• BİZİM ATATURK (5)

    BİZİM ATATURK (5)

    05 Kasım 2012
    BİZİM ATATURK (5)

     
    | Devamı

    CIA Ortadoğu ve Türkiye Şefi Graham Fuller:

     

    M. KEMAL’İ NİYE BİTİRMEK İSTİYOR?

     

     

    Graham Fuller siyonisti şunları söylemişti:

     

    ·   Türkiye’de Mustafa Kemal modeli bitti!

     

    “Mustafa Kemal çok hürmet ettiğim bir şahıstır. Besbelli ki Türkiye'yi emperyalizmden o kurtardı. Hem de bazı çok hayati reformları yerine getirdi. Ama bu zorunlu Batılılaşma Türk toplumunda bazı yaralar da bıraktı. Kendi Osmanlı tarihini, İslam geleneklerini sevenler vardı. Batılılaşma İslamiyet'i aşağılayan bir hale dönüşünce bu bir memnuniyetsizlik yarattı. Şimdilerde ise sarkaç daha merkeze geldi. Anadolu Kaplanları da yeni bir Türkiye içinde yeni bir rol oynamaya başladılar. Yani bir bağdaşma var. Bu çok sağlıklı bir gelişmedir” diyor.

     

    ·   Bir makalenizde "Mustafa Kemal'in işlevi bitmiştir" dediğinizde bu ülkede pek çok insanı ne kadar kızdırdığınızı biliyor musunuz?

     

    “Zorlu bir süreç olarak sonuna geldiğini ve belki de sonuna gelmesinin iyi olduğunu söyledim. Türkiye'ye artık yeni bir harmoni getirmek lazım!” şeklinde cevap veriyor.

     

    Komplo: Türkiye komplo teorisi üretmede Arap dünyasından daha zayıf. Türkler yaşadıkları bölgelerde hep emir verendi. Asıl komplo teorileri ise başka bir ülkenin hükümranlığında yaşayan halklar tarafından üretilir. Bu konuda kimse İranlıları geçemez. Dünya seviyesinde bir numaralar.

     

    ODTÜ: Haziran 2003'teki o protesto olayı büyük bir mesele değildi, hiç korkmadım. Ama içimi acıtan tek bir şey oldu. Söyleyeceklerim onların hoşuna gidebilirdi. Oysa duymak bile istemediler. Önyargıyla beni reddettiler. Bu beni acıttı.

     

    ·   Peki bu cihatçılar ve radikal İslamcılar sorununu başımıza ABD açmadı mı? Hatta CIA'nın Ortadoğu Masası Şefi olarak sorumlusu bizzat siz değil misiniz? Sorusuna, hiç gocunmadan:

     

    “Efendim, zannederim radikal İslam'ı, siyasal İslam'ı ilk olarak biz yaratmadık. Sadece biz kullanmadık!. Ayrıca bütün dünya radikal İslam'ı Sovyetlere karşı kullanmak istedi. Sadece ABD değil. Bütün Arap dünyası, Avrupalılar, herkes: “Sovyetler bir hezimete uğrasın diye radikal İslamcılara yardım ettiler. Parayla, silahla... Her şekilde ve farklı yollarla...” karşılığını yapıştırıyor.

     

    ·   Yeşil Kuşak ilk kimin fikriydi peki? ABD'nin değil mi? Sorusuna da:

     

    “Soğuk Savaş zamanında Sovyetler'in güneye doğru yayılmasını önlemek içindi. Fikir herhalde bizimdi. Ama o zamanlar bütün İslam devletleri de komünizme karşı Müslümanlığın çok güçlü bir duvar olduğunu benimsemişti!” diyerek Radikal İslam’ı da, Layt İslam’ı da Siyonist, Amerika’nın kurup kullandığını itiraf ediyor!..

     

    ·   Türkiye'de bu fikrin en ateşli savunucusu olarak siz biliniyorsunuz?..  Sorusuna karşılık:

     

    “Benim için şeref sayılabilir ama ben kabul etmiyorum. Tek bir kişi olarak bunu sahiplenemem. Suudi Arabistan'ın da büyük katkısı vardı. Herhalde fikir babası ben olsam da, bu organizede yalnız değilim.” Diye övünüyor!

     

    ·   CIA'nin Ortadoğu Masası Şefi sizdiniz. En azından büyük katkı size ait değil mi?
    Oldu tabii, belki bu kavram hakkında en çok konuşan bendim. Çok da haklı bir tezdi. Çok çok doğruydu. Komünizme karşı gerçek bir duvar oluyordu İslam!

     

    ·   Bu yüzden siz de bölgede sürekli radikal İslam'ı pompaladınız?..

     

    Sadece biz pompalamadık. Bizden evvel Suudi Arabistan yaptı bunu. ABD'nin Afganistan üzerindeki rolü daha büyüktü.

     

    ·   Peki Türkiye'yi niye kattınız bu kuşağın içine? Tam da Türkiye'de laik bir reform oturtulmaya çalışılırken?..

     

    Çünkü Türkiye'de çok kuvvetli bir sol vardı. Aynı şekilde İran'da da... Hem 1950,1960'larda hem 70'lerde... Komünizm hareketi çok kuvvetliydi. Ve Türkiye'de İslam komünizme karşı çok efektif değildi. İslam zayıf ama solculuk güçlüydü. Kominizme karşı İslam’dan yararlandık!..

     

    ·   Ve ABD bunu tersine çevirmeye karar verdi, değil mi?

     

    Hayır, biz hiçbir değişim getirmedik Türkiye'de.

     

    ·   Nasıl getirmediniz? Mendereslerden bu yana sağ hükümetleri desteklemediniz mi?

     

    Evet, doğru. Ama aynı zamanda Türkiye'de çok güçlü bir sol hareket de vardı. Ve Türkler için de komünizm İslam'dan daha büyük tehlike görüldü.

     

    ·   Kimse durup dururken "Aa, solculuk çok kötü bir şeymiş, vazgeçiyorum" demedi ki... Bu ülkede bir sürü solcu ne işkencelerden geçti, kaç darbe yapıldı? Ve bunlar hep ABD desteğiyle olmadı mı?

     

    Evet, zannederim her zaman ABD biraz iki şekilliydi. Bir yandan Türkiye'de demokrasinin güçlenmesini istiyorduk. Bir yandan da komünizmi zayıflatmaya çalışıyorduk. Sanırım çelişkili davrandık o zamanlar!

     

    Ama şimdi AKP İslam dünyası için iyi bir örnek

     

    ·   Sonuçtan memnun musunuz peki?

     

    Tabii, bence şu anda Türkiye çok iyi bir noktada! Diyerek sinsi ve Siyonist şeytanlıklarını açığa vuruyor![1]

     

    Amerika'yı İsrail yönlendiriyor!

     

    İstanbul'da bir konferans veren Musevi entellektüel İsrael Shamir, Irak'tan sonra operasyonun İran, Suudi Arabistan ve Pakistan'la devam edeceğini belirterek, ABD'yi İsrail'in yönlendirdiğini söyledi

     

     Yahudi entellektüel İsrael Shamir, ABD'nin Irak'a yapmayı planladığı saldırının sebebinin Avrasya'ya yeni bir şekil kazandırmak olduğunu ileri sürdü. Shamir, Irak'tan sonra operasyonun İran, Suudi Arabistan ve Pakistan'la devam edeceğini belirtti. Shamir, İsrail için 'güvenlikli bir alan' oluşturulacağını savundu.

     

    İsrael Shamir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı ve Yarın Dergisi işbirliğiyle düzenlenen Avrasya konferansları çerçevesinde dün CRR konser salonunda "Avrasyada barış ve istikrar" konulu bir konferans verdi.

     

    ABD'nin arkasındaki güç

     

    Yarın Dergisi yazarları Dr. Altay Ünaltay ve Burhan Metin'in müzakereci olarak katıldığı konferansta Shamir, Afganistan ve Irak operasyonlarının uzun yıllardır hazırlanan bir planın parçası olduğunu vurguladı. Shamir şöyle devam etti:

     

    "Irak'tan sonra sıra İran ve Suudi Arabistan'a gelecek. Amerika'daki güçlü Yahudi lobisi Pakistan'dan Arabistan'a kadar uzanan bölgede güvenli bir alan yaratmak istiyor. Bu bölgenin hakimiyeti de İsrail'e verilecek. İsrail'in bütün dünyaya ABD'nin politikalarını yönlendirme gücüne sahip. Ancak, 'Yapılanları biz yapmıyoruz' havasına giriyor. ABD devlet mekanizmasındaki etkili Yahudiler bu savaşı destekliyor."

     

    Türkiye dünyanın merkezi

     

    "Türkiye dünyanın merkezidir, kültürler arasında bir köprüdür. Irak meselesine Amerika'nın vekili gibi ya da Amerika'daki Yahudi lobisi'nin perspektifiyle yaklaşmamalıdır" diyen Shamir, Afganistan'da yakalanarak Guantamo'ya götürülen esirler arasından 11 Eylül saldırılarıyla ilgili olarak bilgisi olan tek bir kişinin bile çıkmadığını söyledi.

     

     Avrasya'nın ruhani değerlerinin değiştirilmek istendiğine dikkat çeken Shamir, "Müslümanlık ve Hıristiyanlık temel olarak aynıdır. Bu inançlar ABD tarafından saldırı altında tutulmaktadır. Amerikan medyasında İslam çok ağır bir şekilde eleştirilmektedir. İki dini de çökertmek istiyorlar. Osmanlı döneminde Hıristiyanlık daha iyi yönetiliyordu. Bu durumda bir insanın inançlı olarak varlığını sürdürmesi bir savaşa dönüşüyor" diye konuştu.

     

    ABD'nin Irak'a yapacağı saldırının petrol lobileriyle direkt ilgili olmadığını da vurgulayan Shamir, ABD'nin Irak petrol sanayiine ihtiyacı olmadığını ifade etti.

     

    Türkiye'ye Osmanlı rolü

     

    İsrael Shamir, Amerika'yı yönlendiren gücün İsrail olduğunu belirterek, "ABD'nin medyasında görev yapan üst düzey yöneticilerin yüzde 60'ı yöneticidir. Sıradan bir Amerikan vatandaşı bir gün boyunca çalıştıktan sonra evine gider ve televizyon seyreder. İnsanların kafasına hakim olan fikir yapıcı denen bu Yahudiler ABD'yi savaşa sürüklüyor" şeklinde konuştu. 1900'lü yılların başında Arap yarımadasına ve Filistin'e çıkarak Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasında etkili olan İngilizler'in bu savaştan bir çıkarlarının olmadığını vurgulayan Shamir, şunları kaydetti:

     

    "Tıpkı bugünkü Amerikan askerleri gibi o zaman da İngilizler bir maşa idi. Osmanlı bölgede istikrarı sağlayan olumlu bir güçtü. Osmanlı yok olduktan sonra bu sorumluluk Türkiye'nin üzerine düşüyor. Türkiye Doğu'nun savunucusu olmak veya Yahudiler tarafından yönlendirilen Batılı bir güce köprü vazifesi görmek arasında tarihi bir tercih yapacak."

     

    Shamir Kimdir?

     

    Tanınmış İsrailli aydın, yazar, çevirmen gazeteci. Filistinli ünlü bir hahamın soyundan gelmektedir. Rus Bilimler Akademisi'nde matematik ve hukuk okudu. 1969'da İsrail'e göç etti. 1973 Arap-İsrail savaşında paraşütçü ve komando olarak bulundu. Askerliğinden sonra Kudüs İbrani Üniversitesi'nde hukuk öğrenimini bitirdi ancak mesleğe girmedi. Kariyerine gazeteci yazar olarak devam etti. Dünyanın çeşitli ülkelerini dolaştı. Filistin ve İsrailler için "Tek halk, tek oy, tek devlet" siyasetinin öncülüğünü yapmaktadır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    LOZAN MÜZAKERELERİ VE ATATÜRK’ÜN VASİYETİ

     

    NİYE GİZLENİYOR

     

     

    Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 Cuma günü açılmasına müteakip ilk hükümet Fevzi (Çakmak) Paşa tarafından kurulmuş, 1921 yılından 19 Mayıs günkü ikinci hükümete de Fevzi Paşa başkanlık etmiş, “Hamidiye kahramanı” ünvanıyla meşhur Rauf (Orbay) Bey’in 12 Temmuz 1922’de kurduğu üçüncü hükümette ise; Fethi (Okyar) İçişleri; Yusuf Kemal (Tengirşek) Dışişleri Bakanı olarak girmişlerdir.

     

    Lozan’a gidecek heyetin teşkiline çalışıldığı o günlerde Yusuf Kemal Bey’in-kendi ifadesiyle- geçirdiği bir ameliyat dolayısıyla bakanlıktan istifası üzerine; Dışişlerinin başına 26-Ekim–1922 günü İsmet (İnönü) getirilmiş, böylece Lozan’a gidecek heyet İsmet Paşa başkanlığında kurulup gönderilmiştir.

     

    Rauf (Orbay)’ın Feridun Kandemir’e anlattıklarına göre: İsmet Paşa heyet başkanı olarak Lozan’a gidince, müzakereler esnasında zorluklarla karşılaştığı anlarda, önceleri hükümet başkanı olarak kendisinden fikir sorduğunu, Bakan arkadaşlar ve çok defa Mustafa Kemal Paşa ile istişare ederek İsmet Paşa’ya yardımcı olunduğunu; ancak sonradan İsmet Paşa’nın bir takım dış telkin ve tesirlere kapılıp huzursuzluk ve uyumsuzluk göstererek hükümetle zıtlaşmaya koyulduğunu, söylemektedir.

     

    Başbakan Rauf Bey’in bu anlattıkları İsmet Paşa’nın Lozan’daki tavrının tespiti bakımından olduğu kadar, hakkında çok yazılıp söylenen ve elbette daha da yazılıp söylenecek olan Lozan Antlaşması’nın iç yüzünü teşhir yönünden de oldukça önemlidir.

     

    “İsmet Paşa, bilhassa hükümetten sorduğu konulara, sıkışık durumlarda istediği talimatı bizim pek geç cevap vererek kendisini müşkül durumlara soktuğumuzdan şikâyet ediyordu. Bu şikâyetleri bazen doğrudan Mustafa Kemal Paşa’ya yapıyordu. Hâlbuki şifre yalnız hükümet başkanlığında bulunduğumdan çektiği telgraflar yine benden geçiyordu” diyerek hükümetle İsmet Paşa arasındaki anlaşmazlığın sebeplerini sayan Rauf Bey devamla diyor ki:

     

    “― Anlaşmazlık bundan ibaret değildi. Konferanstan çok daha önce Hariciye Vekâleti’nde hazırlattığımız sulh esaslarımıza göre, işgal ettikleri yurdumuzun en mamur yerlerini yakıp yıkarak harabeye çeviren Yunanlılardan tamirat bedeli istiyorduk. Bu mesele Lozan’da Yunanlılarla hayli tartışılmıştı. Bu konuda arabulmak isteyen İtilaf devletleri tamirattan vazgeçmemiz için bize Trakya sınırımızdaki Karaağaç’ı bırakmak teklifinde bulunmuşlardı.

     

    Lozan’dan İbret Sahneleri

     

    Hükümet başkanı olarak ben, Mustafa Kemal Paşa ile mutabık kalarak bu teklifi kabul etmeyip, “Karağaç’ın ehemmiyeti yoktur, tamirat bedelinden, yani, tazminat istemekten vazgeçmemeliyiz” diyorduk. Sonra, Dünya Savaşı başlarında, henüz bizim harbe girmediğimiz günlerde yapımı tamamlanıp bedelleri de tarafımızdan tamamen ödenmiş olduğu halde, memleketimize getirilecekleri sırada İngilizlerin el koymuş oldukları Sultan Osman, Sultan Reşad ve Fatih adlı firkateynlerimizin, tahminen on iki milyon İngiliz altını tutan bedellerinin geri verilmesi meselesi vardı. Bu, İngilizlerin pek açık bir borcu idi ve bu da Karaağaç’a karşılık verilmek istenmiyordu!..

     

    Lozan’daki heyet başkanı İsmet Paşa, Karaağaç’ı gözünde büyüterek, İngilizlerin ödeyeceği ve Yunanlıların vereceği tamirat ve tazminattan da, bu gemi borcundan da vazgeçilmesi yönünde maalesef ikna edilmiştir.Hatta sonunda “vazgeçtim, Karaağaç’a karşılık terk ettim” dedi!..

     

    Hükümetin Mustafa Kemal Paşa’nın da muvafakatini alarak Lozan Müzakerelerini hassasiyetle takip etmesi ve zaman zaman yerinde müdahale etmesi İsmet Paşa’yı sinirlendirmiş ve 26 Haziran 1923’te Ankara’ya çektiği telgrafta kullandığı sert ve ters ifadeler Başbakanı,  bütün hükümet üyelerini ve Mustafa Kemal Paşa’yı pek müteessir edip endişelendirmiştir…  Rauf Bey bu telgraftan bahisle diyor ki:

     

    “― İsmet Paşa’nın hepimizi üzen bu telgrafında; “Evvelce verilmiş talimattan başka olarak bütün hatt-ı hareketimin teferruatıyla Ankara’dan idaresi isteniyorsa ben bırakıp döneyim, siz benim yerime gelin, İ’tilaf devletlerine istediklerinizi kabul ettirin” deyişi karşısında benden fazla Mustafa Kemal Paşa’yı sinirlendirmiş ve hemen o gün kendisine çektiği bir telgrafta: “Çok asabi bir halde yazmış olduğunuz telgraftan dolayı sizi haksız buldum” demiştir.

     

    Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’nın bu hırçın ve haksız çıkışından duyduğum üzüntü ve ürküntüyü pek haklı bulduğunu ifade etmekle beraber, bunu yalnız benim şahsıma ait telakki etmememi verilen kararlarda kendisinin de oy’u olduğunu, kendisinin ve hatta bütün bakan arkadaşların da, aynı haksız tarize uğramış olduklarını, ancak zamanın nezaketi hasebiyle şimdilik bunu hoş görmemiz gerektiğini söyledi..

     

    Ben; “Nasıl hoş görebiliriz? İsmet Paşa evvelce talimat üzerine talimat isterken, şimdi adeta işi kimseye sormadan yapmak istiyor!.. Buna nasıl muvafakat edebiliriz? Bu olmaz... Bakanlar Kurulu da buna muvafakat edemez” diyince Mustafa Kemal Paşa da: “Evet elbette olmaz, şimdi ona vereceğimiz son talimatı tespit edelim” dedi.

     

    Birbirimize bakarak bir an durduk. Sonunda kat’i kararla delegasyon başkanı İsmet Paşa’ya  “Son teklifimizi kabul ederlerse imza et, etmezlerse müzakerelerin kesilmesini ilan edip geri dön” demeyi münasip gördük. Mustafa Kemal Paşa biraz daha düşündükten sonra buna şu iki cümleyi ekledi: “Neticesi ne olursa olsun, bunu silah kuvveti ile halletmeye kudretimiz vardır. Ordumuz hazırdır ve hatta sabırsızdır.”

     

    Yalçın Küçük, Ayşe Arman’la yaptığı bir söyleşi de, İsmet İnönü’nün Siyonist ve sabataist şebekenin güdümüne girdiğini, zaten bu yüzden, Yahudi kökenli Mevhibe Hanımla evlendirildiğini ve çocuklarının da İbrani geleneklerine göre yetiştirildiğini söylemektedir ve şu çarpıcı ifadeleri dile getirmektedir:

     

    Ben gizli kalmayı tercih eden sabataistleri afişe ediyorum. Çünkü onların bu ülke için zararlı olduğunu düşünüyorum. Benim çalışmalarım ve Soner Yalçın’ın kitabı şunu ortaya çıkardı: İslam da aslında Yahudiliğin kontrolünde. Ve pek çok şey yanlış biliniyor.

     

    Ne gibi?

     

    ― 15 ve 16. yüzyılda İspanya ve Portekiz’den Yahudiler kovulmadı. Din değiştirenler kovuldu. Sebebi de şu: Tıpkı bugün bizde olduğu gibi bütün üst görevlere bunlar hakimdi. En büyük din adamları bile Kripto Yahudi’ydi. Ama Hıristiyan görünürdü. Bunları ben icat etmedim. Şu kitabın adı nedir? Cedid el İslam. Kripto Yahudilere İran’da verilen ad. Yıllarca sokakta Müslüman olmuşlar, evlerinde Yahudi yaşamışlardır. Bizde de böyle çok insan var. Sokakta Türk Müslüman bilinir evde Yahudi’dir.[2] 

     

    Atatürk’ün Vasiyeti ve Hilafet

     

    Akşam gazetesinde (10 Kasım 2004) bütün Türkiye’yi ayağa kaldırması gereken önemli bir yazı yayınlandı. “Atatürk’ün Gizlenen Vasiyetini Açıklayın” başlıklı bu yazıda, araştırmacı-yazar Aytunç Altındal’ın bir takım iddialarına yer verilmekteydi.

     

    1. Atatürk bir vasiyetname hazırlamış, ölümünden elli sene sonra bunun açıklanmasını istemişti. Bu vasiyet, “Toplum henüz buna hazır değildir” bahanesiyle gizlenmiştir. Böylece Atatürk’ün hakları çiğnenmiştir.

     

    2. Altındal, Atatürk’ün elyazılı notlarından Hilafetle ilgili fikir ve tekliflerinin yer aldığını tahmin ediyor. Atatürk, Hilafetin babadan oğula geçecek şekilde değil de, İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir şekilde yeniden ihyasını istemiştir.

     

    3. Adnan Menderes, iktidarının son yıllarında Demokrat Parti Meclis grubunda milletvekillerine hitaben “Arkadaşlar siz isterseniz Hilafet’i bile geri getirebilirsiniz..” bir söz etmişti. Acaba Menderes Atatürk’ün vasiyetini biliyor muydu? Bu sözleriyle müminlerin mi yoksa Siyonistlerin mi dikkatini çekmişti?

     

    4. Atatürk’ün vasiyetinin açıklanmasına ve millete duyurulmasına Kenan Evren’in engel olduğu söylenir. Acaba Kenan Paşa, Diyalogçu ve Ilımlı İslamcıların ve Siyonist simsarların istismarını engellemek için mi böyle hareket etmiştir?

     

    Bir iddiaya göre, Kenan Evren zamanında vasiyetname açıldığı vakit, İsrail’in MOSSAD casusluk teşkilatı bunun kopyasını elde etmiş ve Tel Aviv’e göndermiştir. Yahudilerin Atatürk’le yakından ilgilendiği zaten bilinmektedir.

     

    Vasiyetnamede, Hilafet ile ilgili bilgiler ve tekliflerden başka, Atatürk’ün bazı yakınlarına servetinin bir kısmının dağıtılması konusunda da istekleri yer alıyormuş. Bu isteklerde hasıraltı edildiği söylenmektedir.

     

    Şu anda ABD, İsrail ve Papalık Müslüman dünyasının başına bir Halife geçirmek için harekete geçmiştir.

     

    Ama, nasıl bir Halife?

     

    1.     Ya Ermeni veya Yahudi asıllı olacak.

     

    2.     Yahut, dini bir cemaatin başkanı olup Siyonist ve Evangelistlerle işbirliği yapacak.

     

    3.     Ama her hâlü kârda, İslama ve Müslümanlara hizmet etmeyecek, efendilerine, yani Amerikalılara, Siyonist odaklara ve Haçlılara hizmet sunacaktır.

     

    Amerikalılar, dünya siyonizmi, papalık ve diğer İslam dışı güçler Müslümanların başını bağlamak, kendilerine itaat edecek, kendi emirlerini yerine getirecek bir Halife seçmek için şimdiden büyük masraflar yapmaktadır.

     

    Dinlerarası Diyalog ve Evrensel Kardeşlik faaliyetlerinin perde arkasında bu Hilafet aşını pişirecek kazan kaynamaktadır.

     

    1924’ten beri Müslümanlar başsız bırakılmıştır. Dünyada her dinin, her teşkilatın, her cemaatin bir reisi, başkanı var da Müslümanların yoktur.

     

    Katoliklerin Papa’sı var.

     

    Anglikanların kendi başpiskoposları var.

     

    Yahova Şahitlerinin başı var.

     

    Masonların üstad-ı azamları var.

     

    Tibet Budistlerinin Dalay Lama’ları var.

     

    Yahudilerin Hahambaşıları var.

     

    Ama maalesef Müslümanların Halifesi, İmam-ı Kebir’i, Emirül-mü’mini bulunmamaktadır.

     

    Böyle bir şey bir kısım dinsizlere göre gericilik sayılmaktadır. Ve buna kesinlikle karşı çıkmaktadır.

     

    Bu konu Müslümanların zaten gündeminde değil.

     

    Ama eloğlu boş durmuyor. ABD, İsrail, Papalık, agresif Evangelistler İslam dünyasına bir Halife seçmek için kolları sıvamıştır.[3]

     

    Bu sinsi ve Siyonist merkezlerin asıl amacı: Görünüşte Müslümanların duygularını ve gururlarını okşayacak ama gerçekte kendi kuklaları olacak “bir layt Halife” ile İslam dünyasını oyalamak ve böylece daha rahat gözlerini oymaktır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    LOZAN, AZINLIKLAR VE SONRASI

     

     

    LOZAN’DA STRATEJİ SAVAŞI

     

     

    “Lozan’ın Türk Milletinin bağımsızlığının teminatı göstermek yersizdir. Zira Türk milleti Lozan’dan evvel istiklalini ortadan kaldıran herhangi bir muahedeyi kabul etmiş değildir. Sevr; aşağıda anlatılacağı üzere sadece bir projeden ibarettir. Ondan hem M. Kemal Paşa’nın Nutku hem de İnönü’nün hatıralarında “Sevr sulh projesi” olarak bahsedilmektedir.[4]

     

    İstiklalini kaybetmemiş olan bir milletin onu Lozan’da yeniden kazanmış olduğunu iddia etmek hem tarihi gerçekler ve hem de mantık önünde tutarlı değildir. Ülkemiz bir istilaya maruz kalmış ve bu istila, milli bir mücadeleyle defedilmiş bulunduğu dikkate alınırsa, Lozan’da istiklalimize karşı bir komplo mevzubahistir.

     

    Sevr’in ortaya çıkmasına sebep olan hadiselerle Lozan’ın imzalanmasını gerektiren hadiseler aynı değildir. Sevr, ittihatçıların bilinen ihanetleri neticesi mağlubiyete sürüklenmiş bir devletin delegelerince imza mecburiyetinde kalınmıştır. Lozan’a giden Türk heyetinin ise arkasında Anadolu’da kazanılmış olan bir zafer vardır. Bu itibarla her ikisinin şartları birbiri ile kıyaslanmayacak kadar farklıdır.”

     

    İddiasını ortaya atanların bazı haklılık payları bulunsa da unuttukları bir nokta vardır: İstiklal savaşı sadece milli bir diriliş ve direniş gücüyle değil; Mustafa Kemal’in stratejik bir hilesi ile ve karşılıklı bir tavizlere dayanan gizli anlaşmalar sayesinde kazanılmıştır. Ama her şeye rağmen Lozan Türkiye’nin tescilli tapusu makamındadır. ABD’nin hala Lozan’ı resmen tanımaması, AB’nin ise Lozan’ı delmeye ve değiştirmeye çalışması anlamlıdır.

     

    Bugüne kadar üzerinde yazılıp söylenenlerle de belli olduğu gibi Sevr; hayal edilemeyecek kadar kötü bir anlaşma olduğuna göre; ondan daha iyi olmak, “daha az kötü olmak” anlamındadır. Misak-ı Milli’ye dahil oldukları halde Batum, Batı Trakya, Adalar, Kıbrıs, Antakya ve Halep’in bize bırakılması istikametinde Lozan’da delegelerimizce söylenilmiş bir tek cümleye rastlanılmamıştır. Üstelik İsmet paşa, Batı Trakya’yı Yunanlılardan kurtarıp Bulgar’lara vermek için çalışmıştır. Sekiz yüz metre mesafedeki İstanköy adasını talep etmezken; Romanya’da Tuna nehri içinde mevcut olan “Adakale” adındaki kuşgözü kadar bir adacık için yararsız ve mantıksız bir çaba harcanmıştır.

     

    Çanakkale Boğazı’nın trafiğine hâkim olduğu için kendiliğinden ve münakaşasız bir şekilde bize terk edilmiş bulunan ve dört adadan biri olan “Limni” bile; Lozan’daki delegelerimizin, onu (unutarak) kayda geçmemesi sebebiyle maalesef kaybedilmiştir. Musul için talep ve ısrarlarda ise sayısız hatalar yapılmış ve bugüne kadar Kerkük Türklerinin çektiği eziyete zemin hazırlanmıştır.

     

    Ve Musul; bu öyle bir kayıptır ki, üzerinde ne kadar söz söylense azdır. İngilizler mütarekenin imzalandığını duymadıkları iddiasıyla, ileri yürüyüşe devam ederek burasını, 2 Kasım 1918’de işgal etmişlerdir. Musul’un Misak-ı Milli’ye dahil olduğu öylesine aşikardır ki, Türk delegeleri burası için aylarca münakaşa etmişlerdir. Fakat ne yazık ki, sonunda bir taktik hatası ile, Musul’u da bize kaybettirmişlerdir!...[5]   Bu heyetin içinde Yahudi Hahambaşısı Hayım Nahum Efendi’nin bulunduğu ve bunun İsmet paşa’ya akıl hocalığı yaptığı ve özellikle Hilafet pazarlığının bir numaralı takipçisi olduğu dikkate alınırsa muvaffakiyetsizliğin sebepleri biraz daha anlaşılır hale gelir.

     

    Gerek Baş delege İsmet paşa ve ikinci delege Rıza Nur ve gerekse heyetteki diğer şahıslar, Avrupa karşısında aşağılık duygusuna kapılmış ve Türkiye’yi kendi milli şahsiyetinden vazgeçirerek bir an evvel Avrupa’ya teslim olmak, her tavizi verip bir an evvel barış imzalamak ve içerdeki Batılı inkılap hamlelerine başlamak telaşındaydı.

     

    Hilafetin İlgası!

     

    Hilafet 3 Mart 1924 tarihinde Ankara’da ilga edildi. Ancak bu yöndeki en önemli adımın Lozan’da atılmış olduğunu söylemek, yanlış olmayacaktır.  Lozan Müzakereleri başladığı sırada, M. Kemal paşa halifeliğe sahip çıkmakta ve Meclis’te saltanatın ilgası müzakerelerinden başlamak üzere, Hilafeti göklere çıkaran konuşmalar yapmaktadır. Çünkü Atatürk hilafetin siyasi ve stratejik değerinin farkındadır. Hatta İzmir İktisat kongresini açmaya giderken yol boyu yaptığı sohbetler ve bu arada Balıkesir Zağnos paşa camiindeki hutbesi ortadadır. Diğer taraftan İsmet paşa da Lozan’da her vesile ile aynı istikamette beyanatlarda bulunmaktadır. Bunun üzerine şüphelenen ve yeni Türk idaresinden eski vaatleri istikametinde hareket etmeyerek, Hilafeti yıkmayacakları düşüncesine kapılan, Lord Curzon bir tuzak hazırlamıştır. Fahrettin paşa’nın emniyet gerekçesiyle Medine’den getirttiği “Mukaddes emanetler” in geriye iadesinin lüzumundan bahseden bir konuşma yapmış, İnönü ise buna karşı çıkmıştır. Bu cevap M. Kemal paşa’nın hilafeti yıkmayacağı ve bu stratejik sıfatı kendi üstüne alacağı endişelerini güçlendirince Lord Curzon, İsmet paşa’nın müşaviri Hayim Nahum Efendiyi çağırıp ve onun vasıtasıyla “hilafet yıkılmadıkça, sulh olmayacağını” dayatmıştır. İsmet paşa buna kendiliğinden karar veremeyeceğini söyleyince, bu sefer Hahambaşı Hayim Nahum efendi İzmir’e yollanıp durumu M. Kemal Paşa’ya anlatmış. Ve hilafet kaldırılmadıkça anlaşmanın imzalanmayacağını hatırlatmıştır. Bunun üzerine o ana kadar her vesile ile hilafete sahip çıkan M. Kemal paşa İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında bu düşüncesinden taviz vererek Hilafetin Osmanlı ailesinden alınıp, Meclisin uhdesine verilmesi gibi, Hayim Nahum’u oyalayan bir taktikle durumu kurtarma yoluna gitmiştir. Bütün bunları Gazi’nin mecburiyet ve mazeretleri içerisinde değerlendirmek gerekir.

     

    Atatürk’ün; sınırları bütün dünyaca tanınmış ve en azından resmiyette bağımsızlığını kazanmış bir Türkiye’yi kurma hatırına katlandığı Lozan Antlaşması; aslında maddi ve manevi yönden milletimizi pelteleştirme ve köleleştirme süreci olarak Siyonist Yahudi Hayim Nahum tarafından gündeme getirilmiş ve gerçekleştirilmiştir.

     

    Türkiye; 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasıyla, azınlıklar için hürriyet ülkesine, müslümanlar için ise açık hava hapishanesine çevrilmiştir. Lozan denen “narkozla uyuşturup sonra parçalama” antlaşmasının özellikle 37’nci maddesi, kendisinden sonra gelen 38.39.40.41.42.43 ve 44’ncü maddelerin de garantisi hükmündedir ve şu dayatmaları içermektedir:

     

    “Türkiye 38 den 44'e kadar olan maddelerindeki açık hükümlerin asli kanunlar şeklinde tanınmasını ve hiçbir sebep ve surette bu hükümlere aykırı davranılmamasını taahüt eder”

     

    Şimdi ülkemizi masonlara cennet, Müslümanları ise cinnet haline sokan Lozan Antlaşması'nın azınlıklarla ilgili maddelerine bir göz atalım:[6]

     

    a- Lozan Antlaşması ile azınlıklara (Türkiye'deki Yahudi, Rum, Ermeni ve Süryani vatandaşlara) tanınan din ve vicdan hürriyeti, dini teşkilat, dini tedrisat (eğitimi) ve neşriyat (basın-yayın) hürriyeti Lozan Antlaşmasının temelini teşkil eder ve hiçbir şekilde müdahale edilemez.[7]

     

    b- Azınlıklar her türlü ayinlerinde ve dini merasimlerinde serbesttirler.[8]

     

    c- Devlet azınlıkların Dini neşriyatlarına (Kitap, dergi, gazete, radyo ve televizyon yoluyla dini yayın yapmalarına) mani olamaz, sınırlama ve kısıtlama koyamaz”[9]

     

    d- Azınlıklar istediği şekilde hayır ve hizmet kuruluşları ve dini amaçlı teşkilatları kurabilirler.[10]

     

    e- Devlet, azınlıkların dini eğitim yapan (ilk, orta, lise, Üniversite gibi her seviye ve statüdeki) çeşitli okullar açmalarına ve buralarda serbestçe dini eğitim yapmalarına (Papaz mektebinde, Rahibe mektebinde olduğu gibi kendi özel dini kıyafetleriyle dolaşmalarına) asla mani olamaz. Ve hatta bunları korumakla yükümlüdür”[11]

     

    f- Devlet, gayri müslim azınlıkların dini terbiye ve terakkileri için bütçeden gerekli maddi yardımları yapmak ve bu hizmetlere zemin hazırlamak zorundadır.[12]

     

    g-Azınlıklar kendi dini geleneklerine örf ve adetlerine göre nikah, düğün ve bayram merasimlerini yapacak, bu amaçla vakıf ve teşkilatlar kuracak ve dini icaplarına aykırı hiçbir kanuni muameleye tabi tutulmayacaktır.[13] Anlamına gelen mecburiyetler getirilmiştir.

     

    Şimdi gelelim nüfuzumuzun %99'unu teşkil eden Müslümanların durumuna:

     

    1- Bu ülkede papazlarla hahamlar muharref İncil ve Tevrat’ın her hükmünü ve haberini kilise ve havralarda açıkça konuşur, ama müftüler, vaizler ve hocalar her ayet ve hadisin emrini ve anlamını açıklayamazlar.

     

    2- Azınlıklar her seviye ve statüde dini eğitim yapan okullar açar, programlarını kendileri hazırlar, Milli Eğitim Bakanlığı bunlara asla karışmaz, ama müslümanlar tevhidi tedrisat kanunuyla böyle bir haktan mahrum bulunurlar.

     

    3- Azınlıklar kilise ve havralarda istedikleri ayinleri ve dini merasimleri yapabilirler. Ama müslümanlar bir tekkede veya evde zikir yapamazlar.

     

    4- Onlar dini amaçlı cemiyetler kurabilir ama müslümanlar İmam-Hatip okulunda ve Kur’an Kursunda dini tedrisatla uğraşamazlar, Başörtüsüyle okuyamazlar.

     

    5- Hıristiyanların dini kurumlarına, vakıf binalarına, kilise ve havralarına kimse dokunamaz. Ama Müslümanların vakıf malları hatta, Ayasofya gibi fethin sembolü olmuş camiler bile, rejim tarafından gasp ve talan edilmektedir. Müslümanlar ses çıkaramazlar.

     

    6- T.C. devleti azınlıkların dini gereklerine ve geleneklerine aykırı kanun yapamaz ve uygulayamaz. Ama anayasalar ve kanunlar yapılırken Müslümanların Kur'an'ı ve sünneti asla hesaba katılmamakta, hatta bunu teklif etmek bile en büyük suç sayılmaktadır. Müslüman alimler ağzını açamazlar.

     

    Evet, işte laik ve demokratik düzenin perde arkası...

     

    İncil'i ve Tevrat'ı okumak açıklamak ve uygulamak serbest, ama Kur'an'ın ayetlerini açıklamak sorumluluktur ve hele hükümlerinin uygulanması için çalışmak ise idamlık bir suçtur!...

     

    Örneğin:

     

    “Her kim Allah'ın indirdiği (Temel ve genel kurallar esas alınarak hazırlanacak bir Adalet düzeni ve disiplini) ile hükmetmez (veya Kur'an’ın evrensel hükümlerinin uygulanmasına karşı çıkıp fırsat vermez) ise, işte onlar kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların ta kendileridir.”[14]

     

    Öyleyse sakın “müminler müminleri bırakıp (Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen) kâfirleri kendilerine veliler (dost ve idareciler) edinmesinler. Her kim bunu işler (münkir ve münafıkları yönetici seçerse) artık onun Allah katında hiçbir değeri ve dayanağı yoktur.”[15] ayetlerini radyo ve televizyon kurumlarıyla veya basın-yayın kanallarıyla bu müslüman topluma açıklayabilecek Diyanet İşleri Başkanından müftülere, İlahiyat dekanlarından vaizlere kaç tane babayiğit çıkacaktır?

