yer almaktadır.

     

    Muhammed Nurul Arap'ın, Hz. Peygamber neslin­den olduğu ortaklaşa kabul edilen bir görüştür.

     

    Seyyid Nur'un Halvetiye, Nakşiye ve Ekberiye tarikatlarından ilham aldığını ve bu tarikatlardan hilafeti olduğunu bilmekteyiz. Kaynaklar onun bu üç tarikattan silsilesini açık bir şekilde vermektedir.

     

    Hizmet ve irşad faaliyetlerinin büyük kısmı Balkanlar'da bugünkü Usturumca ve civarında geçen Nurul Arap, aslen Arap'tır. Fakat Türk muhitlerde yetişmiş ve daha çok Türkçe yazmıştır. Çok seyahat­ler yapmış, bu arada Üsküp ve İstanbul'da da irşad faaliyetleri göstermiştir.

     

    Nurul Arap üzerinde en çok etkili olan mutasavvıf Muhyiddin İbn Arabi'dir. Bunun içindir ki; Nurul Arap, vahdeti vücudu düşünce dünyasının temel unsurla­rından biri halinde işlemiştir. Ve o eserlerinin büyük bir kısmında bir İbn Arabi yorumcusu olarak karşı­mıza çıkmaktadır.

     

    MELAMİLİĞİN TEMEL DÜŞÜNCELERİ

     

    Bugün gerek Türkiye gerekse Balkanlar'da etki­sini devam ettiren Melamilik, insanın Allah ile müna­sebetinde niyete ve kalp temizliğine öncelik tanımak­ta, şekil, merasim, dış görünüş gibi şeylere önem vermemektedir.

     

    Önemli olan, insanın Allah'ın bilgisindeki duru­mudur. Kulların bir kişi için şöyle veya böyle deme­leri hiçbir anlam ifade etmemektedir.

     

    Melamiler, şekil yerine niyeti ve özü esas alan düşüncelerinin bir uzantısı olarak tarikat hayatında tekke, merasim, tarikat elbisesi gibi şeylere yer vermezler. Onlara göre önemli olan insanın ne dediği, nereye gittiği değil, ne düşündüğü ve ne yaptığıdır. Aslolan niyettir.

     

    Melamilerde, diğer tarikatlarda önemli bir yer tutan taç ve hırka yoktur. Tekke de yoktur. Onlar, halktan kendilerini ayıracak her şeyden nefret eder­ler. Halk içinde halk gibi yasarlar. Büyüklük; elbise ve tekkede değil, gönüldedir. Hz. Peygamber, insan­oğlunun en büyüğü olduğu halde, halktan biri gibi yaşamış, halk gibi giyinip, halk gibi yiyip içmiştir. Olgunluk ve kemal onu izlemektedir.

     

    Melamiler, yine bu düşüncelerinin bir uzantısı olarak, tarikat, zikir ve evradı yerine sohbeti esas alırlar. Onlarda çile doldurmak, perhiz vs... yoktur.

     

    Melamiliği, yalnız insani ve ahlaki değerlere önem veren, riyakârlık ve şekle tapıcılıktan nefret eden  bereketli, İslami bir gönül ocağı olarak tanımlamak mümkündür ve münasiptir.

     

    Ancak, bu bahane ile farz olan ibadet ve emirleri terk etmekve önemsiz görmek… ve yine haram kılınan günahları işlemek ve “bizim kalbimiz temizdir” demek, Melamilik perdesi altında işlenen bir melanetliktir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    8- BEKTAŞİLİK VE KURUCUSU HACI BEKTAŞ VELİ

     

     

    Türk-İslam düşünce tarihine damgasını vuran fikir ve sevgi ocaklarından biri, hatta belki de bunların en başta gelenlerinden biri Bektaşiliktir. Bektaşilik tarihimizde çok derin izleri bırakmış olan iman-ülkü-hareket-duygu yuvası olarak dikkat çekiyor. Türklerin tarih sahnesinde bir teşkilat ye devlet halinde en güçlü belirişleri olan Osmanlı İmparatorluğu, gerek oluşması gerekse yükselmesi devrelerinde bir numa­ralı desteğini Bektaşilik'ten almıştır. Bu imparatorlu­ğun yükseliş devrinin ana unsur ve kurumu olan Yeniçerilik, Bektaşilik kurumunun fikri-manevi ürünü olarak görülmektedir. Esasen, Osmanlı fetihlerinin öncüleri, ilk mimarları daima sûfiler, dervişler, özel­likle Bektaşi dervişleri olmuştur.

     

    Türklerin Müslümanlığı kabullerinden sonra, ta­rikatların bu ırk elinde, devletçilik dehasıyla birleşe­rek İslam'ın yayılışına hizmet etmesinin tarih içinde ilginç bir seyri var: Türk insanını Müslümanlığa ısındıran ve sokan sûfiler ve tasavvuf, önce Türkis­tan'da bir mayalanma yurdu ve beşik buluyor. Ardın­dan, bugün mensubu pek kalmayan, Yeseviyye Tari­katı ortaya çıkıyor ve Türkistan'da bugün Rus, Çin ve Afgan sınırları içinde kalan topraklarda muazzam hizmetler veriyor. Hareket daha sonra Anadolu'da fütüvvet-ahilik-Bektaşilik halinde faaliyet gösteriyor ve nihayet bu iman ve ülkü, Anadolu'nun ötesine, Balkanlar ve Rumeli'ne Bektaşiler tarafından taşı­nıyor ve oraları da fethediyor.

     

    Yahya Kemal'in ünlü Açık Deniz şiirinde Türkle­rin Balkanlar'a uzanma sevdası şu mısralarla dile getirilir.

     

    "Her yaz, şimale doğru asırlarca bir koşu,

     

    Bağrımda bir akis gibi kalmış, uğultulu."

     

    Gerçekten  de  Rumeli  ve  Balkanlar'ın Türkler tarafından fethi, böyle kuzeye doğru süren yüzyıllık koşularla gerçekleşti. Şu var ki bu akınlar maddi akınlar olmaktan daha çok ve daha önce manevi akınlar, gönül seferleriydi. Yapılan araştırmalar bu topraklara Müslümanlığı ilk sokanların gönül fatihleri olan dervişler olduğunu gün ışığına çıkarmıştır. Öyle ki Osmanlı kılıcı buralara girdiğinde, fethin daha önce yapılmış tarikat seferleriyle gerçekleşmiş bulunduğunu gördü. Kılıç buralarda fethin sadece maddi tescilini yapmıştır.

     

    Balkanlar ve Rumeli'ni, İslam adına bir gönül fethine sahne yapan ilk erenler Bektaşi dervişleriydi. Bektaşi gayretinin ilham ve rahmet taşıyan nefesi Balkanlar ve Rumeli'ne yüzlerce gönül ocağı tekke yerleştirmiştir. Yıllar ve yıllar süren komünist tahrip­lere rağmen bugün bu topraklarda en seçkin ve abide eserler içinde ön sırayı hâlâ bu tekkeler alabilmektedir.

     

    Bektaşi geleneğinin son yıllarda yapılan çalışma­larla doğrulanan bir rivayetine göre Hacı Bektaş Veli'nin (ölm. 1270) ileri gelen dervişlerinden biri, Hünkâr Bektaş'tan "Balkanlar'da Müslümanlığı yaymak için harekete geçmeleri"ni rica ettiğinde Hacı Bektaş Veli şu cevabı vermiştir: "Biz zaten Sarı'yı oraya saldık" Balkanlar'a, Hacı Bektaş tara­fından "salınan" bu derviş, tarihe Sarı Saltuk olarak geçmiş bulunan Muhammed Buhari (ölm. 1264) adlı Türk sûfisidir. Bu zat, Evliya Çelebi'nin tespitine göre Hacı Bektaş'ın mürşidi Ahmet Yesevi tarafından, Bektaşi geleneğine göre ise bizzat Hacı Bektaş tarafından "Rum diyarı"na İslam'ı yaymak için gön­deriliyor. Sarı Saltuk, Dobruca ve civarında İslam'ı yaymak için yoğun gayret gösteriyor, hatta kaleler fethediyor.

     

    Kaynaklar Sarı Saltuk'un Rumeli'ne geçiş tarihini yaklaşık 1260 olarak vermektedirler. Buna göre Bektaşilerce başlatılan gönül fetihleri, Osmanlı ordula­rının Balkan topraklarına girişinden yaklaşık yüz yıl öncedir.

     

    Esas adı yerine, mürşidinin "Sarı'yı saldık" sö­zünden esinlenerek takılan adla Sarı Saltuk diye anılan bu büyük gönül adamı, Balkanlar ve Rumeli'n­de İslam ruhunu mayalayan bir numaralı Allah eridir.

     

    Sarı Saltuk'u yine onun kadar gayretli bir Bektaşi olan Seyyid Ali izledi. Seyyid Ali'nin ölüm tarihi 1300 yıllarına rastladığına göre Osmanlı ordularının Trak­ya' dan başlayan fetihleri öncesinde, bu zata bağlı dervişlerin büyük roller aldıkları rahatlıkla söylene­bilir.

     

    Bunun da ötesinde Güney Rusya Tatarlarının Müslümanlığı kabulleri de Sarı Saltuk ve Seyyid Ali faaliyetinin bir ürünü olarak görülebilmektedir. Ünlü gezgin İbn Battûta, 1332'de Güney Rusya toprakların­dan geçerken oralarda, Sarı Saltuk'un destanlaşan menkıbeleriyle karşılaştığını yazıyor.

     

    Bektaşi dervişlerinin bu kılıçsız fetihlerinin teme­linde ne vardı? Faaliyeti gösterenler Bektaşiler olun­ca bu soruya şu şekilde cevap vermek mümkün olabiliyor: Zaferin temelinde; engin insan sevgisi, İslam adaleti ve herkese hizmet düşüncesi vardı... Gerçekten de Bektaşilik, ilkeleri itibarıyla geniş ufuklu, insana sevgi ve saygıyı varoluşun temeli sayan bir tarikattır. Onun bu özelliği ve ona bağlı dervişlerin sınırsız insan sevgileri, Balkan topraklarındaki Hıristiyanlarla Müslüman der­vişler arasında çok derin bir sevgi-saygı bağının kurulmasını sağladı ve bunun ardından Hıristiyan kitle yavaş yavaş kendini Müslümanlığın içinde bul­du. Sarı Saltuk'un Balkan ülkelerinde Müslümanlar kadar Hıristiyanlarca da sevilmesi, şurada söyledikle­rimizi kanıtlamaktadır. Bu topraklarda Sarı Saltuk'un mezarı olarak gösterilen yerler içinde kilise avlula­rının bile bulunduğunu tespit etmiş durumdayız. De­mek oluyor ki, bu büyük gönül adamına Hıristiyanlar bile bağlılık kucağını açmış durumdadırlar.