     

    Cumartesi Havrasına, Pazar günü kilisesine gidecek birisine engel olun bakalım BM’ler derhal karşınıza dikilir. Ama bu ülkede askerlerin, polislerin talebelerin, öğretmenlerin, işçilerin ve diğer memur ve görevlilerin büyük çoğunluğu Cuma namazına gidememektedir. Bunlara resmen izin verilmemektedir ve hatta namaz kıldığı için nice vatan evlatları huzursuz edilmekte ve harcanmaktadır?

     

    Rahibeler baştan aşağı kapalı siyah elbiseleri ile papazlar özel cübbe kıyafetleri ile okuluna gider ve sokakta dolaşırken...

     

    En uygunsuz kıyafetlerle gezenler alkışlanırken, başını örten kızlarımız okuldan kovulmakta, doktor, avukat olursa işe alınmamaktadır.

     

    Yanlış anlaşılmasın! Biz bu ülkede azınlıklara verilen haklara karşı değiliz. Ülkemizin birliğine milletimizin dirliğine kast etmemek şartıyla herkesle birlikte barış ve bereket içinde yaşamayı samimiyetle isteyenleriz...

     

    Ama hiç değilse azınlıklara tanınan haklar kadar biz müslümanlar da inanç, ibadet ve fikir özgürlüğüne layık değil miyiz? İstanbul işgalinde General Hamilton’u çiçekle karşılayıp ayağını öpen azınlıklardan daha mı talihsiz ve tehlikeliyiz?

     

    Ey, Polis ve asker katledenlere “Hak arıyorlar?!” diye sahip çıkan, ama anarşistlerle mücadele edenleri ise sorgusuz infaz yapıyorlar”  diye saldıran ağzı salyalı sahtekarlar!...

     

    Ve ey böylesi sahtekarlara fırsat veren ve bu hain gidişatı hala destekleyen ve yürütmek isteyen zavallılar!...

     

    Söyleyin, böylesine taşların bağlandığı, kudurmuş karabaşların ise salındığı başka bir ülke daha gösterebilir misiniz?...

     

    Ve son soru:

     

    1923’te ki Yunanistan’la, Türkiye arasındaki mübadele (nüfus değişim) protokolü çerçevesinde, sadece Selanik’ten gelip İstanbul’a yerleşen yaklaşık 100 bin Yahudi dönmesinin şu andaki yerlerini ve görevlerini söyleyebilir misiniz?

     

    Şimdi AB, AKP eliyle Kürtleri ve Alevileri de azınlık saymamızı dayatıyor. Zaten bizde, kimin azınlık diye kayrılacağına hep onlar karar veriyor. Lozan’da Ermeni, Rum ve Yahudileri azınlık saydıranda yine onlardı.

     

    Batılıların Lozan Sendromu…

     

    Batılılara göre Osmanlı’nın son dönemlerinde bir ‘Şark meselesi’ vardı. Özünde, Batının doğuya karşı olan kompleksini ve endişesini barındıran ‘Şark meselesi’ Müslüman Türkleri, Anadolu’nun mümbit topraklarından çıkarıp, geri kalanında küçük bir Ermenistan, Kürdistan ve büyük Yunanistan çıkarmanın adıydı.

     

    Batının topyekün ittifakıyla kabul gören bu proje, Türkleri önce Balkanlardan sonra da Anadolu’dan uzaklaştırmayı amaçladı. Siyonist Yahudiler, Batı’nın bu hayalini kendi hesabına kullandı.

     

    Fiili uygulamaları, 1096 yılındaki 1. Haçlı Seferleri’ne kadar giden bu planın ismi, açıkça 1815 Viyana Toplantısı’nda dile getirildi. Bu planın uygulamaları AB İlerleme Raporu’nda ifadesini bulan ‘azınlıklar’ kavramı ardında halen devam etmektedir.

     

    Ancak, bizden bitip tükenmeyen isteklerde bulunan AB’ciler, şunu anlayamadılar: Bu millet tarihin hiçbir döneminde ne yapacağını önceden ortaya koymamıştır. Yani, vurucu darbesini sezdirmemiş, her zaman teyakkuzda beklemiş, hamlesinin anlık ve etkili olmasına özen göstermiştir. Tabi ki; kukla idareciler eliyle bazı tavizler verilmiş, topraklar peşkeş çekilmiş, yasalar da çıkartılmıştır. Ama son noktada söz yine milletin olmuştur.

     

    Bunun açık örnekleri vardır. İşte, onlardan biri;

     

    İngiltere Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Edward Grey yayınlanan hatıratında 1905–1906 yıllarında İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında yaşanan Akabe Krizi’ni anlattığı bölümünde, Mısır Yüksek Komiseri Lord Cromer’den duyduğu bir anekdotu “Şarklı zihnîyetini anlamanın imkânsızlığını” ortaya koymak amacıyla şöyle nakleder; “Bir Şarklının –yani Türklerin- ne yapacağını tahmin edebilmek için bir Avrupalı kendisine şu soruları sormalıdır: “1. Aynı koşullar altında kendiniz ne yapardınız? 2. Tanığınız en akıllı adam ne yapardı? 3. Şarklının ne yapacağını düşünüyorsunuz?

     

    Bu üç soruyu cevapladığınızda sadece Şarklının kesinlikle yapamayacağı üç şeyi öğrenmiş olursunuz. Niyetinin ne olduğunu bundan fazla kestiremezsiniz”…

     

    Batı bugün de hâlâ Türklerin ne yapacağını kestiremiyor, “Şark Sorunu” da hâlâ devam ediyor. Kimi batılılar için de hâliyle “Lozan Sendromu” bitmiyor.

     

    AB ile müzakerelere “Türkiye’nin çıkarları” penceresinden bakanlar ise “Sevr Sendromundan” kurtulamamakla suçlanırlar.

     

    Bazıları için “Sevr Sendromu” bir abartıdır ve batıya karşı ayıptır. Pekiyi o zaman Türkiye’nin çıkarlarını dert edinenler “Türk tarihinin dip noktası olan” ve bugünden sadece 85 yıl önce yaşanan bir faciayı düşünmeyecekse, 321 yıl önceki Viyana Kuşatmasını “argüman” olarak görenlere ne demek gerekir?

     

    “Sevr Sendromu” yanlış ve zararlı değil, aksine her türlü konunun tahlili için isabetli ve sıhhatli bir yaklaşımın kodudur.

     

    Nitekim tepkilere ve görüşlere “Sevr Sendromu” teşhisi koyanlarda da “Lozan Sendromu” ziyadesiyle mevcuttur.

     

    “Sevr Sendromu” özünde “teslim olmaya başkaldırı yani reddiyetçilik” olarak özetlenebilir. Lozan Sendromu için de buna tepki denebilir.

     

    Her sömürgeci devlet, çekildiği topraklarda görünürde kendisine muhalif, ama canı ve ruhu ile fikriyatına sadık aydın tabakası bırakır. Ama sadece bununla yetinmez ve gerçekleştiremediği hedefleri açısından mağlup olduğunu kabul edemez, sadece “bir süreliğine geri çekildiğini” düşünür.

     

    Aynen Kurtuluş Savaşı sonrasında genç Cumhuriyet’in kadroları arasına sızdırılan, uyuşmuş beyinler, kontrol altına alınmış bellekler gibi... (Sebataist dönmeler ve Kemalist dönekler gibi)

     

    Bizler her ne kadar Müslüman kimliğimizi ve böyle bir bakış açısını görmezden gelsek de, tarih boyunca uluslararası ilişkilerde Batının izlediği strateji, İslam dünyasına karşı mücadele veren Hıristiyan Batının galip olma savaşıdır.

     

    AB’ye üye adayı ilan edilen Türkiye sadece bu amaca hizmet için oyalanmaktadır. Ve Müslüman Türkler Balkanlardan, Anadolu’dan sürülene kadar, Şark Projesi’nin neticeye ulaşmasında AB bir koz olarak kullanılacaktır.

     

    Milletimiz, tarihten bugüne değişmeyen Batı zihniyetini dikkate alarak, artık AB sevdalılarından vazgeçmeli, üzerimizde oynanan oyunları bir an evvel bozacak iradeyi iktidara taşımalıdır. Yani, Milli Görüş’ü, Saadet Partisi’ni ve o’nun ehliyetli kadrolarını...[16]

     

     “Atatürk Hilafeti kaldırdı mı kaldırmadı mı?” sorusu önemlidir. Atatürk’ün ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını istediği gizli bir vasiyetinin bulunduğu iddiaları ile birlikte gündeme gelen Hilafet tartışması tarihi bir gelişmedir.

     

    İddiaya göre Atatürk’ün ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını istediği gizli bir vasiyeti vardı. 1988’de Kenan Evren ile Turgut Özal tarafından bu gizli vasiyet açıldı. Ancak Evren ve Özal tarafından “Vasiyetnamedeki görüş ve fikirlere toplumun henüz hazır olmadığına” karar verilerek gizli vasiyetnamenin açıklanması uygun bulunmadı ve 25 yıllık yeni bir yasak konuldu. Araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın iddiasına göre Atatürk’ün özellikle Hilafetle ilgili ilginç fikirleri vardı. Altındal’ın iddiasına göre Atatürk saltanata karşı olmasına rağmen bir müessese olarak Hilafete karşı değildi. Ve yine Altındal’ın iddiasına göre Atatürk Hilafetin İslam ülkeleri arasında rotasyonar değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini düşünüyordu.

     

    İşte bu iddia gündeme damgasını vurdu. Tartışma giderek büyüdü ve nihayet Cumhurbaşkanları düzeyine çıktı. Son olarak İstanbul Milletvekili Emin Şirin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e mektup yazarak Atatürk’ün gizli bir vasiyetnamesinin olup olmadığını sordu. Cumhurbaşkanlığı verdiği cevapta, Atatürk’ün böyle bir gizli vasiyetnamesinin bulunmadığını belirtti ve konuyu kapattı. Cumhurbaşkanlığı’nın verdiği cevapta, Atatürk’ün Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde korunan ve Beyoğlu 6. Noteri tarafından onaylanmış 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetinin dışında herhangi gizli ya da açık bir vasiyetinin bulunmadığı” vurgulandı.

     

    Ancak tartışmaların asıl ilginç yanı tartışmanın en önemli dayanaklarından biri olan Kenan Evren’in de gizli vasiyet ve Halifelikle ilgili iddiaları geçiştirmeye çalışmasıydı. Çünkü Kenan Evren’in bazı basın organlarına “Atatürk’ün dini konularda yazılmış el yazması kitabı bulunduğu ve bu kitabı kendisinin de okuduğu ancak “gizli ve devlet sırrı olduğu” için açıklayamayacağı” yönünde demeçleri yansımıştı. Emin Şirin, “Kamuoyunun henüz hazır olmadığı için” Turgut Özal’la birlikte 25 yıllık ek yasak koyduğu iddia edilen vasiyetlerle ilgili Kenan Evren’e de bir mektup yazdı. Şirin Evren’e yazdığı mektupta, gizli vasiyetname ve Atatürk’ün hilafetle ilgili görüşleri konusundaki iddiaların açıklanmasını istedi. Şirin, “Açıklamalarınız tarihe ışık tutacak fevkalade büyük bir öneme sahiptir” dedi.

     

    Daha sonra ise Kenan Evren’e telefonla ulaşan ve kendisiyle görüşen Emin Şirin, Evren’in de iddiaları ve tartışmaları yersiz ve gereksiz bulduğunu açıkladı[17].

     

    Ezber bozma!

     

    Tarihi bir gerçek var: İngiliz-Yahudi siyasetinin en büyük hedefi, Osmanlı’dan daha çok, “hilafet” idi.

     

    Bunu isbata şu bilgi yeterlidir: İngilizler masada imzaladıkları Lozan’ı onaylamak için tam 7.5 ay beklediler. Neyi mi beklediler? Hilafetin Millet Meclisi’nce “ilga” edilmesini… Çünkü İngiltere, 20. yüzyılın başında, sömürgeleri sayesinde yeryüzünün en kalabalık Müslüman nüfusuna sahipti. Sultan 2. Abdülhamid’in hilafetin gücünü kullanmaya kalkması, sömürdüğü Müslüman topluluklarla İngilizlerin karşı karşıya gelmesine neden olmuştu. İngilizler’in Osmanlı hilafetine karşı besledikleri niyet açığa çıktıktan sonra Hindistan’da kurulan Hilafet Komitesi, Osmanlı’nın siyasal coğrafyası içinde yer almamış olan İslam toplumları arasında dahi, Osmanlı Hilafeti’nin yaygın nüfuzunun göstergesidir. Bu nüfuzun etkisi, sadece Sünni dünyada değil, en müfrit Şii fırkalara varana dek, tüm mezhep ve mektepleriyle bütün bir İslam dünyası üzerinde görülüyordu…

     

    Baasçılık (Hilafeti ilgaya Ankara’yı ikna eden Başhaham Haim Naum’un bu işi hallettikten sonra Mısır’a giderek orada Baasçılığın babası Cemal Abdünnasır’a tercüman ve danışman olması tesadüf olmasa gerek) tabiatıyla Arap ulusçuluğuna yaslanıyordu. Kemalist eğitimle Baasçı eğitimin ortak noktası “Osmanlı düşmanlığı” idi. O eğitimi alanlardan biri olan Buteflika’nın şimdilerde “Osmanlı Uluslar Topluluğu” oluşturalım teklifinde bulunması, bir ezber bozmadır. Aynı tutum zımnen Beşşar Esed’de de görülmüştür ve Osmanlı toprağında kurdurulan diğerleri de er geç bu tutumu alacaklardır. Tarih kaderdir, coğrafya kaderdir. Kaçamazsınız. Arkanızdan kovalar ve sizi iki yakanızdan tutup sarsar ve der ki: Ya kendine gel, ya da yok ol![18]

     

    Atatürk ve Ermeni Meselesi

     

    1921 yılında Vatikan'daki Papa 15. Benova ile Mustafa Kemal Paşa arasına bir yazışma olmuştur, daha doğrusu Papa, Mustafa Kemal Paşa'ya Kardinal Gaspari'yi göndermiş, Anadolu, Kafkasya ve Küçük Asya Hıristiyanlarının korunmasını rica etmiştir.

     

    Mustafa Kemal Paşa da Papa 15. Benova'ya 12 Mart 1921 tarihli şu cevabı göndermiştir:

     

    "Irk ve mezhep ayırmaksızın bütün memleketimiz sakinlerinin emniyet ve refahını temin mecburiyeti, insaniyetkârane hissiyatımızın ve dini mübini İslamın bize emrettiği bir vecibedir. Dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin nüfuz ve hâkimiyetinin kapsadığı bölgelerin tamamındaki Hıristiyanların tam bir sükûn içinde olmaları için evvel ve ahir her türlü tedbirler alınmıştır. Sınırlarımız dahilinde herhangi bir yabancı ordusu kıtal ve haraplık getirmediği yerlerde cari olan barış ve emniyet bu beyanatımızın reddedilemez bir delilidir." (x)

     

    Mustafa Kemal Paşa, söylediklerinin değişmez siyaseti olduğunu belirtiyor ve Papa'ya, 1 Mart 1921'de Meclis'te yaptığı nutuktan bir bölümü gönderiyor:

     

    "Anadolu'da oturan Ermenilerin ve Rumların hükümet emirlerine ve milli emellere muhalefetleri vuku bulmadıkça her türlü tecavüzden korunmuş ve tamamen mesut ve müreffeh bir hayata mazhariyetleri öteden beri kabul edilmiş bir esas idi. Kilikya ve havalisinde ve doğu sınırımız haricindeki resmi ve gayri resmi Ermeni kuvvetlerinin dindaş ve ırktaşlarımıza karşı vuku bulan cinayetkârane tecavüzleri karşısında dahi memleketimizde yaşayan sakin Hıristiyanların her türlü taarruzdan korunmalarını temin eylemeyi pek mühim bir medeni vazife kabul eyledik ve Anadolu'nun harici âlem ile temasının kesik olduğu bu günlerde yüksek vatani menfaatları hedefleyen tedbirler arasında Hıristiyan ahalinin selametini muhafaza lüzumunu bütün makamlara bildirdik." (xx)[19]

     

    (x) - (xx) Teori dergisi, Mayıs 2005 / Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul 2000, c.3, s.183-186.

     

     

    Ata'nın Tarihi Cevabı

     

    Ermeni diasporasının son zamanlarda giderek artan soykırım iddialarını, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, yıllar önce "Dünya efkârı, Ermeni ahâlinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz" sözleriyle cevaplamıştı. Dünyanın, Ermeni tehciri konusunda Türk devletine karşı haklı bir ithamda bulunamayacağını belirten Atatürk, o dönemde yaşananları, "Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilâf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı" sözleriyle anlatmıştı.

     

    Atatürk, 26 Şubat 1921'de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit'in sorusu üzerine, Ermeni tehcirine ilişkin şu tarihi gerçekleri dile getirdi: "Rus Ordusu 1915'te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmâl ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Bu cinayetleri işleten saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmâllerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı."

     

    Atatürk, Ermeni tehciri ve Ermeni çetelerinin yaptıkları katliamlar konusundaki görüşlerini de şu sözlerle dile getirmişti: "İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda'ya reva gördüğü muameleye kayıtsız şekilde bakan dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz." "Gerek umumi harp sırasında, gerek mütarekeden sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan mezalim üzerinde durmak uzun bir hikâye olur."

     

    Atatürk, Streit'e, Yunanlıların İzmir'i işgalleri sırasında yaptıkları katliamları da şöyle anlatmıştı: "Yunanlılara gelince, İzmir'in işgali sırasında öyle cinayetler işlemişlerdir ki, Yunanistan'ın müttefiki İtilâf Devletleri tarafından tescil edilmiş bulunan 'İtilâf Devletleri Tahkikat Komisyonu' üyeleri bile 1919 sonbaharında bu vilayeti baştanbaşa kat ettikten sonra hazırladıkları raporda, Yunan makamları aleyhinde son derece ağır tenkitlerde bulunmuşlardır. Yunanlıların işgal ettiği diğer bölgelerde her yaş ve cinsiyetten on binlerce Türk katledilmiştir."

     

    Ermeniler Kışkırtılmıştır:

     

    1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin aldığı yaraları saramadığını gören büyük devletler, İstiklâl peşinde koşan Ermenilere yardım ederek Tiflis'te Taşnak, İsviçre'de Hınçak teşkilâtlarını kurmalarına ve silahlı mücadele başlatmalarına yardımcı olmuşlardı. Osmanlı Devleti'nin Balkan Harbi'nden de mağlup çıktığını gören Rusya, İngiltere ve Fransa bir taraftan Türkiye'yi aralarında paylaşma plânları, diğer taraftan da Taşnak ve Hınçak teşkilâtlarına her türlü silah ve para yardımı yapıyordu. Bu üç devlet, Türkiye aleyhine başlattıkları çalışmaları ve 1. Dünya Savaşı'nda Türkiye'yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak propagandaya girişmişlerdi.

     

    Söylenenler İftiradır

     

    Bu amaçla kitaplar yayınlayan ve toplantılar düzenleyen ülkeler, "Müslüman Türkler, Hıristiyan halklara zulmediyor, onları katlediyor. Hıristiyan halkları kurtarmak için Türkiye'yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor. İşte bu maksatla Türklere karşı harp ediyoruz" temasını işlemişlerdi. Ulu Önder, bu gerçek dışı propagandanın öncülüğünü yapan Lloyd George ve George Clemenceau'ya şu çarpıcı sözlerle cevap vermişti: "Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkâr olan yegane millet bizim milletimizdir. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul'un fethinden beri, Müslüman olmayanların mezhar bulundukları bu geniş imtiyazlar milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekâr ve civanmert bir millet olduğunu ispat eden en büyük delilidir."[20]

     

     

    LOZAN’DA STRATEJİ SAVAŞI

     

     

    Lozan Müzakereleri ve Atatürk’ün Taktikleri:

     

    Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 Cuma günü açılmasına müteakip ilk hükümet Fevzi (Çakmak) Paşa            tarafından kurulmuş, 1921 yılından 19 Mayıs günkü ikinci hükümete de Fevzi Paşa başkanlık etmiş, “Hamidiye Kahramanı” ünvanıyla meşhur Rauf (Orbay) Bey’in 12 Temmuz 1922’de kurduğu üçüncü hükümette ise; Fethi (Okyar) İçişleri; Yusuf Kemal (Tengirşek) Dışişleri Bakanı olarak girmişlerdir.

     

    Lozan’a gidecek heyetin teşkiline çalışıldığı o günlerde Yusuf kemal bey’in –kendi ifadesiyle- geçirdiği bir ameliyat dolayısıyla bakanlıktan istifası üzerine; Dışişlerinin başına 26 Ekim 1922 günü İsmet (İnönü) getirilmiş, böylece Lozan’a gidecek heyet İsmet Paşa başkanlığında kurulup gönderilmiştir.

     

    Rauf (Orbay)’ın Feridun Kandemir’e anlattıklarına göre: “İsmet Paşa heyet başkanı olarak Lozan’a gidince, müzakereler esnasında zorluklarla karşılaştığı anlarda, önceleri hükümet başkanı olarak kendisinden fikir sorduğunu, Bakan arkadaşlar ve çok defa Mustafa kemal Paşa ile istişare ederek İsmet Paşa’ya yardımcı olunduğunu; ancak sonradan İsmet Paşa’nın bir takım dış telkin ve tesirlere kapılıp huzursuzluk ve uyumsuzluk göstererek hükümetle zıtlaşmaya koyulduğunu”, söylemektedir.

     

    Başbakan Rauf Bey’in bu anlattıkları İsmet Paşa’nın Lozan’daki tavrının tespiti bakımından olduğu kadar, hakkında çok yazılıp söylenen ve elbette daha da yazılıp söylenecek olan Lozan Antlaşması’nın iç yüzünü teşhir yönünden de oldukça önemlidir.

     

    “İsmet Paşa, bilhassa hükümetten sorduğu konulara, sıkışık durumlarda istediği talimatı bizim pek geç cevap vererek, kendisini müşkül durumlara soktuğumuzdan şikâyet ediyordu. Bu şikâyetleri bazen doğrudan Mustafa Kemal Paşa’ya yapıyordu. Hâlbuki şifre yalnız hükümet başkanlığında bulunduğundan, çektiği telgraflar yine benden geçiyordu” diyerek hükümetle İsmet Paşa arasındaki anlaşmazlığın sebeplerini sayan Rauf Bey devamla diyor ki:

     

    “-Anlaşmazlık bundan ibaret değildi. Konferanstan çok daha önce Hariciye vekâleti’nde hazırlattığımız sulh esaslarımıza göre, işgal ettikleri yurdumuzun en mamur yerlerini yakıp yıkarak harabeye çeviren Yunanlılardan tamirat bedeli istiyorduk. Bu mesele Lozan’da Yunanlılarla hayli tartışılmıştı. Bu konuda arabulmak isteyen itilaf devletleri tamirattan vazgeçmemiz için bize Trakya sınırımızdaki Karaağaç’ı bırakmak teklifinde bulunmuşlardı.

     

    İstiklal Marşımız da açıkça gösterir ki, İstiklal Savaşı, İslam ve Hıristiyanlık savaşı idi. Daha sonra laiklik ilkesi geldikten sonra bile bu din ayrımı devam etmiş, uzun yıllar Hıristiyanlar yedek subay yapılmamıştır. İnkılâplarda da resmen İslamiyet’e karşı cephe alınmamıştır. Aksine Kur’an Türkçeleştirilmiş, hutbeler Türkçeleştirilmiş, böylece halka İslamiyet’i öğretme faaliyetleri devam etmiştir. Gerçi tekkeler ve medreseler kapatılmıştır, ama camilere ilişilmemiştir. Bu sebeple İkinci Mecliste de Türkiye hala İslam devletidir.

     

    İstiklal Savaşı bir din savaşı idi. Bu savaşta İslamiyet ile Hıristiyanlık çarpıştırılmıştı. 1400 yıllık bir savaşın son merhalesi idi…

     

    Sonunda, Osmanlılar yenilmişler, ama Müslüman Türkler galip gelmişlerdi!

     

    Ancak Türklerin artık savaşa devam edecek güçleri kalmamıştı. 1911 yılında başlayan savaşlar 12 yıl sürmüştü. Bundan dolayı da nüfus 14 milyona inmişti. Ülke harap ve bitaptı. Lozan masasına gidilirken bu durum taraflarca biliniyordu. Batı bir tarafından muzaffer devlete verilecek şeyleri verirken, diğer taraftan da ilerisi için hazırlık yapıyordu. İslam alemini tamamen çökertmek, İslamiyet’i önce Avrupa ve Anadolu’dan sürmek, sonra da İslam ülkelerini diğer ülkeler gibi sömürmek” için İslam birliğinin sembolü olan hilafeti kaldırmayı, anlaşmanın baş şartı olarak koymuşlardı.

     

    Mustafa Kemal ise bunu iki bakımdan kabul etmekte mahzur görmedi: Bir defa imkan ve iktidarı kalmamış olan bir müesseseyi yaşatmak sadece yük olur, ülkeye ağırlık teşkil ederdi. Dolayısıyla kaldırılmasında hiçbir mahsur yoktu. İkincisi, çürümüş ve çökmüş bir yapının enkazını kökten kaldırmadan yeni bir bina kurma şansı bulunmuyordu.

     

    Böylece hilafet de saltanat gibi kaldırıldı.

     

    Hilafetin kaldırılması siyaseten de yerinde olmuştur!

     

    Çünkü Siyonist ve emperyalist merkezleri uzun zaman avutmuştu.

     

    Şimdi yine Lozan’a dönelim.

     

    Lozan’da Batılıların bize empoze ettikleri ve bizim de kabul ettiğimiz öneri ne idi?

     

    Bir defa ve her şeyden önce Türkiye İslam liderliğinden vazgeçecek, hilafet ve saltanat lağvedilecekti. Ama bunların yapılması yetmezdi. Türkiye bir İslam devleti olmaktan da vazgeçecek, laik olacak ve bütün müesseselerini Batılıların arzusu istikametinde düzenleyecekti!...

     

    Bunlar yapıldıktan sonra: Batı dünyası Türkiye Cumhuriyetini tanıyacak ve kabul edecekti.

     

    Ayrıca komşu ülkelerle hep nizalı yerler bırakılacak ve gerektiğinde onlarla savaştırma imkanı sağlanacaktı. Yunanlılarla Batı Trakya ve Adalar meselesi askıda kalacak, İngilizlerle Kıbrıs çıbanbaşı olarak bulunacak,. Suriye ile Hatay, Irak ile Musul, Ermenistan ile Nahçivan, Gürcistan ile Batum meseleleri hep sorunlu bölgeler olarak başımızı ağrıtacaktı.

     

    Önemine binaen tekrar hatırlatalım ki: İngiliz-Yahudi siyasetinin en büyük hedefi, Osmanlıdan daha çok “Hilafet” idi. Bunu ispata şu bilgi yeterlidir: İngilizler masada imzaladıkları Lozan’ı onaylamak için tam 7,5 ay beklediler. Neyi mi, Hilafetin Millet Meclisince “ilga” edilmesini!… Çünkü İngiltere, 20. Yüzyılın başında, sömürgeleri sayesinde yeryüzünün en kalabalık Müslüman nüfusuna sahipti. Sultan 2. Abdulhamid’in hilafetin gücünü kullanmaya kalkması, sömürdüğü Müslüman topluluklarla İngilizlerin karşı karşıya gelmesi demekti. İngilizlerin Osmanlı hilafetine karşı besledikleri niyet açığa çıktıktan sonra Hindistan’da kurulan Hilafet Komitesi, Osmanlı’nın siyasal coğrafyası içinde yer almamış olan İslam toplumları arasında dahi, Osmanlı Hilafeti’nin yaygın nüfuzunun göstergesidir. Bu nüfuzun etkisi, sadece Suni dünyada değil, en müfrit Şii fırkalara varana dek, tüm mezhep ve mektepleriyle bütün bir İslam dünyası üzerinde görülebilmektedir.

     

    Hilafeti İlgaya Ankara’yı ikna eden Başhaham Haim Naum’un bu işi hallettikten sonra Mısır’a giderek orada Baasçıların babası Cemal Abdünnasır’a tercüman ve danışman olması tesadüf değildir.

     

    “Atatürk Hilafeti kaldırdı mı kaldırmadı mı? Sorusu önemlidir. Atatürk’ün ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını istediği gizli bir vasiyetin bulunduğu iddiaları ile birlikte gündeme gelen Hilafet tartışması tarihi bir gerçektir.

     

    İddiaya göre ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını istediği gizli bir vasiyeti vardı. 1988’de Kenan Evren ile Turgut Özal tarafından bu gizli vasiyet açıldı. Ancak Evren ve Özal tarafından “vasiyetnamedeki görüş ve fikirlere toplumun henüz hazır olmadığına” karar verilerek gizli vasiyetnamenin açıklanması uygun bulunmadı ve 25 yıllık yeni bir yasak konuldu. Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal’ın iddiasına göre Atatürk’ün özellikle Hilafetle ilgili ilginç fikirleri vardı. Altındal’ın iddiasına göre Atatürk saltanata karşı olmasına rağmen bir müessese olarak Hilafete karşı değildi. Ve yine Altındal’ın iddiasına göre Atatürk Hilafetin İslam ülkeleri arasında rotasyonar değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini düşünüyordu.

     

    “Acaba: Siz isterseniz Hilafeti bile getirirsiniz” diyen Adnan Menderes: Atatürk’ün vasiyetini biliyor muydu? Bu sözleriyle müminlerin mi, yoksa Siyonistlerin mi dikkatini çekmişti?

     

    Atatürk’ün vasiyetinin açıklanmasına ve millete duyurulmasına Kenan Evren’in engel olduğu söylenir. Acaba Kenan Paşa, Diyalogcu ve Ilımlı İslamcıların ve Siyonist simsarların istismarını engellemek için mi böyle hareket etmiştir?

     

    Bir iddiaya göre, Kenan Evren zamanında vasiyetname açıldığı vakit, İsrail’in MOSSAD casusluk teşkilatı bunun kopyasını elde etmiş ve Tel Aviv’e göndermiştir. Yahudilerin Atatürk’le yakından ilgilendiği zaten bilinmektedir.

     

    Vasiyetnamede, Hilafet ile ilgili bilgiler ve tekliflerden başka, Atatürk’ün bazı yakınlarına servetinin bir kısmının dağıtılması konusunda da istekleri yer alıyormuş. Bu isteklerin de hasıraltı edildiği söylenmektedir.

     

    Şu anda ABD, İsrail ve Papalık Müslüman dünyasının başına bir Halife geçirmek için harekete geçmiştir.

     

    Ama, nasıl bir Halife?

     

    1-    Ya Ermeni veya Rum asıllı olacak

     

    2-    Yahut dini bir cemaatin başkanı olup, Siyonist ve Evangelistlerle işbirliği yapacak

     

    3-    Ama her hal ü karda, İslam’a ve Müslümanlara hizmet etmeyecek, efendilerine, yani Amerikalılara, Siyonist odaklarına ve Haçlılara hizmet sunacaktır.

     

    Amerikalılar, dünya siyonizmi, papalık ve diğer dış güçler; Müslümanları daha kolay yönlendirmek üzere: kendilerine itaat edecek, kendi emirlerini yerine getirecek bir Halife seçmek için şimdiden büyük masraflar yapmaktadır.

     

    Dinlerarası Diyalog ve Evrensel Kardeşlik faaliyetlerinin perde arkasında bu Hilafet aşını pişirecek kazan kaynamaktadır.

     

    Evet 1924’den beri Müslümanlar başsız bırakılmıştır. Dünyada her dinin, her teşkilatın, her cemaatin bir reisi, başkanı var da Müslümanların yoktur.

     

    Katoliklerin Papa’sı var.

     

    Anglikanların kendi başpiskoposları var.

     

    Yahova şahitlerinin başı var.

     

    Masonların üstad-ı azamı var.

     

    Tibet Budistlerinin Dalay Lama’ları var.

     

    Yahudilerin hahambaşıları var.

     

    Ama maalesef Müslümanların Halifesi, İmam-ı Kebir’i, Emirül-mü’minini bulunmamaktadır.

     

    Böyle bir şey bir kısım dinsizlere göre gericilik sayılmaktadır. Ve buna kesinlikle karşı çıkılmaktadır.

     

    Ama eloğlu boş durmuyor. ABD, İsrail, Papalık, agresif Evangelistler İslam dünyasına bir halife seçmek için kolları sıvamıştır.

     

    Bu sinsi ve Siyonist merkezlerin asıl amacı görünüşte Müslümanların duygularını ve gururlarını okşayacak, ama gerçekte kendi kuklaları olacak bir “layt halife” ile İslam dünyasını oyalamak ve böylece daha kolay gözlerini oymaktır.

     

      Merkezi İsviçre’de bulunan “Uluslar arası Çalışma Kurumu” ABD Irak’ı işgal edeli beri işgalci askerlerin bizzat öldürdüğü sivil sayısı 39 bin kişi diyor ve ekliyor: “28 aylık işgal süresi içerisinde sivil ölü sayısı 100 binin üzerindedir. Bu, ABD tarafından Irak’ın bir insan mezbahasına çevrildiğinin kanıtıdır. Bir gece Kerkük’ün Şorca bölgesi Musalla mahallesinde olanları şöyle anlatılmaktadır: Gecenin yarılarıdır: İşte o saatlerde Musalla’ya bir Amerikan arazi cipi girer, içinden bir asker iner. Elinde bir merdiven vardır. Merdivenin Musalladaki Irak Türkmen Cephesi’nin duvarına dayar, basamakları tırmanır ve ITC’nin bayrağını indirir. Yerine Kürt bayrağını çeker ve gecenin karanlığından istifade ederek sessizce uzaklaşır. Bu olayı, mesleği gereği gece yarısı kalkıp sabaha işini yetiştirmek durumunda olan bir işçi gözleriyle görür. İş orada da kalmaz: Öğrenirler ki o gece Kürtlerin yaşadığı iskan bölgesindeki Kürt bayrağı indirilmiş yerine Irak Türkmen Cephesinin bayrağı asılmıştır. İşte, “terörle mücadele ediyorum, istikrar ve barış için Irak ve Afganistan’dayım” diyen ABD Türk Kürt kışkırtmasıyla terörü kışkırtıp Kürdistan’ı kurmaya çalışmaktadır.

     

      Evet iktidar olan Irak hükümeti değil, işgalci Amerika’dır ve bu sebeple Kuzey dahil, Kandil Dağları, Bağdat velhasıl Irak’ın her noktasında dökülen her damla kan ve atılan her adım, ekilen her fitne tohumu bu işgalcinin günahıdır. Bu sebeple öldürülen 100 bin sivilin suçlusu Zerkavi değil Bush’tur Amerika’dır.[21]

     

      Bu arada: Araplar Irak’ta Efsaneleşti!

     

      Savaşamazlar. Kaçarlar. Pistirler. Petrol parası yerler. Teke gibi kokarlar. Emperyalizmin kuklası, egemenin oyuncağı, zalimin uşağı, bölücünün aleti olurlar diye bilirdik. Ne kadar da yanılmışız. Irak’ta bir “Arap efsanesi büyüyor… Büyüyor… Büyüyor…” ve tarih yazıyor. Demek ki adamın vatanını işgal edersen; miskin, tembel, umursamaz, savaşamaz, korkak, inancını vatanının önüne koyar sandığın insanlar; dünyanın en büyük askeri gücü, dünyanın en büyük parasal gücü, dünyanın en büyük diplomasi gücü, dünyanın en büyük teknolojik gücü, dünyanın en büyük medya gücü, sinema gücü, üniversite gücü, dünyanın en büyük istihbarat ve casusluk gücü, uzay araştırmaları gücü Amerika Birleşik Devletleri’nin trilyonlarca dolar bütçeli ordusuna kök söktürür…

     

      Yakındır. Belki yarın. Belki yarından da yakın. Amerikan işgalci ordusu Irak’tan “geldiği gibi gitmeye”  başlayacaktır. İnsan Savaşçı doğmuyor. Şartlar İnsanı savaşçı yapıyor.” Ve iman cesaret kazandırıyor.[22]

     

    Evet, Lozan’ın dayatılan gizli şartları da vardı:

     

    Mustafa Kemal, bütün bu sinsi ve şeytani amaçlarını bile bile onlara uymakta ve dediklerini uygulamaktaydı. Ama asıl felsefesi ve hedefi şu iki noktaya dayanmaktaydı:

     

    1- Zaten koflaşmış ve yozlaşmış bazı dini kurum ve kuralların tahribinden ve toplumu bu koyu cehalet ve taklitçilikten uzaklaştıracaktı.

     

    2- Önce arsadaki enkaz temizlenecek sonra yeni ve görkemli bina kurulacaktı…

     

    AKP Eliyle Sevr’in Tatbikatı Yapılıyor!

     

    Vatan toprakları yabancıya peşkeş çekiliyor, Lozan’ın rövanşını alıyorlar:

     

    Milli Gazeteye çarpıcı açıklamalarda bulunan Tapu ve Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, yabancıların Türkiye’de taşınmaz edinmelerine imkân sağlanması ile ülke topraklarının çekirge sürüleri gibi yağmalanmaya başlandığını söyledi.

     

    Yabancıların Türkiye’de taşınmaz edinmelerine imkân sağlayan 3 Temmuz 2003 tarih ve 4916 sayılı yasa, 19 Temmuz 2003 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. 442 sayılı “Köy Kanunu”nun 87. maddesi değiştirilerek yabancıların belediye sınırları dışında, kırsal alanda ve köylerde arazi satın almalarının önü açılmış oldu. Daha önce, yabancılar sadece konut, işyeri ve bağımsız bölüm alabiliyorlardı. Bunu da belediye sınırları içerisinde gerçekleştirebiliyorlardı. Ancak, söz konusu yasa çıkmadan önce yapılan satışlar yılda 20-30 adedi dahi bulmamaktaydı. Bu durum resmi kayıtların incelenmesiyle kesin olarak saptanabilir.

     

    Adı geçen yasanın, AB uyum yasaları çerçevesinde ülkemize dayatılması sonucunda yabancılar ülke topraklarını çekirge sürüleri gibi yağmalamaya başladılar. Adeta Lozan’ın rövanşı alınmakta, bol dolarlı “haçlı seferi”ne çıkmışlar!.. 27 Haziran 2004 tarihine kadar 66 ülkeden yabancı gerçek kişilere satılan toprak miktarı: 61 bin 884 kişi, 388 bin 430 dekardır. Bu tarihten sonra Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün Web sitesi karartılmış, hiçbir bilgi verilmemektedir. Bu rakamlar resmi makamlardır.

     

    Peki, kim nerede ne aldı?

     

    Yunanlılar, 14 bin 425 kişiyle, 12 bin 544 adet ve 4 bin 175 dekar miktarındaki araziyi İzmir, Dikili, Kuşadası, Çanakkale, Trakya, İstanbul ve Güney sahillerinde almışlardır. Almanlar, 12 bin 300 kişiyle 11 bin 405 adet ve toplam 7 bin 037 dekar araziyi, Alanya, Kaş, Datça, Anamur ve diğer sahil şehirlerinde almışlardır.

     

    İngilizler, 6 bin 614 kişiyle, 5 bin 114 adet ve 32 bin 002 dekar toprak parçasını Fethiye, Didim, Kuşadası (İrlandalılar ağırlıkta), Kaş-Kalkan ve Datça’da kitlesel olarak almaya devam etmektedirler. Hollandalılar 2 bin 170 kişi ile bin 710 adet,  613 dekar; Fransa 752 kişi, 701 adet, 818 dekar; İtalya, 963 kişi, 1003 adet, 457 dekar; ABD, 736 kişi, 970 adet, 2 bin 701 dekar; Avusturya, 775 kişi, 915 adet, 704 dekar; İsrail, 100 kişi, 136 adet, 79 dekarlık bir alanı almışlardır. Bu ülkeler en çok toprak alan ülkelerdir. Ancak toplam 66 yabancı ülkenin 61.884 vatandaşı 388.430 dekar toprak parçasını ülkemizden almışlardır.

     

    Ege’de tapular İngilizlere verilmek üzere bekletiliyor!

     

    AKP’liler “sırtlanıp mı gidiyorlar, topraklar burada kalıyor!...” demekle, aslında tarihi bilmiyorlar. Zaten, gelenler, sırtlanıp gitmiyorlar, gelip yerleşiyorlar, bizi çıkarmak üzere. Tıpkı, Afrika’da olduğu gibi. Bu rakamlar, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün Web sitesindeki 27 Haziran 2003 tarihli verilerinden alınan rakamlardır. Ancak bu rakamlar gerçek rakamlardan çok düşüktür. Gerçek rakamların açıklanması hiçbir zaman yapılmamaktadır. Şu anda da site tamamen bilgi akışına kapalıdır. Bakın, İsrail gösterilen rakamlardan daha büyük bir arazi parçasını bazı yerli holdinglerle ortaklıklar kurarak kapatmıştır. Bunu, Ceylanpınar, GAP bölgesi, Diyarbakır yöresindeki yerel basın organlarında çıkan haberlerde saptamak mümkündür. Ancak, Anadolu’daki gezilerde halkımızın aktardığı rakamlar son derece endişe verici boyuttadır. Zilyetlik (kullanma hakkı) devirleriyle, yani noter ve muhtar sözleşmeleriyle yapılan anlaşmalarda 30 hektar sınırı çok büyük miktarda aşılarak, 30-40 bin dekarlık alanların İsrailliler tarafından kapatıldığını isyan ederek dile getirmişlerdir.

     

    Şu anda Fethiye Tapu Sicil Müdürlüğünde 5 bin 500 adet tapu İngilizlere verilmek üzere hazırdır. Didim’de 5 bin adet İngiliz vatandaşının tapusu verilmek üzere bekletilmektedir. Kuşadası’nda 3 bin 500 adet İrlanda vatandaşına, Kaş-Kalkan’da toplam 1700 konutun 1000’ine yakını Alman, İngiliz vatandaşlarının eline geçmiştir. Bunlar sıcak gelişmeler olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, köylülerin elinden yüksek rakamlar verilerek zilyetlik devirleriyle alınan zeytinlikler, halk arasında panik oluşturmaktadır. Prof. Dr. Cihan Duru’nun tespitlerine göre: 147 bin 466 yabancı 946 bin 333 dekar yer almış durumdadır.

     

    Satılan arazi miktarı Malta adası büyüklüğüne ulaştı!

     

    Satılan arazi miktarı resmi verilere göre, yani 388 bin 430 dekar dikkate alındığında; Malta Adası’ndan büyüktür. Malta Adası, 315 km2’dir. 946 bin 333 dekar ele alındığında ise bu arazi miktarı 3 Malta Adası büyüklüğündedir.

     

    Satılan toprak miktarını resmi rakamlar neden küçük gösteriyorlar?

     

    Satılan toprak miktarının küçük gösterilmeye çalışılması, bu konuya kamuoyunun son derece duyarlı olması ve şehit kanlarıyla sulanmış vatan topraklarının ABD, AB, İngiliz ve İsrail emperyalizmi tarafından tarihin her döneminde ele geçirilmek istenmesine karşı oluşan tepkidendir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Kurtuluş Savaşı boşuna mı yapılmıştır? Yunanistan Megalo İdea’sından vazgeçti mi? Çanakkale, Anafartalar, Sakarya, Dumlupınar, Afyon Kocatepe, İzmir’in kurtuluşu 9 Eylül ne zaman unutuldu. Halkımız öfkeyle bu soruları sormakta ve olanları vicdanı kanayarak içine atmaktadır. Kıbrıs’ta verdiği şehitler, Güneydoğuda yitirdiği evlatları, uzuvlarını cephede bırakan elsiz, kolsuz, bacaksız kalan gencecik Mehmetçikler, gözlerini kaybeden kahramanlar bu toprakların onun bunun eline geçmesi için mi savaştılar? İşte, bu yönetenlerin, dayanılmaz, kahreden aymazlıkları vatanına kıskançlıkla bağlı Türk halkını ayağa kaldırmış durumdadır. Bu nedenle satılan toprak parçası Heybeliada’dan küçük diye olayı hafifletmeye çalışıyorlar. Onlara yamalanmış yazar bozuntuları da verilen bu çarpıtılmış demeçleri desteklemek için olmadık sapkınlıklar gösteriyorlar.”[23]

     

    04 Ağustos 2005 Milli Gazete’deki Nasuhi Güngör’ün şu tespitleri önemliydi:

     

    Gaza ve Masa

     

    Irak’taki işgalin getirdiği her sonuç, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Kerkük’te PKK, büro açıp bayrak asmış. Haklı olarak tepki gösteriyoruz. Fakat acaba herkes böyle bir tepkiyi gösterme hakkına sahip midir? Bunun cevabı, yakın tarihimizde yatıyor.

     

    Aradan geçen uzun zamana rağmen Türkiye, Lozan ve benzeri konular üzerindeki ürkek tartışma üslubunu üzerinden atamıyor. Oysa yakın tarihin böyle bir sis perdesi ardında kalması için, artık kimsenin ciddi bir gerekçesi kalmadı.

     

    Oysa sadece Lozan’ın hazırlık süreci bile başlı başına yeniden araştırılmayı ve tartışılmayı hak ediyor. İtilaf devletlerinin anlaşma için yer olarak Lozan tespit edildikten sonra yaptıkları ilk iş, hem İstanbul’a, hem de Ankara hükümetine davet göndermek oldu. Böyle bir davetin Ankara’da oluşturacağı tepki, acaba çağrıyı yapanlar açısından sürpriz miydi? Nitekim Ankara hükümetinin bu çifte davete olan tepkisi, önce 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması, ardından da 17 Kasım’da son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in İngilizlere teslim edilmesi (kaçması değil, teslim edilmesi) ile sonuçlandı. Lozan görüşmelerinin başlama tarihi ise 20 Kasım. İşte size üzerinde durulması gereken önemli bir zaman aralığı.

     

    Şunu söylemek mümkün: Lozan’dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Lozan, eğer Sevr’le karşılaştırılarak değerlendirilirse, kuşkusuz ortaya çıkan sonuçlar fevkalade önemli sayılabilir. Ancak dikkatlerimizi, Lozan’dan sonra peş peşe atılan adımlara yoğunlaştırmak, mesela Anayasa’daki "İslam Devleti" ifadesinin çıkarılması üzerinde durmak, bizi daha önemli sonuçlara götürecek adımlar gibi görünüyor.

     

    Peki, şimdi Misak-ı Milli metnini tekrar okuyup, Lozan’da elde edilenlere yeniden bakarsak; bugün Kerkük’te yaşananlardan şikâyet etme hakkını kendimizde bulabilir miyiz? Musul vilayeti (ve onun sınırları içindeki Kerkük) yahut da Batı Trakya konusundaki kayıplarla yüzleşmek, neden rejim sorunu olarak tanımlanıyor? Zihinleri rahatsız eden nedir; Misak-ı Milli’nin, daha sonra ortaya çıkacak olan "modern ulus devlet" projesinden farklı olarak, İslam’ı esas alması mı? Lozan’ın aşılmaz ve tartışılmaz bir metin olduğunu savunanlar, Türkiye’nin şartlar olgunlaşınca Hatay’ı yeniden kazanması hususunda ne düşünüyor acaba?

     

    Lozan ve rejim arasında sıkı bağlar olduğunu savunanlar, şöyle bir silkinip Misak-ı Milli’nin ortaya koyduğu tarihi ve stratejik perspektif üzerinden dünyaya bakmayı denemek zorundadır. PKK’nın Kerkük’te boy göstermesi ya da Ek Protokol’le ilgili tartışmalar, sizi de biraz olsun geçmişle hesaplaşmaya mecbur kılmıyor mu?

     

    Gazâ ile elde edilenin, masada kaybedilmesinin faturası, her zaman tahmin edilenin çok ötesinde ağır olmuştur. Musul, Batı Trakya, Adalar ya da Kıbrıs…[24]

     

    Tayyip Erdoğan verince alçaklık, İsmet İnönü verince kahramanlık saymak, yanlıştır ve oldukça sırıtmaktadır. Çünkü her ikisi de, ırkçı emperyalizmin (siyonizmin) maşasıdır!..

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ATATÜRK’ÜN FİLİSTİN ENDİŞESİ

     

    VE

     

    DİNLERARASI DİYALOG DALEVERESİ

     

     

    İsrail gibi şımarmış ve saldırganlaşmış devlet görüntülü terörist çetelerin; diyalog ve davetten değil, sadece “kuvvet”ten ve “müeyyide”den anladıkları kesin bir gerçektir. Batı uygarlığı yaftalı, Amerika ve Avrupa azgın aygırlarını arkasına alan Siyonistlerin, bu tamamen haksız ve ahlaksız katliamları karşısında, Atatürk olsaydı ne yapardı? Sorusunun yanıtı, ölümünden bir müddet önce, 1937 tarihli Hakimiyeti Milliye Gazetesindeki şu cesur demecinde gizlidir.

     

    Mustafa Kemal: Filistin için kanımızı dökmeye hazırız! Diyecek kadar yürekli bir mü’mindir

     

    O günkü Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yayımlanan 1937'deki bir nutkunda; Filistin'e dışarıdan müdahale edilemeyeceğini ve el sürülemeyeceğini söyleyen Mustafa Kemal, "Mukaddes toprakların İslâm hakimiyetinde kalması için bugün kanımızı dökmeğe hazırız" demiştir.

     

    Mustafa Kemal Atatürk'ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyet'i Milliye gazetesinde yer alan nutkunda: "Filistin'e el sürülemez! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hakimiyetine tahammül edemeyeceklerdir" dediği kesinleşmiştir.  

     

    Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan evraka göre; Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından saklanan 1937 tarihli belge; Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir nutuktan bahsetmektedir. Nutkun Filistin ile alakalı bölümünde "Arapların, Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklâl kelimesine kanmaları ve bu hevesle Arap memleketlerini, Avrupa emperyalizminin esaretine sokmaları çok şayanı teessüftür." (Yani Müslüman Arapların, batılıların bağımsızlık vaatlerine aldanıp, emperyalizmin esiri olmaları, çok üzücü bir olaydır.) diyen Mustafa Kemal, Filistin'in Arabistan'da vuku bulacak (bir işgal) harekâtının merkezini teşkil ettiği takdirde; buradaki Araplara yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin tahammül edemeyeceğini” ifade ve ikaz etmektedir.

     

    Atatürk; 'Bu topraklar için kanımızı dökmeye daima hazırız' demiştir

     

    Mustafa Kemal, nutkun Filistin'le ilgili ilerleyen bölümlerinde daha sonra şu tarihi sözleri sarf etmiştir: "Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz doğrusu maalesef birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip kudretimizi bildiğimiz için, İslâmiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar; “dinsiz ve İslâmiyet'e lâkayt” olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen, Peygamber'in son arzusu istikametinde; yani, mukaddes toprakların daima İslâm hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanımızı dökmeğe hazırız. Cedlerimizin, Selâhaddin'in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların; yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerleri işgal ve temellük etmek için yapacağı ilk adımda, bütün İslâm âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur" sözleriyle, gerekirse İslam dünyasını harekete geçirebileceğinin de işaretlerini vermiştir.

     

    Dönemin Kudüs Müftüsü'ne büyük destek vermiştir

     

    Mustafa Kemal Paşa, Çanakkale Savaşı'na katılan ve Teşkilat-ı Mahsusa'da görev alan Yaser Arafat öncesi ilk Filistin lideri ve Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni'yi de hep desteklemiştir. Atatürk'ün ölümünden sonradır ki İngilizler el-Hüseyni'ye verdikleri sözlerden ve Reel paylaşma planından vazgeçmişlerdir. Bunu, Filistin'de İsrail devletinin kurulması yolunda birbiri ardınca adımlar atılması izlemiştir. İngilizlerin Filistin'in paylaşımında Araplara karşı çok tavizkâr davranmasında Atatürk'ün dış politikasının ve Kudüs Müftüsü el-Hüseyni'ye verdiği tam desteğin büyük etkisi bulunduğu artık belirlenmiş ve belgelenmiştir.

     

    Mustafa Kemal, Filistin’in emperyalistlerin eline geçmemesi ve Hz. Peygamberin aziz hatırasının çiğnenmemesi için gerekirse savaşmayı ve kan akıtmayı göze alırken… Atatürk’e dinsiz-deccal diyen sahte Mesihler, değil sadece Filistin, Türkiye’mizi bile Siyonist İsrail’in bir eyaleti yapma planının fikri parçası olan Dinler Arası Diyalog tuzağına taşeronluk rolündedir. Halbuki:

     

    1- Dinlerarası Diyalog girişimlerinin en sinsi ve tehlikeli tarafı: İslam dışındaki tahrif edilmiş veya putperestliğe yönelmiş dinleri de hak kabul etmek ve İslam dinini onlardan biri şeklinde göstermektir.

     

    Oysa “Allah katında  (Gerekli ve geçerli olan tek) din İslam’dır.” [25]

     

    “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki (o uydurma din) kendilerinden asla kabul edilmeyecektir.” [26]

     

    Evet  “dinler” yok, bir tek Hak din vardır, o da İslam’dır. Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa da, Hz. Muhammed Aleyhisselam da, İslam’dır.

     

    Biz Müslümanlar, bütün peygamberlere ve onlara gönderilen kitap ve sahifelere inandığımız halde, Onlar Hz. Muhammedî SAV ve Kur’anı Kerimi inkâr etmektedir.

     

    2- “Deki: Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müsavi (ve müşterek) olan bir KELİME’ye gelin.” [27]  Ayetinde;

     

    “Ortak din, müşterek inanç ve benzer ahlâk” tan değil, sadece bir benzer “Kelime” den bahsedilmektedir.

     

    Çünkü bu günkü Yahudi ve Hıristiyanlarla “Allah, Peygamber, Ahiret, Vahiy, Kitap ve Din” gibi kelime kalıplarımız müsavi ve müşterektir. Ama bu kelimelere yüklenen asıl “kavramlar”lar arasında asla bir benzerlik söz konusu değildir. Biz tevhit, onlar ise teslise (üç ilah) ve tescim (Allah’ı cisimlendirme) inancına sahiptir.

     

    3- Bu ayetleri en mükemmel anlayan ve en güzel uygulayan Hz. Peygamber Efendimizin İslama davet mektupları ortadadır.

     

    O Mektupları diyalog dalaverelerinize dayanak gösteriyorsunuz da niye bir tanesini olsun yayınlamıyorsunuz?

     

    Foyanız ve safsatanız ortaya çıkar diye mi korkuyorsunuz? Bu topluma; Sizin, Siyonist merkezlere teslimiyetçi ve emperyalist emellere hizmetçi tavrınızla, Efendimizin “Batıl ve bozuk olan yoldan vazgeçip İslam’a teslim olun ve kurtulun” anlamındaki çağrılarını karşılaştırıp doğru karar verme fırsatı niye sunmuyorsunuz?

     

    4– 20 Aralık 2004 tarihli Yeni Şafak Gazetesindeki habere göre: “Vatikan İslâm dünyasına yönelik olarak izleyeceği yeni politikasını:

     

    “2003 te İslâmiyet’e karşı başlatılmış olan entelektüel saldırı, 2004 ten sonra askeri ve siyasî savaş düzeyine çıkarılmıştır” şeklinde açıklarken, ABD Başkanı Bush “Yeni Haçlı Seferlerini başlattığını” söylerken, sizin aynı merkezlerle hala diyalog içinde bulunmanız, gaflet midir, yoksa hıyanet midir?

     

    5- Farklı din ve dünya görüşlerine mensup kişiler, partiler, dernekler ve devletlerarasında:

     

    - Bilimsel

     

    - Teknolojik

     

    - İnsani

     

    - Siyasi

     

    - Kültürel

     

    Ve sanatsal diyalog ve dayanışma olabilir, olmalıdır. Birlikte barış ve bereket içinde yaşama imkânı aranmalıdır. İlmi temellere dayalı imani ve ahlaki davetler yapılmalıdır.

     

    6- Ancak, Hz. Peygamberimiz toplumsal ilişki ve işbirliklerini;

     

    a-  Resmi ve fiili din rehberi ve Devlet reisi sıfatıyla

     

    b- Devlet reisi ve din rehberi olarak bizzat tayin ettiği resmi elçiler vasıtasıyla…

     

    c- Ve yine muhatapları olan devlet yetkilisi ve din-millet temsilcisi statüsü taşıyan insanlarla yapmıştır.

     

    Ve onları (Yahudi ve Hıristiyanları, puta ve ateşe tapanları) tuttukları batıl yoldan vazgeçip İslam’a girmeye çağırmıştır.

     

    Peki, Fetullah Gülen acaba;

     

    - Bütün İslam Aleminin dini lideri midir?

     

    - Hangi devletin resmi ve yetkili temsilcisidir? Hiç biri değil, ya;

     

    Kendisine, bu sahte sıfat ve statüyü ne İslam Alemindeki ne Türkiye’deki Müslümanlar değil, Siyonist Yahudi ve Emperyalist Haçlı merkezleri vermiştir.

     

    7- Şu Diyalogcu Fetullah Gülen:

     

    Yıllardır sahipsiz ve savunmasız Filistin Müslümanlarına kan kusturan Siyonist İsrail’in haksız ve ahlâksız saldırılarını, çıkıp bizzat kınasın ve Müslümanlara sahip çıksın…

     

    Ve yine ABD’nin ve şer ekibinin emperyalist amaçlarla ırak işgalini ve sergiledikleri vahşetleri ve bu zulme destek verenleri lânetleyen ve yurtlarını ve namuslarını savunan direnişçilere dua eden bir açıklama yapsın,

     

    O zaman, samimiyetine ve Milli Cephede hizmet ettiğine kanaat getirelim!

     

    8- İslam ülkeleri biri birinden bu denli kopuk… Türkiye’deki İslâmî cemaat ve cemiyetler biri birinden böylesine uzak bulunduğu bir hengâmede, önce Müslümanlar arasında bir diyalog ve dayanışma… Saldırı ve sömürüye karşı ortak tavır ve hayırda yarışma ortamı hazırlamak için hiçbir gayret ve girişim göstermediği halde, Yahudi ve Hıristiyanlarla diyalog için böylesine iştahlı davranmak, hangi merhamet ve müsamaha ile izah edilecek bir tavırdır?

     

    9- 21–23 Aralık 2004 tarihlerinde Zaman Gazetesinde Dinlerarası Diyalogun Dini Temellerini yazan, Yahudi ve Hıristiyanları “Veliler” edinmeyi yasaklayan ayetlerin hükmünü kendi kafasına göre yorumlayıp yamuklaştırmaya çalışan Prof. Dr. Davut Aydüz’ün “Maide 51.ayeti, sadece Müslümanlara karşı savaşan Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluğu men ediyor” iddiasının hiçbir ilmi ve tarihi dayanağı yoktur.

     

    Kaldı ki böyle bile olsa; şu anda Filistin ve Irak’ta İslam topraklarını zorla işgal eden ve Müslümanlarla savaşı sürdüren İsrail ve ABD ile ve onların güdümündeki mahfillerle, Fetullah Gülen’in bütün alakasını kesmesi gerekmez mi?

     

    Elbette bu ayetlerde yasaklanan; Ehli Kitapla komşuluk gibi şahsi, ticari, bilimsel, kültürel ilişkiler veya devletlerarası barış ve iş birliği değil;

     

    Millet ve devlet olarak Yahudi ve Hıristiyanların veya onların güdümündeki oluşumların

     

    - Kur’an ahkamına ve temel insan haklarına aykırı hedeflerine hizmet etmek

     

    - Onların İslam ahlakına, evrensel hukuk kurallarına uymayan prensip ve projelerinde figüran görevler üstlenmek

     

    Onları yeryüzünün lideri, rehberi, efendisi kabul edip, onların himmet ve himayesine girmek

     

    Yahudi, Hıristiyan ve putperestlerin haksız ve ahlâksız düzenleriyle mücadele edeceğine, onların hâkimiyetine rıza göstermektir.

     

    Sn Prof söyleyin bakalım mesela, Türkiye’nin AB’ye girmesi, sadece;

     

    - Hıristiyan ve Yahudi bilinen insanlarla şahsi ve ailevi dostluklar kurmak

     

    - Ticari ve ekonomik ortaklıklar yapmak

     

    - Ve böylece dünya barışına ve insanlığın refahına katkıda bulunmak mıdır?

     

    Yoksa;

     

    - Egemenlik haklarımızdan dış politikamıza

     

    - Sanayi yatırımlarımızdan tarımımıza

     

    - Anayasamızdan kanunlarımıza

     

    - Zenginlik kaynaklarımızdan ordumuza her şeyimizi; Yahudi ve Hıristiyanlıktan beslenen AB kriterlerine uydurmak, Avrupa’nın yönetim ve denetimine teslim olmak mıdır?

     

    Yani Maide 51. ayetine göre onları “veliler-yöneticiler” edinmek…

     

    Faiz ve fuhuş medeniyeti içinde erimek ve Nisa 60. ayetinde belirtilen “Tağuti (Kur’ana aykırı ve şeytanî kurum ve kuralların geçerli olduğu bir) düzende yaşayıp yargılanmayı ve onların hükmüne razı olmayı kabullenmek” değil midir?

     

    Süleyman Karagülle’nin “Avrupalıları (Dünyevî yönden de olsa) kurtulmuş ve huzura kavuşmuş kabul etmek, Avrupalı olmakla sorunlarımızın halledileceğini zannetmek; işte bunlar CEHALET’tir.

     

    Cehalet aslında bilmemek değildir. İşine gelmediği için gerçeği öğrenmek ve işitmek istememektir. Yani cehalet küfür demektir. Zaten Küfür de, bile bile bir gerçeği örtüp gizlemek ve inkâr etmektir.

     

    Hâlbuki bilmemek, mazerettir. Oysa cehalet mazeret değildir.

     

    Şu anda AK partililer ve diğer Batıl peşinde gidenler, bilgisiz değil, cahildir. AB gibi batıl ve barbar sistemlere yanaşarak hem de milyarlar harcayarak ve Milli onurumuzu ayaklar altına alarak kurtuluş beklemek, ama Kur’an’ın adalet ve saadet çağrılarına kulak vermemektir.” [28]

     

    Tespitleri, sizce doğru değil midir? Kaldı ki Sn. Karagülle, bir zamanlar Fetullah Gülenin de ilmini taktir ettiği ve önemsediği bir şahsiyettir.

     

    Aralık–2004 Milli Gazetede yayınlanan, Ebubekir Sifil’in Diyalog argümanları yazı dizisinden, çok ilmi ve isabetli noktaları da özetleyerek bu konuyu bağlayalım:

     

    “Efendimiz (sav)’in, çeşitli kişilere hitaben yazdığı, literatüre “İslâm’a davet mektupları” olarak geçmiş bulunan mektupların Dinlerarası diyalog faaliyetlerine “meşruiyet” gerekçesi yapılması, en hafif tabiriyle “çarpıtma”dır.

     

    Medine vesikasına gelince;

     

    Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime sahip bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (sav) ve Müslümanlar “metbu” (tabi olunan), diğerleri ise “tabi” konumundadır.

     

    Yine bu meyanda mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde konunun “Allah’a ve Resulü’ne götürülmesi”nin hükme bağlanmış olması, altı çizilmesi gereken hususlar arasında bulunmaktadır.

     

    Bugüne kadar izlediği seyir ve katılımcı tarafların konumları itibariyle Dinlerarası diyalog faaliyetlerinde bu vesikanın muhtevasıyla refere edilebilecek herhangi bir husus var mıdır?”

     

    Bir diğer argüman da Hz. Peygamber (sav)'in Necran Hıristiyanları ile görüşmesi ve kendilerine ibadet etmeleri için Mescid-i Nebi'yi tahsis etmesi olayıdır.

     

    Necran HıristiyanlarıMedine'ye getiren eğer Hz. Peygamber (sav)'in onları iman ile cizye arasında bir seçim yapmaya çağıran mektubu ise, olay daha başından diyalog zemininden uzak bir tarzda başlamış demektir. Zira burada da "tanıma, anlama ve hoş görme" söylemi ile taban tabana zıtlık teşkil eden bir durumun mevcudiyetini teslim etmek zorundayız.

     

    Akabinde Necran heyeti Medine'ye geldiğinde, sırf üzerlerindeki ipek giysiler ve altın takılar sebebiyle Hz. Peygamber (sav)'in kendileriyle konuşmayı reddetmesini "diyalog ve hoşgörü"nün neresine yerleştirebiliriz?

     

    Nihayet ipek ve altınları çıkardıktan sonra huzura kabul edilen heyetle Efendimiz (sav) arasındaki söz dönüp dolaşıp Hz. İsa (as)'a geldiğinde 3/Al-i İmrân, 59–61. ayetleri nazil oldu. Necran heyeti "mübâhale"yi kabulden imtina ettiğinde olanları biraz sonraya bırakarak bu ayetlerin muhtevasına bakalım:

     

    "Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı; sonra ona "Ol!" dedi ve (o da) oluverdi. (Bu), Rabb'inden gelen bir gerçektir. Öyleyse şüphecilerden olma! Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara, "Gelin, sizle ve bizler de dahi olmak üzere, karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet dileyelim" de."

     

    İmdi, Hz. İsa (as) hakkında muhataplarına Kur'an'daki sarahati ve Hz. Peygamber (sav)'in net tavrını izhar etmeye yanaşmayan/izhar edemeyen diyalogcuların; Necran heyeti hadisesini diyaloga delil getirmesi ne kadar tutarlıdır?

     

    Nihayet "mübâhale-lanetleşme ayeti"nin gereğini icra etmek için Efendimiz (sav), yanına torunları, Hz. Fatıma ve diğer bazı eşleri (Allah hepsinden razı olsun) bulunduğu halde karşılıklı lanetleşmek için yola çıktı.

     

    Ancak durumun vahametini sezen heyetten bazıları, başlarına gelecek büyük belayı savuşturmak için Hz. Peygamber (sav)'e "anlaşma" teklif ettiler ki, bence diyalog faaliyetleri ile Necran heyetinin Medine macerası arasında kurulması gereken ilişkinin tam bu noktada aranması gerekir.

     

    Bu teklif üzerine Efendimiz (sav)'in yazdırdığı anlaşma metni Necranları ezici ve boyun eğici şartlar içermektedir.” Filistin ve Irak’taki intihar eylemcilerinin durumu;

     

    İşgal edilen ülkesini savunmak için kimilerinin “intihar eylemi”, kimilerinin de “şehadet eylemi” dediği eylem tarzından başka bir imkânı bulunmayanların bu hareketinin hükmü konusunda günümüz araştırmacıları farklı görüşler benimsemiş görünüyor.

     

    Yıllar önce Konya’ya geldiğinde merhum Abdülfettâh Ebû Gudde’ye de bu soru sorulmuştu. Bu durumda eylemin adına “intihar eylemi” denmesinin yanlış olduğunu söylemiş ve bunun kesinlikle “şehadet eylemi” olduğunu, üzerine basarak vurgulamıştı.

     

    Çanakkale savaşında siperlerin birbirine çok yakın olması dolayısıyla siperden ilk çıkanların vurulacağı yüzde yüz bilindiği halde Mehmetçik, hücum emriyle birlikte siperden fırlamakta tereddüt etmemiş, arkadan gelenlerin kendi cesetlerine basarak ilerlemesine zemin hazırlamak için ölüme koşmuştu…

     

    İmam Muhammed, es-Siyeru’l-Kebîr’de (I, 1512) şöyle der: “Eğer bir Müslüman, kendilerini hezimete uğratma veya kılıçtan geçirme arzu ve düşüncesiyle bin kişiye saldırsa, bunda bir beis yoktur. Çünkü Sahabe’den birçok kimse Uhud günü Hz. Peygamber (sav)’in huzurunda böyle yapmış; Hz. Peygamber (sav) onlardan herhangi birinin bu davranışını kınamamış, onlardan bazısı böyle yapmak için kendisinden izin istediğinde de, onu şehitlikle müjdelemiştir. Eğer o kişide düşmanı hezimete uğratma veya kılıçtan geçirme arzu ve düşüncesi yoksa bu durumda onların arasına dalması mekruh olur.”

     

    Yine şöyle der: “Eğer düşmanı kılıçtan geçirme arzu ve düşüncesi ile değil, arkadaşlarını düşman üzerine saldırmaya cesaretlendirmek maksadıyla onların arasına dalar ve bu davranışından düşmana galebe çalınması durumu ortaya çıkarsa, inşallah bunda bir beis yoktur.”

     

     İmam es-Serahsî bu ifadeleri şerh ederken şunları söyler: “…Aynı şekilde onun bu fiili düşmanın gönlüne korku salar ve aralarına çözülme sokarsa bunda bir beis yoktur. Çünkü bu, düşmana karşı zafer kazanmanın en üstün yoludur. Ayrıca onun bu davranışında müslümanlar için menfaat vardır. Bu çeşit bir menfaat hasıl etmek için herkes canını ortaya koyar.” Şimdi:

     

    İslam dünyasına yönelik “savaş”ını entelektüel zeminden siyasî ve askerî zemine kaydırdığını “resmen” açıklayan ve İslam coğrafyasında yürüttüğü misyonerlik faaliyetlerinde elde ettiği “zafer”i(!) “Milyonlar Muhammed’e karşı” sloganıyla duyuran Vatikan’la,

     

     Türkiye’yi kuşatma emelinin bir tezahürü olarak “gün bugündür” fırsatçılığıyla Ekümeniklik ideasını uluslararası platformlara taşıyan Ortodoks dünyasıyla,

     

    Tanrı krallığı”nın ve “arz-ı mev’ud”un önündeki tek engel olan İslam’ı ortadan kaldırmaya azm-u cezm-u kasd-u musammem etmiş olan Siyonist Protestanlar’la “diyalog” fikrine ısrarla devam edilirken, bu ölümcül hatanın İslamî referanslara dayandırılması, bu faaliyetleri sürdürmekte ve onları desteklemekte olanların hamiyet-i diniyyelerine dokunmalı değil midir?

     

    Bir başka soru: Diyalog faaliyetlerine katılan Hıristiyan dünyanın bu üç büyük kolunun resmî temsilcileri küresel iddialarından vaz geçtiklerini ya da hiçbir zaman bu tarz iddialara sahip olmadıklarını bir kere olsun deklare etmişler midir?

     

    Son bir soru: Dinlerarası diyalog faaliyetlerine başlandığı günden bu yana Hıristiyan dünyanın global/resmî kurum ve temsilcilerinin İslam’a ve Müslümanlar’a bakışında ve İslam dünyasına yönelik politikalarında ne gibi değişiklikler oluşması sağlanmıştır?

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ATATÜRK OLSAYDI, İSRAİL’E NE YAPARDI?

     

     

    İsrail gibi şımarmış ve saldırganlaşmış devlet görüntülü terörist çetelerin; diyalog ve davetten değil, sadece “kuvvet”ten ve “müeyyide”den anladıkları kesin bir gerçektir. Batı uygarlığı yaftalı, Amerika ve Avrupa azgın aygırlarını arkasına alan Siyonistlerin, bu tamamen haksız ve ahlaksız katliamları karşısında, Atatürk olsaydı ne yapardı? Sorusunun yanıtı, ölümünden bir müddet önce, 1937 tarihli Hakimiyeti Milliye Gazetesindeki şu cesur demecinde gizlidir.

     

    Mustafa Kemal: Filistin için kanımızı dökmeye hazırız! Diyecek kadar yürekli bir mü’mindir

     

    O günkü Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yayımlanan 1937'deki bir nutkunda; Filistin'e dışarıdan müdahale edilemeyeceğini ve el sürülemeyeceğini söyleyen Mustafa Kemal, "Mukaddes toprakların İslâm hakimiyetinde kalması için bugün kanımızı dökmeğe hazırız" demiştir.

     

    Mustafa Kemal Atatürk'ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyet'i Milliye gazetesinde yer alan nutkunda: "Filistin'e el sürülemez! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hakimiyetine tahammül edemeyeceklerdir" dediği kesinleşmiştir.  

     

    Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan evraka göre; Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından saklanan 1937 tarihli belge; Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir nutuktan bahsetmektedir. Nutkun Filistin ile alakalı bölümünde "Arapların, Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklâl kelimesine kanmaları ve bu hevesle Arap memleketlerini, Avrupa emperyalizminin esaretine sokmaları çok şayanı teessüftür." (Yani Müslüman Arapların, batılıların bağımsızlık vaatlerine aldanıp, emperyalizmin esiri olmaları, çok üzücü bir olaydır.) diyen Mustafa Kemal, Filistin'in Arabistan'da vuku bulacak (bir işgal) harekâtının merkezini teşkil ettiği takdirde; buradaki Araplara yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin tahammül edemeyeceğini” ifade ve ikaz etmektedir.

     

    Atatürk; 'Bu topraklar için kanımızı dökmeye daima hazırız' demiştir

     

    Mustafa Kemal, nutkun Filistin'le ilgili ilerleyen bölümlerinde daha sonra şu tarihi sözleri sarf etmiştir: "Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz doğrusu maalesef birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip kudretimizi bildiğimiz için, İslâmiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar; “dinsiz ve İslâmiyet'e lâkayt” olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen, Peygamber'in son arzusu istikametinde; yani, mukaddes toprakların daima İslâm hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanımızı dökmeğe hazırız. Cedlerimizin, Selâhaddin'in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların; yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerleri işgal ve temellük etmek için yapacağı ilk adımda, bütün İslâm âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur" sözleriyle, gerekirse İslam dünyasını harekete geçirebileceğinin de işaretlerini vermiştir.

     

    Dönemin Kudüs Müftüsü'ne büyük destek vermiştir

     

    Mustafa Kemal Paşa, Çanakkale Savaşı'na katılan ve Teşkilat-ı Mahsusa'da görev alan Yaser Arafat öncesi ilk Filistin lideri ve Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni'yi de hep desteklemiştir. Atatürk'ün ölümünden sonradır ki İngilizler el-Hüseyni'ye verdikleri sözlerden ve Reel paylaşma planından vazgeçmişlerdir. Bunu, Filistin'de İsrail devletinin kurulması yolunda birbiri ardınca adımlar atılması izlemiştir. İngilizlerin Filistin'in paylaşımında Araplara karşı çok tavizkâr davranmasında Atatürk'ün dış politikasının ve Kudüs Müftüsü el-Hüseyni'ye verdiği tam desteğin büyük etkisi bulunduğu artık belirlenmiş ve belgelenmiştir.

     

    Mustafa Kemal, Filistin'in emperyalistlerin eline geçmemesi ve Hz. Peygamberin aziz hatırasının çiğnenmemesi için gerekirse savaşmayı ve kan akıtmayı göze alırken; Atatürk'e dinsiz-deccal diyen sahte dindarların ve ılımlı İslamcıların İsrail uşaklığı nefret vericidir. Aynı çevrelerin, Ergenekon bahanesiyle, Orduyu etkisizleştirme ve gözden düşürme girişimleri ise, AB ve ABD’ye yaranma siyasetinin başka bir işaretiydi. Ve oldukça tehlikeli ve endişe vericiydi. Genelkurmay’ın ve kuvvet komutanlarının, hırçın değil saygın tavrı, sataşmacı değil ağırbaşlı yaklaşımı ise: “Bazı suskunluklar, ciltler dolusu coşkunluklardan daha etkilidir” sözünü hatıra getirmekte ve çok derin mesajlar içermekteydi.

     

    Mustafa Kemal’in bu milli gayretini ve manevi cesaretini, bugün aynen sergileyen tek hareket Milli Görüştü ve 4 Ocak 2009’daki muhteşem Çağlayan Mitingi bunun en canlı göstergesiydi.

     

    İstanbul’daki, “Filistin’e Destek, İsrail’e Lanet” mitingini, aynı gün El-Cezire Televizyonu, ekranın bir yarısında İsrail’in Gazze’ye yönelik vahşi operasyonlarını, diğer yarısında ise milyonlarca Milli Görüşçünün Çağlayan toplantısını göstermekle, bütün dünya’ya: “Filistin ve tüm ezilenlerin yegâne kurtuluş çaresi, Erbakan’ın reçeteleridir” mesajını vermekteydi.

     

    Ve özellikle; “Mehmetçik Gazze’ye! Mehmetçik Gazze’ye!” sloganları, siyonist kuduzları ve İsrail’in işbirlikçi kullarını derin bir endişeye sevk etmekteydi, çünkü Atatürk’ün 1937’deki tembih ve temennilerine tercümanlık eder gibiydi.

     

    Evet, maalesef birkaç yüz kurbağa ve kaplumbağanın ölümüne sebebiyet verilse, suni ve sahte bir merhamet tavrıyla ayağa kalkan Batılı ülkeler ve örgütler, şimdi binlerce mazlum Filistinlinin ve masum bebeklerin vahşice katledilmelerine, sessiz ve tepkisizdi…

     

     Daha da beteri, birçok İslam ülkesi yöneticileri de, bu vahşete dolaylı destek anlamına gelecek duyarsız ve tutarsız davranışlar içindeydi.