     

    Bektaşilerin Müslümanlığı rahatlıkla yayma ve yerleştirme faaliyetlerinin temelinde yer alan gerçek­lerden birini de tarihçiler şu şekilde vermektedir: Bu dervişler, kadın hariç, toprak ve hayvan gibi malların bir nevi halkın ortak malı olduğunu ve zenginin servetinde, fakirlerin de hakkı bulunduğunu söyleyerek, zulüm ve yokluk içinde kıvrandırılan halkın karşısında birer kurtarıcı, birer merhamet müjdecisi halinde duruyor­lardı.

     

    Sarı Saltuk'tan sonra en önemli alp-eren olduğu­nu söylediğimiz Seyyid Ali, İslam'a çağrı faaliyetlerini sürdürmek üzere kendisine Dimetoka'yı merkez seç­mişti. Bu zat Fatih Sultan Mehmet'in esir ettiği bir Sırp prensesiyle evlendi ve bu evlilikten Balkanlar'ın en ünlü velisi olarak tarihe geçecek olan Balım Sultan dünyaya geldi.

     

    Bektaşilik, kendisinden sonra sahneye çıkmış tüm tarikat ve düşünce topluluklarına derinden etki etmiş­tir. Denebilir ki Türk-İslam düşünce tarihi açısından, Bekta­şi Tarîkatı'nı, "düşünce ve duygu dünyamıza müh­rünü basmış ana kurum" olarak adlandırmak mümkündür.

     

    Duygu ve düşünce dünyamızın çağlara sığmayan Hak aşığı Yunus Emre'nin de Bektaşilik'in bir mah­sulü olduğunu söylemek bu konuda yeterli delildir.

     

    Bektaşilik; "âlemlerin rabbi olan Allah'ın", yine "âlemlere rahmet olarak gönderilen" son Peygam­beri tarafından insanlığa duyurulan İslam’ın evrensel ve insani tutum ve bakışını karartıp yozlaştıran softalığa karşı en kalıcı mücadeleyi veren kurum olmuştur. Bazı istismarcı ve suistimalcı grup­ların her türlü yobazlık faaliyetlerine çağlar boyu cesaretle direnen Bektaşilik, milyonlarca kitlenin engin ve bereketli İslam pınarından ilahi mutluluğu içmesine öncülük etmiştir. Bektaşilikte sa­dece insana değil, tüm canlılara sevgi ve merhamet esastır. Bektaşiliğin destani tarihi, varlıklara sevgi ve merhamet ifade eden yüzlerce, binlerce menkıbeyle doludur. Onlar, Yunus'un söylediği gibi: "Yaratılanı sevdiler Yaratan'dan ötürü." Ve onlar: "Bir küçük karıncayı da şaheser ve saygıdeğer varlık bildiler."

     

    Bektaşiler İslam’ı kin ve bağnazlıkların değil, barış ve sevginin kaynağı saydıklarından, hikmet ve hoşgörüden nasipsizlerin düşmanlığına hedef oldular. Onlar, taklit kafalı çevreler tarafından hep horlanmışlardır. Çünkü bağnazlığa asla alkış tutmamışlardır. Müslüman Türk insanı, ruhunu karar­tan, ufkunu daraltan ve dindarlık adı altında adeta boğazını sıkan yobazlığa karşı direnirken hep Bektaşilere ve Bektaşilik'e sığınmıştır. Çıkardığı isyan sesini kendine mal etmekten korktuğu zamanlarda bunu bir Bektaşi adına ortaya sürmüş, karşı çıkışını Bektaşi dilinden ifadeye çalışmıştır. Türk hiciv, mizah, hikmet ve nüktedanlığına damgasını vurmuş hemen bütün tasavvufi espriler "Bektaşi" imzalıdır. (Ancak Bektaşiliği zındıklığa, masonluğa ve ahlaksızlığa kılıf yapanları bundan ayırmalıdır. Çünkü Bektaşiliği bozan da, kötü anılmasına sebep olan da bunlardır.)

     

    HACI BEKTAŞ VELİ KİMDİR?

     

    Bektaşiyye Tarikatı'nın kurucusu dendiğinde akla Hacı Bektaş Veli gelmektedir. Esasen her düşünce, sistem ve ekol için bir "kurucu" aramak insan­oğlunun kaçınılmaz tutkularından biridir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki: bir düşünce sistemi,  veya tarikat mektebi ve sadece bir kişinin "kurması" ile vücut bulacak cinsten değildir, kurucu diye anılan kişiler, ya ilahi bir ilham ve gerçeğin tebliğcisi, yahut da belli bir devrede oluşup gelişen bir kamu kurum ve anlayışına şekil ve yön vermiş dâhilerdir. Bütün tarikatları, özellikle Bektaşiyye'nin kurucusu sözünü de bu temel esprinin ışığında değerlendirmek gere­kir.

     

    Bu esas noktayı belirledikten sonra Hacı Bektaş Veli'nin hayatına ve kişiliğine kısaca göz atabiliriz:

     

    Hacı Bektaş, tasavvuf ve tarikatların adeta beşiği ve yuvası olan Horasan ve civarında doğup yetişmiş bir Allah dostu, bir gönül eridir. Araştırıcıların bir kısmı onu Orta Asya Türkleri'nden gösterirken, bir kısım araştırıcılar onun soyunu Hz. Ali'ye çıkarırlar. Bu ikinci kanıyı, kabul edilmeye en az layık görüş olarak tespit etmek durumundayız. Çünkü İslam tarihi boyunca, özellikle tarikat çevreleri, bağlı oldukları şeyhleri Hz. Ali veya benzeri bir İslam büyüğüne bağlamakta hiç tereddüt göstermemiştir. Özellikle Bektaşilik gibi Hz. Ali ve Alevilik mahabbeti belirgin niteliklerinden biri olan düşünce ekolleri bu konuda çok aşırı gitmiş, önüne geleni "Seyyid" veya "Şerif" göstermiştir.

     

    Esasında bir insanın sadece, seyyid veya şerif olması, hatta peygamber çocuğu olması, İslam'ın değer ölçüleri açısından hiçbir üstünlük ifade etmez. Çünkü nesep-soy-sop İslam düşüncesinde bir değer ve üstünlük ölçüsü değildir. Kur'an bunu reddetmekte ve soy, sopla övünenleri şiddetle kınamaktadır. Yine Kur'an, bazı peygamberlerin baba veya oğullarının putperest olduklarını, peygamberle mücadele ettikle­rini söylemekte, böylece peygamber çocuğu veya babası olmanın bile tek başına bir kurtarıcı olmadığı­nı vurgulamaktadır. Ancak, elbetteki iman ve takva ile birlikte, seyyidlik te ayrı bir şereftir ve nasiptir.

     

    Anlaşılan odur ki, birer geniş kitle hareket ve kurumu olarak dikkat çeken tarikatlar, büyük halk yığınlarının kabul ve ölçülerini tatmin etmek için, bu "Peygamber soyuna mensup olma" konusunu sıkca gündeme getirmişlerdir. Şunu da ekleyelim ki, tarih içinde nesebi bilimsel olarak tespit edilmiş seyyid veya şerif tasavvuf büyükleri elbette vardır. Ancak seyyidlik ve şeriflik iddiasının ortaya atıldığı her yerde, bir istismar olabileceği de hesap edilmelidir.

     

    Şimdi biz, bu iğreti değer ölçülerini bir yana bırakarak, tarih içindeki yeri, kişilik, deha ve hizme­tinden kaynaklanan Hacı Bektaş Veli'yi biraz daha tanımaya çalışalım:

     

    Hacı Bektaş, bir hizmet eridir. O, işte bu yüzden bazı bilginler gibi, fildişi kulesinde hüküm vermek, sistem kurmakla ömür geçirmemiş, halkın arasına girip bir halk adamı olarak kuşakları eğitmiş, kitlelere ruh ve ilham vermiştir.

     

    Düşünce ve sözleri, başta Makaalat adlı eserle son zamanlar Rüştü Şardağ tarafından bulunan Bes­mele Şerhi adlı risale olmak üzere 4 eserinde toplanmıştır. Ayrıca onun için kaleme alınan Vilayetname'lerde de ona ait sözlere, anekdotlara bol bol rastlanmaktadır.

     

    Hacı Bektaş, tarihi kişiliği üzerinde çok söz söy­lenmiş bir ünlüdür. Onu, keramet ve bilgisiyle tasav­vuf tarihinin en büyük birkaç erinden biri olarak gösterenler yanında, bir efsane kahramanı olarak gösterenler de vardır. Yine o, İslam dini esaslarına sıkı sıkıya bağlı bir Allah dostu olarak tanıtılmanın yanı sıra İslam'a ters bir yığın sapıklığın temsilcisi gibi de gösterilmiştir. Biz bu küçük etüdümüzde bunların tartışmasına girecek değiliz. Yalnız şu kadarını söyleyeceğiz:

     

    Tarihi şahsiyetler hakkında söz söylemek her şeyden önce, bırakılan eserlere bakılarak mümkün olacağına göre, biz de Hacı Bektaş'ı bıraktığı eserler­den tanımak zorundayız. Hal böyle olunca Hacı Bektaş'ın İslam dini esaslarına sıkı bağlılığı olan bir gönül sultanı olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Çünkü eserlerinde onu İslam dışı göstermeye imkân verecek hiçbir tespite rastlayamıyoruz. Kaldı ki, resmi politik kabullerin mahkû­mu olmamış Osmanlı bilim adamlarının hemen ta­mamı Hacı Bektaş için daima övücü sözler söyle­mekte ve onu bir Allah eri olarak anmaktadırlar. Onların saldırdığı ve sapıklıkla itham ettiği, Bektaşiyye Tarîkatı'nın, özellikle son yüzyıllardaki bozulmuş tavrıdır.