     

    Ama tarihi Çağlayan Mitingine canlı TV bağlantısıyla katılan 54. T.C. Hükümetinin Efsane Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın, şu sözleri, bizim gönüllerimize su serperken, Siyonistlerin ve işbirlikçilerin uykularını kaçıracak cinstendi:

     

    “Biz buradan Filistinli kardeşlerimize, “sabredin, geleceğiz” demiyoruz, ya, “bekleyin, geliyoruz!” mesajını veriyoruz. Çünkü, Filistinli mücahitlerin, sadece kendi ülkeleri ve özgürlükleri için değil; Tüm İslam Âleminin ve Türkiye’mizin geleceği için; BOP tuzağıyla Arz-ı Mev’ud hayalinin önlenmesi için savaştıklarını kabul ediyoruz..

     

    Ancak, “görev yapıyor gibi davranmak ve ucuz kahramanlık satmak” ayrı, ama sorumluluk duygusu ve Allah korkusuyla çalışmanın farklı şeyler olduğunu biliyor; D-8’ler gibi projelerimiz gerçekleşmeden bu zulüm ve zilletten ve İsrail illetinden kurtulamayacağımızı hatırlatıyoruz.

     

    Şimdi ABD’ye; eğer Siyonist İsrail’i çok seviyorsa, Amerika’nın bir köşesinde onlara bir eyalet ayarlamasını ve oraya taşımasını öneriyoruz!.”

     

    İşte, büyük bir özgüven gerektiren bu uyarılar, sadece Siyonist uşaklarını değil, Çağlayan Mitingine konuşmacı olarak katılıp ta, bir kelimecik olsun Erbakan Hoca’yı hatırlayıp hayır ve hürmetle anma faziletinden yoksunları bile, iliklerine kadar irkiltmeye yetmişti.

     

    “Sakın, sanma ki; Allah zalimlerin yaptıklarından gafil(habersiz ve ilgisiz)dir. Sadece onları, gözlerin dehşetle döneceği (korku ve şaşkınlıktan bakışlarına baygınlık geleceği) bir güne kadar ertelemektedir. (Öyle bir hale geleceklerdir ki) Başlarını dikerek kaçışıp paniklenir, gözler kendilerine dönüp çevrilmeyecektir. (herkes en yakınlarını bile unutup kendi derdine düşecektir) ve gönülleri sanki bomboş kesilmiştir.” (İbrahim: 42 ve 43) ayetleri, siyonist zalimlerin ve işbirlikçi hainlerin acı akıbetini haber vermekteydi. Üç hafta içinde çoğu çoluk çocuk 1400 cana kıyan, 6000 insanı sakat bırakan bir zihniyet elbette bunun kefaretini ödeyecekti.

     

    Ergenekon’un hedefi, TSK’yı hizaya getirmek midir?

     

    Gölbaşı’ndaki kazılarda bulunan ve kayıp silahlardan olduğu sanılan Amerikan ve İsrail yapımı bomba ve patlayıcılar; geçmişte çok eleştirilen ve ordu aleyhine istismar edilen, “Genel Kurmayın Özel Harekâtın elindeki ağır silahları geri toplama” konusunda, ne denli isabetli ve ferasetli davrandığının da bir kanıtıydı. Çünkü o dönem Özel Harekâtı, CIA ve MOSSAD’ın güdümünde çalışan taşeron bir terör yapılanmasıydı ve polis TSK’ya alternatif güç olarak hazırlanmaktaydı.

     

    Em. Albay Erdal Sarızeybek’in: “Savcı Zekeriya Öz’ün kendisini çağırıp: “Bunlar seni General yapmadı, gel birlikte çalışıp burunlarını kıralım!?” anlamında teklifler sunduğu ve bunları onuruna yakıştırmayan Sarızeybek’in savcılıklara suç duyurusunda bulunduğu  (www.erdalsarizeybek.com.tr) yolundaki itiraflar da, bu tespitimizi doğrulamaktaydı.

     

    Hayret; Sabih Kanadoğlu’nu, İbrahim Şahin’in cezalandırılmasını sağladığı için alkışlayanlar, aynı İbrahim Şahin’in eski Cumhurbaşkanı, katı laikçi ve Kemalist hukuk adamı A. Necdet Sezer tarafından affedilip bağışlandığını, acaba niye atlamaktaydı?.

     

    Bu arada; daha önce Milli Çözüm ekibi de, aynı itham ve istifhamlarla tutuklandığı, Marazlı medyada, Ergenekon’la irtibatlandırılıp karalama kampanyası başlatıldığı; ama üç gün sonra bunun kofluğu anlaşılıp serbest bırakıldıkları halde, hiç oralı olmayan ve bu hukuksuzluğa karşı çıkmayan çevrelerin, sıra Sabih Kanadoğlu’na gelince “adalet şövalyesi”  kesilmeleri nasıl okunmalıydı?.

     

    Hepsinden daha vahim ve elim (tehlikeli ve üzüntü verici) olanı, neden bu Özel Harekâtçıların, Susurlukçuların, Ergenekoncuların dış bağlantıları, İsrail ve ABD ayağı hiç araştırılmaz ve tartışılmazdı? Yoksa bütün bu gürültü ve görüntüler, CIA ve MOSSAD’ı saklamak, Veli Küçük gibi birkaç taşeron paşaları ve maşaları harcayıp, asıl Siyonist odakları aklamak için mi koparılmaktaydı?. Mason Bilderbergçi Mesut Yılmaz’ın NTV’deki “Bu organizasyon NATO ve Gladyo ile alakası yoktur. Devletin güdümünde ama hukuki ve resmi dayanağı olmadan yapılandırılmış, ama sonradan kontrolden çıkmış bir teşkilattır” sözleri de, yine gerçekleri çarpıtmaya ve Siyonist merkezleri aklamaya yönelik açıklamalardı. Çünkü Kontrgerilla’yı Gladyosuz ve NATO’suz değerlendirmek, “cambaza bak!” oyunuyla toplumu oyalayıp aldatmak ve halkı ahmak yerine koymaktı: Ve asıl sinsi amaç; “sapla sanmanı harmanlayıp” orduyu karalamak ve etkinliğini kırmaktı.

     

    Oysa:

     

    “Toplumların namusu, namlunun ucundaydı.

     

    Ordusu güçsüzleşen, gavurun avucundaydı.”

     

    Dışarıdan verilen buyrukları değil, içerideki kuyrukları konuşulan; Siyonist patronların yerine, beşinci sınıf piyonlarıyla uğraşılan Susurluk skandalıyla ilgili söylenen ve bu pansuman yöntemlerle, çıbanların daha da derinleşip kanserleşeceğine dikkat çeken ve soytarılarca sakız gibi çiğnenen, Erbakan Hoca’nın, bunlar göz boyamaya yönelik “fasa fisodur” tespitleri, şimdi Ergenekomik senaryoları için de geçerliliğini korumaktaydı.

     

    Evet, sözde demokratikleşmenin, Kopenhag kriterlerini yerleştirmenin ve güya çetelerle mücadele etmenin, tek ve gerçek anlamı: “TSK’nın kolunu kanadını kırmak, toplumdaki haklı saygınlık ve ağırlığını ortadan kaldırmaktı.” Ama Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlık ve bekasının garantisi ve son kalesi olan ordumuzu daha fazla yıpratıp yaralamaya fırsat bulamayacaklardı.

     

    İbrahim Şahin’in, susurluk suçlusu olduğu ve hiçbir görev ve yetkisinin bulunmadığı halde: “Aktütün Karakol baskınını çok önceden öğrenip, yetkilileri uyardım. Ama dikkate almadılar” şeklindeki abuk sabuk iddiaları bile, bize göre TSK’yı töhmet altında tutmaya yönelik bir şarlatanlıktı.

     

    Ergenekon üzerinden kuru kahramanlık yapan AKP iktidarının ve bunları alkışlayan yazar-aydın yalakaların, derin İsrail aşkı ve uşaklığı ise, mide bulandırıcıydı.

     

    Peki ya, MASON Localarının hizmetkarı ve dolayısıyla Siyonist İsrail hayranı olan ve fırsat buldukça, “başörtüsü, Kur’an kursu, İmam Hatip bursu” üzerinden İslam’a hırlayan huysuzların bir de kalkıp hiç utanmadan Atatürkçü geçinmelerine ne buyrulacaktı?. Acaba Atatürk’e ve Cumhuriyet değerlerine bundan daha büyük kötülük  yapılır mıydı?.

     

    Dünya bir avuç kudurmuş siyoniste teslim edilmemelidir

     

    Bir tarafta kendisine vahşeti ve dehşeti kutsal görev edinen bir İsrail vardır. Diğer tarafta insanlık haysiyetine, şerefine, onuruna sahip çıkmaktan aciz kalan bir dünya bulunmaktadır.

     

    Yaşadığımız olayları sadece bir Gazze dramı ve zaman zaman ortaya çıkan gelip geçici olaylar olarak algılamak yanlıştır.

     

    Azgınlaşmış İsrail bu saldırılarıyla:

     

    - Bütün dünya milletlerine ve devletlerine meydan okumaktadır.

     

    - Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nı yok farzetmekte, hiçe saymaktadır.

     

    - İnsan Hakları Evrensel Beyannamelerinin hükümlerini, bir kirli paçavra gibi ayaklar altına almaktadır.

     

    Müslüman olsun olmasın, insan kanı dökmek, onların batıl ve saçma olan, Muharref Tevrat'ın, Kabbala'nın, Talmut'un hükümleri arasındadır. Gözü dönmüş siyonistler, bu şeytani öğretileri gözü kapalı uygulamaktan adeta zevk almaktadır.

     

    Kaldı ki siyonist Yahudilik dışındaki hiçbir din ve düşüncede böylesine iğrenç hükümlere rastlamak imkânsızdır.

     

    Mesela: Yahudi yasası TALMUT (heşem Hanişpat 369) Sultun Aruh'ta, sahife 117'de şu hükümler yer almaktadır.

     

    - (Yahudi olmayanın kanını akıtmak, Allah'a kurban sunmaktır.)

     

    - (Mesih, Yahudi olmayanları, harb arabasının tekerlekleri altında çiğneyip parçalayacaktır)

     

    Diğer bir muharref Yahudi metni olan KABBALAH da ise:

     

    - (Yahudi; bedenleşmiş, Yahudileşmiş Tanrıdır) deniliyor.

     

    - (Diğer insanlar ise, tamamıyla bayağı ve aşağı varlıklardır) deniliyor.

     

    - Yine muharref Tevrat, ülkelerin helâki ve yok edilmesi için İsrail'in görevlendirildiğini açıklayan şu hükmünde: (Mezmurlar bab: 149 ayet 7, 8, 9 sahife 629)'da:

     

    - Milletlerden acımasızca öç alsınlar;

     

    - Ve ümmetleri terbiye edip hizaya soksunlar.

     

    - Onların krallarını zincirlerle ve ileri gelenlerini demir kelepçelerle bağlasınlar, ibareleri yer alıyor.

     

    Şu alıntılar, sadece birer örnektir. Kutsal inançları, vazgeçilmez amaçlar;, böylesine vahşi, böylesine akıl ve gerçek dışı olan mahluklardan başka ne beklenebilir?

     

    Şu işlenen cinayetleri, korkunç zulümleri, bütün dünya gözleriyle görüyor, kulaklarıyla işitiyor. Ancak, ne yazık ki, merhamet ve adalet duygularından tamamen mahrum imiş gibi susuyor. Sustukça da aynı suçların isteyerek veya istemeyerek ortağı haline geliyor.

     

    Bütün dünyanın sözü geçen liderlerine hitap ediyoruz:

     

    Artık uyanmalısınız, insani sorumluluklarınızı kuşanarak, Filistin sorununa ciddi ve acil çareler ortaya koymalısınız.

     

    Yapılacak ilk iş: Şu siyonistlerin oyuncağı yapılan, varlığı yokluğu belli olmayan, şu Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nı, yeni baştan düzenleyerek emperyalistlerin aleti konumundan kurtarmak ve yaptırım gücüne kavuşturmak olmalıdır.

     

    Bu önemli hedefe erişmek için ilk önce dünyanın tek kutuplu yapılanmadan kurtarılması gerekir. Bilindiği gibi, İsrail ve ABD hâlâ dünyanın tek kutuplu kalması için bu statükoyu korumaya çalışıyor.

     

    Bu tek kutuplu sistemde, ABD'nin derin devleti durumunda olan siyonist bir cunta yer alıyor. ABD'nin gerek iktidar ve gerekse muhalefet partileri, ipin ucunu bu siyonist cuntaya kaptırmış bulunuyor. Zira iktidara ilk gelen ABD'li lider, daha koltuklarına oturur oturmaz, “bizim politikamızın en önemli ilkesi, İsrail'in menfaatlerini korumaktır”, diye işe başlıyor.

     

    İktidarlarını ABD'ye borçlu olan başka ülkelerdeki siyasi partilerin ve liderlerin çoğu ise: “bizler, neye mal olursa olsun ABD'ye endeksli olan politikalarımızdan ayrılmayacağız” diyerek, ipin ucunu yine siyonistlere bırakmış bulunuyor.

     

    Gözüken odur ki, tek merkezli faizci ekonomik sistemin esaretinden insanlık mutlaka kurtulacaktır ve bu zulüm düzeni yakında yıkılacaktır.

     

    Türkiye bu durumda, artık İsrail'e ve ABD'ye endeksli politikaları izlemekten kendini kurtarmalıdır. Sayın Başbakan'ın, Gazze'de cereyan eden Siyonist katliamını yarım ağızla kınaması siyonist canavarın, sadece iştahını kabartır.

     

    Türkiye D-8'leri hızla teşkilatlandırmalı, Türki Cumhuriyetleri, İslâm ülkelerini ve Rusya, Çin, Hindistan ve Güney Amerika devletlerini de içine alarak, dünyada gelişen çok kutuplu ittifaklarla anlaşarak, ilk iş olarak Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nı; haklı kararlar alabilen, yaptırım gücü olan gerçek işlevine kavuşturmak için kolları sıvamalıdır.

     

    Aksi halde sadece siyonist ejderhanın ekmeğine yağ sürülmüş olacaktır. Yine Müslüman kanı akıtılacak; İslâm Âlemi dâhil bütün mazlum halkların, ezilmiş milyarlarca insanın, günahına girilmiş olacaktır.

     

    Hasan Ünal’ın dediği gibi:

     

    İsrail, bölge ve dünya barışını dinamitlemektedir

     

    Bugüne kadar İsrail'in yaptıklarından hareket ederek, aslında İsrail'in etnik temizlik - yani insanlığa karşı suç - kavramı üzerine inşa edildiği biliniyor. İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudilere yapılanların bütün hıncını hiçbir suçu ve günahı olmayan Filistin halkından çıkarmak amacıyla hareket eden İsrailliler, 1947 öncesinde başlattıkları etnik temizlik eylemlerini, 1948 savaşı ve sonrasında iyice artırdığı gözleniyor.

     

    Ele geçirdikleri topraklarda yaşayan Filistin halkı, her defasında etnik temizliğe tabi tutuluyor. Lübnan'a kaçarak oradaki mülteci kamplarında çok perişan bir şekilde yaşamaya mahkûm edilen Filistinliler de Lübnan'da katlediliyor. Sabra ve Şatilla kamplarında Ariel Şaron tarafından girişilen katliamlar hâlâ hatırlanıyor. İsrail savaş yapmıyor, adeta Filistin halkını ortadan kaldırmak ister gibi hareket ediyor.

     

    Filistin’deki herkesi düşman olarak gördüğü, yaptığı operasyonlardan anlaşılıyor. Şimdi Gazze'de yığınak yapmış ve hakimiyet sağlamış durumdaki Hamas'ı yok etmek niyetiyle hareket etiğini söylüyor. Peki, Hamas ortadan kaldırılsa veya Hamas hiç ortaya çıkmamış olsaydı, İsrail Filistinliler ile adil ve kalıcı bir anlaşmayı müzakere edecek miydi? Bu soruya namuslu hiç kimse gönül rahatlığı ile 'evet' cevabını veremiyor.

     

    Örneğin Oslo Barış Süreci'ni Ariel Şaron'un tahrikleri sonucunda başlayan İkinci İntifada'yı bahane ederek ortadan kaldıran İsrail değil miydi? Oslo Barış Süreci'ni Bush yönetimleri sırasında bütün dünyanın ama bilhassa Ortadoğu'nun başına bela olan Yeni Muhafazakâr ile birlikte çöp sepetine attıklarını herkes biliyor. Sonra El Fetih'e ve efsane lideri Arafat'a yaptıkları hafızalarımızda hâlâ canlı duruyor. Arafat'ın haftalarca kuşatma altında tutulan ofisinde ölmeye mecbur edildiğini hatta belki de zehirlenerek öldürüldüğünü unutmamak gerekiyor.

     

    Sonra sandıktan çıkan Hamas ile uğraşmaya başladılar. Ve her şeyin suçunu Hamas'a yıkmaya çalıştılar. Oysa bunun doğru olmadığı, apaçık ortada duruyor. Kaldı ki, İsrail'in yaptıkları sadece Filistinlileri yok etmeye çalışmakla sınırlı değil. Çevresindeki ülkeleri de kendi güvenlik kaygıları sebebiyle bölmeye, onların rejimlerini değiştirmeye çalışıyor. Gücünün yetmediği zamanlarda Amerika hazır asker gibi hemen geliyor ve İsrail'in istediklerini 'emret komutanım' dercesine yapıyor.

     

    Ürdün rejiminin ne yapacağına İsrail karar veriyor. Mısır'ın bütün hareketlerini adeta İsrail belirliyor. İkinci şeritte yer alan ülkelerden Irak'ın yerle bir edilmesinde İsrail'in parmağı olmadığı söylenebilir mi? Irak'ın kuzeyinde Barzani ve Talabani'yi devlet kurma işine teşvik edenlerin başında İsrail olduğu gün gibi ortada. İran'ın ne yapıp ne yapmaması doğrudan İsrail'i ilgilendiriyor vs. Kısacası İsrail sadece İsrail toprakları içinde kalarak hareket etmiyor. Bütün bölgeyi en geniş anlamda kontrol etmeye çalışıyor. Kısaca Siyonist İsrail hem kendisinsin, hem bölgesinin, hatta tüm insanlık âleminin başına bela kesilmiş bulunuyor.

     

    “En iyi Arap, ölü olan Arap’tır” diyen siyonistlerden barış beklemek hayaldir!

     

    İsrailli liderlerin şeytani amaçları için Filistinlileri öldürdüklerini hatırlatan ve insaflı bir Yahudi olan Atzmon, İsraillilerin 'katletme' üzerine eğitildiklerini belirtmiştir. Evet, Siyonist vahşeti en iyi bilen ve onların içinde yetişen Yahudi yazar ve müzisyen Gilad Atzmon şunları söylemektedir:

     

     Küçük Bir Gece Cinayeti: İsrailli liderler halklarının oyları için nasıl öldürüyorlar?

     

    Gazze'deki son tahrip edici İsrail saldırısını kavramak için, insanın sinsi İsrail kimliğini, Yahudi olmayan herhangi birine karşı gizli nefretini ve özelde de Müslümanlara karşı kinini anlaması gerekir. Bu nefret İsrail ders müfredatlarında aşılanıp öğretilmektedir, siyasi liderler tarafından telkin edilmekte ve eylemleriyle gösterilmektedir, kültürel şahsiyetlerle hatta sözde "İsrail Solcusu" diye adlandırılanlar içinde bile dile getirilmektedir.

     

    Ben 1970'lerde İsrail'de büyümüş birisiyimdir. Benim neslimin insanları bu günlerde İsrail ordusunda, siyasetinde, ekonomisinde, üniversitelerinde ve sanatında lider durumuna gelmişlerdir. Biz, maalesef  "İyi bir Arap, ölü bir Arap'tır" sözüne inanmak üzere eğitildik. 1980'lerin başlarında IDF'e (İsrail askeri istihbarat birimi) katılmamdan bir kaç hafta önce, o sıralarda Bölüm Şefi olan General Rafael Eitan "Araplar bir şişeye tıkılmış hamam böcekleridir” derdi. Bununla katliamlarını haklı gösterirdi, aynı zamanda Birinci Lübnan savaşında Lübnanlı sivillerden binlercesini katlederek şöhrete erişmişti. Kısacası İsrailliler Müslüman katlederek yükselme gayretindedir. Oldukça şanslı bir şekilde ve idrakimin hâlâ çok ötesinde olan nedenlerle belli bir aşamada, o vahşi İbranice Siyonist rüyadan uyandım. Bir noktada Yahudi devletini bıraktım, Yahudi nefret tacirliğinden kaçtım. İsrail fesatlığına ve her türlü Yahudi politikasına muhalif bir tavır aldım. Bununla beraber, neye karşı olduğumuz hakkında dinlemek isteyen her canlıyı bilgilendirmenin başlıca görevim olduğuna inandım.

     

    Yahudileri kandırıp kışkırtmak ve "onlara kendilerine ait bir Devlet vererek" sözde özgürlük ve özgüven kazandırmak, her ne kadar Siyonizmin gereği sayılsa da sefil bir şekilde başarısız olmaktadır ve yıkılışa hazırlanmaktadır. Son Gazze saldırılarında gördüğümüz gibi İsrail barbarlığı, zalimliğin de çok ötesinde bir davranıştır. Öldürme aşkıyla öldürüyorlar. Ve öldürürken ayırım gözetmiyorlar. Batıdaki pek çok insan, Müslümanları ve özellikle Filistin halkını öldürmenin “çok etkin bir İsrail siyasi reçetesi olduğu” gerçeğinin farkına hala varamamıştır. İsrailliler aslında akılları karışmış insanlardır. Kendilerini "Shalom (Siyonist Yahudilere dokunulmazlık garantisi) arayan” [29] ulus olarak görmekte ısrar etseler de şaşırtıcı derecede kanunsuz katledici eylemlerle yöneten politikacılar tarafından güdülmeyi de seviyorlar. Sharon, Rabin, Begin, Shamir ya da Ben Gurion olsun fark etmez, İsrailliler "demokratik olarak seçilen liderlerinin", insanlığa karşı kesin cinayet kayıtlarıyla suçlu bulunan ve kan damlayan elleriyle savaşçı şahinler olmasını istiyorlar. İsrail'de seçim öncesi haftalardayız ve öyle görülüyor ki hem Kadima Partisi başbakanlık adayı Dışişleri Bakanı Tzipi Livni, hem de Labour (İşçi) Partisi başbakanlık adayı Savunma Bakanı Ehud Barak, Likud partisi başbakanlık adayı kötü şöhretli Şahin Benjamin (Bibi) Netanyahu'nun arkasından hırsla ve hınçla koşuyorlar. Livni ve Barak'ın küçük savaşlara ihtiyaçları var. Bu saldırılar İsraillilere, kitle katliamının nasıl başarıldığını bildiklerini ispat etme yarışıdır.

     

    Hem Livni hem de Barak’ın; İsrailli seçmenlerine, kahredici katliam marifetlerini göstermeleri ve İsraillilerin liderliklerine güvenmeleri için bu vahşi saldırıları başlatmıştır. Bu onların Netanyahu karşısındaki tek şanslarıdır. Görünen o ki Livni ve Barak Filistinli sivillerin, okulların ve hastanelerin üzerine karadan, havadan ve denizden, en yakıcı ve can alıcı tonlarca bomba yağdırıyor, çünkü bu İsraillilerin tam olarak görmek istediği bir manzaradır. Maalesef, İsrailliler merhamet ve adalete yabancıdır. Tam tersi misilleme bahanesiyle saldırmak ve öç almakla tatmin olmaktadır. Kendi sınırsız vahşiliklerinden zevk almaktadır. Eski İsrail Hava Kuvvetleri Baş Kumandanı Dan Halutz'a: “Gazze'de çok nüfuslu komşularına bomba yağdırmanın nasıl bir duygu olduğu” sorulduğunda, cevabı kısa ve şeytancaydı: "Sağ yanağımda hafif bir sivilce kaşıntısıydı!." Dan Halutz'un bu vampir tarzı IDF Bölüm Şefliğine terfisini güvenceye almak için oldukça yeterli sayılmıştı. İsrail ordusunu ikinci Lübnan savaşına götüren General Halutz idi. Lübnan'ın altyapısının çökerten ve Beyrut'un büyük kısmını harap eden de bu adamdı.

     

    Öyle görünüyor ki İsrail politikasında Müslüman kanı dökmek, seçimlere oy devşirmeye hazırlıktır. Livni, Barak ve mevcut IDF Bölüm Şefi Ashkenazi'yi birinci sınıf katil olarak, insanlık cinayetiyle ve Cenevre Sözleşmesinin açık ihlaliyle suçlamak gerçekçi olacaktır. Ama İsrail'in bir şeytan demokrasisi olduğunu dikkate almak daha akla yatkındır. Livni, Barak ve Ashkenazi İsrail halkına istedikleri şeyi veriyorlar: istedikleri Arap kanıdır ve mutlaka çok miktarda olmalıdır. Bu İsrailli politikacılar tarafından yürütülen ve sürekli tekrar eden cinayet eylemi; sadece birkaç politikacı ve generalden ziyade, bütün olarak İsrail halkının vahşi inancını yansıtmaktadır. Burada kana susayan ve vahşi dürtülerle siyasi olarak tahrik olunan barbar bir toplum vardır. Hata yapılmamalı, çünkü bu insanlar için medeni uluslar arasında kalacak bir yer bulunmamaktadır. İsraillilerin, “neden insanlıkla ilgili herhangi bir kavramdan bu kadar uzak kimseler olduğu” önemli ve gizemli bir soru. Bizim aramızdaki bazı saf hümanistler, Shoah'un (Yahudi Katliamının) İsrail ruhunda büyük yara bıraktığını ileri sürebilir. Bu da İsraillilerin yeryüzünün değişik yerlerine dağılmış Diaspora kardeşlerinin desteğiyle; o acı hatırayı takıntılı bir şekilde neden canlandırdıklarını açıklayabilir. İsrailliler sürekli: "bir daha asla" diyorlar ve burada anlatmak istedikleri Hitlerin Auschwitz toplama kampı bir daha asla tekrar etmeyecektir. Yani bir nevi Nazilerin işlediği suçlardan dolayı Filistinlileri cezalandırıyorlar. Oysa içimizdeki gerçekçiler bu iddiayı artık yemiyorlar. İsraillilerin inanılmaz derecede vahşi olabileceklerinin mümkün olduğunu artık kabul etmeye başlıyorlar, çünkü gerçekten öyle davranıyorlar. Artık uydurma analitik varsayımların ya da rasyonelliğin çok ötesine gidiyorlar: "İsrailliler böyle bir millet ve bununla ilgili olarak artık yapabileceğimiz bir şey yok," diyorlar. Aramızdaki realistler, “İsraillilerin Yahudi olmanın anlamını öldürmek olarak yorumladığını” kabul etmeye başladılar. Ciddi şekilde çoğumuz artık İbranice katletme sisteminin yerine koyulabilecek alternatif bir insancıl laik Yahudi sistemi olmadığını kabul etmeye başladık. Yahudi devleti, Yahudi ulusal özerkliğinin insanlık dışı bir kavram olduğunu ispatlamak için vardır. Ben 1967 sonrası İsrail'inde büyümüş birisiyim. İsrail mistik zaferinin uyanışıyla yetiştim. Araplara yönelttiği Uzi otomatik tüfeğini ateşleyip, sadece altı günde dört orduya karşı kazanmayı başaran, "arkadan vuran İsrailli" müfreze komandosuna tapınmak üzere eğitildim.

     

    "Arkadan vuran" İsraillinin, aslında ayrım gözetmeksizin öldürme ustası olduğunu anlamam için, maalesef yirmi yıl kadar uzun zaman gerekmişti. Barak 1967'lerin kahramanlarından biriydi, usta bir ayrım gözetmeyen katildi. Görünen o ki, İsrail kabinesi 1967'den beri Gazze'deki en büyük hava saldırısı planını yeni onayladı. Livni aşağı yukarı benim yaşlarımdaydı. Haberlerden okuduğumuza göre bu katliamı hararetle savunmaktaydı. Şimdi ayrım gözetmeyen bir katil olarak görevini yapmaktaydı. Hem Barak hem de Livni İsrail'i,  Filistin'i katliam kampanyasıyla seçime götürüyorlardı. Müslüman ve Filistinli kanı İsrail politikasının yakıtıydı.

     

    Livni ve Barak'a sadece şunu önerebilirim ki: bu zulümleri yapmaları oy anketlerinde bir işlerine yaramayacağa benzemektedir. Netanyahu hakiki bir şahindir. Katil gibi davranmasına gerek yok ve ben onu ne kadar küçümsesem de, İsrail'i bir yok oluş savaşına götürecektir. Belki de caydırma gücünün ne demek olduğunu onlardan daha iyi bilmektedir.”

     

    Kısaca İsrail, topyekûn intihara sürüklenmektedir. Ortadoğu’daki bu çıban deşilmeden, İslam ve insanlık âlemi huzur yüzü görmeyecektir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    AB’YE GİRİNCE, ORDU KİMİN EMRİNDE OLACAK?

     

     

    Adnan Menderes’in 1959’da üyelik müracaatı üzerine başlayan Avrupa sevdası, uzun zaman, sadece “ekonomik bir işbirliği” şeklinde tanıtıldı ve milletimiz aldatıldı. 1970’li yıllarda Erbakan Hoca “AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ve AT (Avrupa Topluluğu) olarak önümüze konulan şey, Avrupa ile ve onların istediği şekilde siyasi bütünleşmeyi ve hükümranlık haklarımızı devretmeyi hedefleyen sinsi ve Siyonist bir girişimdir. Şimdilik bu gerçek gizlenmekte ve sadece “ekonomik işbirliği” gibi gösterilmektedir.

     

    Avrupa, İslam alemine ve yeni bir medeniyetine öncülük edebilecek potansiyel, imkan ve fırsatlara sahip ülkemizi içine alıp eritmek ve bitirmek niyetindedir.

     

    O takdirde “kanunlarımızı Brüksel yapıp gönderecek… Mehmetçiklerimize Hans’lar kumanda edecek: Karavanalarımızda Domuz eti pişirilecektir.” Diye haykırdığı ve toplumu uyardığı zaman, dönemin Demirel ve Ecevit gibi Bilderberg’ci masonları ve marazlı medyası:

     

    “Bu Erbakan, kurduğu hayallere saldırıyor! İsmi üzerinde; Avrupa Ekonomik Topluluğu… “Bu bir siyasi bütünleşmedir… Bağımsızlığımızın Avrupa’ya devridir.” Gibi uydurma tehlikelerle halkımız tedirgin ediliyor!..” şeklinde tepinir ve hırçınlaşırdı.

     

    Maalesef zamanla toplum “layt”laştırıldı, AB ile siyasi bütünleşmeye ve bağımsızlık devrine alıştırıldı…

     

    Şimdi:

     

    ·         Türk ordusunu zayıflatıp etkisiz bırakmak…

     

    ·         Alevilere azınlık statüsü tanımak…

     

    ·         Kürtlere ve Güneydoğu’ya özerklik sağlamak…

     

    ·         Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Rumlara (ve Amerika’ya) satmak

     

    ·         K. Irak’ta kurulacak Kürdistan’a razı olmak…

     

    Gibi hizmet (ve hıyanetler) karşılığı iktidara taşınan Tayyip Erdoğan, “Avrupa ile münasebetlerimiz ve AB üyeliğimiz, asimilasyon değil, entegrasyon şeklinde olacaktır.” Gibi, manasını kendisinin de bilmediği bir maceraya figüranlık yapmaya başladı.

     

    Ama hele şükür ki, Batılı gazeteciler ve Avrupa’lı yöneticiler, yerli işbirlikçilerden çok daha net ve mert biçimde, asıl niyetlerini ve mahiyetlerini açıklayıp ortaya koyuyor… Yani Erbakan Hoca’nın tabiriyle “Allah Gavurlar eliyle bize yardım ediyor!..”

     

    İşte 18 Eylül 2004 tarihli Herald Tribune gazetesinde Giles Merrit adlı kişi “Türkiye’de AB’yi istemeyen asıl güç…” başlıklı, Türk ordusunda NATO kafalı olmayan milli tavırlı Generallerimizi hedef alan bir yazı yazdı…

     

    24 Eylül 2004 tarihli Zaman gazetesi de, bu gavura sahip çıkıp, yazısının bozuk bir çevirisini yayınladı…

     

    Haydi buyurun birlikte okuyalım:

     

    Türkiye’de AB’yi istemeyen asıl güç

     

    Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olma sürecinin en sıkıntılı ve sancılı yani, aslında hiç kimsenin konusunu dahi etmeye yanaşmadığı bir nokta var; Türkiye'nin büyük ordusu tarafından elde tutulan politik güç! Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra NATO içindeki ikinci büyük konumda olan ordu, Türk politikasında hâlâ etkin ama, antidemokratik bir rol oynuyor. Yakında ya da daha sonra bu konu, AB için gerçek bir zorluk oluşturacak. Ordu darbeleri 1960, 1971, 1980'deki Türk hükümetlerini devirdi; 1997 yılında ise tanklar gönderilmeksizin ustaca bir yöntemle hallediliverdi.

     

    Türkiye bugünlerde fazlaca manşetlerde. Avrupa Komisyonu'nun, 6 Ekim'deki Ankara ile AB üyelik müzakerelerinin başlamasının vaktinin gelip gelmediği konusunda beklenen tavsiye kararından önce, Türkiye'nin uzun zamandır bir "Hıristiyan kulübü" olan Birliğe üye olmasının uygunluğu şiddetli bir biçimde tartışılıyor. Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanlar, seslerini yeterince yüksek çıkarırlarsa; AB ulusal liderleri tarafından Ankara'nın Brüksel ile müzakerelere başlamasına izin verecek aralık ayındaki kararı engelleyebileceklerini umut ediyor.

     

    Türkiye'de generallerin ülkenin politikalarında oynadığı rol, henüz belirgin bir biçimde AB'nin gündemine taşınmış değil. Ölüm cezasının kaldırılmasını ve polis merkezlerindeki sistematik işkencenin sonlandırılmasını da içeren insan hakları, AB baskısına karşılık olarak Erdoğan hükümetinin yürüttüğü politik reformlara yön veren konu oldu. Fakat, Türk demokrasisinin yeniden yapılandırılması ve özellikle ordunun gizli gücünün kaldırılması, erişim sürecinde çok önemli unsurlar olacağın kesin.

     

    Silahlı kuvvetlerin statüsü ve gücü, Türkiye'deki yaşamla şaşırtıcı bir benzerlik taşıyor. Her kamu binası önünde ayakta duran çok sayıdaki şık üniformalı asker, devlet içindeki devletin sadece zahirdeki sembolü. Ordunun, Avrupa'da kabule ve tasavvur edilemez biçimde, sivil hükümet ve Parlamento ile muğlak ve iyi tanımlanmamış bir ilişkisi var. Ordu liderleri, Türkiye'deki son reformlardaki yeni düzenlemelere ve dizginlemelere "razı olduklarını" söylüyorlar. Ancak Orduyu Parlamento kontrolüne bağlı yapmak için bazı adımlar atılmış olsa bile, uygulamada hâlâ Büyük Millet Meclisi'ne bağlı değil. (Bunun fiilen aşılması ve hükümetin askeri vesayetten kurtarılması gerekir.)

     

    Kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki, Türk seçmenleri tüm kalpleriyle mevcut durumu onaylıyor. Tüm Türk erkekleri askerlik hizmetini yerine getiriyor ve halk sıklıkla yolsuzluk yapan politikacılardan çok daha fazla generallere güveniyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın hükümeti iki yıllık iktidarı sırasında mümkün olandan çok daha fazlasını başardı. Müzakereler muhtemelen 10 ya da 15 yıl sürecek olsa bile, Avrupa Birliği üyeliğini belli bir çizgiye getirdi, Birliği ikna etti; fakat Türkiye'de "politik İslam'ı" isteyenleri de köşeye sıkışmış durumda tuttu.

     

    Ne var ki, AB ile gelecek yıl müzakereler başladığında yapılanlar yeterli olmayacak. Avrupalılar, savunma bütçesinin büyüklüğü konusunda generallerin değil Parlamento'nun karar verdiği bir biçimde politik sistemin güçlenmesini isteyecek. Ve, hükümette olsun ya da olmasın, kesinlikle üst rütbeli subayların (MGK’nın) nihai karar vericiler olarak kalması fikrini kabul etmeyeceklerdir. Türkiye'deki generallerinin, politikaların üstünde özel bir statüden vazgeçmeleri için en ikna edici argüman, onların Avrupa'nın sivil politika yapıcılarıyla direkt olarak bağlantı kurmaya ihtiyaç duyacak olmalarıdır. AB'nin savunmasını ve güvenlik politikalarını modernleştirmek bir NATO müttefiki için çok zor bir süreç olacaktır.

     

    Evet, işte elin gavuru, sonunda ağzında gevelediği gerçeği ortaya döküyor:

     

    “Türkiye’deki generaller, gerçekten AB’ye girmek istediklerine bizi inandırmak ve samimiyetlerini ispatlamak istiyorlarsa:

     

    Sadece Türkiye’deki hükümetler üstü statülerinden vazgeçmeleri yeterli değildir. Aynı zamanda Avrupa Birliğinin sivil ve Siyonist merkezlerinin emrine girmeye hazır olduklarını da göstermeleri gerekir.

     

    Yani, AB üyeliği, Türkiye’nin egemenlik devridir. Türk ordusu da artık milli ve müstakil hareket yerine, Avrupa’nın hizmetindeki Jandarmalığı kabul etmek mecburiyetindedir?

     

    Erbakan Hoca’nın otuz sene önce fark edip uyardığı, ama en akıllı ve anlayışlı geçinenlerin bile karşı çıkıp, kendi ayarlarınca alay konusu yaptığı bir feraseti daha gerçekleşmiştir.

     

    Avrupa’nın Gavuru, şimdi Generallerimize “Laik ve demokrat bir kafa taşıdıklarını ve Batı’lı değerleri paylaştıklarını kanıtlamak üzere, NATO’nun güdümüne girdikleri gibi, şimdi de direk Avrupa’yı yönetenlerin emrine girmeye hazır olduklarını ilan etmeleri gerektiğini” söylemektedir.

     

    Artık yeter!...

     

    Asker ve sivil, bütün Kuvay-ı Milliye’cilerin; Yurdumuzun güvenliğine ve ulusumuzun geleceğine ve Mustafa Kemal’in emanetine sahip çıkacakları gün gelmiştir, hatta geçmektedir.