     

    Ruhsal ve manevi planda genel bir bakışla ele aldığımız Hacı Bektaş'ı biraz da madde planında ele alalım:

     

    Baba adı İbrahim (veya Muhammed), anne adı Hatem (veya Hatme) hatun. Kuvvetli ihtimale göre miladi 1209 yılında Horasan illerinde Nişabur Kenti'nde doğdu. Bugüne kadar yapılmış araştırmaların verdiği bilgilere göre 40 yaşlarına doğru Anadolu'ya gelmiş ve esas tarihi kişiliği bu devreden sonra oluşmuştur. Gençlik yıllarını geçirdiği yörenin o dev­rin en gelişmiş İslam ilimleri yatağı olduğu dikkate alınır, Hacı Bektaş'ın eserlerindeki fikir ve ilim sevi­yesi de göz önünde tutulursa bu gönül erinin çok iyi bir tahsil görmüş olduğuna hükmedilebilir, Tasavvuf-Bektaşi geleneğinin onu "bütün bilgilerini Allah'ın ilhamıyla elde eden bir zat" olarak tanıtmasına bakıp "tahsil görmemiş" diye nitelemek tamamen yanlıştır. Tasavvuf-tarikat geleneğinin İslam ve tarihle uyuşmayan ve yanlışlığı bugün artık ortaya çıkmış bulunan bu iddiası, bütün kişiler için olduğu gibi Hacı Bektaş için de geçerli olmaktan uzaktır.

     

    Evlenip evlenmediği tartışmalıdır.

     

    Moğol istilasının harabeye ve ıstıraphaneye çevir­diği topraklarda insanların maddi ve manevi dertle­rine deva olup yaraları saran büyük tasavvuf erleri­nin, bilgileri değil, sınırsız rahmet ve akıl almaz feragat ve fedakârlıkları daha çok dikkat çekmiştir. Toplumlar onların bilgilerini, diplomalarını değil, ah­lak ve ruh büyüklüklerini destanlaştırmıştır ve böyle bir zamanda başka türlüsü de beklenemezdi. Ne var ki bu olgu bizi, o büyük insanların ilimden uzak tahsil görmemiş halk adamları olduğunu kabule götürmemelidir.

     

    Hacı Bektaş, kardeşi Menteş'le birlikte Anadolu'­ya geldiğinde bu topraklarda kendisi gibi gönül ve beden yaralarını saran daha birçok ünlü vardı. Bun­ların her biri bir meşrep ve yol tutarak perişan olmuş .kitleyi yüceltme gayreti içine girdiler. Hacı Bektaş'ın tuttuğu tavır ve meşrebin iki özelliği dikkat çekiyor:

     

    1. Hakka bağlılık

     

    2. Halka saygınlık

     

    3. Mazluma yakınlık

     

    Bunlar, Bektaşiyye Tarikatı'nın tarih boyunca en belirgin niteliği olarak var olmuştur. Bunu biraz sonra daha açık bir biçimde dile getire­ceğiz.

     

    BEKTAŞİLİĞİN TEMEL DÜŞÜNCE YAPISI

     

    Bektaşiyye Tarîkatı'nı iki perspektiften bakarak değerlendirmek mümkündür:

     

    1. Hacı Bektaş'ın eserleri ve kişiliği perspektifi

     

    2. Tarih içindeki Bektaşi Tarikatı perspektifi.

     

    Birinci perspektiften baktığımızda Bektaşilik tam anlamıyla şeriat (din) içi, İslam esaslarına tam bağlı ve gayesi Allah'ın dinine hizmet olan bir tarikattır. Bu perspektiften baktığımızda Bektaşilik’i herhangi bir sünni tarikattan ayırmak mümkün olmuyor. Nitekim, bu açıdan bakanların hiçbiri Hacı Bektaş'a, hatta "esas ve ilk Bektaşilik" diye andıkları sisteme dil uzatmamıştır.

     

    İkinci perspektiften baktığımızda ise durum farklı­dır. Bu "farklı" sözüyle işaret etmek istediğimiz yobaz, ve şekilperest çevrelerin suçlama­larına haklılık kazandırmak asla değildir. Ancak Bek­taşiliğin, özellikle 15. Yüzyıl'dan sonra ve hele hele 18. ve 19. yüzyıllarda aldığı sekil, İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve hadisle açık bir biçimde ters düşen bir yapı sergilemektedir.

     

    15. Yüzyıl sonrası Hurufilik inancının, kendini gizlemeye çalışan zındıkların, masonların ve bazı Yahudi ve Hristiyanların maruz kal­dığı baskılara dayanabilmek ve yaşayabilmek için Osmanlı ülkesinde en geniş müsamaha ocağı olan Bektaşilik Tarikatı'na yamandığı ve bu tarikatı emin bir liman gibi kullandığı, artık açıklığa kavuşmuştur. Zaten bu tarikatın başına gelenler de sonra gelmiştir. Elbette ki, daha önceden yobaz çevrelerin ithamlarına, bu son hücum imkânı eklenmiş ve Bektaşilik korkunç bir yıpratmanın hedefi haline getirilmiştir.

     

    Konuya bu açıdan daha fazla eğilmeden, Bekta­şiyye Tarikatı'nın temel görüşlerine bir göz atalım:

     

    İnsan sevgisi ve insana hizmet bu tarikatın varlık yapısı, temel taşıdır.

     

    İnsan ilahi suret üzre yaratılmıştır. Bu demektir ki, insan, Allah'ın sahip bulunduğu kudret ve yücelik­lerin sınırına ve sırrına yükselebilir.

     

    Yaratılan tüm insanlarda bu yücelme yeteneği, fıtratan vardır. Ancak her insan, bunun farkına vara­mıyor, yani her insan kendini tanıyamıyor.

     

    Yücelme sürecine giren, yani kendini tanımaya başlayan kişinin sembolü, derviş yani Allah'a doğru yol alan kişidir. Bu kişi Bektaşilikle Can adını alır.

     

    Kendini tanıyan, Allah'ı da tanır. Böyle olunca da derviş, küçük görünen bedeni içine bütün varlıklar âlemini ve bu âlemin tüm sırlarını saklayabilen kişidir. Derviş öz halini tanıyınca bunun bütün kâinat olduğunu anlar. Esasen bütün kâinat insanın vücu­dunda özetlenmiştir. Mesele, bunun farkına varmak ve bu gerçeği yürürlüğe koymaktır. Kaygusuz Sultan şöyle diyor: "İmamı Ali Peygamber Efendimiz'e sordu: 'Ey Allah'ın Resulü, nasıl amel edeyim ki, yaptıklarım heba olup gitmesin?' Allah Resulü şöyle cevap verdi: 'Hakkı istersen, kendini bil. Allah'ı bilenleri bulup onlarla sohbet et. Sözünün eri ol. Bir dilden iki söz söyleme. Hiç kimseye tuzak kurma, hile etme. Kimseye eziyet etme, kimseyi küçük ve hakir görme. Çünkü her varlık Allah'ın zatının bir uzantısı ve tecellisidir. Elinle koymadığın şeyi kendine mal etme. Daima özünü özüne ver Böyle yaparsan yürüyüşün Arş ve Ferş'e kadar gider. Böyle yaparsan ömrünü boşa harcamamış olursun…"

     

    Bektaşilere göre: Kâmil insanın en ileri örneği Hz. Muhammed ve ona bağlı olarak da Hz. Ali'dir. Esasen Hz. Peygam­ber: "Ben ilim beldesiyim. Ali de o beldenin kapısıdır" buyurarak kendisini tanımanın Ali'yi tanı­maya bağlı olduğunu göstermiştir, insan, çokluk âleminin basamaklarını çıka çıka piramidin tepesine varır. Tepede Hz. Ali’ye, sonra Hz. Muhammede ulaşır. Tevhid gerçeği Hz. Resulülahın  kişiliğinde tecelli eder.

     

    Birlik veya tevhiddeki sırları yakalayabilmek için çokluk âlemini iyi tanımak gerekir. Kâinat, yani çok­luk âlemi, birliği tanıtan bir kitap halinde karşımız­dadır. Bu kitabı iyi okuyamayanlar, birliği elde ede­mezler.

     

    Kainat kitabını iyi okumak ve kendini gereğince tanımak için kâmil mürşide ihtiyaç vardır. Mürşid olmadan maksada varılamaz. Kâmil bir mürşidin desteği, yücelmede ibadet ve duadan daha ileridir.

     

    Yücelmede en kötü engel, ilahi sırları karartan perdelerdir. En büyük ve en kalın perde insanın nefsi, ikincisi de insanın gözünü bağlayan taklit ve geleneklere körü körüne itaattir. Geleneklere itaatin bir uzantısı da makam ve mansıplara gönül vermek­tir.

     

    Allah'a doğru yücelmede en emin destek ahlaki kemaldir. Ahlaki kemal şu üç sözde özetlenebilir.

     

    1.  Diline sahip ol.

     

    2.  Eline sahip ol

     

    3.  Beline sahip ol.

     

    Bu prensiplerin birincisi, sır saklayabilmek, konu­şunca her halde doğru konuşmak anlamını ifade eder. İkinci prensip, başkalarına ait şeylere el sürmemek, şunu-bunu rahatsız etmemek, başkalarının daima hizmeti için didinmek, yani onlara el atmak demektir. Üçüncü prensip ise nefse, özellikle uçkura sahip olmak demektir. İnsan belden çıkmaktadır. O halde bel kutsaldır. Bu kutsal varlığı şehvet ve adiliklere alet etmemek gerekir. Bel için nikâh ve sevda ne kadar ulvi ise, beli sefil duygulara alet edip sorumsuzca harcamak da öylesine büyük bir günah­tır.

     

    Mürşidi bulan kişi; ahlaki temizliği ve aşkı muhabbeti berabe­rine alarak ve sıratı müstakime uyarak Allah'a gider. Bu yolculukta ahlak temizli­ği ve aşk kanat, mürşid rehber, Allah da son hedeftir. Gaye ve vasıtalar böylesine net belirlenmiş­tir. Bunların yanına soy-sop, gelenek, zenginlik, mev­ki, şöhret vs. sokanlara Bektaşiler namert derler. Namert; hilekarlık ve sahtekarlık içine giren, yani varlığına ve yaradılışa ihanet eden bir alçaktır.

     

                    Melamilik, Bektaşilik ve Mevlevilik gibi, “Hakka hürmet, halka hizmet” için kurulmuş ve yola koyulmuş tarikatları, zamanla masonluğa, zındıklığa ve din düşmanlığına alet eden soysuzlara bakıp, bunların aslına hücuma kalkışmak insafsızlıktır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    GİZLİ KÖTÜLÜĞÜN KANITLARI

     

     

    Dünyanın her neresine giderseniz gidin, genç yaşlı, kadın erkek demeden, karşınıza çıkan hemen her insanın çok yakından tanıdığı evrensel bir dil olduğunu görürsünüz. Belki de hayatları boyunca birbirlerini bir kez bile görmemiş olan bu kişiler, birbirlerinden kilometrelerce uzakta; farklı kültürlerin ve farklı inançların etkisi altında farklı yaşamlar sürmekte, farklı dillerde konuşmaktadırlar. Buna rağmen tümünün çok iyi bildiği, kimilerinin ise ihtiyaç duyduklarında kullandıkları ortak bir dil vardır: Bu dil, 'kötülüğün sessiz dili'dir...

     

    Bu, insanlara, açıkça yapamadıkları çirkin davranışları, açıkça söyleyemedikleri kötü sözleri, gizli yollarla birbirlerine ifade etmelerini sağlayan sinsi bir dildir. Kimi insanlar içlerindeki kötülüğü açıkça ortaya koymaktan çoğu zaman çekinirler. Çünkü bu tarz davranışların açıkça yapılması, çevrelerindeki insanlardan tepki almalarına ve menfaatlerinin zedelenmesine neden olabilir. Gizliden gizliye yapıldığında ise, çok ince ve detaylı yöntemler kullanılmasından dolayı ispat edilme riskinin büyük ölçüde ortadan kalktığına inanırlar. Gerçekten de bu sessiz dil ile söylenmek istenenler çok açık bir şekilde anlaşılır ama içerdiği kötülüklere dair ortada delil bırakmaz ve bu sebeple de ispatı pek mümkün olmaz.

     

    Tüm bunların akla getirdiği asıl önemli soru ise, bu kadar detaylı kurallara dayanan bir dili, dünyanın dört bir yanındaki farklı insanların nereden ve nasıl öğrendikleridir. Kuşkusuz onlara kötülüğün sessiz dilini öğreten, onları bu gizli dili kullanmaya teşvik eden biri vardır; kötülüğün liderliğini yapan bu varlık, insanlığa karşı amansız bir mücadele veren 'şeytan'dır.

     

    Şeytan, insanlara bu dili öğretmek ve onları gizliden gizliye kötülüğün içine sürüklemek için Allah'a and içmiştir. Açıkça kabul ettiremeyeceği tavırları bu gizli dille yaptırır ve açıkça söyletemeyeceği kötü sözleri de yine bu gizli dille söyletir. İnsanları, içlerindeki kötülükleri yok etmek yerine, bunları gizliden gizliye yaşamaya yönlendirir. Oysa Allah "... çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın..."[19] Ayetiyle, insanları kötülüğün her türlüsünden menetmiştir.

     

    Şeytanın bu tuzağına düşen kimi insanlar belki pek çok konuda açıkça kötülük yapmaktan sakınırlar ama bir yandan da şeytanın ahlakını benimser, onun diliyle konuşur ve onun istediği gibi bir yaşam sürerler. İsteklerine, amaçlarına bu gizli dilin kurallarını uygulayarak ulaşmaya çalışırlar. Güzel bir hayatı, mutluluğu, başarıyı, üstünlüğü, hep bu karanlık dilin yöntemlerini kullanarak elde edebileceklerine inanırlar. Oysa bu, şeytanın bir oyunudur; dolayısıyla insanlara mutluluk ve huzur getirmesi mümkün değildir. O, insanları ancak hüsrana ve zarara sürükler. Allah, "Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder."[20] Ayetleriyle bu tehlikeye karşı insanları uyarmıştır.

     

    Ancak kimi insanlar, kendilerine Kuran'ı rehber edinmemelerinden dolayı yüzyıllardır şeytanın bu tuzağına düşmekte, mutsuzluğa sürüklendikleri halde bu sistemi yaşamaktan ve kötülüğün dilini konuşmaktan vazgeçmemektedirler. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise, bugüne kadar bu dilin sinsi yöntemlerinin deşifre edilmemiş olmasıdır. Dünya üzerinde bu dili konuşan binlerce insan olduğu halde, hiçbiri bundan söz etmemekte, kötülüğü deşifre etmemektedirler. Çünkü deşifre edilmemesi de, bu dilin en önemli prensiplerinden biridir. Şeytan ancak bu yolla kendi sinsi sistemini sürdürebilmekte, insanlar da sinsiliğe dayalı gizli kötülükleri yaşamayı ancak bu şekilde devam ettirebilmektedirler. Bu evrensel dilin gizli kalması, şeytanın peşi sıra giden birçok insanın, kötülükten sakınmamasına neden olmaktadır.

     

    Dolayısıyla şeytanın sisteminin ve kötülüğün gizli dilinin tüm detaylarıyla açıkça ortaya konması son derece önemlidir. Bu durumda, tüm mücadelesi gizlilik ve sinsilik üzerine kurulu olan şeytan, deşifre olmuş yöntemleriyle insanlar üzerinde etkili olamayacaktır. O, insanları ancak sinsi metodlarıyla aldatabilmektedir; onlara beklemedikleri yerlerden, hiç ummadıkları konulardan yanaşmaktadır. Kullandığı metodların bu şekilde tüm insanlar tarafından bilinmesi, -Allah'ın dilemesiyle- onun oyunlarını etkisiz hale getirecektir.

     

    Bunun yanı sıra, "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır."[21] Ayetiyle bildirildiği gibi, kötülüğü engellemek, kötülüğü destekleyen bir ahlakı ortadan kaldırmak müminler üzerinde bir sorumluluktur. Allah Kuran'da insanlara nefislerini kötülüklerden ne şekilde arındıracaklarını ve şeytanın kötülüğü savunan ahlakına ne şekilde karşı konulacağını bildirmiştir. Yeryüzündeki tüm kötülükleri ortadan kaldıracak çözüm Kuran ahlakının yaşanmasıdır.

     

    Bu kitabın amacı, şeytanın kötülüğe çağıran ve gizlice kötülüğü yaşatan sistemini, kötülüğün sessiz dilini tüm detaylarıyla anlatmak, onun tuzaklarını bozacak çözümleri insanlara göstermektir. Diğer bir amaç da, "Günahın açıkta olanını da, gizlisini de terk edin. Çünkü günahı kazananlar, yüklenegeldikleri nedeniyle karşılık göreceklerdir."[22] Ayetiyle bildirildiği gibi kötülüğün gizlisinin de açığının da Allah Katında kişiyi sorumlu kılacağını hatırlatarak tüm insanları Kuran ahlakını yaşamaya davet etmektir.

     

     KURAN'A GÖRE İYİLİK VE KÖTÜLÜK

     

    İyilik ve kötülük, belki de insanların hayatları boyunca üzerinde en çok konuştukları ve düşündükleri kavramlardandır. İnsanların çoğu, kendi belirledikleri ölçüler içinde "iyi insan olmak" ve "kendisini ve sevdiklerini kötü tavırlardan, kötü insanlardan korumak" için gayret eder. Kötülükten sakınmak için gösterilen bu çaba elbette son derece önemlidir. Ancak yaşamları boyunca bu yönde çaba harcayan pek çok insan, kötülüğün aslında kendisine ne kadar yakın olduğunu gereği gibi düşünmemiş olabilir. Çünkü kimi insanlar kendilerine Kuran'da bildirilen gerçekleri ölçü almadıkları için, kötülüğü, ancak açık ve net olarak yaşandığında kötülük olarak kabul ederler. Örneğin intikam hissinin, öfkenin, kinin, kıskançlığın, bencilliğin, yalan söylemenin kötü davranışlar olduğunu hemen herkes bilir; ya da kindar bir insanın öfkesini, yalan söyleyen bir kişinin sahtekârlıklarının bir kısmını görüp anlayabilir.

     

    Bunun yanı sıra kötülük denildiğinde genellikle insanların aklına, yanlışlığı çoğu insan tarafından kabul edilen, birini öldürmek, hırsızlık yapmak, bir başkasının hakkını çiğnemek gibi temel tavır bozuklukları gelir. Dolayısıyla birçok insan, bu davranışlardan sakınmaları ve hatta bu tavırları gösteren insanları kınamaları nedeniyle kendilerini kötülükten çok uzak görebilirler. Oysa kötülüğün bir de açıkça görülemeyen, sinsice ve gizlice yaşanan yönleri vardır ki çoğu insan bunların kötülüğün bir parçası olduğunu kabul etmek istemez.

     

     Bunun sebebi ise, Kuran'a göre yaşamayan insanların iyilik ve kötülük kavramları hakkında kendilerine göre birtakım doğrularının ve yanlışlarının olmasıdır. İyiliği ve kötülüğü kendi inançları, düşünceleri, hayata bakış açıları ve toplumsal eğitimleri doğrultusunda kendileri belirlemektedirler. Oysa gerçekte iyiliğin ve kötülüğün karşılığını öğrenebileceğimiz tek bir kaynak vardır; Allah'ın, insanlara doğruyu yanlışı bildirmek ve onları karanlıklardan nura çıkarmak için göndermiş olduğu hak kitabı 'Kuran-ı Kerim'...

     

    Allah, Kuran'da iyilik ve kötülüğün neler olduğunu tarif etmiş, ayrıca insanı kötülüğe sürükleyen nedenleri de açıklamıştır. Kuran'da gerçek iyiliğin Allah'tan korkan ve Allah'ın sınırlarını koruyan kimselerin davranışları olduğu bildirilmiştir:

     

    "... ama iyilik sakınan(ın tutumudur)..."[23]

     

    Allah'tan korkup sakınan kişi, karşısına çıkan her olayda Allah'ın rızasına ve Kuran'a uygun bir tavır göstererek, hayatının her anında iyi davranışlarda bulunmuş olur. Çevresinde olup biten tüm olayların Allah'ın hâkimiyetinde geliştiğini bilmesi, herşeye hayır ve hikmet gözüyle bakması, gizli veya açık yaptığı her tavrın ahirette karşısına çıkacağını düşünmesi kişiyi sürekli olarak doğru düşünmeye ve güzel davranışlarda bulunmaya sevk eder. Dolayısıyla iyiliğin gerçek anlamıyla yaşanabilmesi için insanın; "Allah'tan korkması, ahirete inanması ve kendisine Allah'ın rızasını kazanmayı amaç edinmiş olması" gerekir. Bu özellikler olmadan yapılan davranışlar, Kuran'a göre gerçek iyilik değildir.