     

    Bakınız; 1 Mart 2003’te kabul edilmeyen bir hıyanet ve teslimiyet tezkeresi, şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi devre dışı bırakılarak NATO anlaşmaları kılıfıyla “Tebliğ’e dönüştürülmüş ve ülkemiz Amerika’nın, Asya, Avrupa ve Afrika’yı kontrol edeceği bir genel üs haline getirilmeye girilmiştir.

     

    Böylece Amerika, her türlü askeri malzeme ve mühümmatını, Dışişleri Bakanlığının yayınladığı bu “Tebliğ” sayesinde, Türkiye üzerinden sevk edebilecektir.

     

    1 Eylül 2004 tarihli resmi Gazete’de yayınlanan tebliğe göre; İstanbul, İzmir, İskenderun, Yumurtalık, Antalya, Karaağaç ve Ağalar limanlarıyla, Ankara (Esenboğa), İstanbul (Atatürk), İzmir (Çiğili), Adana (İncirlik) ve Muğla (Dalaman) Hava alanları da ABD’nin hizmetine verilmiştir.

     

    1 Mart’ta Mecliste reddedilen tezkerenin aynısı, bu sefer tebliğ olarak hayata geçirilmiştir.

     

    Bu çok açık bir anayasa ihlalidir. Böyle bir tebliğe imza koyanlar suç işlemiştir.

     

    Yoksa; Demokratlık, Batıcılık, Çağdaşlık, Atatürkçülük ve Laik kafalılık: AB aşıklığını ve ABD uşaklığını mı gerektirmektedir?

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ATATÜRK KESİNLİKLE AB’NİN AĞABEYLİĞİNE KARŞIDIR!..

     

     

    Başbakan Erdoğan, ülkemizin, AB ülkelerinin temsil ettiği medeniyete girmemizi istemektedir. “Bizim girişimimiz bu medeniyet projesine katılmayı hedef almaktadır” demektedir.

     

    Bütün AB taraftarları da bu görüşleri tasvip etmektedir.

     

    Oysa Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk, milletimizin böyle bir medeniyete girmesine kesinlikle karşıdır.

     

    Şimdi size, Atatürk’ün bu konulara temas eden, beyanlarını, “söylev ve demeçlerinden” alarak, aynen sunuyorum.

     

    “Her milletin kendine mahsus an’anesi, kendine mahsus adatı (adetleri) kendine mahsus milli hususiyetleri vardır.”

     

    “Hiçbir Milet aynen diğer milletin mukallidi (taklitçisi) olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet, ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır (yıkımdır).”

     

    Şu net ve veciz sözler hiçbir tereddüde gerek bırakmayacak derecede kesinlik arz etmektedir. Medeniyetler üzerinde fikir yürüten ilim adamları da Atatürk’le aynı görüştedir. Bir milletin zoraki dayatmalarla, bazı AKP liderlerinin yapmak istedikleri gibi, yaratılışında mevcut hasletleri değiştirmeye kalkışmak, siyasi, sosyal ve iktisadi bakımlardan o milletin dejenere olmasına, çözülmesine ve hüsrana uğramasına sebep olur.

     

    Görülüyor ki Sayın Başbakanın yapmaya kalkıştığı değişiklikler kendi medeniyet ve kültürümüzü ve dinimize dayalı ahlak ve örfümüzü zaafa uğratacak bir istikamete yöneliktir. Mesela:

     

    —Toplumumuz zinayı suç sayar, ahlak dışı bir fiil olarak görür. Ama AKP’nin yeni medeniyet projesinde böyle bir suç ve ayıp bulunmamaktadır.

     

    —Homoseksüellik, eşcinsellik, lezbiyenlik gibi alışkanlıklar bizim insanımızın şiddetle nefret ettiği fiiller cümlesindendir. Oysaki AKP’nin yeni medeniyet projesinde bu gibi ahlaksızlıklar, hukuki sayılmaktadır.

     

    —Yine, bizim medeniyetimize ve manevi değerlerimize göre aile bağları devletimizin ve milletimizin temelidir. Ama AB normlarına göre aile, kuvvetini ve kutsallığını kaybetmiştir. Hatta bazı AB ülkelerinde erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla evlenmesi için kanunlar bile çıkartılmıştır.

     

    Aile konusunda ise, Atatürk şöyle söylüyor:

     

    “Medeniyetin esası, terakki ve kuvvetin (gelişme ve güçlenmenin temeli aile hayatındadır. Bu hayata fenalık yapmak (aile kutsiyetini sarsmak) muhakkak içtimai, iktisadi, siyasi aczi mucip olur. (Ailevi ve ahlaki değerlerin yozlaşması ekonomik, sosyal ve siyasal bir çöküşe neden olur.)

     

    Görülüyor ki bu konuda “benim referansım İslam değildir” diyen Erdoğan’ın ve AB’lilerin görüşleri ile Atatürk’ün görüşleri tamamen birbiriyle çelişmektedir.

     

     Gözüken odur ki, şayet bir gün, Erdoğan’ın medeniyet projesi gerçekleşecek olursa, maazallah bu bizim milletimiz için bir çözülüşün ve bir çöküşün başlangıcı olur. Atatürk’ün beyan ettiği gibi hüsrana uğrarız.

     

    Bilindiği gibi, Başbakan 17 Aralık 2004 tarihinde yaptığı basın toplantısında, AB’nin medeniyet projesi içinde yer almak için, her şeyi yaptığını ve yapmaya devam edeceğini beyan etmiştir.

     

    Biz onun bu beyanını millet, tarih ve Allah huzurunda yapılmış bir suç itirafı sayıyoruz.

     

    Çünkü bu iş son derece önemli ve tehlikeli boyutlar kazanıyor…

     

    Zira Tayyip Beyden cesaret alarak ve kalemizi içten fethetmeyi düşünen kültür emperyalistleri, daha şimdiden ülkemizi manevi bir istilaya tabi tutarak topraklarımızdan milletimizin kimliğini ve tarihimizin izlerini silmek için kolları sıvamış bulunuyor.

     

    İtalya’da yayınlanan Corriere Della Sera gazetesinde röportaj veren Anadolu Piskoposu Luigi Padovese, Türkiye’nin AB’ye alınması, “Türk halkına Hıristiyanlığın taşınmasını kolaylaştıracaktır” diyor.

     

    İtalyan Başbakanı Berlusconi ise, adı geçen piskopostan daha da ileri giderek, “Kendi medeniyetlerinin İslam medeniyetini alt ettiğini” ileri sürüyor!..

     

    Evet, AB ülkelerinin maksadı, Türkiye’nin manevi değerlerini ve kimliğini yok ederek, kendi medeniyetlerini ve kültürlerini ülkemize hâkim kılmaktır.

     

    Vaktiyle Endülüs Emevi Devleti, İspanyollar karşısında girdikleri savaşı kaybettikleri için, manevi ve kültürel istilaya uğrayarak Müslümanlıktan çıkmış Hıristiyan olmuşlardır.

     

    Şimdi ise, Tayyip bey sayesinde bizi, kendilerine teslim olmuş saydıkları için, manevi ve kültürel istilaya uğratmaya ümitli ve kararlı gözüküyor.

     

    Bu acıklı ve alçaltıcı tablo karşısında, “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder” sözüne bir de benim ilavem var. Yarım ve yamuk politikacı da maazallah vatandan eder!

     

    Ve konumuzla ilişkisi sebebiyle, Atatürk’ün, yabancı kültürlere karşı görüşlerinin yer aldığı şu önemli ve tarihi uyarılarını kamuoyumuza sunuyorum:

     

    Evsafı fıtriyemizle (yaratılışımızda mevcut niteliklerle) hiçbir münasebeti olmayan, yabancı fikirlerden, şarktan veya garptan gelebilecek bilcümle tesirlerden, tamamen uzak, seciye’i milliyemizle ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyoruz. Çünkü dehayı millimizin inkişafı tam mı (milli dehamızın tam bir gelişmeye kavuşması) ancak böyle bir kültürle temin olabilir. Laletayin bir ecnebi kültürü, şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin muhrip (harap edici) neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür (hareseti fikriye) zeminle münasiptir.. O zemin milletin seciyesidir. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa, mevcudiyeti ile, hakkı ile, birliği ile taarruz eden bil’umum yabancı anasırla (unsurlarla) mücadele lüzumu ve efkarı milliyeyi kemali istiğrakla (tamamen özümseterek) her mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakarene müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni nisbin (neslin) bütün kuvvayi ruhiyyesine bu evsaf (bu nitelik) ve bu kabiliyetin zerki (aşılanması) mühimdir.[30]

     

    Günümüz Türkçesiyle:

     

    Tabii niteliklerimiz ve milli özelliklerimizle hiçbir alakası ve yakınlığı bulunmayan yabancı fikirlerden, doğudan veya batıdan gelecek yıkıcı etkilerden tamamen uzak, milli karakterimiz ve şanlı tarihimizle uyumlu bir kültür amaçlıyoruz. Çünkü milli dehamızın olgunlaşması ve yeni bir uygarlık kurması ancak böyle gerçekleşir.

     

    Rastgele bir yabancı kültürü takip ve taklit etmek, tekrar yıkıcı ve yıpratıcı sonuçlar doğurabilir.

     

    Kültür, geliştiği zeminle orantılı ve bağlantılıdır. O zemin; milletin doğası ve değerleridir. Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken, onlara özellikle ve öncelikle varlığımızı, haklarımızı ve milli birlik ve bağımsızlığımızı kendi güdümlerine almaya çalışan bütün yabancı unsurlarla mücadele ruhu ve şuuru kazanacak şekilde eğitilmeli; her türlü yabancı ve karanlık fikre karşı tam bir aşk ve heyecanla, Milli Görüş ve gerçeklerimizi, hem de özveri ve cesaretle savunmanın gereği öğretilmelidir.

     

    Yeni neslin bütün ruhi merkezlerine ve manevi melekelerine bu milli değerleri koruma gayreti ve kabiliyetinin aşılanması, hayati bir önemdedir.”

     

    Evet, işte Atatürk’ün kanaat ve karakteri bunlardır. Ve bu talep ve talimatlar, AB’nin dayattığı şartlarla taban tabana zıttır. Bu nedenle diyoruz ki; Atatürk’ü AB’ci gösterenler ya cahil ve saftır veya sahtekârdır.

     

     Atatürk’ün ve Türkiye’nin Baş Belası “Dönme”liğin Esasları:

     

    Dönmelik, “Osmanlı tebaasından olup dini ve siyasi ideallerine daha rahat ulaşabilmek için İslam’ı kabul etmiş görünen Yahudi cemaati şeklinde tanımlanmaktadır.

     

    Dönmeliğin tarihçesini baktığımızda Dördüncü Sultan Murat döneminde Sabatay Sevi’nin sahte ihtidasıyla başlar. Bu yüzden onlara dönme dendiği gibi liderlerinden hareketle “Sabataistler” de denir.

     

    XII. yüzyıldan beri süregelen bu batıl itikat hareketi, Selanik’in Osmanlı’dan Yunanistan’a ilhakından sonra Yunanistan’da siyasi ve dini anlamda Yahudiliğe rücu etmek için bazı teşebbüslerde bulunurlar. Bunlar şöylece sıralanmaktadır:

     

    1- Selanik’in Yunanistan’a ilhakından sonra orada Yunanlı olarak kalan bazı dönmeler Yahudiliğe rücu için Yunan hükümetine müracaat ederler. Bu iş için görüşlerine başvurulan Selanik Yahudileri çeşitli mânialar ileri sürerek olumsuz kanaat serdederler.

     

    2- Atina’da Yunan Meclis-i Mebusanı azasından olan Mustafa Efendi adında bir dönme tarafından Gonatas’a müracaat ederek, mübadele hükümlerinin Türk ve Rumlara münhasır kalmasını ister. Ayrıca kendilerinin Türk ve Müslüman olmadıklarını ileri sürerek mübadeleden azade bırakılmaları lazım geldiğini talep eder. Kendi harslarının/kültürlerinin Yahudi olduğunu iddia eder.

     

    Gonatas ise Meclis-i Vükelade bu meseleyi müzakere ederek red cevabı verir.

     

    3- Yine Meşrutiyet’in ilanından sonra kendi aralarında akdettikleri bir kongrede asıllarına (Yahudiliğe) dönmek meselesi uzun uzadıya münakaşa edilir. Meşhur dönme Cavit Bey vakit gelmediğini beyanla buna mani olur.

     

    Türkiye’de ise Cumhuriyetin kurulmasıyla dönmeliğin amacına kavuştuğu savunulmuştur.

     

    İtikatlarına gelince, onların hurafelerle dolu inanç esasları şöyle hülasa edilir:

     

    1- Gerçek tanrı olan İsrail’in Tanrısı’na inanırım.

     

    2- Sabatay Sevi’nin gerçek Mesih olduğuna inanırım.

     

    3- Tevrat’ın gerçek Tevrat olduğuna inanırım.

     

    4- Tevrat’ın değiştirilmediğine ve yürürlükte olduğuna inanırım.

     

    5- Sabatay Sevi’nin dünyanın dört tarafına dağılmış olan İsrailoğulları’nı bir araya toplayacağına inanırım.

     

    6- Ölülerin dirileceğine inanırım.

     

    7- İsrail’in Tanrı’sının, Süleyman Mabedini yukarıdan aşağıya bina edilmiş olarak göndereceğine inanırım.

     

    8- İsrail’in Tanrı’sının bu dünyada cemalini göstereceğine inanırım. “Dönme amentüsünün son maddesi “gerçek Mesih” Sabatay Sevi’nin gönderilmesini isteyen dua cümlelerini ihtiva eder(*).”

     

    Bunların dışında yine inanç nokta-i nazarında bazı özellikleri de şöyledir:

     

    1- Gizli Yahudi adı kullanırlar.

     

    2- Reislerini mukaddes tanırlar.

     

    3- Osman babayı ilah sayarlar.

     

    4- Gizli Yahudi nikâhı yaparlar.

     

    5- Türklerle evlenmekten sakınırlar.

     

    6- Ölülerini Müslüman mezarlığına bırakmazlar.

     

    7- Dönmeliklerini gizli tutarlar.

     

    8- Dönmeliğin gündeme gelmemesi için çabalarlar.

     

    9- Günah çıkarırlar.

     

    10- Gizli mabetleri vardır.

     

    11- Ölü kadınları erkek gasiller yıkarlar.

     

    Dönmeler kendi aralarında Karakaşlar, Kaplancılar, Yakubiler diye de üç gruba ayrılırlar.

     

    Ayrıca günümüz Türkiye’sinde dönmelerle ilgili verilen şu bilgiler çok dikkat çekicidir:

     

    Dönmeler Türkiye genelinde 30–40.000 kişi civarında tahmin edilmektedir. Bunlar daha çok Edirne, İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa’da yaşamaktadırlar. Yoğun olarak bulundukları yer Selanik olduğu için dönmelere “Selanik dönmesi” de denilmektedir. Bundan dolayı mübadele sonrasında Türkiye’nin çeşitli şehirlerine gelip yerleşen dönmelerden doğum yerleri Selanik olanlar Selanik ismini değiştirmişlerdir. Kapalı bir cemaat hayatı yaşadıkları için dönmeler sır vermemeye özen göstermişler, eskiden olduğu gibi bugün de Türklerin yanında Türk isimlerini, kendi aralarında ise Yahudi isimlerini kullana gelmişlerdir.

     

    “Dışişleri, maliye, eğitim, basın-yayın ve üniversiteler başta olmak üzere çeşitli alanlarda görev yapanların yanında, özellikle ticaret ve sanayide önemli başarılar elde eden dönmelerde vardır. Bugün Türkiye’nin en etkili aydınları gazete sahipleri ve köşe yazarları arasında dönmelerin de bulunduğu iddia edilmektedir.[31] [32]

     

    Siyonist kongrelerde önemli mevkilerde yer alan dönmelerin bazen sinsi, bazen ise açıktan açığa fakat muttariden İslam’a ve Müslümanlara saldırmaktan, karalamaktan geri durmadıkları bir gerçektir. Gayız ve husumetleri hiç bitmeyen dönmelerin intikam hislerini tatmin için yüce Türk milletinin mukaddes hislerini hançerlemek başlıca görevleridir. Müslümanlığa avdeti irtica telakki ederken, Yahudiliğe avdeti ilerleme olarak kabul ederler...

     

    Avrupa Birliği Çöküşe Doğru

     

    Harrani Hz. namıyla maruf bir zat açıklamıştı, yakın bir gelecekte komünist Rusya, ABD, Avrupa ülkeleri, eski önemini kaybedecek. Bunlar içinden, içinden çürüyen kof ağaçlar gibi devrilecek, meydan İslam âlemine kalacak, bu yeni fütuhatın karargâhı Türkiye olacak, demişti.

     

    Olaylar görüldüğü gibi bu istikamette gelişiyor.

     

    Bu önemli açıklamalar yapıldığı günlerde, henüz komünist bütün heybeti ve dehşeti ayaktaydı. Bütün dünyaya meydan okuyor, ABD’ye kök söktürüyor, dünya halkalarıyla birlikte ihtilaller yaparak yeryüzünün tek hâkimi biz olacağız diyordu.

     

    Gördüğünüz gibi, içi çürüyen kof bir ağaç gibi, bir Afganistan fiskesiyle yıkılıp gitti. Şimdi o saltanatın yerinde yeller esiyor.

     

    Öyleyse şimdi sıra ABD’ye geldi. Zira o da çöküşün eşiğinde. Dolar ekonomisi geriye gidiyor. İssizlik artıyor. Rusya’nın başı Afganistan’la derde girdiği için nasıl bu olay onun yıkılışını hazırladıysa, ABD’nin başı da Irak’la derde girdi. Yaptığına bin pişman oldu, bu süreçte onun yıkılışının bir başlangıcı olacak.

     

    Şu söylediklerimiz sadece bir zatın ileriye dönük ilhamlarının ürünü değildir. Zira kanuni ilahi de bu merkezdedir. Kur’an-ı Kerim’de her millet veya topluluğun bir ömrü vardır. Büyür, gelişir ve sonunda dağılır buyruluyor.

     

    Dünya genelinde cereyan eden ekonomik, sosyal ve siyasal olaylar da, İlahi kanunun doğrultusunda bulunur. ABD zannetti ki dünya tek kutuplu olmaya devam edecek, globalleşerek bir top gibi avucuna düşecek ve böyle kalacak. Hayır, yanılıyor Genel konjonktür de ABD’yi yalanlıyor. Zira dünyada bilhassa Uzakdoğu’da yeni yeni siyasi, ekonomik ve sosyal gelişme ve güç odakları doğuyor… Bu odaklar hızla güç kazanırken ABD ve AB hızla güç kaybediyor. ABD’nin, Irak’a ve İslam ülkelerine karşı çılgınca saldırıya geçmesinin arka planında, alelacele İslam ülkelerinin tabii zenginliklerini ele geçirerek, bu çöküşten kendisini kurtarmak çabası yatıyor.

     

    Gelelim Avrupa Birliği’ne:

     

    AB de artık ihtiyarladı, sonun başlangıcına geldi. Türkiye’yi AB’ye alırız, amma asla ona para pul veremeyiz diyorlar. Türk işçilerine ve insanlarına kapılarımızı açamayız, çünkü bizim ülkelerimizde de işsizlik sürekli olarak artıyor diye taahhütlerinden yan çiziyorlar. Üstelik AB ülkelerinde zina gibi, homoseksüellik ve lezbiyenlik gibi, alkol ve uyuşturucu iptilâları gibi o ülke toplumlarını hızla çürüten ve önü alınamayan insanlık dışı hastalıklar var. Bu hastalıklar o toplumları kemiriyor ve baş döndürücü bir hızla ilerliyor.

     

    Bu gelişmelere rağmen, AKP ve diğer AB hayranları gerçekleri bir türlü görmüyor, ya da görmek istemiyor. Bir kimse birini severse onun ayıplarını görmez, çirkinliklerine karşı sağır ve kör olurmuş. AKP yöneticilerinin tutkusu da böyle. Kendileri gerçekleri görmedikleri gibi, medyanın efsun ve büyüsü sebebiyle, halkımızın da gerçekleri görmesine engel oluyorlar, gerçekleri gizliyorlar. Maksatları bu efsaneyi uzattıkça uzatarak, halkın bu yanılgısını bir kere daha oya çevirmek.

     

    Halkımıza AB’yi, adeta bir dünya cenneti gibi takdim ediyorlar. Bu cennet aslında bir sahte cennettir. Bu cennetin aslında bir cehennem olduğu, AB’nin son ilerleme raporunda ve 17 Aralık müzakerelerinde ayan beyan gözüktü. Adamlar açıktan açığa biz Türkiye’yi parçalayıp yutacağız diyorlar. Patriğe ekümenik vererek İstanbul’u ikinci bir Vatikan’a çevirecekler. Güneydoğumuzu bizden kopararak uluslar arası bir yönetime teslim edecekler. Pontus kültürünü ihya edin diyerek Karadeniz Bölgesine el koyacaklar. Sözde Ermeni soykırımını tanıyın diyerek Kuzeydoğumuzu tazminat karşılığında Ermenistan’a bağlayacaklar. Daha bunlar buz dağının gözüken kısmı. Çünkü AB‘nin yüz bin sayfalık deragasyonunda nelerin mevcut olduğu henüz bilinmiyor.

     

    Yani AB politikacıları allayarak pullayarak ikinci Sevr’i bize cennet diye yutturacak. Bizim uzağı görmeyen yöneticilerimiz milletimizi peşine takarak işte bu cehenneme sürükleyecek.

     

    Bir de sayın başbakan bu harekete medeniyet projesi diyor. Hâlbuki İslam, ezeli ve ebedi bir medeniyet projesidir. Bu projenin yerine yapay bir medeniyet projesi ikame edilirse memleket kurtulacakmış. Siz AKP’nin şu perişan ve şaşkın haline bakınız ki, önce partisini kurmuş iktidara gelmiş, ondan sonra bazı bilim adamlarını toplayarak AKP’ye bir yeni kimlik aramaya kalkışmış. Bu şaşkınlık devresi bitmeden şimdi birde yeni bir medeniyet projesi arayışına giriştiler.

     

    Ne diyelim Allah akıl fikir versin.

     

    Gidilecek yol, yapay ve gelip geçici cennet ve medeniyet projelerini bir tarafa bırakarak, ülkemizin sahip olduğu muazzam yeraltı yerüstü zenginlikleri değerlendirerek, kendi gücümüzle kalkınmaktır. IMF’nin, ABD’nin ve AB’nin köleliğinden ülkemizi kurtararak, yüzü ak, alnı açık olarak büyük Türkiye’yi kurmaktır.

     

    Açıkladığımız gibi, bütün İZM’ler çökmüştür. Kapitalizm de çökecektir. Kapitalizmin iki odağı olan ABD ve AB dahi çözülecektir. Sıra yine milletimizin önderliğinde gerçek manada manevi ve maddi değerlerin hakim olduğu, bizim medeniyetimizin egemenliğine gelecektir.

     

    Erbakan korkusunu aşmanın ya da Erbakan’ı anlamanın bir yolunu bulmak!

     

    Yalçın Küçük bir TV. Programında önemli şeyler söyledi. Biz bunları yıllardır söylüyoruz; fakat yaptığı bir tespit var ki onun üzerinde özellikle durmak istiyoruz: Prof. Küçük “Biz şu anda 1918’i yaşıyoruz!” diyor. Hatta Küçük’ ün söylediklerinden yeni bir Sevr tanımı çıkartmak da mümkün. “illa” diyor “birinci harbin sonunda ortaya koydukları Sevr’i uygulayacaklarını beklemeyin. ”Küçük’ün ifadelerine göre yeni bir parçalama planının ortaya konması hiç de zor değil. Hatta böyle bir plan ortaya konuldu ve uygulanıyor.

     

    Üstelik burada dikkat çekilen 1918 tarihi hatırlanacak olursa Türkiye’mizde milli bir ayaklanmayı göze alacakların 1919 ruhu ile yola çıkan insanlar kadar şanslı olmadıklarını söylemek de mümkün. Çünkü bizlere gösterilen resmi tarihin aksine, o gün yönetimdeki meşru iktidarın 1919 ruhunun ardındaki müteharrik güç olduğunu herkes biliyor. Zaten böyle bir şey olmasaydı Anadolu’yu ayağa kaldırmak mümkün olamazdı. Kuvay-ı Milliye ruhu, Sevr’i tanımayan ruhun adıdır. Ve bu ruh özünde Türkiye’yi Batı’nın bir parçası yapma fikrini değil, onların dayattığı Sevr’i parçalayıp atma, bağımsızlığı yeniden kazanma fikrini taşıyordu.

     

    Oysa bugün yönetiminde bulunanların bizatihi varlıkları Sevr’i dayatanların arzuları istikametinde yürümeye odaklanmış durumda. Bunlar Kuvay-ı Milliye ruhuna sahip bir milleti Sevr’e itiraz etmek şöyle dursun, kabulünde büyük maslahatlar olduğuna iknayla meşguller. Milli bir ayaklanmayı gerekli görenlerin işi bunun için 1919’dan daha zor.

     

    Bizim esas dikkatimizi çeken şey aydını, siyasetçisi, askeri, bürokratıyla; aklı eren ve sağduyuya sahip olan herkesin, Türkiye’nin kurtuluşu noktasında Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın kırk yıldır gösterdiği yolu işaret etmesi ve fakat buna rağmen “Erbakan” deme konusunda son derece cimri ve çekingen davranması. Bu neden böyle oluyor? Neden Erbakan’ı ağzına almak, ateşi avuçlamak kadar zor geliyor?

     

    Benzer bir şeyi Küçük’ün sözünü ettiğimiz programında da izledik. Kendisinin “Çok iyi bir planlamacı” olduğuna sık sık vurgu yaparak bir ülkenin döviz hesabını dış turizmi teşvik etmek üzerine bina etmesinin yanlışlığına dikkat çekiyor. Bunun yerine “mesela makine yapmak” gibi başka yatırımlar öneriyor. Ve TV. Sunucusu bunun hangi zihniyete ait bir milli şuur olduğunu hemen hatırlıyor ve soruyor: “Erbakan’ı mı savunuyorsunuz?” refleksi bu yüzden gelişiyor. Konuşmacı bundan gocunmuyor ama “sadece ne mahsuru var?” demekle yetiniyor. Dili bir türlü, “Evet; çünkü Türkiye’mizin esas kurtuluş kapısını o gösteriyor” diyemiyor.

     

    Benzer örnekleri bugüne kadar çok yaşadık. Erbakan’ın temsil ettiği Milli Görüş zihniyetinin durdurulması için elinden geleni yapan yetkili savcıların “Biz RP ile ilgili kararın AİHM tarafından onaylanacağını biliyorduk, çünkü onlar Türkiye’nin parçalanmasını isterler” itiraflarından tutunda, ”Türkiye’yi esas kurtaracak olan şeyler Refah-Yol dönemiyle birlikte Sayın Erbakan’ın ortaya koyduğu icraatlardı” deme dürüstlüğünü gösteren yetkili bakanlara, “Bu dış güçlerin bizim için oluşturduğu tehdidi yıllardır Sayın Erbakan söylüyor” deme hak bilirliğini esirgemeyen emekli generallere, ya da “Erbakan Hükümetine büyük haksızlık yapıldı” deme sağduyusunu gösteren sermaye temsilcilerine kadar birçok insan, bize aslında 1919 ruhunu nerede bulacağımızı gösteriyor.

     

    Fakat Türkiye’mizi sokulduğu yanlış yoldan çekip kurtarmak için bunları itiraf etmek yetmiyor. Eğer yaşadığımız tarih 1918 ise ki, öyledir; 1919 ruhunu Erbakansız yakalayamayacağımızı artık en gür sesle söylemeye başlamalıyız.[33]  Çünkü bunu yapmadan hiçbir şey başaramayız.

     

    Doktordan korkan hasta psikolojisinden kurtulmalıyız... Gereksiz kuşku ve korkuları aşmalıyız!

     

    AB’nin din özgürlüğü

     

    Avusturya’lı Kardinal Christoph Schönborn Türkiye’nin AB’ye girmesinin birinci kriterinin din özgürlüğü olacağını söylemişti. Türklerin tarih boyunca Avrupa ile daha çok mücadele ettiklerini, bu sebeple Avrupa’nın sınırlarının tam olarak nereden geçtiğine karar verebilmenin zorluğundan bahsetmişti. Ama din özgürlüğünün Türkiye için birinci kriter olduğunu ısrarla dile getirmişti. Bunu ‘olumlu’ bir şey zannetmiş olmalı ki, hükümet yanlısı yayınlar yapan bir Muhafazakâr-İslami gazete bunu manşetine taşımış bayram etmişti…

     

    İlk bakışta din özgürlüğü sözlerinden memnun olmak gerekir. Ama meselenin içeriği hiç de bizim taraftan bakıldığı gibi değildir. Din özgürlüğü AB’nin ilerleme raporlarında da sık sık yer alan hususlardan birisidir. Ama kasdedilen Müslümanların dini özgürlükleri değil. Nitekim Türkiye’nin üyeliğine din farkından dolayı karşı çıkan Avusturya asıllı Papa da din özgürlüğünden değişik vesilelerle bahsetmiştir.

     

    Mesele şu: AB tarafı dini özgürlüklerden: Türkiye’deki klasik Hıristiyan azınlıkların sorunlarını ve misyonerlik faaliyetleri sırasında karşılaşılan zorlukları anlatmak istemektedir. Konuya ilk defa ayrıntılı bir şekilde 2004 ilerleme raporunda yer verilmişti. O raporun dini özgürlükler kısmında AB açısından önemli olan bu iki temel husus ifade edilmişti. Rum ve Ermeni azınlıkların sorunları sıraya dizilmişti. Ayrıca Lozan’da azınlık olarak anılmamış olmakla birlikte, Süryanilerin de bu klasik Hıristiyan azınlıklardan biri olarak ele alınması gereğinden bahsedilmiş ve onların sorunlarına da dikkat çekilmişti. Musevilerin Türk devletiyle pek sorunu olmaması bu rapora da yansımıştı; zira, raporda Musevilerin önemli talep ve sorunları yer almıyordu.

     

    Raporun bir diğer bölümünde ise, kişilerin dinlerini yayma özgürlüğünden bahsedilerek, adı konulmadan misyonerlik faaliyetlerine dikkat çekilmiş ve bu faaliyetleri yürütenlerin uygulamada karşılaştıkları güçlüklerin ortadan kaldırılması tavsiye edilmişti. Raporun en ilginç olan yanı ise, Müslüman veya İslam kelimelerinin bile geçmemesiydi. Raporun insan hakları bölümünde de Müslümanların dini özgürlük sorunlarıyla ilgili tek kelimeye yer verilmemişti. Raporun genel muhtevası Müslümanlığı yanlış (haşa) bir din olarak görüyor ve böyle bir dinin mensuplarının dini özgürlük kavramından yararlanamayacağını ortaya koyuyordu.

     

    AİHM’nin Leyla Şahin davasında verdiği ve benzeri bütün davalar için içtihat oluşturacak olan kararı da buna eklendiğinde AB tarafının din özgürlüğünden neyi amaçladığı daha iyi anlaşılır. Leyla Şahin davasında Mahkeme’nin aldığı karar AB ülkelerinde giderek uygulamayı belirleyecek şekilde yorumlanırsa buna da şaşırmamak gerekir. Çünkü AB’nin Ankara temsilcisi bunun böyle olabileceğine dair ipuçları verdi, geçtiğimiz haftalarda bunu açıkça dile getirdi...

     

    11 Mart 2005 günü Diyanet’in talimatıyla bütün camilerde yayımlanan Cuma hutbesinde dinimizin temel itikadı olan ‘İslam Allah indindeki tek dindir, Allah’ın dinidir’ ifadelerinin geçmesi üzerine AB tarafının ortaya koyduğu şiddetli itirazları hatırlayalım. AB’nin Ankara Temsilcisi Kretschmer’in önce Diyanet Reisine sonra da ilgili devlet bakanına itirazlarını ilettiği ve dinler arasında ayrımcılık yapılmaması gereğinden bahsettiğini basından okumuştuk. Zina tartışmaları sırasında AB tarafının yine benzeri bir tavır sergilediğini hatırlarsak, AB’nin bu konulardaki temel düşünce ve tavırları yeterince ortaya çıkmış olur.

     

    Yani AB yoluyla dini özgürlükleri elde etmek ve bunun karşılığında AB’nin istediği dış politika tavizlerini verme siyasetinin sadece ikinci bölümü gerçekleşmiştir. AB dini özgürlük sorunları kapsamına İslamiyeti ve Müslümanları almayacağını kesin hatlarıyla ortaya koymuştur ve bu tavrını daha da sertleştirerek devam ettirecektir. Durum buyken, Avusturyalı Kardinalin cümlelerini sanki İslami dini özgürlükleri kasdediyormuş gibi manşet yapmak, hükümetin bütün dış politika tavizlerini başarı diye sunan anlayışına benzer. Ama AB yoluyla dini özgürlük elde edilemez. Bu böyle biline...”[34]

     

    Bütün bu acı ve acıtıcı gerçekler ortada iken, bazı İslamcıların, daha doğrusu din istismarcıların, AB’ye girince Müslümanların rahatlayacağı iddiaları sadece boş bir safsata ve saptırmadan ibarettir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    AMERİKA’NIN TÜRKİYE’YE BAKIŞI

     

    VE

     

    BATIŞ ÇIRPINIŞLARI

     

     

    ABD Pentagon danışmanı, Deniz Harp Okulu kıdemli strateji araştırmanı, yüksek kademedeki askeri zümreye brifing ve seminer uzmanı: Prof. Thomas P.M. BARNETT, “Pentagon’un Yeni Haritası - 21. Yüz Yılda Savaş ve Barış” adlı kitabında dünyayı:

     

    1- Küreselleşmeye (yani Siyonist sömürü hakimiyetine) entegre olmuş ve ABD ile her yönden uyuşmuş ülkeler

     

    2- Küreselleşmeye entegre olmamış, Siyonist Yahudi sermayesinin ve onun güdümündeki ABD hâkimiyetinin kurallarına uyum sağlamamış “başıbozuk” ülkeler diye ikiye ayırmaktadır.

     

    “Küreselleşme”nin ve ABD hâkimiyetinin dışında kalmış veya tam uyum sağlayamamış ülkeleri “Boşluk Tuzağı ve Tehlike Odağı” olarak niteleyen Thomas Bernett:

     

    “Ben Türkiye’yi küreselleşmenin, henüz entegre olmamış ve boşluk tuzağından kurtulmamış bulunan, yani küresel ekonomiyle en az bağlantılı olan ve bu yüzden kitlesel şiddet ve çatışma riskine en açık ülkeler sınıfına dâhil gruba kattım” diyerek Türkiye’yi bunca yıllık tahribata rağmen, hala siyasi ve ekonomik yönden yerli ve milli potansiyel imkânlara ve kısmen de olsa bağımsız politikalara sahip olduğundan, bir Amerikan saldırısına ve dışarıdan kışkırtılacak bir iç savaşa en yakın ülkelerin başında göstermektedir.

     

    “Biz Ortadoğu ve Orta Asya’yı, Merkeze katılıncaya, yani Siyonist Sermaye hâkimiyetine alıncaya kadar, asla bırakmayacağız”

     

    Çünkü bizim güvenlik ihracımız ve o bölgelerde askeri yığınağımız olmazsa, bu bölgeler; Türkiye, İran, Rusya, Çin ve Hindistan gibi bölgesel ve başıboş güçlerin hâkimiyeti altına girmiş olacaktır” diyerek Türkiye’yi Amerika için açık bir rakip ve tehlikeli bir tehdit olarak ilan eden bu Thomas P.M. Barnett, bu kitabında Amerika’nın sosyal ve ekonomik problemlerini, ordu ve güvenlikteki önemli zafiyetlerini de dile getirmektedir.

     

    Thomas Barnett Siyonisti: “Eğer bir ülke veya bölge, tüm ekonomik ve siyasi faaliyetlerini küresel ekonomiye (yani Siyonist Sermayeye) entegre eder ve artık bağımsız hareketlerden vazgeçerse, o küreselleşme içinde fonksiyon gösterebilir ve küreselleşmenin nimetlerinden ve Amerikan’ın güvenlik garantisinden yararlanabilir.”[35] Diyerek küreselleşmenin, Siyonist Sömürü sermayesine köleleşmek anlamına geldiğini açıkça itiraf etmektedir.

     

    Bush yönetimini, küreselleşme (ABD’nin Dünya Hâkimiyeti) yolunda sinsi ve siyasi bir diplomasi yerine, saldırgan ve zorba bir tavır takınmasını şiddetle eleştiren[36] Thomas Barnett, Bush yönetiminin Amerikan halkını aldatıp sermayeden küstürdüğünü ve Rusya, Çin, Türkiye gibi ülkeleri de ürküttüğünü[37] üzülerek söylemektedir.

     

    Siyonist sermayenin Çin’e bakışı ve pentagon’un çıkmazı!

     

    Thomas Barnett devam ediyor: Düzenlediğimiz bir seminer Asya’daki doğrudan yatırımların geleceğiyle ilgiliydi. Katılımcılar “gözlem yapıyorlardı”, çünkü hem Pentagon hem de istihbarat çevresi tüm dikkatlerini denk bir rakip olarak Çin üzerinde yoğunlaştırmıştı. Bizim sermayemiz, katılımcılara her kim olursa olsunlar, Çin’in geleceğini yakından anlayabilmeleri için bir şans veriyordu.

     

    Elbette, Cantor’a (Siyonist sermayenin yeryüzüne yerleşme stratejisini araştırma merkezi) ve bize göre seminerin amacı gelişmekte olan Asya ülkelerinin bir nesil sonrasında; enerji talebini iki katına çıkarmayı finanse etmek için çok miktarda paraya ihtiyaçları olacağı kaçınılmaz gerçeği üzerinde yoğunlaşmaktı.

     

    Bu, Yeni Kurallar projesi (NRSP)’deki ikinci seminerdi. İlki enerjiyle ilgiliydi ve bizler bunu “Asya’nın sahip olması geren” motivasyon olarak belirtmiştik. Bu ikinci seminer, parayı kimin sağlayacağına dair “fırsatla” ilgiliydi. Üçüncü etkinlik ise; bunun sonucunda çevreye verebilecek zararın oluşturacağı “suç” ile ilgiliydi. “Motivasyon, fırsat ve suç” küçük muntazam bir paketin içerisinde bir araya geliyordu. Çin’in herhangi bir şekilde kötü olduğu varsayımında bulunmadık, fakat eğer Çin yanlış davranıyorsa bu fakir olduğu içindir. Öyleyse, bu ABD’ye (ve Siyonist sermayeye) karşı şahsi bir tutum değildir, sadece durum böyle gerektirmiştir. Çin’in ihtiyaçları vardı ve bu ihtiyaçların karşılandığını görmek istiyorduk, çünkü bu çabaların yetersiz kalmasının onlar için-ve dolayısıyla bizim için de ne kadar zor olabileceğini ve hangi, sorunları doğurabileceğini hatta Çin’in küresel sermayeden ve ABD’den tamamen kopup karşı cepheye geçebileceğini biliyorduk.