     

    Kuran ayetleriyle insanlara iyilik gibi, kötülüğün tanımı da bildirilmiştir. Kuran'a göre kötülük Allah'tan korkup sakınmadan yapılan tavırlardır. Allah'tan başka ilahlar edinmek, O'ndan başkasına kulluk etmek, insanların hoşnutluğunu ve dünya hayatının menfaatlerini elde edebilmek için yaşamak kişileri kötülüğün içine sürükler. İman etmeyenler için büyük bir hırs ve tutkuya dönüşen dünyevi değerler bu insanları güzel ahlaktan uzaklaştırır. Dünya hayatından olabilecek en fazlasını, en iyisini elde edebilmek için daima öncelikle kendi menfaatlerini düşünür ve bunları herşeyin üzerinde tutarlar. Bunlar da beraberinde kişiye bencillik, cimrilik, nankörlük, sahtekârlık, kibir, yalan, merhametsizlik gibi kötü ahlak özellikleri getirir.

     

    Hayatlarını bu düşünceler doğrultusunda yönlendiren insanlar yine de kendilerine göre birtakım kötülüklerden sakınabilirler. Ancak bu konudaki ölçüleri genellikle insanlar tarafından kınanmamak, toplumun değer yargılarına ters düşmemek ya da menfaatlerinin zarar görmesini engellemek gibi hedeflere yöneliktir. Bu nedenle kimi zaman açıktan açığa bazı kötü tavırlardan sakınırlarken, bunların gizli kalması durumunda bu konuda hiçbir kısıtlamaya gitmeyebilirler. Kimsenin duyup görmeyeceğinden ve ispatlanamayacağından emin oldukları durumlarda kötülüğe gönül rahatlığıyla yanaşabilirler. Bu, söz konusu kişilerin Allah korkularının olmamasından kaynaklanır. Kötülükten sakınmadaki ölçüleri, "insanların bilmemesi, onların gözünde itibarlarını kaybetmemeleri ve toplum genelinde iyi bilinmeleri" şartlarına dayalıdır. Bu şartlarda güvence sağladıkları takdirde duruma göre kötülüğün pek çok türüne eğilim gösterebilirler. Dolayısıyla bu kimselerin kötülük kavramını değerlendirişleri, yalnızca "kötülüğün açığa çıkmaması" esasına dayalıdır.

     

    Oysa Allah, insanlara kötülüğün açık olanından da gizlisinden de kaçınmalarını bildirmiş ve bunların neler olduğunu Kuran ayetleriyle açıklamıştır. Kuran'ı ölçü almayan insanlar, Allah'ın "... onlar salih bir ameli bir başka kötüyle karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tevbelerini kabul eder. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."[24] Ayetiyle bildirdiği gibi bir ahlak göstererek kötülüğe meyledebilirler. Böyle bir durumun oluşmasını engellemek içinse, insanlara öncelikle kötülüğün kaynağını tanıtmak ve bu kaynağı tüm yönleriyle deşifre etmek gerekmektedir. Kötülüğün bu şekilde deşifre edilmesi, sinsiliği ortadan kaldıracak, gizli olmasına dayanarak kötülüğü meşru gören ve uygulayan insanların bu tavırlardan sakınmalarını sağlayacaktır. Aksinde Allah'ın "Yoksa kötülüklere batıp-yara alanlar, kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Hayatları ve ölümleri bir mi (olacak)? Ne kötü hüküm veriyorlar."[25] Ayetiyle bildirdiği gibi, kötülüğü, gizli kalmasına aldanarak yaşayan kimselerin dünyada ve ahiretteki yaşamları, iman sahiplerininkinden çok farklı olacaktır. Kuran'da "güzel işler yaptıklarını sanan" ama aslında tüm çabaları boşa çıkan kimselerin ahirette "en çok hüsrana uğrayanlar" oldukları bildirilmiştir:

     

    De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?"

     

    "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar."İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.[26]

     

     KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI; NEFS VE ŞEYTAN

     

    Kuran'da insanlara bildirilen, kötülüğün iki ana kaynağı vardır. Bunlardan biri her insanın içinde bulunan ve kendisine sürekli olarak kötülüğü emreden "nefis"tir. Nefis durmaksızın verdiği telkinlerle insanları doğru yoldan uzaklaştırmaya ve onları felakete sürüklemeye çalışır. Kuran'da nefsin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:

     

    "(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..."[27] Nefsin destekçisi olan ve insanlara kötülüğü ve çirkin davranışları emretmekle görevli olan bir diğer varlık ise "şeytan"dır. Kuran'da şeytanın insanları yalnızca kötülüğe çağırdığı şöyle haber verilmiştir:

     

    O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.[28]

     

    Nefis ve şeytan, insanı kötülüğe sürükleyebilmek için hayatının son anına kadar ona karşı mücadele edeceklerdir. Şeytan bu mücadelesinde başarılı olabilmek için elinden gelen her yolu deneyecek, her türlü hileli yönteme başvuracaktır. Çünkü amacı, kendisi gibi insanları da cehennem azabına sürükleyebilmektir. Cehennem azabının kurtuluşu yoktur, bu azap sonsuza kadar sürecektir ve dayanılmaz acılarla doludur.

     

    İnsanın kendisini büyük bir tehlikeye sürüklemeye çalışan şeytanın oyununu anlaması ve onun saldırılarına karşı bu dikkatle karşı koyması gerekir. Bunun için yapması gereken ise, şeytan hakkında en doğru bilgilerin yer aldığı Kuran'ı kendisine rehber edinmesidir. Allah Kuran'da şeytanın karakterini, amacını, insanlara karşı kullanacağı yöntemleri, bunların nasıl etkisiz hale getirilebileceğini insanlara bildirmiştir.

     

    Şeytan hakkında bilinmesi gereken ilk şey ise, onun kendine ait müstakil bir gücü olmadığıdır. Tüm varlıklar gibi onu da Allah yaratmıştır. İnsanlara karşı kötülükten yana verdiği bu mücadele Allah'ın kontrolündedir. Allah dünya hayatında insanlardan hangilerinin güzel davranışlarda bulunacaklarının, hangilerinin ise kötülüğe meyledeceklerinin anlaşılması için böyle bir imtihan ortamı yaratmıştır.

     

    Allah, bu imtihan ortamının bir gereği olarak, kötülüğe çağıran nefis ve şeytanın yanında insana her an doğruyu ilham eden "vicdan"ı yaratmıştır. Vicdan, nefsin tam tersine, şeytanın kışkırtmalarına karşı insana daima hak olanı söyler ve onu Allah'ın razı olacağı güzel davranışlarda bulunmaya teşvik eder. Dolayısıyla vicdanının sesine uyan kişi, kötülüğe çağıran nefsini ve şeytanı kolaylıkla etkisiz hale getirebilir. Allah Kuran'da bu gerçeği insanlara şöyle bildirmiştir:

     

    Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.[29]

     

    Şeytan hakkında bilinmesi gereken bir diğer önemli konu ise, onun "insanlar üzerinde zorlayıcı hiçbir etkisinin olmadığı"dır. Şeytanın vasfı, insanları sadece kendi yoluna çağırmak ve onlara bu yönde telkinlerde bulunmakla sınırlıdır. Kötülükten ya da iyilikten yana tavır koyma konusundaki seçimi ise tümüyle insanın kendi iradesindedir. Eğer iman eder ve Kuran ahlakıyla hareket ederse "Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur."[30] Ayetiyle bildirildiği gibi şeytanı etkisiz hale getirmiş olacaktır. Bu durumda Allah'ın "... Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır."[31] Ayetiyle bildirdiği gibi şeytanın düzeni bozulacaktır. Allah Kuran'da şeytanın samimi insanlara etki edemeyeceğini şöyle haber vermiştir:

     

    Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım. Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç."[32]

     

    Eğer insan şeytana karşı Allah'a sığınıp, kendisine doğru yolu gösterecek olan Kuran'ı rehber edinmezse, bu durumda "Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir."[33] ayetiyle haber verildiği gibi, şeytanın etkisi altına girmiş olacaktır. Bu da onu dönüşü olmayan cehennem azabına sürükleyecektir.

     

    Kuşkusuz böyle bir durum ile karşılaşmayı hiç kimse istemez. Bunun için yapılması gereken, şeytan hakkındaki tüm bilgileri Kuran'dan öğrenmek ve onun hileli yöntemlerine Kuran ile karşılık vererek, onun tuzağını bozmak olmalıdır.

     

    İlerleyen satırlarda şeytanın kötülüğü savunan karakterini, insanları çağırdığı gizli dinini ve bunun için kullandığı yöntemleri deşifre ederek, kötülükten sakınmanın Kuran'da bildirilen yollarını ortaya koyacağız.

     

     ŞEYTANIN DİNİ VE GİZLİ YÖNTEMLERİ

     

    Allah Kuran'ın "Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna."[34] Ayetleriyle insanın düşmanı olan şeytanın, kıyamet gününe kadar tüm gücüyle insanları kötülüğe sürükleme konusundaki inatçılığını insanlara bildirmiştir.

     

    Ancak kimi insanlar şeytan hakkında gerçeğe dayalı doğru bilgilere sahip değillerdir. Bu nedenle, şeytanın düşmanlığından sakınabilmek için insanın öncelikle yapması gereken onun yöntemlerini, nasıl mağlup edilebileceğini öğrenmek ve tuzaklarına karşı hazırlıklı olmaktır.

     

    Bu konuda ilk bilinmesi gereken ise şeytanın yüzyıllardır savunuculuğunu yaptığı ve insanlara kabul ettirmeye çalıştığı bir "din anlayışı" olduğudur. Tarihin başlangıcından itibaren, dünyanın dört bir yanındaki tüm insanlara aynı telkinleri vererek onlara ortak bir yaşam stilini, kendi batıl dinini benimsetmeye çalışmaktadır. Bu dinin temel özelliklerinden ve şeytanın bu din anlayışını insanlara kabul ettirebilmek için kullandığı yöntemlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

     

    Vicdanı etkisiz hale getirmek için bahaneler öne sürmesi

     

    Şeytanın dini, insanlara şeytanın karakterini ve onun düşünce sistemini kabul ettirme amacına dayalıdır. Şeytan, insanları bu yönde ikna edebilmek için batıla dayalı çok çeşitli ve sinsi yöntemler geliştirmiştir. Ancak ana felsefesi, öncelikle kendi tuzaklarını bozan, verdiği telkinlerle insanları durmaksızın iyiliğe ve doğruya çağıran vicdanı etkisiz hale getirmeye yöneliktir. Aslında, Allah'ın "Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile."[35] Ayetleriyle bildirdiği gibi, şeytan nasıl bir tuzak kurarsa kursun, vicdanın yol göstermesi sayesinde her insan doğruyu görebilecek bir basirete sahiptir. Ancak şeytan, insanların vicdanlarını örtmelerini sağlayacak, onları kendi ahlakını yaşamaya ikna edecek çok çeşitli mazeretler öne sürerek insanların bu basiretlerini örtmeye çalışır.

     

    İman edenler Kuran'a göre düşündükleri için, şeytanın bu yöndeki telkinlerini, ne kadar ustaca olursa olsun, hemen fark edebilir ve vicdanlarından yana bir tavır ortaya koyarlar. Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlar ise, yaşamlarını nefislerini memnun etme amacı üzerine kurdukları için, şeytanın nefislerini destekleyen bahanelerini hemen kabullenirler. Vicdanlarının sesini bastırmak için zaten bir yol aradıkları için, şeytanın bu telkinlerini nefislerine yönelik bir destek ve yardım olarak kabul ederler.

     

    Şeytanın bu sistemi, her tavır bozukluğu ve her kötülük için ayrı bir mazeret, ayrı bir sapkın açıklama içerir. Bu yolla insanların vicdanlarına karşı koyabilmelerini sağlar ve böylece kendi düşüncelerini onlara meşru ve makul göstermeye çalışır.

     

    İyiyi kötü, kötüyü iyi göstererek insanları aldatması

     

    Şeytanın insanları kötülüğe çağırmada kullandığı yöntemlerden biri ise "iyiyi kötü, kötüyü de iyi göstererek insanları aldatmak"tır. Şeytan doğru yolda olduklarına ikna etmek için insanlara çok çeşitli ve çok fazla sayıda sahte delil öne sürer. Bu deliller, o kadar detaylandırılmış ve o kadar kurnazca mantıklarla süslenmiştir ki, iman gözüyle bakmayan kimseler kolaylıkla ikna olurlar. Şeytanın öne sürdüğü delilleri adeta bir gerçek gibi kabul eder ve tavırlarını, kendilerini inandırdıkları bu sahte gerçekler doğrultusunda şekillendirirler.

     

    Şeytanın bu yöndeki oyunlarına kanarak hatalı tavırlarda bulunan insanlara dair günlük hayatta pek çok örneğe rastlamak mümkündür. Sözgelimi şeytan kimi zaman verdiği telkinlerle kişiyi, yakın bir dostunu, düşmanı olarak görecek hale getirebilir. Karşı tarafın kötü niyetli olduğuna ve kendisine düşmanlık beslediğine dair o kadar detaylı ve net deliller öne sürer ki, bu kişi dostunun iyi niyetli tavırlarını dahi bu şekilde algılamaya başlar. Bu bakış açısı nedeniyle her tavrın, her sözün ardında bir ima ya da ters bir anlam arar. Şeytanın o denli etkisi altına girmiş ve onun verdiği telkinlerle o kadar düşünmeye başlamıştır ki, karşı taraf bu durumu ortadan kaldırmak için ne kadar iyi niyetli bir çaba içerisine girerse girsin, fayda vermez.

     

    Şeytan kimi zaman da aynı telkini tam ters şekliyle verir. Kişinin kendisine zarar verecek ve kötülüğe sürükleyecek kimseleri dost olarak görmesini sağlar. Ortada bu kimsenin kötü niyetini ispatlayan onlarca delil olduğu halde, şeytan tüm bunlara birer açıklama getirerek bu kötü niyetin fark edilmesini engeller. Birkaç önemsiz detayı da ön plana çıkarıp kişinin gözünde büyüterek, karşı tarafın iyi niyetli olduğu konusunda onu inandırır.

     

    Şeytan, bu taktiklerini insanın günlük hayatında karşısına çıkan her konuda kullanır. Tüm bunların sonucunda kötülüğe teşvik ettiği bir insanı, gaflete sürükleyerek içerisinde bulunduğu kötülüklerden sakınmasına engel olur. Oysa gerçekte, kendisi bu kişinin yakın bir dostu olmuş ve onu kendi din anlayışına, kendi ahlak özelliklerine yaklaştırmıştır. Kuran'da şeytanın insanları bu şekilde; "hidayette oldukları izlenimi vererek doğru yoldan ayırdığı" şöyle bildirilmiştir:

     

    Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur.

     

    Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.[36]

     

    Sinsice yöntemler kullanması ve insanları da sinsiliğe teşvik etmesi

     

    İnsanları doğru yoldan ayırıp kendisi ile birlikte cehenneme sürüklemek için çaba harcayan şeytanın en önemli özelliklerinden biri sinsiliğidir. Sinsilik aynı zamanda şeytanın insanlığa karşı verdiği amansız mücadelede kullandığı en hayati yöntemlerdendir. İnsanları, gerçek amacını açıklayarak kendisine uymaya çağırsa sonuç alamayacak, başarılı olamayacaktır. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri onlara karşı nasıl büyük bir kin ve düşmanlık beslediğini, onları kendisiyle birlikte sonsuza kadar cehennem azabına sürüklemek için kandırmaya çalıştığını ve onlara yalnızca yalan söylediğini anlatacak olursa, elbette ki sözlerine inanılmayacaktır. Hatta ona karşı dikkatli ve uyanık olunacak ve tuzağına düşmekten kurtulunacaktır. Bu nedenle şeytan, insanları sinsilikle, yalan, hile ve aldatmaca dolu yöntemlerle kandırmaya çalışır. Onlara düşman olduğunu açıkça hissettirecek tavırlardan sakınır. Ya da onlara açık açık 'gelin bana uyun', 'kötü ahlaklı olun', 'kendinize, etrafınızdaki insanlara zarar verin', ya da 'iyi ya da kötü arasında tercih yapmanız gerektiğinde her zaman kötüden yana tavır alın' gibi telkinlerde bulunmayabilir. Aslında bu sözler şeytanın nihai hedefini özetlemektedir. Ama o her zaman için tüm bunları iyilik, güzellik, doğruluk gibi erdemlerle süsleyerek insanlara sunar. Onlara sinsice yanaşır; zekice ve kurnazca ikna metodları kullanır.

     

    Kuran'da şeytanın kendisinin de bu yönünü dile getirdiği; insanlara açıktan açığa değil, pusu kurarak yaklaşacağını söylediği şöyle bildirilmektedir:

     

    Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."[37]

     

    İnsanlar üzerinde doğrudan etkisi olmayan şeytan insanlara doğruyu yanlış, iyiyi kötü, gerçekleri ise hayal gibi gösterebilmek için çeşitli sinsi yöntemlere başvurur. Onları aldatmak için yaldızlı sözler söyler, yapmakta oldukları yanlış işleri süslü ve çekici gösterir. Aynı şekilde güzel ve hayırlı olan işleri de çirkin gösterip bunlardan vazgeçirmeye çalışır. Onlara dünya hayatına ilişkin süslü vaatlerde bulunur. Doğrulardan yana onları olmadık kuruntulara düşürür. En sade konuları bile içinden çıkılmaz ve karmaşık hale getirmeye, Allah'ın emirlerini onlara zor göstermeye çalışır. Onları, dünya menfaatlerinin yakın ve elde edilmesi kolay, ahiret menfaatlerinin ise uzak ve sözde hayali vaatler olduğuna inandırmaya çabalar. İnsanları her an gözetler. Her an açıklarını, zayıf yönlerini kollar. Onları aciz oldukları noktalardan yakalamaya ve tuzağa düşürmeye çalışır. Sürekli kötülüğü öğütler. Onların da kendisi gibi kötülüğü benimsemelerini ve böylece kendine benzemelerini ister. Tüm bu telkinlerini onlara beklemedikleri anlarda, beklemedikleri yönlerden pusu kurarak yapar.

     

    Kimi zaman açık telkinlerde bulunur, çoğu zaman ise kendisini adeta bir dost gibi gösterip, o insanın iyiliğini istiyormuş gibi davranır. Şeytanın çeşitli yalanlarına aldanan insanlar, içerisinde bulundukları gaflet nedeniyle giderek doğru yoldan uzaklaşırlar. Kendilerine şeytanı dost edinmiş olmaları, bu insanların yaşadıkları kötü ahlakı, gösterdikleri bozuk tavırları önemli görmemelerine ve bunları ısrarla savunmalarına neden olur.

     

    İnsanlara kötülüğü ispat edilemeyecek şekilde yaşamayı öğretmesi

     

    Şeytanın insanları kendi ahlakına çağırmakta kullandığı sessiz dilin önemli prensiplerinden biri "yapılan kötü davranışın ustalıkla gizlenmesi"dir. Şeytanın, etkisi altına aldığı kimselere öğrettiği bu gizli din, "ispat edilemezlik" ilkesine dayalı eylemlerle yaşanmaktadır. Bu kimseler açık bir şekilde kötü ahlak özellikleri göstermez, bunu çok ince detayların arasına gizlerler. Bu öyle sinsi bir sistemdir ki, bu gizli ve sessiz dil ile karşılarındaki insanlara hem ne demek istediklerini çok açık bir şekilde ifade etmiş olurlar, hem de karşı tarafın bu kötü tavırlarını deşifre edebileceği hiçbir delil vermezler.

     

    Bu yöntemle bir yandan da, aynı şeytani ahlakı yaşayan kimselerin birbirlerini kolaylıkla tanıyabilmeleri de sağlanmış olur. Kendi kullandıkları dilin tüm inceliklerini bilen bu kimseler, aynı alametleri başkalarında gördüklerinde bu kimselerin de kendileri gibi şeytanın etkisi altına girmiş olduklarını anlarlar. Bu durumu bilmek ise onlara, bu kimselerin yanında şeytanın ahlakını çekinmeden ve gizlenmeye gerek duymadan yaşayabilecekleri konusunda büyük bir cesaret sağlar. Kendileriyle aynı ortak dili konuştuğunu bildikleri insanların yanında, diğer insanların yanında gizledikleri gerçek yüzlerini hiç çekinmeden ortaya koyabilirler.

     

    "İspat edilmezlik ilkesi" kötülüğün sessiz dilini konuşan kimselerin vicdanlarını örtebilme amacını da taşımaktadır. Şeytan bu dili öğrettiği insanlara, kötülüğe açıktan açığa yanaşmamalarının güzel ahlaklı ve iyi bir insan olmaları için yeterli olduğu fikrini aşılar. Bu nedenle sessiz dili konuşan kimi insanlar, vicdanlarını örterek, kötü bir ahlak göstermelerini hiç önemsemeden sessiz dilin sinsi yöntemlerini uygulamaya devam ederler. Çevrelerindeki insanların, ince detaylara dayandırdıkları kötü ahlaklarını kendilerine ispat edememeleri de, yine onların kendilerini bu konudan müstağni görmelerine neden olur.