     

    Doğal olarak, herkes yeni yüzyıl ufukta belirirken Çin hakkında benimle aynı şeyi düşünmüyordu. Esasen, Pentagon stratejik planlama topluluğu, enerjisinin önemli bir kısmını Çin’le uzak bir gelecekte yapılacak olan bir savaş senaryosu üzerinde yoğunlaşmaya ve bunun için hazırlanmaya ayırmıştı. Ve Çin konusunda çalışmak üzere bir yığın uzman atanmıştı.

     

    “Bütün savaş oyunlarımızda:  Büyük ve isimsiz bir Asya ülkesi (yani Çin) kendi sahillerine yakın küçük bir adaya (Tayvan’a) tehlikeli çıkarlar uğruna saldırmaktadır!?”

     

     Çin’in artan etkisine karşı koymak için askeri varlığımızı yeniden yapılandırmamız konusunda çok düşünülmüştür. Savunma Bakanlığı bu tanımlanmış “denk rakiple” ilgili resmi belgeler konusunda çok ihtiyatlı davranmış olsa da, Pentagon bir sonraki Soğuk Savaş için yoğun hazırlıklar yapmıştır.

     

    Pentagon’un yaptığı her inceleme aynı sonucu vermektedir. “Savaşın geleceği Asya’dır ve Çin’in askeri gücüne karşı koyabilmek için Amerika’nın yeni nesil uzun menzilli silahlara ihtiyacı vardır.”

     

    Hâlbuki Wall Street yöneticilerini (Sömürücü Siyonist sermaye çevrelerini) Çin’le ilgili planlar konusunda ikna etmekte, CIA zorlanmaktadır. Bir CEO, seminerden sonra içki içerken bana şunları söyledi: “Bu adamlara gelecek hedefleri vermeye hevesli değilim, çünkü Çin’deki tesise çok para yatırdım.” Yani Çin’e büyük yatırım yapan Siyonist Yahudiler Çin’le yapılacak bir ABD savaşının kendilerine pahalıya mal olacağını bilmekte ve çekinmektedir.

     

    Öte yandan, Wall Street’dekiler Çin’i ekonomik olarak hızla gelişmekte olan ve ya kendilerini küreselleşmenin Merkezi’ne çekecek ya da tamamen ayrı bir kurallar bütünü (“Çin karakteriyle kapitalizm”, ya da “Asya Metodu” gibi) oluşturacak olan dev bir güç olarak görüyordu. Pentagon kadar Wall Street de Çin’in ayrı bir yol izlemesinden kendi açısından kaygılanıyordu, çünkü bu durumda küreselleşmeyi yayma fırsatı tamamen yok olabilirdi. Wall Street’in tersine Pentagon’un eline hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde fırsat geçti.

     

    Doğrudan yabancı yatırım Wall Street’in Stratejisi ve söylemi: “Çin bizim haritamızdadır, Pentagon’un değil” deme şeklindedir. Buna karşılık, “Pentagon ise: Yatırım ortamını yok edebilecek, kısa ve orta vadeli savaş senaryolarını devre dışı bırakmaya odaklanmalıdır.” düşüncesindedir. Hatta Hindistan, Pakistan, Çin, Tayvan ile Kuzey ve Güney Kore’ye karşı da çok dikkatli olmalıyız.

     

    Hatta Japonya da umulmadık bir anda safını değiştirip, gerekirse bizden ayrılabilir” ihtimalini unutmamalıyız fikirleri sermayeye aittir ve Pentagon’la çelişmektedir.

     

    Bugün Amerika dünyanın savunmaya en çok harcama yapan ülkesi konumundadır. Dünyadaki tüm devletlerin savunma harcamaları toplandığında Amerika bunun neredeyse yarısını tek başına yapmaktadır. Daha da önemlisi dünyadaki diğer ordular vatanı içeriden korumak maksatlı oluşturulmuşken; Amerikan ordusunun kıta aşırı sevkıyat için yapılandırıldığını fark ettiğimizde “güç gösterisi” olarak bilinen ya da kuvvetleri çok uzaklara intikal ettirmedeki avantajımız kıyaslanamayacak konumdadır. Sadece aşırı büyük ölçekli kuvvet sevkiyatı yapan bir ordu mu istiyorsunuz? Buna 7 gün 24 saat 365 gün sahipsiniz. Ancak bu durum asla bağlı kalmanız gereken bir yöntem değildir! Bu, sürekli yakalamak istediğiniz bir standart da değildir. Bu sadece içinde yaşadığımız güvenlik ortamını tanımlayan bir güç gösterisidir.. Hiçbir düşman bizi durduramaz ve açıkça hiçbir müttefikimiz biz yardım etmezsek bir varlık gösteremez.  Çünkü biz dünyanın tek Süper Kuvvetiyiz. Ülkeler arasında savaşın hangi şartlar altında yapılacağına-nükleer silahlarla sarmalanmamışsak-biz karar verebiliriz.

     

    Evet, biz etnik kimlik ya da kutsal toprak anlayışı ile sınırlandırılmış evrensel idealleri olan özgürlük ve eşitlik üzerine kurulmuş bir devletiz. Dünyanın ilk çok uluslu birliği olarak bizler küreselleşmenin kaynağı ve merkeziyiz. Bunu daha fazla inkâr edemeyiz. Bizim çıkarlarımız evrenseldir. Çünkü küreselleşme hedefini gerçekleştiremezsek; gerilemeye ve çözülmeye doğru gideriz!

     

    Şimdi hepimiz kendimize sormalıyız, Amerika’ya doğru ile yanlışın, ya da iyi ile kötünün kararını verme hakkını kim veriyor? Eğer Amerika Merkez’in kurallar dizisinin yayılması için en saldırgan düşman ile karşı karşıya geliyorsa neden diğer tüm saldırganları karşısına almıyor? Bir imparatorluk yönettiğimizi neden itiraf etmiyoruz?”

     

    Değişim istediğim için beni suçlamak istiyorsanız suçlayın; ama ben suçsuzluğumda ısrar ediyorum. Evet, bu orduyu son derece radikal bir şekilde değiştirmek istiyorum; fakat aynı şekilde a)biri savaş için b)diğeri de barış görevleri için olmak üzere iki orduya ihtiyacımız olduğunu itiraf etmenin zamanının geldiğine inanıyorum.

     

    Çünkü 11 Eylül göstermiştir ki: Dünyayı kuşatabiliyoruz ama ülkemizi koruyamıyoruz.

     

    Amerikan’ın karşılaştığı en büyük sorun; ordusunu,

     

    1- Savaş odaklı Süper Güç kuvveti ile

     

    2- Barış gücü odaklı “Sistem Yöneticisi” şeklinde ikiye ayırmayı kabul etmesi ve ilerletmesidir. Eğer bu bir meydan okuma ise bu cesaret bana aittir.

     

    İlk olarak Amerikan Ordusunun endüstriyel çağ ağırlıklı köklerinden bilgi çağına dönüşümü için yapılan çalışmalar; 11 Eylül saldırılarından sonra hız kazandı. Bu hız kazanmadan kastettiğim bütçe desteği manasında değil, çünkü bütçenin çoğu mantıklı olarak operasyonlara ve bakıma harcanmaktadır. Benim kastettiğim şey: Stratejik manada bir ilerlemedir. Bu sayede dönüşümün avukatlığını yapanlar emsal rakip arama çalışmalarını bırakıp, hali hazırdaki karşı küresel savaşa katılmışlardır.

     

    Bu ayrışmanın çok önemli olduğuna inanıyorum, çünkü Amerika’nın “büyük sopa” kuvvetine ihtiyacı olduğuna hala eminim ve bu ihtiyaç önümüzdeki on yıllar boyunca da böyle olacaktır. Fakat aynı zamanda aşırı savaş kabiliyeti sahibi olmak, sık sık müttefiklerle ve potansiyel yeni müttefiklerle daha iyi iletişim kurmamıza engel olmamalıdır. Eğer biz 11 Eylül’deki gibi sistem çalkantılarını daha iyi yönetme yönünde ilerliyorsak “Sistem Yöneticisi” kuvveti (ülke içi jandarma ordusu) oluşturulmalı ve nihayetinde de güvenlik ilişkilerini belirlemelidir.

     

    Şimdiye kadar izleyiciler içinden muhatap olduğum soruların en iyisini, Esguire personelinden Tom Junod adında bir yazar, verdiğim brifingi dinledikten sonra “eğer sizin hayal ettiğiniz gelecek bir gün gelirse, hangisi daha çok değişecek, Amerika mı yoksa Dünya mı?” şeklinde dile getirdi. Adına sistem çalkantıları dediğim bu yeni tarz kriz şekliyle mücadele açısından dünyanın Amerika’dan çok daha fazla değişeceğine inanıyorum. Bunun her ülkeyi “Amerikan Kalesi” yapmak ile bir ilgisi yoktur. Sadece Merkez’in geri kalanının güvenlik uygulamalarını artırmak ile ilgilidir. Bunun ötesinde özel sektör kamu sektöründen daha çok değişecektir çünkü hükümetler genelde güvenlik gibi müşterek çıkarları düşünmeye daha çok alışıktır.

     

    (Yani sermaye Siyonist Yahudilerin, güdümlü siyaset ise yerli komiserlerin elinde kalmalıdır.)

     

    İkinci büyük Küresel İşlem Stratejisi dalgası bakımından ya da “Merkezi Boşluk”tan gelen negatif akımlardan (terörizm, uyuşturucu…) korunmak için ben burada Merkez içinde daha fazla güvenlik ittifaklarına gidilmesinin gerekliliğini belirtiyorum. NATO’nun büyümeye devam ederek eski Sovyetler Birliği’nin tüm ülkelerini içine alması gerekmektedir. Amerika aynı zamanda Pasifik bölgesi işbirliğini geliştirerek gelişmekte olan Asya ve özellikle Çin ordusu ile kendi ordumuz arasında bağ oluşturmalıdır. Hindistan ile ABD arasındaki kuvvetli stratejik işbirliği, izlenen güvenlik stratejisinin önemli bir temel taşı olacak ve Orta Asya ve İran Körfezi’ni çevrelemesi dolayısıyla Avrasya’dan savaş riskini tamamıyla ortadan kaldırma amacıyla çalışacaktır.

     

    Yaratmaya değer geleceğe doğru on adım görüyorum:

     

    1- Tabi ki bunlar Irak’ı, küresel ekonomiye bağlantılı, işleyen bir ekonomisi olan bir Irak olarak yeniden yapılandırma çabalarımız ile başlar. Bu konudaki ilerleme, Irak halkının kendi kaderlerini tayin etme gücünü ellerine alabilme kabiliyeti ve birey olarak ezilmiş bir toplumdan dış dünyaya açılabilme yeteneği ile ölçülüdür.

     

    2- Kim Jong-il iktidardan uzaklaştırılmalı ve Kore tekrar birleştirilmelidir. 2005 Ocak’ında her kim iktidara gelirse gelsin bence bu işlem başlatılmalıdır. Bu sonucun Bush’un tekrar kazanması durumunda kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. (İki Kore’nin birleşmesi gerekliyse neden acaba elli sene önce ikiye ayırıp yıllarca pak çok ülkeyi savaştırıp on binlerce insanı katlettiniz?)

     

    3- İran’ın molla rejimi 2010 yılından önce bir devrim görecek ve bu yetenekli ve potansiyel olarak güçlü ülke Ortadoğu’nun dönüşümünde ve küresel arenada ciddi bir pozisyon alacaktır. Karşı devrim zaten başlamış durumdadır ve büyük patlamaya kadar periyodik alevlenmeler görülecektir. Şu andaki Devlet Başkanı Hatemi, Çernobil benzeri kıvılcımı bekleyen Gorbaçov olacaktır. (Yani Şii İran mutlaka Sünni İslam dünyasından koparılmalı ve perde arkasında Amerika ve İsrail’e bağlanmalıdır.)

     

    4- Önerilen Güney Amerika’nın Serbest Ticaret Bölgeleri görüşmelerinde önemli ilerlemeler sağlanacak ve bu rüya 2015 yılından önce gerçek olacaktır. Bu olur olmaz, ABD’nin, Kolombiya’nın entegre olup olmama konusunda uzun vadeli kararsızlık politikası sona erecek ve bu kargaşa dolu ülkede neredeyse müşterek kanunlarla hareket eden uyuşturucu patronları ve isyancıların iktidarını bitirmeye odaklanacaktır. (Yani uyuşturucu üretim ve ticareti sadece Siyonistlere kalacaktır)

     

    5- Ortadoğu, önümüzdeki 20 yıl içerisinde değişecektir. Irak’ın rehabilitasyonu önemli bir adım olacaktır. Ancak daha da önemli bir adım dünyanın petrol kullanımından doğal gaz ve hidrojen kullanımına yönelmesi olacaktır. Tek başına doğal gaza dönüşüm bile bölgenin dış dünya ile bağlantısını arttıracaktır. (Bu hayal ve hedef Ortadoğu’yu işgal etmelerine bir gerekçe oluşturmaya ve peşinde oldukları petrolün önemini gizlemeye yönelik boş bir iddiadır.)

     

    6- Çin, gelecek jenerasyonun yönetime geçmesi ile birlikte neredeyse kesin olarak ABD’nin küresel konulardaki diplomatik emsali olacaktır. Bunun önemli nedenlerinden biri de 5. nesil olarak bilinen genç tayfanın ABD’de eğitilmiş olması ve dolayısıyla da dünyada nasıl iş gördüğümüz konusunda derin bilgi sahibi olmalarıdır. (Yani Thomas Barnett; Amerika’da yetiştirilen yabancı talebelerin aslında o ülkeleri ele geçirmek üzere gönüllü ajan olarak hazırlandıklarını itiraf etmektedir.)

     

    7- 2020 yılından önce NATO’ya karşı bir Asyalı rakip çıkacaktır. Pasifik bölgesi ittifakı olan bu ittifak Çin merkezli bir serbest ticaret bölgesi olacak ve Hindistan, Avustralya ve NAFTA’nın tüm üyelerini kapsayacak, gelişen on yılda hayata geçecektir. Bu serbest ticaret bölgeleri doğu ile batı arasındaki doğrudan yabancı yatırım açığını kapatacak ve Hindistan’ın gelişim bakımından Çin’i yakalamasını sağlayacaktır. (Bu sinsi Siyonist kasıtlı olarak aslında en çok korktukları İslam Birliğini, D-8’ler hareketini, Erbakan gerçeğini ve Avrasya projesini dikkatlerden uzak tutmaya çalışmaktadır. Ama bu gayreti oldukça sırıtmaktadır.)

     

    8- Asya’dan NATO benzeri bir ittifakın çıkması, ileride Merkez’in tümünü kapsayan, gelişen Asya’nın genişleyen NAFTA ve doğuya kayan NATO arasında bağları güçlendirecek bir güvenlik ittifakının çıkmasına sebep olacaktır.

     

    9- ABD, birliğine gelecek on yıllarda yeni üyeler kabul edilecektir ve bu ilk önce batı yarım küreden gelecektir Ancak zamanla dışarıdan da katılım olacaktır. 2050 yılından önce bir düzine daha eyalet sahibi Amerikan’ın bünyesine alınacaktır. (Bu yıkılışa geçen Amerikan halkına moral ve motivasyon pompalama gayretinden başka bir anlam taşımamaktadır.)

     

    10- Afrika en sonda geliyor çünkü Afrika’nın sunabileceği şeyler çok sınırlıdır. Bunu söylemek dünyanın o kısmında yaşanan acıları ortadan kaldırmıyor. Bu Merkez’i Afrika’yı bugün olduğundan daha fazla küresel ekonomiye entegre etme çabalarından alıkoymamalıdır.”[38] (Yani Afrika yeraltı ve yerüstü kaynakları ve İnsan gücü sürekli sömürülecek ama karşılığında onlara hiçbir şey verilmeyecek, Afrika açlık ve hastalıkla pençeleşmeye devam edecektir anlamında vahşi bir yaklaşımdır.)

     

     

    AMERİKA’NIN TÜRKİYE KAYGISI VE AKP UYARISI!

     

    Washington'da temaslarda bulunan TÜSİAD heyeti, 'AKP iktidarı altında Türkiye nereye gidiyor?' sorusuyla karşılaştı ve Türk hükümeti hakkında 'kaygı ve kuşku' içeren mesajlar aldı

     

    Yasemin Çongar’ın Washington’tan bildirdiğine göre:

     

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Beyaz Saray'da Başkan George W. Bush'la buluşmasına 4 hafta kala Washington'da temaslar yapan Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), ABD yönetiminden, Kongre ve lobi çevrelerinden ikili ilişkilerin durumu konusunda "kaygı, kuşku ve burukluk" yansıtan görüşler ve direktifler almıştır.          

     

    'İyiye gidiş başlamadı'

     

    TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı ve yönetim kurulu üyelerinden oluşan heyet, ABD Dışişleri, Temsilciler Meclisi'ndeki Türkiye Dostluk Grubu yöneticileri ve Amerikan Musevi Dernekleri ile temaslarında, "Türkiye nereye gidiyor?" sorusu ile karşılaştı. Washington'daki yetkililer, Başbakan Erdoğan'ın ABD ile ilişkiler konusundaki son açıklamalarından ve İsrail ziyaretinden "olumlu" söz etmekle birlikte, "İlişkilerde iyiye gidişin henüz başlamadığı" izlenimini aktardı.

     

    Şikâyetler:

     

    Bu temaslara katılan Türk ve Amerikan kaynaklarının Milliyet'e aktardığı bilgilere göre, TÜSİAD'a Washington'da iletilen 4 ana mesaj şunlardı:

     

    1- 'Öngörülebilir değilsiniz': “Türkiye’nin nereye gittiği anlaşılmıyor!”: ABD'li yetkililer, TÜSİAD heyetine, "Türkiye'nin nereye gittiğinden hala emin olamadıklarını" belirterek, Ankara'nın bazı söylem ve politikaları nedeniyle "öngörülebilir müttefik" olmaktan çıktığı, attığı adımlarının önceden anlaşılmadığı mesajını iletmiş!..

     

    2- 'AKP çaba harcamıyor ve girişimleri sonuçsuz bırakılıyor! :"Türk - Amerikan ilişkilerinin kendi haline bırakıldığında mükemmel yürümesinin beklenmemesi gerektiği" ve bu ilişkinin "düzenli çaba ve emek istediği" görüşünü aktaran ABD'li diplomatlar, TÜSİAD'a, "AKP hükümetinden bu konuda yeterli çaba görmedikleri", serzenişle ifade edilmiş!

     

    3- 'Sorumlu kişiler suskun güvendiğimiz dağlara Kar mı yağıyor? Türkiye'deki Amerikan karşıtlığının yaygınlaşmasına ilişkin kaygısını ileten ABD tarafı, "Ankara'da sorumluluk makamındaki kişilerin, bu konuda inisiyatif alması ve anti Amerikanizme karşı konuşması" beklentisini dile getirmiş!..

     

    4- 'Kötüye gidiş biraz dursa da... Türkiye ile ilgili kuşkularımız devam ediyor!: Başbakan Erdoğan'ın 2 hafta önce AKP meclis grubunda yaptığı konuşma başta olmak üzere, ABD ile ilgili son açıklamalarının ve İsrail ziyaretinin ilişkilerdeki "kötüye gidişi durdurduğu, ancak henüz iyiye gidiş yönünde bir belirti olmadığı" da TÜSİAD yöneticilerine bildirilmiş!...

     

    Türkiye’nin Yeni Irak politikası ABD'de anlaşılmıyor:

     

    TÜSİAD yetkilileri, ABD yönetiminin özellikle İran ve Suriye konularında Ankara'nın politikalarından kaygı duyduğu, Türkiye'nin yeni Irak politikasının ise Washington'da kavranmadığı izlenimi edinmiş. Washington'daki yetkililerin, Türkiye'nin Irak politikasının "bütünsel değil, Kuzey Irak'a ve Kürtlere yoğunlaşmış" olduğu konusundaki yakınması, TÜSİAD heyetindeki dış politika uzmanlarınca, "Ankara'nın yeni yaklaşımları burada kavranmamış" şeklinde değerlendirilmiş…

     

    Siyonist Grosman ”AB üyeliğiniz kozmik önemde bulunuyor!” Yani Türkiye’nin Avrasya’ya kaymasından korkuluyor! Demiş!...

     

    ABD Dışişleri'nde siyasi işlerden sorumlu kıdemli bakan yardımcısı iken yılbaşında emekliye ayrılan, eski Ankara Büyükelçisi Marc Grossman, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) üye olmasının "sadece stratejik önemde değil, kozmik önemde" bir adım oluşturacağını söylemiş…

     

    Grossman, Washington'da TÜSİAD tarafından düzenlenen "Türkiye - AB ilişkileri" konulu panelde konuşurken, ABD'nin Türkiye'ye AB yolunda gereken her türlü desteği vermeyi sürdüreceği beklentisini aktardı. Grossman, Türkiye'nin AB'ye katılımı için koşul oluşturmasa bile, "bunu kolaylaştıracağı kesin" olan adımlar arasında, "Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması, Ermenistan sınırının hizmete sokulması ve Kıbrıs'ta çözüm yönünde adım atılmasını" önermiş…

     

    Danışmandan yakınmışlar!..

     

    TÜSİAD heyetiyle görüşen Amerikan Musevi dernekleri temsilcileri, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun, Türk dış politikasını etkilemesinden, hemde Davutoğlu'nun ismini zikrederek yakınmışlar! “Evet bizimle iyi geçinmeye özen gösteriyor ama, geçmişi İslamcı, nerede, ne zaman, ne yapacağından endişe duyduklarını açıklamışlar!...

     

    ABD ve İsrail’in işine gelmeyen gerçekleri yazan Hüsnü Mahalli neden Yeni Şafak’tan uzaklaştırıldı?

     

    Yeni Şafak bir süre önce Hüsnü Mahalli'nin yazılarına son verdi. Suriyeli gazeteci Mahalli, ABD'nin Irak işgaline ve İsrail'in saldırgan politikalarına karşı yazılarıyla tanınıyordu.

     

    Kovulan yazara göre bu kararın nedeni, "ABD, İsrail ve onların Türkiye'deki dostlarının direktifleriydi.. Gazeteye göre ise, "okurun büyük tepkisiydi!..”

     

    Peki Mahalli ne yazıyordu da bu kadar rahatsızlık vermişti?

     

    ODTÜ Mezunları Derneği'nin "Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tartışma grubu"nun tertiplediği söyleşide, Hüsnü Mahalinin Anlattıkları, niye kovulduğunun açıklaması gibiydi.

     

    Mahalli'ye göre ABD, Büyük Ortadoğu Projesi'yle 22 Arap ülkesine demokrasi vaat ediyordu. Yola çıkarken 4 ülkeyi örnek göstermişti:

     

    Bahreyn, Katar, Fas ve Yemen.

     

    Bahreyn, topraklarının yüzde 30'u Amerikan üssü olan bir krallıktı.

     

    Katar, topraklarının yüzde 25'i Amerikan üssü olan bir emirlik konumundaydı.

     

    Fas'ta hükümeti meclis değil, Kral atamaktaydı.

     

    Yemen'in, çavuşken darbe ile işbaşına gelen Cumhurbaşkanı ise 24 yıldır iktidardaydı.

     

    Mahalli, ABD'nin 1970'lerde komünizme karşı radikal İslamı kullandığını hatırlatarak şöyle dedi:

     

    "ABD şimdi ılımlı İslamı destekliyor. Sezer'in 'Türkiye ılımlı İslam ülkesi değildir' demesi ondan."

     

    Suriyeli yazara göre; ABD 11 Eylül sonrası tüm teröristlerin Sünni olduğunu fark edip Şii kartını oynama kararı aldı. İran'la el altından flörte başladı. Irak'ta yönetime onları taşıdı. Böylece Şii azınlığı olan ülkelere de sopa gösteriyor.

     

    "Dünya Bankası'nın başına Paul Wolfovitz'in getirilmesi de boşuna değil; sopayla terbiye edemediklerini parayla edecekler."

     

    Sovyetler çökünce bölgedeki anti-Amerikan direnişin bayrağı sosyalistlerden radikal İslamcılara geçti.

     

    ABD başta buna şiddetle karşılık verdi. Cezaevinde işkence yaparak, camide yaralıları kurşunlayarak, 300 milyon Arap'ı en hassas yerinden vurdu: Yani kasıtlı olarak kışkırtıp Gururlarını kırdı, itibarlarını sıfırladı.

     

    Mahalli'ye göre şimdi ABD taktik değiştiriyor. En muhalifine davetiye çıkarıp işbirlikçiliğe çağırıyor:

     

    "İktidar olmak istiyorsan, bırak cihadı, emrime gir, o zaman ben seni destekleyeyim" diyor.

     

    Mahalli, bu sayede yakında Hamas, Cihad, Hizbullah, Müslüman Kardeşler gibi radikal örgütlere iktidar kapılarının açılacağını öngörüyor. Şimdiden ipuçları var:

     

    Filistin'de yerel seçimleri Hamas kazandı.

     

    Irak'ta hükümete Sünni direnişçilerden bakanlar alındı!?.

     

    Deneyimli yazarın diğer tahminleri şunlar:

     

    3-5 ay içinde bölgeye ABD'den para akışıyla birlikte, bazı insanları satın almalar başlayacak. Kısa zamanda, hızla fikir değiştiren devlet adamları, medya organları ve köşe yazarları göreceğiz.

     

    1-2 yıl içinde Türkiye'de BOP'a endeksli olarak kamusal alanda türban serbest bırakılacak.

     

    BOP'un yedek planı olarak Irak'ta ve Türkiye'de bir Kürt devleti gündeme taşınacak.

     

    Irak'ta iktidar nasıl etnik ve dini gruplar arasında paylaştırılarak Lübnanlaştırıldıysa, Türkiye'ye de aynısı dayatılacak.”

     

    Evet, işte Türkiye’mizin, bölgemizin nereye sürüklendiğini ve dahi Yeni Şafak Gazetesini kimlerin yönettiğini gösteren gelişmeler!..[39] 

     

    Amerikan’ın Açıklanan Sırları !..

     

    Amerikalıların ilişkili olduğu ülkelerde herkes ağzına kilit vuruyor, en ufak bir bilginin sızmasına müsaade edilmiyor; buna karşılık ABD'de neredeyse bütün askerî bilgiler piyasaya sürülüyor... Yüzlerce, binlerce askerî kod gazete ve kitap sayfalarında cirit atıyor...

     

    William Arkin Los Angeles Times'ta savunma alanındaki yazılarıyla tanınan bir gazeteci. Ülkesinin askerî planlarını, programlarını ve operasyonlarını deşifre ettiği yeni kitabı 'Code Names'in (Kodadları) çıktığını duyunca sipariş verdim. Dün elime geçen mürekkebi taze kitabın sayfalarında çıktığım gezinti dudaklarımı uçuklatıyordu. Bizde üzerine 'ÇOK GİZLİ' damgası vurulup yedi bohça içinde saklanacak belgeleri açıklamış Arkin...

     

    Bu Kitap, yazarının topladığı binlerce kodadını sergiliyor. O bunu yaparken, bizler de, ABD'nin her yere uzanan kollarının neleri devşirdiğini öğreniyoruz. Sadece uzak-yakın başka ülkelerin ABD ile askerî ilişkilerinin boyutlarını değil, kendimizinkileri de... 'İncirlik' üssünü tartışıyoruz ya, Arkin'in kitabı o konuya da ışık tutan bilgilerle dolu.

     

    Önce bir başka ülkeden örnek. Krallığı üstlenmeden önce ülkesi komanda kuvvetlerinin başı olan bir kral Irak Savaşı öncesi ve sonrasında olağanüstü bir işbirliği düzeneği kurmuş ABD ile. Topraklarını özel birliklerin eğitim ve operasyonuna açmış. Amerikan istihbarat toplama örgütüne (NSA) Irak ve Suriye'yi dinleme tesisleri kurma izni vermiş. Ülkesinde yaşayan Iraklıların yardımını sağlamak için CIA ajanlarına yardımcı olmuş. Arkin şunu yazıyor (sh.3): "11 Eylül sonrası, bu ülkenin güvenlik servisleri teröre karşı mücadelesinde ABD için kirli pek çok işte yardımcı oldu; Gray Fox adlı süper-gizli örgüt dahil sayısız Amerikan istihbarat örgütüyle ortak çalışmalar yürüttü." Acaba işbirliğinin bu boyutunu o ülke halkı biliyor mu?

     

    Peki, Türkiye'de nükleer silâh var mı? William Arkin'in yetkin uzman görüşüne göre var. 1990'larda, CIA ajanları bizim topraklarımızdan geçerek Irak'ın kuzeyine geçmişler; "Bazen Türk eskortla" diyor Arkin... 1 Mart tezkeresi reddedildiği halde Türkiye yardımını esirgememiş ABD'den. İncirlik üssünden Irak operasyonlarına katkıda bulunulmuş; Irak'ta görevli askerlerin rotasyonu Türkiye üzerinden gerçekleşmiş... NATO'nun iki AWACS uyarı uçağı 23 Şubat 2003 tarihinde Konya'ya konuşlandırılmış. Diyarbakır ve Batman'da da Hollanda'ya ait üç uçaksavar füze rampası kurulmuş. İki Patriot füze rampası daha varmış Türkiye'de...

     

    Bu bilgilerin gizli olmadığını sanıyorum; herhalde ilgilenen herkes biliyordur. Benim gibi bu konuları ilgi alanı dışında tutanlar için merak giderici ayrıntılar var 'Code Names' kitabında. 11 Eylül 2001 sonrasında, Türkiye, İncirlik, Afyon ve Yenişehir hava üslerini, İstanbul-Sabiha Gökçen Havaalanı ile Trabzon limanını, Marmaris-Aksaz Deniz üssünü, Antalya, İstanbul ve İzmir limanlarını kullanma izni vermiş; hava sahasıyla birlikte... "CIA Irak ve başka yerlerdeki operasyonları için Batman ve Diyarbakır hava üslerini kullandı" diyor Arkin...

     

    Son zamanlarda adı sıkça geçen İncirlik üssü ile ilgili şu bilgiler bulunuyor kitapta (sh.225): Adana'daki İncirlik yüksek performas üssüdür, başka istikametlere giden uçaklara hizmet ve yakıt ikmali imkânı sağlayacak altyapıya sahiptir. Üste 1400 Amerikan askeri bulunmaktadır. (Türkiye'ye ait KC-135 yakıt ikmalcisi de bulunur). Sürekli birliklere ek olarak geçici askerleri de barındıracak bir altyapısı vardır İncirlik'in; Kuzey Gözcüsü operasyonu sırasında ek 1500 asker orada konuşlanmıştı. 21 Eylül 2001 tarihinden beri, İncirlik, 'savaş alanı' olarak belirlenmiştir.

     

    Bu bilgiler Amerika'da kitapçılarda satılan bir eserde yer alıyor. Bizler burada İncirlik'i tartışıyoruz, ama çoğumuz neyi tartıştığımızı bilmeden... Oysa, bu bilgilerden anlaşılan, İncirlik'ten en geniş biçimiyle yararlanma izni, şimdiki hükümetten çok önce, 2001 sonunda işbaşında bulunanlar tarafından verilmiş bile. Kitaptan, 11 Temmuz 2002 tarihinde (yani Ak Parti'nin seçim başarısından önce), ABD ile F-35 ortak saldırı programına resmen katılmayı getiren bir MOU (Memorandum of Understanding) imzalandığını da öğreniyoruz.

     

    Benim anladığım şu: ABD kimden, neyi, ne zaman isterse almış şimdiye kadar...

     

    Bir dostum, Ak Parti hükümetinin kuvvetini azaltan son tartışmalar henüz filiz verdiği sırada, "Bütün bunlar İncirlik yüzünden" demişti de, yarım kulak dinlemiştim. Hükümetin ABD'ye sağladığı son kolaylıklardan sonra gerilimin hâlâ bitmemesini herhalde anlamakta zorlanıyordur o dostum... Sorsam, belki, "Her istediklerini alamadılar da ondan" diyecektir, ama ben sormadım.

     

    Arkin'in kitabı 600 sayfalık dev bir eser (SteerForth Press). Her bölümünde yüzlerce kodadı yer alıyor; o da bunları deşifre ederek Amerikan askerî varlığıyla operasyonlarına ışık tutuyor. Bunu yapan ABD'nin en etkin gazetelerinden birinin savunma yazarı. Her şey açık seçik cereyan ediyor sizin anlayacağınız. Amerikalılar 'gizlice' bir şeyler yapıyor, ama yaptıklarının 'gizli' kalmaması için de çaba harcıyor...

     

    Türkiye'deki ABD operasyonlarının 62 ayrı kodadı var; bunlardan üçü Türkçe: İlki Hezarfend, diğeri Doğu Akdeniz... Üçüncü ad daha da ilginç: Deprem...[40]  

     

    Türkiye üzerinden gizli operasyonlar

     

    “Türk parlamentosu 1 Mart 2003'te ABD’nin 4’üncü Piyade Tümeni'nin Türkiye üzerinden hareketine izin vermedi. İncirlik Hava Üssü (ve Türkiye'nin doğusundaki diğer hava üsleri) ABD'nin özel operasyonları ve istihbaratına ve Kuzey Irak'taki muharebe arama ve kurtarma (faaliyetine) sessizce destek vermeyi sürdürdüler ve Türk üsleri daha sonra Irak'taki Amerikan birliklerinin yenileriyle değiştirilmesi işlemine de destek sağladı, ama (Meclis'in verdiği) karar o dönem ABD'nin savaş planlarına darbe vurdu.”

     

    Türkiye'nin Irak üzerine ABD ile yaşadığı sarsıntılı döneme ait Amerikan bilgileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Bu satırlar, Amerikalı gazeteci William Arkin'in bu yıl çıkan 'Code Names-Kod Adları' isimli kitabının 223'üncü sayfasından tercüme edildi.

     

    Önce Abdullah Gül, ardından Tayyip Erdoğan AKP hükümetlerinin 1 Mart 2003 Meclis kararına karşın ABD'ye Irak'a yönelik gizli operasyon ve istihbarat operasyonu faaliyetine 'sessizce' destek vermiş olduğunu, kitaptan okumak mümkün oldu.

     

    Diyarbakır ve Batman'dan bir süre arama-kurtarma operasyonlarına katkı sağlandığı, bir süre İncirlik üzerinden birlik rotasyonu yapıldığı Türk basınında da yazılmıştı. Ancak Türkiye'nin Irak'taki gizli ABD operasyonlarına 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra da 'sessizce' desteği sürdürdüğü bilgisi yeni.

     

    Neydi bu gizli operasyonlar?

     

    Acaba izni AKP hükümetlerinden önce, Bülent Ecevit'in başbakan, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz'ın başbakan yardımcıları olarak görev yaptığı DSP-MHP-ANAP koalisyonu döneminde verilen ve ABD istihbarat elemanlarının (çoğu zaman Türk askeri ve istihbarat görevlilerinin eşliğinde) Irak'a geçip geri gelmesi harekâtının devamı mı? Türk kamuoyundan bir süre gizli tutulduktan sonra patlayan bu birimlerin adı Northern Iraq Liasion Units-Kuzey Irak İrtibat Birimleri (NILU) olarak duyurulmuştu. Acaba NILU'lar aslında ABD'nin çok gizli operasyonlarda kullanılan özel istihbarat birimi 'Gray Fox-Gri Tilki' elemanları mıydı? Bunların yanı sıra Türkiye üzerinden Irak'a sızan ABD özel operasyon elemanları, kuzeydeki Kürtlerin Saddam Hüseyin'i devirme operasyonu çerçevesinde örgütlenmesinin tamamlanmasında, Irak ordu generallerinin ikna, ya da satın alma yoluyla teslim olmalarının sağlanmasında, Irak ordu yapısının sabote edilmesinde ne gibi rol oynadılar?

     

    Türkiye'nin ABD'nin Irak operasyonuna katkısının hava sahasını uçaklara açmakla sınırlı kalmadığı anlaşılıyor.

     

    Peki, 1 Mart sonrasında birden kötüleşmeyen ilişkiler, sonra nasıl içinden çıkılmaz hal aldı?

     

    23 Mart'ta hem Erdoğan, hem de CHP lideri Deniz Baykal'ı ziyaret eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, "Irak konusunun iç politika malzemesi yapılmamasını" istememiş miydi?

     

    İlk kötüleşme işareti 23 Nisan'da bir grup Türk özel operasyon elemanının Erbil yakınlarında Amerikan birliklerince durdurularak gözaltına alınmalarıydı.

     

    Asıl kötüleşme, 6 Mayıs'ta dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı, şimdinin Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz'in 1 Mart'tan dolayı orduyu sorumlu tutmasından sonra başladı.

     

    Arkin, kitabının 224'üncü sayfasında şöyle bir cümle kurmuş: "Temmuz 2003'te ABD güçlerinin kuzey Irak'taki Süleymaniye kasabasında 11 Türk özel operasyon birliği mensubunu tutuklaması ardından Türk özel birliklerinin yıllardır Irak içinde çalıştıkları açığa çıktı." Arkin, Türk-ABD ilişkilerinin dibe vurduğu 4 Temmuz olayından bahsediyor. Ama kaynakları eksik bilgi vermiş. O birlikler orada 1997'den bu yana gözlemci statüsündeydi. Ayrıca Türk özel birlikleri 1991'den bu yana Kuzey Irak'ta ve zaman zaman Amerikan birlikleriyle işbirliği yaparak bulunuyorlardı.

     

    4 Temmuz çuval eylemi, acaba artık Saddam Hüseyin de devrilmişken Türkiye'den gizli operasyonlar ve istihbarat için alınan desteğe ihtiyaç kalmadığında, Türklerin kuzey Irak'taki varlığına darbe vurmak için yapılmış bir eylem miydi?

     

    Şimdi, Türkiye ve ABD'den gelen "İlişkimiz çok boyutludur" açıklamaları ve İncirlik'e verilen izin, yeniden Türkiye üzerinden gizli operasyonların başlayacağına, belki başladığına mı işaret ediyor?

     

    Irak ve Afganistan için artık gizli operasyona gerek yok; oralarda zaten açıkça savaş var.

     

    Öyleyse nereye? Türkiye ve ABD madem müttefik, bundan Türkiye'nin çıkarı ne?

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    EMEKLİ GENERAL’DEN

     

    MİLLİ GAZETE’YE GELEN İLGİNÇ MAİL...

     

     

    Milli Gazete “Kulis Ankara” köşesine gönderdiği e-postasına “Bu satırları hem bir emekli general hem de gazetenizi sürekli takip eden bir okurunuz olarak yazıyorum” diye başlıyor. Ve e-posta’sında fişleme tartışmalarına dikkate değer çok farklı bir bakış açısı getiriyor.

     

    Paşa, öncelikle Fişleme olayının 1 yıl önceden bilindiğine dikkat çekiyor. Ve şu soruyu soruyor: “Fişleme (Sicil Tutma) meselesi MİT, Emniyet ve TSK istihbarat birimleri tarafından ayrı ayrı yapılmaktadır. Ordunun böyle bir şey yaptığı zaten biliniyordu. Peki niye bugünlerde bu olay ısıtılmaktadır?”

     

    Paşa’nın kendi sorusuna verdiği cevap, fişleme olayına gerçekten bugüne kadar bakılmamış farklı bir perspektif getiriyor.

     

    İşte Paşa’nın değerlendirmesi: “Türkiye’de Siyonistler, Masonlar, Sabetaycılar, Turko-Yahudiler ve benzerleri ile ilgili en güncel ve sağlam istihbarat Ordumuzun elindedir.

     

    Türkiye’de kim Mason? Kim Siyonist? Nerede toplanıyorlar? Ne kararlar alıyorlar? Nasıl çalışıyorlar? Finans hareketleri? Hepsi en ince ayrıntısına kadar bilinmektedir. Ordumuzun en üst kademesi de bunları bilir. Masonik örgütler kendilerinin iç yüzünü bilen ve haberleri sızdıran Ordumuzu yıpratmak ve intikam almak için böyle bir kampanya başlatmışlardır. Burada şu 3 şey amaçlanmaktadır: TSK’yı kendi içinde yıpratmak. Kendi üzerlerindeki devlet takibini kırmak. Bir daha uğraşmaya yeltenen olursa onlara da gözdağı vermek. İlerde TSK’da yapacakları yenilik ve tasfiye çalışmalarına zemin hazırlamak... Tam da BOP’un (Büyük Ortadoğu Projesi) tartışıldığı bir dönemde.

     

    Çünkü şu an Ortadoğu’da gelişen olaylar son haddine gelmiştir. Dayanma gücü kalmamıştır ve mutlaka bir yerden kırılması gerekmektedir. Bölgede en kilit ülke Türkiye’dir ve bütün stratejiler Türkiye’nin alacağı pozisyona göre belirlenmektedir. Ne yazık ki Kıyamet Savaşı (Armegedon) kaçınılmazdır. Olaylara bu açıdan bakarsanız, zannediyorum ki günlerdir fişleme olayında kopartılan kıyametin ne anlama geldiği çok açık bir şekilde anlaşılır.”[41]

     

    E. Generalin “mail”indeki önemli mesajlar!

     

    Hatırlanacağı gibi 17 Mart 2004 tarihli Milli Gazetemizin Kulis Ankara Köşesinde “Milli Gazetenin, sürekli ve dikkatli takip eden bir okuru” olduğunu belirten emekli Generalimizin; o sıralarda gündemi meşgul eden “fişleme skandalı” ile ilgili çok önemli tespitlerini içeren bir maili yayınlamıştı.

     

    Paşamız özetle;

     

    a. “Türkiye’de, Siyonistler, Masonlar Sabetaycılar ve Turko Yahudiler ve benzerleriyle ilgili, en güncel ve en güvenilir istihbaratın, ordumuzun elinde olduğunu..

     

    b. Bu gizli ve kirli ekip ve merkezlerin: Nerede toplandıklarının, ne sinsi kararlar aldıklarının, nasıl çalıştıklarının ve bunların finans kaynaklarının, hem de ince detaylarına kadar sürekli takip edilip, raporlar halinde ilgili ve yetkili makamlara yeteri ve gereği kadar sunulduğunu..

     

    c. Ordumuzun en üst kademelerinin de önüne, elbette bu bilgilerin konulduğunu..

     

    d. Masonik örgütlerin ve içerideki işbirlikçilerinin: Ordumuzu yıpratmak ve zor durumda bırakmak için, asıl amacından saptırılmış ve asılsız eklemeler yapılmış bazı “fişleme forumlarını” basına sızdırdıkları için bu yaygaranın koptuğunu..

     

    e. Ve bu kasıtlı kampanyayla şu dört şeyin amaçlandığını:

     

    I. TSK’yı kendi içinde yıpratmak ve karıştırmak,

     

    II. Kendi üzerlerindeki devlet takibini boşa çıkartmak ve etkisiz bırakmak,

     

    III. Bir daha; masonik merkezlerin ve hıyanet şebekesinin üstüne gitmeye kalkışanlara gözdağı vermek ve cesaretlerini kırmak,

     

    IV. TSK’da yapmayı planladıkları ve ordumuzun; NATO’nun ve BOP’un hizmetindeki bir kurum haline sokmak, Milli ve haysiyetli general ve kurmayları saf dışı bırakmak üzere yapacakları, yenilik ve tasfiye çalışmalarına zemin hazırlamak için; devreye sokulduğunu..

     

    f. Ortadoğu’daki talihsiz ve tehlikeli gelişmelerin sabır taşını çatlatma ve artık kaçınılmaz bir kırılma noktasına kavuştuğunu..

     

    g. Ve işte bütün bunlardan dolayı tarihi hesaplaşmanın ve Kıyamet Savaşının (Armegedon’un) çok yakın olduğunu ve zaten batılı siyaset bilimcilerin, tarihçi ve düşünürlerin de; dünyada köklü bir devrim ve değişimi kaçınılmaz bulduğunu, özellikle vurguluyordu…

     

    Bütün bunları okuduktan sonra şu yorumları yapmak ve aşağıdaki sonuçları çıkarmak, mümkün ve münasiptir.

     

    1- Sevinerek ve şükrederek söyleyebiliriz ki:

     

    Türkiye’de -ve tabi bütün yeryüzünde– Siyonizmin güdümündeki gizli ve kirli “DERİN DEVLET”in yanında, bir de artık “MİLLİ ve HAYSİYETLİ BİR CEPHE” vardır ve istediğini yaptıracak, istemediğine engel olacak çok yönlü bir güce ve organizeye ulaşmıştır.

     

    2- Bu milli ve yerli düşünce ve dinamizmin: çok etkin ve yetkin temsilcileri, elbette generaller içinde de bulunmaktadır.

     

    3- Bu nedenle, hain ve zalim güçler: karargâhtaki kiralıklarını da kullanarak, “ordumuzu yıpratma ve kamplaşmaya zorlama” üzerinde yoğunlaşmıştır.

     

    4- Türkiye’miz, askeri, ekonomik, teknolojik ve tabi psikolojik yönden: hem bölgesindeki hem de yeryüzündeki dengelere yön verecek bir konuma ulaşmıştır. Bu etkin ve keskin gücünü, herkesin anlayacağı ve hayran kalıp teslim olacağı şekilde ortaya dökeceği günler de yaklaşmaktadır.

     

    5- İsrail siyonizminin ve barbar batı emperyalizminin yıkılmasıyla ve özlenen adalet medeniyetinin kurulmasıyla sonuçlanacak; “Armegedon” savaşı yakındır ve kaçınılmazdır.

     

    6-  “Kim “tağut”u (Hukuk ve ahlak dışı şeytani rejim ve reçeteleri ve dinsizlik düzenlerini) inkâr (ve terk) edip Allah’a (ve Kur’an’ın adalet ve nizamına) iman (ve itaat ederse) O sağlam ve Sahih bir ipe tutunmuş (ve Hak yolu bulmuş) olur.“[42] Ayetinde de işaret ve ifade edildiği gibi; imanın bir tarifi de, küfrü ve kötülüğü tanıyıp ona isyan edip karşı çıkmaktır.

     

    Ve işte bu yüzden, Milli şuurlu generallerimizin; Siyonizme ve masonik merkezlerin hıyanetine karşı, bu asil tavır ve tepkileri oldukça olumlu ve onurlu bir davranmıştır.

     

    7- Milli Gazete’de çıkan bu haberin şimdiye kadar tekzip ve tenkit edilmemesi de, doğru olduğunun bir kanıtıdır ve ispatıdır.

     

    8- Camiamızın ümitlerini diri tutmak için bizlerin yıllardır anlatmaya çalıştığı bu mutlu ve müjdeli gerçekleri, şimdi bir emekli generalimizin, çok net ve mert biçimde ortaya koyması da, doğrusu ruhumuzu okşamaktadır.

     

    Ve tabi merak ediyoruz: “Bunlar uydurmadır, aslı astarı bulunmamaktadır” diye bizleri suçlayanlar, dışlayanlar, hatta yasak koyanlar, acaba bu generalimizin, hem de Milli Gazetemizdeki açıklamalarından sonra; birazcık olsun utanmış mıdır?

     

    9- Ve zaten 30 Ağustos 2003’te Erbakan Hoca Zafer Bayramı münasebetiyle ve Milli Gazetede yayınlanan tebrik mesajında: “Bugün, Milli Görüşçülerle Milli ve yerli düşünce sahiplerinin yani “Kuvay-i Milliye”nin, kahraman ordumuza sahip çıkmaları, güvencemizin ve geleceğimizin sigortası olan kahraman Ordumuzu yıpratma amaçlı hıyanet girişimlerini boşa çıkarmaları gerektiğini” özellikle vurgulamıştır.

     

    10- Bazı AKP’li milletvekilinin imzasıyla verilen “Irak ve Filistin’de yaşanan vahşetin TBMM’de görüşülme talebinin” AKP yöneticilerinin isteği ile geri çekilmesi ve bu önergeyi veren Milletvekillerinin de, hayır demesi, hükümetin ve ülkenin hangi güçler tarafından yönetildiği sorusunu gündeme getirmektedir.

     

    Hemen yanı başımızda, tarihi, tabii ve vicdanı sorumluluk taşıdığımız yakın komşularımızda yaşanan bu vahşetlerin Mecliste görüşülmesini istemeyen AKP’liler; yoksa suç ortakları oldukları ABD, İngiltere ve İsrail’in hıyanet ve cinayetlerini gizlemekle mi görevlidir?

     

    Stratejik ve psikolojik önemi çok büyük olan ve öncelikle ele alınması gereken böylesine bir konuyu askıya alıp, şiir ve şarkı şölenleri düzenlemek, her şeyden önce TBMM’nin saygınlığına uygun düşmekte midir?

     

    Filistin ve Irak vahşetine suç ortağı olan ve hala sessiz ve tepkisiz AKP’lilerin Filistin ve Irak mazlumları için yazılmış şiirler okumaları; Vicdanlarını bastırmaktan, toplumu ve tabanını aldatmaktan başka, hangi olumlu ve onurlu sonucu verecektir?

     

    Siyonist canilerin, ABD’li ve İngiliz conilerin, İslam ülkelerinden bunlara destek çıkan hainlerin ve hala şiir okuyarak şirin görünmeye çalışan gafillerin devranı bitecektir.

     

    Ama asla unutulmasın ki, hainler mutlaka hüsrana uğrayacak, ilahi adalet yerini bulacak sabırlı olanlar kazanacak ve sevinecektir.

     

    Yani son gülen tam gülecektir.

     

    Sinan Aygün’ün raporu da bu görüşlerimizi desteklemektedir.

     

    ATO Mafya Raporu:

     

    Ankara Ticaret Odası (ATO) tarafından hazırlanan “Hayatımız Mafya Raporu”na göre, Türkiye’de mafyanın 100’e yakın faaliyet alanı bulunuyor.

     

    Rapora ilişkin ATO’dan yapılan yazılı açıklamada, yaklaşık 1 trilyon dolar olduğu tahmin edilen dünya örgütlü suç ekonomisinden Türkiye’nin aldığı paya yer verildi.

     

    Rapora göre, Türkiye’de yeraltı ekonomisinin büyüklüğü 238 milyar dolar olan milli gelirin dörtte biri olan 60 milyar doları buluyor. Bu rakam Türkiye’nin 2004 yılı bütçesinin yarısını da aşıyor.

     

    Rapora göre, Türkiye organize suç örgütleri tarafından dört bir yandan kuşatılmış durumda. 1998–2002 yılları arasında yaklaşık 17 bin kişi çete üyesi olmaktan polis tarafından yakalandı. Polisin Türkiye genelinde yaptığı çalışmalara göre, mafya toplam 3 bin 12 olaya karıştı. Yine 9 bin 53’ü İstanbul’da olmak üzere 17 bin 105 kişi gözaltına alındı, 4 bin 182 kişi tutuklandı. 

     

    Mafyanın başkenti İstanbul

     

    Rapora göre, Türkiye’deki organize suçların neredeyse yarısı İstanbul’da işleniyor.1998’de kurulan İstanbul Organize Şube Müdürlüğü ekipleri, 2002 yılı sonuna kadar 454 suç örgütünü çökertti, 325 çete liderini yakaladı. Aynı dönemde çeteler sadece İstanbul’da 1637 olaya karıştı.

     

    Raporda, İstanbul’un ardından mafyanın yoğun olarak faaliyet gösterdiği iller, “Adana, Ankara, Aydın, Antalya, Balıkesir, Bursa, Gaziantep, İçel, İzmir, Kayseri, Kocaeli ve Samsun” olarak sıralandı.

     

    Raporda, mafyanın en yaygınını otopark mafyasının oluşturduğu ileri sürülürken, mafyanın, özellikle büyük şehirlerde cadde ve sokakları parselleyip görevlendirdiği değnekçiler aracılığı ile otopark ücreti topladığı belirtildi. Rapora göre, para vermeyen dövülüyor, arabaları çiziliyor, lâstikleri yarılıyor.

     

    Üç büyük İl olan İstanbul, Ankara ve İzmir’de 2 milyona yakın otomobil bulunduğu ve bu kentlerdeki otopark ücretlerinin 2–10 milyon lira arasında değiştiği dikkate alındığında sadece otopark mafyasının yıllık cirosu trilyonlarla ifade ediliyor.

     

    Otopark mafyasını “arazi mafyası, Çek-senet mafyası, organ mafyası, çocuk mafyası ve ihale mafyası” izliyor. Rapora göre, bunların yanı sıra Türkiye’de uyuşturucu mafyası, kumar mafyası, altın-pırlanta mafyası, kira-tahliye mafyası, fuhuş mafyası, icra mafyası, nakliye mafyası, inşaat mafyası, ehliyet mafyası, sigara mafyası, silah mafyası, hal-pazar mafyası, dilenci mafyası, gecekondu mafyası, çayhane mafyası, insan mafyası, pornografi mafyası, kitap mafyası, müzik mafyası, tarihi eser kaçakçılığı mafyası, göçmen mafyası, telefon dinleme ve izleme mafyası, hapishane mafyası, naylon fatura mafyası...” da önemli yer tutuyor.

     

    Yaşam alanları giderek yaygınlaşan mafya dünyasını adlandırmada çok sayıda ifade kullanıldığına dikkat çekilen raporda, bunların başlıcaları şöyle sıralandı:

     

    “Mafya ekonomisi, yeraltı ekonomisi, suç ekonomisi, kurşun ekonomisi, karapara ekonomisi, yasadışı ekonomi...”

     

    Mafya, adam kaçırma, öldürme, yaralama, dövme, ev ve işyeri basma, tehdit, tecavüz, silah zoruyla el koyma, şantaj, kurşunlama gibi yöntemler kullanıyor, adam dövmek ve yaralamak nedeniyle sabıkalı olmak yükselmek için sektör içinde önemli bir avantaj sağlıyor...

     

     Mafya-mason ilişkisi

     

    Raporda, “Türk tipi mafya”nın özelliklerine de yer verildi. Buna göre, organize suç örgütlerinin yapısı bir şirket ya da holding yapısına çok benziyor. En yetkili karar mercii olan “baba” bir holdingin yönetim kurulu başkanı gibi doğal olarak piramidin en tepesinde bulunuyor. Türk mafyasının yazılı olmayan kuralları raporda, şöyle sıralanıyor: “Üyelerden lidere karşı mutlak itaat beklenir. Örgütün genişlemesinde hemşericilik önemli yer tutuyor. Aranan şahıslar pasaportlarını sicili temiz kişiler üzerine çıkarıyorlar. Mal varlıkları ise genellikle başkaları üzerine kayıtlı. Eylem yaparken kullandıkları arabalar ise genel olarak kiralık ve sahte plâkalı.”

     

    Türkiye’de mafya ile Masonların bağlantıları, TÜSİAD ve TESEV gibi kuruluşlarla çok üst düzey ortaklıkları öteden beri biliniyor. Daha doğrusu yerel mafya babaları, bunların beşinci sınıf piyonları olarak çalışıyor..

     

    TÜSİAD’ın kendi dergilerindeki itiraflarına göre yıllık gelirlerinin sadece % 13’ü yatırım ve üretimden kazanılıyor. % 87’si ise faiz ve rantiyeden elde ediliyor! Faiz ve rantiye işlerinde ise mafyalara önemli görevler düşüyor! Hatta IMF’nin de, aleyhinde gibi görünmesine rağmen, bu kirli ve gizli ilişkilerde mafyaları örgütlediği biliniyor.

     

    Türkiye şu anda IMF’den ‘en çok kaynak kullanan, IMF’ye en çok borçlu’ ülkeler arasında ilk sıralarda. ‘Borç boyunduruğu’ nedeniyle IMF ile ilişkisi en az iki-üç yıl daha sürdürmek zorunda. IMF alacaklarını tahsil etmeden yakamızı bırakmayacak. Zaten Devlet Bakanı Ali Babacan da birkaç kez açıklamalarında ‘IMF’ye net borç ödeyicisi olmak istiyoruz’ dedi. Yani borcumuz borç, borcumuz namusumuz, ödeyeceğiz manasında konuşuyor. IMF’ye borçlarımız 27 milyar dolara yakın. 2003 yılında yeniden yapılanan borç ödeme planı ile 2003 ve 2004’te ödenecek taksitler küçüldü, 2005 ve 2006’ya sarkan tutarlar büyüdü. Gelecek yıl tek kalemde 10 milyar dolara yakın bir ödeme yapılması söz konusu. O nedenle, her ne kadar Bakan Babacan ‘üç seçenek’ dese de, büyük olasılıkla yeni bir stand by anlaşması olacak. İhtiyati stand by’da olabilir. Ama en önemlisi, IMF’ye olan borç geri ödemelerinin yeniden takvimlendirilmesi, ileriye atılması lazım. Yoksa, ayda 12–13 milyar dolar borçlanan, borç ödeyip, yeniden borçlanan, borç çevirmek için göbeği çatlayan Hazine’nin işi çok zor. Tabii ‘borçlarımı yeni vadeye yayayım’ dediğin zamanda IMF yeni şartlar talep edecek.

     

    Dünya Bankası Türkiye Temsilciliği Senior Ekonomist’i İsmail Aslan’ın geçen yıl hazırlayıp, Dünya Bankası yönetimine sunduğu Türkiye raporuna göre: IMF’ye Türkiye kadar yüksek miktarda borçlu olup da, bu borçlarını ödeyen sadece iki ülke var. Birisi Meksika, diğeri Güney Kore. Borçlarını ödediler, ama; Meksika’da bir tane ulusal banka kalmadı. Meksika’nın tüm banka sistemi yabancıların kontrolünde. Güney Kore ise Asya Krizi sonrası 50 milyar dolar karşılığı IMF ile stand-by yaptı. Borcunu erken ödeyip IMF’nin boyunduruğundan kurtulma yolunu seçti. İnsanlar yastık altındaki dolarlarını, marklarını, paralarını ülkelerinin maliyesine verdiler, bir an evvel IMF’ye borçları ödeyip, kurtulmak için. Ama Güney Kore’nin birbirinden büyük dev sanayi şirketlerini ve bankalarını; başta ABD şirketleri olmak üzere, hepsini yabancılar satın aldı. Şirketlerini satan Koreli patronların kimi intihar etti, kimi şirketin anahtarını yabancılara teslim ederken hüngür hüngür ağladı. IMF’nin öne sürdüğü ‘yapısal reform’ düzenlemeleri nedeniyle Güney Kore sanayi, finans sistemi, büyük ölçüde yabancıların kontrolüne geçti. Malesef Türkiye de bu yola girdi. Şimdi, 2005 ve sonrası için mali disiplin, sıkı para, borç ödemek için FDF, bankaları, şirketleri, KİT’leri, kamu bankalarını satarak, yatırımları kısarak, IMF’ye borçlarını son kuruşuna kadar ödeyen üçüncü ülke olacağız da bakalım bu işin sonu nereye varacaktır?

     

    Erbakan Hoca’nın dediği gibi: “Türkiye olmak veya ölmek arasında karar verme noktasındadır”.

     

    Yabancıların Türkiye’deki sıkıntıları ise “kayıt dışı ekonomi”yi kontrol altına alamadıklarından kaynaklanıyor.

     

    Ekonomik konularda faaliyet yapan, Siyonist sermayenin bir aracı-kefalet kurumu gibi çalışıyor görünse de; IMF daha ziyade siyasi ve stratejik görevler yürütüyor, sömürü saltanatına boyun eğmeyen ülke yönetimlerini devirmek için krizler çıkarmakla uğraşıyor.

     

    Türkiye’de “Kayıt dışı ekonomi” diye, vergiden kaçırılan veya yasadışı yollarla sağlanan para akla gelse de, aslında IMF’nin ve yerli işbirlikçilerin başa çıkamadığı ve anlamakta zorlandığı sıkıntı noktasını: “Türkiye’de, kendi kontrolleri dışında ekonomiye yön veren ve “İslamcı Sermaye” denilen, kaynağı meçhul sermaye oluşturuyor.”

     

    Özelleştirme yalanıyla ülkenin yağmalanması da bu karanlık odaklar ve kiralık bürokratlarca yürütülüyor!..

     

    Bilderberg toplantıları da bütün bunların planlandığı merkez oluyor!

     

    ‘Bilderberg’in, Siyonist Yahudilerin kurup katıldığı ve her ülkeden üst düzey Mason işadamı, siyasetçi ve bürokratların çağrılıp talimat aldığı çok gizli ve etkili bir organize olduğu biliniyor. Türkiye’den daha önceleri Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Emre Gönensay, Mesut Yılmaz, Mehmet Ali Bayar, Tayyip Erdoğan gibi siyasilerin... Selahattin Beyazıt, Cem Boyner, Suna Kıraç, Dinç Bilgin, Muharrem Kayhan, Rahmi Koç gibi işverenlerin... Sedat Ergin, Nuri Çolakoğlu gibi gazetecilerin... Gazi Erçel, Önder Sanberk gibi bürokrat isimlerin katıldığı Bilderbeg toplantısı bu yıl İtalya’da yapılıyor.

     

    Dünyanın her önemli ülkesinden Bilderberg’e katılanlar oluyor; bugüne kadar konu başlıkları düzeyinde bile dışarıya bilgi sızdıran pek olmadı. Toplantıların yapıldığı otellerde kapsamlı güvenlik tedbirleri alınıyor; içeride sıkıntı giderme amaçlı çizilen rasgele şekillerle dolu kâğıtlar dahi görevliler tarafından yok ediliyor. Otelin kapısından giriş yasak, üstünden kuş uçurtulmuyor...

     

    Bu yıl Hasan Cemal’in Bilderberg’e davet edildiği ve katılmak üzere gittiği; Milliyet gazetesinde haber oldu. İsterseniz haberi beraberce okuyalım:

     

    “Her yıl diplomat, siyasetçi, işadamı, bankacı, akademisyen ve gazetecileri biraya getiren Bilderberg Toplantıları’na bu yıl Türkiye’den, CHP Milletvekili Kemal Derviş, Koç Holding Başkanı Mustafa Koç, ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan ve gazetemiz yazarı Hasan Cemal katılıyor. 3-6 Haziran tarihleri arasında italya’nın Milano kentinde yapılacak olan toplantıya, aralarında Henry A.Kissinger, Irak’taki Koalisyon Güçleri’nin Başkanı Paul L. Bremer, Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn, eski Yunanistan Dışişleri Bakanı ve PASOK Genel Başkanı George Papandreu, Jp Morgan’dan David Rockefeller, Alman İçişleri Bakanı Otto Schily, AB Konseyi Genel Sekreteri Javier Solana, Deutsche Bank, Avrupa Merkez Bankası’nın Başkanları ve Washington Post’un Başkanı Donald E.Graham’ın da bulunduğu 130 kişi katıcak. Basına kapalı olarak yapılan, kaynak gösterilerek yazılamayan toplantının bu yılki konuları arasında, Irak ve Ortadoğu’daki gelişmeler, kasım ayındaki Amerikan Başkanlık seçimleri yer alıyor.”

     

    Bu haberin önemi şurada: Bilderbergçiler’in nefes alışlarını uğraş alanı seçmiş kişiler var dünyada; bunların hiçbiri Milliyet haberinde yer alan bilgilerden henüz haberdar değillerdi... İnternetteki özel sitelerde, “Acaba bu yıl kimler gelecek?” yollu spekülasyonlar gırla gitmekteydi. George W. Bush aynı günlerde Avrupa’da, İtalya’daki toplantıya selam vermek üzere katılıp katılmayacağı bile merak konusuydu. Geçen yılki katılımcıların da sağladığı destekle, Bilderberg’i tartışan Türkiye, bu yıl da, (2004) Bilderberg gözlemcilerine ön bilgi sunmuş oldu.

     

    Bilderberg Gizli Dünya Devleti’nin hükümetidir. Her ülkede siyaset ve iş dünyası içinden, medyadan seçtiklerini bir araya getirir. Genel ve özel oturumlarda konuşturur, dünyanın bundan sonra alacağı biçimle ilgili ipuçları sağlayan tartışmalar yaptırır. Yemekler bile fikir alış-verişi için bir zemindir. Verirsiniz, alırsınız, daha bilgili ve başkalarını bilgilendirmiş olarak ülkenize dönersiniz.

     

    Bir süredir şu takvim dikkat çekiyor. Önce Bilderbergçiler bir araya geliyor; ardından G-8 toplantısı yapılıyor... Bu arada Avrupa Konseyi ve Dünya Ticaret Örgütü toplantıları da hemen sonrasına diziliyor. İngiliz Observer gazetesi yönetmeni Will Huttun 1997 Bilderberg’ine katıldıktan sonra konuyla ilgili bilgi vermekten kaçınmıştı; özel sohbetlerinden dışarıya “ardı sıra yapılan bu toplantılar birbiriyle irtibatlı” dediği sızdı sadece..

     

    Thatcher, Bill Clinton, Tony Blair gibiler önemli yerlere kendilerini Bilderberg’te gösterdikten sonra geldiler; Oysa bizden katılan siyasetçilerin çoğu gözden düştü, bazısı hiç varlık gösteremedi! Bürokrat Bilderbergçilerden mahkemeyle boğuşanlar bile var. Medyadan katılımcıların yıldızları beklendiği gibi parlamıyor, hatta sönüyor... Demek ki, Türkiye’de Siyonist sistemin şeytani siyasetini ve stratejilerini boşa çıkaran milli bir yapılanma, artık dünya dengelerini bozabiliyor!..

     

    Türkiye’deki bu Bilderberg karşıtı eğilim başka ülkeleri de etkiliyor gibi. Örneğin bu toplantılara katıldıktan sonra İngiltere, Kanada ve ABD’de birçok büyük gazetenin sahibi olan Conrad Black iflas etti.”[43]

     

    Ankara 10’ncu İdare Mahkemesinin Tüpraş’ın satışını iptal kararı da, bu Milli Cephenin gücünü ve kirli cepheye üstünlüğünü gösteriyor!

     

    Bilindiği gibi Ankara 10’ncu İdare Mahkemesi, Petrol-iş’in açtığı davada, Tüpraş’ın satışına ilişkin ihale komisyonu kararını iptal etti. Başta Petrol-iş olmak üzere, tüm emeği geçenleri kutluyor, mücadelelerinin devamını diliyoruz!..

     

    Kamunun ortak malı olan kaynakları, babalarının malı gibi satmaya girişen özelleştirmeciler de karanlık merkezlerle irtibatlı görünüyor. Kimin malını kime satıyorsunuz? Maliye Bakanı Unakıtan, ‘Kulaklarımı tıkayıp satacağım’ diyor! Halbuki kulaklarını açsın ve bu soruya cevap versin. Demokratik temsil, bir hükümete, özellikle de kamunun ortak çıkarlarını nesiller boyu etkileyecek konularda sınırsız yetki vermez. Demokrasiyi, tek başına hükümet kurmaya yetecek kadar oy almaktan ibaret sananlar, oturup demokrasi derslerine iyi çalışırlarsa, kendilerinin de ülkenin de  uçuruma yuvarlanmaktan kurtulacağını umuyoruz!..

     

    Ne yazık ki, ‘Devlet ekonomiden elini çeksin’, ‘özelleştirme ekonomiyi canlandırır, iş imkânı yaratır’, “zamanında satmak lazım, yoksa değeri düşüyor” tarzındaki laf kalabalığına aldanan gafiller bulunmaktadır. Dahası özelleştirmenin teknik-ekonomik bir mesele gibi algılanması yanlıştır. Yine Petrol-iş, Irak işgaline karşı, ‘Bir özelleştirme girişimi ve Irak işgali’ sloganını kullanarak, konuya en geniş çerçevede nasıl bakmamız gerektiğini hatırlatmıştır. Gerçekten de Irak işgalinin gösterdiği en önemli şey, ülkesinin kaynaklarını ‘güzellikle’ satmayanların, askeri işgal de dâhil her yöntemle nasıl yola getirileceğinin cevabıdır! Bırakın; Saddam ve demokratikleşme masalını… Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de ceberrut yöneticiler tarafından, gülünç derecede otoriter rejimlerle yönetiliyor, kaynaklarını dışa açtıkları sürece kimsenin onları demokratikleştirme niyeti yok! Azerbaycan’a ‘BP ülkesi’ (‘BP country’) deniliyor.

     

    Kısaca bu iş laf kalabalığına getirilmeyecek kadar önem taşıyor. Hal böyleyken Başbakan’ın olaya, ‘Bürokratik oligarşi Tüpraş’ta direniyor’ şeklindeki sızlanması patronlarının düşüncesini yansıtıyor. Hatırlarsanız, Mesut Yılmaz da son zamanlarda başı sıkışınca bu terime başvurur olmuştu. Bu Masonlar şayet, demokratik kurumlar ve itirazlar, canlarının istediğini yapmalarına engel teşkil edince ‘oligarşi, statüko, bürokrasi’ terimlerinin ardına sığınmayı, Özal’dan beri adet haline getirdiler.[44]

     

    Ama piyonlar boşuna çırpınıyor. Çünkü artık patronlarının bile gücü yetmiyor...

     

    Türkiye, tabii misyonuna ve tarihi mirasına sahip çıkacak bir değişim ve devrime hazırlanıyor.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    KİM STATÜKOCU?

     

     

    SIRITAN AENARYO

     

     

    Statüko; Halen yürürlükte bulunan düzen... Süregelen mevcut durum... Hantallaşan, çağdışı kalan, değişim ve gelişmenin önünü tıkayan sistem, anlamındadır.

     

    Genellikle; gericileri, gelenekçileri, yeniliklere direnenleri ve yerleşik düzenden çıkar gözetenleri suçlamak için kullanılır.

     

    Ancak, son zamanlarda; Kıbrıs ve Kuzey Irak gibi konularda haysiyetli tavır takınan... TSK’nın ve Türk İstihbaratının: NATO’nun ve Pentagonun bir şubesi haline getirilmesine ve zayıf düşürülmesine karşı çıkan... Ülke ekonomisinin IMF reçeteleriyle iflasa sürüklenmesine ve KİT’lerin yok pahasına yabancılara peşkeş çekilmesine karşı halkımızı uyaran, kısaca Kuvay-ı Milliye ruhu taşıyan kişi, parti ve kesimlere, işbirlikçi ve teslimiyetçi çevreler; “statükocu” diye sataşmakta, kendilerini de “değişimci, ilerici, dünya ile bütünleşici” olarak tanıtmaktadır.

     

    Küreselleşme perdesi altında, Siyonizme ve emperyalizme teslimiyeti ve köleleşmeyi; değişimcilik ve yenilikçilik diye yutturmaya çalışan ve Atatürk’ün ifadesiyle “gaflet, dalalet, hatta hıyanet içinde bulunan” ve daha önce sağcı, solcu, muhafazakar, İslamcı gibi farklı görüşlerde bilinmelerine rağmen, şimdi aynı cephede buluşan bu kafalar; artık dincilik, devrimcilik, vatanseverlik, Kemalistlik, milliyetçilik gibi kavramların çağdışı kaldığını savunmaktadır!?

     

    Özellikle:

     

    1- NATO’dan, ABD ve AB gibi kuruluşlardan bağımsız, teknolojik ve psikolojik yönden caydırıcılık gücü kazanmış, her bakımdan yerli ve yeterli bir ORDU’dan…

     

    2- Türkiye’mizin, Tabii, tarihi ve talihli fırsatlarını ve potansiyel imkânlarını kullanarak bölgesel, hatta süper güç olmasını amaçlayan ve bu yönde çok ciddi ve cesaretli adımlar atan ve alt yapı hazırlayan Milli Şuur’dan korkan ve kurtulmaya uğraşan bu şer cephesi:

     

    ·  Kıbrıs’ın elimizden alınıp, Amerika’nın üs kurmasına ve İsrail’in hizmetine sokulmasına..

     

    ·  Irak’ın parçalanıp Kürdistan’ın kurulmasına..

     

    ·  Adım adım GAP’ın ve Güneydoğu’nun elden çıkmasına..

     

    ·  Sevr’in gereği Türkiye’nin parçalanmasına...

     

    ·  Bunun ön adımı olarak, ordumuzun her yönden zayıflatılmasına ve etkisiz kılınmasına..

     

    ·  Ilımlı İslam diye, Müslüman halkımızın da, AKP ve T.Erdoğan gibi “Layt”laşmasına çalışmaktadır.

     

     Masonların maşası ve 28 Şubat paşası Çevik Bir ve Recep T.Erdoğan gibi Yahudi JINSA’dan madalya alan Çukurova Grubu patronu M. Emin Karamehmet’in kalemşörleri... Ve dahi, Mehmet Barlas’ından, M. Ali Brand’ına… Cüneyt Ülsever’inden, Hadi Uluengin’ine... Avni Özgürel’inden, Murat Yetkin’ine... Nazlı Ilıcak’ından, Fehmi Koru’suna...  Velhasıl Zaman’ından, Şafak’ına… Akşam’ından, Sabah’ına... Hürriyet’inden, Milliyet’ine... Akit’inden, Radikal’ine hepsi birden, “Değişimci ve statükoyu devirici diye AKP iktidarına ve Recep T. Erdoğan’a dört elle sahip çıkmakta ve canı gönülden savunmaktadır.

     

    Hadi Uluengin:

     

    “Önümüzdeki süreç, astığım astık, kestiğim kestik hotzotluğuyla hüküm süren statüko zaptiyeleri lehine değil, tam tersine özgürlükçü ve yenilikçi güçler lehine işleyecektir... Fakat hiç kuşkusuz, çaresizlik karşısında statükocuların, maceraperest bir girişime kalkışması ihtimali de yabana atılamaz. Ama bu girişim, onun intiharı anlamına gelir...

     

    Nitekim bit pazarı “paradigma”sının, bu gün sadece meczup “Saddamcı Atatürkçü”ler, ajan provokatör “karanlıkçı Maocu”lar... Ahı gitmiş vahı kalmış “ideolog”lar gibi toplumun “ultra marjinal” kesimlerce sahipleniyor olması ülke “iç dinamikler”inin ve dolayısıyla “güç dengeleri”nin dönüştüğünü ortaya koyuyor...        

     

    Bu durumda, kendini “zinde (!)” saysa da, statüko “dahilen” yenilgiye mahkumdur.

     

    Evet, evet ve şükür ki şükür, statüko çok fena halde çatırdamaktadır.. Patırdaması ise, ecel korkusunun getirdiği kuru gürültüden başka bir şey değildir.”!?..[45]  buyurarak, statükocu dediği milli düşünce sahiplerinin ve de asaletli askerlerin kuru patırdı ettiklerini ve mutlaka yenileceklerini ve değişimi engelleyemeyeceklerini söylemektedir.

     

    Peki, acaba, Fetullahcı’sından, Farmasonlarına... Radikal İslamcısından, İsrail ajanlarına... Sömürü sermaye baronlarından, Yunanlı dostlarımıza(!)... PKK-KADEK’i özgürlük savaşçısı sayan Avrupa’sından, hala Güney sınırımızı resmen tanımayan Amerika’sına... Bütün masonik ve münafık çevrelerin bu değişim demagojisinde Bremen Mızıkacıları gibi aynı koroyu seslendirmelerinin sebebi hikmeti nedir?

     

    Bugüne kadar arkasına sığınarak istismar ettiğiniz Atatürk ilkeleri kimlere emanettir?...

     

    Nazlı Ilıcak:

     

    “Ankara’ya gelen AB Türkiye temsilcisi Hans Jörg Kretschmer, ordunun siyasetteki rolünü gündeme getirip eleştirince, Başbakan T.Erdoğan “Yanlış değerlendirme yapmayın, Türk Ordusu, modernleşme ve demokratikleşme sürecinin öncüsüdür” cevabını vermiş... Erdoğan inanmasa bile, böyle konuşmaya mahkûm... Vesayeti kabullenemez ki… (Yani, T.Erdoğan da ordu hakkında aynen AB temsilcisi gibi düşünüyor, fakat takiye yaparak bunları söylüyor.)

     

    Ama, siyasi kadrolar, yerlerini doldurdukça, çark egemen bürokratik sınıfın aleyhine dönmeye başlayacaktır..” diyor ve yazısının başlığını “AB, 28 Şubat’ı Yenecek” koyuyor.[46] 

     

    İyi de, Nazlı Hanım, AKP’nin, 28 Şubat’ın gayri meşru meyvesi olduğunu... JINSA’dan madalyalı Çevik Paşanın, Avrupa ve Amerika’daki Siyonist finans merkezlerine, AKP ve Recep T.Erdoğan’la ilgili tezkiye ve taahhütte bulunduğunu... 28 Şubat’ın Milli Görüş’ü parçalamak, Erbakan’ı devre dışı bırakmak ve AKP’yi kurup iktidara taşımak teorisi üzerine kurulduğunu, bilmiyor mu, yoksa okurlarını aldatacağını mı sanıyor?

     

    Nitekim, aynı ekipten Avni Özgürel: “Ancak 28 Şubat yaşanmasaydı, herhalde ne T. Erdoğan, ne de Abdullah Gül ortaya çıkabilirdi..