     

    İnsanlar üzerinde fıtratlarını bozarak etkili olmaya çalışması

     

    Yeryüzündeki tüm varlıkların tek hakimi olan Allah, yarattıklarını ve onlara en uygun olan yaşam şeklini en iyi bilendir. Allah insanları ancak imanı kavradıkları ve Kuran ahlakını yaşadıkları takdirde mutlu ve huzurlu olabilecek şekilde yaratmıştır. Kuran'ın "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur."[38] ayetiyle bildirilen bu gerçek istisnasız tüm insanlar için geçerlidir. İnsan ancak kendisini yaratan Rabbimiz'e yönelip, O'nun sevgisini ve rızasını kazanabileceği şekilde yaşadığı takdirde dünya hayatında güzel bir yaşam sürebilir. Allah Kuran'da insanlara, kendilerini yarattığı fıtrata yönelmelerini şöyle bildirmiştir:

     

    Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır...[39]

     

    Fıtratlarına en uygun olan bu yaşam şeklini ve bu ahlak anlayışını benimsemedikleri takdirde insanlar sıkıntı ve huzursuzluk içinde bir yaşam sürerler. Allah'ın insanlar için yaratmış olduğu yeryüzündeki onca nimetten gereği gibi zevk alamaz, çevrelerindeki güzelliklerin farkına varamazlar. Allah'ın "Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz"[40] ayetiyle belirttiği gibi, zorluklarla dolu bir yaşam sürerler. Herşeyden kolaylıkla hüzne, tedirginliğe, umutsuzluğa ya da karamsarlığa kapılabilir, hayatlarını bir türlü çözüm bulamadıkları sorunlarla iç içe yaşarlar.

     

    İçerisinde bulundukları bu durumu fark ettikleri zaman ise, hayatlarına hakim olan sıkıntının kaynağını ve nasıl çözüme kavuşturulabileceğini bulamazlar. Oysa insanların karşı karşıya kaldıkları bu zorluğun temelinde de yine her türlü kötülüğün asıl kaynağı olan "şeytanın çabası" yer almaktadır. Şeytanın insanlığa karşı verdiği mücadelede başvurduğu yöntemlerden biri de onların "fıtratlarını bozması"dır. Çünkü önceki satırlarda belirtilen, insanların ancak fıtratlarına uygun bir yaşam sürdükleri takdirde mutlu olacakları gerçeğini şeytan da bilmektedir. Bu nedenle fıtratlarına aykırı bir ahlak anlayışını ve farklı bir yaşam stilini benimseterek onların mutluluktan da uzak kalmalarını sağlamaktadır. Ancak bunu da yine kendi sinsi yöntemleriyle gerçekleştirerek, insanları gaflete sürüklemekte ve bu yolla içerisine düştükleri bu tuzaktan kurtulmalarına engel olmaktadır. Onları fıtratlarına ters düşen bir ahlaka çağırırken, bir yandan da onlara sahte mutluluk vaadlerinde bulunmaktadır. Kuran'da şeytanın insanları "Allah'ın yarattıklarını değiştirmeye" çağıracağı şöyle bildirilmektedir:

     

    Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır.[41]

     

    Allah'ın Kuran'da bildirdiği tüm bu gerçekler, insanın ancak Kuran ahlakını yaşadığı, Allah'ın kendisini yarattığı fıtrata döndüğü takdirde mutlu olabileceğini ortaya koymaktadır. Aksinde, ilerleyen satırlarda daha detaylı olarak inceleneceği gibi, şeytan insanı yalnızca dünya hayatını kapsayan bir mutsuzluğa değil, sonsuza dek sürecek bir sıkıntı ve azabın içine sürükleyecektir.

     

    İnsanları Allah'ın adını kullanarak kandırmaya çalışması

     

    Öne sürdüğü her fikrin, insanların kalbine fısıldadığı her kötü düşüncenin, vicdanın doğruyu telkin eden sesiyle karşılık bulacağını bilen şeytan bu duruma karşı farklı bir düzen geliştirmiştir. Gerçek kimliğini ve kötü niyetini gizleyebilmek için kimi zaman insanlara verdiği telkinleri vicdanlarının sesiymiş gibi göstermeye çalışır. Bunun için başvurduğu yöntem ise, onlara "Allah'ın adını kullanarak yaklaşması"dır.

     

    Taraftarlarıyla birlikte insanları görmedikleri, fark edemedikleri yerlerden gözleyen şeytan, onların nelerden etkileneceklerini ve nelere karşı tepki vereceklerini de bilmektedir. İnsanın zayıf noktalarını, nelere karşı zaaf duyduğunu, hangi fikirlerinin aklını karıştıracağını göz önünde bulundurarak onları yönlendirir. Vicdanen hassasiyet gösterilecek konuları, dini değerleri, insani öğeleri "hayır" adı altında kullanarak insanları kandırır. Yaptırmak istediği kötü bir davranışı, onlara meşru ve makul gösterecek birtakım bahaneler öne sürerek onları tam tersi bir ahlaka yöneltmeye çalışır. Söz konusu kişiler de şeytanın sunduğu bu bahaneleri çevrelerindeki insanlara karşı yaptıkları kötülükleri savunabilmek için samimiyetsizce kullanırlar.

     

    İman eden insanların ise kendilerini yeterli görmelerini, yaptıkları bazı ibadetlerle yetinmelerini, kendilerini beğenip müstağni görmelerini sağlamaya çalışır. Onları güzel ahlaklı olduklarına, ellerinden gelenin en fazlasını yaptıklarına, güçlerinin bu kadarına yeteceğine inandırmaya çalışır. Kalplerinin temiz olmasının yeterli olacağını, Allah'ın kalplerindeki iyi niyeti yeterli görüp onlardan razı olacağını düşündürerek, onları samimiyetsizliğe itmek ister. Etrafa göre iyi olmalarının yeterli olacağını, çoğunlukla kıyaslandığında çok üstün bir ahlaka sahip olduklarını düşündürerek onları gevşekliğe sürüklemeye çalışır. Ancak elbette ki şeytan tüm bu bahaneleri ne kadar gerçekçi ve inandırıcı bir şekilde sunarsa sunsun, onun telkinleriyle hareket eden bir insan, bu tavrının Kuran ahlakına uygun olmadığının bilincindedir. Çünkü Allah'ın kullarına rahmet olarak yarattığı vicdan sayesinde, her insan iyiyi kötüyü ayırt edebilecek bir anlayışa sahiptir. Allah, Kuran ayetleriyle insanları şeytanın bu tuzağına karşı şöyle uyarmıştır:

     

    Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır.[42]

     

    Şeytanın insanı Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah'ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Allah sonsuz merhamet sahibidir ve tevbe edip Kendisi'nden bağışlanma dileyen her kulunun günahlarını affedebilir. Ama bir insanın, "nasıl olsa Allah affeder" diyerek bile bile günah işlemesi samimi bir davranış değildir. Böyle bir ahlakta süreklilik gösteren kimsenin kalbi zamanla katılaşıp duyarsızlaşabilir. Allah korkusuyla hareket etmemek bu kişiyi daha pek çok kötülüğün içine de sürükleyebilir. Allah Kuran'da "yakında bağışlanacağız" diyerek bile bile günah işleyen kimselerin örneğini vererek, insanları şeytanın böyle bir kandırmacasına karşı uyarmıştır:

     

    Onların ardından yerlerine Kitaba mirasçı olan birtakım 'kötü kimseler' geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve: "Yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz?[43]

     

    Elbette kitabın başında da vurgulandığı gibi, şeytanın tüm bu oyunları ancak iman etmeyenler üzerinde etkili olabilir. Yoksa Kuran'ı kendilerine rehber edinen kimseler için şeytanın sesi ile vicdanın sesi arasında çok açık ve net bir farklılık vardır. Vicdan insana daima Kuran ahlakına uygun olan davranışları ilham eder. Şeytan ise her ne kadar sinsice oyunların ardına gizlemeye çalışsa da daima Allah'ın razı olmayacağı bir ahlaka teşvik eder. Dolayısıyla iman eden bir insan bu ikisi arasındaki farkı hemen görür, şeytanın etkisinden Allah'a sığınıp vicdanının sesine uyar.

     

    Ancak iman etmeyenler için böyle bir netlik söz konusu değildir. Bu nedenle şeytan bu kimseler üzerinde istediği gibi etkili olabilir. Allah Kuran'ın "Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez."[44] Ayetiyle şeytanın "güç yetirebildiklerini sesiyle sarsıntıya uğratacağını" bildirerek, iman edenlerle inkâr edenler üzerindeki şeytanın farklı etkisine dikkat çekmiştir.

     

    İns ve cin şeytanları kullanarak insanlara yaklaşması

     

    Allah Kuran'ın "...Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar."[45] Ayetiyle, şeytanın insanlara yaklaşmak için kendi taraftarlarını ve dostlarını kullanacağını haber vermiştir. Bu durum bizlere şeytanın tek başına hareket eden bir güç olmadığını göstermektedir. Allah Kuran'ın "Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş başa bırak."[46] Ayetiyle insanlara "ins ve cins şeytanların" varlığını bildirmektedir. Şeytan, insanlardan ve cinlerden kendisine uyanlarla birlikte hareket etmekte, onları diğer insanları saptırmak için bir araç olarak kullanmaktadır. Bu kişiler de şeytanın ahlakını uygulayarak sinsiliği kendilerine ilke edinmekte ve insanların kalplerine vesvese ve şüphe düşürerek onları doğru yoldan uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Allah Kuran'da şerrinden Rabbimiz'e sığınılması gereken bu ins ve cin şeytanların sinsi yöntemlerini bizlere şöyle bildirmektedir:

     

    De ki: İnsanların Rabbine sığınırım.

     

    İnsanların malikine,

     

    İnsanların (gerçek) İlahına;

     

    'Sinsice, kalplere vesvese ve şüphe düşürüp duran' vesvesecinin şerrinden.

     

    Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar);

     

    Gerek cinlerden, gerekse insanlardan (olan her hannas'tan Allah'a sığınırım).[47]

     

    Bir başka ayette ise "… O da (şöyle) dedi: "Andolsun, kullarından 'miktarları tesbit edilmiş bir grubu' (kendime uşak) edineceğim..."[48] Sözleriyle haber verildiği gibi şeytan, insanlardan ve cinlerden kendisine uyanları "uşak" edinmektedir. Şeytanın uşağı haline gelen bu kimseler, insanları doğru yoldan uzaklaştırma ve sürekli olarak onları kötülüğe teşvik etme görevini üstlenmekle, şeytanın emirlerini yerine getirmektedirler. Allah, şeytanın taraftarlığını yapanların bu tavrını Kuran'da şöyle haber vermektedir:

     

    (Şeytanın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar.[49]

     

    Kuran'da "münafık"lar olarak isimlendirilen, kalplerinde imandan yana hastalık bulunan kimseler, şeytana hizmet eden bu kişiler arasında en belirgin olanlardandır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı olarak incelenecek olan münafık karakterinde görülen tüm ahlak bozuklukları, şeytanın bu kimseler üzerinde kurmuş olduğu hâkimiyetin etkisiyle gerçekleşmektedir. Bu kimseler de şeytanın sinsi ve gizli yöntemlerini kullanmakta ve aynı onun gibi insanları gizli bir dille kötülüğe çağırmaktadırlar.

     

    Kuran'ın "(Münafıklar) Onlara seslenirler: "Biz sizlerle birlikte değil miydik?" Derler ki: "Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan ölüm) geliverdi; ve o aldatıcı da sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak, hatta masumca sizden görünerek) aldatmış oldu."[50] Ayetiyle münafıkların şeytanın sinsi taktiklerine kanarak kuşkulara kapılanlardan oldukları haber verilmiştir.

     

    Şeytanın amacı bu kimseleri kullanarak kendi adına faaliyet gösterecek sadık bir taraftar kitlesi oluşturmaktır, idealleri doğrultusunda onları istediği gibi yönlendirebilmektir. Bu insanların vasıtasıyla geniş kitlelere ulaşmak, insanlara telkin etmek istediği sözleri onların ağzından söyletmek, kendi ahlak anlayışını bu insanların ahlakında yaşatarak dinini hayatta tutabilmektir. Bu yolla insanları ürkütmeden, onlara şeytanın dininin tebliğ edildiğini sezdirmeden, kendi yoluna çağıracak ve kendi taraftarı haline getirecektir. Bu kimseler de, yaşadıkları kötü ahlak anlayışı ile, çevrelerindeki insanları da gaflete ve şeytanın ahlakına sürükleyeceklerdir.

     

    Şeytanın dinini benimseyen tek bir kişi, çevresindeki diğer insanlara da ulaşarak her birini yavaş yavaş şeytanın ahlakına çağırır ve bu batıl dini onlara da benimseterek her birini yine yüzlerce insana şeytanın elçiliğini yapacak hale getirir. Böylece şeytanın, dinini tebliğ edecek binlerce ağzı, ahlakını ortaya koyacak binlerce vücudu ve insanları doğru yoldan saptıracak binlerce askeri olmuş olur. Şeytan, ordusunun her bir askerini an an yönlendirip, an an her birini yeni bir şeytani faaliyete önderlik etmeye sürükler.

     

    Şeytanın adeta bir hipnoz etkisiyle, kumandası altına aldığı bu taraftar kitlesi, şeytandan başka hiç kimseden, hatta kendi vicdanlarından dahi, emir almayacak kadar sadık ve itaatli bir disiplin içerisine girer ve nasıl acı bir sona doğru sürüklendiklerinin farkına varmadan hayatları boyunca şeytanı ve onun dinini savunurlar. Şeytanın adeta bir uşağı ya da oyuncağı haline gelen bu insanlar akıllarını, vicdanlarını, düşünce ve muhakeme yeteneklerini, iradelerini, tüm akli ve fiziksel fonksiyonlarını şeytana teslim ederler. Sonrasında ise şeytanın iradesiyle hareket edip, onun düşünceleri doğrultusunda yaşamaya başlarlar.

     

    Allah'tan gereği gibi korkup sakınmadıkları için şeytanın, nefisleri yoluyla an an kendilerine fısıldadıklarını, şeytandan geldiğini düşünmeden, tüm bunların kendi düşünceleri olduğuna inanarak hiç tereddütsüz uygularlar. Ancak zaten bir süre sonra onlar da tüm bu fikirleri, şeytanın kendisi kadar benimsedikleri için, şeytanın telkinlerine ihtiyaç duymadan aynı şeytan gibi bu dini savunacak ve şeytanın sessiz dilini konuşacak hale gelirler.

     

    Dünya hayatında herkesin aynı imtihan ortamına tabi olması nedeniyle, şeytan sadece inkâr eden insanlarda değil, iman eden insanlar üzerinde de etkili olmaya çalışır. İman ettiklerini söyledikleri halde aslında imanı gereği gibi yaşamayan kimi insanlar, Allah'a tam bir teslimiyetle teslim olmamaları, yaşadıkları her olayı Kuran ile değerlendirmemeleri ve güzel ahlakı Allah korkusuyla yaşamamaları nedeniyle şeytanın fısıltılarına kulak verirler. Şeytana nasıl karşı koyacaklarını ve onun hileli oyunlarını nasıl etkisiz hale getirebileceklerini bildikleri halde, şeytanın sözlerine itibar ederler.

     

    Kuran'ı çok iyi bildikleri ve şeytanın kendilerine nasıl büyük zararlar verebileceği konusunda şuurları çok açık olduğu halde, ondan gereken itinayla sakınmazlar. Bunun sonucunda ise, bir yandan ibadetlerini yerine getirirken bir yandan da gösterdikleri pek çok tavır ile şeytanın tebliğini yapmış olurlar. Ancak bu noktada bilinmesi gereken önemli bir konu ise, genellikle bu kimselerin, yaptıkları tavrın yanlışlığına kendileri de şahitken şeytandan ve kötülükten şiddetle sakınan güzel ahlaklı ihlâslı kimseler olduklarını iddia etmeleridir.

     

    Şeytan, bu kimselerin yaptıkları iyi davranışları ve kötülükten açıkça sakınmalarının yeterli olduğunu düşündürterek gizlice yaşadıkları kötülüklere dikkat vermemelerini ve böylece bunlardan sakınmaya da gerek duymamalarını sağlar. Onları din ahlakından uzaklaştırmaya çalışır.

     

    Şeytanın bu oyunu sonucunda ise, ortaya gerçek Müslüman karakterinden uzaklaşmış farklı karakterler çıkar. Oysa Allah'ın Kuran'da bildirdiği tek bir Müslüman karakteri vardır. Bu Allah'ın razı olacağı, kişiye cenneti kazandıracak, cehennemden uzaklaştıracak olan yoldur. Bunun dışında din ahlakının sadece bir kısmını uygulamak ve mümin karakterinden farklı bir karakter geliştirmek, insanı fark etmeden cehenneme sürükleyebilir. Ancak elbette ki bu kimseler Kuran'ı kendilerine rehber edinerek Allah'ın bildirdiği ayetler doğrultusunda düşünecek olurlarsa, içerisinde bulundukları durumun çok açık bir şekilde farkına varabilir ve bu durumdan kolaylıkla kurtulabilirler.

     

    İlerleyen sayfalarda şeytanın açıktan açığa değil de, kötülüğün sessiz dilini kullanarak insanlar üzerinde oluşturduğu farklı karakterlere ve bu kimseler üzerinde şeytanın etkisinin ne tür davranış bozukluklarıyla ortaya çıktığına değineceğiz. Bu kimseler için bir çeşit hayat şekli haline gelen bu sessiz dil ile ne gibi mesajlar verildiğini ve bu mesajların ne anlamlara geldiğini ortaya koyacağız.

     

     

     



    * Celalüddin-i Rumi, 672 (m.1273) de Konya’da vefat etti.

     

    * İsmail Hakkı 1137 (m.1725) de vefat etti.

     

    * Burhan Bozgeyik, 28.03.2005, Milli Gazete

     

    [1] Milli Gazete / 20/12/2005

     

    * Ebubekir Sifil, 19 Şubat 2005, Milli Gazete

     

    1 Bakara 165

     

    2 İbrahim 3

     

    [2] Sad 32

     

    [3] Maide 54

     

    [4] Şuara 14-15

     

    [5] Ali İmran 175

     

    [6] Yunus 83

     

    [7] Mü’minun 47

     

    [8] Seve 31-33

     

    [9] Araf 123

     

    [10] Ankebut 61-63

     

    [11] Kasas 25

     

    [12] Nahl 36

     

    [13] Naziat 17

     

    [14] Maide 60

     

    [15] Tevbe 31

     

    [16] Maide 49

     

    [17] Bakara 256

     

    [18] Enfal 24

     

    * M.Şevket Eygi, 22.03.2005, Milli Gazete

     

    * Mustafa Canbey, 22.03.2005, Milli Gazete

     

    * İlker Sarıer, 18.03.2005, Sabah

     

    * Ebubekir Sifil, Milli Gazete

     

    * Doç.Dr.Y.Nuri Öztürk, 1992

     

    [19] Enam Suresi, 151

     

    [20] Bakara Suresi, 168–169

     

    [21] Al-i İmran Suresi, 104

     

    [22] Enam Suresi, 120

     

    [23] Bakara Suresi, 189

     

    [24] Tevbe Suresi, 102

     

    [25] Casiye Suresi, 21

     

    [26] Kehf Suresi, 103–105

     

    [27] Yusuf Suresi, 53

     

    [28] Bakara Suresi, 169

     

    [29] Şems Suresi, 7–10

     

    [30] Nahl Suresi, 99

     

    [31] Nisa Suresi, 76

     

    [32] Sad Suresi, 82–83

     

    [33] Nahl Suresi, 100

     

    [34] Hicr Suresi, 39–40

     

    [35] Kıyamet Suresi, 14–15

     

    [36] Zuhruf Suresi, 36–37

     

    [37] Araf Suresi, 16–17

     

    [38] Rad Suresi, 28

     

    [39] Rum Suresi, 30

     

    [40] Taha Suresi, 124

     

    [41] Nisa Suresi, 119

     

    [42] Fatır Suresi, 5–6

     

    [43] Araf Suresi, 169

     

    [44] İsra Suresi, 64

     

    [45] Enam Suresi, 121

     

    [46] Enam Suresi, 112

     

    [47] Nas Suresi, 1–6

     

    [48] Nisa Suresi, 118

     

    [49] Araf Suresi, 202

     

    [50] Hadid Suresi, 14

     

    Kaynak :
    Bu Haber 2003 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | İLETİŞİM |RSS