     

    AKP, hiç şüphe yok ki, 28 Şubat’ın siyasi ürünüdür.”[47] Diyerek bu gerçeği itiraf ediyor, ama ekliyor:

     

    “Asker bugün, ne bunca süredir, ülkeye tek hedef olarak gösterdiği; “Batı dünyasıyla bütünleşmeye”, açık bir biçimde itiraz edebiliyor; ne de buna “evet” demenin sonuçlarına katlanmayı göze alabiliyor”

     

    Yani ordu içinde AB sürecine ve Kıbrıs barış görüşmelerine karşı ve haysiyetli uyarılarda bulunan askerler, aslında kendi saygınlık ve saltanatları zayıflayacak endişesiyle böyle davranıyorlar” demeye getiriyor... Milli’ci bir tavır takınarak, kirliler hesabına çalışıyor!...

     

    www.kerkuk-kurdistan.com sitesinde yazan Yahudi asıllı Kürt yazar Mevla Benavi Temmuz. 2003’teki köşesinde; Atatürk’e saygı duyduğu ve Türkiye’nin bütünlüğünü savunduğu gerekçesiyle PKK Lideri Abdullah Öcalan’ı bile statükoculukla suçluyor ve şunları söylüyor:

     

    “PKK-Lideri Abdullah Öcalan Özgür Politika 22.6.2003 sayısında, avukatları aracığıyla yaptığı açıklamada, Mesut Barzani ve Celal Talabani’ye “ İlkel Milliyetçiler” diye saldırıp, HAK-PAR Genel Başkanı Abdulmelik Fırat’ın da tehlikeli ırkçı–kavmiyetçi bir oyun oynadığını söylemiş, Atatürk için ise, “O ilericiydi, asilzadeydi, şerefliydi” demiştir.

     

    Abdullah Öcalan’ın konuşmaları yan yana getirilince Atatürkçülüğün ve Türkiye’nin bütünlüğünün savunulduğu ortaya çıkıyor. Oysa Atatürkçülük Türklerin bile önemli bir kısmı için, ondan kurtulması gereken bir yük haline gelmiştir.”

     

    Şimdi soruyoruz: Türkiye’nin parçalanmasını ve ordunun zayıflatılmasını ısrarla savunan Mevla Benavi ile Hadi Uluengin’leri, Cüneyt Ülsever’leri, Avni Özgürel’leri, Mehmet Barlas Beyleri ve Nazlı Hanımefendileri aynı cephede buluşturan güç ve gerekçe hangisidir?

     

    Türk ordusunu güçsüzleştirme ve güdükleştirme ve Kürt Irkçılığına geçit verme, Mili harp sanayiimizi ve Ağır sanayimizi köstekleyip, montaj sanayiye yönelme gibi hataların hesabını ağır ödeyen ve M. Şevket Eygi ve Prof. Yalçın Küçük gibi saygın araştırmacı-yazarlarca Sabataist bir aileden geldiği söylenen Adnan Menderes ve ekibinin siyasete soktuğu Abdulmelik Fırat gibi, Kürt Irkçılığı ile İslamcılığı istismar ve suistimal edenlerin[48] bile, bu yenilikçi, değişimci (!) cephede yer alması ve statükocu diyerek milli kurumlara şiddetle saldırması acaba, sadece tesadüflerin eseri midir?

     

    Bütün bunlar; mili değerlerine, yerli dinamiklerine ve kendi milletine güvenini yitirmiş bir zihniyetin tezahürleri değil midir?..

     

    Bir zamanlar, Rus tehdidinden korunmak için Amerikan sömürgeciliğine razı olanların... Daha önceleri de milli kurtuluş savaşı yerine mandasına gireceğimiz ülke arayanların.. Ve şimdi de güya Amerikan bağımlılığından ve ordunun baskısından kurtulmak bahanesiyle AB’ye sığınanların, milli haysiyet ve hassasiyetinden şüphe edilir.

     

    Hem dünyanın en büyük ordularından birine sahip olacaksın, hem de geleceğini ve güvenliğini başka ülke ve kuruluşların kucağında arayacaksın!..

     

     İşte bu acı ve alçaltıcı manzara, özgüvenini yitiren bir zihniyetin, özgürlüğünü de kaybedeceğinin resmidir...

     

    ABD’deki, Yahudi ağırlıklı Bush yönetimi ve “Neo-con” hareketi de, “statüko”yu değiştireceklerini ve dünyaya yeni bir düzen getireceklerini söylüyor.

     

    Neo-con, “yeni muhafazakârlar” anlamında kullanılır.

     

    AKP’de, aynen Neo-conlar gibi hareket ediyor. Bunların yenidünya düzeni dedikleri, Siyonizmin dünya hâkimiyetine hizmettir. Bu amaçla Afganistan’ı Amerkanistan, Irak’ı Kürdistan yapan şeytani bir hevestir. Kısaca, Siyonist Yahudilerin ve emperyalist Haçlı işbirlikçilerinin gizli dünya krallığını resmileştirmek ve perçinleştirmek planlarına; ilericilik, yenilikçilik, özgürlükçülük ve Neo-con’luk;  ama bu şeytani hesap ve hedeflere karşı direnen girişim ve gelişmelere de; statükoculuk denmekte ve gerçekler tersyüz edilmektedir.

     

    1950’de, Menderes iktidarıyla birlikte kurulan ve kanser ağı gibi bütün yurda yayılan ve masonluğun alt mektebi sayılan… AKP iktidarıyla gizli mason toplantıları bile, açıkça yapılmaya başlayan, Rotary Kulüpler Bölge sekreteri Oğuz Güney: “Tayyib Erdoğan ve Bülent Arınç’ın kendilerini ziyaret ve destekleriyle çok önemli bir moral kazandıklarını ve statükoyu birlikte aşacaklarını” söylemektedir.

     

    İsrail’in Kabala Şeriatına dayalı Statükosu’na selam çakan... Yunanistan’ın Hıristiyanlık Şeriatına bağlı Statükosu’na saygı duyan ve hiç ses çıkarmayan fırıldak figüranların, Hurşit Tolon Paşanın Haklı çıkışlarını duyunca, statükoya saldırmaları...

     

    Ve “Kıbrıs’ta ver kurtulcular haindir” sözleri üzerine “Yarası olan gocunur” cinsinden bazı asker ve sivillerin gösterdikleri tepki ve tavırları ve kaçamak cevapları aslında, kendilerini ele vermektedir.

     

    Eski İsrail Bakanlarından Bayan Shulumid Uluny bile “İsrail, faşizan bir zihniyetle yönetilmektedir. Hele Şaron, Musolini’den daha faşist ve sadist bir tavır sergilemektedir. Bu katı ve kötü statükoyu değiştirmedikçe İsrail’in geleceği tehlikelidir” şeklinde feryat ederken, hala “İsrail olmadan AB olmaz... Avrupa, Türkiye ve İsrail’i birliğe katmadan, Amerika ile yarışamaz” diyen İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ile kirvelik kuran Tayyib Erdoğan, niye İsrail’in statükoculuğundan söz etmemektedir?

     

    Erbakan Hoca’ya, Türk Ordusuna ve İslami diriliş davasına hıyanet ve hakaret etmesinin karşılığı, Başbakan yapıldığının farkında olan Recep T. Erdoğan, ne yazık ki, Siyonizmin yenilmez bir güç olduğunu zannetmektedir.

     

    Bir TV. Programına katılan Batı Trakya-İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga:

     

    “Musul ve Kerkük’ü nasıl kaybettikse, Batı Trakya da öyle kaybedilmiştir. Batı Trakya’nın belki petrolü yok ama, stratejik konumu çok daha önemlidir. Şimdi aynı oyunlarla, Kıbrıs ta Türkiye’den koparılmak istenmektedir.

     

    AB’ye çoktan katılmış olan Yunanistan’daki Müslümanların vakıf kurma ve mal sahibi olma istekleriyle asla ilgilenmeyen Avrupa, şimdi Türkiye’de azınlıkların vakıf kurmasını ve mal-mülk sahibi olmasını dayatmakta, maalesef AKP hükümeti de bunlara harfiyen uymaktadır.” diyerek çok önemli gerçeklere dikkatimizi çekmiştir.

     

    Kıbrıs, AB’ye girince, artık Avrupa’nın bir iç meselesi sayılacağından Türkiye, garantörlük dahil bütün haklarını kaybetmiş olacaktır... O halde, artık garantörlük değil, aynen İngiltere’nin %10’a yakın bir kısmı resmen kendi toprağı olarak tescil ettirdiği gibi, Türkiye’nin de en az Adanın %10 kadar bölümünü üs olarak kullanmak üzere, TC tapusuna alması gerekir. Çünkü öngörüldüğü gibi şayet, askerlerimiz Kıbrıs’ı terk edecek olursa, ada bütünüyle düşmanların eline geçmiş demektir. Tekrar, oradaki tabii ve tarihi haklarımıza kavuşmak için, yeni bir barış hareketi kaçınılmaz hale gelecektir.

     

    “Kıbrıs Adasını kim elinde bulundurursa, İskenderun Limanını ve Türkiye’nin arka kapısını da kontrol altına alır” diyen eski İngiliz Başbakanlarından Mac Milan kendi halkına “Biz Mısır’dan çekildik amma, ondan çok daha önemli ve gerekli olan Kıbrıs’ta üs kazandık” diye övünüyordu.

     

    1950’li yıllarda, Kıbrıs’ın statüsü tartışılırken Alman Devletler Hukuku Prof’u Hirş bile: “İngilizler çekilirse Adanın, siyasi ve stratejik sahibi olan Türkiye’ye devredilmesi gerekir” derken, bizim cahil ve gafil yöneticilerimizin AB’ye girme hayaliyle Kıbrıs’ı feda etmeleri, insanı derinden düşündürüyor!?..

     

    Ve hele “ene”sine enik olmuş bazı İslamcı entellerin; “AKP bizi AB’ye sokacak, bütün sorunlarımız aşılacak” şeklindeki ihanetten beter kehanetleri ve AB cenneti uğruna Kıbrıs’ı rüşvet sunmaya fetva vermeleri, şeytanı bile şaşırtıyor!..

     

    Yunanistan statükoya devam edecek, ama Türkiye değişecek... İsrail statükoya devam edecek, ama Kıbrıs’ta durum değişecek ve Yavru Vatan elden gidecek!.. Rumlar statükoyu devam ettirecek ve daha da derinleştirecek, ama Denktaş değişecek veya zorla dejenere edilecek!... Amerika’nın derin devleti olan statükocu Yahudi Lobilerine “Think-tank”, bizim milli derin devletimize ise “Dikta” denilecek!...

     

    Mehmet Barlasconi, “Bu millet orduya, her ülkeden daha çok imkân tanıyor. Ordu da, artık Irak rejiminden ders alıp haddini bilsin” diye yüklenecek ve Denktaş’a “ya hizaya gelir, veya kendisi bilir” cinsinden dersler verecek!..

     

    “Bu teslimiyetçi sistem ve siyaset anlayışıyla ülkenin çıkmazdan kurtulması mümkün değildir” diyen Tuncer Kılınç Paşa’ya, AKP milletvekili Mir Mehmet Dengir:

     

    “Milli Savunmaya %30 ayrılan bir ülkede ancak bu kadar yapılabilir” şeklinde dengesiz ve ilgisiz cevaplar verecek!...

     

    Daha da üzücü ve düşündürücü olan, Ege Ordu Komutanımız Hurşit Tolon Paşa’nın milli ve maşeri vicdanımıza tercümanlık eden sözlerine, T. Erdoğan’la G.K.B. Hilmi Özkök aynı anlama gelen talihsiz tepkiler gösterecek!..

     

    Elbette bütün bunlar hayra alamet değildir ve bu yüzden dikkatle izlenmektedir. Evet, Türkiye’yi sahipsiz zannedenler, yakında yanıldıklarını göreceklerdir.

     

    Nuray Mert’in önemli tespitiyle:

     

    “ABD’nin veya AB’nin desteğini alarak, askerin gücünü kırma mücadelesine girişmeyi, “sivil siyaseti güçlendirme” şeklinde algılayan ve uygulayan AKP yöneticilerinin, havucu kapayım derken derin havuzu boylayan alık tavşan durumuna düşmemeleri dileğimizdir.

     

    Erbakan Hoca’nın 28 Kasım 2002, 12 Haziran 2003 arası 6,5 aylık AKP iktidarını değerlendirirken sarf ettiği:

     

    “AKP’lilerin hepsi figürandır. Rejisörleri dış mihraklardır...

     

    Cüneyt Zapsu’nun da itirafıyla, asıl karar merkezi Amerika’daki CFR gibi karanlık odaklardır.

     

    Bush, Nev Age (Hıristiyanlığın yeniden doğuşu) Tarikatının dindar ve İslam’a kindar bir üyesi olarak: Hz. İsa’nın geleceğine ve Haçlıların dünya hâkimiyetine öncülük edeceğine, ama bunun için de Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve İsrail’le işbirliği yapılması gerektiğine inanmaktadır...

     

    İşte bu yüzden Sabra ve Şatilla katliamlarının baş teröristi olan Şaron’a arka çıkmaktadır.

     

    Bu dış güçlerin peşine takılan ve ülkemizin geleceğini tehlikeye sokan AKP’liler, eninde sonunda pişman olacaklardır. Bu yaptıkları yanlışlar yenilir yutulur şeyler değildir.”

     

    Gerçekleri söylediği ve Recep T.Erdoğan ekibini eleştirdiği için dışlanan ve partisinden ayrılmak zorunda bırakılan İstanbul Milletvekili Emin Şirin’in:

     

    “Bu hükümet IMF talimatlarını ve Kemal Derviş programlarını eksiksiz uygulamaktadır. Bu bakımdan çok başarılı sayılabilir. Ama bana göre, bu gidişat, ülkemiz açısından hayırlı ve yararlı değildir.

     

    Dolar, hiç beklenmedik bir anda 2,5 milyona çıkabilir.

     

    AB uyum yasalarının, ne meclisle ne de askerle tartışılmadan, Adalet Bakanlığınca direk Başbakanlığa sunulması da beni düşündürmektedir.

     

    Ve hayret ediyorum, gizli ve özel konuşulması gereken konular gazetelere verilmektedir.

     

    Ama kamuoyunda ve ilgili kurumlarda açıkça tartışılması gereken konular, maalesef gizlilik içinde yürütülmektedir.”[49] Şeklindeki haklı serzenişlerini hesaba katmayanları, çok güvendikleri dış güçler de kurtaramayacaktır.

     

    Yine Erbakan Hoca’nın İstanbul Fethinin 550. yıldönümü münasebetiyle yaptığı konuşmada özellikle vurguladığı:

     

    “Bağımsızlığımız tehdit altındadır. AKP yöneticileri, milli gömleğini çıkarıp Rotaryenlerin, Bilderberglerin peşinde koşmaktadır. Mazlum Filistin halkına yaptığı zulüm ve katliamlara rağmen, bunlar İsrail’le sarmaş dolaştır. Bakanlarını, bürokratlarını sıra ile İsrail’e yollamaktadır. İsrail ise “Bakınız, Türkiye benim arkamdadır” görüntüsü vererek daha da şımarmakta ve saldırganlaşmaktadır.”[50] İfadeleri tamamen gerçeklerin haykırışıdır.

     

    Ta, 14 Mayıs 2000 tarihli Milli Gazetenin Başyazısında şunlar yazılmaktaydı:

     

    Milli Görüş hareketinin önüne yeni bir tuzak geriyorlar. Malum ve marazlı merkezlerin ne istediğini anlamadan bu tuzağı görmek imkânsız. Fazilet Partisinden istenen “değişim”in esas mahiyeti şudur: “Size ne milletin derdinden! Düzenimize itiraz etmekten vazgeçin! Değişin! Milleti temsil gücünüzü reddedin! Milletten biri olmaktansa bizimle birlikte hareket edin!..  Ezilenler safında direnmektense bizim saflarımıza geçin! Adil bir düzen isteğini terk ederek Siyonizme ve sömürü sistemine teslim olun ki rahata eresiniz!..”

     

     Son iki üç aydır (İsrail’le doğuş tarihi aynı olan) Hürriyet’ten Sabah’a, Radikal’den Yenibinyıl’a kadar bütün gazeteler ve köşe yazarlarında esen “ yenilikçi rüzgârı”na dikkat ediniz.

     

    Acaba değişen ne ki bu kesim her yönden “Yenilikçi Rüzgârı” estirmeye başladı?”

     

    Şimdi oynanan oyunu iyi anlamanız için biraz daha geriye gidiyoruz.

     

    Meşhur 28 Şubat’tan bir hafta öncesi; 14 Şubat 1997! Fransa Yüce Konseyi vasıtasıyla Türkiye Büyük Mason Locası Üstadı Necip Arudu’ya gönderilen bir mektup!

     

    “1- Türk basınındaki ve ilgili kuruluşlardaki biraderleri örgütleyiniz ve Refah Partisi’ni iktidarı bırakmaya mecbur etmek için gerekli diğer bütün tedbirleri alarak, çok yönlü hücuma hazır olunuz!..

     

    2- Refah Partisi’nin itibarının tamamen silinmesi ve seçmenlerin ümidini kaybetmesi ile neticelenecek siyasi bir konjonktür oluşturunuz.”

     

    Konseyin Locaya gönderdiği bu talimat uzayıp gidiyor ve toplam 9 madde içeriyordu.

     

    Bu tarihten yaklaşık iki buçuk ay sonra da işin adı tam konuluyordu: “RP’yi bölmek!”

     

    30 Nisan 1997 tarihli yazısında konu başlığı olarak bu cümleyi seçen Milliyet yazarı Talat Halman daha ilk paragrafta şunları belirtiyordu:

     

    “Hükümetin akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi parçalanması, ülkemizin geleceği için hayırlı uğurlu olacaktır”

     

    12 Mart 1997 tarihli gazeteler bu ve benzer planların dışarıdan empoze edildiğinin ipuçlarını veriyordu: Alman Focus dergisi ve birçok ABD menşeli yayın organında “Ne RP kalacak ne Erbakan” diye başlayan haberlerin ardı arkası kesilmiyordu.

     

    İşte o günlerde “seçim olacak dertler bitecek  korosunu halka empoze etmek isteyenlerin “Bu nasıl seçim” sorusuna akıllı, şuurlu bir cevap bulmalarına faydalı olur diye bu hatırlatmalarda bulunuyoruz.

     

    Milletin hür iradesiyle kendi tercihini ortaya koyacağı bir seçim elbette çaredir. Ama böylesine açık bir tezgâhın yürürlükte olduğu bir seçim kimin seçimi olacaktır?”

     

    Evet, seçimlerin kime yaradığı ve hangi güçlerin hangi partileri parlatıp iktidara taşıdığı, artık çok net biçimde ortaya çıktı...

     

    11 Mayıs 2003’te yapılan muhteşem SP Kongresi ardından Anıtkabire giden Erbakan’ın, özel deftere yazdığı:

     

    “Yeniden büyük Türkiye’yi ve Yeni bir dünyayı kurmak için bütün gücümüzle çalışarak, Senin “Türkiye’nin her bakımdan en önde olması gerektiği yolundaki gayeni” gerçekleştirmek üzere elimizden gelen her türlü gayreti göstereceğiz. Muvaffakiyet Allah’tandır.” Sözleri Siyonizm’e meydan okumadır. Ve böyle bir meydan okuma, Siyonizm’in tarihinde de ilk defa olmaktadır!..

     

    17 Eylül 2003 tarihli Milli Gazete Başyazısında, Milli Güçlere hatırlatıldığı gibi: “Aklımızı başımıza almamız gerekiyor. Türkiye için, zaman giderek daralıyor. Erbakan gibi bir devlet adamını oturtup kahve içirecek durumda değil, O’nu devletin başında görecek zamandayız”

     

    CHP Grup Başkan Vekili Mustafa Özyürek’in Mecliste AKP’lilere: ”Bizim çabamız Meclisi açık tutmak içindir. Demokrat Partililere karşı “Yanlış yaparsanız Ben bile sizi kurtaramam” diyen İsmet Paşa’nın uyarılarını hatırlamanız gerekir” şeklindeki sözlerini, sadece kendi karnından kustuğu bir blöf olarak algılamak, yanlıştır ve yanılmaktır.

     

    İSO Meclis üyesi Ömer Dinçkök’ün, AKP dönemindeki ekonomi yönetimini ve Türkiye’nin gidişatını kastederek:

     

    “Sahada bol faullü bir maç var. Fakat düdük çalacak hakem yok. Artık hakem sahaya girmeli ve düdüğünü öttürmelidir” sözleri, yabana atılmamalıdır.

     

    Asker-Sivil, tüm Milli Cepheden gelen bu uyarıları... Nezaket kuralları içinde yapılan ve diplomatik üslup kullanılan bu alarmları, Recep. T. Erdoğan’ın anlama zafiyeti ise, önemli bir zorluk oluşturmaktadır.

     

    Ama iktidar yükünü sırtlamanın çoluk çocuk işi olmadığı, vaktinde hatırlatılmıştır...

     

    Sırtını ABD’deki Lobilere dayayanlar, yanıldıklarını ve yalnız kaldıklarını anladıklarında iş işten geçmiş olacaktır.

     

    Çünkü ABD, 1990’larda dünyanın en borçlu ülkesi haline gelmişti. 4 Trilyon dolar borca girmişti. Japon’ların parası ve Alman’ların piyasasıyla durumu idare etmekteydi:

     

    Sonunda silah gücüyle, Orta Doğuyu işgal edip ekonomisini ve prestijini düzelttiğini zannetti.

     

    Ama aslında daha hızlı bir çöküş sürecine girmiştir. Her birinin sermayesi Türkiye bütçesi kadar olan dev Siyonist şirketler arka arkaya iflas etmektedir. Irak’ta patlayan her bomba, Amerika’ya milyarlarca dolar kaybettirmekte ve süper güç balonunu söndürmektedir.

     

    Hala: “Biz ABD’nin planlamadığı ve İsrail’in onaylamadığı hiçbir projede olmayacağız” anlamında, İslam Ortak Pazarına karşı olduğunu açıklayan AKP Başkanı fark etmese de, artık devran dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerin aleyhine dönmektedir...

     

    Türk milli güçlerinin de herhalde kendine özgü projeleri ve politikaları vardır ve dikkatle yürütülmektedir. Bazı olaylar karşısında sessiz ve tepkisiz gibi görünmeleri ise, elbette stratejik bir bekleyiştir ve asla pasiflik ve çaresizlik zannedilmemelidir. 

     

     

    SIRITAN SENARYO!..

     

     

    AKP hükümetiyle bazı askeri yetkililerin, başörtüsü problemi ve İmam-Hatip meselesi gibi konularda zıtlaşmaları...

     

    Ama ülkemizin geleceğini ve güvenliğini tehdit eden talihsiz gelişmeler karşısında uzlaşıyor olmaları, halkımızın devlete ve hükümete olan itimat ve itibarını giderek zedeliyor ve zayıflatıyor...

     

    İlgili ve yetkili makamların, sanki ordumuzun ve devlet onurumuzun yıprandığını fark etmiyormuş gibi davranmaları da, bizleri ayrıca düşündürüyor!?

     

    Şu hale bakın; Bir AKP Milletvekili, hem de Meclis Araştırma Komisyonu yetkilisi çıkıyor: “Atatürk’ün asker elbiseli resminden, Meclis Muhafız Birliğinden” rahatsız olduğunu söyleyip efeleniyor! Bir komutan ise, AKP iktidarını ima ederek “irtica ve rejimin yıpratılmasına izin verilmeyeceği” yolunda açıklamalar yapıyor!...

     

    ·  Oysa: Dış güçlere dayatılan ve geleceğimizi karartan, endişe verici gelişmeler karşısında; vurdumduymaz bir ortak tavır takınan, hatta bu hıyanet kokan gelişmelere kılıf hazırlayıcı açıklamalar yapan, AKP ve TSK’nın bazı otokrat yetkililerinin, incir çekirdeğini doldurmayan konularda zıtlaşmaları… Ama, güvenliğimizi ve geleceğimizi dinamitleyen talihsiz kararlarda uzlaşmaları acaba her iki tarafta da, toplumu ve tabanını oyalamak için danışıklı dövüş gösterisi mi sahneleniyor? Sorusunu aklımıza getiriyor! Ve yine hiç gereği yokken Sn. Cumhurbaşkanı Sezer’in başörtüsüne çatması... Nur Sertel ve Sami Evren gibilerin AKP bahanesiyle İslam’a sataşmaları, acaba ürkütülen Müslümanları  AKP’ye yönlendirmek için kasıtlı ve planlı mı yapılıyor?!

     

    Şimdi merak ediyoruz:

     

    ·  a- Denktaş pasifize edilerek devre dışı bırakılıp, Kıbrıs Rumlara teslim edilirken.. Annan planı gereği adadan işgalci diye askerimiz çekilip, geri kalan bir bölük ise resmi tören dışında hiçbir müdahale yapamaz hale getirilirken!... Ve Annan haritasına göre Kuzey Kıbrıs’ın savunması artık imkânsız duruma sokulurken..

     

    ·  b- Kuzey Irak’ta adım adım Kürdistan kurulurken..

     

    ·  c- Kerkük’te, ABD destekli Peşmergeler Türkmenleri katlederken ve Kerkük yeni bir Kıbrıs haline getirilmeye çalışırken… Hiç kızmayan ve tavır koymayan!...

     

    ·  ç- İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu’nun İsrail’le imzaladığı “İstihbarat İşbirliği” ile bütün milli ve gizli sırlarımız, hatta MİT teşkilatımız Siyonistlerin hizmetine sunulurken..

     

    ·  d- MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, sanki PKK ağzıyla ordumuza saldırırken..

     

    ·  e- Yabancı Elçilik Mensupları,karış karış Anadolu’yu dolaşıp etnik ve mezhep ayrımcılığını körüklerken, hiç oralı olmayan, üstüne alınmayan!...

     

    ·  f- Fatih Kaymakamlığına bağlı bir memur statüsünde olması gerekirken ve vatana hıyanetten ülkemizden sürülen ama daha sonra Özal tarafından affedilip geri getirilen Bartholomeuos, ABD’ye gidip BİZANS sergileri açarken...  Ve dünya Yahudi Kongresi Başkanıyla görüşüp “İslami uyanışa karşı birlikte hareket edeceklerini” açıklarken... Patrikhane ayrı bir devlet gibi davranıp, Ankara’dan izin bile almadan yabancı papazlar atanırken...

     

    ·  g- Kürtçeden sonra Çerkezler ve Ermeniler de bağımsız dil taleplerini seslendirirken... Ve şu anda MİT’in resmi raporlarına göre, Doğu ve güneydoğuda tam 3 bin yabancı ajan cirit atarken![51]

     

    ·  h- Ve bu sonuca ulaşmak ve kanuni alt yapısını hazırlamak üzere maalesef AKP ve CHP’nin işbirliği ile 4 Haziran 2003 de ikiz yasalar diye bilinen ve “bütün halklar kendi kaderlerinin tayin hakkına sahiptir” maddesini içeren anlaşmayı imzalarken...

     

    ·  i- Yerel yönetimler ve Kamu Reformu projesi altında Sevr gereği, Türkiye bölünmeye hazırlanırken... Bağımsızlığımızı AB’ye devredecek anayasa değişikliği yapılırken... Deniz Kuvvetleri devir teslim töreninde artık “uluslar arası hukuka” yemin edilirken!?

     

    ·  j- Baş Savcı, Mersin’de “Anayasa mahkemesini siyasallaştırma girişimlerinin tehlikeli sonuçlar doğurabilecek noktalara ulaştığını ve hükümetin yargıya olan güveni yıpratmaya çalıştığını” haykırırken, hiç aldırmayan ve morali bozulmayan!...

     

    ·  k- Süleymaniye’de subaylarımızın başına çuval geçirilirken…Kıbrıs’tan da askerimiz bu maksatla çıkarılıp, ordumuzun havası indirilmeye uğraşılırken..

     

    ·  l-Türk Silahlı Kuvvetleri; Anadolu’nun değil, İslamı düşman seçen NATO’nun silahlı güçleri haline getirilmek istenirken…

     

    ·  m- Milli Savunma Bütçesi AKP eliyle ve dış güçlerin tertibiyle üçte bir oranında azaltılırken… Bazı emekli generaller, Siyonist sömürü sermayesine ve mason tarikatına intisap edip, askerlik şerefini lekelerken...[52]

     

    ·  7 nci Uyum paketiyle MGK Genel Sekreterliğini işlevsiz hale getiren AKP, meclise sevk ettiği tek maddelik bir tasarı ile de, TSK’ya lojistik destek sağlayan ve (Ulusal Kriptoloji Enstitüsü) gibi milli ve gizli stratejiler üreten birimleri bünyesinde barındıran TÜBİTAK’ı siyasallaştırmak ve orduyu zor durumda bırakmak amacını taşıyan, hıyanet odaklarının sinsi emellerine bilerek veya bilmeyerek hizmet ederken...

     

    ·  Kıbrıs AB’ye girince, garantörlük falan hepsi geçersiz olacağından: hiç değilse İngiltere’nin adanın %10 kadarını, üs olarak resmen alması gibi, Devletimizin de en az Kıbrıs’ın % 10 kısmını Türkiye tapusuna geçirmesi gerekirken..

     

    ·  Kitap haline getirilse 20 ciltlik ansiklopedi çıkacak, 9 bin sayfalık karanlık ve karmaşık bir Annan planı, gözü kapalı imzalanırken ve sn. Başbakan içeriğini bilmediği bir metin için BM’ye garanti verirken...

     

    ·  Kuzey Kıbrıs, Türkiye’yi, İslam ülkelerini ve Orta Asya Cumhuriyetlerini kontrol altında tutmak ve istediği an saldırıp kuşatmak üzere; Amerika’nın en büyük askeri üssü haline getirilmeye hazırlanırken...

     

    Ve hatta NATO’nun genişleme masa sorumlusu Bayan Stefani Babst, Ege Üniversitesinin hazırladığı uluslar arası bir panelde: Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde NATO’nun İzmir’de yeni bir üs kurması gerektiğini ve bu konudaki girişim ve gelişmelerin kendilerini ümitlendirdiğini söylerken.[53]

     

    Evet, bütün bu hıyanet ve rezalet yaşanırken;

     

    ·  Hiç sesi çıkmayan, hatta başımıza çuval geçiren ABD’li Albayın yılbaşı eğlencelerine, özel subaylar gönderip kutlayan… Mersin Limanındaki şımarık conilere haddini bildiren Binbaşımızı sürgün gibi başka göreve atayan ve G.K. 2’nci Başkanı Org. İlker Başbuğ’u 45 kişilik heyetle, hala İsrail’e yollayan bu asker ve sivil yetkililer, Hurşit Tolon Paşa’nın Milli ve haysiyetli uyarılarından niye bu kadar rahatsız oluyorlar? Halkımızın haklı taleplerine ve Denktaş’ın tarihi tepkilerine niye kulak asmıyorlar?

     

    ·  Geçmişte “Aman taksime cami yapılıyor!.. İlahiyat ve Diyanet yetkililerine ve bazı Hoca Efendilere Başbakanlıkta iftar veriliyor!” diye bir avuç suda fırtına koparanlar, şimdi Ülkemizin altına dinamitler koyulurken, Kıbrıs ve Kuzey Irak elimizden kayarken, niye susuyorlar?

     

    ·  “Benim ılımlı ve itidalli tavırlarımın, sesin gürlüğüne değil, aklın öncülüğüne inanan biri gibi davranmamın bazılarınca; ‘Bana vaad edilmiş bazı makam ve menfaatler karşılığı, Kıbrıs gibi milli konularda sessiz ve tepkisiz kaldığım’ şeklinde yorumlanması yanlıştır.”

     

    “Kıbrıs konusunda şahsi kanaatlerimizle, hükümetin icraatları bazen uyuşmayabilir ve bu durumda karar vermek siyasi iradeye bırakılır.”

     

    “Annan Planına “evet” denilirse Kıbrıs elimizden çıkar mı ?” sorusuna da:

     

    “Gönlümüzün değil, aklımızın rehberliğinde yürümemiz lazımdır!” ifadeleri, basın toplantısında son soruyu yönelten ve kamuoyuna tercümanlık eden gazetecinin: “Kıbrıs gibi hassas konularda ve hele böylesi kritik bir aşamada, Atatürk’ün de son vasiyeti doğrultusunda, Milletimizi rahatlandıracak ve umutlandıracak bir açıklama yapmamız gerekmiyor mu?..”

     

    Çağrısına yanıtı olmaktan çok uzaktır.

     

    “Laiklik ve demokrasi gibi kurum ve kavramlar; ülkenin korunması ve millete huzur sağlanması için bir araçtır. Amaç; ülkenin bağımsızlığı ve Milletin birlik ve bekasıdır. Bizdeki gibi araçlar uğruna, amaçların feda edildiğine, maalesef tarih şahit olmamıştır.

     

    Kıbrıs, Ege ve Güneydoğu elimizden kayarken, bazıları hala “laikliği koruyacaklarını” vurgulamaktadır!?

     

    İsrail Siyonist’inin Arafat’a yapmadıklarını, bunlar Denktaş’a yapmıştır.

     

    ·  Hatırlanacağı üzere Baykal seçim tahminini şunlara dayandırıyordu. “Doğu ve Güneydoğuda komutanlar bile AKP’yi destekliyor!”[54]

     

    Şimdi tekrar soruyoruz:

     

    Hiçbir partide Milli ve haysiyetli tavır takınan bir tek siyasetçi kalmasın ve bu amaçla CHP de Deniz Baykal ve ekibinden kurtarılıp Yahudi dönmesi ve IMF temsilcisi Kemal Dervişe aktarılsın, bunun için de yerel seçimlerde başarısızlığa uğratılsın diye, Pentagon’un emriyle, AKP adaylarını destekleyenler, kime hizmet ediyorlar?

     

    ·  İstanbul Milletvekili Emin Şirin’in TBMM Başkanlığına verdiği soru önergesinde belirttiği gibi;

     

    ·  Başbakan Recep Tayip Erdoğan ABD Savunma Bakan Yrd. Siyonist Wolfowitz’e bir mektup yazıp: ”G.K.B. Hilmi Özkök’le gizli ve özel bir toplantı yapacağını… Bunun için kendisine yardımcı olunmasını…

     

    Ve Türkiye’nin Birinci Dünya Toplumunun (yani Siyonist ABD boyunduruğunun) bir üyesi yapılması yolunda, generallerle bu güne kadar hiç olmadık biçimde birlikte ve ortak çalışacaklarını” bildirmesi doğruysa, acaba milletimiz hayali senaryolarla ve danışıklı kavgalarla oyalanıp, hayati haklarımız hatta Aziz Vatanımız, şahsi makam ve menfaatler karşılığı, peşkeş mi çekiliyor?...

     

    ·  Ama elbette; Mili Güçlerce, bu talihsiz ve tehlikeli gelişmeler dikkatle izleniyor…

     

    ·  Ve bu ülkeyi sahipsiz zannedenler aldanıyor.!

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     



    [1] Vatan Gazetesi / 01.11.2004

     

    [2] Hürriyet / 07 06 2004

     

    [3] Milli Gazete/ 12 11 2004 / M. Şevket Eygi

     

    [4] Nutuk Sh. 403-404 1927

     

    [5] Operatör Cemil Paşa canlı tarihler 1945 Sh.133

     

    [6] Mer’i Kanunlar C.2 Bölüm.2 Sh:3-40

     

    [7] Madde; 38

     

    [8] Madde; 38

     

    [9] Madde: 39

     

    [10] Madde: 40

     

    [11] Madde: 40

     

    [12] Madde: 41

     

    [13] Madde: 42

     

    [14] Maide: 44–47

     

    [15] Al-i İmran: 28

     

    [16] Milli Gazete / 28 10 2004 / Necmettin Çakmak

     

    [17] Milli Gazete / 13.04.2005

     

    [18] Yeni Şafak /18.4.2005 / Sami Hocaoğlu

     

    [19] Milliyet / 13 05 2005 / Hasan Pulur

     

    [20] Tercüman (Dünden Bugüne) / 09.05.2005

     

    [21] Yeniçağ / 13.07.2005 / Hasan Demir

     

    [22] Vatan / 13.07.2005 / Necati Doğru

     

    [23] Necmettin Çakmak Röportaj / Milli Gazete / 07.03.2005

     

    [24] Milli Gazete / 04 08 2005 / Nasuhi Güngör

     

    [25] Ali İmran:19

     

    [26] Ali İmran: 85

     

    [27] Ali İmran: 64

     

    [28] Adil Düzen seminerleri 282. Nisa Süresi Tefsiri Sh.5 Teksir

     

    [29] "Shalom" kelimesini "barış" ya da "selam" ile karıştırmayın. Barış ve selam uzlaşma ve barışmayı kastederken, shalom Yahudi halkına çevresindekilerin pahasına güvenlik anlamına geliyor.

     

    [30] Milli Gazete / S. Arif Emre

     

    [31] Abdurrahman Küçük, “Dönme Mad.” TDV

     

    [32] Agm. sh.519

     

    [33] Milli Gazete / 03-Ocak-2005

     

    [34]  29.12.2005 / Milli Gazete / Hasan Ünal

     

    [35] Sh:151

     

    [36] Sh: 189

     

    [37] Sh: 203

     

    [38] Sh: 26 – 355 – 434 – 448

     

    [39] Milliyet / 10-05-2005 / Can DÜNDAR

     

    [40] Yeni Şafak / 26-04-2005 / Taha KIVANÇ  

     

    [41] Milli Gazete 17 Mart 2004 Kulis Ankara

     

    [42] Bakara: 256

     

    [43] Taha Kıvanç 3 Haziran 2004 Yeni Şafak

     

    [44] Nuray Mert 10.06.2004 Radikal

     

    [45] Hadi Uluengin 4 Haziran 2003 Hürriyet

     

    [46] Tercüman 7 Haziran 2003

     

    [47] Radikal 11 Haziran 2003

     

    [48] www.aksiyon.com.tr 26 Mayıs 2003 Sayı 441

     

    [49] STV Aykırı Programı 14 Haziran 2003

     

    [50] Milli Gazete 29 Mayıs 2003 Sh:10

     

    [51] Güler Kömürcü 12.03.2004 Akşam

     

    [52] Umur Talu 12.03.2004 Sabah

     

    [53] Güler Kömürcü 09.04.2004 Akşam

     

    [54] Pres Türk Ulusal Haber 25.03.2004

     

    Kaynak :
    Bu Haber 1488 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | Edit: - | İLETİŞİM |RSS